KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2024 Pazar

KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ 

KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ

       Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılını geride bıraktıktan sonra yirmi birinci yüzyılın yollarında geleceğin dünyasına doğru bir gelişme göstermektedir. Milyonlarca yıl öteden gelmekte olan insanlığın sosyal ve siyasal birikimi bugünün insan toplulukları ile birlikte, var olan iki yüz civarındaki ulus devletlere de yön göstermekte ve bu doğrultuda insanlık bugün gelmiş olduğu önemli geçiş noktasında, gelecek için daha güvenli ve gelişmiş bir yol haritası üzerinde ilerleyerek gelişme yolunda emin adımlar ile ana hedefe doğru ilerleme mücadelesine devam edilmektedir. İleri doğru yürüyüş sürdürülürken ara sıra durarak geriye doğru bakılması, geleceğe daha yakın bir tutumu öne çıkarmakta ve geçmişten geleceğe uzanan insanlığın gelişimi süreci, böylece bir süreklilik halinde gündeme gelerek evrim olgusunu insanlık açısından insanlığın ulaşabileceği en ileri noktaya doğru taşımaktadır. Bu açıdan yeryüzünün kurallarına bakıldığı zaman sürekli bir işleyiş içinde bulunan çok büyük bir motora benzeyen doğal bir düzenin, evrenin mimarları tarafından işin başında kurulduğu anlaşılmaktadır. Doğanın mimarları ile birlikte evrensel düzenin öncülerinin bir arada öne çıkarak geleceğe dönük bir yapılanma içinde olmaları, insanlık için bir büyük şansı gündeme getirmektedir. Evrenin saati işlemeye başladıktan sonra binlerce ve milyonlarca yıl boyunca bir ilerleme süreci tamamlanmıştır. İnsanlık için gelişme ve büyüme evreleri birbiri ardı sıra belirli aşamalarda doğal ortam ya da koşul değişikliklerini insanlığa dayatırken, diğer mekanizmaların da devreye girmesi ile dünya topunun dönmesi ve ilerlemesi ile ilgili farklı bazı geçici durumların, bazen beklenmedik bir biçimde ortaya çıktığı görülebilmektedir. İnsanlık günümüzde hem süreklilik arz eden evrimsel gelişim ile uğraşmakta, hem de bu sürecin sürekliliğini sağlayan diğer dinamiklerin yansımaları ile yarışarak yeni bir dünya düzenine giden yolları gündeme getirebilmektedir.

         Dünya da hızlı bir değişim süreci yaşandığı için her şey sürekli olarak değişmekte ama böylesine hızlı değişim süreçleri içinde değişmeyen ve gelecek için yön gösteren çeşitli durumlar ve kesişme noktaları da öne çıkarak yer kürenin biçimlenmesinde fazlasıyla etkili olabilmektedir. Her toplumun ya da milletin geçmişten gelen siyasal birikimlerinin yansıra, çok değişik faktörlerin aynı dönemde devreye girmeleriyle birlikte, bir çok beklenmedik gelişme gündeme gelebilmektedir. Türk siyasal alanına genel olarak bakıldığı zaman evrensel alanın içinden geçtiği bir değişim süreci içinde değişme ve buna bağlı olarak da dönüşüm olgusu bazen istikrarlı bir devamlılık ya da bazen da inişli çıkışlı bir süreçten geçerek uygulama alanında yepyeni bir oluşumun önünün açılması gibi gelişmeler öne çıkabilmiştir. Normal koşullarda beklenen değişim ve dönüşümler birbiri ardı sıra devreye girerken, bazen da beklenmedik iniş ve çıkışların değişim sürecine fazlasıyla etki yaptığı bütün dünyadaki var olan siyasal düzenlerde görülebilmektedir. Bu çerçevede Atatürk’ün cumhuriyeti ile birlikte başlayan devrim ya da değişim olgusu, geleceğin dünyasında insanlık için daha ileri bir yaşam düzeni kurmak açısından önem taşımaktadır. Yıkılan bir imparatorluğun küllerinden ortaya çıkarılan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde bulunulan hızlı değişim süreci içinde ciddi anlamda yapısal dönüşümlere uğrarken, geçmişten gelen oluşumların ya da süreçlerin var olan esas yapıları bile bazen bozduğu görülmüştür. Normal koşullarda var olan değişim süreçleri, her yerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti ya da siyasal düzeni üzerinde zamana uygun düşen bazı yenilikleri öne çıkarırken, gelmekte olan yeni yüzyılın önü açılmakta ve bu çizgide eskisinden çok daha farklı yepyeni bir oluşum Türk devleti üzerinde öne çıkmaktadır. Yıkılan bir imparatorluğun geride kalan toprakları üzerinde yaşamını sürdürmeye çaba gösteren Atatürk cumhuriyeti, tarihsel dönüşüm kuralları çizgisinde varlığı ile direnerek yok olmamış, aksine mücadele ederek geleceğe dönük bir biçimde kendisini güvence altına almıştır. Savaşlar yarattıkları sonuçlar ile bazı devletleri yıkarken, Osmanlı devleti de yıkılmış ama daha sonraki aşamada Türk milleti direnerek yeni cumhuriyet devleti ile yeniden var olabilmiştir. Osman bey ile başlayan imparatorluk devleti daha sonraki aşamada Atatürk ile temelleri atılan Türk ulus devleti aracılığı ile yoluna devam etmiştir. Birinci dünya savaşı ile birlikte uluslararası imparatorlukların sonu gelmiş ve cihan savaşı sırasında sürdürülen yoğun savaşlar sonrasında, imparatorluklardan ulus devletlere geçiş sağlanmıştır. Günümüz koşullarında dünya kıtaları üzerinde iki yüzden fazla ulus devlet kurulurken, dünya savaşı yarım kalmıştır. Ulus  devletler savaş sonrası koşullarda dünya sahnesine çıktıkları gibi  ayakta durmaya çalışırlarken, savaş sonrasında Asya kıtasının tam ortalarında bir din devleti olarak Musevilerin eski toprakları üzerinde yeni bir din devleti oluşturarak, yollarına devam etmeye çalıştıkları görülmüştür. Birinci cihan savaşı aracılığı ile  imparatorluklar ulus devletlere dönüşürken, bir de arkadan Siyonist bir din devletinin dünyanın tam ortalarında kurulması iki bin yıl öncesinde olduğu gibi, bir de din devletleri konusunu var olan siyasal savaş sürecine dahil etmiştir. Savaş yılları öncesinde Sovyet Rusya’da bir ideolojik imparatorluk kurulurken, bu büyük imparatorluk devletinin sağladığı geniş alan hegemonyasının, İslam dünyasının tam ortalarında farklı bir din devletinin kurulabilmesi açısından, elverişli bir ortam sağladığı görülmüş ve bu doğrultuda üç büyük kıtanın üzerindeki toprak parçaları yeniden düzenlenerek ulus devletlerin üç büyük kıta üzerinde daha dengeli bir siyasal yapılanmaya doğru yönlendirilmesi sağlanabilmiştir. Çağdaş ulus devletler sömürgelerin bağımsızlığı ve imparatorlukların alt kimlikçi eyaletlere bölünmesi aracılığı ile siyaset sahnesinde boylarını gösterirken, merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan Atatürk’ün ulus devleti uluslaşma ve ulus devletler çağının en önde gelen siyasal organizasyonu olarak yeryüzü haritasının tam ortalarında yer alıyordu. İmparatorluk devleti modelinden bir ulus devlet yapılanmasına geçiş aşamasında, Atatürk’ün ulus devleti kurucu önderin sahip olduğu farklı özellikler üzerinden öne geçerek, yeni bir yapılanma süreci içinde uluslararası siyaset alanının yeniden dengelenmesi aşamasında önde gelen bir yapılanmaya doğru gelişiyordu. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu ilke ve programlar doğrultusunda atılan adımlar aracılığı ile, yeni Türk devleti kendine özgü bir devlet modeline doğru gelişmeler gösterirken, Avrupa ve İslam dünyası karşılarında kurucu önder Atatürk’ün ortaya koyduğu bir Türk ulus devleti planı ile karşılaşıyordu.

                Dünyanın jeopolitik merkezinde kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyeti hem merkezi bölgenin özelliklerine hem de kurucu önderin sahip olduğu jeopolitik bilgi birikiminin etkilerinde kalarak, çok özel birikimlere ve özelliklere sahip bir devlet örneği olarak dünya sahnesindeki yerini alıyordu. Bu tür bir yapılanma kurucu önderin kişiliği ve yönlendirmesi, var olan diğer ulus devlet modellerinden çok daha farklı bir yapılanma ile öne çıkarak, o dönemin koşullarında yeni bir siyasal kamu düzeni yapılanması olarak ortaya çıkıyordu. Atatürk yeni kurulmakta olan devletin hem her şeyi hem de uluslararası siyasal alana çıkış noktası olarak öne çıkıyordu. Yirminci asrın yılları içinde ulus devletlerin kurucu önderleri öne çıkarken, imparatorluklara ve emperyalizme karşı çıkmakta olan ulus devletlerin hemen hepsi, kendi ülkelerinin jeopolitik yapılarına uygun düşecek bir yeni yapılanma arayışına giriyorlardı. Büyük devletler arasındaki siyasal çekişmelerin savaş alanlarına taşınması sayesinde, kurucu önderlerin isimleri ulus devletler üzerinden siyasal modellere dönüştürülmeye çalışılırken Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya siyaset sahnesindeki özel ve önemli konumu, Türkiye için yeni bir siyasal kimlik getirecek kadar etkili oluyordu. Atatürk’ün sahip olduğu siyasal model ve kimlik üzerinden Tük devleti modern bir ulus devlet olarak gündeme geliyordu. Devlet başkanlığı ile kurucu önderlik sıfatlarının aynı yöneticinin aracılığı ile kişisel bir otoritenin ellerinde birlikte ele alınması, yeni kurulan ulus devletin modelini de kurucu önderin ismi üzerinden tanımlamaya doğru çekmesi, ulus devletler çağının savaşlar ile dolu olan sahnelerinde kurucu kadronun kahramanlıklarını da gündeme getiriyordu. Mustafa Kemal’in ulus devleti Kemalist Cumhuriyet olarak adlandırılırken, sadece devletin yeni kurulduğu yer ya da bölge değil ama aynı zamanda kurucu önderin kimliği üzerinden geliştirilen kalıcı bir model adı da devlet kimliğinin açıklanmasında ya da yansıtılmasında öne çıkmakta ve Kemalist devlet ya da cumhuriyet adları birbirini tamamlayacak biçimde kuruculuğu ve de yeni siyasal yapılanmanın tanıtılmasında, önde gelen bir simgesellik olarak etkin oluyordu.

                Her devletin kurucu önderleri olduğu için bunlara özellikle büyük devletlerin başına geçmeleri gibi otorite ve yönetim birlikteliğinde, bunlara kurucu babalar adı verilerek, devlet yönetimine kurucuların adı üzerinden yeni bir kutsallık kazanımı kazandırılmaya çalışılmış ve daha çok batının önde gelen ulus devletlerinin kurucu babalar üzerinden zenginleştirilen prestijleri aracılığı ile, devletlerin merkezi konumlarının güçlendirilmesine çalışılmıştır. Ulusların simgesel bir yapılanmalar olması yüzünden zamanla ulus devletler zayıflayabilir ve çok fazla güçlü bir merkezi yapılanma olmaması yüzünden alt kimlikçi etnikçilik üzerinden ulusal toplumlarının parçalanma riskleri ile karşı karşıya getirilmeleri de dikkate değer toplumsal hareketlilik ya da karmaşa ortamlarının öne çıkarılmasında değişik sosyal sorunlar öne geçebilir. Kurucu önderlerin hayatta olduğu ya da yaşadıkları zaman boyutlarında devlet istikrarı daha da etkili olabilir. Var olan kurucu kadronun tabanının genişletilmesi ve üst düzeyde yeni üyeleri ile eski kurucu kadronun öne çıkması ve daha alt düzeydeki kadroların ya da grupların önde gelen girişimlere kalkışmalarıyla, devletin zayıflaması ya da iç çatışma ortamına sürüklenmeleriyle, ulus devletin istikrarlı yapılarının tehlikeye doğru kaymasına giden dağılma yollarına yardımcı olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti yapılanması çerçevesinde Türk milleti ile devletin kurucusu olarak Atatürk her zaman için birlikte olmuşlar ve ortak ulus devlet örgütlenirken, dış tehditlere karşı her zaman dayanışma içinde karşı çıkarak, devletin daha sağlam temellere oturtulabilmesi sağlanabilmiştir. Kurucuların içinde ya da yönetiminde bulunduğu bir siyasal yapılanmanın her zaman için daha güçlü bir devlet yönetimine giden yolları açık tutulmuştur. 

                Atatürk’ün bir kurucu önder olmanın ötesinde aynı zamanda bir asker olması her açıdan devlet düzeninin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. İmparatorluğun dağılmasından sonra devlet bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuştur. Böylesine bir süreçte devletin kuruluşunu Türk Silahlı Kuvvetleri sağlamış ve daha sonraki aşamada cumhuriyet devletinin kuruluşu tamamlanınca ikinci aşamada yeni bir anayasal düzen ile birlikte çağdaş parlamenter sistem kurulmuştur. Türk halkının gerçek temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti halk kitlelerinin gerçek temsilcilerinin katılımı aracılığı ile çağdaş bir parlamenter sistem oluşturulmasına öncelik verilmiş ve kurucu kadronun devleti kurması süreci tamamlanmıştır. Atatürk bütün bu aşamaların tamamlanması çizgisinde kurucu önder olarak devlet ve toplum içinde yer alan gruplar ve kuruluşların hepsinin öncüsü olarak ve bunlar arasında her açıdan uyum sağlayarak, devletin her aşamasında kurucu önder tavrını her zaman için hazırda tutarak ve her türlü çekişme ile çatışmanın önlenmesinde, kuruculuğun genel egemenliği çerçevesinde koruyucu ve önleyici bir önemli rol oynamıştır. Asker ve devlet adamı kişiliklerinin kurucu önder üzerinde toplanması, her açıdan sosyal dayanışmayı güçlendirmiş ve bu doğrultuda devlet ile millet kaynaşmasının öne çıkmasıyla merkezi gücün daha üst düzeylerde örgütlenmesi açısından yarar sağlanmıştır. Atatürk bir asker olarak halk kitlelerinin içinden gelirken en zor koşullarda ulusal kurtuluş savaşının geri adım atmadan en üst hedefe doğru ilerlemesini sağlamıştır. Atatürk bir halk adamı olarak öne çıkarken, Türk ordusunun bütün kesimleri ile diyalog kurmasını sağlamıştır. Atatürk’ün öncülük ettiği bütün devrimci adımların arkasında Türk ulusunun fertlerinin yer alması ve büyük önder Atatürk’ün her türlü olumlu gelişmeye öncülük etmesi, Türk toplumunun bütün ulusal katmanlarının daha aktif bir çalışma düzeni içine girerek, ulusal önderin az zamanda çok işler yapılması projelerine giden yollarda, devlet ve millet iş birliği ve dayanışması karşıya çıkan tüm engellerin aşılmasında destek sağlayıcı önemli adımların atılmasında önemli rol oynamıştır. Bir halk adamı olarak hiçbir zaman halkın içinden çıkmayan ve her yaptığı iş de ya da attığı adımlarda, halka giderek halk kitlelerinin genel anlamda desteklerine başvuran Atatürk, her zaman için Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece bir Türk devleti olarak değil, ama aynı zamanda bütün Türk dünyasının temsilini sağlayan Türkçü bir anlayışın her zaman için takipçisi olarak, geleceğin dünyasının yaratılmasında Türkçü bir bakış açısının ağırlıklı biçimde öne geçmesine özellikle dikkat etmiştir. Atatürk kendisini her zaman için en büyük Türk olarak görmüş ve Türk devletinin kurucu önderi olarak da her zaman Türklük ve Türk dünyası arasında gerekli olan bağlantıların tamamının oluşturulmasına dikkat etmiştir.

                 Atatürk her zaman için uluslararası gelişmeleri yakın izleyerek onlara ayak uydurmaya çalışmış gerçekçi bir ulusal önderdi. Hiçbir zaman hayal peşinde koşmamış ve Türk ulusunu ya da devletini ortadan kaldırabilecek ütopyaların peşinde giderek yanlış politikalara alet olmayan bir önderdi. Atatürk üç kıta ortasında yer alan Türkiye haritasının her yönü ile yakından ilgiliydi. Avrupa ülkelerini çok iyi tanıyan bir önder olarak aynı ağırlığı doğu dünyasının önde gelen ülkelerinin mazlum uluslara benzeyen konumlarını yakından izleyen bir yaklaşım çerçevesinde hareket ederek, kalıcı bir biçimde küresel bir dünya barışının arayışı içindeydi. Askeri bir meslekten geldiği için savaşların ne anlamlara geldiğini iyi biliyor ve bu nedenle sürekli olarak barıştan yana bir siyasal çizgiyi izleyerek merkezi alandaki bütün savaş senaryolarının önünü kesecek bir biçimde “Yurtta barış ve dünyada barış “ ilkeleri çizgisinde orta alandaki merkezi ülke olarak, Türkiye Cumhuriyetini önce bir barış adasına dönüştürmek ve daha sonra da dünyanın doğu yarıküresinde yer alan bütün mazlum ulusları arkasına çekecek bir çizgide uluslararası bir barış  platformunu, Milletler Cemiyeti ya da bunun gibi yeni ortaya çıkan uluslararası kuruluşları dayanak noktası yaparak, yeni bir dünya savaşının çıkmasını önleyecek derecede küresel bazı girişimlere kalkışıyordu. Bir büyük dünya savaşının kalıntılarının içinden çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin öncelikle kurumsal yapılanma aşamasını tamamlayarak, üçüncü dünya ülkelerine örnek olacak bir düzeyde merkezi alanda güvenilir ve sağlam bir devletin dünya sahnesine çıkartılması gerekiyordu. Düveli Muazzama emperyalizmine karşı çıkarak direnen Anadolu insiyatifi, Türk devleti olarak hem bir barış ülkesi olmak hem de evrensel barış düzeni için öncü bir güç olarak Kuvayı Milliye mücadelesini sonuna kadar götürmek zorunda idi. Emperyalizme karşı var olma savaşını kazanmış olan Türk milletinin en önde gelen yükümlülüğü olarak böylesine bir atılım gerçekleştirilmeliydi. Türk ulusunun var olma mücadelesi bütün diğer mazlum uluslar içinde geçerli olacak ve böylece dünya savaşların alanı olmaktan çıkarak tümüyle bir barış adasına dönüştürülecekti.    

          Atatürk Avrupa benzeri bir ulus devletin yanı sıra aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimini tesis ederken, halktan yana bir tavır izleyerek halkçılığa dayanan bir kitlesel dayanışmanın arayışı içinde olmuştur. Yoksul halk kitlelerinin, iflas etmiş ve çökmüş devlet düzenlerinin hiçbir şey yapabilme şansları olmadığı için Atatürk hem Türk toplumunun bütün kesimlerini dikkate alarak adım atmış, hem de daha güçlü bir çizgide örgütlenerek savaş alanlarına gelen batı emperyalizminin ordularını dikkatle izlemiştir. Atatürk ulus devleti kurduktan sonra gerçek anlamda bir halkçılığa yönelerek doğunun mazlum uluslarını hedef alırken, batının önde gelen zengin devletlerinin dayanak noktası olan batı tipi bir sosyal demokrasi arayışı içinde olmamış ve de bu yönde bir tutum izleyerek Avrupa’nın zengin ülkelerinde var olan sosyal demokrasi anlayışına karşı çıkmıştır. Bu nedenle batılı zengin sınıfların kapitalist çıkarlarının korunmasına öncelik veren sosyal demokrasi anlayışını red ederek, halkçılık devrimi ile çağdaş bir ulus devlet kuran Atatürk, yoksul halk kitleleriyle yakınlaşarak gerçekçi anlamda ulusalcı sol politikaları öne çıkarmaya çalışmıştır. Asya kıtasının tam ortasında büyük bir sol sistem kuran Rus halkçılığı, Rusya’nın önde gelen devrimcilerin ve filozoflarının büyük çabaları ile dünyanın öbür kıtalarında da var olma ve yaşama mücadeleleri veren işsiz, güçsüz ve yoksul halk kitleleri ile yakın ilişkiler kurularak, batı emperyalizmine karşı çıkacak bir biçimde devrimci ve halkçı kitlesel çıkarlara bugünün koşullarında öncelik getiren yeni tür yaklaşımlara öncelik verilmiştir. Atatürk ülkesini batılı emperyalist ülkelerin işgal girişimlerinden kurtarmak üzere yola çıkan bir önder olarak ve sonuna kadar direnerek, az zamanda çok işler yaparak ülkesini tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir statü ortamı içinde gerçek anlamda bir hukuk devletine kavuşturmuştur. Özgürlüğü kendi karakteri olarak gören Atatürk, hem Türk milletinin hem de insanlığın kazanılmış hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi hedefi doğrultusunda gereğini yaparak, yirminci yüzyılın bir hak ve özgürlükler dönemine dönüşmesi amacıyla uluslararası alanda her türlü işbirliği ve dayanışma girişimlerinin örgütlenebilmesi için, önde gelen girişimlerin birbiri ardı sıra öne çıkartılması gene Atatürk’ün öncülük misyonları doğrultusunda öne geçmiş ve siyasal gündemlerin bu yolda  oluşturulması çizgilerinde, halkçılık özünü taşıyan yeni  politik açılımların gündeme gelmesi  de kaçınılmaz hale gelmiştir.

                Medeniyetin beşiği Avrupa kıtasının yanında bir ulus devlet kuran ve daha sonraki aşamada ise var olan sosyalist büyük konfederasyon yapılanmalarından yararlanarak hareket eden Atatürk, kurmuş olduğu ulus devletin eksik kalan yanlarını giderebilmek için halkçılık özüne dayanan bir halkçı rejimi halkçı cumhuriyet adı altında eski Osmanlı toprakları üzerinde kurabilmiştir. Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde gündeme gelen Avrupa’nın hukuka dayanan ulus devletleriyle birlikte aynı zaman dilimi içinde bir de halkçı cumhuriyetçiliğin devreye sokulması ile aynı dönemde burjuvazi ve işçi sınıfının siyasal eğilimlerini birlikte ele alarak değerlendiren, yeni bir sentez denemesi öne çıkarılmaya çaba gösterilmiştir. Atatürk toplumun bütününü oluşturan halk kitlelerinin çeşitli taleplerini karşılamaya çalışırken, toplum içinde zamanla meydana gelen sınıfsal yapılanmalar ve dengeleri de dikkate alan bir kurucu devlet iradesini temsil eden Atatürk kendi ülkesiyle birlikte aynı zamanda Türkiye’ye benzeyen diğer ülkeler açısından da bir model olabilecek yeni bir devlet yapılanmasını öne çıkarıyordu. Asya gibi her yönü ile büyük bir kıtanın üzerinde yaşamakta olan milyonlarca büyük nüfuslara sahip olan büyük devletler daha çok kitlesel sosyalizmde çıkışı ararlarken, bu açıdan Sovyetler Birliği gibi büyük alanlara yayılmış ve büyük devletlerin katkıları ile ayakta kalabilen yeni siyasal dengelerin gündeme getirilmesiyle, liberal kapitalist rejimlere karşı yeni yapıların oluşturulmasıyla birinci dünya savaşı sonrası koşullarda farklı siyasal rejimlere sahip bulunan devletler ve bölgeler arasında yeni siyasal gelişmeler sağlanarak, savaşların önlenmesi doğrultusunda geleceğe dönük adımların atılması öne çıkarılarak, barış ortamı arayışlarında yeni bir hızlanma yönelişine öncülük yapılmıştır.

                Ulusalcı devlet ve halkçı cumhuriyet rejimlerini bir bütünlük içerisinde öne çıkaran Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk, devletin kuruluşu aşamasında Kemalist rejim ve devlet modeli açısından tehdit ve tehlike geliştiren diğer siyasal gelişmeleri boykot edercesine sistemin dışında tutmaya çalışmıştır. Atatürk Sovyet Rusya ile iyi geçinerek araya mesafe koyarak Asya kıtası içinde bir barış ortamı yaratmaya çaba göstermiştir. Çağdaş batı tipi bir yeni devlet modeli geliştirilirken, Marksist-Leninist Rusya ile araya mesafe konulmuş, eski Osmanlı ülkesi olan Arap devletleri İslami rejimleri yüzünden ayrı bir kategori içinde ele alınarak değerlendirilmiştir. Bir tarafta sosyalist bir doğu dünyası ya da Asya kıtası oluşumları gündeme gelirken, bunlara karşı yeni bakış açıları ile yaklaşım içine girilmiştir. Atatürk, yeni bir siyasal sentez görünümü altında çağdaş bir ulus devlet ve halkçı bir cumhuriyeti aynı çatı altında örgütlerken, emperyalizm işbirlikçisi olan ve gericilik çizgisinde ülkeyi tehlikeli bir durumu yakınlaştıran ve kurulmuş bulunan devlet ve kamu düzenlerini tehdit eden siyasal çizgilerin dayandığı partileri de ya önünü keserek ya da bu partilerin açıldıktan sonra kapatılmalarını gündeme getirerek Kemalist rejim sisteminin ayakta kalması sağlanmıştır. Marksist-Leninist partiler batı tipi demokratik ulus devletini korumak için alınan kararlar ile kapatılmıştır. Rusya’daki Marksist-Leninist partinin kapatılması gibi, bir Rus Partisi olarak Sosyal Demokrasi Partisi, Rusya’daki aktif siyasal yapılanma dikkate alınarak kapatılmıştır. Lenin’in devrim yapan partisinin adı Marksist değil aksine Sosyal Demokrat parti idi. Sosyal Demokrasinin yumuşak görünümlü çizgisine rağmen, Rusya’da devrimi örgütleyen Rusya Sosyal Demokrasi Partisini dikkate alan Atatürk, benzeri bir hatalı durumun Türkiye’de gündeme gelmesini önlemek üzere, Türk Sosyal Demokrat Partisi’ni devlet kararı ile kapatmıştır. Marksizmin öncesinde hazırlıkçı yapılanması ile ve daha sonraki aşamada da kapitalist emperyalizmin liberal görünümlü işbirlikçiliğine yönelmesi ile sosyal demokrat partilerin Rusya’da olduğu gibi daha sonraları Türkiye’de de kapatılma aşamasına geldiği anlaşılmaktadır. Liberalizm ve Marksizm çizgilerinde gidip gelen Sosyal Demokrat Partiler zamanla bulundukları ülkelerde devlet açısından istikrarsızlık yarattıkları için kapatılmışlardır. Atatürk siyasal gelişmeleri dikkatli bir biçimde izleyerek ve inceleyerek Türk devletinin kuruluş döneminde Kemalist rejim açısından tehlikeli görülen Sosyal Demokrat Partinin kapatılma kararı alarak, batı ya da Rus emperyalizmlerinin bu tür partileri ülke aleyhine kullanılmalarını önlemiştir.

KAYNAKÇA, Dr. HASAN  İLERİ (Türkiye’de Sosyal Demokrasi -ANKARA  1911, GÜNDÜZ   Kitapevi Yayınları.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN    

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

30 Ağustos 2020 Pazar

KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ

Kemalizm ve sosyal demokrasi ilişkisi son günlerde Türkiye’de önde gelen tartışmalardan birisi durumuna geldi. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonal adını taşıyan uluslararası organizasyondan atılmak istenmesi nedeniyle bu tartışmanın daha da alevlendiği görülmüştür. Devletin ve cumhuriyet rejiminin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin yeterince sosyal demokrat olmaması gibi bir gerekçe ile uluslararası bir yapılanmanın dışında bırakılmak istenmesi her yönü ile üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun yaratmıştır. Geçen yüzyılın başlarından buyana devam edip gelen bir enternasyonal yapılanma içerisinde bir araya gelen sosyalist ve sosyal demokrat partiler, Batı kapitalist sisteminin halk kitlelerini ezmesine ve dünya ülkelerini sömürgeleştirmesine karşı bir araya gelerek güçlerini birleştirme yoluna gitmişler ve daha sonra da örgütlü bir mücadele ile uluslararası kapitalist emperyalizme karşı dünya konjonktüründe yeni dengeler oluşturmaya çalışmışlardı. Atatürk’ün partisi de kurucusundan gelen halkçılık, devrimcilik, devletçilik gibi ilkelerin öncülüğünde dünya halklarının kardeşliği ve dayanışması doğrultusunda böylesine bir uluslararası yapılanmanın içinde yer almıştır. 

Sosyalist enternasyonalin şimdiye kadar yapmış olduğu bütün çalışmalarda en üst düzeyde yer alan Atatürk’ün partisi, bu kuruluşun anti emperyalist çizgide geliştirmiş olduğu yeni yaklaşımlara katkıda bulunmaya çalışmış ve sömürgeci batı emperyalizminin daha fazla haksızlık ve adaletsizlik yaratmaması amacıyla dünya halklarının ve ülkelerinin kardeşliği doğrultusunda  yeni bir tür küreselleşme anlayışını dayanışmacı  bir yaklaşım doğrultusunda evrensel alanda  geçerli  kılabilmek üzere her türlü çabayı göstermiştir. Kuruluşu itibarıyla bir sosyal demokrat parti olmayan Atatürk’ün partisinin, yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyalist ve sosyal demokrat partiler arasındaki evrensel dayanışma düzenine katılmasının nedeni, giderek etkisin artıran batı emperyalizmine karşı Türk halkının çıkarlarını savunmak ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin küresel emperyal güçlerin baskıları altında ezilmesini önlemeyi gerçekleştirmekti. Dünya giderek batılı ülkelerin emperyalist hegemonya girişimleri doğrultusunda daha haksız bir düzene doğru sürüklenirken, evrensel düzeyde hak ve adalet arayışının yeni merkezlerinden birisi olarak ortaya çıkmış olan Sosyalist enternasyonal, Batı emperyalizmine karşı bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan siyasal partiye de kucağını açarak, Atatürk’ün partisini de içine almaya kabul etmiştir. Giderek tekelleşen Batı şirketlerinin güdümündeki emperyalizmin dünya halklarını daha fazla ezmemesi için Sosyalist Enternasyonalin önderliğinde yürütülen uluslararası çalışmalara, bu doğrultuda katılan Atatürk’ün partisi, Ulusal Kurtuluş Savaşından gelen antiemperyalist bir bilinç ile Türk halkını böylesine bir evrensel platformda şimdiye kadar başarıyla temsil etmiştir.
Sovyetler Birliği uluslararası bir sistem olarak varlığını sürdürürken, Batı bloğuna karşı sosyalist ülkelerin bir araya gelmesinden oluşan bir doğu bloğu iki kutuplu dünya düzeni çerçevesinde dünya dengelerinde etkin oluyordu. Rusya’nın önderliğindeki bir sosyalist sistem doğu bloğu olarak Batı dünyasının önüne çıkınca, buna karşı batı bloğu sosyalizmi doğu bloğuna bırakmamak üzere bir sosyalist enternasyonal örgütlenmesine gitmiştir. Sovyetler Birliği sosyalist sistemin öncüsü olarak varlığını sürdürürken, Batı ülkelerinde Moskova merkezli komünist ya da Marksist partilerin öne çıkmaması için, demokratik sosyalist ya da sosyal demokrat partiler kurulmuş ve Batılı devletler tarafından Sovyet tipi bir sosyalizme karşı alternatif olarak desteklenmiştir. Rusya’nın önderliğindeki uluslararası sosyalist partiler dayanışması komünist enternasyonal olarak evrensel düzeyde örgütlenince, buna karşı olarak batı bloğunun önderliğinde bir sosyalist örgütlenme, bu kez sosyalist enternasyonal adı altında gündeme getirilmiştir. Komünist enternasyonal daha çok Marksist ve Sovyet tipi bir sosyalizmi savunurken ve evrensel düzeyde bir komünist devrimi savunurken, buna karşılık batı ülkelerindeki sosyalist ya da sosyal demokrat partiler bir araya gelerek sosyalist enternasyonal çatısı altında batı tipi bir demokrasiyi kabul eden ve sosyalist uygulamaları böylesine bir rejimin çatısı altında gerçekleştirmeye çalışan daha yumuşak bir modeli topluca savunmuşlardır. Sovyetler Birliğinin öncülüğündeki uluslararası sosyalist sistem devam ederken, Batı emperyalizmine karşı komünist enternasyonal iki kutuplu dünya dengesinin oluşturulmasında önemli ölçüde etkin çalışmalar yapıyordu. Ne var ki, sosyalist sistemin dağılmasından sonra bu denge değişmiş ve batılı emperyalistler kendi hegemonyalarını bütün dünyada geçerli kılmak için atağa kalktıkları yeni aşamada bütün eski sosyalist ülkeleri batının sömürgesi konumuna getirmek istemişlerdir. Bugün böylesine bir saldırganlık ve çıkmaz içerisinde dünyada yeni bir düzen kurulamamaktadır. 
Sosyalist sistemin dağılması üzerine, komünist enternasyonale denge sağlamak üzere batı bloğu çerçevesinde oluşturulmuş olan sosyalist enternasyonal de sağa kaymıştır. Adı sosyalist olmasına rağmen, Batı emperyalizminin yeni ideolojisi olan neoliberalizm, bütün Batı ülkeleriyle beraber bu ülkelerdeki sol, sosyalist ve sosyal demokrat partileri esir almıştır. Sosyalist görünümlü birçok batı ülkesinin partisi zaman içerisinde liberal politikalara kaymışlar ve bir anlamda batı hegemonyasının neoliberal manifestosunun   emir eri olarak uygulayıcıları konumuna düşmüşlerdir. Batı ülkelerinin Hıristiyan dünyasının bir parçası olması nedeniyle ve uluslararası Yahudi lobilerinin bu ülkelerdeki etkili çalışmaları doğrultusunda yeni duruma uyum gösterilmeye çalışılmış ve Batı ülkelerinin sosyalist partilerinin sesleri, sosyalist enternasyonal aracılığı ile kısılmaya çalışılmıştır. Batı bloğunun üstünlüğü ve bütün dünyada bir batı emperyalizmi hegemonyası çerçevesinde, postsovyet dönemde yeni bir uyum arayışının sosyalist enternasyonel üzerinde etkili olmaya başladığı aşamada Türkiye gibi batının dışında kalan ülkeler açısından yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Hıristiyan kültürünün birleştiriciliği çerçevesinde batının kapitalist ve sosyalist partileri bir araya gelirken, Türkiye gibi Müslüman coğrafyasının içinden çıkan ülkeler zor durumlarda kalmışlardır. Hıristiyanlığın birleştirici unsurundan yoksun kalan Müslüman ve doğulu ülkelerin sosyalist enternasyonel içerisinde temsil edilmeleri her geçen daha da zorlaşmıştır. Böylesine bir aşamada kendiliğinden bir dışlanma sürecini Türkiye gibi ülkeler yaşamışlar ve bu durumda da enternasyonel içerisinde doğulu ve Müslüman ülkeleri temsil eden partiler yeni sorunlarla karşılaşmışlardır.
Atatürk’ün partisinin bir ulusal kurtuluş savaşı içerisinden çıkmış olması, batı emperyalizmine karşı bir var olma savaşı veren ülke ve de ulusun temsilcisi olması nedeniyle, küreselleşme döneminde  en zor durumda kalan ülkelerden birisi  Türkiye  olmuş,  Türkiye’nin temsilcisi olarak yer alan  Atatürk’ün partisi de neoliberal manifestoya teslim olmamak için elinden geldiğince direnmiş  ama  Hıristiyan dünyasının ortak kültürü içerisinde bir araya gelen batının demokratik sosyalist ya da sosyal demokrat partilerinin    kışkırtmaları ile baskı altına alınmıştır. Tam bu aşamada sosyalist enternasyonelden atılmak gibi bir durumun ortaya çıkmasının ana nedeni, uluslararası alanda gündeme gelen yeni durumdur. Atatürk’ün partisinin hiçbir biçimde tutum ya da tavır değişikliğinin söz konusu olmadığı bir aşamada, sosyalist enternasyonalden atılmak gibi bir tehdit ile karşı karşıya kalmasının ana nedeni, Türkiye’deki ulusal savunmaya katkıda bulunmasıdır. Küresel emperyalizmin dünyanın merkezi coğrafyasına gelerek yerleşmek istemesi ve bu doğrultuda bölgedeki ulus devletleri tasfiye ederek çok uluslu ve kültürlü bir bölgesel federasyona yönelmesi noktasında, Atatürk’ün partisi tarihten gelen kimliğinin doğrultusunda hareket ederek antiemperyalist bir tavır almak zorunda kalmaktadır. Sosyalist enternasyonal üyesi olan batılı sosyal demokrat partiler neoliberalizmin manifestosuna teslim oldukları için hiçbir biçimde batılı çok uluslu tekellerin güdümündeki emperyalizme karşı çıkmamaktalar, aksine onların oluşturmaya çalıştıkları küresel imparatorluk düzeni içerisinde kendilerine biçilen rolü kabul ederek yeni dönemin koşullarında pasif bir teslimiyetçi yaklaşımı izlemektedirler. Böylesine bir edilgenliği, batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşının içinden çıkmış olan   Atatürk’ün partisinden beklemek gerçekçi olmayacaktır. Nitekim tam bu aşamada Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonalden çıkartılmasını gündeme getiren çevrelerin emperyalizmin uzantısı oldukları ve neoliberal küresel imparatorluk projesi doğrultusunda ulusal, üniter ve laik bir cumhuriyet olan Türk devletini teslim almaya çalıştıkları görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'ni bölgesel hegemonya planları ve de projeleri doğrultusunda tasfiye etmek isteyenlerin, ülkesinde bir antiemperyalist direniş göstererek   devleti ve ülkeyi kurtarmak isteyen Atatürk’ün partisini cezalandırmak doğrultusunda sosyalist enternasyonalden atılma konusunu gündeme getirdikleri görülmektedir.

Mustafa Kemal’in çağdaş uygarlığa ulaşma hedefi doğrultusunda batıya ve Avrupa’ya yakın duran Türkiye Cumhuriyeti’nin  son elli yılı Avrupa Birliğine girme mücadelesi ile geçmiştir. Ne var ki, tam üyelik için her türlü özveriyi gösteren, kendisinin varlığından ve devlet modelinden bile vazgeçme aşamasına zorlanan Türk devletinin Avrupa kıtasının dışında bırakılmasıyla yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Batı tipi sosyal demokratların egemen olduğu bir sosyalist enternasyonal sonunda bir batı bloğu yapılanmasıdır. Avrupa Birliğinin dışında bırakılınca Türkiye ise artık bir Batı ülkesi görünümünden çıkmaktadır. Çağdaş anlamıyla sosyal demokrasi ya batı tipi oturmuş rejimlerde ya da sadece Avrupa ülkelerinde görülebilmektedir. Avrupa’nın dışında kalan    ülkelerde gerçek anlamıyla sosyal demokrasi olamaz. Batılı anlamıyla sosyal demokrasinin ortaya çıkabilmesi için belirli bir gelişmişlik ve zenginlik düzeyi esastır. Bu da ancak batının ileri ülkelerinde görülebilmektedir. Batı bloğu hal böyle olmasına rağmen bütün dünyaya hükmedebilmek üzere, üçüncü dünya ülkelerindeki demokratik sosyalist partileri de sosyalist enternasyonalin içine almıştır. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan dünyanın diğer bölgelerine uzanan bir yayılma politikası çerçevesinde, batılı sosyal demokrat partiler ile, batının dışında kalan ülkelerdeki demokratik sosyalist partilerin ortak bir çatı beraberliği içinde oldukları görülmektedir. Aslında batı emperyalizmine karşı bağımsızlığı korumak durumunda kalan, üçüncü dünya ülkelerinin demokratik sosyalist partileri de antiemperyalist bir çizgi izlemektedirler. Bu doğrultuda Atatürk’ün partisi ile, batının dışında kalan ülkelerin demokratik sosyalist partilerinin birbirlerine paralel bir tutum içinde oldukları anlaşılmaktadır. Ne var ki, Asya ve Afrika ülkelerinden enternasyonale katılan demokratik sosyalist partilerin antiemperyalist politikaları tartışma konusu yapılmazken, Türkiye’yi bu evrensel çatı altında temsil eden Atatürk’ün partisinin antiemperyalist ve ulusal çıkarlara öncelik veren tutumunun mesele yapılmasını iyi niyetli olmayan bir yaklaşım olarak görmek gerekmektedir. Batılılar gene Hıristiyan olmayan bir ülke olarak Türkiye’ye karşı çifte standartlı bir tutumu kararlı bir biçimde izlemekte ve diğer ülkelerin özel konumlarına göstermiş oldukları hoşgörülü tutumu Türkiye Cumhuriyetinden esirgemektedirler. Böylesine bir haksızlığı hiçbir zaman hak etmeyen Türkiye ve onun temsilcisi olarak Atatürk’ün partisi artık sesini yükselterek, batının dışındaki diğer ülkelerin ve onların temsilcisi olan demokratik sosyalist partilerin desteklerini yanına alarak yeni dengeler oluşturmak zorundadır. Böylesine bir yeni denge oluşturulamazsa, sosyalist enternasyonal üzerinden Türkiye ve Atatürk’ün partisi üzerine yeni emperyal oyunların gündeme getirilmesi muhtemeldir 
         Atatürk’ün partisi, içinden çıkmış olduğu ulusal kurtuluş savaşının temsilcisi olarak, Atatürk ilkelerine dayanan yapısı ile Kemalist bir partidir. Partinin Kemalist kimliği seksen sekiz yıllık Türk devletinin her aşamasında ortaya çıkmış ve kesinlik kazanmıştır. Devlet kuran bir Kemalist parti olarak Atatürk’ün partisi soğuk savaşın son dönemlerinde ortanın solu tartışmalarının içine girmek durumunda kalmıştır. Yeni bir anayasa ile sosyal devlet yapısına kavuşan Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez bir Marksist parti seçimler yolu ile parlamentoda temsil edilince, ülkedeki sola açılışa paralel olarak, Atatürk’ün partisi de    belirli bir tartışma sürecinden sonra kendi yerini ortanın solu olarak ilan etmiştir. Atlantik ötesinde yetişmiş olan bir gazetecinin önderliğinde başlatılan yeni ortanın solu hareketi, Türkiye’de parlamentoya girmiş olan Marksist partinin önünü kesmek üzere gündeme getirilmiş ve belirli aşamadan sonra da Atatürk’ün Kemalist partisinin ana görüşü olarak benimsenmiştir. Egemen güçlerin Sovyetler Birliğinin komşusu olan bir ülkede Marksist bir sosyalizm uygulaması istememeleri üzerine, ortanın solu siyaseti zaman içerisinde Kemalizm’in yerini almıştır. Bu hareketin önderi Atatürk’ün partisini Kemalist çizgiden uzaklaştırmak üzere ortanın solu siyasetini kullanmış, belirli desteklerle Marksist sosyalist partiler devre dışı bırakılırken, ortanın solu ile Türkiye’de yeni bir denge oluşturulmaya çalışılmıştır. Ortanın solu sağ çevreler tarafından Moskova yolu olarak ilan edilirken, o dönemde yeni başlayan Avrupa Topluluğu sürecine Türkiye’nin yakınlaşmasını sağlamıştır. Ortanın solu siyaseti Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin sosyal demokrat partileri aracılığı ile kurulan ilişkiler doğrultusunda geliştirilmeye çalışılırken, bu partilerin aracılığı ile de Türkiye’de ilk sosyal demokrasi tartışmaları başlamıştır. Almanya’ya giden aydınların öncülüğünde Avrupa sosyal demokrasisi Türkiye’ye tanıtılırken, Atatürk’ün partisinde başlatılmış olan ortanın solu hareketi de zaman içerisinde bir sosyal demokrasi anlayışına doğru dönüşmeye başlamıştır. Ortanın solu kavramının belirsiz içeriği Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin ilkeleri ve uygulamaları ile doldurulmaya çalışılmış ama Türkiye’nin çok farklı koşulları nedeniyle bu yaklaşımlarda başarı elde edilememiştir. Tam bu noktada Türkiye’de Asya tipi üretim tarzı tartışmaları başlatılmış ve Avrupa’nın dışında kalan bir ülke olarak Türkiye’nin Asyalı özellikleri dolayısıyla, ancak bir demokratik sosyalist yaklaşımın gerçekleşebileceği zaman içerisinde anlaşılmaya başlanmıştır. Ortanın solunun belirsizliği ve geçiciliğinden sonra Atatürk’ün partisinde Kemalizm’den uzaklaşma süreci devam etmiş ve askeri dönemlerin araya girmesinden sonra eskisinden çok farklı bir aşamaya gelinmiştir.
         Kemalizm’den uzaklaşma çizgisinde ortanın solunun liderliğine soyunan Atlantikçi gazetecinin askeri dönemler sonrasında Atatürk’ün partisini terk ederek, Kemalist geleneğin dışında yeni bir yaklaşımı Türk siyasetinde örgütlemeye çalıştığı görülmüştür.  Sovyetler Birliğinin kontrolü altında bir Marksist sosyalizme karşı, Atatürk’ün partisini ortanın solunda ilan eden yeni lider, bu açılımı Avrupa sosyal demokrasisinin desteği ile kurumlaştırmaya çalışmış ama zaman içerisinde   Avrupacı bir sosyal demokrasiye teslim olmak istemediği için ne olduğu belli olmayan demokratik sol diye yeni bir kavramı geliştirmeye çalışmıştır. Marksizm’e ve Avrupa tipi bir sosyal demokrasiye alternatif olarak gündeme getirilen demokratik sol kavramının asıl hedefinin Kemalizm’i ortadan kaldırmak olduğu bir süre sonra anlaşılmış, Kemalist gelenek terk edilirken, Marksist sosyalizme giden yolların önü kapatılırken, Avrupa tipi bir sosyal demokrasiye izin verilmemiştir. Daha sonraki dönemlerde devreye girecek olan Atlantik emperyalizminin merkezi coğrafyaya egemen olma planları doğrultusundaki Büyük Orta Doğu Projesine ve onun siyaseti olan ılımlı İslamcı yaklaşıma geçiş, Kemalist geleneği devre dışı bırakan demokratik sol politika ile sağlanmaya çalışılmıştır. Demokratik sol politikaların Avrupa Birliğine karşı çıkan ve Atlantikçi bir Orta Doğu yapılanmasına yönelen yeni politikaları doğrultusunda, Türkiye’de bir de sosyal demokrasi ve demokratik sol çekişmelerine neden olmuştur. Türkiye’de merkez sol bir sosyal demokrasi-demokratik sol tartışmasına çekilirken iki ayrı partili yapı gündeme gelmiş, Atlantikçi gazetecinin Büyük Orta Doğu’ya yönelen demokratik solculuğu, Atatürk’ün partisinin hem Kemalist yapısına hem de Avrupa Birlikçi sosyal demokrasi yaklaşımlarına karşı çıkmıştır. Türk solu böylesine bir kargaşaya emperyal güçlerin yönlendirmeleri ile sürüklenirken, atı alan Üsküdar’ı geçmiş ve Türkiye sürekli bir merkez sağ yönetimin elinde küresel emperyalizmin yarı sömürgesi durumuna düşürülmüştür. Sol politikalar emperyalizme karşı ulusal egemenliği güçlendirecek ve sosyal devlet uygulamalarını artırarak kapitalist emperyalizmin haksızlıklarını giderecek yerde, iç kavga ve çekişmelerle halk nezdinde itibarını yitirerek, Atatürk’ün cumhuriyetini sürekli bir sağ yönetime mahkum etmiştir. Sosyal demokrasi ve demokratik sol ayrılığını bir türlü gideremeyen Türk solu son dönemlerde sürekli olarak seçim yenilgilerine sürüklenmiştir. Ortanın solu Kemalizm’den uzaklaşmayla beraber Türk solunu daha sonraki dönemlerde sosyal demokrasi ve demokratik sol çekişmesi gibi tartışmalara düşürerek ülkeye zarar vermiştir.

        Çağdaş anlamda bir sosyal demokrasinin ancak Avrupa kıtası içinde mümkün olabileceği ve kesinlikle Avrupa’nın dışında kalan ülkelerde ciddi bir sosyal demokrasi uygulaması olamayacağı artık iyice belli olmuştur. Batı dünyasının patronu durumunda olan Amerika Birleşik Devletleri’nde bile bir sosyal demokrat partinin bulunmaması, Amerikan hegemonyası ardında koşan emperyalistlerin hiçbir biçimde eski Avrupalı sömürgeciler gibi sömürgelerden kazandıklarını ve artı değeri çalışan kitleler ve işçi sınıfı ile paylaşmaya razı olmaması nedeniyle Amerika’da bile sosyal demokrasi uygulamaları söz konusu olmamaktadır. Amerikanın sosyal demokrasi hiç takmayan tutumuna rağmen Avrupalı ülkeler sosyal demokrasiyi çok ciddiye almaktalar ve geçmişten gelen sosyal devlet yapılanmalarını korurken sosyal demokrat partilere ve uygulamalara öncelik vermektedirler. Amerika merkezli neoliberalizmin bugün Avrupa ülkeleri tarafından kabul edilmemesi ve sosyal devlet uygulamalarında Avrupa Birliğinin ısrar etmesi nedeniyle, Avrupa tipi sosyal demokrasiler günümüzde ciddi bir alternatif olarak varlığını sürdürmektedirler. Bu tür uygulamaları gündeme getiren Avrupa’nın sosyal demokrat partileri de Avrupa kıtasının kendine özgü koşullarında çalışmalar yaparak başarılı olabilmektedirler. Çağdaş anlamıyla sosyal demokrasinin beşiği olan Avrupa’nın bir kıtasal birliğe yöneldiği aşamada geçmişten gelen sosyal devlet yapısını koruması ve sosyal demokrat uygulamalarla yoluna devam etmek istemesi bir anlamda Amerikan hegemonyasına meydan okumak anlamına gelmektedir. Küresel emperyalizm ile bir dünya imparatorluğu oluşturmak isteyen ABD’nin bu durumu önlemek üzere Avrupa Birliği’nin içine de neoliberal politikaları Hollanda ve İngiltere gibi ülkeler aracılığı ile empoze etmeye çalıştığı, ama Almanya ve Fransa gibi geçmişten gelen ciddi sosyal devlet yapıları olan büyük Avrupa ülkelerinin bu duruma karşı çıktıkları görülmektedir. Avrupa kıtası sosyal demokrat yapıda bir kıtasal birliğe yönelirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin böylesine bir büyük birlik içerisinde tam üye olarak yer alamaması ciddi sorunlar yaratmaktadır. Türkiye yarım yüzyıl büyük bir çaba sarf etmesine rağmen böylesine bir birliğin dışında kaldığı aşamada, sosyal demokratların haksız eleştirileri ile karşı karşıya kalmaktadır.
         Avrupa Birliğine tam üye olamayan Türkiye Cumhuriyeti yeniden eski Asyalı konumuna dönmektedir. Çağdaş sosyal demokrasi anlayışı ve uygulamaları sadece Avrupa kıtası içinde mümkün olduğu içindir ki, bu kıtasal birliğin dışında kalan Türkiye Cumhuriyeti açısından sosyal demokrasi önemini yitirmekte ve yeniden Kemalizm öne geçmektedir. Avrupa Birliği organlarından çıkan kararlarda sürekli olarak Kemalizm eleştiri konusu olurken, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kurtuluş savaşından gelen ulusal, üniter ve merkezi devlet yapısının değiştirilmek istendiği, yeni bir Yugoslavya tipi dağılma modelinin Türkiye üzerinde uygulanmak istendiği artık iyice kesinlik kazanmıştır. Avrupa kıtasının ortasında yer alan bir büyük devlet olan Yugoslavya dağıtılarak küçük eyaletler halinde Avrupa Birliğine alınırken benzeri bir uygulama, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, üniter ve merkezi yapısı üzerinde   denenmek istenmiştir. Türkiye’yi olduğu gibi kabul etmeyen, kendi hazım kapasitesi doğrultusunda parçalayarak yutmak isteyen bir Avrupa Birliği, Türkiye için bir medeniyet projesi olmaktan çok yeni bir emperyal projeye dönüşmüştür. Hiçbir Avrupa ülkesi sosyal demokrasi için bölünmeyi göze almamıştır. Türkiye’de parçalanarak bir sosyal demokrat dünya içerisinde yer almak istememektedir. Türkiye’yi ayrı bir devlet, bağımsız bir siyasal yapılanma olarak ortaya çıkaran Kemalizm, ülkenin ve devletin birliğinin ve bütünlüğünün güvencesidir. Bu nedenle, bir sosyal demokrat yapılanma olan Avrupa Birliği içerisine girmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Kemalizm’in yanı sıra sosyal demokrat bir yapılanma ile daha da güçlenmek ve tamamlanmak arayışı içine girmişken, emperyalist baskılarla karşı karşıya kalınca duraklamak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin batı ile olan bu macerasını batılı ülkelerin anlaması pek de mümkün görünmemektedir. Kendi sosyal demokrat dünyaları içerisinde sosyal devlet güvencesinden yararlanan Avrupa’nın partileri ve devletleri Türkiye’nin bulunduğu alandaki fırtınalar coğrafyasından habersiz görünmekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sanki bir güvenlik sorunu yokmuş gibi hareket etmektedirler. Böylesine hayalci bir sosyal demokrat yaklaşım, Türkiye’nin kendi Asyalı koşullarının bilincine varan Kemalist anlayış ile tamamen ters düşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni Kemalist devlet modeli ile içlerine almayan Avrupa’nın emperyal devletleri, yeniden Asya kıtasının savaş koşullarına sürüklenen Türkiye’yi anlamamakta ısrar etmektedirler. Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türkiye yeniden yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi bir çekişme alanı durumuna düşürülmüştür. Avrupalı güçler içlerine almadıkları Türkiye’yi istedikleri biçime dönüştürmeye çalışırlarken, küresel imparatorluk ardında koşan Amerika Birleşik Devletleri de Türk devletini İslam coğrafyası ve Avrasya bölgesinde bir üs ya da taşeron ülke olarak kullanabilmenin arayışı içindedir. Avrupa dışında kalan Türkiye savaş ve çekişme alanına doğru itilirken, sosyal demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan barıştan ortamından giderek uzaklaşmaktadır.
         Sosyal demokrasinin çağdaş anlamıyla gerçekleşebilmesi için en alt düzeyde koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir. İlk koşul, gelişmişlik düzeyidir. Belirli bir gelişmişlik düzeyine gelmemiş olan ülkelerde sosyal demokrasi olamaz. Ancak gelişmiş ve zengin ülkelerde devlet sahip olduğu zenginliği sosyal devlet uygulamalarıyla orta ve alt sınıflara dağıtabilirse o ülkede ciddi anlamda bir sosyal demokrasiden söze dilebilir. Bunun içinde devletin barış koşulları içinde bulunması kesinlikli hiçbir biçimde savaşa girmemesi gerekmektedir. Dünya tarihinin gösterdiği gibi savaş koşullarında sosyal demokrasi olamaz ancak askeri diktatörlük gündeme gelebilir. Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa kıtasından dışlanırken, Orta Doğu’da İsrail’in, Avrasya’da Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş maceralarına alet edilmek istenmektedir. Bu nedenle, giderek büyüyen bir savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkiye’de artık sosyal demokrasiden değil ama yeniden Kemalizm’den söz etmek mümkün olabilmektedir. Türk devleti kendisini var eden ulusal kurtuluş savaşının içinden çıkmış olan Atatürk ilkelerinin ve bunların bir bütün halinde oluşturduğu Kemalizm’in eseri olduğunu hatırlamak zorundadır, aksi durumda batılı sosyal demokrasi hayalleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yerlere gidemeyeceği anlaşılmaktadır. Devleti yönetenler devlet aklını, Atatürk’ün partisini yönetenler ise parti aklı ile beraber Atatürk’ün aklını uygulamakla yükümlüdürler. Bütün dünyanın ciddi bir değişime dışarıdan zorlandığı bu aşamada, değişim adına yok olmayı ya da başkalaşmayı kabul etmek hatasını Türkiye Cumhuriyeti göstermemelidir. Türkiye bir yandan savaşa sürüklenirken, ekonomisi de tümüyle batı kapitalist sistemi tarafından esir alınarak orta tabakalar çöküşe mahkum edilmiştir. Orta tabakaların çöktüğü çalışanların asgari ücrete mahkum edildiği, devletin ekonomik kaynaklarının çok uluslu şirketlere peşkeş çekildiği bir aşamada, sosyal demokrasinin esası olan bir sosyal devlet yapılanmasından söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Bir avuç insan dolar milyarderi olurken, milyonlarca insan işsizliğe ve açlığa mahkum edilmektedir. Böylesine bir ortamda ne sosyal devletten ne de sosyal demokrasiden söz edebilmek mümkün değildir. Savaş koşullarında yoksul halk kitlelerinden oluşan bir toplum yapısı içinde Türkiye devlet ve millet olarak kendisine kurtarabilmek üzere yeniden Kemalist politikalara dönmek zorundadır. Atatürk’ün partisi de bu durumu yerinde gördüğü içindir ki, batı tipi sosyal demokrasi ya da liberal anlayışa dayanan demokrat görünümlü politikalar yerine ülkeyi ve halkı kurtaracak ulusal politikalara öncelik vermekte, çöken orta tabakaların kurtuluşu için yeniden bir ulusal ekonomik yapılanmayı gündeme getirmektedir. Ekonomiye devletin alma görünümü altında bütünüyle çok uluslu tekellere devretmek Türkiye’yi bir yarı sömürge ülke konumuna getirmiştir. Atatürk ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bir ekonomik kurtuluş savaşına yönelerek ülkede devlet merkezli bir ulusal ekonomik düzen kurmuştu. Türkler bu sayede çağdaş uygarlık düzeyine kısa zamanda geçme şansını elde etmişlerdir. Şimdi ise bunun tamamen tersi yapılmakta, Türkiye yeniden sömürgeleştirirken Türk halkı açlığa mahkum edilmekte ve savaş zorlamalarıyla da karanlık bir geleceğe doğru sürüklenmektedir. Türkiye’nin bu çıkmazını barış içindeki gelişmiş Avrupa ülkeleri anlayamamaktadır. Bir sömürge ülkede sosyal demokrasi olamayacağı gibi Sosyal devletin tasfiyesi aşamasında yoksul kitlelere sosyal demokrasi ile değil ama Kemalist devlet politikaları ile hizmet etmek mümkündür. Türk halkının sosyal demokrasi umutlarını yok eden emperyal güçler, şimdi de Türklerin yeniden Kemalizm’e dönerek toparlanmasını ve yeniden dünya sahnesini çıkışını engellemek için her yolu denemektedirler. Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonelden atılmak istenmesinin ana nedeni bu durumdur. Sosyalist enternasyoneli yöneten kesimler, siyasal empati yöntemi ile kendilerini Türklerin yerine koyarak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu iyice anlamalılar ve ondan sonra, Atatürk’ün partisi ile ilgili bir karar vermelidirler.

         Atatürk’ün partisi, küçük Asya üzerinde bir Türk devleti kurulurken, Kemalist bir siyasal örgüt olarak ortaya çıkmış, uzun süren batı hayalleri sürecinde sosyal demokrasi tartışmaları ile oyalandıktan sonra içinde bulunduğu koşulların gerçek jeopolitiği ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’nın dışında bir Asya ülkesi olarak Orta Doğu coğrafyasında Kemalizm sayesinde çağdaş bir ulus devlet olarak kurulabilmiştir. Avrupa’nın dışında bırakıldığı bu noktada Türkiye yeniden eski Asyalı koşullarına geri dönmüştür. Yeniden Asya konjonktürüne Türkiye dönerken, Avrupa tipi bir sosyal demokrasiyi Türkiye’de beklemek mümkün değildir. Bundan sonra Türkiye’de sol ancak Kemalist bir anlayış ile mümkün olabilecektir çünkü Türk devletini var eden bu düşüncenin savunulmasıyla, çağdaş ve laik bir ulus devletin İslam ve Asya coğrafyasında yoluna devam edebilmesi mümkün olabilecektir. Ne olduğu belli olmayan aksine, Atlantik emperyalizminin hegemonyasının önünü açarak Türkiye’yi Kemalist çizgiden uzaklaştıran demokratik sol politikalar da bu aşamada ciddi bir alternatif olmaktan çıkmaktadır. Bugünün Asya ve Afrika ülkelerinde sol partiler olarak batı tipi sosyal demokrat yapılanmalar değil ama, halk kitleleri ile çalışan sınıfların ciddi olarak temsil edildiği sosyalist partiler çalışmalarını sürdürmektedirler. Atatürk’ün partisi sahip olduğu Kemalist ideoloji doğrultusunda, Asya ve Orta Doğu koşullarını yerinde değerlendirebilmeli ve Asya’nın sosyalist partilerine benzer bir biçimde halk kitleleri ile kucaklaşarak demokratik yoldan iktidara gelebilmelidir. Ancak bu yoldan Türkiye’nin sömürgeleşmesi ve çöküşü önlenebilecektir. Asyalı sosyalist partilerin radikal programları doğrultusunda devletleştirme, kamulaştırma gibi uygulamalarla, çok uluslu tekellerin emperyalist baskılarına karşı direnecek ulusal ekonomik yapılanmalar yaratılmalıdır. Atatürk’ün ulusal kurtuluş savaşı sonrasında emperyalizmi kovmak üzere gerçekleştirmiş olduğu uluslaştırma programlarının Atatürk’ün partisi aracılığı ile yeniden gündeme getirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını koruyabilmesi açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Kemalizm bu yoldan Türk devletini yoktan var edebilmiştir.
         Sosyalist enternasyonal giderek batılı emperyalist devletlerin ve çok uluslu tekellerin dümen suyunda bir liberal sosyal demokrasiye kayma süreci içerisindedir. Bağımsız hareket edebilme yeteneğini yitirmiş olan sosyalist enternasyonalin batı emperyalizminin tamamlayıcısı konumundaki çıkışlarını dikkatle izlemek ve sosyalizm adına emperyalizme alet olan tutumlarını kamuoyuna sergilemek gerekmektedir. Türkiye’nin önünde yeni dönemde artık sosyal demokrasi değil ama Kemalizm bulunmaktadır. Bu gerçekliğin hem Türkler hem de dış dünya tarafından bilinmesinde yarar bulunmaktadır. Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı tipi sosyal demokrasi aldatmacalarıyla oyalanma dönemi artık sona ermektedir. Dünya haritası üzerinde ortaya çıkan yeni durumun dikkatle izlenmesiyle, Türkiye’nin Kemalist yapısı daha iyi anlaşılabilecektir. Dünyanın merkezi coğrafyasında bir merkez devlet olarak Türkiye’nin yeni konumu ele alındığı zaman daha gerçekçi bir yaklaşım ile Kemalist Türkiye aracılığı ile bu bölgede barışın, düzenin ve istikrarın kurucusu ve koruyucusu Türkiye Cumhuriyeti’nin olacağı anlaşılacaktır. Kemalizm ve sosyal demokrasi birbirlerini benzer düşünce sistemleri olmalarına rağmen ayrı coğrafyaların ürünleridir. Avrupa’nın dışında bırakılan Türkiye yeni dönemde artık sosyal demokrasi alanında değil ama İslam coğrafyasında ve Avrasya bölgesindeki karanlıklar alanının içerisinde yeniden bir Kemalist var olma mücadelesi verecektir. Bu alanda, Türk devletinin varolabilmesi ve yoluna devam ederek bölgenin yeniden yapılanmasında merkez ülke olarak öne geçebilmesi ancak Kemalist devlet modelinin korunmasıyla mümkün olabilecektir. Sosyal demokrasi biterken Kemalizm yeniden devreye girmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN