20 Nisan 2023 Perşembe

TÜRKİYE VE ILIMLI İSLAM - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE VE ILIMLI İSLAM

                Türkiye Cumhuriyeti laik ve çağdaş bir ulus devlet olarak, ılımlı İslam anlayışını savunan ve dinsel bir gelenekten gelen Müslüman demokrat bir siyasal parti tarafından çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi içinde yönetilmektedir. Batı ülkelerinde görülmeyen bir biçimde gündeme gelen bu demokratik siyasal gelişme, Türk devleti üzerinden hem İslam dünyasına hem de diğer devletlere örnek olmuştur. Batı dünyası bugünkü medeniyetin kurucusu olduğu için çağdaş uygarlık daha çok Hıristiyan dininin yayılmasıyla birlikte gelişmiştir. Batı tipi demokrasiler daha çok Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkarken, laiklik esas alınmış ve eski dönemin koşullarında gelişmeler gösteren ideolojiler üzerinden sol-sağ ya da merkez çizgilerinde düşünce sistemleri getirerek, yirminci yüzyılın dünya haritasını meydana getirmişlerdir. Bütün dünyayı kapsayan bir kapitalist düzen kurulurken, batının önde gelen devletleri başı çekmiş, İngiltere-Amerika ve Rusya üçgeninde geleceğe doğru eskisinden çok farklı bir yeni dünya düzenine yönelmişlerdir. İnsanlık tarihi incelendiği zaman bugün gelinen aşamada devlet ve toplum modelleri gelişirken, batı demokrasilerinde önce laiklik ilkesi ile dışlanan dinlerin, yeni dönemde dinsel alt kimlikler üzerinden siyaset sahnesine girdiği ve bu doğrultuda Hıristiyan batı ülkelerinde Hıristiyan Demokrat partilerin kurularak siyasal mücadele alanına girdikleri görülmüştür. Avrupa merkezli böylesine bir oluşumun ortaya çıkmasında demokratik rejimlerin gelişmelerinin önemli rolleri olmuştur. Dinci akımlar da diğer siyasal akımlar gibi kendi siyasal partilerini kurarak öne çıkmışlar ve böylece laiklik ilkesinin getirmiş olduğu dışlanma oluşumunun önü kesilerek, geleceğe yönelik bir laik ve anti-laik ayrışma sürecinin içine girilmiştir.

                Hıristiyan ülkelerin elde ettikleri bu gelişme bütün dünyayı etkilediği gibi, Müslüman ülkelerde de benzeri arayışların gündeme gelmesine yol açmıştır. Hıristiyanların yaşadıkları oluşumların benzerini batı tipi demokrasilere yönelen Müslüman ülkelerde de gündeme getiren İslamcı çevreler, Hıristiyan Demokrat partilerin karşısına Müslüman Demokrat partileri kurarak çıkmaya çaba göstermişler ve bu doğrultuda uzun yıllar sürdürülen çabaların sonucunda da sağda ya da solda kurulan demokratik ya da cumhuriyetçi partiler siyasal programlarına ya da kurdukları partilerin adına din kimliği yansıtan dolaylı isimleri koymuşlardır. Böylece batı tipi demokratik ülkelerde Hıristiyanlık dini bir siyasal hareket olarak örgütlenmiş ve Vatikan gibi merkezi bir devletin desteği ile Hıristiyan ülkelerden oluşan bütün batı dünyasında yerini almıştır. Fransız devrimi sonrasında laiklik ilkesinin kabul edilmesiyle, tıpkı Hıristiyanlar gibi Museviler ya da diğer dinler de örgütlenerek kendi partilerine kavuşabilmişlerdir. Bugünkü uygar dünyayı  batı dünyası temsil ettiği için batıdaki her türde  yenilik ya da gelişmeler gibi, Hıristiyan Demokrat Partiler oluşumu Müslüman ülkelerde de  Müslüman Demokrat partilerin kurulması çizgisindeki arayışları öne çıkarmış ve bu yönde atılan adımlar  doğrultusunda eski dönemde dünya devleti boşluğunu doldurmaya çalışan Britanya İmparatorluğunun, kendisine bağımlı olarak geliştirmiş olduğu İslam ülkeleri siyasal yapılanmalarında batı tipi bir demokrasi inşa ederken, Müslüman Demokrat partilere de yer verilmeye başlanmıştır. Anayasal ve yasal sınırlar çerçevesinde tüm Müslüman ülkelerde, demokratik rejime geçiş ile birlikte  İslamcı çizgide partiler birbiri ardı sıra kurulmaya başlamıştır ama Müslüman Demokrat ismi batı ülkelerinde olduğu kadar rahat bir biçimde kullanılamadığı için daha çok soyut kavramların parti ismi olarak kullanıldığı bir gelişme bu aşamada öne çıkmış ve Müslüman Demokrat Partiler dinsel çağrışım yapan genel ve soyut kavramlar üzerinden İslam ülkeleri arasında örgütlenirken, Hıristiyan ülkelerde Müslümanlık ve de İslam ülkelerinde Hıristiyanlık dinleri de çeşitli açılardan sosyal ve siyasal tartışmalarda öne çıkarak, ülkelerin siyasal gelişme çizgisinde yönlendirici düzeyde etkin olmuşlardır. Günümüz dünyasında bugün Hıristiyan Partiler kadar Müslüman partiler de örgütlenerek iktidara gelebilmekte ve kendi yurtlarını emperyalizme karşı çıkarak yönetme hakkını elde etmektedirler.

                Dünya tarihinde hızlı gelişmeler yaşanırken, insan toplulukları çeşitli siyasal alanlarda ve konularda mücadele etmek zorunda kalarak, geleceğe dönük bir biçimde yeryüzü haritasında var olan devlet yapılanmalarının yenilenmesi açılarından farklı gelişmeler ile karşı karşıya kalmışlardır. Dünya siyasal tarih çizgisinde ilerlerken, ortaya çıkan sorunlar arasında din konusu en başta gelen sorun olarak öne çıkmıştır. Yüzyıllar geçtikçe dünya nüfusu artmış ve artan nüfusun manevi gereksinmeleri doğrultusunda din konusu da fazlasıyla yaygınlık kazanmıştır. Yeryüzünde adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen kurulamadığı için bir türlü hakkaniyete ve adalete dayalı siyasal düzen kurulamamış ve bu yüzden de halk kitleleri her türlü haksızlığa ve eşitsizliğe ağırlık vererek bu dünyada yaşam kavgası yapmak zorunda kalmışlardır. Dinlerin zaman içinde siyasete girmesi ile birlikte giderek artan haksızlıklar dinlerin genişlemesi ve yaygınlık kazanmalarına yardımcı olmuştur. Haksızlık ve eşitsizliklerin yıllar geçtikçe artması yüzünden dinsel taban yaygınlık kazanırken, öbür taraftan da dinlerin siyasete girmesiyle birlikte, eskisinden daha güçlü yeni yapılanmalar öne çıkmış ve insanlığın geleceğe dönük yaşam serüveninde bir can kurtarıcı simit dalı gibi, önleyici toplumsal hareketleri tarihin belirli dönemeçlerinde gündeme getirmiştir. İnsan toplulukları dünya kıtalarına yayıldıkça yeni bölgelerde de dinsel örgütlenmeler gündeme gelmiş ve her din kendisine toplumsal taban oluşturmak üzere, din merkezleri ve ibadethaneler açmışlardır. Dinler arası ilişkiler önceleri çok çekişmeli ve kanlı olmuş ama zaman içerisinde, dinlerin hem kutsal yerler hem de siyasal partiler düzeyindeki etkin örgütlenmesiyle toplumsal tabana yayılmakta olan tek tanrılı dinlerin, sosyal ve siyasal çizgide örgütlenmelere girişiyle birlikte siyasal alanlarda dinlerin etkilerinin giderek arttığı görülmüştür. Bu tür gelişmelerin devamı sürecinde de dinler, zamanla dünyanın çeşitli bölgelerinde ya da ülkelerinde dinsel kuralları esas alan din devletleri kurmuşlar ve bu devletlerin büyüyerek güçlenmesi sayesinde de dine dayanan din imparatorlukları ya da büyük devletler kurulabilmiştir.

                İnsanlık tarihine bakıldığı zaman dinler arası çekişme ve çatışmaların yerel, bölgesel ya da küresel savaşlara meydan verdiği anlaşılmaktadır. Bu tür din kavgaları yüzünden sosyal yaşam düzeni içinde barış ve düzen tam olarak kurulamamış ve sonunda büyük bölge savaşları ya da tüm dünya ülkelerini kapsayacak biçimde cihan savaşları, birbiri ardı sıra gündeme gelmiştir. Dinler insanların manevi gereksinmelerini karşılamak üzere ortaya çıkarken, yeryüzündeki çekişme ve çatışmaların artması üzerine, dinlerin de siyasal plan ve projelere alet edildiği ve zamanla bu doğrultuda yeni yeni çekişmelerin gene dinsel etkinlikler üzerinden siyasal alana taşındığı görülmüştür. Dinler tarihi incelendiği zaman bu tür gelişmelerin sürekli olarak dünya barışını tehdit ettikleri görülmektedir. Dinler açısından kutsal alanlar olarak kabul edilen Orta Doğu toprakları tarihin her döneminde dinler, mezhepler ve tarikatlar arası savaşlara sahne olmuştur. Çağdaş uygarlığın geçerli olduğu Avrupa kıtasında iki bin yılı aşan bir süre dinler arası çekişmeler siyaseti belirlemiş ve bu yüzden Hıristiyan egemenliğinin yer aldığı bu kıtada Osmanlıların Müslüman, Musevilerin Yahudi devleti kurma hakkı engellenmiştir. İki bin yıl süren çekişmeler iki dünya savaşı yaratınca, Balkan savaşları kışkırtılarak bu bölgedeki Hıristiyan olmayan halk kitleleri Anadolu üzerinden Orta Doğu topraklarına yönlendirilmiştir. Osmanlı devletinin kurucusu ve yöneticisi Türkler Müslüman kimlikleriyle Orta Doğu topraklarında kendileri için bir devlet düzeni kurabilmişlerdir. Avrupa topraklarında devlet kurmalarına izin verilmeyen Musevi topluluklar da tıpkı Türkler gibi ayrı bir devlet kurmak için uğraşırlarken Avrupa kıtasından kovularak merkezi alana gönderilmişlerdir. Orta Doğu toprakları Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında Müslüman halk kitlelerinin yurdu olarak görev yaparken, Avrupa’dan dışlanan Musevi devleti Müslüman bölgelerin tam ortasında ayrı bir devlet oluşumuna doğru yönlendirilmiştir. İkinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa topraklarından Filistin topraklarına doğru yönlendirilen Musevi insan grupları, uluslararası hukuka aykırı bir biçimde zorlanan yeni devletin halkı olarak komşu ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar ile savaşmak zorunda kalmışlardır. Bu yüzden yirminci yüzyılın ikinci yarısı merkezi coğrafya da Arap-İsrail savaşları olarak adlandırılan din savaşına sürüklenmiştir. Soğuk savaşın son yıllarına kadar devam eden bu iki büyük dinin merkezdeki savaşı bir türlü önlenememiştir.

                Sovyetler Birliği varken sürekli olarak devam ettirilen Arap-İsrail savaşları, sosyalist sistemin çöküşü üzerine gündeme gelen küreselleşme aşamasında, kendiliğinden durma noktasına gelmiştir. Ulus devletlerin üniter devletçi tutumları yüzünden din devletleri yarım yüz yılı aşan çatışma dönemi yaşadıktan sonra, belirli bir geçiş süreci sonrasında durma noktasına gelmiştir. Orta Doğu’da Arap-İsrail savaşları olarak ifade edilen savaşlar, aslında Müslüman ve Musevi çekişmeleri olarak tarihin her döneminde görülmüştür. İki dünya savaşı sonrası Türkiye’nin merkezi alanda bir ulus devlet olarak kurulması üzerine, uluslararası Siyonist hareket Yahudilerin ana vatanı olarak gördükleri Filistin bölgesinde binlerce yıllık rüyaları olan bir Yahudi devletini kurma şansını elde edebilmişlerdir. Bu aşamadan sonra İslam coğrafyasının tam ortalarında bir Musevi devleti kurulmasıyla birlikte üçüncü dünya savaşına doğru giden savaş süreci, Arap devletleri ve Müslüman milletlerin tam ortasında çok farklı bir dinden oluşan yabancı bir cisim gibi, İslam dünyasının ortalarına getirilen İsrail ile birlikte tarihteki din savaşlarının yeni bir uzantısı olarak, Arap dünyasının tam ortasında kutsal devlet olarak İsrail  üçüncü kez kurulmuştur. İkinci dünya savaşının bitmesi üzerine başlayan Arap-İsrail savaşları yirmi birinci yüzyılın ilk başlarına kadar devam ederek, yarım yüzyıllık bir savaş dönemini bölge halklarına yaşatmışlardır. Yirminci yüzyılın tam ortalarında başlayan Arap-İsrail savaşları bir devletler savaşı gibi gösterilmesine rağmen aslında bir din savaşı olarak sürüp gitmiştir. İlk çağlardan bu yana devam edip gitmekte olan din savaşları son dönemde merkezi alanda yeni devletlerin kurulmasıyla birlikte, devletler savaşı olarak gösterilmiştir. Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu projelerinin, birlikte yeni düzen getirmek istediği Müslüman coğrafya da Musevilerin gelerek tam merkezde bir din devleti kurmaları üzerine yeniden din savaşları dönemine girilirken, geçmişten gelen din savaşları sürecinde Hıristiyan ve Müslüman savaşları bir yönü ile geride kalmıştır. Yüzyıllarca Avrupa’nın Hıristiyan orduları ile savaşmak zorunda kalan Osmanlılar, yeni dönemde Türkiye ve Türkler olarak yollarına devam etmek durumuna geldikleri aşamada, laik bir Müslüman ülke olarak İslam ülkelerinin İsrail’e karşı sürdürdüğü din savaşlarına girmemişler ve Arap ülkelerinin Yahudi devletine karşı yürüttüğü savaşlara bulaşmayarak, yeni dönemde güçlü bir güvenlik devleti olarak merkezi alanda yola devam etmeye dikkat etmişlerdir.

                Yirminci yüzyılda iki dünya savaşı ile eski dünya düzeni değişirken Vatikan’ın tekelinde örgütlenen Hıristiyan Avrupa kıtası tek bir dinin bayrağı altında bir araya gelirken ve İslamiyet ile Musevilik gibi iki büyük dini Avrupa kıtasının dışına iterken, Osmanlı uzantısı Türk devleti ile birlikte Siyonizmin bayraktarlığını yaptığı Musevi devleti de İsrail adı ile merkezi alan coğrafyasında yerini almıştır. İngiliz emperyalizmi Osmanlı devletini işgal ederek yıktıktan sonra bölgede Hıristiyan dininin eski Roma ve Bizans imparatorluklarının uzantısı olarak sürdürülmesi için, Vatikan’ın kontrolünde bir yeni Roma imparatorluğu İngiltere’nin de devamı olarak yeniden kurulmaya çalışılmıştır. Avrupa kıtası giderek Hıristiyanlaşırken, Müslümanlar ile birlikte Museviler bu kıtada devlet kuramamışlardır. Hıristiyanların Avrupa kıtasında kurulmasına izin vermedikleri Yahudi devletinin İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin destekleri ile Orta Doğu bölgesinde kurulmasıyla birlikte, Avrupa kıtasındaki Musevi- Hıristiyan çekişmesi, merkezi coğrafyaya Müslüman-Musevi çekişmesi olarak uzatılıyordu Avrupa ülkelerinde geçmişten gelen Musevi ve Müslüman azınlıkların Hıristiyan bölgesinde varlığını sürdürmesiyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti ile İsrail aynı dönemlerde kurulan yeni ulus devletler olarak İslam coğrafyası içinde kendilerine yer edinmeye çalışırlarken, bazen birbirleriyle rekabete girmişler, bazen de eski Osmanlı imparatorluğu hegemonyası altında olduğu gibi barış içinde birlikte yaşama ya da Avrupa tipi bir laiklik düzeni içinde bütün dinlerin varlıklarını koruyarak yollarına devam etmeye çalıştıkları görülmüştür. Avrupa’nın katı Hıristiyancılığına karşı İslam devletlerinin daha ılımlı bir yol izleyerek diğer dinlere karşı daha hoşgörülü tutumu izlenirken, Yahudi- İsrail devletinin birden Müslüman dünyanın tam ortasında kurulması üzerine, sürdürülmek istenen barış içinde birlikte var olmak politikasının getirdiği hoşgörü ortamı ortadan kalkarak yerini Arap-İsrail savaşlarına bırakmıştır. Bu aşamada bütün Arap ve İslam devletleri bölgedeki tek Yahudi devletine karşı birleşmişlerdir.

                Arap-İsrail savaşları yüzünden merkezi coğrafya bir türlü siyasal barış ortamına kavuşamamış ve soğuk savaş döneminin bölgesel çekişmelerinin sırasıyla sürekli olarak bu alanda gündeme getirilmesiyle birlikte, iki karşıt blok arasında bazı sıcak çatışmalara yol açılmıştır. Çatışmalar zaman içinde tırmandırılırken merkezi coğrafyadaki Müslüman ve Hıristiyan ülkeler ve halklar arasında eskisi gibi din çatışmalarına doğru gizli servislerin kışkırtmalarıyla siyasal gelişmeler yönlendirilmiştir. İki büyük savaş sırasında milyonlarca insanın yok yere öldürülmesi üzerine yeni dünya düzeni barış amaçlı oluşturulurken, insan hakları üzerinden sonuç alınmaya çalışılmış ama dinler arası gerginliğin geçmişten gelen yoğunlukları yüzünden Vatikan’ın öncülük ettiği Dinler arası Diyalog düzeni tam olarak kurulamamıştır. Böylesine bir diyalog ve hoşgörü ortamına yönelmenin başlamasıyla birlikte devletler arası ilişkilerde, ılımlı dincilik arayışları gündeme gelmiştir. Avrupa kıtasında demokrasinin fazlasıyla gelişmesi üzerine, dinsel alanda yumuşama başlamış ve insan kavramı üzerinden haklar yeniden ele alınarak, yeni bir hoşgörü ortamı çağdaş uygarlık dünyasındaki yeni gelişmelere paralel bir çizgide din ve bilim adamları ile filozofların öncülüğünde yeni bir düzene kavuşturulmaya çalışılmıştır. Dinler arası Diyalog çalışmaları öne çıktıkça, devletlerin din konusunda daha da ileri giderek ılımlı bir dincilik çizgisine doğru yöneldikleri görülmeye başlanmıştır. Dinler arasında geliştirilmeye çalışılan hoşgörü ortamı din anlayışlarını törpülerken, ortaya ılımlı İslam, ılımlı Musevilik ve ılımlı Hıristiyanlık gibi yeni anlayışlar ile birlikte bu doğrultuda geliştirilen yeni toplumsal politikalara da devletler ve toplumlar sıcak çatışmaları önlemek doğrultusunda yönlendirilmişlerdir. Çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş olan ülkelerde modernizm her zaman için temel düşünce biçimi olarak ele alındığı için, din konularında ya da dinsel alanda yenilikler yumuşama ve hoşgörü üzerinden atılan adımlar modern, din anlayışı olarak genel olarak ılımlı kavramı üzerinden ifade edilen toleranslı bir bakış açısını ılımlı dincilik olarak öne çıkarmaktadır. Konu bu aşamaya gelince, o zaman da dinlerin modernizm açılımı çizgisinde yumuşak siyaset girişimlerinin ılımlı olmaya başladığı görülmektedir.

                Binlerce ya da yüzlerce yıl farklı din anlayışları üzerinden birbirini yiyen ve iki büyük dünya savaşı sırasında milyonlarca insanını yok eden bir dünya düzensizliği içinde bocalarken, üçüncü bir dünya savaşı sürecini önlemek isteyen uluslararası örgütlerin araya girmesi ve daha sonra da öncülük yapması üzerine üçüncü büyük savaş çıkarma girişimlerinin önü kesilmiş ve zaman içerisinde devletler ile milletler arasında kalıcı bir barış ortamı yaratılmaya çalışılması, yirminci yüzyılın son yarısını soğuk savaş düzeni çerçevesinde geçirmiş ve yeni bir yüzyıla doğru dünya ilerlerken, dinler arası diyalog çalışmalarından evrensel barış ortamı kurabilmek için yeni girişimler siyaset sahnesinin gündemini oluşturmuştur. Evrensel barış düzeninin kalıcı bir biçimde örgütlenmesine çalışılırken, dinler arasındaki başlatılan diyalog ortamlarının kalıcı bir biçimde modernize edilebilmesi için çabalar gösterilmiştir. Bu tür ilişkilerin devletler arası iş birliği ortamının geliştirilmesinde etkin olması sayesinde din konularında da ılımlı bir çizgiye gelinebilmiştir. Bu açıdan Türkiye’nin örnek ülkelerden birisi olarak öne çıktığı anlaşılmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla başlayan yeni dönemde evrensel barış için hem küresel ve bölgesel güvenlik örgütleri kurulmuş, hem de bu gibi ülkelerde farklı dinden gelen ayrı toplulukların modern açılımlara yönelmesiyle, dinsel alanlarda geleceğin barış ortamının temelini oluşturacak derecede, ılımlı dinsel politikalar oluşturulmaya başlanmıştır. Dinler arası diyalog çalışmaları devam ettikçe, din ortamında ılımlı İslam’a yönelen yeni girişimlerin gündeme geldiği görülmüştür. Hıristiyan Avrupa kıtası ile birlikte Müslüman bir merkezi coğrafya arasında sıkışıp kalan bir modern Türkiye oluşumu, ılımlı İslam ile tamamlanarak farklı dinlerden oluşan Orta Doğu bölgesi halklarının gerçekleştirdiği ılımlı İslam’ın sağladığı geniş serbestlik alanı içinde, barışçı yaklaşımların bütün uluslararası ilişkiler düzeninde etkin olmasına yardımcı olmuştur. Böylece dünya literatürüne geçecek bir düzeyde ılımlı dincilik önde gelen dünya ülkelerinde ön planda yer almaya başlamıştır. İnsanlar yarım yüzyıl içinde dinler arası çatışmalardan dinler arası diyaloga geçerek ılımlı dincilik uygulamalarına öncelik vermeye başlamışlardır. Türkiye’de son çeyrek asırda izlenen ılımlı İslamcılık politikaları bu alandaki en önemli örnekler olarak tarihe geçmiştir.

                Ilımlılık kavramı üzerinden geçmişten gelen gelişmeler ve bunların ortaya çıkardığı ılımlı İslam örnekleri bugünün dünyasında sürekli barış ortamının dayanak noktalarını oluşturmaktadır. Dinsel alanda her türlü çekişme ve çatışmaları devre dışı bırakarak, genel anlamda bir uysallaştırma ile bu doğrultuda tarafları daha uyumlu çalışmalara yönlendirerek, toplumsal yapı içinde geleceğe yönelik yeni yapılanmalar hazırlamak, ılımlı İslamcıların ortaya çıkış nedenleri olarak bugün kamuoyuna yansımaktadır. Asya ve Avrupa gibi iki büyük kıta arasında kalan jeopolitik bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, Doğu ile batı arasında bir  geçiş köprüsü konumunda var olmayı sürdürmektedir Orta dünya bölgesinde bir orta oyunu olarak uluslararası siyasal gelişmeler birbirini izlerken, başta Türkiye olmak üzere birbirine komşu olan konumlarıyla bölgede yer alan tüm bölge devletleri, yeni bir dinler arası yok edici savaşlar çıkmazına sürüklenmemek üzere, komşuları ve bölge devletleriyle ılımlı din ilişkilerine girerek, bölgesel bir uyumluluk düzeninin kurulabilmesi doğrultusunda yeni tür gelişmeler gündeme gelmektedir. Dini merkezler ve din çevreleri günlük normal çalışma ortamı içinde geleceğe dönük yeni arayışlar içine girdikleri aşamalarda da dinsel alan çalışmalarında ılımlı yollar bulunmaya çalışılmakta ve ılımlı İslam anlayışı çerçevesinde kamu hizmeti statüsündeki dini görevler ve yapılanmalar, yeni bir sistematik oluşturularak eskisinden daha etkili bir inanç sistemi ve barış ortamı ortaya çıkarılabilmek için çaba gösterilmektedir. Ilımlı İslam geçmişin kültürel birikimleriyle desteklenmeye başlandığı zaman bugünkü aşamada ortaya çıkan, yeni dinsel çalışmalar ve yönelişler gündeme gelerek dinsel düzenin ılımlı din açısından farklı ele alınmasında belirleyiciler olmaktadırlar. Modernleşme çalışmaları din alanında yeniliklere elverişli bir taban oluşturarak ılımlı dincilik alanında etkinlik sağlarken, uluslararası alandaki yeni yönelimler de din alanında ılımlı ve barışçı gelişmeleri desteklemektedir. Bilim çevreleri dünyanın geleceğini araştırarak yeni arayışlar içine girdiği bir aşamada, yeni dünya düzenini dinler arası barış ve diyalog köprüleri üzerinden ortaya koydukları tutumlar ile geliştirilmeye çalıştıkları görülmektedir. Ne var ki, ılımlı politikaların geliştirilmeye çalışıldığı son aşamada dinsel toplumlar çok kültürcülük çıkmazına sürüklenebilmektedir.

                 Din alanında Ilımlı İslam’ı tercih eden ya da bu tür hareketleri destekleyen gelişmeleri öne çıkaran devletler, kendi ülkelerinde sera uygarlığı yaratarak ve bu çizgideki yeni etkinlikleri büyütüp geliştirerek uygulama alanına getirdikleri görülmektedir. Geleneksel dinlerin değişen koşullarda gelişmeye devam etmesi, yeni, ılımlı ve modern İslam ile geçmişten gelen geleneksel Müslüman tutuculuk çizgilerinde yeni bir ayrışma sürecini İslam dünyasının bütün devletlerinin toplumsal yapılarında öne çıkarmıştır. Soğuk savaşın sona ermesinden sonra merkezi coğrafya da Türkiye’nin öncülüğü ile ılımlı İslam modelleri uygulama alanlarına getirilmiştir. Dünyanın eski merkezi devleti olan Osmanlı imparatorluğunun topraklarında sonradan kurulmuş olan Kuzey Afrika ve Orta Doğu devletleri küreselleşme döneminde siyasal İslam’ın yükselişi çizgisinde ılımlı İslamcı politikalara sahne olurken, aradan geçen çeyrek asırlık bir uygulama dönemi sonrasında başta Türkiye olmak üzere gündeme getirilmiş olan ılımlı İslam süreçleri ve dönemleri ile birlikte, bu politikaları uygulayarak dış desteklerle iktidara gelen ılımlı İslamcı siyasal iktidarların dünü, bugünü ve gelecekleri her yönü ile tartışılmaya başlanmıştır. Bölgedeki Osmanlı uzantısı İslam devletlerinde yeni bir alternatif iktidar örneği olarak gündeme getirilen modernize İslam ya da ılımlı Müslümanlık uygulamalarının, çeyrek yüzyıllık tırmanma süreçlerinden geçtikten sonra dünya kamuoyunun ciddi bir değerlendirilmesine gereksinme bulunduğu anlaşılmaktadır. Küreselleşme akımı ile başlayan küresel emperyalizm saldırısı gene aynı dönemde bütün dünyaya yönelik bir biçimde batı merkezli olarak devam ederken, dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan İslam ülkelerinin tamamı başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere yeni bir değerlendirme aşamasına gelmişlerdir. Türkiye ile birlikte Tunus, Fas, Cezayir, Mısır, Suriye, Irak, Libya, Arabistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Somali, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi merkezi coğrafya İslam ülkeleri son çeyrek yüzyılda siyasal İslam’ın tırmanışı ile ılımlı İslam politikalarına yönelerek uluslararası alanda yeni bir çıkışı gündeme getirmişlerdir. Böylece batı emperyalizmi İslam coğrafyasını küresel bir kıskaç içine alarak, Türkiye’yi de bu doğrultuda yeniden yapılandırmışlardır.

                Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyanın orta alanında yani eski Osmanlı coğrafyasında kurulmuş olan merkezi devlet olduğu dikkate alınırsa, Türkiye’de batı emperyalizminin İslam alanlarını kuşatma planlarının hedefinde yer alan en merkezi devlet olarak öne çıktığı görülmektedir. Batının önde gelen ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İsrail gibi emperyalistlerinin küreselleşme çizgisinde hedef haline gelen Osmanlı hinterlandı, batı emperyalizminin kuşatma politikaları hedefine oturtularak, yaklaşık çeyrek yüzyıldır zoraki bir dinsel dönüşüme doğru emperyal baskı ve zorlamalar yönünde sürüklenmektedir. Yirminci yüzyılın son döneminde gündeme getirilen siyasal İslamcılık  görünümündeki yeniden yapılanma oluşumları aracılığı ile, Osmanlı ve soğuk savaş dönemlerindeki geleneksel  İslam politikaları devam ederken, Sovyetlerin dağılması sonrasında daha farklı bir emperyalizme yönelen batı emperyalizmi, Siyasal İslam adı altında Müslüman kitleleri dini siyasallaştırarak, geleneksel yapılarıyla bugüne kadar gelmiş olan İslam ülkelerini, Siyasal İslam üzerinden ılımlı İslam politikalarına doğru yönlendirmişlerdir. İslam coğrafyasının tam ortasında laik bir çağdaş cumhuriyet olarak kurulan Türk devletini, çağdaş laiklik düzeninden uzaklaştırarak ve ılımlı İslam politikalarına alet ederek, eski Osmanlı dönemindeki uygulamalara dönmek istemişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti ılımlı İslam’ın oluşum döneminde laik devlet yapısı ve uygulamalarından ve batı dünyasından kopartılmaya doğru zorla iteklenirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin milyonlarca Müslüman nüfusun yer aldığı bir buçuk milyarlık ümmet coğrafyasının tam ortasında, yepyeni bir millet ve milli devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti yerini almıştır. Avrupa kıtasının yanında milli devlet kurulurken Osmanlı hinterlandında ilk ılımlı İslam devleti olarak Türkiye öne geçiyordu. Türkiye’nin, milli devlet olarak kurulabilmesini borçlu olduğu milli görüş politikasından muhafazakar İslam siyasetine doğru keskin bir dönüşüm yaşatılarak  ve siyasal İslam’a ılımlı dinci politikalar aracılığı ile Türk devleti sürüklenerek, milli görüşçü partiler ardarda kapatılmış ve yenilikçiler görünümü altında  yepyeni bir muhafazakar demokrasi akımı başlatılmış ve böylesine bir isim altında yeni bir siyasal akım neoliberal politikalar aracılığı ile eskisinden farklı bir oluşum olarak, dinci partiler aracılığı ile muhafazakar demokrasi adı altında  olarak devreye sokulmuştur.

                Çin’in Akdeniz’e gelerek bölge ülkeleriyle yeni ittifaklara girmesi üzerine, batılı gizli servislerin örgütlediği Tunus olayları sonrasında bütün Afrika ve Akdeniz ülkelerinde başlatılan Siyasal İslam görünümlü ılımlı İslamcılık akımı, “Arap Baharı” adıyla bütün Müslüman ülkelere yayılmış ve böylece tüm İslam ülkelerinde ılımlı İslam politikaları üzerinden, Siyasal İslam öne çıkarak bazı ülkelerde iktidara gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında Birinci dünya savaşı sonucunda İngilizler, bütün Osmanlı topraklarına el koyarken, Akdeniz, Afrika ve Orta Doğu ülkelerinin batı tipi demokratik ortama yakın durabilmesi için, Müslüman Kardeşler adı altında bir dinci parti örgütlenmesini, Müslüman Demokrat Partilere benzeyen bir yapılanma içinde örgütlemiştir. Bugün bütün Müslüman ülkelerde Müslüman Kardeşler hareketi bir yaygın parti olarak örgütlü bulunmaktadır. Bazı İslam ülkelerinde ise batının içinde yer alan ABD, Rusya, Fransa ve İsrail gibi emperyalist ülkelerinin desteklediği askeri rejimler ya da ara rejimler gündeme geldiği için, aynı zamanda petrol coğrafyası olan bu geniş merkezi alanda  İngiltere eski patron ülke olarak Müslüman Kardeşler örgütüne sağladığı destek aracılığı ile dünya planı doğrultusunda sahip çıkarken, ABD ve İsrail gibi sonradan olma ve Avrupa inisiyatifine teslim olmayan bir Amerikan ya da Atlantik yapılanmasına Siyonist politikalar aracılığı ile alternatifler getirilirken, siyasal İslam ve ılımlı İslam uygulamalarında yeni bir döneme doğru yol alınmaktadır . ABD ve İsrail ikilisi Akdeniz ve Kuzey Afrika ülkelerinde Avrupa ülkelerine karşı yeni bir yapılanma örgütlerken, Kutsal kitaplara dayanan ılımlı İslam poltikalarını iktidara taşıyan İhvan hareketini Müslüman Kardeşler dayanışması içinde desteklemeye çalışmışlardır. Çağdaş sorunlara cevap arayan halk kitlelerinin dinin iktidarı üzerinden çözüm aramaya yönelerek, Avrupa uygarlığının getirdiği ve Fransız devriminin insanlığa kazandırdığı bilime ve gerçeklere dayanan laik devlet anlayışı, insanlığın bugünkü modern düzenini temsil etmektedir. Dünya yeniden orta çağ dönemindeki din yönetimine geri dönüş maceralarına dönüşen, siyasal din ya da ılımlı İslam gibi gerilemelere sürüklenmemelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

9 Nisan 2023 Pazar

KEMALİZM‘İN SOL İLE SINAVI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ            

 KEMALİZM‘İN SOL İLE SINAVI

                 Türkiye Cumhuriyeti üç dünya arasında kurulmuş bir merkezi devlettir. Avrupa’nın yanında, Avrupa modeline yakın bir devlet kurulmuştur ama batı tipi liberalizm kabul edilmeyerek, Avrupa’nın dışında kalınmıştır. İslâm dünyasının içinde Müslüman halk çoğunluğuna dayalı bağımsız bir devlet kurulmuştur ama devlet İslam devleti olarak değil laik bir yapıda oluşturulmuştur. Sovyetler Birliğine komşu ve sınırdaş bir devlet olarak yeni devlet oluşturulurken, sosyalist sistem benimsenmemişti. Bir anlamda Türkiye sahip olduğu jeopolitik yapısına uygun olarak üç dünya arasında merkezi bir yapıda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.  Avrupa tipi bir ulus devlet olmasına rağmen dünyada başka hiçbir devlette olmayan özellikleri ile başka benzeri olmayan bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı için, Türkiye Cumhuriyeti diğer devletlerden farklı bir biçimde Kemalist Cumhuriyet adı ile anılmaktadır. Bu farklı isim Türkiye Cumhuriyeti’ni diğer devletlerden ayrı bir kategori içinde göstererek, siyasal alanda sahip olunan özel koşulların diğer devletlerden farklı bir kategorinin gündeme gelmesine yol açmıştır.

                Kemalizm devletin kuruluş sürecinde ortaya çıkan bir siyasal yapılanma olarak, önce Türk devletinin siyasal ve hukuki modelinin adı olarak öne çıkmıştır. Batılılar ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Rus devrimine sosyalist adını taktıkları gibi Sovyetler Birliğinin yanı başında beliren Türk devrimine ve Atatürk Cumhuriyetine de Kemalist sıfatını takmışlardır. Rus devriminde sosyalistler başı çekerken, Türk devrimine de yön veren ulusalcı ve cumhuriyetçi gücü oluşturanlar Kemalistler olmuştur. Batı dünyasının önde gelen basın organları Rusya’yı Sosyalistler üzerinden anlatırken, aynı dönemde ortaya çıktıkları için, Türkiye Cumhuriyeti’ni de ulusal kurtuluş ve devrimin öncüsü olarak Kemalistler üzerinden anlatmaya devam etmişlerdir. Sosyalist ve Kemalist devrimler arasında komşuluktan gelen bir yakınlık her zaman için olmuş ve bu iki büyük devlet batı blokunun karşısında gösterilmeye çalışılmıştır. Her iki devrim de batı dünyasının dışında kalan merkezi coğrafya da ve de Avrasya kıtasında ortaya çıktığı için, birbirlerini doğal olarak etkilemişlerdir. Batı dünyası da her iki tarihsel oluşumu dışarıdan ve karşıdan izleyerek birbirine benzer yönleri üzerinde durmuşlardır. Birçok batı kaynaklı eser incelendiği zaman imparatorlukların çöktüğü Birinci Dünya Savaşı sonrasında batıdan bu bölgeye bakan batılı merkezlerin, iki devrim arasında siyasal benzerliler aramaya çalıştıkları ama bunu bulamadıkları noktada olumsuz karşıt görüşler geliştirdikleri anlaşılmaktadır.

                Kemalizm   doğu ve batı arasındaki orta dünyada kendi ulus devletini kurarken, Fransız ve Rus devrimlerinden yararlanmış; birinci grup ilkeler olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik Fransız devriminden, ikinci grup ilkeler olarak da devletçilik, devrimcilik ve halkçılık Rus devriminden alınmıştır. Böylece o zamanın koşullarında üç dünya arasında bir ulusal cumhuriyet devleti, eklektik bir tutum izlenerek ve farklı dünyaların ürünü olan ilkeler bir araya getirilerek, kendine özgü bir yeni siyasal oluşum öne çıkarken görülmüştür. Batıdan uzak bir coğrafyada birbirine benzer özel koşullarda ortaya çıkan Atatürk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği, batılı olmayan ama doğu dünyasından gelen devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkelerini benimseyerek, liberal batının dışında kalan doğu bölgesinin birikimini yansıtmışlardır. İki kutuplu dünyada Sovyetler Birliği doğuyu temsil ederken, Türkiye komünizmin yayılması tehlikesine karşı güvenliğini her zaman batıda aramıştır.

                Tarihsel olarak sahneye çıkış döneminin koşullarında, Türkiye bir doğu-batı sentezi ile kendine ayrı bir yol ararken hem batı hem de doğu dünyaları izlenerek bu iki dünyadaki gelişmelere göre merkezi bir tutum izlenmeye çalışılmıştır. Batı kapitalizmindeki liberal gelişmeler ile birlikte, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, Çin, Yugoslavya, Arnavutluk, Küba ile Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist devlet uygulamaları yakından izlenerek, Kemalist Türkiye’nin ihtiyacı olan sosyal politikalar bir sentezci yaklaşım ile geliştirilmeye çalışılmıştır. Devletin modeli olarak altı ilke anayasaya girerken, liberal batı kadar sosyalist doğu da yakından izlenerek ve incelenerek, Türkiye koşullarına uygun düşecek bir bağımsız yol, devletin temelinde dayanılan Kemalizm kavramı üzerinden geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle sol akımlar batının liberal yapılanmasına yakın derecede Kemalizm’in oluşumunu etkilemiştir. Ne var ki, Atatürk Sovyetler Birliği’ne karşı devletin bağımsızlığını korumak için Celal Bayar gibi yakın arkadaşlarına milli bir komünist parti kurdurarak, Rusya’nın Sovyetler Birliği komünist partisi üzerinden emperyalizme yönelmesinin önünü kesmiştir. Atatürk o aşamada batının liberal çevrelerinin kontrolünde kurulacak bir sosyal demokrat partiye izin vermediği gibi, bu alanda kurulmuş olan Sosyal Demokrat Partinin kapatılmasını sağlamıştır. Ayrıca Sovyetler Birliğinin yönetiminde bir Rus emperyalizmine karşı da kendi kurdurduğu Türkiye Komünist Partisi ile geliştirilen ulusalcı ve antiemperyalist politikalar ile karşı çıkmıştır.

                Atatürk döneminde çıkartılan Kadro Dergisi ile 27 Mayıs sonrasında aynı çizginin uzantısı olarak yayınlanan Yön dergisi de sol ve sosyalist dünya görüşlerine sahip birer dergi olarak, Kemalizm’in içeriğinin belirlenmesinde en önde gelen bir misyonu yerine getirmişlerdir. Her iki dergi sol ve sosyalist görüşlere sahip yazar ve bilim adamlarının makaleleri aracılığıyla, Kemalizm’in birinci ve ikinci dönem oluşumlarında etkili olmuşlardır.  Bir süre sonra Batının liberal baskıları ile Kadro dergisi kapatılmış, Yön dergisi ise soğuk savaşın ikinci yarısında sosyalist dünya karşısında Kemalizm’in sosyalizmden farklı bir ulusal sol anlayış olduğunu ortaya koymuştur. Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra 27 Mayıs döneminde ortaya çıkan Yön Dergisinin arkasında  İngiltere’nin, o dönemde kurulan  Türkiye İşçi Partisi’nin arkasında  Rusya’nın, ortanın solu hareketinin gelişmesinde ise Atatürk’ün partisi üzerinden İsrail’in Türkiye’deki  lobileri aracılığı ile etkin oldukları görülmektedir 27 Mayıs hareketinin yarım kalan Kemalist devrimi tamamlamak üzere devreye girmesi sonrasında, Türk siyasetinde üç sol akım yabancı ülkelerin  dışarıdan etkileriyle, Türk siyasetinde öne geçmişlerdir Bu üç sol hareket hem sonraki aşamada Kemalizm’in ulusal gelişme çizgisinin oluşumunda, hem de Türkiye’de sol ve sosyalist siyasetlerin gelişiminde açıktan yönlendirici olmuşlardır.

                Türkiye’de sol hareketler çeşitli açılardan tasnif edilebildiği gibi Kemalizm açısından ele alınarak farklı boyutlarda incelenebilir. Bu konuda, yayınlanan birçok dergi ve kitap kütüphanelerde gençleri ve araştırmacıları beklemektedir. Türkiye’de yüz yıldır yayınlanan dergi ve kitapların oluşturduğu büyük birikim bugün gizlenmek istenmekte ve bunların açıklanmasıyla gerçeklerin ortaya çıkmasına izin verilmemektedir. Sol akımların bir kısmı ulusalcı, cumhuriyetçi, devletçi ve laik anlayışlara ya da etnik alt kimliklere sahip oldukları için kendilerini Kemalist olarak tanımlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti bir antiemperyalist devlet olduğu için, batının emperyalizmine karşı çıkarak var olabilmiştir. Antiemperyalist mücadelede bazı sol akımlar, ulusal çizgide Atatürk’e paralel siyasetleri izlemişler ve Türkiye’nin yapılanmasında etkinlik sağlayarak, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıları kırmaya çalışmışlardır. Düveli Muazzama ‘ya karşı çıkarak batının büyük devletleriyle savaşan Türk devletinin en büyük özelliği, tam bağımsızlık olmuş ve bu konuda  sosyalist akımlar da Türk bağımsızlığından yana olarak Türkiye’nin Kemalist birikimini desteklemişlerdir. Ne var ki, Rusya’nın sosyalist ülkeler üzerinden sosyal emperyalizme yöneldiği aşamada, Türk devleti Sovyet sosyal emperyalizminin baskısına karşı Kuvayı Milliye hareketi ile karşı çıkmıştır.

                I968 olayları dünya konjonktürünün ürünü olan önemli siyasal gelişmelerdir. Bu aşamada Fransa’nın Nato’dan ayrılması üzerine Amerikancı güçler dünyayı karıştırmak için, Karl Marks’a karşı Herbert Marcus’ü çıkararak, kışkırtılan sokak olayları üzerinden gençlik kitlelerini işçi sınıfının yerine geçirmeye çalışmışlardır. O dönemin koşullarında toz ve duman birbirine karıştırıldığı için siyasal alanda kaotik bir ortam yaratılarak askeri darbelerin önü açılmıştır. Gençlerin sokağa döküldüğü bu aşamada sol akımlar da goşizm ve terörizme yönelmiş ve antiemperyalizm çizgisinden ayrılarak, darbelere zemin sağlayan kaotik başka yönlere kaymışlardır. Türkiye’nin başına üç kez askeri rejimlerin gelmesinin nedeni, devletin çekirdeği olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke güvenliği amacıyla önlem almasıdır. Rusya üzerinden Sovyet sosyal emperyalizmi dünyaya yayılırken, Çin üzerinden de köylüleri ayaklandıran Maoizm, Kemalizm’in ötesinde dünya siyasetinde etkin bir noktaya geliyordu. Stalin’in baskılarına karşı çıkarak Sovyetler Birliğine dahil olmayan Kemalist rejim, yaklaşmakta olan Çin emperyalizmine de karşı çıktığı için, gençliği sokak hareketlerine yönlendiren terör hareketlerinin gelişmesinde Maoizm’de diğer sol hareketler gibi Asya topraklarında çok etkili biçimlerde kullanılmıştır.  Kemalizm’in kurmuş olduğu tam bağımsız siyasal yapıyı yıkmak isteyen batılı ve doğulu emperyalistlerin gençlik hareketlerini yıkıcı bir biçimde destekledikleri soğuk savaş aşamasında, Kemalist Türkiye sonuna kadar ulusal solcu bir anlayış ile goşist ve terörist olaylara müdahale ederek, antiemperyalist çizgide kendi bağımsızlığına öncelik tanımıştır.

                 Avrupa ve Amerika ülkeleri Türkiye ile Rusya’yı Asya ülkeleri olarak gördükleri için, sosyalist rejimin tasfiyesinden sonra, sosyalizm gibi Kemalizm’in de tasfiye edilmesini beklemişlerdir. Dış baskılarla bir ara Türkiye’nin başbakanlığına gelen bir iktisatçı bir hanım “Son sosyalist devleti de yıktık “ diyerek bütün cahilliği ile küresel emperyalizme teslim olurken, Kemalizm ile sosyalizmi birbirine karıştırmış ve bu iki ayrı sistem arasındaki farklılığı görmezden gelerek anlamamıştır.  İşçi sınıfının çöküşü ile siyasal gelişmeler Karl Marks’ın yanıldığını ortaya koyarken, mazlum ulusların uyanışını yüz yıl önce gören Atatürk gene haklı çıkmıştır. Marks’a göre buruvaziyi yıkacak güçlü bir proleterya diktatörlüğü kurulamamış ve işçi sınıfı zamanla zayıflayarak gücünü ve etkinliğini yitirmiştir. Burjuvazi ise dışa açılarak ve büyüyüp küreselleşerek, otoriter biçimde kalıcı bir iktidar ya da diktatörlük destekçiliği dönemine girmiştir.  İşçi sınıfı yok olurken ezilen halk kitleleri daha da kötü durumlara sürüklenerek işsizliğe, açlığa ve sefalete düşürüldüğü için bugün Türk halkı yeniden büyük ülkelere karşı bir antiemperyalist mücadeleye bugün yeniden yönelmek zorunda kalmıştır. Emperyalizm küreselleşme üzerinden bütün dünyayı yeniden ele geçirmeye çalışırken, doğunun mazlum ulusları ile dünyanın ulus devletleri varlıklarını korumak için, yeniden bir anti emperyalist kavga vermeye doğru sürüklenmektedirler. Tekelci şirketler küresel bir emperyalizm geliştirirken, piyasa üzerinden ulus devletleri yıkmaya ve dünya halklarını da sefalete sürükleyerek eski emperyal düzenlerini yeniden kurmaya çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte bütün dünyadaki sol ve sosyalist akımların zayıfladığı ve bu nedenle emperyalizme karşı çıkılamadığı görülmektedir.

                Atatürk’ bir yabancı gazetecinin “Sizi nereye koyabiliriz, liberal desek değilsiniz ya da sosyalist desek farklı bir çizgide kabul etmiyorsunuz, bu durumda hiçbir gruplandırmaya girmiyorsunuz?“ biçimindeki sorusuna Atatürk “Bizi hiçbir şeye benzetmeyin, biz kimseye ya da başka bir şeye benzemeyiz. Eğer bizi mutlaka birine benzetmek istiyorsanız bizi bize benzetebilirsiniz, çünkü biz bize benzeriz “ diyerek açıkça tavrını ortaya koymuştur. Var olma ya da yok olma çizgisinde Türkiye Cumhuriyeti bir ölüm kalım mücadelesine girerken, Atatürk gibi bu kadar emperyalizme karşı bu kadar direnen bir önderin kurduğu devletin başına, Kemalizm ile Sosyalizmi karıştıran bir hanım başbakanın dış baskılarla getirilmesi, Türkiye açısından çok büyük bir prestij kaybına neden olmuştur. Daha sonraları da stratejik derinlik diyerek devletin başına gelen eski bir öğretim üyesinin yönetimi döneminde Türkiye’nin komşuları ile savaşa sürüklenmesi, reel politik duruma dikkat etmeyen aynı yanlış çizginin inatçı bir biçimde sürdürüldüğünü göstermektedir. Sosyalist olmamasına rağmen sol düşüncelere açık bir önder olan Atatürk’ün fikir sisteminin oluşumunda, sosyalizm ile Kemalizm’in yan yana geldiği birçok durum ortaya çıkmıştır. Siyasal alanda birçok sol görüş bulunmasına rağmen, tek bir Kemalizm anlayışı olmuştur. Ayrıca Kemalizm yüz yıllık cumhuriyet döneminde hiçbir zaman sosyalizm olmamıştır, çünkü her zaman için ulusalcı olmuş ve bu doğrultuda toplumsal sınıf anlayışlarına karşı çıkarken Misakı Milli sınırları içinde vatanın bölünmez bütünlüğü ile Türk ulusunun sınıflar üstü ve ötesi birliğinden yana olmuştur. Böylesine bir birliği devlet ve millet ortamlarında elde eden Kemalizm bu durumdan yararlanarak, sonuna kadar üniter ve ulusal birlikten yana bir siyasal tavır geliştirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık bir kuruluş dönemini aşarak bugünlere gelmesinde etkin bir rol oynamıştır.

                Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal’in yaptıkları, yazdıkları ve söylediklerinin oluşturduğu bir bütündür. Atatürk hayatı boyunca binlerce kitap okuyarak, yeni kurulan devletin temellerini sağlam atmaya çalışmıştır. Böylesine bir süreç içerisinde Atatürk’ün her türlü görüşten kitapları seçtiğini, batı dünyası kadar Sovyetler Birliğini de izleyerek sol ve sosyalist çizgilerdeki yayınları da izlediği görülmüştür. Kemalizm tarihsel süreç içerisinde bir siyasal görüş olarak ortaya çıkmadan önce, bir devlet modeli olarak doğmuştur. Kemalizm bir devlet modeli olarak devam ettiği gibi aynı zamanda da bir ulusal düşünce sistemi olarak da varlığını korumaktadır.  Sol ve sosyalist düşüncelerden yararlanmaya açık bir demokrat siyasal tavır, her zaman Kemalizm’de var olmuştur. Ne var ki, bu doğrultuda bir hoşgörü ile geliştirilen çağdaş Kemalist yapılanma, Türkiye’nin Avrupa’nın yanında batı tipi bir demokrasi yolunda geleceğe yöneldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Birinci yüzyılını tamamladıktan sonra içine girilen ikinci yüzyıllık dönemde Türkiye’nin yeniden bir durum değerlendirmesi yapması kaçınılmaz bir biçimde zorunluluk kazanmıştır. Türk devleti kurulurken var olan Sovyetler Birliğinin bölgenin en büyük sorunu olan Rusya’nın bir büyük devlet olarak o dönemin koşullarında var olması ve o zaman dilimi içinde bugün dünyanın önde gelen siyasal sorunu olan İsrail devletinin kurularak, merkezi dünya toprakları üzerinde daha önceki dönemlerde merkezi alanı kontrol eden büyük imparatorluklara benzeyecek bir yapılanma içinde “Büyük İsrail “ planları doğrultusunda bölgesel siyasal çatışmalara  yönelmesi, uluslararası  politikalar da olduğu kadar  din, etnisite ve farklı kimlik çekişmelerinin merkezi coğrafyada bulunan bütün devletlerin iç  çatışmalara yönelmeleri kaçınılmaz bir biçimde dünya savaşlarının merkezi coğrafya alanlarına taşınmasına doğrudan etki yapmıştır. Birinci dünya savaşında Balkanlar’dan oluşan savaş alanlarının, Hazar bölgesine doğru yayılarak genişlemesi, bütünüyle çatışma alanı olarak öne çıkmasına Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi alanın topyekün bir saldırıya maruz kalmasına yol açmıştır. Batı dünyasının kapitalist emperyalistleri bütün dünya kıtalarına yönelik bir büyük saldırıya geçerken, liberal-kapitalist çizgideki emperyalist politikalara batı ülkelerinin yavaş yavaş yöneldikleri görülmüştür.

                Batı ülkeleri liberal-kapitalist içerikli savaş saldırılarını dünyanın batısından doğusuna doğru yaygınlaştırırken, doğunun büyük ülkelerinden karşıt saldırılar sol ve sosyalist çizgilerde Rusya, Çin ve Hindistan üzerinden merkezi coğrafyaya dönük bir biçimde geliştirilmiştir. Doğu’nun büyük devletleri sosyalist devimler ve akımlar doğrultusunda savaş sürecinde yeni politikalara yönelirken, diğer Asya ve Afrika devletleri de bu durumun etkileri çizgisinde yeni yeni sosyalist oluşumlara sahne olmaya başlamışlardır. Sosyalist düşünürlerin düşündüğü gibi yirminci yüzyılın başlarında kapitalist ve sosyalist dünyalar merkezi alanda karşı karşıya gelirken, kapitalist emperyalizme karşı ayakta kalmaya çaba gösteren ulus devletlerin, zamanla bağımsızlığı kurtarmak üzere antiemperyalist bir çizgide direnişe kalkıştıkları ve doğunun üç büyük devletinin öncülüğünde sosyalist devrimi bütün dünyaya yayma doğrultusunda harekete geçtikleri görülmüştür. Yirminci yüzyıl dünya savaşlarına sahne olurken, imparatorluklar savaşarak parçalanıyor ve böylece devlet merkezli yapılanmalar dışlanırken, bunların yerini alacak bir biçimde ideolojik çizgiler dünya arenasına getirilerek, savaş alanlarında düşünce ağırlıklı politikalar devreye sokuluyordu. Rusya’da sosyalist rejim böylesine bir boşluğun doldurulması doğrultusunda öne çıkarılırken, Rusya sosyalizmi Marksizm ve Leninizm olarak kurucularının adlarıyla ifade ediliyordu. ABD destekli Rus devrimi ile Sovyetler Birliği kurulurken, buna karşı bir yeni rejim oluşturma girişimi İngilizlerin desteği ve organizasyonu ile Mao-Ze-Thung ismi üzerinden Çin’de daha farklı ve köylü ağırlıklı bir sosyalizm denemesine kalkışılıyordu. John Dewey isimli Amerikan filozofu ile Bertrand Russel isimli bir İngiliz vatandaşı iki filozof üzerinden, ABD destekli Rus sosyalizmine karşılık İngiltere destekli köylü sosyalizmi, Çin gibi uçsuz bucaksız bir ülkede Maoizm adıyla yeni bir sosyalist ihtilal gerçekleştiriliyordu. Böylece Rusya’dan sonra Çin’de sosyalist bir devlet modeline kalkışırken, Hindistan İngiliz sömürgesi olmaktan yeni yeni kurtulma aşamasına geliyordu. Hindistan daha sonraki aşamada batı tipi bir demokrasiye yönelirken ülke ve devlet olarak demokratik sosyalizm adı altında devrimci olmayan ama zaman içinde batı blokuna yönelen bir yeni emperyalizmine yönelerek ihtilalci metotlara karşı demokratik bir sosyalizm arayışı ayrı bir model olarak ikinci dünya savaşı sonrasında dünya siyaset sahnesinde gündeme geliyordu. Dünya savaşları ile yer küre bir yerlere doğru sürüklenirken kapitalizmin karşısına sosyalist akımlar çıkıyor, Rusya, Çin ve Hindistan gibi kıta devletleri üzerinden sosyalizm bir siyasal akım olarak büyük ülkelerin yönetimleri üzerinden uluslararası alanda ön planı çıkıyordu. Batı dünyasında kapitalist sistemin geçerli olması gibi, doğu dünyası ve de doğunun büyük dev ülkelerinde sosyalizm yeni bir yaşam düzeni ve siyasal yönlendirme olarak ön plandaki yerini alıyordu.

                Devletler ve siyasal rejimler uluslararası konjonktürdeki gelişmeler ile birlikte devletlerin sahip olduğu koşulların etkin olmalarıyla yepyeni siyasal yapılanmaların önü açılıyordu. Atatürk Balkanlar gibi batı dünyasının bir parçası olan bölgede yetişirken kapitalist sistemin maddeye ve maddi bir yapılanmaya dayandığını görerek, önce maddenin anlaşılması gerektiğini söylüyordu. Bir süre sonra da maddi yapılanmaya dayanan kapitalist sistemin anlaşılması için bazı çalışmalarda bulunuyordu. Atatürk, din ve ilahi konulara olduğu kadar maddi konulara da ağırlık vererek, dünya nizamının temellendirilmesini yapmaya çalışıyordu. Atatürk’ün böyle davranmasının nedeni Türkiye’nin doğu-batı ekseninin tam ortasında yer almasıdır. Atatürk bir taraftan batı blokunu anlamaya çalışırken, batının kapitalist sistemini anlamaya çalışıyor öbür tarafta ise Rusya, Çin ve Hindistan gibi kıtasal büyüklükteki devletlerin sahip oldukları büyük nüfus ve milyonlarca çalışan halk kitlelerinin eşit bir dünya arayışı içine girerken, kapitalizmin alternatifi olarak sosyalizmin geleceğin dünyasının en önemli ideolojisi olarak yükseleceğini görebiliyordu. O nedenle hem batı dünyasını yaratan Fransız devrimini hem de doğu dünyasında batının emperyalist kapitalizmine karşı geliştirdiği sosyalist sistemi, daha iyi anlayabilmek için sosyalizmin ve kapitalizmin temelinde var olan maddenin yapısının iyi incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Atatürk bu noktadan sonra kendi siyasal sistemini oluştururken, halk kitleleri ve çeşitli toplumsal sınıflar arasında giderek kaybolan eşitlikçi bir sosyal düzeni oluşturabilmek için, her türlü haksızlığa ve eşitsizliğe karşı güçlü bir çizgide devlet sosyalizmini savunuyordu. Toplumların kendi haline bırakıldığı zaman eşitlikçi bir devlet sosyalizmi kurulamadığını gören Mustafa Kemal, sınıflar arası çekişmelerde ortaya çıkan eşitsiz ve dengesiz yapılanmalara karşı öncelikle devlet sosyalizmine ağırlık verilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Toplumda dengeli bir sosyal düzeni kuracak bir devlet sosyalizminin ciddi bir devlet yapılanması sonrasında mümkün olabileceğini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk görüyordu.

                Yirmi birinci yüzyıla kadar doğu-batı ya da kapitalizm -sosyalizm ikileminde yaşayıp giden insanlık, giderek artan bilgi birikimi ile çok hızlı gelişmeler gösteren teknolojik alandaki gelişmeler dikkate alınırsa yeni bir dönüşüm noktasına gelmiş bulunmaktadır. Yeni gelinen aşamada dönemeci başarıyla dönebilmek için insanoğlu yeni siyasal gelişmeler ve kamu yapılanmaları karşısında, daha sorumlu hareket ederek yeni sentezlere yönelebilmek ve böylece var olan haksızlıklar ile eşitsizlikleri ortadan kaldıracak yeni siyasal sistemler geliştirebilmek zorundadır. Giderek artan toplumsal isteklerin dayatmalarını ortadan kaldıracak, maddeyi iyi tanıyarak bunu daha adil ve haklı bir çerçevede yeni düzene kavuşturacak ve eskisinden çok daha farklı yepyeni siyasal yapılanmaları her devlet kendi içinde geliştirebilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet olarak ortaya çıkarken bilimsel esaslara dayanılarak hareket edilmesi gerekmektedir. Her devrin özel koşulları doğrultusunda gündeme gelen devlet modelleri emperyalist güçlerin baskılarıyla daha çok egemen iç ve dış güçlerin çıkarlarına hizmet eder bir biçimde gelişmeler göstermektedir. Maddi süreçler tarihin içinde akıp giderken, üzerinde yaşanmakta olan dünyanın maddi yapısından ileri gelen yaşam düzeni ve üretim hareketleri siyasal düzenlerin gelecekleri açısından belirleyici olmaktadır. İnsan beyninin faaliyetleri ile ortaya çıkan üretim hareketleri daha sonraki aşamalarda beraberinde ciddi düşünce birikimlerinin tasarımlara dönüştükleri görülmekte ve zaman içinde bir araya gelen bu gibi tasarımların birlikte ele alınmalarıyla da belirli alanlarda kamusal örgütlenmelerin gündeme geldikleri görülmektedir. Bilimsel alandaki yeni oluşumların her aşamada öne çıkmasıyla sürüp giden yenilikler zinciri insanlığın ihtiyacı doğrultusunda yeni yapılanmaları gündeme getirerek, insanlığı mutlu bir geleceğe götürecek çağdaş uygarlık düzeninin bir an önce oluşumunu tamamlayabilmektedir. Yeni devlet yapılanmaları toplumsal gelişmelerin yansımasıyla biçimlenirken, bilimsel açıdan var olan bütün yapıların, maddi düzenlerin ve diğer birikim konusu olan malzemelerin dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

                Devlet düzenleri kurulurken ve tüm siyasal koşullar ile gerçeklikler birlikte ele alınırken, en sağdan en sola kadar uzanan ideolojiler yelpazesinin bütünüyle dikkate alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. En sağda faşist ideolojiler yer alırken en solda da sosyalist ya da diğer sol ideolojiler yer almaktadır. Devletin birliği ve bütünlüğü açısından bütün farklı görüşler eşit koşullarda ele alınırken solda ya da sağdaki görüşlere eşit koşullarda yer verilerek, düşünce özgürlüğü çizgisinde çağdaş bir oluşumun meydana getirilmesi için çaba gösterilmelidir. Böylesine bir durumda devletin güçlü bir biçimde oluşturulabilmesi için sosyal ve de sosyalist politikalara eşit koşullarda yer ya da öncelik verilerek hareket edilmesi, devlet yönetiminin geliştirilebilmesi açısından gereklidir. Atatürk kurduğu devleti dayandırdığı model olarak Kemalizm’i arkasından Türk ulusuna bir siyasal miras gibi bırakmıştır. Dünya siyaseti kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çeşitli ideolojilerin çekişmesi düzeyinde ilerlerken, sol ve sosyalist oluşumlar uluslararası alanda eşitlik, hakkaniyet, barış ve adalet gibi temel ilkelerin öncelikli olarak uygulanmalarını gerektirmektedir. Toplumsal sınıflar arasında yok olan temel ilkelerin dengelerinin yeniden sağlanabilmesi için eşitlik, adalet ve barış ilkelerinin birlikte ülke gerçeklerini dikkate alarak kullanılmasını gerektirmektedir. Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluş modeli ve temel dayanak noktası olan bir düşünce sistemi olarak, sağda geliştirilen düşünceler kadar solda gündeme getirilen düşünce birikimleriyle de kendisini yenileyerek yoluna devam etmek durumundadır. Fransız devriminden gelen demokratik ilkeler ile birlikte, Sovyet devriminden gelen toplumcu ilkelerin eşitlikçi sentez içinde birlikte kullanılmaları ve Kemalist devlet modelinin sürekliliği ile geleceğe dönük bir biçimde uygulama alanına getirilmelerinde, ulus devletin ve halkçı cumhuriyetin yararları açısından, her türlü dengenin gösterilmesine gereksinme vardır. Kemalist devletin öncü rolü sayesinde Atatürk modeli cumhuriyetin ayakta kalması mümkün olabilmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN