Yugoslavya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yugoslavya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2023 Pazar

KEMALİZM‘İN SOL İLE SINAVI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ            

 KEMALİZM‘İN SOL İLE SINAVI

                 Türkiye Cumhuriyeti üç dünya arasında kurulmuş bir merkezi devlettir. Avrupa’nın yanında, Avrupa modeline yakın bir devlet kurulmuştur ama batı tipi liberalizm kabul edilmeyerek, Avrupa’nın dışında kalınmıştır. İslâm dünyasının içinde Müslüman halk çoğunluğuna dayalı bağımsız bir devlet kurulmuştur ama devlet İslam devleti olarak değil laik bir yapıda oluşturulmuştur. Sovyetler Birliğine komşu ve sınırdaş bir devlet olarak yeni devlet oluşturulurken, sosyalist sistem benimsenmemişti. Bir anlamda Türkiye sahip olduğu jeopolitik yapısına uygun olarak üç dünya arasında merkezi bir yapıda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.  Avrupa tipi bir ulus devlet olmasına rağmen dünyada başka hiçbir devlette olmayan özellikleri ile başka benzeri olmayan bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı için, Türkiye Cumhuriyeti diğer devletlerden farklı bir biçimde Kemalist Cumhuriyet adı ile anılmaktadır. Bu farklı isim Türkiye Cumhuriyeti’ni diğer devletlerden ayrı bir kategori içinde göstererek, siyasal alanda sahip olunan özel koşulların diğer devletlerden farklı bir kategorinin gündeme gelmesine yol açmıştır.

                Kemalizm devletin kuruluş sürecinde ortaya çıkan bir siyasal yapılanma olarak, önce Türk devletinin siyasal ve hukuki modelinin adı olarak öne çıkmıştır. Batılılar ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Rus devrimine sosyalist adını taktıkları gibi Sovyetler Birliğinin yanı başında beliren Türk devrimine ve Atatürk Cumhuriyetine de Kemalist sıfatını takmışlardır. Rus devriminde sosyalistler başı çekerken, Türk devrimine de yön veren ulusalcı ve cumhuriyetçi gücü oluşturanlar Kemalistler olmuştur. Batı dünyasının önde gelen basın organları Rusya’yı Sosyalistler üzerinden anlatırken, aynı dönemde ortaya çıktıkları için, Türkiye Cumhuriyeti’ni de ulusal kurtuluş ve devrimin öncüsü olarak Kemalistler üzerinden anlatmaya devam etmişlerdir. Sosyalist ve Kemalist devrimler arasında komşuluktan gelen bir yakınlık her zaman için olmuş ve bu iki büyük devlet batı blokunun karşısında gösterilmeye çalışılmıştır. Her iki devrim de batı dünyasının dışında kalan merkezi coğrafya da ve de Avrasya kıtasında ortaya çıktığı için, birbirlerini doğal olarak etkilemişlerdir. Batı dünyası da her iki tarihsel oluşumu dışarıdan ve karşıdan izleyerek birbirine benzer yönleri üzerinde durmuşlardır. Birçok batı kaynaklı eser incelendiği zaman imparatorlukların çöktüğü Birinci Dünya Savaşı sonrasında batıdan bu bölgeye bakan batılı merkezlerin, iki devrim arasında siyasal benzerliler aramaya çalıştıkları ama bunu bulamadıkları noktada olumsuz karşıt görüşler geliştirdikleri anlaşılmaktadır.

                Kemalizm   doğu ve batı arasındaki orta dünyada kendi ulus devletini kurarken, Fransız ve Rus devrimlerinden yararlanmış; birinci grup ilkeler olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik Fransız devriminden, ikinci grup ilkeler olarak da devletçilik, devrimcilik ve halkçılık Rus devriminden alınmıştır. Böylece o zamanın koşullarında üç dünya arasında bir ulusal cumhuriyet devleti, eklektik bir tutum izlenerek ve farklı dünyaların ürünü olan ilkeler bir araya getirilerek, kendine özgü bir yeni siyasal oluşum öne çıkarken görülmüştür. Batıdan uzak bir coğrafyada birbirine benzer özel koşullarda ortaya çıkan Atatürk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği, batılı olmayan ama doğu dünyasından gelen devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkelerini benimseyerek, liberal batının dışında kalan doğu bölgesinin birikimini yansıtmışlardır. İki kutuplu dünyada Sovyetler Birliği doğuyu temsil ederken, Türkiye komünizmin yayılması tehlikesine karşı güvenliğini her zaman batıda aramıştır.

                Tarihsel olarak sahneye çıkış döneminin koşullarında, Türkiye bir doğu-batı sentezi ile kendine ayrı bir yol ararken hem batı hem de doğu dünyaları izlenerek bu iki dünyadaki gelişmelere göre merkezi bir tutum izlenmeye çalışılmıştır. Batı kapitalizmindeki liberal gelişmeler ile birlikte, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, Çin, Yugoslavya, Arnavutluk, Küba ile Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist devlet uygulamaları yakından izlenerek, Kemalist Türkiye’nin ihtiyacı olan sosyal politikalar bir sentezci yaklaşım ile geliştirilmeye çalışılmıştır. Devletin modeli olarak altı ilke anayasaya girerken, liberal batı kadar sosyalist doğu da yakından izlenerek ve incelenerek, Türkiye koşullarına uygun düşecek bir bağımsız yol, devletin temelinde dayanılan Kemalizm kavramı üzerinden geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle sol akımlar batının liberal yapılanmasına yakın derecede Kemalizm’in oluşumunu etkilemiştir. Ne var ki, Atatürk Sovyetler Birliği’ne karşı devletin bağımsızlığını korumak için Celal Bayar gibi yakın arkadaşlarına milli bir komünist parti kurdurarak, Rusya’nın Sovyetler Birliği komünist partisi üzerinden emperyalizme yönelmesinin önünü kesmiştir. Atatürk o aşamada batının liberal çevrelerinin kontrolünde kurulacak bir sosyal demokrat partiye izin vermediği gibi, bu alanda kurulmuş olan Sosyal Demokrat Partinin kapatılmasını sağlamıştır. Ayrıca Sovyetler Birliğinin yönetiminde bir Rus emperyalizmine karşı da kendi kurdurduğu Türkiye Komünist Partisi ile geliştirilen ulusalcı ve antiemperyalist politikalar ile karşı çıkmıştır.

                Atatürk döneminde çıkartılan Kadro Dergisi ile 27 Mayıs sonrasında aynı çizginin uzantısı olarak yayınlanan Yön dergisi de sol ve sosyalist dünya görüşlerine sahip birer dergi olarak, Kemalizm’in içeriğinin belirlenmesinde en önde gelen bir misyonu yerine getirmişlerdir. Her iki dergi sol ve sosyalist görüşlere sahip yazar ve bilim adamlarının makaleleri aracılığıyla, Kemalizm’in birinci ve ikinci dönem oluşumlarında etkili olmuşlardır.  Bir süre sonra Batının liberal baskıları ile Kadro dergisi kapatılmış, Yön dergisi ise soğuk savaşın ikinci yarısında sosyalist dünya karşısında Kemalizm’in sosyalizmden farklı bir ulusal sol anlayış olduğunu ortaya koymuştur. Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra 27 Mayıs döneminde ortaya çıkan Yön Dergisinin arkasında  İngiltere’nin, o dönemde kurulan  Türkiye İşçi Partisi’nin arkasında  Rusya’nın, ortanın solu hareketinin gelişmesinde ise Atatürk’ün partisi üzerinden İsrail’in Türkiye’deki  lobileri aracılığı ile etkin oldukları görülmektedir 27 Mayıs hareketinin yarım kalan Kemalist devrimi tamamlamak üzere devreye girmesi sonrasında, Türk siyasetinde üç sol akım yabancı ülkelerin  dışarıdan etkileriyle, Türk siyasetinde öne geçmişlerdir Bu üç sol hareket hem sonraki aşamada Kemalizm’in ulusal gelişme çizgisinin oluşumunda, hem de Türkiye’de sol ve sosyalist siyasetlerin gelişiminde açıktan yönlendirici olmuşlardır.

                Türkiye’de sol hareketler çeşitli açılardan tasnif edilebildiği gibi Kemalizm açısından ele alınarak farklı boyutlarda incelenebilir. Bu konuda, yayınlanan birçok dergi ve kitap kütüphanelerde gençleri ve araştırmacıları beklemektedir. Türkiye’de yüz yıldır yayınlanan dergi ve kitapların oluşturduğu büyük birikim bugün gizlenmek istenmekte ve bunların açıklanmasıyla gerçeklerin ortaya çıkmasına izin verilmemektedir. Sol akımların bir kısmı ulusalcı, cumhuriyetçi, devletçi ve laik anlayışlara ya da etnik alt kimliklere sahip oldukları için kendilerini Kemalist olarak tanımlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti bir antiemperyalist devlet olduğu için, batının emperyalizmine karşı çıkarak var olabilmiştir. Antiemperyalist mücadelede bazı sol akımlar, ulusal çizgide Atatürk’e paralel siyasetleri izlemişler ve Türkiye’nin yapılanmasında etkinlik sağlayarak, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıları kırmaya çalışmışlardır. Düveli Muazzama ‘ya karşı çıkarak batının büyük devletleriyle savaşan Türk devletinin en büyük özelliği, tam bağımsızlık olmuş ve bu konuda  sosyalist akımlar da Türk bağımsızlığından yana olarak Türkiye’nin Kemalist birikimini desteklemişlerdir. Ne var ki, Rusya’nın sosyalist ülkeler üzerinden sosyal emperyalizme yöneldiği aşamada, Türk devleti Sovyet sosyal emperyalizminin baskısına karşı Kuvayı Milliye hareketi ile karşı çıkmıştır.

                I968 olayları dünya konjonktürünün ürünü olan önemli siyasal gelişmelerdir. Bu aşamada Fransa’nın Nato’dan ayrılması üzerine Amerikancı güçler dünyayı karıştırmak için, Karl Marks’a karşı Herbert Marcus’ü çıkararak, kışkırtılan sokak olayları üzerinden gençlik kitlelerini işçi sınıfının yerine geçirmeye çalışmışlardır. O dönemin koşullarında toz ve duman birbirine karıştırıldığı için siyasal alanda kaotik bir ortam yaratılarak askeri darbelerin önü açılmıştır. Gençlerin sokağa döküldüğü bu aşamada sol akımlar da goşizm ve terörizme yönelmiş ve antiemperyalizm çizgisinden ayrılarak, darbelere zemin sağlayan kaotik başka yönlere kaymışlardır. Türkiye’nin başına üç kez askeri rejimlerin gelmesinin nedeni, devletin çekirdeği olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülke güvenliği amacıyla önlem almasıdır. Rusya üzerinden Sovyet sosyal emperyalizmi dünyaya yayılırken, Çin üzerinden de köylüleri ayaklandıran Maoizm, Kemalizm’in ötesinde dünya siyasetinde etkin bir noktaya geliyordu. Stalin’in baskılarına karşı çıkarak Sovyetler Birliğine dahil olmayan Kemalist rejim, yaklaşmakta olan Çin emperyalizmine de karşı çıktığı için, gençliği sokak hareketlerine yönlendiren terör hareketlerinin gelişmesinde Maoizm’de diğer sol hareketler gibi Asya topraklarında çok etkili biçimlerde kullanılmıştır.  Kemalizm’in kurmuş olduğu tam bağımsız siyasal yapıyı yıkmak isteyen batılı ve doğulu emperyalistlerin gençlik hareketlerini yıkıcı bir biçimde destekledikleri soğuk savaş aşamasında, Kemalist Türkiye sonuna kadar ulusal solcu bir anlayış ile goşist ve terörist olaylara müdahale ederek, antiemperyalist çizgide kendi bağımsızlığına öncelik tanımıştır.

                 Avrupa ve Amerika ülkeleri Türkiye ile Rusya’yı Asya ülkeleri olarak gördükleri için, sosyalist rejimin tasfiyesinden sonra, sosyalizm gibi Kemalizm’in de tasfiye edilmesini beklemişlerdir. Dış baskılarla bir ara Türkiye’nin başbakanlığına gelen bir iktisatçı bir hanım “Son sosyalist devleti de yıktık “ diyerek bütün cahilliği ile küresel emperyalizme teslim olurken, Kemalizm ile sosyalizmi birbirine karıştırmış ve bu iki ayrı sistem arasındaki farklılığı görmezden gelerek anlamamıştır.  İşçi sınıfının çöküşü ile siyasal gelişmeler Karl Marks’ın yanıldığını ortaya koyarken, mazlum ulusların uyanışını yüz yıl önce gören Atatürk gene haklı çıkmıştır. Marks’a göre buruvaziyi yıkacak güçlü bir proleterya diktatörlüğü kurulamamış ve işçi sınıfı zamanla zayıflayarak gücünü ve etkinliğini yitirmiştir. Burjuvazi ise dışa açılarak ve büyüyüp küreselleşerek, otoriter biçimde kalıcı bir iktidar ya da diktatörlük destekçiliği dönemine girmiştir.  İşçi sınıfı yok olurken ezilen halk kitleleri daha da kötü durumlara sürüklenerek işsizliğe, açlığa ve sefalete düşürüldüğü için bugün Türk halkı yeniden büyük ülkelere karşı bir antiemperyalist mücadeleye bugün yeniden yönelmek zorunda kalmıştır. Emperyalizm küreselleşme üzerinden bütün dünyayı yeniden ele geçirmeye çalışırken, doğunun mazlum ulusları ile dünyanın ulus devletleri varlıklarını korumak için, yeniden bir anti emperyalist kavga vermeye doğru sürüklenmektedirler. Tekelci şirketler küresel bir emperyalizm geliştirirken, piyasa üzerinden ulus devletleri yıkmaya ve dünya halklarını da sefalete sürükleyerek eski emperyal düzenlerini yeniden kurmaya çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte bütün dünyadaki sol ve sosyalist akımların zayıfladığı ve bu nedenle emperyalizme karşı çıkılamadığı görülmektedir.

                Atatürk’ bir yabancı gazetecinin “Sizi nereye koyabiliriz, liberal desek değilsiniz ya da sosyalist desek farklı bir çizgide kabul etmiyorsunuz, bu durumda hiçbir gruplandırmaya girmiyorsunuz?“ biçimindeki sorusuna Atatürk “Bizi hiçbir şeye benzetmeyin, biz kimseye ya da başka bir şeye benzemeyiz. Eğer bizi mutlaka birine benzetmek istiyorsanız bizi bize benzetebilirsiniz, çünkü biz bize benzeriz “ diyerek açıkça tavrını ortaya koymuştur. Var olma ya da yok olma çizgisinde Türkiye Cumhuriyeti bir ölüm kalım mücadelesine girerken, Atatürk gibi bu kadar emperyalizme karşı bu kadar direnen bir önderin kurduğu devletin başına, Kemalizm ile Sosyalizmi karıştıran bir hanım başbakanın dış baskılarla getirilmesi, Türkiye açısından çok büyük bir prestij kaybına neden olmuştur. Daha sonraları da stratejik derinlik diyerek devletin başına gelen eski bir öğretim üyesinin yönetimi döneminde Türkiye’nin komşuları ile savaşa sürüklenmesi, reel politik duruma dikkat etmeyen aynı yanlış çizginin inatçı bir biçimde sürdürüldüğünü göstermektedir. Sosyalist olmamasına rağmen sol düşüncelere açık bir önder olan Atatürk’ün fikir sisteminin oluşumunda, sosyalizm ile Kemalizm’in yan yana geldiği birçok durum ortaya çıkmıştır. Siyasal alanda birçok sol görüş bulunmasına rağmen, tek bir Kemalizm anlayışı olmuştur. Ayrıca Kemalizm yüz yıllık cumhuriyet döneminde hiçbir zaman sosyalizm olmamıştır, çünkü her zaman için ulusalcı olmuş ve bu doğrultuda toplumsal sınıf anlayışlarına karşı çıkarken Misakı Milli sınırları içinde vatanın bölünmez bütünlüğü ile Türk ulusunun sınıflar üstü ve ötesi birliğinden yana olmuştur. Böylesine bir birliği devlet ve millet ortamlarında elde eden Kemalizm bu durumdan yararlanarak, sonuna kadar üniter ve ulusal birlikten yana bir siyasal tavır geliştirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık bir kuruluş dönemini aşarak bugünlere gelmesinde etkin bir rol oynamıştır.

                Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal’in yaptıkları, yazdıkları ve söylediklerinin oluşturduğu bir bütündür. Atatürk hayatı boyunca binlerce kitap okuyarak, yeni kurulan devletin temellerini sağlam atmaya çalışmıştır. Böylesine bir süreç içerisinde Atatürk’ün her türlü görüşten kitapları seçtiğini, batı dünyası kadar Sovyetler Birliğini de izleyerek sol ve sosyalist çizgilerdeki yayınları da izlediği görülmüştür. Kemalizm tarihsel süreç içerisinde bir siyasal görüş olarak ortaya çıkmadan önce, bir devlet modeli olarak doğmuştur. Kemalizm bir devlet modeli olarak devam ettiği gibi aynı zamanda da bir ulusal düşünce sistemi olarak da varlığını korumaktadır.  Sol ve sosyalist düşüncelerden yararlanmaya açık bir demokrat siyasal tavır, her zaman Kemalizm’de var olmuştur. Ne var ki, bu doğrultuda bir hoşgörü ile geliştirilen çağdaş Kemalist yapılanma, Türkiye’nin Avrupa’nın yanında batı tipi bir demokrasi yolunda geleceğe yöneldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Birinci yüzyılını tamamladıktan sonra içine girilen ikinci yüzyıllık dönemde Türkiye’nin yeniden bir durum değerlendirmesi yapması kaçınılmaz bir biçimde zorunluluk kazanmıştır. Türk devleti kurulurken var olan Sovyetler Birliğinin bölgenin en büyük sorunu olan Rusya’nın bir büyük devlet olarak o dönemin koşullarında var olması ve o zaman dilimi içinde bugün dünyanın önde gelen siyasal sorunu olan İsrail devletinin kurularak, merkezi dünya toprakları üzerinde daha önceki dönemlerde merkezi alanı kontrol eden büyük imparatorluklara benzeyecek bir yapılanma içinde “Büyük İsrail “ planları doğrultusunda bölgesel siyasal çatışmalara  yönelmesi, uluslararası  politikalar da olduğu kadar  din, etnisite ve farklı kimlik çekişmelerinin merkezi coğrafyada bulunan bütün devletlerin iç  çatışmalara yönelmeleri kaçınılmaz bir biçimde dünya savaşlarının merkezi coğrafya alanlarına taşınmasına doğrudan etki yapmıştır. Birinci dünya savaşında Balkanlar’dan oluşan savaş alanlarının, Hazar bölgesine doğru yayılarak genişlemesi, bütünüyle çatışma alanı olarak öne çıkmasına Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi alanın topyekün bir saldırıya maruz kalmasına yol açmıştır. Batı dünyasının kapitalist emperyalistleri bütün dünya kıtalarına yönelik bir büyük saldırıya geçerken, liberal-kapitalist çizgideki emperyalist politikalara batı ülkelerinin yavaş yavaş yöneldikleri görülmüştür.

                Batı ülkeleri liberal-kapitalist içerikli savaş saldırılarını dünyanın batısından doğusuna doğru yaygınlaştırırken, doğunun büyük ülkelerinden karşıt saldırılar sol ve sosyalist çizgilerde Rusya, Çin ve Hindistan üzerinden merkezi coğrafyaya dönük bir biçimde geliştirilmiştir. Doğu’nun büyük devletleri sosyalist devimler ve akımlar doğrultusunda savaş sürecinde yeni politikalara yönelirken, diğer Asya ve Afrika devletleri de bu durumun etkileri çizgisinde yeni yeni sosyalist oluşumlara sahne olmaya başlamışlardır. Sosyalist düşünürlerin düşündüğü gibi yirminci yüzyılın başlarında kapitalist ve sosyalist dünyalar merkezi alanda karşı karşıya gelirken, kapitalist emperyalizme karşı ayakta kalmaya çaba gösteren ulus devletlerin, zamanla bağımsızlığı kurtarmak üzere antiemperyalist bir çizgide direnişe kalkıştıkları ve doğunun üç büyük devletinin öncülüğünde sosyalist devrimi bütün dünyaya yayma doğrultusunda harekete geçtikleri görülmüştür. Yirminci yüzyıl dünya savaşlarına sahne olurken, imparatorluklar savaşarak parçalanıyor ve böylece devlet merkezli yapılanmalar dışlanırken, bunların yerini alacak bir biçimde ideolojik çizgiler dünya arenasına getirilerek, savaş alanlarında düşünce ağırlıklı politikalar devreye sokuluyordu. Rusya’da sosyalist rejim böylesine bir boşluğun doldurulması doğrultusunda öne çıkarılırken, Rusya sosyalizmi Marksizm ve Leninizm olarak kurucularının adlarıyla ifade ediliyordu. ABD destekli Rus devrimi ile Sovyetler Birliği kurulurken, buna karşı bir yeni rejim oluşturma girişimi İngilizlerin desteği ve organizasyonu ile Mao-Ze-Thung ismi üzerinden Çin’de daha farklı ve köylü ağırlıklı bir sosyalizm denemesine kalkışılıyordu. John Dewey isimli Amerikan filozofu ile Bertrand Russel isimli bir İngiliz vatandaşı iki filozof üzerinden, ABD destekli Rus sosyalizmine karşılık İngiltere destekli köylü sosyalizmi, Çin gibi uçsuz bucaksız bir ülkede Maoizm adıyla yeni bir sosyalist ihtilal gerçekleştiriliyordu. Böylece Rusya’dan sonra Çin’de sosyalist bir devlet modeline kalkışırken, Hindistan İngiliz sömürgesi olmaktan yeni yeni kurtulma aşamasına geliyordu. Hindistan daha sonraki aşamada batı tipi bir demokrasiye yönelirken ülke ve devlet olarak demokratik sosyalizm adı altında devrimci olmayan ama zaman içinde batı blokuna yönelen bir yeni emperyalizmine yönelerek ihtilalci metotlara karşı demokratik bir sosyalizm arayışı ayrı bir model olarak ikinci dünya savaşı sonrasında dünya siyaset sahnesinde gündeme geliyordu. Dünya savaşları ile yer küre bir yerlere doğru sürüklenirken kapitalizmin karşısına sosyalist akımlar çıkıyor, Rusya, Çin ve Hindistan gibi kıta devletleri üzerinden sosyalizm bir siyasal akım olarak büyük ülkelerin yönetimleri üzerinden uluslararası alanda ön planı çıkıyordu. Batı dünyasında kapitalist sistemin geçerli olması gibi, doğu dünyası ve de doğunun büyük dev ülkelerinde sosyalizm yeni bir yaşam düzeni ve siyasal yönlendirme olarak ön plandaki yerini alıyordu.

                Devletler ve siyasal rejimler uluslararası konjonktürdeki gelişmeler ile birlikte devletlerin sahip olduğu koşulların etkin olmalarıyla yepyeni siyasal yapılanmaların önü açılıyordu. Atatürk Balkanlar gibi batı dünyasının bir parçası olan bölgede yetişirken kapitalist sistemin maddeye ve maddi bir yapılanmaya dayandığını görerek, önce maddenin anlaşılması gerektiğini söylüyordu. Bir süre sonra da maddi yapılanmaya dayanan kapitalist sistemin anlaşılması için bazı çalışmalarda bulunuyordu. Atatürk, din ve ilahi konulara olduğu kadar maddi konulara da ağırlık vererek, dünya nizamının temellendirilmesini yapmaya çalışıyordu. Atatürk’ün böyle davranmasının nedeni Türkiye’nin doğu-batı ekseninin tam ortasında yer almasıdır. Atatürk bir taraftan batı blokunu anlamaya çalışırken, batının kapitalist sistemini anlamaya çalışıyor öbür tarafta ise Rusya, Çin ve Hindistan gibi kıtasal büyüklükteki devletlerin sahip oldukları büyük nüfus ve milyonlarca çalışan halk kitlelerinin eşit bir dünya arayışı içine girerken, kapitalizmin alternatifi olarak sosyalizmin geleceğin dünyasının en önemli ideolojisi olarak yükseleceğini görebiliyordu. O nedenle hem batı dünyasını yaratan Fransız devrimini hem de doğu dünyasında batının emperyalist kapitalizmine karşı geliştirdiği sosyalist sistemi, daha iyi anlayabilmek için sosyalizmin ve kapitalizmin temelinde var olan maddenin yapısının iyi incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Atatürk bu noktadan sonra kendi siyasal sistemini oluştururken, halk kitleleri ve çeşitli toplumsal sınıflar arasında giderek kaybolan eşitlikçi bir sosyal düzeni oluşturabilmek için, her türlü haksızlığa ve eşitsizliğe karşı güçlü bir çizgide devlet sosyalizmini savunuyordu. Toplumların kendi haline bırakıldığı zaman eşitlikçi bir devlet sosyalizmi kurulamadığını gören Mustafa Kemal, sınıflar arası çekişmelerde ortaya çıkan eşitsiz ve dengesiz yapılanmalara karşı öncelikle devlet sosyalizmine ağırlık verilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Toplumda dengeli bir sosyal düzeni kuracak bir devlet sosyalizminin ciddi bir devlet yapılanması sonrasında mümkün olabileceğini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk görüyordu.

                Yirmi birinci yüzyıla kadar doğu-batı ya da kapitalizm -sosyalizm ikileminde yaşayıp giden insanlık, giderek artan bilgi birikimi ile çok hızlı gelişmeler gösteren teknolojik alandaki gelişmeler dikkate alınırsa yeni bir dönüşüm noktasına gelmiş bulunmaktadır. Yeni gelinen aşamada dönemeci başarıyla dönebilmek için insanoğlu yeni siyasal gelişmeler ve kamu yapılanmaları karşısında, daha sorumlu hareket ederek yeni sentezlere yönelebilmek ve böylece var olan haksızlıklar ile eşitsizlikleri ortadan kaldıracak yeni siyasal sistemler geliştirebilmek zorundadır. Giderek artan toplumsal isteklerin dayatmalarını ortadan kaldıracak, maddeyi iyi tanıyarak bunu daha adil ve haklı bir çerçevede yeni düzene kavuşturacak ve eskisinden çok daha farklı yepyeni siyasal yapılanmaları her devlet kendi içinde geliştirebilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet olarak ortaya çıkarken bilimsel esaslara dayanılarak hareket edilmesi gerekmektedir. Her devrin özel koşulları doğrultusunda gündeme gelen devlet modelleri emperyalist güçlerin baskılarıyla daha çok egemen iç ve dış güçlerin çıkarlarına hizmet eder bir biçimde gelişmeler göstermektedir. Maddi süreçler tarihin içinde akıp giderken, üzerinde yaşanmakta olan dünyanın maddi yapısından ileri gelen yaşam düzeni ve üretim hareketleri siyasal düzenlerin gelecekleri açısından belirleyici olmaktadır. İnsan beyninin faaliyetleri ile ortaya çıkan üretim hareketleri daha sonraki aşamalarda beraberinde ciddi düşünce birikimlerinin tasarımlara dönüştükleri görülmekte ve zaman içinde bir araya gelen bu gibi tasarımların birlikte ele alınmalarıyla da belirli alanlarda kamusal örgütlenmelerin gündeme geldikleri görülmektedir. Bilimsel alandaki yeni oluşumların her aşamada öne çıkmasıyla sürüp giden yenilikler zinciri insanlığın ihtiyacı doğrultusunda yeni yapılanmaları gündeme getirerek, insanlığı mutlu bir geleceğe götürecek çağdaş uygarlık düzeninin bir an önce oluşumunu tamamlayabilmektedir. Yeni devlet yapılanmaları toplumsal gelişmelerin yansımasıyla biçimlenirken, bilimsel açıdan var olan bütün yapıların, maddi düzenlerin ve diğer birikim konusu olan malzemelerin dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

                Devlet düzenleri kurulurken ve tüm siyasal koşullar ile gerçeklikler birlikte ele alınırken, en sağdan en sola kadar uzanan ideolojiler yelpazesinin bütünüyle dikkate alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. En sağda faşist ideolojiler yer alırken en solda da sosyalist ya da diğer sol ideolojiler yer almaktadır. Devletin birliği ve bütünlüğü açısından bütün farklı görüşler eşit koşullarda ele alınırken solda ya da sağdaki görüşlere eşit koşullarda yer verilerek, düşünce özgürlüğü çizgisinde çağdaş bir oluşumun meydana getirilmesi için çaba gösterilmelidir. Böylesine bir durumda devletin güçlü bir biçimde oluşturulabilmesi için sosyal ve de sosyalist politikalara eşit koşullarda yer ya da öncelik verilerek hareket edilmesi, devlet yönetiminin geliştirilebilmesi açısından gereklidir. Atatürk kurduğu devleti dayandırdığı model olarak Kemalizm’i arkasından Türk ulusuna bir siyasal miras gibi bırakmıştır. Dünya siyaseti kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çeşitli ideolojilerin çekişmesi düzeyinde ilerlerken, sol ve sosyalist oluşumlar uluslararası alanda eşitlik, hakkaniyet, barış ve adalet gibi temel ilkelerin öncelikli olarak uygulanmalarını gerektirmektedir. Toplumsal sınıflar arasında yok olan temel ilkelerin dengelerinin yeniden sağlanabilmesi için eşitlik, adalet ve barış ilkelerinin birlikte ülke gerçeklerini dikkate alarak kullanılmasını gerektirmektedir. Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluş modeli ve temel dayanak noktası olan bir düşünce sistemi olarak, sağda geliştirilen düşünceler kadar solda gündeme getirilen düşünce birikimleriyle de kendisini yenileyerek yoluna devam etmek durumundadır. Fransız devriminden gelen demokratik ilkeler ile birlikte, Sovyet devriminden gelen toplumcu ilkelerin eşitlikçi sentez içinde birlikte kullanılmaları ve Kemalist devlet modelinin sürekliliği ile geleceğe dönük bir biçimde uygulama alanına getirilmelerinde, ulus devletin ve halkçı cumhuriyetin yararları açısından, her türlü dengenin gösterilmesine gereksinme vardır. Kemalist devletin öncü rolü sayesinde Atatürk modeli cumhuriyetin ayakta kalması mümkün olabilmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

3 Mayıs 2020 Pazar

NE MUTSUZ TÜRKÜM DİYEMEYENE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


NE MUTSUZ TÜRKÜM DİYEMEYENE

           Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, en büyük eserini Türk ulusuna ve Türk gençliğine bırakırken geleceğe dönük bir dilek olarak “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE “ biçiminde bir öneride bulunmuştur.  Türk devletinin kurucusu olarak nasıl bir coğrafyada hangi toplulukların yaşadığını iyi biliyor ve bu bölgenin tarihini inceledikten sonra da geleceğe dönük olarak kendinden sonra devam edecek bir doğrultuda Türk kamuoyuna “Ne mutlu Türküm diyene“diyerek sesleniyordu. Kendinden sonra gelecek cumhuriyet kuşaklarının Türk ulusuna ve Türk devletine bağlılığını artıracak bir öneri olarak, cumhuriyetin kurucusu tarafından dile getirilen bu küçük cümle, aslında birçok gerçeği de içinde barındırıyordu. Siyasetin görünmeyen yüzü, yaşanan olayların perde arkasında kalan kısımları bir çok tartışmayı ve tedirginliği beraberinde getirdiği için, yeni kurulmuş olan Türk devleti ile ilgili kuşkuları ortadan kaldırabilme doğrultusunda Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene “ diyerek kendinden sonraki kuşaklara sesleniyordu. Bu küçük tümce, Atatürk’ün kullanmış olduğu en önemli tanımlamalardan birisi olarak Türk tarihine geçmiştir.

                 Atatürk, ”Ne mutlu Türk olana, Türk doğana ya da Türk kanı taşıyana“ dememiştir. Atatürk’ün bu en çok kullanılan cümlesinin önemini artıran konu, onun ırkçı ya da dar milliyetçi bir yaklaşım ile hareket etmemesi, Türk ulusu adına kurmuş olduğu cumhuriyet devletini geniş bir ulusalcılık anlayışına dayandırmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu çökerken ilan edilen Türk ve Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bölgeleri içine alan bir Misakı Milli sınırları içerisinde yaşayan herkesi, yeni kurulan Türk devletinin çatısı altında eşit vatandaşlar olarak görmeyi arzu eden böylesine gelişmiş bir toplum yapısını idealize ederek Türk ulusuna armağan etmek isteyen kurucu önderin ulusal sınırlar içerisinde herkesi devleti ve ülkesiyle barışık bir biçimde Türk olarak görmeyi istediği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, ”Ne mutlu Türküm diyene “ biçiminde bir tanımlama ile  bütünleşmiş bir toplum yapısına dayanan ,yepyeni bir cumhuriyet oluşturmak için çaba gösterdiği anlaşılmaktadır. Onun bu iyi niyetli yaklaşımının anlamını ve değerini, Osmanlı imparatorluğu gibi çok uluslu ve çok dinli bir toplum yapısından gelen insan topluluğunun, bütün bireylerinin hem anlaması hem de güçlü bir devletin çatısı altında yeniden bir arada yaşayabilecek bir düzenin kurulabilmesi için geleceğe dönük olarak iyi bilmesi gerekiyordu. Bir imparatorluk coğrafyasından kopup gelerek, imparatorluğun merkez ülkesi olan Anadolu’da ayakta kalabilmek ve geleceğe dönük olarak   varlığını koruyabilmek için eski Osmanlı ahalisinin daha bütünleşmiş bir sosyal yapıda dışa karşı birlikteliğini koruması gerekiyordu. İşte bunu sağlayabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu böylesine bir sözü kamuoyuna seslenerek ifade etmiştir.
           Koskoca bir imparatorluğun çöktüğü bir aşamada ve bir dünya savaşı sonrasında çöken bütün düzenlerin ortaya koyduğu kaos ortamında toparlanabilmek için, güçlü bir ulus devletin çatısı altında bir araya gelmek gerekiyordu. Beş milyon kilometrekarelik imparatorluk coğrafyasından kopup gelerek Anadolu ve Trakya bölgelerinde sekizyüzbin kilometrekarelik bir orta boy ulus devlet kurabilmek için, bu devletin önce ulusunu yaratmak gerekiyordu. Ulusal toplum yapıları bir gecede aniden oluşturulamamaktadır. Avrupa tarihinde görüldüğü gibi   on altıncı yüzyıldan, on dokuzuncu yüzyıla kadar süren bir üç yüz yıllık zaman dilimine ulusal toplum yapılarının oluşumu açısından gereksinme olduğu görülmektedir. Böylesine geniş bir zaman dilimi içerisinde belirli sınırları içerisinde yaşayan topluluklar aynı ülkede yaşadıkları için ortak toplum yapısı, ortak kültür ve gene ortak bir gelecek doğrultusunda benzerliklerden meydana gelen bir uluslaşma sürecini yaşamışlardır. Uluslaşmanın tamamlanmasında ortak tarih ve coğrafya kadar gene ortak din ve dilin de birlikte etkileri olmuştur. Doğum oranlarının artmasıyla patlayan nüfusun zaman içerisinde ulusal bir yapıya dönüşmesi, en az üç yüz yıllık bir ortak yaşam ve beraberinde birçok ortak unsurun birlikteliğini gerektirmektedir. Beraber yaşayan insan topluluklarının gereksinmelerini karşılamak için çarşı ve pazara indikleri zaman aynı dili kullanmaları gerekmiş ve bölgeselleşen diller beraberlerinde ulusal toplum yapılarını da getirmişlerdir. Aynı dilin pazarda kullanılmasıyla ulusal ekonomiler ortaya çıkmış, ekonomide uluslaşma beraberinde yeni bir sınıf olarak kent soyluları burjuvazi adı altında tarih sahnesine çıkarmıştır.
                Tarihsel sürecin ortaya koyduğu gibi ulus devletleri genellikle uluslar kurarlar. Ulus devletin oluşabilmesi önce uluslaşma sürecinin tamamlanması gerekmektedir. Tarih biliminin ortaya koyduğu üzere, uluslaşma süreçleri de en az üç yüz yıllık bir zaman dilimini zorunlu   kılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken böylesine bir uzun zaman dilimini bekleyecek herhangi bir durum yoktu. Ortada bitmiş olan imparatorluktan geri kalan on milyonluk bir nüfus ve onların yaşamaya çalıştığı bir ülke olarak Anadolu toprakları vardı. Bu son ülkeyi de ortadan kaldırmak, dünyanın merkezi coğrafyasında Türk varlığına son vermek, Türkleri geldikleri yer olan Orta Asya’ya geri göndermek için batının emperyal devletleri Ön Asya Türk ülkesi olan Anadolu’yu işgal ediyordu. İşte bu aşamada, İstanbul başkent olarak teslim olduktan sonra geride sahipsiz bırakılan eski imparatorluk ahalisi, bir ulusal kurtuluş savaşı vererek ulus devlete giden yolu açıyordu. Kozmopolit bir kent olan İstanbul sahip olduğu gayrimüslim nüfusun etkisi ve baskısıyla batının Hıristiyan devletlerine teslim olurken, Mütareke İstanbul’u olarak da geride kalan Osmanlı ahalisine teslim olmayı öneriyor ve kendisi bu doğrultuda başı çekiyordu. İstanbul’un gayrimüslim kimliği teslim olmaya elverişli idi ama geride kalan ülkedeki Osmanlı ahalisinin Türk asıllı çoğunluğu böylesine olumsuz bir durumu kabul etmeye yatkın değildi. Çok uluslu ve kimlikli bir imparatorluk ahalisi, imparatorluk sonrasında ulus devlet kurmak üzere yola çıktığında, Türk kavimlerinin çoğunluğu bu mücadeleye öncülük ediyordu. Bu coğrafyaya bin yıl önce gelerek bölge ülkelerini Türkleştiren Türk kavimleri, imparatorluk sonrasında kurulan ulus devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olmasında da etkili oluyorlardı. Bir halk topluluğu ulusal kurtuluş savaşı verirken, nüfusun içerisinde çoğunluğu oluşturan kavim ve kabilelerin kimliği sonraki aşamada ulus devletin üst kimliği belirlenirken etkili olmakta ve yeni kurulan ulus devlet nüfusun içerisinde çoğunlukta olan kavimin ya da kavimlerin ortak adını, devletin ismi olarak benimsemektedirler. Avrupa kıtasında başlayan uluslaşma süreci sonraki aşamada ulus devlet oluşumlarının gündeme gelmesini sağlarken, bu tür bir oluşum ve dönüşüm bütün ulus devletlerin arkasında yer almaktadır. Belirli bir ulusal isim altında uluslaşan halk toplulukları kendi devletlerini kurarlarken uluslarının adını devletlerinin başına getirmektedirler. Böylesine bir oluşumun benzeri   Türkiye’de de yaşanmış ve tarih sahnesine ulusal kurtuluş savaşı vererek çıkan Türk ulusu, daha sonraki aşamada kendi içinden seçtiği temsilcileri aracılığı ile ulus devletini kurarken, devlete Türkiye Cumhuriyeti adını vermiştir.

            Devletin kurucusu olan Atatürk uluslaşma süreçlerinin üç asırda tamamlandığını iyi biliyordu. Ne var ki, emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşı veren ahalinin zaman içerisinde ulusal bir birlik içerisinde hareket etmesiyle Türk ulusu tarih sahnesine savaş meydanında çıkıyordu. Anadolu da Türk ulusunun dünya arenasına çıkması, bu nedenle üç yüz yıllık bir süre içerisinde değil ama üç yılı aşkın bir savaş döneminde gerçekleşiyordu. Anadolu'nun Türkmen boyları, yörük topluluklarıyla el ele verdiğinde, imparatorluk coğrafyasından gelen göçmenlere de öncülük yapıyorlar ve onları da yanlarına alarak beraberce geleceğe dönük bir yaşam savaşı veriyorlardı. Kurtuluş savaşı sırasında yetmiş yıl önce Kırım’dan kovulan Tatarlar, kırk yıl önce Kafkasya’dan kovulmuş olan Çerkezler ile on yıl önce Balkanlar’dan kovulmuş olan göçmenler de Anadolu topraklarında bir araya gelerek, Avrupa emperyalistlerinin saldırı ve işgal girişimlerine karşı beraberce ortak bir savunma hattı üzerinde yaşam kavgası veriyorlardı. Artık Balkanlar’da, Kırım’da ya da Kafkasya’da yaşama hakkı tanınmayan bu göçmenler de Türk kavimleriyle birleşerek aynı kaderi paylaşan topluluklar olarak, ortak bir ayakta kalma kavgasına kalkışıyorlardı. Göçmenler arasında farklı dinden ya da etnik kökenden gelen birçok insanın bulunmasına rağmen, eski Osmanlı vatandaşları olarak Anadolu'nun Türk kavimleri ile kader birliği içinde batılı emperyalistlere karşı beraberce bir yaşam savaşı sürdürülüyordu. İşte Atatürk savaş yıllarında bu durumu gördüğü için, Türkmen kavimleriyle birlikte düşmana ve emperyal güçlere karşı savaşan bu farklı kökenden gelen insanları da Türk ulusunun içine almak ve onları da Türk devletinin eşit vatandaşları konumuna getirmek istiyordu. Türk ordusu içinde yer alan Çerkezler, Tatarlar, Lazlar, Boşnaklar, Pomaklar, Aleviler kadar Kürtler ‘de işgalci düşmana karşı Türklerle beraber direnişe geçiyorlar ve ortak bir direnişin ulusal kurtuluş savaşına dönüşmesiyle beraber, Anadolu halkına giden yolda bütün bu farklı etnik kökenden gelen insanlar bir ulusal entegrasyon oluşumu içerisinde eşit okullarda yerlerini alıyorlardı. Çanakkale savaşı sırasında başlayan bu kutsal isyan ve iş birliği kurtuluş savaşı sırasında da düzenli olarak sürdürülüyor ve daha sonrada ortak devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bütün bu insanlar yeni devletin çatısı altında bir ulusal vatandaşlık statüsü çerçevesinde birleştiriliyorlardı. Çanakkale savaşından sonraki her aşamada bu insanlara komutanlık ve daha sonra da devlet başkanlığı yapan Atatürk, kendisiyle beraber bütün savaşan kadroları ve toplulukları kucaklarken onları Türk ulusunun doğal bir parçası olarak görüyor ve değişik kökenden gelmelerine rağmen, Türkler ile beraber bir ulus devletin kuruluşunda rol alan bu farklı yapıdaki insanları kazanabilmek doğrultusunda “Ne mutlu Türküm diyene “sözlerini kullanıyordu.
            Osmanlı İmparatorluğu beş milyon kilometrekarelik bir alana yayılmasına rağmen, bütünüyle bir ulusal yapıya sahip değildi. Avrupa’nın yarısına hükmetmesine rağmen, batı tarafından dışlanarak karşıya alınan Osmanlı toplumu içerisinde Avrupa ülkelerindeki gibi bir uluslaşma süreci yaşanmıyordu. Osmanlı Devleti Avrupalı ordularla savaşa giderken, ordusunu imparatorluk sınırları içerisinde yer alan ülke ve toplulukların gönderdiği askerlerden oluşturuyordu. Avrupa’nın ulus devletlerinin ulusal orduları ile savaşırken Osmanlı ordusu da kendi ulusunu arıyordu. Avrupa ordularının gücü askerlerinin devletlerine ulusal bir bilinçle bağlı olmalarından geliyordu. Çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı ordusu savaş sırasında bile bir türlü birlik içerisinde hareket edemiyordu. İkinci Viyana kuşatması sırasında Venedikli Yahudi tüccarlarının para gücü ile ikna ettiği Tatar birlikleri geri çekilince Osmanlı ordusu Viyana kuşatması savaşını yitirmiştir. Venedikli tüccarlar ile Tatarların bir kısmının ortak bir din olarak Musevilikte birleşmeleri Osmanlı devlet düzeninin orduda geçerli olmasını önlüyordu. Tarihçilere göre Osmanlılar Viyana’yı alabilselerdi, Osmanlı devletinin daha sonraki aşamada yıkılması söz konusu olmayabilirdi. İşte ulusal birlikten yoksun olan bir imparatorluk ordusu, büyük bir güce sahip olmasına rağmen, gene de ulusal bir disiplin altında toparlanamadığı için savaşı kaybedebiliyordu.  Osmanlı devleti gibi ordusu da kendi ulusunu ve ulus devletini arıyordu çünkü Avrupa devletlerinin hepsi ulusal bir yapıya kavuşarak, Osmanlıya karşı daha güçlü bir biçimde mücadele ediyorlardı. Bu nedenle, savaşları kaybeden Osmanlılar on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından sonra uluslaşmak için harekete geçiyorlardı. Avrupa devletleri gibi ulus devlete dönüşme düşüncesi Osmanlı devletinde  Tanzimat döneminden sonra başlamıştır .
               Osmanlı devletinin ulusal yapıya dönüşmesi düşüncesi, Batı Avrupa’ya okumak için gönderilen genç Osmanlı talebelerinin ülkeye döndükten sonra harekete geçirmeye kalkıştıkları bir yeni yaklaşımdı. Bu doğrultuda önce Genç Osmanlılar Cemiyeti kurulmuş ve tahtın sahibi olan hanedan adı altında yeni bir ulusal yapı olarak Osmanlı ulusçuluğu geliştirilmek istenmiştir. Ne var ki bütün çabalara rağmen ulusçuluk akımı Osmanlı İmparatorluğunda geliştirilemeyince, bunun üzerine imparatorluk toprakları üzerinde yaşamakta olan etnik toplulukların içinde en kalabalık nüfusa sahip olan Türk kökenli insanların kimliği esas alınarak Türkçü bir yaklaşım geliştirilmeye çalışılmıştır.  On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren Rusya’da Rus milliyetçiliği aşırı bir düzeyde gelişince, buna karşı bir hareket olarak Tatarların öncülüğünde, bütün Ural-Altay kökenli halkları birleştirmeye yönelik bir Türkçülük akımı Kazan merkezli olarak başlatılmış ve daha sonra da Kırım üzerinden bütün Rusya ve Kafkasya’ya doğru yayılmıştır. Bu Türkçülük akımı daha sonraki aşamada yirminci yüzyılın başlarında Kırımlı Tatar aydınları aracılığı ile Osmanlı ülkesine taşınarak, bu ülkede yaşamakta olan Türk asıllı boylara yönelik bir genişleme siyaseti izlenmiştir. Türk Ocakları gibi bir önemli örgütlenme ikinci Meşrutiyet yıllarında Tatar kökenli aydınlar tarafından İstanbul’da başlatılarak bütün Anadolu’ya yayılmıştır.  Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunda, Osmanlı milliyetçiliği geliştirilemeyince, Avrupa ülkelerine gönderilen genç Osmanlı aydınları aracılığı ile Fransa üzerinden yeni bir akım Jön Türkçülük olarak geliştirilmiştir. Genç Türkler olarak kendini tanıtan genç Osmanlı aydınları ülkede Türkçülük akımının gelişmesine öncülük etmişler ve imparatorluğun dağılma aşamasında, ülke sınırları içerisinde yaşamakta olan ahalinin, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi uluslaşmasıyla sonraki aşamada bir ulus devletin toplumsal temellerinin atılması için çaba göstermişlerdir. Böylece Ön Asya’da Türk ulusunun ortaya çıkabilmesi için yeni bir süreç kendiliğinden gündeme gelmiştir. Osmanlı sonrası dönemde, Türkçülük ve Jön Türkçülük akımları eski Osmanlı ahalisinin Türkleşmeye doğru yönlendirilmesinde etkili olmuşlardır. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğunun teslim olduğu ve bittiği aşamada, Anadolu’dan Türk ulusu tarih sahnesine çıkarken, bir yüzyıla yakın oluşumların yaratmış olduğu birikimden ciddi ölçülerde yararlanılmıştır. Bin yıl önce göçlerle Ön Asya’ya gelmiş olan Türk kavimleri, imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesiyle kavim ve kabile düzeyinden uluslaşma aşamasına geçmişlerdir. Türk ulusu dünya sahnesine çıkarken geçmişin bütün birikimlerinden yararlanılmıştır.

        İmparatorluktan ulus devlete geçilirken, Orta Doğu bölgesinde yer alan Kürt asıllı kavimler de kendi geleceğini aramıştır. İngiliz ve Fransız emperyalizmleri el birliği ile yeni Orta Doğu haritasını çizerlerken, altı yeni Arap devleti oluşturmalarına rağmen Kürtlerin ayrı bir devlet kurmaylarına izin vermemişlerdir. Orta Doğu’daki Kürtler emperyalizmin karşı çıkması nedeniyle kendi devletlerini kuramazken, Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Anadolu Kürtleri ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Türklerle beraber batılı emperyal güçlere ve işgal ordularına karşı direnerek bağımsız bir Türk devletinin kuruluşunda yer almışlardır. Bu nedenle, Anadolu'nun Kürt asıllı insanları da çağdaş Türk ulusunun sahneye çıkmasında bu toplumun bir parçası olarak önde gelen bir rol oynamışlardır. Anadolu'nun diğer etnik kökenli topluluklarıyla beraber göçmenler, nasıl Türk ulusunun oluşumu ile beraber bu sosyal yapının içerisinde birer eşit birey, daha sonraki aşamada ulus devletin kuruluşu ile beraber de birer eşit vatandaş olarak yer aldılarsa Anadolu’da yaşayan Kürt asıllı topluluklar da benzeri bir biçimde bu oluşumun içinde yer alarak parçası olmuşlardır. Türk halkı adına devletin kuruluşunda görev yapan kurucu kadro, ulus devletin oluşturulması sırasında diğer etnik topluluklar ile beraber eşit koşullarda güneydoğu bölgesinde yaşamakta olan Kürt asıllı kavimleri de kucaklamaya çalışmışlardır. Bu nedenle, kurucu önder Atatürk’ün dile getirdiği “Ne mutlu Türküm diyene“ sözlerinin muhatapları arasında onlar da yer almaktadırlar. Türk devletinin milli sınırları içerisinde yaşamakta olan her insan etnik, dini ve kültürel kökenine bakılmaksızın, ulus devletin birer eşit vatandaşları olarak kabul edilmişlerdir. Sevr Antlaşmasıyla beraber Balkanizasyonun   Anadolu’ya getirilmek istenmesi ve alt kimlikler ile küçük eyalet devletçikleri kurma çabalarına karşı, kurtuluş savaşının öncü kadrosu zaferi elde ettikten sonra Lozan Antlaşması sırasında ulus devlete giden yolu açmışlar ve Sevr haritasıyla getirilmek istenen alt kimlikçi eyalet devletçiklerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Orta Doğu’da kurulamayan Kürdistan’ın ABD ve İngiltere desteği ile Anadolu toprakları üzerinde yer almasına, Anadolu’dan çıkan Türk kimlikli ulusalcı hareket tarafından izin verilmemiştir. Son Osmanlı Meclisinin kararı olan Misakı Milli sınırları içerisinde imparatorluktan ulus devlete geçiş Türk bayrağı altında gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda, Anadolu'da yaşamakta olan bütün etnik gruplar Trakya bölgesindekilerle beraber Türk olarak kabul edilmiştir. “Ne mutlu Türküm diyene “ tanımlaması, bu insanların Türk devleti çatısı altına vatandaş olarak geldikleri aşamada  devletin kurucusu tarafından söylenen  hoş geldiniz yaklaşımı içerisinde Türklük üst kimliği altında beraber olmaya davet çağrısıdır .Bu aşamada hiç bir ayırım yapılmamış  çağdaş bir hoşgörü içerisinde hareket edilerek, milli sınırlar içerisinde ulusal bir bütünleşme hedeflenmiştir.
       Aradan doksan yıl geçtikten sonra, bugün gelinen aşamada ulusal devletin üst kimliği olan Türklüğe karşı yıkıcı bir kampanyanın dış destekli olarak başlatıldığı görülmektedir. Osmanlı sonrası için İngiltere tarafından hazırlanan batı sömürgesi statüsündeki  bölgesel federasyon  planının, günümüzde siyonist İsrail ve emperyalist Amerika tarafından yürütüldüğü  açıktır. Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin Truva atı olarak kullanıldığı bu planın gerçekleştirilmesinde Avrupa Birliği kriterleri öne çıkarılarak, haklılık gerekçesi kabul ettirilmeye çalışılmakta  ve bu doğrultuda güneydoğunun  okumamış ve hala Ortaçağ düzeninde  feodal beylerin  baskısı altında yaşamakta olan Kürt asıllı toplulukları kullanılmaya çalışılmaktadır. İsrail’i kurtarmak, petrol bölgelerine el koymak, Türkiye’yi dağıtarak batı sömürgesi bir bölgesel federasyon oluşturma planları çerçevesinde Türklüğe ve Türk kimliğine savaş açılmakta, Kürt kimliği ulus devletin parçalanması için gayrimüslim lobiler tarafından kullanılmaktadır. Böylece güneydoğunun okumamış insanları emperyalist plan ve projelere alet edilmektedirler. Emperyalizm ve Siyonizm iş birliğinde tezgahlanan bu planda, Ermeni ve Rum asıllılar da destek unsuru olarak kullanılmaktadırlar. Bütün hedef, ulusal kurtuluş savaşının kazanımı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortadan kaldırılmasıdır. Böylesine Türk varlığına kasteden bir siyasal oyuna, Türk ulusunun tüm fertleriyle beraber karşı çıkması doğal olarak siyasal oyunları engellemektedir. Bu yüzden son zamanlarda siyasal gerginlik hızla tırmandırılmaktadır .
          Mandacılık yapan gayrimüslim liberaller, ulus devlet ile beraber İsrail din devletinin Orta Doğu’ya egemen olabilmesi doğrultusunda, laik düzeninde ortadan kaldırılabilmesi için çalışan siyasal İslamcı kadrolarla açıktan anti-ulusalcı bir dayanışma içerisine girebilmektedirler. Bu kötü niyetli ittifak, ne yazıktır ki, “Türküm” diyemeyen işbirlikçi entel   kadrolar aracılığı ile yürütülmektedir. Bu doğrultuda, annesi Kürt asıllı olan bir liberal görünümlü mandacı yazar “Ne mutlu kürdüm diyene” başlığı altında bir yazı yazarak, daha önceleri yazmış olduğu bu doğrultudaki yazılarının en üst düzeydeki yeni bir örneğini ortaya koyabilmiştir. Ulus devletin ulusal üst kimliğine karşı yürütülmekte olan işbirlikçi alt kimlikçi hareket, ülkede dış baskılarla yaratılan Kürt sorununu Atatürk’ün ulusal ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılması amacıyla sonuna kadar kullanmaktadırlar. Bu doğrultuda, Türkiye’yi bölebilecek adımları açılım adı altında Türk kamuoyuna kabul ettirebilmenin siyasal manevralarını çekinmeden saldırgan bir biçimde yürütmektedirler. ”Ne mutlu Türküm “ diyemeyen   alt kimlikçi kadrolar  hem mutsuzluğa sürüklenmekte, hem de bu mutsuzluklarının acısını çıkarmak üzere  Türk devletinin üniter yapısına saldırmaktadırlar. Lozan’ın kurduğu ulus devleti ortadan kaldırmak için yeni Sevr dayatmalarını demokratik açılım diye yutturabilmenin arayışı içine girmektedirler. Türklük kimliğini savunamayan siyasal kadrolar ise bu durumda, emperyalizmin ortaya attığı Türkiyelilik diye uydurma bir kavramın peşinde bocalayıp durmaktadırlar. Hiçbir ulus devlette görülmeyen bu durum, Türk ulusal kimliğini ve Türk devletini ortadan kaldırmak amacıyla yaratılmaktadır. Anayasa ve yasalara aykırı olan bu girişimler demokratik açılım diye kanuna karşı hile yollarıyla savunulmaktadır. Osmanlı döneminden geri kalan bu bölgenin tüm etnik topluluklarını bir araya getirerek güçlü bir devlet oluşturabilmek amacıyla kurucu önder tarafından söylenen, “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün anlamı her geçen gün daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Etnikçi alt kimlikçilikle bir yerlere gidilemeyeceği açıktır. Etnik kökene dayanan küçük devletçiklerin emperyalizmin oyuncağı durumuna düştükleri görülmektedir. Atatürk bu oyunu bozabilmek için, Türk üst kimliğine dayanan bir ulus devleti kurarken, diğer alt kimliklere ve akraba topluluklara bir uzlaşma çağrısı olarak “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü kullanmıştır. Şimdi bu söze karşı çıkanların mutsuzluğu açıkça ortaya çıkarken, Türkiye yeniden alt kimlikçilik batağına itilmek istenmektedir. Böylesine bir bataklığın ne anlama geldiği, üç yüz bin Müslüman Boşnak asıllı insanın öldürülmesiyle   dağılan Yugoslavya örneğinde açıkça ortaya çıkmıştır. Bu durumda “Ne mutlu Türküm “diyemeyenler yeni bir benzeri uygulama için Türkiye’de uğraşmaktadırlar. O nedenle, Yugoslavya örneği dikkate alınarak Atatürk’ün izinden gidenler, emperyalist oyunlara alet olan alt kimlikçiler için günümüzde Atatürk’ün söylediklerini tamamlayabilme doğrultusunda    dile getirecekleri söz şudur:

        “NE MUTSUZ  TÜRKÜM DİYEMEYENE “  

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN