10 Aralık 2018 Pazartesi

KEMALİZM VE SİYONİZM "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" (Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi Haziran 2008, Sayı: 117) -Türkiye ile İsrail devletlerinin aynı bölgede iki yakın komşu olarak yer almaları nedeniyle bu iki kavramın gerçek yönlerinin olduğu gibi kamuoyuna yansımasını engellemiş ve bu nedenle Türk kamuoyunda bir bilgi eksikliği ortaya çık­mıştır.

KEMALİZM VE SİYONİZM 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
(Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi Haziran 2008, Sayı: 117)

Birbiriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bu iki kavram aslında birçok yönden yakın bir ilişki ve bağlantı içindedir. Türkiye ile İsrail devletlerinin aynı bölgede iki yakın komşu olarak yer almaları nedeniyle bu iki kavramın gerçek yönlerinin olduğu gibi kamuoyuna yansımasını engellemiş ve bu nedenle Türk kamuoyunda bir bilgi eksikliği ortaya çık­mıştır. Soğuk savaş döneminde, dünya dengeleri farklı bir çizgide olduğu için bu bölgenin gerçek durumu belirginlik kazanamamış, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan şaşkınlık ortamında gerçekçi bir değerlendirme yapılamamış, aradan yıllar geçtikten sonra geleceğe dönük gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmağa başlamıştır. Birbiri ardı sıra gündeme gelen olaylar, bunların yansımaları ve birbirini etkilemeleri karşısında dünya kamuoyu ile birlikte, Türk dünyası da işin görünmeyen yönlerini görmeğe başlamış ve bu doğrultuda geleceğe yönelik olarak daha gerçekçi değerlendirmeler yapılabilme aşamasına gelinmiştir. Bu yazı; yeni dönemin verileri ışığında hazırlanmış olan bir reel politik değerlendirme olarak hazırlanmıştır.
**
“Kemalizm”, Türk ulusunun var olma ideolojisinin adıdır. Türkler on bin yıllık bir halk topluluğudur. Fransız Devrimi sonrasında başlayan uluslaşma sürecinde, çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılışını izleyen Ulusal Kurtuluş Savaşı sayesinde Türkler, çağdaş anlamıyla bir ulus olarak ve ulus devlet bütünlüğü içinde tarih sahnesine çıkabilmişlerdir. Batının önde gelen emperyalist devletlerinin Anadolu işgaline karşı Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde bir ulusal direniş sergileyen Türkler, savaş sürecinde çağdaş anlamda bir ulusal varlık ortaya koyabildikten sonra, devletlerini kurmuşlar ve günümüze kadar bu Türk ulus devleti Türkiye Cumhuriyeti olarak varlığını sürdürmüştür. Üç kıtanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk asıllı kavimler ve topluluklar yaşamlarını sürdürürlerken, dünyanın jeopolitik merkezindeki çok uluslu Türk imparatorluğunun yıkılması üzerine, Anadolu ve Rumeli halkı çağdaş anlamda ulus devletlerini, Osmanlının merkez ülkesi olan Anadolu'da, “Misak-ı Milli” sınırları içerisinde tarih sahnesine çıkarabilmişlerdir. Ulus devletler çağı Avrupa'dan başlayarak bütün dünyaya yayıldığı süreçte, Türkler Orta Asya gibi tarih sahnesine çıktıkları bölgede değil ama daha sonraki gelişmeler çerçevesinde dünyanın merkezi bölgesi olan Ön Asya'da kendi ulus devletlerini oluşturarak, modernizemin insanlığa armağanı olan uluslaşma sürecini tamamlamışlardır. Kemalizm, bu süreçte Türklerin uluslaşması ve ulus devlet kurma olgusunun düşünce yapısıdır.

Türkiye’de; Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm üzerine fazlasıyla kitap yayınlandığı için, emperyalizmin güdümünde, dış güçlerin yönlendirmesi altında olmayan, ulusal eğitim süzgecinden geçerek ulusal olma onurun taşıyan, özgür düşünce ortamında yaşama olanağı bulan Türkler, hem ulusal önderleri Atatürk'ü çok iyi bilmektedirler hem de Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ideolojisi olan Kemalizm’i yakından tanımaktadırlar. Ne var ki, aynı durum İsrail ve Siyonizm’i için Türkiye'de söz konusu olmamıştır. Çünkü bu yeni küçük devlet ile onu yaratan tarihsel ideoloji üzerinde yayın yapılması, bu düşünceyi savunan kesimler tarafından engellenmiştir. Buna rağmen, günümüze kadar Türk dilinde yüzlerce kitap, İsrail Siyonizm ve Yahudiler üzerine yayınlanmıştır. Bugün gelinen aşamadan bu konuları din ve ırk düşmanlığının dışında ele alarak inceleyebilecek derecede yayın, Türkçeye kazandırılmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca İsrail, Siyonizm ve Yahudiler ile ilgili olarak Türkçede bin den fazla kitap yayınlanmıştır. Ayrıca dergi ve gazetelerde sürekli olarak bu konularda yayınlar yapıldığı için konu, Türk kamuoyunda da açıklığa kavuşmuş ve bu doğrultudan, bilimsel araştırmalar ve yayınlar, tıpkı diğer konularda olduğu gibi bir normalleşme süreci içerisinde birbiri ardı sıra yapılabilmiştir. Bugün gerek Internet üzerinden, gerekse kütüphane kataloglarına dayanarak, İsrail Siyonizm ve Yahudilik konuları artık bilimsel araştırma alanında normal bir çizgide ele alınarak çeşitli çalışmalara konu yapılabilmektedir. Ben de bir bilim adamı olarak, vatandaşı olduğum Türk Devletinin ortaya çıkış ve varlık düşüncesini yansıtan Kemalizm ile bu coğrafyada bir ırk ve din devleti olarak ortaya çıkan İsrail Devletinin var oluş ve yaşam düşüncesini yansıtan Siyonizm’i, karşılaştırmalı metodoloji çerçevesinde ele alarak bir değerlendirme yapmayı denemeye çalışacağım.
**
Çok uluslu imparatorluklardan ulus devletlere geçilirken, Avrupa kıtasında Hıristiyanlarla birlikte yüzyıllarca çeşitli ülkelerde yaşamlarını sürdüren Yahudiler, dışlanmağa başlanmış ve Yahudiler de, bir ulus devlete sahip olma arayışı içine girmişlerdir. Roma İmparatorluğu döneminde başlayan ortak yaşam, Orta Çağ'da çekişmeye dönüşünce, karanlık çağlarda birbirini yok etme girişimleri yaşanmış, bu girişimlerden sonuç alınayanınca, Rönesans ve Reform ile dünyaya açılma başlamış ve Avrupa merkezli sömürge imparatorlukları sayesinde insanlık bütün dünyaya yayılmış, Fransız Devrimi sonrasında Avrupa'da ulus devlet modeline geçilmesiyle birlikte, Avrupa kıtasında Hıristiyan devletler birbiri ardı sıra uluslaşma sürecine girmişlilerdir. Bu aşamadan, Yahudiler yine dışlanmağa başlanmış, Rus milliyetçiliğinin katı tutumu Yahudileri hedef alınca istenmeyen olaylar yaşanmıştır. Rusya'da hızla gelişen Yahudi karşıtlığı yeniden Avrupa ülkelerine sıçrayınca, Batıdan yaşayan Yahudiler, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğuna gelerek, kendileri için kutsal ilân edilen topraklarda bir Yahudi devleti kurmak istemişler, ancak II. Abdülhamit’in buna izin vermemesi üzerine, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına giden sürece katkıda bulunmuşlardır.

Çanakkale ve Suriye bölgelerinde Osmanlı ordularına karşı Yahudi birliklerinin savaştığını ve imparatorluğun yıkılmasından sonra Nil ve Fırat nehirleri arasındaki kutsal bölgede bir Yahudi devleti kurmak için mücadele ettikleri tarihsel kaynaklarla kanıtlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa devletleri İsrail devletinin, kurulmasına sıcak bakmayınca, Batı ülkelerinde yaşayan zengin Yahudi lobileri, Amerika Birleşik Devletlerine göç etmişler ve ABD’nin gücünü kullanarak, Siyonist ideolojinin temel noktası olan İsrail’in kurulması için çaba göstermişlerdir. Bu aşamada savaş sırasında Rusya’da meydana gelen sosyalist devrim dünyayı iki ayrı kutba bölmüş, Yahudiler bu durumdan yararlanarak göçe devam etmişler, hızla Filistin'deki Yahudi nüfusu artırmağa çalışmışlardır.

Rusya’daki sosyalist devrime tepki olarak Avrupa ülkelerinde faşizm tırmanışa geçmiş, Mussolini ile başlayan süreç daha sonraları Siyonist örgütlerin desteği ile Hitler sayesinde Yahudi karşıtlığına dönüştürülmüştür. Bu süreçte Balkanlar'daki yoksul Yahudi kitleleri, Avrupa'dan kovularak Filistin'e zorunlu göçe yönlendirilmişlerdir. Hitler, bir anlamda Yahudileri Avrupa’dan kovarak, Orta Doğu'da Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasına yardımcı olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde, Hitler ve İkinci Dünya Savaşı olmasaydı, Yahudilerin Filistin'de devlet kuracak güce ve potansiyele erişmeleri mümkün olmayabilirdi. Savaş sonrasında dünya barışı için kurulan Birleşmiş Milletler örgütünün ilk kararı ile Filistin'de halkoylaması yapılmadan, dünya tarihinde ilk kez bir uluslararası kuruluş kararı yeni bir devlet kurulmuştur. Bu özel durumu yaratan güç, Siyonist lobilerin dünya ekonomisi ve siyasetindeki son derece etkili konumunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
**
Takvime göre dünya bugün iki binli yılların başlarını yaşamaktadır. Yahudi takvimini göre ise beş binli yılların ikinci yarısı yaşanmaktadır. Kendi takvimlerini, dünya takviminden daha eskilere götüren bu tutum, altı bin yıla yakın bir süredir bir ayrı varlık olarak dünya tarihinde yer aldıkları inancını göstermektedir. Mezopotamya döneminde dünya tarihine yerleşen bu var oluş olgusu, daha sonraki dönemlerde de devam etmiş ve gerek dinler arası çekişmelerde gerekse daha sonra da uluslararası gelişmelerde her dönemde etkin bir unsur olarak dünya tarihinde belirleyici olmuştur. Roma İmparatorluğu sonrası dönemde, tarihsel olayların doğuşu ve gelişmesinde her zaman Yahudi toplumları ayrı bir unsur olarak devrede olmuşlar ve dünya tarihinin belirlenmesinde etkili güçlerden birisi olarak yönlendirici bir etkiyi her zaman için devrede tutmuşlardır. Bugün de dünyanın en büyük ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde en etkili lobinin Yahudi lobisi olduğu görülmektedir. Ne var ki, örgütlenme düzeyinde bu derece güçlü olmalarına rağmen kendi aralarında çıkan ihtilaflar nedeniyle farklı Yahudi lobileri arasında gündeme gelen ayrılıklar da Yahudilerin gücünü kırmıştır.

Orta çağ Avrupa’sında Hıristiyanlar, Yahudileri ezmeğe çalışırken, Müslüman yönetimindeki Endülüs devletinde Yahudiler, varlıklarını sürdürmüşler hem uygarlığa katkıda bulunmuşlar hem de dünyanın merkez denizi olan Akdeniz üzerinden ticaret ve ekonomideki etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Hıristiyanların birliği tarafından 1492’de Endülüs'ün yıkılmasından sonra, Endülüs döneminde İspanya'da yaşayan Yahudiler ikiye ayrılmışlardır. Bir kısmı gemilerle Osmanlı İmparatorluğuna gelerek yerleşmiş, diğer kısmı da dünya kıtalarını keşfeden kâşiflerin ardından okyanuslara açılarak yeni kıtalara yerleşmişlerdir. Böylece dünyanın hem merkezine gelmişler ve Osmanlı ülkesinde yaşam düzeni kurmuşlalar hem de, Batı Avrupa’nın sömürge imparatorluklarının çatısı altında bütün dünyaya yayılarak, dünya ticaretini ve ekonomiyi ele geçirmişlerdir. 0 dönemin merkezi devleti Osmanlı imparatorluğu olduğu için, İspanya dönemi sonrasında Yahudiler, bu devletin vatandaşı olarak merkezi coğrafyanın geleceğinde etkinlik sağlamağa çalışmışlardır. Sömürge imparatorlukları ile dünyaya açılan Yahudiler ise ekonomi ve ticareti ele geçirince, güçlü lobiler oluşturmuşlar ve dünyanın gidişini para gücü ile kendi çıkarları doğrultusunda etkilemişlerdir.

Vestfalya Antlaşması (1648) ile birlikte Avrupa kıtasındaki krallıkların giderek ulusal sınırlar içinde ulus devletlere dönüşme süreci başlayınca, Batıda Yahudi kimliği, yenideni sorun olmaya başlamıştır. Avrupa’daki gelişmeler, Rusya'da pogromlara (kıyımlara) dönüşünce, Yahudi göçleri hızlanmış ve yavaş yavaş kutsal topraklar olarak kabul edilen Filistin bölgesinde bir Yahudi devleti kurma düşü gelişmeğe başlamıştır. Bu bölgenin önemli yerlerinde olan Sion Tepesi bu düşüncenin simgesi haline gelmiş ve daha sonraki dönemlerde bu düşünce “Siyonizm” olarak hızla yayılmış ve bütün Yahudi kitlelerini etkilemiştir. Sion Tepesini dünyanın merkezi yapma düşüncesi ve bu tepenin üzerinde kurulacak bir dünya krallığı düzeni, yeryüzünün çeşitli ülkelerinde baskı ve tepkilerle karşılaşan Yahudi topluluklarının bir yaşam umudu olmuştur. On yedinci yüzyılın Pogromları bu düşüncenin hızla gelişmesine, bütün Yahudi toplumlarını etkisi altına almasına yol açmıştır. Sömürge imparatorluklarında zenginleşen Yahudi lobileri daha sonraları üst düzeyde Siyonist bir örgütlenmeye giderek, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğundan iki kez resmi heyetler aracılığı ile Filistin bölgesini İsrail devletini kurmak için talep etmişlerdir. Osmanlı döneminde dünyaya yayılmış olan dış Yahudiler bir gün kutsal topraklarda bir araya gelme umudu doğrultusunda Siyonizm’e kayarken, Endülüs’ün yıkılması üzerine Osmanlı ülkesine gelen üçyüz bin Yahudi nüfus da, Osmanlı toprakları üzerinde Seferad topluluğunu kurarak, bu merkezi devletin geleceği ile yakından ilgilenmeğe başlamışlardır.
**
Bu dönemde dış Yahudiler Siyonizm’e yönelirken, Pogromların Polonya ve benzeri Doğu Avrupa bölgelerinde yayılmasından korkan Osmanlı Yahudileri, bir kurtarıcı Mesih beklemeğe başlamışlar ve bunun sonucu da Osmanlı’nın Ege bölgesinden bir Hahambaşı kendisini kurtarıcı Mesih olarak ilân etmiştir. Bu din adamını önder kabul eden Osmanlı Yahudileri, bir anlamda iç Yahudiler olarak bu kişinin isminden gelen bir çizgide Şabetayizm’i kendileri için bir yaşam felsefesi olarak seçmişlerdir. Pogromlara tepki olarak dış Yahudilerde Siyonizm bir ideoloji olarak öne çıkarken, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi topraklarında yaşayan Yahudiler içeride Sabeayizm'i hem bir din hem de bir var oluş ideolojisi olarak benimsemişlerdir. Osmanlı'nın Ege bölgesinde başlayan bu akım daha sonraları hızla Balkan bölgelerinde yayılmış ve Doğu Avrupa ülkelerini de etkilemiştir. Böylece Osmanlı İmparatorluğu döneminde Musevi toplulukları; iç ve dış Yahudiler olarak ikiye ayrılmış, dışarıdakiler Siyonizm’i bir ideoloji ve inanç sistemi olarak benimserken, Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında yaşayan iç Yahudiler de Sabetayizmi, bir inanç ve düşünce sistemi olarak kabul etmişlerdir. On yedinci yüzyılda ortaya çıkan bu durum daha sonraki yüzyıllarda gelişerek bir kemikleşmeğe neden olmuş ve Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünya yapılanmasında ciddi bir Siyonist ve Sabetayist çekişme gündeme gelmiştir. Siyonistler, Osmanlı sonrası dönemde, İngiltere ve Fransa gibi sömürge İmparatorluklar aracılığı ile Osmanlı ülkesine girmeğe çalışırlarken, Osmanlı vatandaşı olan Sabetayistler ise önce Balkan Savaşında kurdukları çetelerle, Balkan bölgesini anayurtları olarak kurtarmak istemişler, ama bunda başarılı olamamışlardır. Vatikan’ın öncülüğünde Avrupa'nın Hıristiyan ülkeleri Osmanlı devletini, Avrupa kıtasından kovmak üzere, Balkan Savaşlarını kışkırtmış ve bunun sonucundan da Sabatay kitleler, Osmanlı'nın ana ülkesi olan Balkanlar’dan kovularak, arka ülkesi olan Anadolu’ya gelmişler ve Balkanlar'da başaramadıkları kurtuluş savaşını Anadolu'daki Türk Ulusal kurtuluş Savaşı’na katkı sağlayarak tamamlamak istemişlerdir. Osmanlı sonrası dönemde Siyonizm, İngiltere ve Fransa aracılığı ile Orta Doğu'ya dış Yahudilerin gelişini örgütlemeğe çalışırken, iç Yahudiler olan Sabeaylar ise Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı içinde yer alarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş bir ulus devlet olmasına katkıda bulunmağa çalışmışlardır. Siyonizm ve Sabetayizm, Osmanlı sonrasında merkezi coğrafyada yeni bir düzen kurulması konusunda anlaşamamışlardır. İngiltere, Siyonistlerin projesine karşı çıkarken, Sabetaylarla işbirliği yapmağa çalışmış Siyonistler ise göçler yoluyla gittikleri Amerika Birleşik Devletlerini kullanarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Hitlerin de katkıları ile bir Yahudi devleti olarak İsrail'i, Orta Doğu'da Birleşmiş Milletler kararı ile kurmuşlardır. Böylece Siyonizm esas hedefine ulaşmıştır ama karşısında Kemalizm'in yarattığı bir Türkiye Cumhuriyeti olgusu ile karşılaşmışlardır. Siyonistler ile Sabetayistler arasındaki çekişme nedeniyle, Osmanlı sonrasında bir Büyük İsrail devleti Orta Doğu'da kurulamamıştır.

Siyonizm; bir ideoloji olarak Yahudilerin kutsal topraklarına dönmelerini Nil’den Fırat’a kadar olan merkezi ülkede bir Yahudi devletinin kurulmasını, Kudüs’ün önce İsrail’in, sonra Büyük İsrail Devleti aracılığı ile merkezi coğrafyanın daha sonra da, Yahudilerin ekonomik üstünlükleri aracılığı ile bütün dünyanın, başkenti olmasını, Siyon tepisinde de bir Yahudi krallığının tahtının oluşturulmasını böylece, Siyon tepesinin dünyanın merkezi olarak bütün dünyaya kabul ettirilmesini savunmaktır.

Bir ulusal ve ırksal hedef koyan Yahudilik, Musevi dini aracılığı ile doğuştan Yahudi olmayan kesimlerden de taraftar bulabilmektedir. Hazar döneminden kala Musevi Tatarlar ile ABD’de hızla yayılan Siyonizm’in ideallerine inanan Hıristiyan kitleleri çatısı altında toplayan Evanjelik tarikatın da, Siyonizm doğrultusunda kati Yahudi lobilerine yardımcı oldukları görülmektedir.

Özelilikle, Türkiye’ye gelen Kırım asıllı Karaimlerin içinde de Siyonizm’in genel hedefleri doğrultusunda hareket edene kesimlere rastlanılmaktadır. Musevi dinini kabul etmiş olan Hazar devletinden kalma Tatarlara ek olarak, günümüzde bir de, Barzani önderliğinde kurulmak istenen Kürdistan devleti nedeniyle Yahudi Kürtler olgusu da gündeme gelmiştir.

Tıpkı, Evanjelikler ya da Karaimler gibi Yahudi Kürtlerin de Siyonizm doğrultusunda hareket ettikleri görülmektedir. İsrail devleti’nin bütün Orta Doğu’nun merkezi olması doğrultusunda, Kürdistan ikinci bir İsrail olarak kurulmakta ve İsrail’in Hazar bölgesine ulaşan kolu olarak Yahudi kimliği içinde Kürt Yahudileri aracılığı ile yer almaktadır. Bir anlamda, Yahudi örgütü olan Siyonizm’in ürünü olarak ortaya çıkan Kürdistan, Yahudi dönmesi olan Sabeytıcıların desteklediği Kemalizm’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni, yıkılışa götürecek bir tehdit olarak gündeme getirilmektedir.

Yirminci yüzyılın ortalarında Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkacağı, bölge olarak ilân edilen Kuzey Irak’ta bugün Sabetayların desteklediği, Kemalizm’in ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti ile Siyonistlerin desteklediği Yahudi Kürdistan Projesi karşı karşıya gelmiştir. On yedinci yüzyılda başlamış olan ve yirminci yüzyılda Osmanlı sonrasında iyice yolları ayrılan Siyonizm ve Sabetayizm çekişmesinin günümüzde Kuzey Irak üzerinde düğümlendiği anlaşılmaktadır. İç Yahudilerin destelediği Kemalist Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde dış Yahudilerin desteklediği Siyonist Projenin ikinci adımı olan; Yahudi Kürdistan Projesi ile ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Bir anlamda; iç ve dış Yahudiler arasında bu çekişme nedeniyle, Türkler ve Kürtler karşı karşıya gelmekte ve bir Türk-Kürt savaş ile üçüncü dünya savaşı başlatılmak istenmektedir. Aklı başındaki, Türk ve Kürt kesimlerinin uzak durduğu bu çekişme; günümüzde Siyonizm’in dünya imparatorluğu hedefi doğrultusunda kışkırtılmaktadır. Türkler bu yüzden dünyanın merkezindeki ulus devletlerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Kürtler ise; yeniden bir savaş sürecinde ezilme tehdidiyle yüz yüzedirler.

ABD öncülüğünde yeni bir dünya düzeni oluşturma projesi, Kuzey Irak topraklarında ikinci bir İsrail olarak Yahudi Kürdistan devletinin kurulmasını gündeme getirmiştir, Tevrat ve diğer kutsal kitaplardaki ilkeler doğrultusunda sürdürülen küreselleşme ve bunun uzantısı olan Büyük Orta Doğu Projesi, dünyanın merkezi alanında yer alan bütün İslam coğrafya sının yeniden düzenlenmesini istemekte ve bu doğrultudaki yenilikleri bölge ülkelerine zorla dayatmaktadır. Irak ve Afganistan gibi batı sistemine uzak olan ülkelere asker ve ordu zoru ile değişim dayatılmakta, Türkiye gibi batıya yakın ülkelere ise bu değişim Avrupa Birliği üzerinden demokrasi ve insan hakları gibi kutsal kavramların emperyalist amaçlı kul­lanımıyla baskıyla yaptırılmağa çalıştırılmaktadır.
**
Türkiye Cumhuriyeti önce Büyük Millet Meclisi açılarak yasama yolu ile kurulmuş olan bir hukuk devletidir. Şimdi ise Avrupa Birliği ve küreselleşme gibi süreçler içinde Büyük Orta Doğu gibi projeler aracılığı ile yine demokrasi içinde yasama yolu ile tasfiye edilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine gelen bütün yasalar Batı emperyalizminin gündeme getirdiği plân ve projeler doğrultusunda Türk devletini ortadan kaldıran yeni yasaları demokrasi içinde çıkartılmaktadır. Her çıkan yeni yasadan sonra, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir parçası daha ortadan kaldırılmış olmaktadır. Avrupa Birliği, Küreselleşme ve Büyük Orta Doğu gibi plân ve projeler Siyonist lobilerin denetiminde Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan Kemalist Cumhuriyeti ortadan kaldırmaktadır. Bir anlamda; günümüz koşullarında küresel emperyalizm üzerinden Siyonizm ve Kemalizm karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır.

Siyonistler, gerçek kimliklerini gizlerlerken Avrupa Birliği, Küreselleşme, Amerikancı ya da Büyük Orta Doğu Projesi doğrultusunda ılımlı İslamcı görünerek açıktan Kemalizm’e ve onun eseri olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine her açıdan saldırmağa çalışmaktalar ve hiç çekinmeden, Türk devletinin geleneksel yapısını yansıtanı siyasal ve hukuki düzenim ortadan kaldırılması doğrultusundaki her türlü değişim ve yenilik önerilerine sıcak bakarak, bunların gerçekleşmesi ile Kemalist Cumhuriyetin tasfiyesini hedeflemektedirler. Yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olan Kemalist Cumhuriyet, bir yüzyıl sonra küresel emperyalizmi kontrolü altına alan Siyonizm’in saldırıları ile tasfiye edilme aşamasına gelmiştir. Siyonizm, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurdurmuş olduğu küçük İsrail devletini büyütebilmek için, Büyük İsrail'in kurulması doğrultusunda bütün Orta Doğu ülkelerinin küçük parçalara ve eyaletlere bölünmesini gündeme getiren emperyalist projeleri, Amerikan ordusunun ve küresel emperyalizmin desteği ile gerçekleştirmeğe çalışmaktadır. Büyük İsrail'in oluşturulması doğrultusunda Türkiye'nin küçültülmesi, devlet olarak tasfiyesi ve merkezi bölgenin Siyonizm’in tam anlamıyla denetimine geçmesi söz konusudur. Tarihsel süreç içinde emperya­lizme karşı ortaya çıkan Kemalizm, Siyonizm’in denetimindeki emperyalizm tarafından tasfiye edilmektedir.
**
Türk ulusu, Büyük Atatürk’ün önderliğinde sahip olduğu Kemalist Cumhuriyetini dünyanın merkezi coğrafyasından korumak durumundadır. Bu doğrultuda ikinci bir ulusal var olma mücadelesi gündeme gelmektedir. Siyonizm ve emperyalizmin saldırıları karşısında kalan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan gelen Kemalist yapısını korumak durumunda kalmıştır. Bu aşamada devlet ve millet kaynaşması sağlanarak dışa karşı direnilmesi gerekirken yine Siyonizm ve emperyalizmin ortaklaşa yarattığı senaryolar doğrultusunda, Türkiye'de bir laik devlet ve Müslüman millet çatışması çıkartılmaktadır. Son elli yıldır Siyonizm ve emperyalizmin plânları ve kışkırtmakları doğrultusunda, sürekli olarak iç kavgalarla uğraşmak zorunda kalmış olan Türk devleti, Kemalist yapısını koruyamamış ve bu bölgedeki Kemalizm, Siyonizm çekişmesinde kazanan taraf sürekli olarak Siyonizm olmuştur.

Türk devletinin laik ve çağdaş yapılanmasından fazlasıyla yararlanan İsrail devleti, etkili olduğu Amerikan devletinin gücünü kullanarak, Orta Doğu’da Kemalist Türkiye'yi bütün Arap ve İslam dünyasına karşı bir koruyucu şemsiye olarak kullanmış ve küreselleşme döneminde ise yeni dönemin koşullarına uyarak, ABD desteği ile kendi gerçek Siyonist projesini uygulamaya aktarırken, Türkiye Cumhuriyetinin parçalanmasını ya da dağılmasını zorlayabilecek adımları, Kuzey Irak'taki ikinci İsrail projesi ile dost ve müttefik olduğu Türk devletine karşı atmıştır. Gelinen aşamada, Kuzey Irak’ta Siyonist İsrail ile Kemalist Türkiye karşı karşıya bir durumdadır. Artık eskisi gibi laiklik ya da Batıcı çağdaşlılık çizgisinde bir dayanışma söz konusu değil. Ama bir din devleti olan İsrail'in kendi devlet modelini bölge ülkelerine dayatması söz konusudur. Türkiye Cumhuriyeti de, bir bölge devleti olarak böylesine bir dayatmanın hedef aldığı ülkelerin en başın da gelmektedir. Bu yüzden ABD'deki Siyonist lobinin desteği ile “ılımlı İslam projesi” devreye girmiş, Avrupa üzerinden laik bir devlet kurmuş olan Türkiye'yi, Orta Doğu üzerinden İsrail'in din devleti modeline doğru değişime zorlamaktadırlar.

Siyonizm, bir din devleti olan İsrail'in genişleyebilmesi ve Müslüman coğrafyada İslam dünyasını işbirlikçi bir düzene oturtması için geliştirilen ılımlı İslam modeli, para ile desteklenen cemaatler aracılığı ile gerçekleştirmeğe çalışmaktadır. Bu süreçte İslam cemaatleri ikiye ayrılarak, dışa açık bir çizgiden küresel işbirliğine yönelen cemaatler paraya boğulmakta ve giderek kapitalistleşen İslam cemaatleri aracılığı ile Müslüman ülkeleri uluslararası kapitalist sistemin denetimi altına alınmakta, zenginleşen cemaatler öne geçerken, ulus devletler ve onların kendi toplumlarındaki ulusal yapıları bütünüyle tasfiye edilmektedir. Dıştan para ile desteklenen projelerin tamamı ulus devletleri tasfiye eden ve kapitalistleşen cemaatler aracılığı ile İslam dünyasını Siyonizm ve küresel emperyalizmin denetimine açın girişimlerdir. Bu yoldan küçük İsrail tüm İslam dünyasını denetimi altına alarak Büyük İsrail projesinin önünü açmaktadır.

Kemalist Cumhuriyetin kurucusu Atatürk, henüz İsrail devletinin kurulmadığı bir dönemde, Çankaya köşkündeki bir söyleşi sırasında; İsrail devletinin, merkezi coğrafyadan uzak bir yerde Avustralya’da, oluşturulması gereğini dile getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu sonrasında dünyanın merkezi coğrafyasında bir ulus devlet kuran Büyük Atatürk, Yahudilerin iki bin yıllık geri dönüş senaryolarını ve üç yüz yıllık Siyonizm’in tarihini iyi bildiği için, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasıyla birlikte, kendi kurmuş olduğu ulusal ve laik cumhuriyetin tehlikeye gireceğini görmüş ve İsrail için Avustralya kıtasını adres olarak göstermiştir.

Yahudilerin kendi ırk devletlerini kurabilmeleri için; İngilizlerin Uganda'yı, Fransızların Madagaskar'ı önermelerinin reddedildiğini iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, kendi geliştirdiği Kemalist model ile Siyonist devlet modellerinin karşı karşıya geleceğini ve bir çatışmanın ortaya çıkacağını, jeopolitiği iyi bilen bir askeri otorite olarak önceden görebilmiştir. Çünkü Filistin'de kurulacak küçük bir İsrail devleti, bir buçuk milyarlık İslam dünyası içinde farklı bir din devleti olarak ayakta kalamazdı. Küçük İsrail'den Büyük İsrail’e geçiş için ikinci bir atılıma gereksinme vardı.

Sovyetler Birliği döneminde küçük İsrail bölgede yerleştirildikten sonra, Sovyet sonrası dönemde Büyük İsrail atılımına sıra gelmiştir. Böylesine bir büyük atılım ise küçük bir devlet olan İsrail'in gücü ile olamazdı. Dünyanın süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin gücü bu doğrultuda kullanılması gerekiyordu. Bu doğrultuda, küreselleşme ve yenidünya düzeni açılımları yapıldıktan sonra, 11 Eylül kışkırtması (provokasyonu) ile eyleme geçildi ve bugünkü durum, Amerikanın İslam dünyasına askeri saldırısı ile proje devre­ye sokulmuş oldu.
**
İsrail'i ve Siyonizm’e tehdit eden en büyük ve güçlü Arap devleti olar Irak öncelikle bir askeri saldırı ile tasfiye edilmiştir. Bu devletin topraklarında yaşayan bir alt kimlikli etnik grup işbirlikçi bir çizgide örgütlene­rek, Kuzey Irak'ta bir kukla devlet Siyonizm’in ise Büyük İsrail'in çıkarları doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine bir kukla devlet oluşumu dayatılmıştır. Büyük İsrail amacı doğrultusunda kukla devlet Büyük Kürdistan’a dönüştürülerek İran, Suriye ve Türkiye'nin parçalanması Irak'ın dağılmasından sonra gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. İran gibi diğer bölge ülkelerinin parçalanmaları ve ortaya küçük eyalet devletçiklerinin çıkartılması yine Siyonizm’in savunduğu Büyük İsrail projesine uyguna düşecek adımlar olarak görünmektedir.

Böyle bir aşamada Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Lozan Antlaşmasını delen yasalar çıkartılmakta ve batı emperyalizminin İngiltere üzerinden bu coğrafya için önerdiği Sevr haritası yeniden güncelleştirilmektedir. Balkanlar da başlamış olan ikinci Balkanizasyon projesi Yugoslavya’nın dağılmasından sonra, tıpkı yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi yeniden Sevr haritalarıyla Balkanizasyon, Anadolu’ya ve Orta Doğu'ya taşınmak is­tenmektedir. Bu süreçte, Siyonizm, Batılı emperyalist devletler ile bölge ülkelerine karşı işbirliği yapmaktadır.

Beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarının ticaret merkezlerinde ekono­miyi ele geçiren Yahudi lobileri, dünyanın merkezine yerleşerek, Büyük İsrail'in merkezinde yer alacağı bir dünya imparatorluğu kurmağa yöneldiği aşamada, sahip oldukları büyük ekonomik gücü, küresel sermaye olarak bölge­ye getirmekte ve bölgedeki her şeyi para gücü ile satın almaktadırlar. Türk devletindeki son dönemde gerçekleştirilen özelleştirmelerde hep küresel sermayenin, Siyonist lobilerin yönlendirmesi ile hareket ettiği görülmektedir. Bir anlamda küresel sermaye aracılığı ile Yahudi lobileri Türkiye üzerinde, Orta Doğu'ya gelmekte ve her şeyi satın alarak, devletleri tasfiye ederken, halkların ve ulusların ülkelerini de para gücü ile ellerinden al­maktadırlar. Siyonizm, Amerika’daki Yahudi lobilerinin örgütlü gücü ile ABD gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta, en büyük Arap tehdidi olan Irak'ın tasfiyesinden sonra, büyük Şii tehdidinin merkezi olan İran’ı saldırı ve savaş yolu ile ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bu arada Batı emperyalizminin ve Siyonizm’in bölgedeki üssü olarak kullanılan Türkiye ise demokrasi içinde yasama yolu ile tasfiye edilerek, Büyük İsrail plânı doğrultusunda Anadolu'da gayrimüslim küçük eyalet devletlerinin önünü açacak girişimler, birbiri ardı sıra uygulama alanına getirilmektedir.

Son olarak çıkartılan Vakıflar Yasası hızla Anadolu’daki Müslüman yapıyı tasfiye ederek, eski Bizans dönemine geri dönüşü sağlayacak ve Yeni Bizans Projesinin tipik örneği olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçiril­miştir. Özelleştirme, yerelleştirme ve demokratikleştirme var olan yapıların tasfiye edilmesinde, Yeni Bizans ya da Büyük İsrail projelerinin ger­çekleştirilmesinde araç olarak kullanılan politikalar olarak sürekli bir biçimde gündemde tutulmaktadırlar.
**
“Siyonizm” kavramı genel anlamda dinci ya da aşırı milliyetçi kesim­lerin ele aldığı bir sözcüktür. Türkiye'deki laik ve çağdaş uygarlıktan yana olan toplum kesimleri içinde Siyonist kadrolar çok örgütlü olduğu ve gayrimüslim cemaatler bu kavramları kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları içini, Atatürkçü ve Kemalist kadrolar, Siyonizm konusuna uzak kalmışlardır. Siyonizm’i, İslamcı ya da aşırı milliyetçi kesimlerin malzeme olarak kullanması da, Atatürkçü ve Kemalist kesimlerin Siyonizm olgusuna mesafeli davranmalarına yol açmıştır. Bu kesimlerin içinde yer alan bazı Sabetayist ya da Siyonist kadrolar da, Siyonizm kavramının Türk kamuoyundan uzak kalması için çaba göstermişlerdir. Bu çarpıklık nedeni ile haksız yere Müslüman çoğunluk sürekli olarak şeriatçı gösterilmiş, gerçek şeriatçı kesimlerle Müslüman çoğunluk karıştırılmış ve bu nedenle ortaya beklenmeyen durumlar çıkmıştır. Türk toplumunun büyük çoğunluğunu Müslüman olması gerçeği dikkate alınarak, daha dikkatli bir laiklik politikasının uygulanması gerekliliği iyi anlaşılamamış, sanki bütün Müslüman halk şeriatçıymış gibi bir durum yaratılmıştır. Böylesine bir çarpıklık­tan Siyonizm yine yararlanmasını bilmiş ve ılımlı İslam politikalarını destekleyerek, dinci politikaların laik devleti tasfiye edeceği bir iktidarın oluşumuna katkı sağlamıştır. Uluslararası kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda neoliberalizmi savunan gayrimüslim aydınların siyasal İslam’ı ya da ılımlı İslam’ı desteklemelerini sağlamışlara ve bu yoldan, demok­rasi içinde ulus devletin ve laik cumhuriyetin tasfiyesine giden yolu açmışlardır. Türkiye'deki İslamcılar ile neoliberallerin ulus devlete ve Atatürk'e karşı yürüttükleri ittifakın arkasında; Amerikan Siyonist lobilerinin etkisi olduğu zaman geçtikçe daha iyi anlaşılır bir noktaya gelmiştir. Antiemperyalizm çizgisinde kurulmuş olanı Kemalist Cumhuriyet, Siyonizm’im Büyük İsrail hedefi doğrultusunda ılımlı İslam’ı kullanmasıyla ve liberalle ile ılımlı İslamcılar arasındaki ittifak aracılığı ile ortadan kaldırılmak istenmektedir.

İslamcılar şimdiye kadar Siyonizm’i, din kavgası çerçevesinde ele ala­rak, İslam’ın “cihat” anlayışı çerçevesinde Yahudi devletinin ortadan kaldırıl­masını savunurlardı. Şimdi ise; ılımlı İslamcılar, Siyonizm yokmuş gibi ha­reket etmekte, ABD'deki Siyonist lobilerin desteği ve katkıları ile Büyük İsrail'in gerçekleşebilmesi için Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde kendilerine verilen bütün görevleri yerine getirmektedirler. Sahip oldukları medya kanalları ile bu doğrultuda kamuoyu yaratmaktalar, yine patronu oldukları şirketleri ve holdingleri, emperyalizm ve Siyonizm’in işbirliği ve ortaklığı çerçevesinde, İslam dünyasının uluslararası kapitalist sisteme monte edilmesi doğrultusunda, ABD'den gelen direktifler yönünde, yönlendirmektedirler.

Bu noktada, İslamcılar ikiye bölünmüştür. Milli görüş ve devletten yana olan geleneksel İslamcılar ile Siyonizm’in ve emperyalizmim güdü­mündeki Büyük Orta Doğu Projesine soyunan işbirlikçi ılımlı İslamcılar, ar­tık birbirlerinden ayrı bir çizgide hareket etmektedirler. Siyonizm ılımlı İslam aracılığı ile Orta Doğu'yu Büyük İsrail Projesine ve bölgesel bir konfederasyonun kurulmasına hazır bir hale getirmeğe uğraşmaktadır. Orta Doğu Birleşik Devletlerinin kurulabilmesi için Atlantik Emperyalizmi, İsrail ve Siyonizm’in desteğinde hem Talabani hem de Barzani yönetimlerini kullan­maktadır. Bu iki işbirlikçi önderin güdümündeki kukla devleti ise Türkiye’ye yamayarak, Arapların ve İranlıların tehdidinden korumak istemektedirler. Bir anlamda Kemalist Türkiye; kendisini bölerek ortadan kaldıracak olan emperyalist ve Siyonist projenin, hem uygulayıcısı hem de koruyucusu konumuna getirilmek istenmektedir. Yıllarca aldatılan Türk ulusu ve bölge halkları, iyice aptal yerine konularak, kendilerini ve devletlerini yok edecek plân ve projelere alet edilmeğe çalışılmaktadır.

Bu tür oyunlara Türk ulusunun, yirminci yüzyılın başlarında Atatürk'ün önderliğinde karşı çıktığını Milletimizin, Kemalist Cumhuriyetini korumaya kararlı olduğunu artık batılı emperyalistlerin ve Siyonistlerin görmeleri gerekmektedir. Eskisi gibi soğuk savaş döneminin dehşet dengelerinden yararlanarak, aldatıcı politikaların uygulama dönemi geride kalmıştır.
**
Kemalizm Türkiye Cumhuriyetinin, Siyonizm ise İsrail devletinin kurucu ideolojisidir. Her iki ideoloji de tarihsel süreç içerisinde, dünyamın merkezi coğrafyasında iki ayrı bağımsız devlet meydana getirmiştir. Kemalist Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş ve laik bir ulus devlet olmasına rağmen, Siyonist İsrail devleti bir din ve ırk devletidir. İki bin yıl önce Orta Doğudan bütün dünyaya yayılmış olan Yahudiler, bu aşamaya kadar hiç bir yerde bir ulus devlet kurmamışlar ve bu nedenle de uluslaşmamışlardır. Ama Mezo­potamya döneminden başlayarak bir ırk olarak her zaman varlıklarını korumuşlar ve kutsal kitapları doğrultusunda da dinlerini sürdürmüşlerdir. İsrail devletinin arkasında altı bin yıla yaklaşan Yahudi tarihi vardır. Türkiye Cumhuriyetinin arkasında, ise on bin yıllık Türk tarihi bulunmaktadır. Türk­lerin ilk dünya sahnesine çıktıkları Ural Altay bölgesindeki yaşamlarından başlayarak günümüze kadar on bin yıllık bir tarih süreci geçmiştir. İsrail devletinin arkasında altı bin yıllık bir tarihsel birikim ve bilinç vardır. Türkiye Cumhuriyetinin arkasında ise Büyük Atatürk'ün tarih araştırmala­rında ortaya koyduğu gibi on bin yıllık bir Türk tarihi birikimi ve bilinci bulunmaktadır. Türk tarihi ve Türk Dil Kurumları bu doğrultuda kurulmuş, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi yine bu çizgide açılarak bilimsel çalışmalar ile yeni Türk devleti bir bilimsel temele oturtulmağa çalışılmıştır. Yaşamda tek yol gösterici olarak bilimi benimsemiş olan kurucu önder Atatürk, Türki­ye Cumhuriyetini bir bilim ve hukuk devleti olarak örgütlemiştir. Her türlü emperyalist baskıya rağmen, Türk devletinin günümüze kadar varlığını koruyabilmesinin nedeni; bilimsel ve hukuki temeller üzerine kurulmuş olmasıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu günden buyana bir yazılı anayasası bulunmaktadır. Ama İsrail devleti bir din devleti olduğu için Tevrat esaslarına göre yönetilmekte ve bir yazılı anayasaya sahip bulunmamaktadır. Anaya­sa konusu olan idari ve hukuki konular belirli alanlarda temel yasalar çıkartılarak düzenlenmektedir.

Siyonizm, bir ulus ya da ulus devlete değil ama bir ırka ve de bir dine dayanmakta, bu ırk ile dinin üstünlüğünü bütün dünyaya kabul ettirmek istemektedir. Siyonizm bu yönü ile doğası gereği emperyalist bir ideolojidir. Kemalizm ise emperyalist devletlere karşı savaşılarak kurulan bir ulus devletin ideolojisi olduğu için antiemperyal bir düşünce sistemidir. Atatürk bütün mazlum milletlerin uyanışı doğrultu­sunda Batılı emperyalistlere karşı savaşarak, Türkiye Cumhuriyetini antiemperyalist çizgide, tam bağımsız bir devlet olarak kurmuştur. Bu açıdan; Kemalist Cumhuriyet bütün üçüncü dünya ülkelerine örnek ve model olmuştur. Bugün de emperyalist Batıya karşı bütün güney ve doğu ülkelerine yine antiemperyalist çizgide Kemalizm ve Türkiye Cumhuriyeti yol ve yön göstermektedir. Türkiye devletini yönetenlerin bu gerçeği iyi bilmeleri gerekmektedir.

Ne var ki; Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm, Türk devletinin başına, kendilerine yakın işbirlikçi politikacıların gelebilmesi için yoğun baskı uygulayarak, Türk devletinin bağımsız politikalarının önünü kesmektedirler.

Misyonerlik örgütü ve okulları ile kültürel yönden bölgede bulunan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Orta Doğa ya askeri güç olarak gelmesi ve İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte, Türk devletinin iç ve dış siyaseti her zaman İsrail ağırlıklı olmuştur. ABD'deki Siyonist lobiler aracılığı ile Siyonizm’in ve İsrail'in istekleri doğrultusunda Türkiye istenilen yöne sürüklenmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren de, Rockafeller Eisonhower ve Fullbright burslusu politikacılar aracılığı ile Türk devleti Atlantik Emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin istekleri doğrultu­sunda yönetilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, Siyonizm’in ve emperyalizmin yönlendirmesi doğrultusunda, kendi ulusal çıkarlarına tamamen ters düşen doğrultuda hareket ettirilmiş ve kuruluş ideolojisi olan Kemalizm'den saptırılarak, Siyonizm’in ve emper­yalizmin merkezi coğrafyadaki işbirlikçi ülkesi konumuna sürüklenmiştir.

Cezayir gibi bir üçüncü dünya ülkesinin antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemesi gereken Kemalist Türkiye Cumhuriyet’i, Atatürk’ün ölümünden sonar Batı emperyalizminin güdümüne girerek, emperyalist güç olan Fransa’dan yana tavır almak durumunda kalmış ve böylece; bütün Asya ve Afrika ülkelerinin Batı emperyalizmine karşı desteğini yitirmiştir. ABD'yi, İsrail'in çıkarla­rı doğrultusunda yönlendirene Siyonist lobiler, ABD’ye bağımlı olan Türkiye'yi de Amerika üzerinden Siyonizm’in istekleri ve çıkarları doğrultusunda siyasal laboratuar ülke konumuna sürüklemiştir.

Siyonizm ve Atlantik emperyalizminin işbirliği, Türkiye Cumhuriyetini sürekli olarak kuruluş ideolojisi olan Kemalizm’in genel ilkelerinden uzaklaştırmakta, İsrail merkezli Siyonizm sahip olduğu uluslararası lobiler aracılığı ile Orta Doğuda kendi politikalarını yürütmekte ve Türkiye merkezi Kemalizm’in bölgede etkin olmasını önlemektedir. Bağımlı siyasalı kadro­ların işbirlikçiliğinde Kemalist Cumhuriyet, teslimiyetçi bir yapıya tutsak edilmekte, Türkiye'nin jeopolitiğinden gelen üstünlüklerini kullanmasına ve toparlanmalarına izin verilmemektedir. Sürekli saldırgan bir emperyalist yaklaşımla, Türkiye’nin gündemi meşgul edilmekte, Türk kamuoyunun serbest kalmasına izin verilmemekte, Türk ulusunun kendine gelip, dünyadaki gelişmeleri yorumlaması, gelişmeler karşısında kendisine ulusal bir yön çizmesi önlenmektedir. Çünkü ABD ve İsrail’, Türkiye Cumhuriyetinin kendi toparlayarak, eski Osmanlı hinterlandı ile Türk dünyasında etkin bir önderliğe kalkışmasından korkmaktadırlar.
**
Siyonist lobiler, Kemalizm’in gerekli kıldığı böylesine bir bölgesel önderliği Türkiye’nin yapmaması için her türlü engeli çıkartmakta ve kendi yetiştirdikleri işbirlikçi politik kadrolar ile Kemalist Türkiye Cumhuriyetini Siyonist ve emperyalizmin çıkarları doğrultusundan uydu politikalara tutsak etmektedir­ler. Siyonizm emperyalizm üzerinden, Kemalizm’in önünü kapatırken, Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden, İsrail merkezli bir büyük siyasal yapılanmayı hasırlamaktadır.

Siyonizm’in, Büyük İsrail Projesini bir İsrail diplomatı olan Oded Yinon, Amerika'da yayınlanan Siyonist lobilerin dergisi olan Kivinum isimli yayın organında 1982 yılında yayınladığı “Orta Doğu İçin Siyonist Plân” isimli makalesinde, dünya kamuoyuna açıklamıştır. Türkiye'de de yayınlana bu makale, Siyonizm’in Orta Doğu ürerinden dünya hegemonya plânını açıkça ortaya koymaktadır. Soğuk savaşın geride kaldığı bu aşamada, artık bütün plân ve projeler açıkça yayınlandığına göre, Türk kamuoyu da Türk devleti ve ulusunun geleceği ile ilgili bütün uluslararası görüşleri ve plânlara öğrenmek ve tartışarak kendi yolunu bulmak durumundadır. İsrael Shahak isimli Musevi yazarın bu konudaki makalesi Umran Dergisinin Nisan–2006 sayısında Türkçe olarak yayınlanmıştır. Oded Yinon tarafından açıklanan; Siyonizm’in Orta Doğu plânı, bölge devletlerinin küçük eyaletlere bölünerek, Kudüs'ün başkent olacağı Büyük İsrail’e bağlanmasını öngörmektedir.

Kuzey Irak'taki Kürt devleti bu doğrultuda bölgedeki dört devletin parçala­narak eyaletlerinin Orta Doğu Birleşik devletleri adı altında bir araya gelmelerinin önünü açacak bir siyasal kart olarak, Siyonizm ve Atlantik em­peryalizmi tarafından kullanılmaktadır. Amerikan devletinin merkezini işgal eden Yeni Muhafazakâr kadro, Cumhuriyetçi Parti iktidarını bu doğrultuda yönlendirmekte, Amerikan Evanjelik Kilisesi de bu doğrultuda Büyük İsrail'in kurulması için çalışmaktadır.

Kuzey Irak'taki kukla devlet Küçük İsrail'den, Büyük İsrail'e geçiş için bir köprü olarak kullanılmakta, Kürt kartı ile Türkiye'nin de içinde yer aldığı dört büyük bölge devleti parçalanarak, eyaletler halinde İsrail ve Siyonizm’in denetime altına girmektedir. Kemalizm açısından hiç bir biçimde kabul edilemeyecek olan bu yeni durum, Siyonizm’in var olması ve yoluna devam edebilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Bu açıdan, İsrail’in var olma ideolojisi olarak Siyonizm ile Türkiye Cumhuriyetinin varlık ideolojisi olan Kemalizm karşı karşıya gelmiştir. Siyonizm yoluna devam edebilmek için; liberal kanatlarla ılımlı İslamcıları bir araya getirmekte, yeni ekonomik ve siyasal politikalarla ulus devletin ve Atatürk'ün laik ve çağdaş cumhuriyetinin ortadan kalkmasına giden yollar açılmağa çalışılmaktadır.

Bu aşamada; Türk vatandaşı olan iç Yahudileri temsil eden Sabetaycılar arasında bir bölünmenin meydana geldiği, İsrail'in 1967 yılında Kudüs'ü işgal etmesinden sonra bazı Sabatay kesim­lerin Türk üst kimliğinden vazgeçerek, yeniden ırksal kimlikleri olanı Yahudiliğe geri dönerek, Siyonist lobilerle beraber ortak hareket ettikleri görülmektedir. Özellikle medya ve basında yer alan Sabetaycı kadrolar içinde Sabetyizm'den, Siyonizme geçiş çok hızlı olmuş ve Türk kamuoyundaki dengeler, Siyonizm lehine değişmiştir. Bu nedenle; gayrimüslim liberallerin ulus devlet ve Atatürk karşıtlığında ılımlı İslamcılarla kutsal bir Siyonist ittifaka yöneldikleri açıkça ortaya çıkmıştır.
**
Siyonizm, bir ırk ve dini esas alan, hegemonya projesidir. Kemalizm ise bir ulusu ve laik düzeni esas alan, kendini koruma ve çağdaş yaşam düzeni kurma projesidir. Siyonizm, bir hegemonya arayışı içinde olduğu için emperyalisttir, Kemalizm ise saldırgan Batı emperyalizmine karşı bir direnişin ve ulusal var olmanın, dik durmanın ideolojisi olduğu için, antiemperyalisttir.

Batı emperyalizmine karşı, mazlum Doğu uluslarının uyanışını hedefleyen bir direnişin ideolojisi olarak Kemalizm, bütün yirminci yüzyıl boyunca dünyanın çeşitli ülkelerindeki antiemperyalist, ulusal kurtuluş savaşlarına öncülük etmiş ve yön göstermiştir. Kemalizm bir ulus olarak Türklere yol gösterdiği gibi, emperyalizmin baskısı altındaki tüm diğer uluslara da tam bağımsızlık yönünü göstermektedir. Siyonizm ise Yahudi ırkının üstünlüğü düşüncesinden hareket ederek, küresel sermayeyi denetimi altına alan Yahudi lobilerinin dünyaya ekonomik ve siyasal açıdan egemen olmasını istemektedir. Kemalizm her türlü ırkçı ve dinci düşünceyi dışlarken, vicdan ve din özgürlüğü çerçevesinde herkesin dini inancına saygı göstermiştir. Laik ve çağdaş bir devlet düzeni içerisinde herkesin din ve vicdan özgürlüğü çağdaş bir anayasal düzen çerçevesinde güvence altına alınmıştır. Tevrat'ın anayasa yerine geçerli olduğu İsrail devletinde ise sadece Yahudi ırkından olanlara vatandaş olma hakkı tanınmakta, İsrail sınırları içinde yaşayan Araplara ve Müslümanlara ise eşit bir vatandaşlık hakkı verilmemek­tedir. Çağdışı bir tutumu yansıtan böylesine bir model, İsrail üzerin­den bütün bölgeye örnek gösterilirken, Mustafa Kemal Atatürk'ün bütün din­lere eşit mesafede yaklaşan laik devlet düzeni göz ardı edilmek istenmektedir.

Kemalizm ve Siyonizm kavramları genellikle aşarı dinci kesimlerin beraberce ele alarak saldırdıkları konuların başında gelmektedir. İki ayrı devletin ve düzenin ortaya çıkışının düşünce sistemleri olan bu kavramlarım birbirleriyle karıştırılması son derece tehlikeli sonuçlar yaratmakta ve sanki Kemalizm din düşmanıymış gibi gösterilerek, Siyonistlerin Müslüman katliamlarından yararlanılarak, böylesine olumsuz sonuçlara ulaşılmağa ça­lışılmaktadır. Bu makalede ele alındığı üzere; Kemalizm ve Siyonizm, birbirinden çok farklı ve hatta birbirine karşıt iki ayrı kavramdır. Berabere ele alınmaları ve karıştırılmalarının önlenmesi gerekmektedir.
**
Türk dünyası ile Yahudi dünyasının gerçekleri birbirinden çok farklıdır. Ayrıca, iki ideolojinin kurucuları olan İsrail devleti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin koşulları ve modelleri de birbirinden oldukça farklıdır. İslam karşıt­lığında iki ideolojiyi bir araya getirmek oldukça yanlıştır. Ancak bu yanlışlık; Siyonizm’in, Türkiye'yi kullanması doğrultusunda İsrail'in işine yaradığı için sürekli körüklenmektedir. Ulusumuz, Siyonist kışkırtmalara ya da emperyalist oyanlara alet yapılarak, bir Laik-Müslüman çatışmasına sürüklenmemelidir. Türk devletinin milletiyle kaynaşarak yoluna devam etmesi için, Türk ulusu bu durumun farkına varması gereklidir.

Neoliberaller ve işbirlikçi İslamcılar aracılığı Atatürk ve Kemalizm bir tabu olmaktan çıkartılarak her yönü ile Türkiye’de eleştirilmektedir. O zaman İsrail ve Siyonizm’de bir tabu olmaktan çıkartılarak tarihsel ger çekler doğrultusunda ele alınarak eleştirilebilmelidir. Kemalizm ve Siyonizm arasındaki farklılıklar, kamuoyundan gizlenmemelidir. Kemalizm bir saptırma ile Siyonizm ile birlikte ele alınarak, Türk toplumunun Müslüman yapısına karşıymış gibi gösterilmemelidir. Gerçekleri çarptırıcı emperyalist provakosyonlar ve saptırmalar, medyada yer alan Siyonist kadrolar öncülüğünde, emperyalist güçlerin istekleri ve amaçları doğrultusunda, Türkiye de yeni iç çatışmalara ve karışıklıklara meydan vermemelidir.

Kemalizm nasıl her yönü ile tartışılıyorsa, Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i de, her yönü ile tarihsel gerçekler dikkate alınarak kamuoyu önünde tartışılabilmelidir. 0 zaman Türk devletinin bitmediği, Türkiye Cumhuriyetinin çok büyük jeopolitik üstünlüklere sahip olduğu, Kemalizm’in günümüzde de geçerli olduğu ve Siyonizm ile taban tabana zıt olduğu için örtüşmesinin mümkün olmadığı anlaşılacaktır.

Kemalizm ve Siyonizm, aşırı dincilere ve keskin milliyetçilere bırakılamayacak derecede önemli kavramlardır. Bu nedenle; her iki kavramın bütün boyutları ile gündeme getirilmesi ve her yönü ile tartışılmasında Türkiye Cumhuriyetinin, İsrail devletinin ve bütün Orta Doğunun geleceği açısından sayısız yararlar bulunmaktadır. En azından bölgede kalıcı bir barış düzenine geçilmesinde, Siyonizm ve Büyük İsrail projelerinin savaş isteyen yaklaşımlarının açıklığa kavuşturulması açısından daha geniş boyutlu tartışmalara gereksinme vardır.

Türkler ve Yahudiler bu coğrafyada Araplar ve diğer halklarla barış içinde birlikte yaşayacaklarsa; bütün gerçeklerin ortaya dökülmesi gerekmektedir. 0 zaman görülecektir ki; bölgenin geleceği için sadece ılımlı İslam projesi değil ama aynı zamanda Kemalist projede yol ve yön göstermektedir. Gerçekçi bir laik düzen her zaman için ılımlı İslam projesinden daha fazla bölgenin diş dünya ile bütün­leşmesine yardımcı olacaktır.

Kemalizm’in, Türkiye'de yaratmış olduğu çağdaş laik üniter ve ulusal devlet modeli, bütün bölge ülkeleri için yaşamsal önemde bir örnektir. Bu dikkate alınmadan, Atlantik ötesinden Orta Doğu’nun gelece­ği ile ilgili plân ve projeler uygulama alanına konulamaz.

Siyonizm, artık Kemalizm’i tasfiye ederek bir yere gidemeyeceğini görebilmeli ve Kemalizm’in hem bölge düzenine, hem de dünya barışına olan katkılarını kabul ederek, hakkını teslim etmelidir.

Kemalist Türkiye’nin ayakta kalması bölge barışına hizmet edeceği için, tüm Orta Doğu ülkeleri ile İsrail’in de yararına olacaktır.

KAYNAKÇA
I- Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık.
2- Ralph Schoenman, Siyonizmin Gizli Tarihi.
3- İlan Greilsammer, Siyonizm.
4- M.Kemal Öke, II. Abdülhamit, Siyonistler, Filistin.
5- François Georgeon, Kemalizm ve İslam Dünyası.
6- Moshe Sevilla Sharon, Türkiye Yahudileri.
7- Tekin Alp, Kemalizm.
8- Anıl Çeçen, Kemalizm.
9- Anıl Çeçen, Türkiye'nin B Plânı.
10-Anıl Çeçen, Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti.

4 Aralık 2018 Salı

ANKARA KALESİ-248 "SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 04 Aralık 2018)

ANKARA KALESİ-248  
"SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR" 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 04 Aralık 2018

Türkiye Cumhuriyeti , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlayarak geleceğe doğru emin adımlar ile ilerlerken aynı zamanda cumhuriyetimizin yüzüncü yılına doğru da yönelmektedir . Bu durum içinde bulunulan günümüz konumunu daha da anlamlı kılmakta ve geleceğe dönük yorumlar ile tartışmaları beraberinde getirmektedir . Türk devleti cumhuriyet rejiminin ilk yüzyılını tamamlama aşamasına gelirken , Anadolu toprakları üzerinde başka etnik ve de dinsel devlet yapılanmalarına gitmek isteyen emperyalist çevreler , Atatürk cumhuriyetini yüzyıllık parantez olarak ilan etmekten kaçınmamakta ve yüzüncü yıl bitmeden Türk ulusunun çatısı altında yaşadığı Türk devletini bir an önce savaşa sokarak bitirebilmenin yollarını aramaktadırlar . Bugünkü devlet yapılanması öncesindeki Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğu son aşamada cihan savaşına girmemek üzere çok direnmiş ama dış baskılar ve emperyal komplolar önlenemeyince , Osmanlı gemilerinin Sivastopolu bombalaması ile dünyanın merkezi imparatorluğu Birinci dünya savaşına girmek zorunda kalmıştır . Osmanlı devleti ikinci dünya savaşında Türkiye’nin savaş dışı kaldığı gibi aslında Birinci dünya savaşına da girmeyebilirdi . Ne var ki , küresel bir planı merkezi coğrafya da uygulamak üzere harekete geçen Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığı Avrupa’nın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluğu yıkmak üzere harekete geçtiği aşamada, Osmanlı İmparatorluğunun da tıpkı Rus Çarlığı ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi bir cihan savaşı ile yıkılmaya sürüklenerek tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakıldığı görülmektedir.
Yüz yıl önce Osmanlı devletine dayatılarak uygulanan çöküş senaryosunun benzeri 
Yüz yıl önce Osmanlı devletine dayatılarak uygulanan çöküş senaryosunun bir başka benzeri günümüz koşullarında Türkiye Cumhuriyetinin başına bela edilmek istenmektedir . Yirminci yüzyılın getirmiş olduğu bugünkü merkezi yapılanmanın yirmi birinci yüzyılda eskidiği ileri sürülmektedir .Bu gün dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada ortaya çıkan farklı güç merkezlerinin de devreye girdiği yepyeni bir dünya düzeni oluşumu çerçevesinde ,bu duruma uygun düşen bir siyasal oluşumun eskisinden farklı bir doğrultuda dünya haritasına yerleştirilmesi gerektiğini ifade eden emperyalist çevreler , Orta Doğu bölgesinin geçen yüzyıldan gelen bugünkü yapılanmasının kaldırılması gereğini sürekli olarak dile getirmektedirler . İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş bulunan batı merkezli dünya yapılanmasında merkezi alandaki imparatorluk yapılarını geride bırakan ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasına yol açan savaşlar döneminin yeniden kutsal topraklar civarında gündeme getirilmeye çalışıldığı artık açıkça kesinlik kazanmıştır . Soğuk savaşın gergin günlerinde sıcak savaş çatışmalarına son verilirken ve bugün soğuk savaş döneminden uzaklaşılırken , yeniden sıcak savaş çatışmalarına eski Osmanlı topraklarının sahne olmaya başladığı yeni bir süreç , birbirini izleyen olaylar dizisi içinde öne çıkmaktadır . Böylesine bir olumsuz gidiş, Türkiye Cumhuriyetinin sonunun da tıpkı Osmanlı devletinin yıkılışına yol açan Birinci dünya savaşı benzeri bir üçüncü dünya savaşı ile mi olacağı konusunda kamu oyunda haklı tartışmalara yol açmaktadır .Tarihten ders alınmazsa tekrar benzeri gelişmeler ile karşı karşıya gelineceği , atasözleri aracılığı ile herkesin bildiği bir durumdur . Bugün bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşına sürükleme çabası içine girmiş olan emperyalist ve Siyonist çevrelerin her aşamada Orta Doğu bölgesindeki gelişmeleri sıcak savaşa doğru yönlendirmeleri, bütün dünyayı üçüncü dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir .
Devletlerin çöküşüne , milletlerin dağılmasına ve ülkelerin parçalanmasına yol açan büyük savaşlar
Devletlerin çöküşüne , milletlerin dağılmasına ve ülkelerin parçalanmasına yol açan büyük savaşların durduk yerde çıkmadığı tarih kitaplarının ortaya koymuş olduğu bir gerçektir . Her savaşın arkasında bir gerçeğin saklandığını ,savaş öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar bir bütünlük içerisinde ele alındığında herkes görebilmektedir . Önemli olan insanlık tarihindeki savaşların ortaya çıkış süreçlerinin iyi incelenmesidir . Hangi noktada savaşların gündeme geldiği iyice incelenmeden bugünün koşullarındaki savaş oluşumlarının gerçek boyutları ortaya konulamaz .Ülkeler arasındaki savaşlar gerçeklik kazanırken , savaşa giden yolların karşılıklı taraflar arasındaki çıkar çatışmaları ya da belirli gelişmelere bağlı olarak gerginlik ortamlarının başlangıç noktası olduğu görülmektedir.En küçük bir anlaşmazlık konusunun ya da bir gerginliğin zaman içinde büyüyerek büyük savaşlara giden yolu açtıklarını tarih bilimi ortaya koymaktadır . Bu nedenle , bugünün koşullarında devletler arasındaki çıkar çatışmaları ,ya da gerginlik yaratan plan ya da projelerin iyi incelenmesi gerekmekte ve gelecekte bu gibi olumsuzluklar üzerinden insanlığın büyük savaşlar ile karşı karşıya gelmesi gibi tehlikeli durumların önüne geçilmelidir . Hangi nedenlerin savaş çıkartabileceği ya da hangi durumlarda komşu devletlerin sıcak çatışmalara sürüklenebilecekleri veya uluslararası konjonktürdeki yeni gelişmelerin dünya haritasının neresinde bir büyük savaş tehlikesi ile insanlığı karşı karşıya getireceği netliğe kavuşturulmadan , savaş gerçeğinin önlenebilmesi ya da kontrol altına alınması sağlanamaz . Anlaşmazlıkların oluşumu ile ve yeni politikaların uygulama alanına getirilmesiyle birlikte savaşlara giden yollar açılabilmektedir . Bir tarafın yeni yaklaşımları eski devletlerin tepkisi ile karşılaşınca , kaçınılmaz sonuç olarak sıcak savaşların dünya sahnesine çıktıkları görülmektedir .

Askerlik mesleği güvenlik sorunlarının savaşlara dönüşebilmesi durumu dikkate alınarak geliştirilen bir güvenlikçiliktir . Her sosyal oluşum gibi siyasal yapılanmalar da ayakta durabilmek ve geleceğe dönük bir biçimde örgütlenebilmek açısından kendi güvenliğine dikkat etmek ve bu doğrultuda gerekli olan önlemleri almak zorundadır . Aksi takdirde tarihin çemberi dönerken bir çok siyasal oluşum devre dışı kalarak geçmişten bugüne gelememiştir . Yeryüzünde yer alan beş kıta ve iki yüzden fazla devlet her zaman için bir çok sorunla karşılaşmış ve bunların bir kısmı barış içinde çözüme kavuşturulurken ,diğerleri de çözüme bağlanamadığı için olumsuz yönlerde gelişerek sıcak çatışmalara yol açmıştır . Genel olarak dünya tarihi incelendiği zaman barış dönemlerini savaş dönemlerinin izlediği ve bu doğrultuda da savaş dönemlerini doğal olarak barış dönemlerinin takip ettiği görülmektedir .Devletler barış dönemlerindeki konumlarını iyi kullanabilirlerse savaşların önünü kesebilmekte aksi takdirde barış yılları uzun sürmemekte ve doğal bir seyir olarak savaşlar dünya sahnesine çıkmaktadır . Devletlerin başında bulunan siyasal yöneticilerin böylesine bir süreçte konumları önem kazanmakta ve aldıkları kararlar ya da giriştikleri uygulamalar giderek ya savaşların çıkmasına ya da önlenmesine sebep olmaktadır .Tarihde yer alan devlet adamlarının kahramanlık mertebesine eriştiği noktada savaşa giden yollar ya açılmakta ya da tamamen tersi bir çizgide kapanmaktadır .Kahramanlaşan devlet adamları bazan tarihin gidişini etkilemekte bazan da uluslararası konjonktürün ortaya çıkardığı siyasal sorunların gelişmesi ile devlet adamların kaderin çizdiği bir çizgi içinde yer alarak savaşa giden yollarda dolaylı yollardan etkinlik sağlayabilmektedirler .Devletler arası ilişkiler veya uluslararası gelişmeler her zaman için devletleri ya da siyasal kuruluşları karşı karşıya getirebildiği için savaşa giden yolda sıcak çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır . Her siyasal yapı bu durumu gözlemleyerek kendi konumunu belirlemek ve her türlü saldırı ya da savaş gibi sıcak çatışmalara karşı kendi önlemlerini almak durumundadır . Eğer böylesine bir yol izlenirse güvenlik sistemlerinin korunması açısından olumlu sonuçlar elde edilebilmekte aksi takdirde gene sıcak savaşlara giden konjonktürde ihtilaflar öne geçerek etkili olabilmektedir .

Bugün gelinen yeni dönemde uluslararası konjonktürün koşulları iyice değişmiş gibi görünmektedir .Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte soğuk savaş dönemi sona ererken , yeni bir süreç olarak küreselleşme olgusu, öne geçerek ve dünyadaki bütün siyasal gelişmeleri kontrol altına alarak tekelci büyük şirketlerin öncülüğünde yeni bir siyasal düzeni kurmaya başlamıştır .Soğuk savaş döneminde iki kutuplu yapılanmanın getirmiş olduğu gerginlik ortamında anlaşmazlıklar ya da gerginlikler iki kutup arasında fazlasıyla olmuş ama ortaya ciddi bir sıcak çatışma gelişmesi çıkmadığı için kutuplararası soğukluğun devamı boyunca sıcak çatışmalar geride bırakıldığı için , ciddi savaş girişimleri gündeme gelmemiştir . Sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulabilmesi amacıyla ,Amerikan askeri güçleri Basra körfezindeki petrol alanlarını batılı büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda güvence altına almaya başlayınca, bölge devletlerinin direnmeleri üzerine uzun süren bir savaş süreci jeopolitik merkezi alanda bütün dünya tanık olmuştur . Geçmişten gelen uluslararası konjonktür dünya sahnesinin büyük bir değişime uğradığı aşamada var olan devletler düzenini sarstığı için bölge devletlerinin emperyal saldırılara karşı çıkmaları üzerine küreselleşme döneminde de savaşlar devam etmiştir . Ne var ki , bu dönemin savaşları devam ederken bölge devletleri savaş türü gelişmelere alışkanlık kazanarak bir yandan da devlet düzenlerini sürdürmesini bilerek hareket etmişlerdir . Bu yüzden küreselleşme aşamasında Birleşmiş Milletler çatısı altında resmen tanınmış olan devlet yapılarının, çöküşü ya da bütünüyle işgal edilerek ortadan kaldırılması gibi çok olumsuz bir durum ile karşılaşılmamıştır .İki merkezli bloklaşmanın bittiği aşamada merkezi alanda emperyalizmin ve siyonizmin orduları savaş saldırganlığında bulunmuş ama bu durum topyekün bir cihan savaşı yaratamamıştır .

Çeyrek yüzyıllık bir dönem olarak küreselleşme sürecinde iki dünya savaşı öncesinde sıcak çatışma merkezi olan bölgelerde yeniden sıcak gelişmeler ortaya çıkmış ve küreselleşmenin bir ekonomik yapılanmanın ötesinde aynı zamanda siyasal bir oluşum olarak dünyanın geleceğe dönük yazgısını da belirlemiştir .Savaşın soğuğu sona erince sıcağı ortaya çıkmış ve eski anlaşmazlık konusu olan hemen hemen her yerde sıcak çatışmalar ortaya çıkmış ve bunların bir kısmı da daha sonraları yerel ya da bölgesel savaşlara dönüşmüştür .Özellikle Asya ve Afrika kıtalarındaki eski sömürge alanlarında sonradan ortaya çıkan devletler , ülkelerini genişletme maceralarına kalkışınca sıcak çatışma senaryoları dünya kamuoyundaki yerini alarak insanlığı fazlasıyla sarsmıştır . O dönemin üçüncü dünya ülkeleri olarak kabül edilen Asya-Afrika ülkelerinin yeni dönemin koşullarına uyum sağlamaları çok zor olmuştur .İki kutuplu dünya sonrasında küreselleşme saldırıları ile tek kutuplu olmaya zorlanan dünya yapılanmasında işler tersine dönünce,çok kutuplu yeni bir dünya düzeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da çok kutubun içinde yer alan yeni kutup başı ülkelerin sınırları ötesinde hegemonya maceralarına kalkışmaları üzerine, yeni savaş senaryoları birbiri ardı sıra öne çıkarak dünya kamuoyunu yeniden emperyalizm sorunu ile uğraştırmıştır .Normal koşullarda başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslarası kuruluşların sıcak çatışma alanlarına müdahale etmeleri gerekirken , çok kutuplu emperyal düzenin öne çıkardığı çekişmeler ve çatışmalar yüzünden dünya ülkeleri arasındaki çekişmeler sona ermemiş aksine daha da hız kazanarak evrensel boyutlarda bir kaos ortamının belirmesi ne giden yol açılmıştır .Bu gibi durumlarda savaşların kaçınılmaz olarak daha fazla tahrik edildiği ve yeni yapılanma dönemlerine yönelik bir biçimde eski düzenlerin ortadan kaldırılarak, yeni dönemin koşullarında egemen güç merkezleri tarafından istenen farklı bir yapılanmaya doğru devletlerin sürüklendiği görülmüştür . Böylesine bir olumsuz durumdan etkilenmek istemeyen devletler, kendi başlarının çaresine bakarlarken öncelikli olarak savaşların önünün kesilmesine giden yolları öne çıkarmışlar ve daha sonraları da bölgesel güvenlik örgütlenmelerine giderek tümden savaşa karşı çıkmışlardır .

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk , yaşamsal zorunluluk olmadıkça savaşların cinayet ile aynı anlama geldiğini açıkça ifade etmiştir . Türk ulusal kurtuluş savaşının önderi olan bir tarihi şahsiyet olarak Mustafa Kemal , askerlik mesleğinden gelen bir devlet kurucusu olarak savaşların anca savunma amaçlı olarak yapılabileceğini , bununu dışında kalan saldırı ve hegemonya savaşlarının hemen hemen hepsinin özel çıkarlara dayanması nedeniyle temelinde bir haksızlık olduğunu ve bu nedenle de hiçbir biçimde meşru müdafaa anlamında bir haklılık kazanamayacağını vurgulamıştır .Dünya tarihi incelendiği zaman ya büyük güçlerin hegemonya kavgaları ya da mazlum milletler ile küçük toplulukların bu gibi saldırılara karşı çıkışları gibi savaş türleri ile karşılaşılmaktadır . Tarih sahnesine çıkışı itibarıyla bir ulusal kurtuluş savaşı ürünü olarak Türk devletinin , geçmişten gelen siyasal gelişmeleri iyi değerlendirerek kendisini savaş sürecine çeken gelişmelere karşı ciddi bir bilinçli tavır izlemesi gerekmektedir . Dünya haritasından Türkiye’nin konumuna bakıldığında tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi jeopolitik merkezdeki bir ülke pozisyonunda olduğu ve bu açıdan Osmanlı devleti ile benzer koşullara sahip bulunduğu görülmektedir .Aynı coğrafyada farklı dönemlerde gündeme gelen Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti aynı kaderi paylaşma durumunda olup olmadığını gelecekteki olayların gelişim çizgisi belirleyecektir .Bu aşamadan sonra yaşanacak olayların merkezi alana savaş mı yoksa barış mı getireceği önümüzdeki zaman dilimi içinde belirginlik kazanacaktır .

Osmanlı devleti bu coğrafya da bir dizi savaşlar süreci içinde tarih sahnesine çıkmış ve yedi yüzyıllık bir hegemonya döneminin sonunda gene bir dizi savaşlar sonrasında haritadan silinmiştir.Orta Doğu denilen orta alandaki Türk hegemonyası bin yıllık geçmişe doğru giderken savaşlar ile barışların birbiri içine girdiği ve sürekli bir canlılık yaratarak rahat ve kalıcı bir düzen oluşturulmasını engellediğigörülmüştür . Üç kıta arasında yer alan ticaret yollarının kesiştiği merkezi alan üzerinde her zaman için bir güvenlik sorunu olmuş ve bu yüzden de savaşlar birbirini izleyip gitmiştir . Tarih bilimi açısından merkezi alandaki Türk egemenliğinin hem ortaya çıkışı hem de ortadan çekilmesi birbirini izleyen savaşlar zinciri ile gerçekleşmiştir .Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğunun tarihi olarak izlenen olayların farklı çizgideki benzerlerinin, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş bulunan Türk devleti için de geçerli olduğu genel hatları ile ortaya çıkmaktadır . Buna göre tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi bir savaşlar dizisiyle kurulmuş olan Türk devletinin de gene benzeri bir doğrultuda birbirini izleyen savaşlar ile kurulduktan sonra gene benzeri bir savaşlar olgusu ile tarih sahnesinden çekilebileceği ne dair bir iddia bazı çevrelerce öne sürülmektedir .Her ne kadar iki devletin tarih sahnesine çıkmış olduğu dönemler birbirinden çok farklı olmasına rağmen , iki devletin aynı coğrafyada ve topraklarda kurulmuş olmasının benzeri bir konum yarattığı ciddi bir tartışma konusu olmaktadır . Jeopolitik kitaplarının dünya kıtalarının orta alanına baktığı zaman ,eski Osmanlı hinterlandı ile bugünkü Türkiye Cumhuriyetinin ülkesini meydana getiren Türk topraklarını benzeri yaklaşımlar içinde ele alarak değerlendirdikleri göze çarpmaktadır .Devletlerin ülke toprakları açısından ortaya çıkan bu gibi benzerlikler , aynı topraklar üzerinde kurulmuş olan devletleri benzeri bir kadere mahkum edip etmeyeceği , gene jeopolitik kitaplarının ele alarak incelediği konuların başında gelmektedir . Tarihin tekerleği dönerken gelip geçen her dönemde birbirinden çok farklı devlet yapılarının harita üzerinde ortaya çıktığı ve gene sürekli dönen bu tekerlek yeni zamanlara doğru giderken arkasında bir çok başarısız devleti de bırakmaktadır . Başarısız devletler tarihin çöplüğüne bu şekilde iteklenerek haritadan süpürülürken , bunların yerini yeni ve başarılı devletler almaktadır . Devletler arasında ortaya çıkan bu gibi değişiklikler tarihin yaratmış olduğu devinimin hızı ile meydana gelmektedir . Zaman sürekli olarak akıp giderken zamanın ruhu gelinmiş bulunan ilerleme çizgisine uygun düşen siyasal yapılanmaları öne çıkarmaktadır .

Savaşlar , devletlerin hem doğuşuna hem batışına hem de kimlik ve yapı değişikliğine yol açan başlıca oluşumlardır . Tarihin her döneminde gelişmişlik düzeyi hangi noktada ise yeryüzü haritası da bu duruma göre biçimlenmektedir .Devletler birbirleriyle savaşarak yollarında ilerlemeye devam ederlerken , gündeme gelen savaşlar ile uğraşmak zorunda kalmaktadırlar . Devletler arası savaşları kazanan devletler , savaş meydanında yendikleri devletleri kendi sınırları içine alarak daha da büyüyerek ve güçlenerek yollarına devam etmektedirler . Er meydanında yenilen devletler ise hızla çökerek dağılmakta ve bu durumda savaşı kazanan devlet yenmiş olduğu devletlerin ülkelerini işgal ederek yenilmiş olan devleti bütünüyle yeryüzü haritasından silmektedirler . Bu acımasız gerçek nedeniyle bütün devletler arasında bir rekabet düzeni vardır . Her devlet komşularından ya da dünyanın herhangi bir yerinden gelebilecek emperyalist saldırı ya da işgal girişimlerine karşı uyanık olmak ve kendini korumak zorundadır . Devletler arasında her zaman için bir hegemonya çekişmesi ya da komşu siyasal yapılarla sorunlu birliktelikler gündeme gelebilmektedir . Büyük devletlerin saldırısına ya da işgal girişimlerine karşı aynı bölgede yaşayan ve harita üzerinde komşu konumunda bulunan devletlerin bir araya gelerek ,kendilerini korumak için bölgesel birlikteliklere girdikleri dünyanın her yerinde görülmekte olan bir doğal savunma mekanizması olarak öne çıkmaktadır .Bu doğrultuda bölgesel güvenlik paktları dünya kıtalarının belirli bölgelerinde yer alarak her türlü tehdit ve saldırıya karşı üyelerinin ortak dayanışmalarıyla kendi güvenliklerini sağlayarak haksız emperyal savaşlara karşı durduklarını dünyadaki çeşitli örnekler gözler önüne sermektedir .

Büyük devletler hegemonya yarışını sürdürürken , kendi çevrelerinde yer alan küçük ve orta boy devletler üzerinde hegemonya mücadelesine girmektediler . Bu gibi gelişmeler karşısında bölge devletleri pasif kalırsa ve seslerini çıkarmazsa devletler arası çekişmeler tırmanmakta ve zamanla küçük ve orta boy devletlerin komşusu olan daha büyük devletler kendilerini güçlendirmek üzere tartışma konusu olan devletlerin kendi sınırlarına yakın olan bölgelerini işgal etmektedirler . Bu durumda bir devletin komşuları tarafından işgale uğraması ile birlikte, o devlet bir siyasal düzen olmaktan çıkarak giderek bir savaş alanına dönüşebilmektedir . Kendi sınırlarına komşu olan bölgelerde ya da ülkelerde devletler kendilerini güvence altına almak için hem askeri önlemler almakta hem de bu gibi istenmeyen durumları önleyebilmek üzere komşu devletler ile bir araya gelerek bölgesel güvenlik örgütleri oluşumu aracılığı ile savaş risklerini ortadan kaldırmaya çaba göstermektedirler .Büyük devletlerin ya da emperyal güçlerin her zaman için saldırı tehditlerine karşı küçük ve orta boy devletlerin sürekli olarak uyanık bir durumda olmaları gerekmektedir. Ülke ve nüfus azlığının bir güvenlik sorunu yaratmaması için küçük ve orta boy devletlerin diğer alanlarda çok çalışarak bir ilerleme kaydetmesi ve böylece zayıf olan yanları dengelemek üzere diğer alanlarda güçlü siyasal ve toplumsal yapılanmalara gidilmelidir . Böylece büyük devletler ya da emperyal güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda küçük ve orta boy devletlere saldıramayacakları dengeli yeni yapılanmaların zaman kaybetmeden bir an önce kurulması ülke yararına olacaktır .Emperyalizm çağı incelendiği zaman , batılı devletlerin bütün dünya ülkelerini nasıl sömürgeleştirdiği ve sömürge savaşları ile sömürgeciliğin içinden çıkılmaz bir cehennem yarattığını tarih kitapları bugünün kuşaklarına aktarmaktadır .Devletlerin yapıları arasındaki eşitsizlikler ve farklı özellikler her zaman için devletlerarası düzenin oluşturulması ve yürütülmesi süreçlerinde sorunlar çıkarmakta ve bu çizgideki anlaşmazlıkları zaman içerisinde sıcak çatışmalar ile birlikte savaşlar olarak da siyasal gündeme getirdiği görülmektedir . İçinden çıkılamayacak düzeydeki gelişmelerin süreklilik kazanan ihtilafları kanayan yaralara dönüştürdüğü zaman savaşlardan kaçınmak artık mümkün olamamaktadır . Bu gibi önlenemeyen durumlarda savaşlar toplumların , devletlerin ve de milletlerin kaçınılmayan kaderi olarak her türlü acı yönü ile insanlığın önüne çıkmaktadır .

Savaşlar devletler ya da milletler arası çatışmaların ötesinde , dünya tarihinin büyük dönüşüm noktalarında da ortaya çıkan kaçınılmaz dayatmalar olarak da güncellik kazanmaktadırlar . İnsanlığın geleceğini belirleyen ve toplumları bu doğrultuda yönlendiren büyük devrimci oluşumların gene savaşlar üzerinden tarih sahnesine çıktığı görülmektedir . Yerleşik düzenlerin zamanla çökmesiyle birlikte ortaya çıkan yıkıntıların temizlenmesi ve pisliklerin ortadan kaldırılabilmesi için güç sahibi merkezler savaşları temiz bir gelecek için kaçınılmaz görmektedir. Onlara göre geçmişten gelen yıkıntıların ve pisliklerin temizlenebilmesi için savaşlar gereklidir .Savaşlar küçük ve orta boy devletlerin ortadan kaldırılmasını sağlayarak , daha büyük ve güçlü siyasal yapılanmalara yönelmenin önündeki engelleri ortadan kaldıracaktır . Sermaye gücü ile birlikte teknolojinin getirmiş olduğu en son bulgulara da sahip olma durumundaki bu merkezlerin , yeni dönemde eskisinden çok farklı bir düzen kurabilmek için ortalığı temizleyecek bir savaşın peşinde koştukları bugünün gerçeklerinin öne çıkardığı bir sonuçtur . Siyasal anlamda çökmüş olan devlet yapılanmalarının bütünüyle ortadan kaldırılarak yepyeni bir dünyanın yaratılması hedeflenirken , iç ve dış savaş senaryolarının birlikte uygulanabildikleri görülebilmektedir .

Birinci dünya savaşı , devrimler ile savaşların birlikte ortaya çıktığı bir siyasal dönüşüm süreci olarak tarihteki yerini almıştır . Yirminci yüzyıla girerken çökmüş olan Rus Çarlığı tüm ağırlığı ile ortada kalmışken bu eskiyen yapıyı ortadan kaldırmak üzere, devrimci bir girişim ile Büyük Ekim Devrimi gerçekleştirilmiştir . Çöken imparatorluk yerine yeni bir ideolojik sistem kurulurken , iç ve dış savaşlar birbirini izlemiş ve Rus devleti savaşlar sayesinde Çarlığın kalıntılarını temizleyerek yepyeni bir ideolojik imparatorluk kurmuştur .Tarihin dönüşüm noktasında Rusya bir Sosyalist devrim ile kendini yenilerken , tarihin Birinci Dünya Savaşı sırasında birbirini izleyen savaşların orta çağ kalıntısı siyasal yapıları geride bırakarak ,çağdaş bir cumhuriyete giden yolda Türkiye için Rusya’dan çok farklı bir çizgide bir Kemalist Devrim modelinin gerçekleştirilmesine katkıda bulunduğu görülmektedir . Böylece Birinci Dünya Savaşı sürecinde hem savaşlar birbirini izlemiş ve bu doğrultuda imparatorluklar ortadan kalkmıştır hem de imparatorlukların geride bırakmış olduğu alanlarda devrimci oluşumun sonucu olarak yeni siyasal ve sosyal yapılanmalarının devreye girdiği görülmüştür .

Bugün Birinci Dünya Savaşının yüz yıl sonra devam ettiği ve bu doğrultuda bu büyük savaşın tam olarak yaratamadığı yeni dünya düzeninin ortaya çıkarılabilmesi için savaşların yeni cephelerde sürdürülmesi gerektiğini savaştan yana olan lobiler ve merkezler açıkça savunabilmektedirler .Silah fabrikatörleri daha çok silah satmak için savaşı kışkırtırlarken , emperyalist ve Siyonist merkezler de dünyaya tam olarak egemen olabilmek için savaş çığırtkanlığını her yerde açıkça yapabilmektedirler . Kendi çıkarları için savaş isteyen merkezlere ve lobilere karşı insanlığın yeniden barış çığırtkanlığına soyunduğubir kamuoyunu bütün dünya ülkelerinde örgütlemek gerekmektedir . Devrim için savaş isteyenler ile çıkar düzeni için savaş kışkırtanlar arasında oluşturulmuş olan savaşçı dayanışmasının bir an önce barıştan yana olan güçler tarafından önlenmesi gerekmektedir . Bugün gelinen noktada her kesim eskisine oranla çok güçlüdür . Kısmı ve yerel çatışmaların yerini yeni bir dünya savaşı alırsa o zaman nükleer silahların kullanılmasıyla hem bütün dünya devletleri yıkılır hem de milyarlarca insan yok olma riski ile karşı karşıya kalır . Atatürk’ün deyimi ile cinayet olan savaşlara meydan vermemek ve bunları önleyebilmek için yeni bir insanlık anlayışına dünyanın ihtiyacı vardır . Siyasi ve dini inançları kötüye kullanarak savaş kışkırtıcılığı yapılmasına artık izin verilmemelidir . Savaşlar hiçbir zaman insanlığın kaderi olmamalıdır .Böyle bir yok olma kaderine zorlanan insanlığın bir araya gelerek ortak bir işbirliği düzeni içinde bütün savaşları önlemesi insanlığın yaşamı açısından hayatidir.

26 Kasım 2018 Pazartesi

ONE MORE TIME KEMALİZM! "NURAY BAŞARAN.NT GAZETE" YENİ ORDULAR VE YENİ NATO’LAR KURULURKEN & YEREL SEÇİMLERİN ANLAMI (Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN, Özel Seçim ve sistematik takip portföyü)

ONE MORE TIME KEMALİZM!..
NURAY BAŞARAN YAZDI: 
"ONE MORE TIME KEMALİZM!"
Nuray Başaran,Kemalizm'in stratejik önemini ve dönemsel konumlanma süreçlerini N GAZETE okuyucuları için kaleme aldı.
Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm’in tarihsel planda ortaya çıkması sonrasında kurulmuş bir siyasal yapıdır. 20. yüzyılın başlarında, imparatorluklar dağılırken, 1. Dünya Savaşı sonrasında ulus devletler kurulurken, Osmanlı İmparatorluğu merkezinde ortaya çıkan siyasal boşluk; Kemalist ideolojiye dayanan Kuvayı-i Milliye hareketiyle doldurulmuştur.
Tam bu aşamada gerçekleşen Sovyet Devrimi, hızla Doğu Avrupa, Kuzey ve Orta Asya bölgelerini kendine bağlarken, Balkanlar ve Kafkasların aşağısına inmeye çalışmış ama Osmanlı’nın son yıllarında hazırlanan Misak-ı Milli programıyla Kuvay-ı Milliye Hareketi ortaya çıkarak Kemalist Türkiye’yi yaratmıştır. Bu çerçevede 100. Yılına yaklaşmakta olan Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm’in 21. Yüzyıla uzanan boyutudur.
Atatürk, Anadolu’da Kemalist Türkiye’yi kurarken, aslında üç dünya arasında merkezi bir devlet yaratmıştır. Birinci dünya olan Batı dünyasının dayandığı kapitalist sisteme mesafeli davranan Atatürk, aynı mesafeyi ikinci dünya olan İslam dünyası ve üçüncü dünya olan sosyalist dünyaya da göstermiştir.
Atatürk; kapitalizmi kabul etmeyerek batıya, sosyalizmi reddederek doğu blokuna, laikliği benimseyerek de İslam dünyasına karşı durmuş ve dünyanın merkezinde üçe bölünmüş dünyanın tam ortasında merkezi bir devlet modeli geliştirmiştir.
Üç dünya arasında bağımsız bir Türkiye yaratabilen siyasi irade, daha sonra kazanılan Kurtuluş Savaşı’nı çağdaş bir Cumhuriyet düzenine dönüştürebilmiştir.20. yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türkiye Cumhuriyeti , çağdaş uluslar ailesinin bir onurlu üyesi olma şansını elde etmiştir.
Kemalizm’in birinci dönemi ulusal kurtuluş savaşı olmuş, ikinci dönemi de çağdaş cumhuriyet devletinin kuruluşu olmuştur. Ulusal kurtuluştan kuruluşa geçerken Kemalizm, hem bir çağdaş dünya gücünü, hem de bir çağdaş devlet modeli ortaya koymuştur. Bu çerçevede devletin kurucusu Atatürk olduğu için, Atatürk zamanında kabul edilen iki Anayasa ile Türkiye, Avrupa’nın yanı başında modern bir devlet olmayı kabul etmiş, SSCB’nin hegamonyasında ezilen Türk Dünyasından ayrı olarak, merkezi coğrafyada bağımsız devlet durumunu korumuştur.
Kemalizm’in birinci dönemi , Cumhuriyet’in kuruluş dönemidir. Daha çok Atatürk’ün iş başına geldiği 1918 ile 1938 arasındaki dönem, 1. Kemalist dönem olarak tarihte yerini almıştır.
İkinci dönem, Atatürk’ün vefatından sonra başlayan tek parti dönemidir. Bu dönemde İsmet İnönü, kurucu önder Atatürk’ün silah arkadaşı olarak Türkiye’nin başına geçerek 2. Dünya savaşına kadar Türkiye’yi yönetmiştir.Tek parti döneminde yapılanlar, Atatürk döneminde başlayan işlerin tamamlanması olmuş ve Kemalizm 2. Dünya Savaşı’ndan uzak kalarak kamusallaşması sağlanmıştır. İkinci dönemde Türkiye savaştan uzak kalarak hem savaşa karşı kendisini korumuş, hem de savaş sonrası tüm dünyadan önce demokrasiye geçmiştir. Atatürk’ün arkasından da bir gurup, DP’yi kurarak serbest seçimlerle iktidara gelmiştir.
Üçüncü dönem, 27 Mayıs 1960 Devrimi ile olmuştur. Bu dönemde devletin daha önce yaptığı hazırlıklar, 27 Mayıs olayından yararlanarak uygulamaya koyulmuştur. Soğuk savaşın son döneminde teröre teşvik edilmek istenen Türkiye, bu oyuna gelmemiş, ABD-SSCB arasında sürdürülen bloklaşma kavgasına Türkiye sahne olmamıştır. Burada Kemalizm’in getirmiş olduğu Cumhuriyetin ilkeleri ile oluşturulan devletin farklı yapısı etkili olmuş ve Türkiye üç dünya arasındaki merkezi durumunu koruyarak yoluna devam etmiştir.
Ne var ki, bu dönemde; doğu ve batı blokları arasında gerginliğin artması, bu bölgeye yönelik siyasi manevralarla her 10 yılda bir NATO üzerinden askeri müdahalelerle Türkiye batı blokunun daha fazla kontrolüne alınmıştır. Bu noktada batının NATO’cu darbeleri, Kemalist darbeler olarak sunularak Türk halkının desteği alınmaya çalışılmıştır. Bu noktada Kemalizmin saptırıldığı görülmektedir.
20. yüzyılın son 10 yılında SSCB dağılınca, dünya küreselleşme dönemine girerken, Türkiye Kemalist kimliği ile ayakta kalma mücadelesi vermiştir. Küreselleşme, Asya-Afrika devletlerini parçalarken, Türkiye Kemalist devlet modeli içerisinde varlığını koruyabilmiştir. Küreselleşme sürecinden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra, bugünkü aşamada dünya ülkeleri bocalarken, Türkiye her türlü etnik, dinsel savaş ve müdahalelere karşı ‘6 Ok’tan gelen devlet modeliyle direnmiş, bu ve benzeri provakasyonları 6 temel ilke çerçevesinde önlemiştir.
Şimdi küreselleşmeden çeyrek yüzyıl sonra bugün, Türkiye 21. Yüzyılda geleceğini ararken, bir çok düşünce ve siyaset Türkiye’ye belirli çevrelerce empoze edilmeye çalışılmış ve başarılı olamamıştır.
Türkiye’yi 16 yıldır yöneten ‘ Ilımlı İslam’ partisi bile, - küreselleşmeye direnerek- varlığını korumak için Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in varlığını korumakla karşı karşıya kalmıştır.
Siyonizmin Büyük İsrail Projesi, Atlantik emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi gibi saldırgan, bölücü ve savaşçı projelerine karşı , Türkiye’nin yine Kemalizm’e dönerek yoluna devam edebileceği artık kesinlik kazanmıştır. Cumhuriyetimiz 100. Yılına yaklaşırken, her türlü emperyal müdahale ve savaş oyunlarına karşı kendisini koruyabilmiş ve varlığını sürdürmüştür.
Önümüzdeki dönemde de dünya yeniden kurulurken, Türkiye Cumhuriyeti Kemalizm kimliği ile ayakta kalabilecek ve yoluna devam edecektir.
Öyleyse:
ONE MORE TIME KEMALİZM!
Kaynak: ONE MORE TIME KEMALİZM! - Nuray Başaran
YENİ ORDULAR VE YENİ NATO’LAR KURULURKEN….
TÜRKİYE SAVAŞ ALANI OLMAMALIDIR
NURAY BAŞARAN
Önce NATO’nun varlığının tartışmaları ya da yeni konsepti, sonra ARAP NATO’su şimdi de Avrupa Ordusu…
Neler oluyor?
Her şeyden önemlisi, NATO ülkesi Türkiye’nin çıkarları son zamanda NATO’nun yapmak istedikleri ile çatışıyor mu? Neden? ARAP NATO’su ve Avrupa Ordusu ve yeni askeri birlikler arasında tercihe zorlanan Türkiye, yeni savaş alanına mı dönüştürülmek Mİ isteniyor? Ya da yeni savaş alanı olur mu? Neden?
Gelişmeler hızlı ve bir o kadar da hassas bir dönem ile karşı karşıyayız.
Gelin tüm bu sorulara, tarihsel gelişimi de göz önünde bulundurarak cevap arayalım.
Öncelikle söylemekte fayda var ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulu bulunduğu topraklar, dünyanın tam ortasında yer alan, orta alanın göbeği şeklinde ifade edilebilecek öneme sahip bulunmaktadır.
Dünyanın üç eski kıtasının ortasında yer alan bu bölgede Türkler, bin yıllık bir hegemonya düzeni kurarak bugüne gelebilmişlerdir.
Ama bugün gelinen noktada, bambaşka bir dünya konjonktürü ile ülkemiz karşı karşıya gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, jeopolitik kitaplarında dünyanın ana karası ya da Hardland ya da Kalpgah olarak nitelendirilen bu bölgenin konumu, bugünün koşullarında emperyal güçlerin yeni saldırıları ile tehlikeye girmiştir.
Merkezi bölge, dünyanın ortasındadır. Ama şu an dünyayı yöneten güç merkezi bu bölgede değildir.
Soğuk savaş döneminden gelme, 2 kutuplu yapıda Türkiye, doğu ve batı blokları arasında yer almıştır. Doğu blokunun ülkeyi tehdit ettiği noktada Türkiye, batı bloku içinde yer almıştır. SSCB yıkılana kadar devam eden sosyalist sistemin dağılmasıyla ortadan kalkmıştır.
Bu coğrafyada 700 yıl devam eden Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde görülen merkeze yönelik emperyal saldırılar, yeniden gündeme gelmiştir.
Osmanlı imparatorluğu yıkılması ile SSCB’nin yıkılması bölgede boşluk yaratınca, batılı emperyal güçler, merkezi coğrafyaya saldırmıştır.
100 yıl önce Osmanlıyı çökerten Fransız emperyalizmi, Ortadoğu’ya saldırarak merkezi hegemonya oluşturmaya çalışmışlardır. 100 yıl sonra bugün İngiltere’nin yerini Amerika almış, Fransa’nın yerini de Ortadoğu’da ABD’nin uzantısı olarak İsrail Devleti almıştır.
2 İmparatorluğun dağılmasıyla ortaya çıkan savaş konjonktürleri yerleşik yapıları kaldırmış ve barışa son vermiştir.
İşte böylesi bir coğrafyada, Roma ve Bizans imparatorlukları sonrasında Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları ile Türkler bir merkezi otorite oluşturmaya çalışmışlardır. Ve 1000 yıllık bir zaman dilimi içerisinde bir coğrafyada, düzen ve istikrar sağlamışlardır.
Osmanlı imparatorluğu, dünyanın merkezi imparatoru olduğu süreçte barış olmuş, ama Osmanlı zayıflayıp güç kaybedince yani otorite boşluğunda çeşitli isyanlar ve emperyal savaşlar birbirini izlemiştir.
Osmanlı güçlü iken dünyanın en büyük merkezi gücü olmuş ama zayıflayınca batıdan gelen emperyal saldırılar ile Osmanlı savaş alanına dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada, benzeri bir durum ortaya çıkmıştır. SSCB’nin dağılmasıyla Ortadoğu’ya gelen ABD ve müttefikleri bu coğrafyayı savaş alanına dönüştürmüştür.
ABD ordusu, önce Basra Körfezi’ne gelip petrolü güvence altına almıştır. Ve Körfez Savaşı’nı yapmış, sonra da Körfez’den Irak’a girip uygarlığın merkezi Mezapotamya’ yı ele geçirmeye çalışmıştır.
İşte bu noktada; Körfez’den Irak’a, Irak’tan Suriye’ye, şimdi de Suriye’nin Kuzeyinden Anadolu’ ya savaş sıçratılmaya çalışılmaktadır.
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde ayrı kantonlar oluşturarak, Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bölge devletlerini parça parça edip Türkiye ve İran’ı da parçalama programlarına almışlardır.
İran, bağımsız bir Asya ülkesi olarak hedef haline gelmiş, Türkiye bir NATO üyesi olarak batı ittifakının temsilcisi olarak Büyük Ortadoğu Projesi ya da Büyük İsrail Projesinin bölgedeki hem uygulama alanı, hem de işbirlikçisi konumuna getirilmek istenmiştir.
Tarihin ortaya koyduğu bu gerçekler doğrultusunda, içinde bulunduğumuz konjonktürde , emperyal güçlerin kavgası giderek büyümüştür. Ve batı ittifakı ortadan ikiye bölünmüştür. Bugün Avrupa ülkeleri giderek artan Amerikan emperyal baskılarından kurtulmak üzere , bağımsız bir Avrupa Ordusu oluşturmak üzere yola çıkmışlardır.
Avrupa Ordusu’nun kurulması, NATO’nun bölünmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın haklı tepkilerine neden olan NATO’daki Amerikan hakimiyeti, giderek İsrail’in kontrolüne girdiği süreçte, haklı olarak Avrupa’nın tüm ülkelerini rahatsız etmektedir. İsrail’in Siyonist planı, ABD üzerinden NATO aracılığıyla gerçekleştirmek isterken, Vatikan’ın kontrolündeki Hristiyan Avrupa buna alet olmak istememektedir..
Bu yüzden çeyrek asırdır süren Avrupa- ABD kavgası, bugün gelinen noktada bir ayrılık aşamasındadır.
Avrupa, 2 dünya savaşı yaşamış bir küçük kıta olarak kendini korumak istemektedir. Bu doğrultuda, İsrail’in kışkırttığı ve kullandığı ABD emperyalizmine mesafeli davranmaktadır.
Bu mesafe sonucu Avrupa, kendi ordusunu kurma noktasına gelmiştir. Amerika’nın İsrail için ilan ettiği Kudüs’ün başkent olmasına topluca karşı çıkmıştır.
Siyonizmin Trump’a açıklattığı , ‘başkent Kudüs kararı’ sonrasında, Avrupa ülkeleri Vatikan’da toplanarak geleceğe dönük Siyonist yapılanmaya karşı Hristiyan dengeleri oluşturma çabaları içine girmiştir.
Bugün gelinen noktada bir yanda ABD-İsrail, diğer yanda Almanya-Fransa ekseninde ikiye bölünmüş bir batı ittifakı gündeme gelmektedir.
Ayrıca Brexit kararıyla Avrupa’dan kopan İngiltere, Çin ile oluşturduğu yeni İpek Yolu projesinde ; ABD-İsrail ikilisinin bir 3. Dünya savaşı çıkartmaya çalıştığı Ortadoğu’da, yeni bir işbirliği ve barış düzeni kurmaktadır.
Türkiye hem bir Asya ülkesi olarak, hem de bir batı ittifakı üyesi olarak bu bölünme aşamasında iki arada bir derede kalmıştır.
Avrupa ülkeleri bağımsız ordularına yönelirken , ABD Ortadoğu’da 7 Arap ülkesini bir araya getiren ARAP NATO’sunu kurmaya yönelmiştir. İşte bu durum , Türkiye’yi iki merkezli askeri yapılanmanın tam ortasına çekmiş ve Kuzey Irak-Kuzey Suriye savaş hattının Anadolu’ya dayatılması noktasına getirmiştir.
İsrail Ortadoğu’ya tam olarak hakim olabilmek için, her zaman bir Türk-İran savaşı çıkartma planı peşinde olmuştur. ABD’nin son aylarda 20 bin silahı PKK-PYD bölgelerine aktarması, İran’a yönelik savaş hazırlığıdır. Bu aşamada İran ile birlikte Türkiye’yi de tehdit eder duruma gelmiştir. Bölgeye egemen olmak için hem Türkiye’yi, hem İran’ı parçalamak isteyenler bir savaş senaryosuna iki ülkeyi de kurban etmek istemektedir.
İşte bu noktada; Türkiye emperyalizm ve siyonizmin hegemonya planları doğrultusunda bir savaş alanına dönüşmesi ve Ortadoğu’daki sıcak savaşı önlemek için Türkiye komşularıyla dayanışma içersine girmelidir. Atatürk’ün Sadabat Paktı benzeri Merkezi Güvenlik örgütü- yeni CENTO olarak- acilen gerçekleştirilmelidir. ABD’nin Ortadoğu’daki hakimiyetinin simgesi olan central Comelt yeni merkezi dayanışma ittifakı olarak, yeni CENTO devreye girmelidir. Türkiye-İran, Irak-Suriye ve Azerbaycan’ın katılacağı bir merkezi askeri birlik, kıyamet senaryosuna dönüşebilecek 3. Dünya savaşı önlenmelidir.
NURAY BAŞARAN
Kaynak: YENİ ORDULAR VE YENİ NATO’LAR KURULURKEN …. - Nuray Başaran
YEREL SEÇİMLERİN ANLAMI
NURAY BAŞARAN
Daha öce de yazdığım gibi; 31 Mart 2019 yerel seçimleri, sıradan ve sadece bir yerel seçimden ibaret değildir. Bölgedeki gelişmelere bakınca, içinde tehditleri de barındıran bir seçimle karşı karşıyayız.
Neden?
Çünkü bu seçimler( sonuçları itibarıyla) , geleceğe dönük, çok önemli ve ülke bekası için sorunlar yaratabilecek bir ‘seçim’ de olabilir de ondan!..
Durum böyle olunca da, Partilerin bu seçimlerde uygulayacağı politikalar ve seçimleri (adayların kim olacağı) her seçimden daha önemlidir.
Neden?
Özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dışında kalmasına dönük gelişmelere bakınca ve buna bir de Orta Doğu interlandında giderek artan savaşı da eklediğinizde, bu yerel seçimlerin Türkiye açısından yaşamsal öneme sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.
Özellikle de üniter yapının korunması noktasında!
Neden?
Bugün 82 milyon nüfusa ulaşmış Türkiye, güneyden gelen 4 milyon göçmen, çevreden gelen 2-3 milyon yabancı işçi oluşumlarıyla ; eskisine oranla daha renkli bir toplum yapısına sürüklenmiştir.
20. yy.lın başlarında dünya konjonktürüne uygun olarak bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bugün küreselleşme süreci sonrasında eyaletleşmeye doğru zorlanmaktadır.
81 vilayeti, 82 milyona yetmez bir noktaya geldiği bu aşamada, Türkiye yeni vilayet oluşumlarıyla nüfusunu mevcut Anayasal düzene uygun olarak yeniden yapılandırma ihtiyacındayken; vilayetleşme sorunları geride bırakılarak, eyaletleşme yoluna gitmesi ülke gerçekleriyle bağdaşmamaktadır
Türkiye, gelecekte 100 milyon nüfusun yaşayacağı, 100 vilayetten oluşan bir devlet yapısına sahip olması gerekirken, Misak-ı Milli sınırları dışına zorlanmaktadır. Böylece bu bölgedeki etnik-küçük devlet yapılanması modeline doğru zorlanması devletin üniter yapısını bozmaktadır.
100 milyon nüfuslu , 100 vilayetten oluşan , gerçek anlamda bütünleşmiş bir Türkiye, bölge için otorite boşluğunu dolduracak bir alternatif olabilecekken; emperyal güçlerin Orta doğu plan ve projeleri doğrultusunda 8-10 eyalete bölünmek istenmektedir.
Önümüzdeki yerel seçimler, Türkiye’nin bu ikili çıkmazdan kurtulması açısından önemli, hatta hayati bir virajdır.
Neden?
Çünkü bu seçim sonuçları itibarıyla bir yol ayrımıdır da ondan!
Seçim sonuçlarına göre Türkiye, ya ulusal ve üniter bütünleşmeye uygun bir tablo ile karşılaşacak, ya da bu eyaletleşme modasına uygun bir şekilde parçalanma noktasına gelecektir.
Türkiye bu nedenle yerel seçim adaylarını belirleme noktasında ;Cumhuriyetin ulusal ve üniter yapısını benimseyen, Atatürkçü kadrolara öncelik vermek zorundadır.
Bu nedenle önümüzdeki seçimlerde; ya ulusalcı adayların kazanmasıyla kamuoyunda yeniden üniter yapısını güçlendirecektir. Ya da kamuoyunda 2. Cumhuriyetçi olarak tanınan liberal-küreselci kadrolar tarafından eyaletleşme olgusunda yeni noktaya gelecektir.
Peki bu durumda siyasi parti merkezleri aday belirlerken ve adayları seçerken, 2. Cumhuriyetçilerle değil, 1. Cumhuriyetçilerle (yani Atatürk’ün ulus devletten yana olan ulusalcı ve merkeziyetçi) kadrolara öncelik vermesi gerekecektir.
Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail ve Avrupa Birliği gibi bölgesel projelerin hepsinde Türkiye’nin parçalanmış ve eyaletlere bölünmüş bir şekilde yer alması ve bu durumun alt kimlikler üzerinden etnik ne mezhepsel ayrımları tırmandırması, ülkemizi çok ciddi bir bölünme riski ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kadrolar; küreselleşme sürecinde, merkezi coğrafyada ortaya çıkan bütün emperyal projelerin Türkiye’nin birliğini hedef aldığını bilmektedir.
Ne var ki, aradan geçen çeyrek yüzyıllık sürece rağmen, hala emperyalist güçler ve Siyonistler, Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağını indirememişlerdir. Türk ulusu, bu yaşamsal çıkmazı aşabilmek için önümüzdeki seçimlerde uygulanacak seçim sürecinde ortaya çıkabilecek, çeşitli provakasyonlara karşı dikkatli olacak ve bu gibi kışkırtmalar üzerinden ülkenin parçalanmasına gidecek iç savaş senaryolarına alet olmayacaktır.
Türk ulusu bugün yaşadığı topraklarda, sahip olduğu 1000 yıllık geçmişin getirdiği siyasi birikimlerden yararlanarak, yeni dönemde Türkiye’nin parçalanmadan bütünleşmiş ve değişmiş bir ülke olarak yer almasını sağlayacaktır.
Yerel seçimlerin yapılması sırasında ülkemizin güvenliği korunarak hareket edilmelidir.
Siyasi parti genel merkezlerinin bu doğrultuda atacağı dikkatli adımlar ve Türk halkının özverisi ile yerel seçimler kazasız, belasız atlatılacaktır.
Eğer belirli bölgelerde gösterilen adaylar , Türkiye’nin üniter yapısına karşı çıkan bölücü ve ayrılıkçı yaklaşımlar gösterme eğilimine girerlerse, Türk ulusu bu gibi adaylara karşı, ulusal çizgideki adayları destekleyerek onların etrafında bütünleşecektir.
Yerel seçimlerin yapılacağı zaman dilimi, aslında dünyanın geleceği ile ilgili en kritik dönem olarak ortaya çıkmaktadır. Türk ulusunun bu noktaları dikkate alarak hareket etmesi; Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Hatay’a kadar ülkenin bütünleşmesine yönelik Türk halkı seçimini yapacaktır.
Yerel seçimlerin yerelciliği, Türkiye’nin merkezi yapısını bozmayacak, bozamayacak. Merkezi yönetim ile yerel yönetimler önümüzdeki dönemde de uyum içinde çalışacaklardır.
Kaynak: YEREL SEÇİMLERİN ANLAMI - Nuray Başaran