emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2024 Pazar

KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ 

KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ

       Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılını geride bıraktıktan sonra yirmi birinci yüzyılın yollarında geleceğin dünyasına doğru bir gelişme göstermektedir. Milyonlarca yıl öteden gelmekte olan insanlığın sosyal ve siyasal birikimi bugünün insan toplulukları ile birlikte, var olan iki yüz civarındaki ulus devletlere de yön göstermekte ve bu doğrultuda insanlık bugün gelmiş olduğu önemli geçiş noktasında, gelecek için daha güvenli ve gelişmiş bir yol haritası üzerinde ilerleyerek gelişme yolunda emin adımlar ile ana hedefe doğru ilerleme mücadelesine devam edilmektedir. İleri doğru yürüyüş sürdürülürken ara sıra durarak geriye doğru bakılması, geleceğe daha yakın bir tutumu öne çıkarmakta ve geçmişten geleceğe uzanan insanlığın gelişimi süreci, böylece bir süreklilik halinde gündeme gelerek evrim olgusunu insanlık açısından insanlığın ulaşabileceği en ileri noktaya doğru taşımaktadır. Bu açıdan yeryüzünün kurallarına bakıldığı zaman sürekli bir işleyiş içinde bulunan çok büyük bir motora benzeyen doğal bir düzenin, evrenin mimarları tarafından işin başında kurulduğu anlaşılmaktadır. Doğanın mimarları ile birlikte evrensel düzenin öncülerinin bir arada öne çıkarak geleceğe dönük bir yapılanma içinde olmaları, insanlık için bir büyük şansı gündeme getirmektedir. Evrenin saati işlemeye başladıktan sonra binlerce ve milyonlarca yıl boyunca bir ilerleme süreci tamamlanmıştır. İnsanlık için gelişme ve büyüme evreleri birbiri ardı sıra belirli aşamalarda doğal ortam ya da koşul değişikliklerini insanlığa dayatırken, diğer mekanizmaların da devreye girmesi ile dünya topunun dönmesi ve ilerlemesi ile ilgili farklı bazı geçici durumların, bazen beklenmedik bir biçimde ortaya çıktığı görülebilmektedir. İnsanlık günümüzde hem süreklilik arz eden evrimsel gelişim ile uğraşmakta, hem de bu sürecin sürekliliğini sağlayan diğer dinamiklerin yansımaları ile yarışarak yeni bir dünya düzenine giden yolları gündeme getirebilmektedir.

         Dünya da hızlı bir değişim süreci yaşandığı için her şey sürekli olarak değişmekte ama böylesine hızlı değişim süreçleri içinde değişmeyen ve gelecek için yön gösteren çeşitli durumlar ve kesişme noktaları da öne çıkarak yer kürenin biçimlenmesinde fazlasıyla etkili olabilmektedir. Her toplumun ya da milletin geçmişten gelen siyasal birikimlerinin yansıra, çok değişik faktörlerin aynı dönemde devreye girmeleriyle birlikte, bir çok beklenmedik gelişme gündeme gelebilmektedir. Türk siyasal alanına genel olarak bakıldığı zaman evrensel alanın içinden geçtiği bir değişim süreci içinde değişme ve buna bağlı olarak da dönüşüm olgusu bazen istikrarlı bir devamlılık ya da bazen da inişli çıkışlı bir süreçten geçerek uygulama alanında yepyeni bir oluşumun önünün açılması gibi gelişmeler öne çıkabilmiştir. Normal koşullarda beklenen değişim ve dönüşümler birbiri ardı sıra devreye girerken, bazen da beklenmedik iniş ve çıkışların değişim sürecine fazlasıyla etki yaptığı bütün dünyadaki var olan siyasal düzenlerde görülebilmektedir. Bu çerçevede Atatürk’ün cumhuriyeti ile birlikte başlayan devrim ya da değişim olgusu, geleceğin dünyasında insanlık için daha ileri bir yaşam düzeni kurmak açısından önem taşımaktadır. Yıkılan bir imparatorluğun küllerinden ortaya çıkarılan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde bulunulan hızlı değişim süreci içinde ciddi anlamda yapısal dönüşümlere uğrarken, geçmişten gelen oluşumların ya da süreçlerin var olan esas yapıları bile bazen bozduğu görülmüştür. Normal koşullarda var olan değişim süreçleri, her yerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti ya da siyasal düzeni üzerinde zamana uygun düşen bazı yenilikleri öne çıkarırken, gelmekte olan yeni yüzyılın önü açılmakta ve bu çizgide eskisinden çok daha farklı yepyeni bir oluşum Türk devleti üzerinde öne çıkmaktadır. Yıkılan bir imparatorluğun geride kalan toprakları üzerinde yaşamını sürdürmeye çaba gösteren Atatürk cumhuriyeti, tarihsel dönüşüm kuralları çizgisinde varlığı ile direnerek yok olmamış, aksine mücadele ederek geleceğe dönük bir biçimde kendisini güvence altına almıştır. Savaşlar yarattıkları sonuçlar ile bazı devletleri yıkarken, Osmanlı devleti de yıkılmış ama daha sonraki aşamada Türk milleti direnerek yeni cumhuriyet devleti ile yeniden var olabilmiştir. Osman bey ile başlayan imparatorluk devleti daha sonraki aşamada Atatürk ile temelleri atılan Türk ulus devleti aracılığı ile yoluna devam etmiştir. Birinci dünya savaşı ile birlikte uluslararası imparatorlukların sonu gelmiş ve cihan savaşı sırasında sürdürülen yoğun savaşlar sonrasında, imparatorluklardan ulus devletlere geçiş sağlanmıştır. Günümüz koşullarında dünya kıtaları üzerinde iki yüzden fazla ulus devlet kurulurken, dünya savaşı yarım kalmıştır. Ulus  devletler savaş sonrası koşullarda dünya sahnesine çıktıkları gibi  ayakta durmaya çalışırlarken, savaş sonrasında Asya kıtasının tam ortalarında bir din devleti olarak Musevilerin eski toprakları üzerinde yeni bir din devleti oluşturarak, yollarına devam etmeye çalıştıkları görülmüştür. Birinci cihan savaşı aracılığı ile  imparatorluklar ulus devletlere dönüşürken, bir de arkadan Siyonist bir din devletinin dünyanın tam ortalarında kurulması iki bin yıl öncesinde olduğu gibi, bir de din devletleri konusunu var olan siyasal savaş sürecine dahil etmiştir. Savaş yılları öncesinde Sovyet Rusya’da bir ideolojik imparatorluk kurulurken, bu büyük imparatorluk devletinin sağladığı geniş alan hegemonyasının, İslam dünyasının tam ortalarında farklı bir din devletinin kurulabilmesi açısından, elverişli bir ortam sağladığı görülmüş ve bu doğrultuda üç büyük kıtanın üzerindeki toprak parçaları yeniden düzenlenerek ulus devletlerin üç büyük kıta üzerinde daha dengeli bir siyasal yapılanmaya doğru yönlendirilmesi sağlanabilmiştir. Çağdaş ulus devletler sömürgelerin bağımsızlığı ve imparatorlukların alt kimlikçi eyaletlere bölünmesi aracılığı ile siyaset sahnesinde boylarını gösterirken, merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan Atatürk’ün ulus devleti uluslaşma ve ulus devletler çağının en önde gelen siyasal organizasyonu olarak yeryüzü haritasının tam ortalarında yer alıyordu. İmparatorluk devleti modelinden bir ulus devlet yapılanmasına geçiş aşamasında, Atatürk’ün ulus devleti kurucu önderin sahip olduğu farklı özellikler üzerinden öne geçerek, yeni bir yapılanma süreci içinde uluslararası siyaset alanının yeniden dengelenmesi aşamasında önde gelen bir yapılanmaya doğru gelişiyordu. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu ilke ve programlar doğrultusunda atılan adımlar aracılığı ile, yeni Türk devleti kendine özgü bir devlet modeline doğru gelişmeler gösterirken, Avrupa ve İslam dünyası karşılarında kurucu önder Atatürk’ün ortaya koyduğu bir Türk ulus devleti planı ile karşılaşıyordu.

                Dünyanın jeopolitik merkezinde kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyeti hem merkezi bölgenin özelliklerine hem de kurucu önderin sahip olduğu jeopolitik bilgi birikiminin etkilerinde kalarak, çok özel birikimlere ve özelliklere sahip bir devlet örneği olarak dünya sahnesindeki yerini alıyordu. Bu tür bir yapılanma kurucu önderin kişiliği ve yönlendirmesi, var olan diğer ulus devlet modellerinden çok daha farklı bir yapılanma ile öne çıkarak, o dönemin koşullarında yeni bir siyasal kamu düzeni yapılanması olarak ortaya çıkıyordu. Atatürk yeni kurulmakta olan devletin hem her şeyi hem de uluslararası siyasal alana çıkış noktası olarak öne çıkıyordu. Yirminci asrın yılları içinde ulus devletlerin kurucu önderleri öne çıkarken, imparatorluklara ve emperyalizme karşı çıkmakta olan ulus devletlerin hemen hepsi, kendi ülkelerinin jeopolitik yapılarına uygun düşecek bir yeni yapılanma arayışına giriyorlardı. Büyük devletler arasındaki siyasal çekişmelerin savaş alanlarına taşınması sayesinde, kurucu önderlerin isimleri ulus devletler üzerinden siyasal modellere dönüştürülmeye çalışılırken Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya siyaset sahnesindeki özel ve önemli konumu, Türkiye için yeni bir siyasal kimlik getirecek kadar etkili oluyordu. Atatürk’ün sahip olduğu siyasal model ve kimlik üzerinden Tük devleti modern bir ulus devlet olarak gündeme geliyordu. Devlet başkanlığı ile kurucu önderlik sıfatlarının aynı yöneticinin aracılığı ile kişisel bir otoritenin ellerinde birlikte ele alınması, yeni kurulan ulus devletin modelini de kurucu önderin ismi üzerinden tanımlamaya doğru çekmesi, ulus devletler çağının savaşlar ile dolu olan sahnelerinde kurucu kadronun kahramanlıklarını da gündeme getiriyordu. Mustafa Kemal’in ulus devleti Kemalist Cumhuriyet olarak adlandırılırken, sadece devletin yeni kurulduğu yer ya da bölge değil ama aynı zamanda kurucu önderin kimliği üzerinden geliştirilen kalıcı bir model adı da devlet kimliğinin açıklanmasında ya da yansıtılmasında öne çıkmakta ve Kemalist devlet ya da cumhuriyet adları birbirini tamamlayacak biçimde kuruculuğu ve de yeni siyasal yapılanmanın tanıtılmasında, önde gelen bir simgesellik olarak etkin oluyordu.

                Her devletin kurucu önderleri olduğu için bunlara özellikle büyük devletlerin başına geçmeleri gibi otorite ve yönetim birlikteliğinde, bunlara kurucu babalar adı verilerek, devlet yönetimine kurucuların adı üzerinden yeni bir kutsallık kazanımı kazandırılmaya çalışılmış ve daha çok batının önde gelen ulus devletlerinin kurucu babalar üzerinden zenginleştirilen prestijleri aracılığı ile, devletlerin merkezi konumlarının güçlendirilmesine çalışılmıştır. Ulusların simgesel bir yapılanmalar olması yüzünden zamanla ulus devletler zayıflayabilir ve çok fazla güçlü bir merkezi yapılanma olmaması yüzünden alt kimlikçi etnikçilik üzerinden ulusal toplumlarının parçalanma riskleri ile karşı karşıya getirilmeleri de dikkate değer toplumsal hareketlilik ya da karmaşa ortamlarının öne çıkarılmasında değişik sosyal sorunlar öne geçebilir. Kurucu önderlerin hayatta olduğu ya da yaşadıkları zaman boyutlarında devlet istikrarı daha da etkili olabilir. Var olan kurucu kadronun tabanının genişletilmesi ve üst düzeyde yeni üyeleri ile eski kurucu kadronun öne çıkması ve daha alt düzeydeki kadroların ya da grupların önde gelen girişimlere kalkışmalarıyla, devletin zayıflaması ya da iç çatışma ortamına sürüklenmeleriyle, ulus devletin istikrarlı yapılarının tehlikeye doğru kaymasına giden dağılma yollarına yardımcı olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti yapılanması çerçevesinde Türk milleti ile devletin kurucusu olarak Atatürk her zaman için birlikte olmuşlar ve ortak ulus devlet örgütlenirken, dış tehditlere karşı her zaman dayanışma içinde karşı çıkarak, devletin daha sağlam temellere oturtulabilmesi sağlanabilmiştir. Kurucuların içinde ya da yönetiminde bulunduğu bir siyasal yapılanmanın her zaman için daha güçlü bir devlet yönetimine giden yolları açık tutulmuştur. 

                Atatürk’ün bir kurucu önder olmanın ötesinde aynı zamanda bir asker olması her açıdan devlet düzeninin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. İmparatorluğun dağılmasından sonra devlet bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuştur. Böylesine bir süreçte devletin kuruluşunu Türk Silahlı Kuvvetleri sağlamış ve daha sonraki aşamada cumhuriyet devletinin kuruluşu tamamlanınca ikinci aşamada yeni bir anayasal düzen ile birlikte çağdaş parlamenter sistem kurulmuştur. Türk halkının gerçek temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti halk kitlelerinin gerçek temsilcilerinin katılımı aracılığı ile çağdaş bir parlamenter sistem oluşturulmasına öncelik verilmiş ve kurucu kadronun devleti kurması süreci tamamlanmıştır. Atatürk bütün bu aşamaların tamamlanması çizgisinde kurucu önder olarak devlet ve toplum içinde yer alan gruplar ve kuruluşların hepsinin öncüsü olarak ve bunlar arasında her açıdan uyum sağlayarak, devletin her aşamasında kurucu önder tavrını her zaman için hazırda tutarak ve her türlü çekişme ile çatışmanın önlenmesinde, kuruculuğun genel egemenliği çerçevesinde koruyucu ve önleyici bir önemli rol oynamıştır. Asker ve devlet adamı kişiliklerinin kurucu önder üzerinde toplanması, her açıdan sosyal dayanışmayı güçlendirmiş ve bu doğrultuda devlet ile millet kaynaşmasının öne çıkmasıyla merkezi gücün daha üst düzeylerde örgütlenmesi açısından yarar sağlanmıştır. Atatürk bir asker olarak halk kitlelerinin içinden gelirken en zor koşullarda ulusal kurtuluş savaşının geri adım atmadan en üst hedefe doğru ilerlemesini sağlamıştır. Atatürk bir halk adamı olarak öne çıkarken, Türk ordusunun bütün kesimleri ile diyalog kurmasını sağlamıştır. Atatürk’ün öncülük ettiği bütün devrimci adımların arkasında Türk ulusunun fertlerinin yer alması ve büyük önder Atatürk’ün her türlü olumlu gelişmeye öncülük etmesi, Türk toplumunun bütün ulusal katmanlarının daha aktif bir çalışma düzeni içine girerek, ulusal önderin az zamanda çok işler yapılması projelerine giden yollarda, devlet ve millet iş birliği ve dayanışması karşıya çıkan tüm engellerin aşılmasında destek sağlayıcı önemli adımların atılmasında önemli rol oynamıştır. Bir halk adamı olarak hiçbir zaman halkın içinden çıkmayan ve her yaptığı iş de ya da attığı adımlarda, halka giderek halk kitlelerinin genel anlamda desteklerine başvuran Atatürk, her zaman için Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece bir Türk devleti olarak değil, ama aynı zamanda bütün Türk dünyasının temsilini sağlayan Türkçü bir anlayışın her zaman için takipçisi olarak, geleceğin dünyasının yaratılmasında Türkçü bir bakış açısının ağırlıklı biçimde öne geçmesine özellikle dikkat etmiştir. Atatürk kendisini her zaman için en büyük Türk olarak görmüş ve Türk devletinin kurucu önderi olarak da her zaman Türklük ve Türk dünyası arasında gerekli olan bağlantıların tamamının oluşturulmasına dikkat etmiştir.

                 Atatürk her zaman için uluslararası gelişmeleri yakın izleyerek onlara ayak uydurmaya çalışmış gerçekçi bir ulusal önderdi. Hiçbir zaman hayal peşinde koşmamış ve Türk ulusunu ya da devletini ortadan kaldırabilecek ütopyaların peşinde giderek yanlış politikalara alet olmayan bir önderdi. Atatürk üç kıta ortasında yer alan Türkiye haritasının her yönü ile yakından ilgiliydi. Avrupa ülkelerini çok iyi tanıyan bir önder olarak aynı ağırlığı doğu dünyasının önde gelen ülkelerinin mazlum uluslara benzeyen konumlarını yakından izleyen bir yaklaşım çerçevesinde hareket ederek, kalıcı bir biçimde küresel bir dünya barışının arayışı içindeydi. Askeri bir meslekten geldiği için savaşların ne anlamlara geldiğini iyi biliyor ve bu nedenle sürekli olarak barıştan yana bir siyasal çizgiyi izleyerek merkezi alandaki bütün savaş senaryolarının önünü kesecek bir biçimde “Yurtta barış ve dünyada barış “ ilkeleri çizgisinde orta alandaki merkezi ülke olarak, Türkiye Cumhuriyetini önce bir barış adasına dönüştürmek ve daha sonra da dünyanın doğu yarıküresinde yer alan bütün mazlum ulusları arkasına çekecek bir çizgide uluslararası bir barış  platformunu, Milletler Cemiyeti ya da bunun gibi yeni ortaya çıkan uluslararası kuruluşları dayanak noktası yaparak, yeni bir dünya savaşının çıkmasını önleyecek derecede küresel bazı girişimlere kalkışıyordu. Bir büyük dünya savaşının kalıntılarının içinden çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin öncelikle kurumsal yapılanma aşamasını tamamlayarak, üçüncü dünya ülkelerine örnek olacak bir düzeyde merkezi alanda güvenilir ve sağlam bir devletin dünya sahnesine çıkartılması gerekiyordu. Düveli Muazzama emperyalizmine karşı çıkarak direnen Anadolu insiyatifi, Türk devleti olarak hem bir barış ülkesi olmak hem de evrensel barış düzeni için öncü bir güç olarak Kuvayı Milliye mücadelesini sonuna kadar götürmek zorunda idi. Emperyalizme karşı var olma savaşını kazanmış olan Türk milletinin en önde gelen yükümlülüğü olarak böylesine bir atılım gerçekleştirilmeliydi. Türk ulusunun var olma mücadelesi bütün diğer mazlum uluslar içinde geçerli olacak ve böylece dünya savaşların alanı olmaktan çıkarak tümüyle bir barış adasına dönüştürülecekti.    

          Atatürk Avrupa benzeri bir ulus devletin yanı sıra aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimini tesis ederken, halktan yana bir tavır izleyerek halkçılığa dayanan bir kitlesel dayanışmanın arayışı içinde olmuştur. Yoksul halk kitlelerinin, iflas etmiş ve çökmüş devlet düzenlerinin hiçbir şey yapabilme şansları olmadığı için Atatürk hem Türk toplumunun bütün kesimlerini dikkate alarak adım atmış, hem de daha güçlü bir çizgide örgütlenerek savaş alanlarına gelen batı emperyalizminin ordularını dikkatle izlemiştir. Atatürk ulus devleti kurduktan sonra gerçek anlamda bir halkçılığa yönelerek doğunun mazlum uluslarını hedef alırken, batının önde gelen zengin devletlerinin dayanak noktası olan batı tipi bir sosyal demokrasi arayışı içinde olmamış ve de bu yönde bir tutum izleyerek Avrupa’nın zengin ülkelerinde var olan sosyal demokrasi anlayışına karşı çıkmıştır. Bu nedenle batılı zengin sınıfların kapitalist çıkarlarının korunmasına öncelik veren sosyal demokrasi anlayışını red ederek, halkçılık devrimi ile çağdaş bir ulus devlet kuran Atatürk, yoksul halk kitleleriyle yakınlaşarak gerçekçi anlamda ulusalcı sol politikaları öne çıkarmaya çalışmıştır. Asya kıtasının tam ortasında büyük bir sol sistem kuran Rus halkçılığı, Rusya’nın önde gelen devrimcilerin ve filozoflarının büyük çabaları ile dünyanın öbür kıtalarında da var olma ve yaşama mücadeleleri veren işsiz, güçsüz ve yoksul halk kitleleri ile yakın ilişkiler kurularak, batı emperyalizmine karşı çıkacak bir biçimde devrimci ve halkçı kitlesel çıkarlara bugünün koşullarında öncelik getiren yeni tür yaklaşımlara öncelik verilmiştir. Atatürk ülkesini batılı emperyalist ülkelerin işgal girişimlerinden kurtarmak üzere yola çıkan bir önder olarak ve sonuna kadar direnerek, az zamanda çok işler yaparak ülkesini tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir statü ortamı içinde gerçek anlamda bir hukuk devletine kavuşturmuştur. Özgürlüğü kendi karakteri olarak gören Atatürk, hem Türk milletinin hem de insanlığın kazanılmış hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi hedefi doğrultusunda gereğini yaparak, yirminci yüzyılın bir hak ve özgürlükler dönemine dönüşmesi amacıyla uluslararası alanda her türlü işbirliği ve dayanışma girişimlerinin örgütlenebilmesi için, önde gelen girişimlerin birbiri ardı sıra öne çıkartılması gene Atatürk’ün öncülük misyonları doğrultusunda öne geçmiş ve siyasal gündemlerin bu yolda  oluşturulması çizgilerinde, halkçılık özünü taşıyan yeni  politik açılımların gündeme gelmesi  de kaçınılmaz hale gelmiştir.

                Medeniyetin beşiği Avrupa kıtasının yanında bir ulus devlet kuran ve daha sonraki aşamada ise var olan sosyalist büyük konfederasyon yapılanmalarından yararlanarak hareket eden Atatürk, kurmuş olduğu ulus devletin eksik kalan yanlarını giderebilmek için halkçılık özüne dayanan bir halkçı rejimi halkçı cumhuriyet adı altında eski Osmanlı toprakları üzerinde kurabilmiştir. Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde gündeme gelen Avrupa’nın hukuka dayanan ulus devletleriyle birlikte aynı zaman dilimi içinde bir de halkçı cumhuriyetçiliğin devreye sokulması ile aynı dönemde burjuvazi ve işçi sınıfının siyasal eğilimlerini birlikte ele alarak değerlendiren, yeni bir sentez denemesi öne çıkarılmaya çaba gösterilmiştir. Atatürk toplumun bütününü oluşturan halk kitlelerinin çeşitli taleplerini karşılamaya çalışırken, toplum içinde zamanla meydana gelen sınıfsal yapılanmalar ve dengeleri de dikkate alan bir kurucu devlet iradesini temsil eden Atatürk kendi ülkesiyle birlikte aynı zamanda Türkiye’ye benzeyen diğer ülkeler açısından da bir model olabilecek yeni bir devlet yapılanmasını öne çıkarıyordu. Asya gibi her yönü ile büyük bir kıtanın üzerinde yaşamakta olan milyonlarca büyük nüfuslara sahip olan büyük devletler daha çok kitlesel sosyalizmde çıkışı ararlarken, bu açıdan Sovyetler Birliği gibi büyük alanlara yayılmış ve büyük devletlerin katkıları ile ayakta kalabilen yeni siyasal dengelerin gündeme getirilmesiyle, liberal kapitalist rejimlere karşı yeni yapıların oluşturulmasıyla birinci dünya savaşı sonrası koşullarda farklı siyasal rejimlere sahip bulunan devletler ve bölgeler arasında yeni siyasal gelişmeler sağlanarak, savaşların önlenmesi doğrultusunda geleceğe dönük adımların atılması öne çıkarılarak, barış ortamı arayışlarında yeni bir hızlanma yönelişine öncülük yapılmıştır.

                Ulusalcı devlet ve halkçı cumhuriyet rejimlerini bir bütünlük içerisinde öne çıkaran Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk, devletin kuruluşu aşamasında Kemalist rejim ve devlet modeli açısından tehdit ve tehlike geliştiren diğer siyasal gelişmeleri boykot edercesine sistemin dışında tutmaya çalışmıştır. Atatürk Sovyet Rusya ile iyi geçinerek araya mesafe koyarak Asya kıtası içinde bir barış ortamı yaratmaya çaba göstermiştir. Çağdaş batı tipi bir yeni devlet modeli geliştirilirken, Marksist-Leninist Rusya ile araya mesafe konulmuş, eski Osmanlı ülkesi olan Arap devletleri İslami rejimleri yüzünden ayrı bir kategori içinde ele alınarak değerlendirilmiştir. Bir tarafta sosyalist bir doğu dünyası ya da Asya kıtası oluşumları gündeme gelirken, bunlara karşı yeni bakış açıları ile yaklaşım içine girilmiştir. Atatürk, yeni bir siyasal sentez görünümü altında çağdaş bir ulus devlet ve halkçı bir cumhuriyeti aynı çatı altında örgütlerken, emperyalizm işbirlikçisi olan ve gericilik çizgisinde ülkeyi tehlikeli bir durumu yakınlaştıran ve kurulmuş bulunan devlet ve kamu düzenlerini tehdit eden siyasal çizgilerin dayandığı partileri de ya önünü keserek ya da bu partilerin açıldıktan sonra kapatılmalarını gündeme getirerek Kemalist rejim sisteminin ayakta kalması sağlanmıştır. Marksist-Leninist partiler batı tipi demokratik ulus devletini korumak için alınan kararlar ile kapatılmıştır. Rusya’daki Marksist-Leninist partinin kapatılması gibi, bir Rus Partisi olarak Sosyal Demokrasi Partisi, Rusya’daki aktif siyasal yapılanma dikkate alınarak kapatılmıştır. Lenin’in devrim yapan partisinin adı Marksist değil aksine Sosyal Demokrat parti idi. Sosyal Demokrasinin yumuşak görünümlü çizgisine rağmen, Rusya’da devrimi örgütleyen Rusya Sosyal Demokrasi Partisini dikkate alan Atatürk, benzeri bir hatalı durumun Türkiye’de gündeme gelmesini önlemek üzere, Türk Sosyal Demokrat Partisi’ni devlet kararı ile kapatmıştır. Marksizmin öncesinde hazırlıkçı yapılanması ile ve daha sonraki aşamada da kapitalist emperyalizmin liberal görünümlü işbirlikçiliğine yönelmesi ile sosyal demokrat partilerin Rusya’da olduğu gibi daha sonraları Türkiye’de de kapatılma aşamasına geldiği anlaşılmaktadır. Liberalizm ve Marksizm çizgilerinde gidip gelen Sosyal Demokrat Partiler zamanla bulundukları ülkelerde devlet açısından istikrarsızlık yarattıkları için kapatılmışlardır. Atatürk siyasal gelişmeleri dikkatli bir biçimde izleyerek ve inceleyerek Türk devletinin kuruluş döneminde Kemalist rejim açısından tehlikeli görülen Sosyal Demokrat Partinin kapatılma kararı alarak, batı ya da Rus emperyalizmlerinin bu tür partileri ülke aleyhine kullanılmalarını önlemiştir.

KAYNAKÇA, Dr. HASAN  İLERİ (Türkiye’de Sosyal Demokrasi -ANKARA  1911, GÜNDÜZ   Kitapevi Yayınları.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN    

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

23 Mayıs 2023 Salı

YANLIŞ STRATEJİLER İLE SEÇİMLER KAZANILAMAZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ 

YANLIŞ STRATEJİLER İLE SEÇİMLER KAZANILAMAZ

                Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun yüzüncü yıldönümünde yaşanmakta olan yoğun siyasal trafiğin yanı sıra bir de genel seçimler ile uğraşmak zorunda kalmıştır. İçinde bulunduğumuz yıl itibarıyla devletin ve siyasal rejimin yüzyıllık bir süreç içinde kendisini yenileyerek yoluna devam etme sürecinde Türkiye Cumhuriyeti kendisini var etmek ve bu doğrultuda ilelebet payidar kalabilmek uğrunda zorunlu olan adımları atmak zorunda kalmıştır. Yüzüncü yıl kutlamalarıyla dolu olan bir yılın aynı zamanda genel seçimlerle de birlikte hareket edilmesi yüzünden, devletin kamu kurumları aynı yıl içinde hem cumhuriyetin yüzüncü yıl kutlama törenlerinin işlemlerini tamamlamaya çaba göstermişler ve aynı zamanda da anayasal bir zorunluluk olarak genel seçimlerin zamanı geldiği için, bu çizgideki kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi doğrultusunda geleceğe dönük olarak bazı önemli adımlar atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti birinci yüzyılını doldururken, aynı dönemde genel seçimlerin yenilenmesini başararak, cumhuriyetin yüzüncü yılına bir de demokrasinin yarım yüzyılını eklemesini sağlayarak geleceğin çağdaş rejimleri arasına girmesini bilmiştir. Böylece, kurucu önder Atatürk’ün Türk ulusuna armağanı olan Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin, uluslararası siyasal arenada ön planda yer alması gerçekleştirilebilmiştir. Giderek değişen ve yenilenen yirmi birinci yüzyıl dünyasında zamanla hızlanan bir yeni dünya düzeni arayışı, merkezi coğrafyanın tam da ortasında yer alan Türk devletinin uluslararası alandaki rolünü daha da öne çıkartarak, Atatürk Cumhuriyeti’nin bütün dünya ülkeleri için geçerli olabilecek özgün bir model durumuna gelmesini sağlamıştır. Türkiye bugünkü konumu ile Türk devletleri, İslam devletleri, Asya ve Afrika devletleri ile doğu bölgesinde yer alan bütün diğer devletler için geçerli olabilecek bir düzeyde, model olabilecek bir laik ulus devlet yapısı ile, gelecek için bir köprü oluşturabilecek çok ciddi bir siyasal potansiyeli gündeme getirmektedir.

                Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ve rolü fazlasıyla artarak öne geçerken diğer devletler arasındaki rekabet düzeni ve bu çizgideki çekişmeler siyasal gündem içinde daha fazla yer alırken, Türk diplomasisinin hızlı bir değişim süreci içine girmiş olduğu görülmektedir. Bir yandan uluslararası konjonktürün öne çıkardığı sorunlar ile uğraşırken, bu doğrultuda bütün ulus devletler için zaman içinde tehdit yaratabilecek bazı yeniliklere uyum sağlayarak, var olan devlet yapılarının gelecek yüzyıla bir an önce geçişi için yeni bir mücadele hareketine kalkışmışlardır. Türk devleti gelmiş olduğu böylesine bir aşamada geçmişi ve geleceği birlikte ele alarak var olan devlet modelinin korunmasına ağırlık vermiştir. Geçen yüzyıldan gelen eski düzeninin yeni koşullar doğrultusunda zorlanması ulus devletleri sıkışık durumlara sürüklerken, büyük devletlerin kendi öncülüklerinde yeni düzenler oluşturma girişimleri birbiri ardı sıra devreye girmeye başlamıştır. Dünya haritası üzerinde yer alan beş kıta ve iki yüz devlet giderek yeni düzen arayışlarının gerçekleştirilme alanları olarak bölgesel anlamda harita üzerinde konum değiştirmeye başlamışlardır. Her kıta gibi ülkelerin ötesinde harita üzerinde yer bulabilen güçlü devletlerin de kendi komşularını yanlarına alarak birbirinden çok farklı özellikler ya da yenilikler ortaya koyan girişimler, dünya savaşları sonrasında içine girilen dünya savaşları döneminde ülkeleri etki altına almaya yönelmiştir. Dünya koşullarının sürekli olarak değişim içinde olması nedeniyle, tüm devletler bu gibi durumlardan etkilenerek kendilerini yeni durumlara göre uyarlamaya çaba göstermişlerdir. Bu tür girişimler ya da hareketli senaryolar devletlerin eski durumlarını etkilerken, var olan devlet yönetimlerinin içe ve dışa karşı izledikleri politikaları tümüyle etkileyerek izlenen yol, izlenen yöntem ve stratejiler konusunda da yeni durumlara göre kendilerini ayarlamalarını bir gereklilik olarak gündeme getirmiştir. Devletler arası rekabet düzeninde, her devlet diğerleriyle sürdürdüğü yarışları kazanarak daha iyi ve güçlü bir konumda olmaya çaba gösterirken, en son karşı karşıya kalınan yeni koşullar ve durumlar ciddi strateji değişiklikleri gerektirmektedir.

                Türkiye ulusal kurtuluş hareketini ve Atatürk’ü anma gününü Gençlik ve Spor Bayramı günlerinde kutlarken, karşı karşıya geldiği genel seçimler takvimi ile yakından ilgilenmek durumunda kalmıştır. Ulusal bayram günleri ile genel seçimler aynı döneme rastlayınca bir ortam karışıklığı aşaması yaşanmış ve bayram günleri geçip giderken, genel seçimler ile ilgili takvimin günleri de bu süreçte devreye girerek toplumdaki sosyal ve siyasal katmanların yeni bir hareketlilik aşamasına gelmesine yol açmıştır. Türk toplumunun cumhuriyetçi, ulusalcı ve vatansever kesimleri ulusal bayramı kutlarken, aynı önemi genel seçimlere de vermiş ve cumhurbaşkanı ile birlikte yeni parlamento üyelerini belirleyecek olan genel seçimler uygulamasına sahip çıkarak, Atatürk Cumhuriyetinin uzun süreli bir yönetim boşluğu sorunu ile karşılaşmasına izin vermemiştir. Seçim ve bayram günleri birlikte öne çıkarken bazı programlarda aksamalar ortaya çıkmış ya da yanlış yollara gidilerek, sahneye siyasal yapılanmalar açısından hatalı uygulamaların çıkmasına neden olunmuştur. Türkiye genel seçimlerinde ilk kez ittifaklarla seçimlere gitmek gibi bir uygulamaya yönelirken, siyasal partiler geride kalmış ve demokratik siyasal rejimlerin vazgeçilmez unsuru olan bu örgütlerin içine girilen yeni dönemde seçimlerin ana unsurları olmasına izin verilmemiştir. Son dönemin koşullarında Türkiye’de yüzden fazla parti kurulmasına rağmen beşli, dörtlü ya da üçlü ittifaklar aracılığı ile genel seçimlere gidilmiş ve yeni iktidarı belirleyecek kadroların partiler üzerinden değil ama siyasal ittifaklar kullanılarak, daha karışık bir siyasal ortam yaratılmak istenmiştir. Rejimi yönlendiren önde gelen siyasetçiler partiler arasında açıktan bir koalisyon oluşturulmasına karşı çıkarlarken, bir anlamda örtülü koalisyon adı verilen ittifak uygulamaları ile üstü kapalı bir koalisyon rejimine doğru Türkiye’yi yönlendirmeye çalışmışlardır. İki parti koalisyonundan şikâyet edenlerin beşli ve de altılı ittifakların öne geçtiği bir çizgide yeni bir tür koalisyon uygulamalarını onayan bir tarzda seçimlerin ittifaklar üzerinden tamamlanması gibi, çelişkili bir yeni durum stratejiler ile ortaya konulmuştur.

                Yılardır Türk seçim sistemi yüksek baraj uygulamaları ile korunurken, yeni gelinen aşamada yüzde onluk seçim barajının değiştirilmesi de ciddi bir güven sorunu yaratarak yeni tartışmaların uzayıp gitmesine neden olmuştur. Türk seçim sisteminde ittifaklar öne çıkartılırken ve siyasal partiler arka plana doğru itilirken, halkın içinden çıkan gerçek temsilciler ile günlük siyasetin yapılmasına üst düzeyde bir yönlendirme mekanizması getirilmeye çalışılmıştır. Kırktan fazla parti seçimlere girme hakkı kazanırken üç tane ittifaka öncelik tanınması ve partilerin devre dışı bırakılmasıyla da daha üst düzeyde bir parti gibi davranan yeni ittifaklar ile eskisinden farklı bir döneme doğru siyasal gelişmeler yönlendirilmeye çalışılmıştır. Yüz otuz parti kuracak kadar aktif bir konuma gelen Türk seçmeninin üç siyasal ittifakın tercihleri doğrultusunda sınırlandırılarak yönlendirilmesi siyaset alanında  ortaya çıkan gerçek temsil potansiyelinin görülmekten kaçınıldığını, yüzden fazla parti kurarak eskisine oranla daha geniş bir alanda siyasal temsil uygulamasını canlandırmaya çalışan Türk seçmeninin, demokrasiye sahip çıkan ve bu doğrultuda daha güçlü bir temsil gerçekleştirmek isteyen halk kitlelerinin, bu arzularına set çeken sınırlayıcı bir uygulama olarak, tam bu aşamada ittifak uygulamasının öncelikli bir biçimde  devreye sokulması, Türkiye’de siyasal partilerin demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları  olduğuna dair tanımlamaları artık geride bırakmaktadır. Batı uygarlığının standartlarına uygun bir siyasal sistem olarak Türkiye demokrasisi parlamenter sistem ile birlikte modern dünya sistemine paralel bir düzeyde devam edip bugünlere gelirken, ani bir dönüşüm ile başkanlık sistemi gibi antidemokratik bir sisteme yönelinmesi parlamentoyu büyük oranda devre dışı bırakırken, meclise girmiş olan siyasal parti gruplarının ağırlığını da ortadan kaldırmıştır. Partiler siyasal alandan uzaklaştırılırken, koalisyonların da önü kesilmeye çalışılmış ve tam anlamıyla bir demokrasi arayışı içinde siyasal partiler meclis dışında olduğu kadar meclis içinde de sınırlanmaya çalışılmıştır. Meclis iç tüzüğünün değiştirilmesi de parlamento görüşmelerine ciddi anlamda sınırlamalar getirirken, Türk demokrasisi sınırlı bir rejim olarak başkanlık sistemine çanak tutmuştur. Tek adam diktatoryasına giden yolu açan sınırlı demokrasi uygulamasından dolayı, Türk devleti çağdaş demokrasisini kaybetmiş ve bu yüzden de Avrupa Birliği topluluğuna üye yapılmamıştır.

                Genel seçimler sırasında geçmişin ve bugünün ilkeleri birlikte uygulanmaya çalışılırken, yarı demokrasi yarı başkanlık sistemi gibi karma ve de karışık bir uygulamaya yönelindiği aşamada seçimler tamamlanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden uygulama alanında birçok terslik ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir devrimci atılım sonucunda kurulduğu için devletin temelini oluşturan cumhuriyet ilkelerinden birisi de devrimcilik ilkesi olmuştur. Fransız devrimi ile Sovyet devriminin gerçekleştirildiği siyasal alanın tam ortalarında yer alan Türk devleti, bu devrimci yapılanmasını iki büyük devrimin arasında yer aldığı jeopolitik konumu ile kazanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye kuruluşu itibarıyla bir devrim sonrası örgütlenmedir. Çökmüş olan bir imparatorluğun orta çağdan gelen çağdışı siyasal yapılanması sona erdirilmeye çalışılırken, yapılan devrimci atılımlar aracılığı ile Türkiye bir devrim yaşarken, batı ve doğu dünyalarına yer veren Türk devriminin iki büyük devrimin temel ilkelerini benimseyerek ortaya bir sentez koymaya çalıştığı, artık tarih kitaplarında yazan gerçeklik konumuna gelmiştir. Bir siyasal devrim sonucunda kurulmuş olan Türk devleti laik, demokratik ve sosyal hukuk modeline dayanan yapılanması ile kurulduğu günden bu yana, devrimci ilkelerden ödün vermeden ve çağdaş bir siyasal devrim yapan yapılanması ile cumhuriyetin yüzüncü yılı dolarken devrimci tutumunu sürdürmüştür. Ne var ki, ilk kez bu dönem uygulanan ittifaklar sistemi içinde sosyalist ve devrimci partiler dışlanarak geride bırakılırken, değişime karşı çıkan tutucu, sağcı, dinci, muhafazakar kimliklerini koruyarak cumhuriyeti kuran devrimci partinin ittifak listesinde yer alarak, kendilerini başka bir partinin Millet Meclisinin yeni grupları olarak ilan etmeleri de son derece şaşırtıcı bir durumu ortaya çıkarmış ve ortada bir İslamcı parti iktidarı varken, bir de buna ek olarak ikinci ve üçüncü  İslamcı parti grupları  aynı çizgide meclise taşınmışlardır. Eski iktidar partisi kadroları içinden çıkartılmış olan iki yeni parti grubu eski yüzlerini iktidara paralel bir biçimde tekrar gündeme getirirlerken, Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisinin ideolojisi olarak cumhuriyetçi ulusalcı çizginin küçültülmesi sayesinde, kırk civarında yeni temsilci milletvekili alma şansını elde etmişlerdir.

                Türkiye Cumhuriyeti devleti devrimci yolunda ilerlerken, bu devrimi halk kitleleriyle bütünleşerek yapan Atatürk’ün partisi, laikliğe ve devrimlere karşı çıkan grupları kendi çatısı altına alarak parlamentoya taşımıştır. Yeni gelinen aşamada Atatürk devrimi geride bırakılarak unutulurken, devrime karşı çıkan gerici kadroların önü açılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi devre dışı bir çizgide geride tutulmaya çaba gösterilmiştir. Emperyalizmin ve Siyonizmin yıllardır ortadan kaldırmak istedikleri Atatürk Cumhuriyeti geride bırakılırken, küreselci emperyalistlerin ideolojisi olan neo-liberalizm sosyal demokrasi görünümünde bir aldatmaca ile halk kitlelerine benimsetilmeye çalışılmıştır. Orta çağ modeli bir din devleti arayışı emperyalizmin bölge yönetimi oluşturmak için devreye sokulmaya çalışılırken, çağdaş dünyanın Avrupa merkezli yapılanması çerçevesinde eski Osmanlı imparatorluğu gibi bir bölgesel federasyon, din üzerinden içinde bulunduğumuz yeni dönemde kurulmaya çalışılmaktadır. Tam bu aşamada ittifaklar üzerinden iki büyük grup oluşturulurken, Türkiye dinci partilerin birlikteliği ile yeni tür bir koalisyonu bir gruplaşmanın da ötesine giderek, kamplaşmaya doğru sürüklenilmiştir. İktidar partisinin ılımlı İslam görüşü siyaset sahnesinde devam ederken, buna bir de yeni kurulan dinci partilerin mecliste grup kurmasıyla ikinci bir oluşum eklenmektedir. Şimdiye kadar laikliğin kalkmasını açıkça destekleyenlere yeni grupların eklenmesiyle şimdiye kadar devrimci bir atılım ile gerçekleştirilen ve rejimin yüz yılı boyunca korunarak savunulan laik devlet düzeni ile çağdaş cumhuriyet yapılanmasının tehlikeye girebileceği görülmektedir. Eski meclis başkanı olan bir avukat milletvekilinin defalarca laikliğin kaldırılması için konuşmalar yapması, rejimin giderek daha fazla tehdit altında kalmasına neden olmaktadır. Yüzeyden fazla partinin faal olduğu Türk siyaset sahnesinde var olan ılımlı din partisine bir de tarikatçı ve kapitalist dinci partilerin de eklenmesiyle, yeni mecliste bir dinci partiler koalisyonu gündeme gelmektedir. Bu durumda Fransız devriminin mirası olan laik devlet her zaman için Türkiye’de devre dışı bırakılabilir duruma gelecektir. Seçimler sırasında uygulanan ittifaklar düzeni, cumhuriyeti kuran partinin içinden çıkan iki dinci partinin de katılacağı bir orta çağ koalisyonu modeline dönebilecektir.

                Bir devrim ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılını büyük bir başarıyla tamamlamıştır. Üç büyük tek tanrılı dinin kesişme noktasında yer alan Türk devleti şimdiye kadar son derece dikkatli bir yönetim uygulayarak, dinler arası çekişme ile cemaatler arasındaki rekabet gerçeklerine karşı hassas ve duyarlı bir yaklaşım izleyerek ve vicdan dünyasında uzun süreli bir barış düzenini kurarak bugünlere kadar getirmiştir. Bir devrim olgusu ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, devrimlere saygı gösteren ve onları her türlü saldırılara karşı koruyan bir cumhuriyetçi yönetime olan ihtiyacı, her geçen gün daha fazla artarken, genel seçimler üzerinden ülkede bir kamplaşma yaratılması, istenmedik bir biçimde Türkiye’nin geleceğini yeni bir dinci oluşuma doğru sürükleyerek açıkça bir kamplaşmanın önünü açmıştır. Millet adına ittifaka girenler dinci önceliklerine yer açtıkları çizgide etnik grupların bir ulusal ittifak çatısı altında toplanmasına öncelik vererek, Türk milletini içindeki etnik gruplarla bir araya getirerek bütünleştirecek bir düzeyde ulusalcı yaklaşımlar sergilememişler ama, cemaat tabanlı tarikatlar ile yakınlaşarak din ve mezhep çekişmelerine gidebilecek yolları öne çıkarmaya çaba göstermişlerdir. Bir demokratik devlete sahip olan Türk ulusunun genel seçimlerini yaparken dikkatli davranarak, devletin kuruluş modelini koruması gerekmektedir. Eğer kuruluştan gelen devlet modelinden vaz geçilirse, ya da bu modele ters düşen başka bir model devreye sokulmaya çalışılırsa, o zaman başka devlet projelerine inanan ya da o doğrultuda siyaset yapan toplum kesimlerinin var olan ortak rızaya dayanan devlet modelinden uzaklaşarak, başka modellerin savunuculuğunu yapmaya dönük yönelimler gösterdiği anlaşılmaktadır. Bir devrimin ürünü olan Türk devletinin kendisini yaratan devrimin koruyuculuğunu ve savunmasını yapmasını doğal karşılamak gerekmektedir. Ne var ki, 2023 yılında son seçimler sırasında gündeme getirilen yeni uygulama ile dinci ya da laik kutuplaşması yapılması, ülkede geleceğe dönük ciddi bir kamplaşma yaratırsa, işte o zaman Türk halkının birliğini korumak ya da savunmak mümkün olamaz durumlara gelebilir.

                Dünya devletlerinin uyguladığı demokratik rejimler tek tek ele alınarak incelenirse, daha çok sol ya da sağ partiler grupları yaratılarak, din ya da etnik kökenler üzerinden bir birliktelik ya da ortaklaşa siyaset oluşturma konusunda kesinlikle din ve etnik köken ayrılıkları dikkatli bir biçimde korunmuştur. Gruplar arasında çatışma ya da din kavgası veya etnik kimlik çekişmelerine yer verilmemekte ve bu gibi iç savaş yaratabilecek bütünleşmeleri kamu kurumları ile yargı organları önleyebilecek tutumlar almaktadır. Türkiye’de ise durum çok daha farklı bir ortamda gündeme gelmektedir. Türkiye devleti farklı dinlerin mezheplerin ve etnik kökenlerin bir araya gelerek birlikte yaşadıkları bir hukuk düzenine sahip bulunmaktadır. Bu çerçevede hiçbir din ya da mezhep yapılanması ile Türk toplumunun geleceği baskı altına alınamaz. Ayrıca toplumu bölebilecek düzeyde bir alt kimlik yapılanması ile sonucu bölünmeye gidebilecek bir çatışma ortamına seyirci kalınamaz. Bu gibi durumlarda karşı dengelerin devreye girerek sıcak olayların yaratabileceği gerginlik ve iç çatışma olaylarının acilen önlenmeleri gerekmektedir. Son genel seçimlerdeki gelişmelere ve gelinen son noktaya bakılırsa, Türkiye’nin önünü kapatacak bir dinci yapılanma laik devlet ve çağdaş hukuk düzenlerine aykırı biçimde gelişmektedir. Ayrıca anayasamızın giriş kısmında belirtilen cumhuriyet ilkeleri Türk devletinin temel değerleri olarak korunmaktadır. Bu nedenle Türk devrimini ya da cumhuriyet ilkelerini kamplaşma doğrultusunda kullanarak, geleceğe dönük bir kırılma ya da bölünmenin önünün açılmaması gerekmektedir. Halk oy vermeye giderken, anayasal hakları olan seçme ve seçilme özgürlüğüne temel haklar olarak sahiptir. Anayasa ve yasalar çerçevesinde sahip olunan bütün insan hak ve özgürlüklerine halk kitlelerinin serbestlik içinde ulaşması ve bunları hem ülkenin hem de kendi geleceğinin gerektirdiği yönlerde kullanılması hakkı her kesimin her toplumun ve tüm grupların en doğal haklarıdır. Genel seçimler yolu ile hiçbir biçimde halk kitlelerinin dinsel eğilimleri ya da çıkarları zorlanamaz. Temel hak ve özgürlükler doğrultusunda halk kitleleri istedikleri yönlerde hareket edebilirler. Ne var ki, siyasal çevrelerin çıkarları doğrultusunda bir saflaşma ya da kutuplaşmaların önlenmesi bir hukuk devletinin doğal gereğidir. Türkiye Cumhuriyeti bir devrimin sonucu kurulan bir ulus devlet olarak din ve milliyetçilik işlerinin karışmasına izin vermeyecektir.

                Türkiye’nin önde gelen dünya çapındaki bilim adamlarından birisi ittifaklar sistemi ile Türkiye’nin bir dinci yöne doğru çekildiğini öne sürmüş ve böylesine bir tek yönlü çekiştirme ile Türkiye’nin yönlendirilmesi sayesinde ortaya büyük bir dinci kanal oluşturma çabasının çıktığı açıklığa kavuşmuştur. Çeyrek yüzyıldır Türkiye’yi yöneten ılımlı İslam iktidarının karşısında laik devletçi ve ulusal birlikçi ya da çağdaş cumhuriyetçi bir muhalefet çıkacağına, eski ılımlı İslamcı yönetimin ikinci derecedeki kadrolarının, cumhuriyet devrimini gerçekleştiren kurucu partinin kontenjanından meclise taşındıkları görülmektedir. Böylesine bir yapılanma yüzünden geçmişten gelen eski kadrolarını devre dışı bırakan cumhuriyetçi partinin, giderek cumhuriyetçi çizgiden uzaklaşarak dinci, tutucu ve sağcı çizgilerde modası geçmiş siyaseti öne çıkardığı anlaşılmaktadır. Her cumhuriyet devletinde siyasal rejimleri devlet kurulurken oluşturulan ilkelerin bir bütünü olduklarını görmek gerekmektedir. Bu çerçevede ülke rejimlerinin arkasında devrimler olduğu kadar karşı devrimlerde yer almış ve böylece cumhuriyet rejimlerinde devrimcilik ile birlikte karşı devrimciliğinde önemli roller oynadığı görülmüştür. Emperyalist devletler küresel ya da bölgesel hegemonya yönetimi peşinde koşarlarken dayandıkları ilkelerine sarılarak varlıklarını koruyabilmektedirler. Bazen bu gibi durumlar daha da hareketli bir biçimde öne çıkarak, devrimlerin karşı devrimlere dönüşmeleri çizgisinde ciddi bir çizgi kayması ve sürüklenme gibi, olumsuz tavır ve tutumları da görülebilmektedir. Bir devrim sonrasında kurulmuş olan Türkiye gibi devlet düzenlerinde yönetimin yaptığı hatalar ya da iktidara gelen partilerin devlet düzenine ters gelen uygulamaları nedeniyle devrim ilkeleri çiğnenerek yok edilirken, böylesine bir dökülme sürecinin ana çizgisinde de devrimcilik birikiminin zamanla karşı devrimci oluşumlara giden kapıları açabildiği görülebilmektedir. Türkiye gibi bir devrim hareketi ile kurulmuş bulunan çağdaş cumhuriyet devletinin, zamanla karşı devrimci bir çizgiye kayması cumhuriyet rejimini tehdit eden olumsuz bir gelişme olarak siyasal gündeme gelmektedir.

                Türkiye’yi saflaşmaya götüren yeni kamplaşma oluşumunda Milliyetçi parti Cumhur ittifakı içinde yer alırken, Cumhuriyetçi parti de Millet ittifakı içinde konumlandırılarak her iki tarafta yeni bir yapılanma arayışı içine girilmiştir. Cumhuriyetçi parti laiklik karşıtlığı ile devrimcilikten uzaklaşırken, Milliyetçi toplum kesimlerinden gelen ve halen var olan devrimci yapının gerektirdiği noktada, devrimci arayışların ulus devlete sahip çıkan toplum kesimlerinde gündeme geldiği görülmektedir. Cumhuriyetçilerle Millet ittifakı kurmanın pek doğru olmadığı gibi, aynı zamanda Milliyetçilerle de  Cumhuriyetçi bir ittifaka yönelmenin benzer bir biçimde çok etkili sonuçlar vermediği görülmüş ve bu yöne dönük çalışmaların sonuçsuz kaldığı ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda belirleyici bir dincilik akımı üzerinden yeni yapılanmalar devreye sokulurken, cumhuriyetçi, devrimci, ulusalcı ve Atatürkçü toplum kesimleri ihmal edilerek, dincilik adına hareket eden mezhep ve tarikat yapılanmaları, devlet desteği ve küreselci emperyalistlerin finans destekleri ile ön plana çıkartılarak devrimci yapının tasfiyesinde kullanılmışlardır. Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk’ün partisi cumhuriyetçilikten uzaklaştırılırken, sağ kanat muhafazakâr dinci kadrolar emperyal projelerde kullanılmıştır. Bu duruma karşılık Millet ittifakı oluşturulurken Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Cumhuriyetçi parti bu alanda görevlendirilerek, ülkedeki siyasal kutuplaşma ya da kadrolaşmanın yeni dengeleri oluşturacak bir yönde tamamlanmasına yön verilmeye çalışılmıştır. Basın ve medya organları batı blokunun finans merkezlerinden fonlanırken, aynı biçimde Türkiye’nin siyasal kadroları da yardım programları doğrultusunda fonlanarak, bu bölgede ki yeni yapılanma neo-liberal politikalar üzerinden kapitalizmin finans destekleriyle tamamlanmaya çalışılmıştır. Kapitalist emperyalizm yeni bir dünya düzeni oluşturma hedefi doğrultusunda hareket ederken, devletleri, toplumları, partileri, dinleri, örgütleri, uluslararası kuruluşları her yönü ile ele alarak ya da inceleyerek bunları kendi planları doğrultusunda kullanmaya ağırlık vermektedir. Bu yüzden devletler bölünme çökme ve dağılma gibi önemli siyasal tehdit mekanizmalarıyla uğraşmak zorunda kalırken, cumhuriyeti yaratan siyasal devrim çizgisine açıkça ters düşmektedirler. Türkiye’de bir dinsel açılım yaparak dinci bir devrimi hedefleyenler bir süre sonra dincilik üzerinden bir karşı devrim çizgisine düşerek gerici çizgide tökezlemektedirler.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bütün dünya ülkelerinde sosyalizm bir ideoloji olarak geçmişten gelen gücünü ve uygulanma şansını elinden kaçırmıştır. Bunun üzerine batı ülkelerinden başlayan yeni bir tutum izlenerek, ideolojilere karşı çıkan bir hareket palazlanarak öne çıkartılmıştır. Özellikle, az gelişmiş ülkelerde ve yoksul toplumlarda kurtarıcı olarak kullanılan sosyalizm akımları, zamanla iyice zayıflamaya başlayınca, uluslararası alanda ideolojik çekişmeler ve kavgaların yerini ekonomik mücadele ve savaşlar almıştır. Küreselleşme akımları dünya ülkelerinde yayılırken, ideolojik mücadelelerin geride kaldığı şeklindeki bir kara propaganda yolu ile, her türlü antiemperyalist düşünce ve tutumların önleri kesilmeye çalışılmıştır. Küresel çizgide hareket eden emperyalizm sosyalist akımları darmadağın ederek ortadan kaldırmaya çalışırken, ulus devletler içinde zamanla zenginleşerek emperyal şirketlerin işbirlikçi ortağı konumuna gelmiştir. Küresel sermaye bir süre sonra yeni zengin burjuvazi ile ortaklıklar oluşturarak, ulusal burjuva sınıflarını ve işbirlikçi toplum katmanlarını yanlarına çekerek, rant dayanışmaları doğrultusunda ulus devletleri küresel şirketlerin kontrolü altına alabilecek yepyeni bir yapılanmayı, azgelişmiş ülkelere ve yoksul toplum yapılarına dönük bir saldırganlık olarak pazarlamaya başlamıştır. İki kutuplu dünyadan çok kutuplu yeni bir dünya düzenine yönelirken servetin el değiştirmesi, sermayenin kapitalist devletler ile azgelişmiş ülkeler arasında yeni bir iş birliği ve paylaşımın temel dayanağı haline gelmesi, uluslararası alanlarda önemli değişim ve gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Genel seçimler sırasında her zaman iktidar partilerinin devlet yapılarını, parti ya da şirket devletlerine dönüştürerek kendi çıkarları doğrultusunda kullanabildikleri görülebilmektedir. Bu durum en son noktada 2023 Türkiye genel seçimlerinde de ortaya çıkmış bir siyasal gerçek olarak öne çıkmaktadır. İdeolojik çatışmalardan giderek uzaklaşan dünya ülkelerinde yeni yetme sermaye sınıfları toplumu kontrol edebilmek için dine sarılarak siyasal amaçlı bir çizgide dinleri kullanmaya başlamışlardır. Şirketler ile tarikatlar arasında yeni kurulan ortaklıklar, Türkiye’de son olarak yapılan seçimlerdeki gibi dinci saflaşmalar yaratarak antidemokratik durumların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Türkiye seçimlerinde gündeme gelen kamplaşma, devrimci devlet yapısını ortadan kaldıran dinci bir karşı devrim olgusunu açıkça öne çıkarabilmektedir. Genel seçimler bu aşamada laik devlet düzenini geri plana itmektedir.

Din soslu sağ kanat politikaların giderek yeni dünya düzeninde dinci bir yapılanmayı ortaya çıkarması üzerine, bütün dünya devletlerinde iki binli yılların başından bu yana ciddi anlamda tartışmalar başlamıştır. Din faktörünün egemenlik düzenlerindeki yeri güçlendikçe ve bu alanda yükselişler öne çıktıkça, küresel sermaye ve din ilişkileri gündeme gelmektedir. Bu çerçevede çok uluslu küresel şirketlerle çok etnik yapılı tarikat örgütleri arasında yakınlıklar başlayarak ve toplumların yaşam düzenlerinde yirmi birinci yüzyıl değişim süreçleri devreye girerek, yeni orta çağ adı verilen gerici çizgide kendi hegemonyaları doğrultusunda dinci blok yapılanmalarını, var olan eski devlet düzenlerine karşı dayatabilmektedirler. Uluslararası zenginlik koalisyonları, tarikatların oluşturduğu dinci tabanların siyasal gücü sayesinde dünya pazarlarını ele geçirirken, sermaye rant ve çıkarlar konusunda öncelikli olarak yeni ittifaklara yönelmektedirler. Bu çerçevede finans kapitali oluşturan sermaye şirketleri ile halk kitlelerini uluslaşma olgusundan çekip çıkararak, gençlerin hacı-hoca takımının arkasından sürüklenerek dinsel arayışlara girdiği ve siyasal dinciliğin ön plana geçtiği bir yeni ortamın doğduğu bu aşamada, tarikatçı kontrol altındaki sosyolojik toplum tabanlı yeni siyasal oluşumlar toplum yaşamında öne geçmektedirler. İdeolojik mücadelelerin yerini ekonomik çekişmelerin alması nedeniyle eskisine oranla daha sert ve acımasız yeni bir toplum yapılanmasına doğru bugünün insanlığı hızla sürüklenmektedir. Devrimlerin giderek geride kaldığı bir aşamada, din olgusunun ve dinci kadroların kullanılmasıyla birlikte, yeni bir orta çağ ya da yepyeni bir dinsel düzen oluşturmak üzere küresel sermaye şirketleri, devletleri aşan bir güçlü yapılanma ile karşı devrimci bir geriye dönük devrimciliği, geleceğin kuşaklarına ve toplumsal yapılanmalarına dönük bir model   olarak dışarıdan dayatmaktadır. Bugünün dünyası toplumsal devrimlerle kurulurken yarının dünyası da dinci öze dayanan karşı devrimci siyasal yapılanmalarla öne çıkarılmaya çalışılmaktadır.

                Küresel sermayenin din örgütleri ile yakınlaşması üzerine yeni dünya düzeni sermaye ve din kesimleri arasında oluşturulan ortaklıklara dönüştürülmüştür. Dincilerin siyasal parti kurarak iktidara talip oldukları gibi, şirketlerin de siyasal partilerin içlerinin boşaltılması yüzünden ortaya çıkan siyasal boşlukların doldurulmasının hedeflendiği bugünkü koşullar altında , ya siyasal partileri satın alarak patronların çıkarlarının ulusal çıkarlara karşı öne çıkarıldığı siyasetlerin gündeme getirildiği  ya  da sermayenin kontrolü altında yeni oluşturulan cemaatlerin örgütleri olarak yeni tarikatların toplumsal yaşam ile birlikte kendi partilerini kurduğu siyasal oluşumların, giderek dünya siyaset alanında göze çarpan yeni girişimler olarak tarihsel süreçte yerlerini aldıkları artık açıkça belli olmuştur. Bu gidiş siyasal ve dinsel alanları karıştırmış, siyasal gelişmeler dinsel yorumlarla öne geçerken din alanındaki gelişmeler de hızla siyaset sahnesine yansıtılarak, dinci bir modele yönelen yeni dünya düzeni uluslarararası kamuoyuna yansıtılmaktadır. Din ve sermaye birlikteliği uluslararası alandaki bütün gelişmeleri yönlendirirken, tarikatlar örgütlendikleri devletlerin çatısı altındaki cemaatleri harekete geçirebilmektedir. Tarikatların kurduğu ya da ele geçirdiği siyasal partilerin daha sonraki aşamalarda kendi hegemonyaları çizgisinde yeni bir siyasal düzen kurmaya yönelirlerken, şirketlerin giderek küreselleşmesi çizgisinde ekonomik alanda ulusalcılık geride kalmakta ve bu yüzden ulusal toplumlar küresel şirketlerin at oynattığı ya da cirit attığı alanlara dönüşmektedir. Bütün ülkelerde genel ve yerel seçimler bu tür gerçekliklerin oluşturduğu ortamlarda meydana gelirken, siyasetin içinde olan partiler, sivil toplum kuruluşları ve diğer örgütlerin kendi çıkarları doğrultusunda bir strateji izlemeleri ve bu doğrultuda kendilerine yakın gördükleri partileri yönlendirmeleri, ya da iktidara getirmeleri gerekmektedir. Küresel emperyalizm dünya hegemonyası amacıyla, orta çağ din düzenini dayatırken, dünya uluslarının ve ulus devletlerin çağdaş dünyayı yarattığı bilimsel devrim potansiyelinin, bugün yeni orta çağ arayışlarına karşı daha güçlü bir biçimde devreye sokulması gerekli olmaktadır.

2023 tarihli genel seçimler Türkiye’yi çağdaş bir yeni dünyaya yönlendirmesi gerekirken, bunun tamamen tersi bir çizgide dinci kadroların siyasal yönlendirmeleri sayesinde orta çağda kalmış olan geçmişteki modeller ile yeniden uğraşmak zorunda kalması, Türkiye’nin geleceğinin dinci bir bloklaşma ile hesaplaşma içinde geçeceği anlamına gelmektedir. Modern dünyayı yaratan bilimsel bilgi birikiminin bugünün koşullarında yeniden daha güçlü bir biçimde öne geçerek insanlığa aydınlığın ışığını yansıtması gerekmektedir. Böylesine bir çağdaş atılım gündeme getirilmediği için emperyalizmin dinci kuşatması Türkiye’yi sarmış ve son genel seçimlerin de önünü kapatarak Türkiye’yi orta çağ karanlığının kapısına getirmiştir. Genel seçimler dinci bir bloklaşmaya doğru yönlendirilirken, Türkiye’nin ulusalcı, cumhuriyetçi ve Atatürkçü birikimi dağıtılmış, Atatürk’ün partisi Atatürkçü olmayan tarikatçı, ikinci cumhuriyetçi, neo-liberal, bölücü ve küreselci işbirlikçisi Atatürk karşıtı kadrolarla doldurulduğu için, dincilerin geleceğe yönelen yeni orta çağ programlarının alternatifi olacak düzeyde bir yeni modernleşme programının, ulusalcı ve cumhuriyetçi bir çizgide hazırlanarak devreye konulması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bugün dünyanın orta yerinde bir Atatürk Cumhuriyeti olarak varlığını koruduğu için, geleceğin karanlık dünyasına sürüklenmemek için yeni  bir modernleşme programının uygulama alanına acilen getirilmesi zorunluluk göstermekte  ve bilimsel cumhuriyetçi ve ulusal milliyetçi çizgilerde  bir içeriğe sahip olacak bir gözden geçirme  operasyonu, daha doğrusu bir revizyon ya da restorasyon anlamında kurucu iradeyi bugüne taşıyacak yeni bir  cumhuriyetçi uluslaşma programının bir an önce Atatürk döneminde olduğu gibi uygulama alanına konulması, kaçınılmaz bir biçimde Türkiye’nin bu durumdan kurtulabilmesi için zorunlu görünmektedir. Siyaset bir güçler çekişmesi olduğu için genel seçimlerin orta çağ çizgisini getirmesine karşılık, yeni bir seçim sürecinde alternatif bir milli modernleşme programı uygulama alanına getirilmek zorundadır. Bugünün izlenen yanlış stratejileri orta çağ karanlığını getirerek seçim yenilgisi yaratırken, çağdaş aydınlığı gündeme getirecek bir geleceğin ışıklı yıllarını gerçekleştirecek devrimci bir yaklaşım, doğru stratejiler ile belirlenerek Türk ulusu hak ettiği uygarlığa kavuşturulmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN