9 Haziran 2018 Cumartesi

"ABD’NİN SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ" - Hukukçu-Yazar, Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


ABD’NİN, 
"SÜPER GÜÇ"
STRATEJİSİ!..
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’nın mutlak galibi olarak yirminci yüzyılda dünyanın süper gücü konumuna gelmiş ve bu durumunu yüzyılın son yıllarına kadar sürdürerek, yirmi birinci yüzyıla dünyanın kendi liderliğinde girmesini sağlamıştır. N e var ki, Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir döneme geçerken, Amerikan devletinin ciddi boyutlarda sarsıntılar geçirmeye başladığı görülmüştür. Sovyet Blokuna karşı batı dünyasının önderi konumuna sahip olan ABD, iki kutuplu denge düzeninde batılı bir süper güç olarak dünya hegemonyasında başı çekerken, karşısındaki kutup dağılınca dengeler bozulduğu için bir sarsıntı döneminden geçmeye başlamıştır. Soğuk savaş döneminden küreselleşme aşamasına geçerken, ABD’nin tek kutup başı olarak daha da güçleneceği beklenirken, yirminci yüzyılın son yılları ile yirmi birinci yüzyılın ilk yılları ABD için bir şaşkınlık, sarsıntı ve gerileme dönemi olmuştur.
11 Eylül olayları ABD’nin karşı düşmanla uğraşmayı bırakarak kendi içine döndüğü bir aşamada gerçekleşmiş ve Amerikan devleti içindeki güçlerin dışarıyla uğraşmayı bir yana bırakarak, birbirleriyle uğraşmaya başladıklarını göstermiştir. İki tarafı da okyanuslarla çevrili bulunan Amerikan devletinin dışarıdan bir saldırı ile karşılaşması mümkün değil gibi görünürken, asıl saldırının içeriden ve devletin içindeki gizli örgütlerden ortaya çıktığı görülebilmiştir. Yıllarca dünya egemenliği doğrultusunda kendisine karşı çıkan devletler ve güçlerle boğuşarak gelen Amerikan devleti, sahip olduğu büyük gücü eskisi gibi dışa dönük kullanamayınca, bu kez o emperyal gücün devletin içinde patlama yaratarak yeni dönemde gene eskisi gibi etkin olabilmenin yollarını aramaya başladığını, 11 Eylül olayları ortaya koymuştur. Küresel dönemin getirdiği yeni stratejiler doğrultusunda Amerikan devleti içinde patlamalarla ortaya çıkan güç kullanımı, uydurma senaryolarla göz boyamak için kullanılmış ve bu durumun suçlusu olarak Müslüman Araplar ilan edilince, Amerikan devleti Afganistan ve Irak hattı üzerinde yer alan bütün Müslüman devletleri ve İslam dünyasını hedef alarak sıcak savaş dönemini başlatmıştır.
İbni Haldun’un tezleri doğrultusunda aradan geçen uzun zaman dilimi içinde bazı koşulların değişmesi, devlet yönetimlerinin yozlaşmaya başlaması, toplum içinde yer alan farklılıkların bölücü bir nitelik kazanması üzerine, haksızlık ve yolsuzlukların hızla tırmanarak ülkeyi yaşanmaz bir duruma sürüklemesi ve bütün bu gelişmelere karşı devletin merkez i gücünü kaybederek, ülkede var olan kamu düzenini koruyamaması gibi olumsuz gelişmeler, devletlerin bir gerileme dönemi sonrasında çöktüğünü bilimsel olarak ortaya koymaktadır. İbni Haldun’un Endülüs devleti ile ilgili gerçekleri derleyerek ortaya koymuş olduğu çöküş teorisi, tarih içinde hemen hemen bütün büyük devletlerin yaşam süreçlerinde ortaya çıkarak tarihsel gelişmeler açısından belirleyici olmuştur. Ne var ki, Haldun’un tezi açısından büyük devletler incelendiğinde Endülüs devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Hazar İmparatorluğu gibi büyük devletlerin, yaklaşık olarak yedi yüzyıllık zaman dilimlerinde var olabildikleri anlaşılmaktadır. Eskiden kendi çağının devleti olarak süper güç konumuna gelen siyasal yapıların yedi yüzyıl etkinliklerini sürdürebildikleri görülürken, Amerika Birleşik Devletleri gibi kendi çağının devleti olan süper güçlerin bu ağırlıklı konumlarını sonraki dönemlerde bir yüzyıl bile sürdüremedikleri ortaya çıkmaktadır. Eski bir İngiliz sömürgesi olarak yola çıkmış olan ABD’nin Britanya imparatorluğunun beş asırlık hegemonyası sonrasında devreye girerken, bir anlamda Atlantik düzeninin bekçiliğini de üstlenmiştir. İngiltere’nin bir Atlantik gücü olarak başlattığı bu hegemonya düzeni birinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin eline geçmiştir.
Amerikan devletinin tarihsel süreç içerisindeki yerini belirlerken, İbni Haldun’un görüşlerinin yanı sıra Medeniyetler Teorisinin kurucusu olan Oswald Spengler’in ortaya koymuş olduğu varsayımı da dikkate almak gerekmektedir. Spengler tarihin tekerleği biçiminde özetlenebilecek görüşlerinde her büyük devletin ya da medeniyetin önce bir noktada ortaya çıktığını, zamanla büyüyerek ve güçlenerek geniş alanlar üzerinde kendisinin merkezinde yer aldığı bir medeniyet düzeni kurduğunu ama bu aşamadan sonra değişim sürecinin yeni medeniyet merkezi olan bu ülkeyi de sarsmaya başladığını ve bu yüzden devlet düzeninin sarsılma sürecine doğru kayarak, gerileme ile yok olma aşamalarını birbiri ardı sıra izlediğini öne sürmüştür. Spengler’e göre, her devlet böylesine bir dairevi süreç yaşayarak sonunda kurulmuş olduğu noktaya geri dönerek ortadan kalktığı için, her medeniyet düzeni için bir tekerlek benzeri çizginin ortaya çıktığı söylenebilmektedir. Medeniyetler Teorisi bu açıdan medeniyet tekerleği olarak adlandırılan bir siyasal bilim kuramı haline zamanla gelmiştir. Bu teoriye göre her devlet ya da medeniyet tarihin belirli bir noktasında ortaya çıkar, büyür, gelişir, duraklar ve gerilemeye başladıktan sonra da yok olur. Roma, Bizans, Hazar, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının tarihleri incelendiği zaman, tarih biliminin medeniyet tekerleklerinin ortaya çıktığını ve zaman içinde dönerek çıkış noktasında yok olma aşamasına geldiğini, önemli bir ders olarak insanlığa aktardığı görülmektedir. İnsanlık tarihi içinde yer alan devletler ve medeniyetlerin tarihsel gelişim süreci bu açıdan medeniyet tekerleğinin dönüşü çizgisinde belirginlik kazanmıştır. Bu teori doğrultusunda dünya durdukça ve insanlık yaşadıkça medeniyet tekerleği dönmeye devam edecek ve her dönemde yeni büyük devletler ortaya çıkarak kendi medeniyet düzenlerini kuracaklardır. Bu teori doğrultusunda, bugünkü dünya düzeninde süper güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yirminci yüzyıla girerken bitmiş olan Britanya İmparatorluğundan görevi devralarak, yeni yüzyılın süper gücü olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Paul Kennedy isimli bir siyaset bilimcisi, yirminci asrın sonlarına doğru yayınlamış bulunduğu “Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri“ adını taşıyan kitabında, büyük güç kavramı üzerinden giderek emperyal devletlerin ya da süper güç konumuna gelen yeni yapılanmaların tarihsel incelemesini, büyük güçlerin yükseliş ve çöküşleri başlığı altında incelemeye çaba göstermiştir. Paul Kennedy, kitabında Çin’den başlayarak tarih içinde Orta Doğu, Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarında ortaya çıkmış olan büyük medeniyetleri incelerken, bunların kurucusu olan büyük devletler üzerinden gitmiş ve devletler ile medeniyetler arasında çok sıkı bağlantılar bulunduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Onun teorik yaklaşımı doğrultusunda bütün büyük medeniyetlerin arkasında çağının süper gücü konumunda büyük devletler bulunmaktadır. Güçlü devletlerin gelişmiş bir düzen kurmalarından sonra yeni medeniyetlerin çıkabileceği öne sürülürken, bir anlamda Spengler’in medeniyetler teorisine dönük bir bağlantı kurulmaktadır. Tarihin tekerleği dönerken dünya farklı dönemlere doğru yol almakta ve her yeni dönem insanlığın içinde bulunduğu konuma göre ayrı bir medeniyeti gündeme getirmektedir. İnsanlık bir medeniyetten ötekisine geçerken, yeryüzü haritasında da bu doğrultuda değişiklikler olmakta ve eski devlet yapılarının yerini yenisi alarak tarihin eskisinden daha farklı bir biçimde dünya haritaları gündeme getirilmektedir. Batı dünyasının yükselişi ile başlamış olan tarihin medeniyetler teorisi biçiminde incelenişi, bugünün koşullarında tarih ötesi bir bakış açısı ile de değerlendirilerek bu anlamda bir gelecek okuması yapılmaya çalışılmaktadır. Medeniyetler teorisine göre bütün büyük devletler kurulma, yükselme, duraklama, gerileme ve çöküş dönemleri yaşadıklarına göre, Amerika Birleşik Devletleri de duraklama ve gerileme dönemlerinden sonra bir çöküş aşamasına geçerek dağılacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık adı ile bilinen İngiliz hegemonyasını on dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra devralmaya başlamış, Japonya ve Osmanlı Devletinin sınırları içine girerek Asya kıtasının doğusu ve batısında yer alan iki ülkeye nüfuz ederek bu ülkeler üzerinden yirminci yüzyıl hegemonya planlarını devreye sokmuştur. Kırım savaşı ortaya çıkarılarak Osmanlı devletinin içine girilmiştir. Japon Krallığı ise içeriden ele geçirildikten sonra, Japonlar Rusların üzerine sürülmüş ve 1905 yılına gelindiğinde Rus Çarlığı içeriden çökertilmiştir. Böylece Kırım savaşı ile Osmanlı devleti ile kapıştırılan Rus İmparatorluğu, daha sonraki aşamada da arkadan Japon saldırısına uğratılarak ortadan kaldırılmıştır. Rusya’nın çökertilmesi planında Avrupalı emperyalistleri geride bırakan ABD yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçlerin yapamadığını yaparak, dünyanın anakarasını kuzeyden işgal eden Rus hegemonyasına son vermiştir. Japonya ve Osmanlı devletlerinin içine okullar ve dini cemaatler aracılığı ile giren Amerikan emperyalizmi aynı oyunu Rusya’da da tekrarlayarak, Çarlık sonrası farklı bir Rusya yaratmanın planlarını uygulama alanına getirmiştir. Böylece Rusya gibi geri kalmış bir büyük ülkede sosyalist devrime giden yol açılmıştır. Sovyet devrimi iyi incelendiği zaman, Rusların eseri olmadığı ama ABD merkezlerinden gelen desteklerle oluşturulan Bolşevik hareketinin bir ürünü olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Çarlık rejimini Japonları destekleyerek arkadan çökertilmesini sağlayan ABD, Kırım savaşı sırasındaki merkezi coğrafya örgütlenmesini de iyi kullanarak, Avrupa kıtasını dünyanın yönetiminden uzak tutacak bir karşı blok yapılanmasını, Bolşevik hareketi üzerinden sağlayarak yirminci yüzyılda kendisinin egemen olacağı yeni bir dünya düzeninin önünü açmıştır. Birinci dünya savaşı sırasında İngiltere ve Fransa açıktan bütün cephelerde savaşırken, ABD Rusya’nın içlerine girerek, kendisini kapitalist blokun patronu yapacak biçimde bir karşı kutbu sosyalist ideolojiyi kullanarak ve Troçki’ye New York borsası üzerinden büyük miktarlarda para aktararak, bu yoldan kendi kurduğu kızıl orduyu yönlendirerek, bir ideolojik devrimi Rusya üzerinden dünyanın doğu yakasında oluşturuyordu.
“Büyük Güçlerin yükseliş ve çöküşleri“ isimli kitabında Paul Kennedy eski çağ uygarlıkları ile yeni dönemin büyük devletlerinin hem incelemesini hem de karşılaştırmasını yaparken, büyük devletleri ortaya çıkaran tarihsel kesişme noktasının çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte başlayan yeni düzen ve onun uzantısı olarak belirginlik kazanan süreçler insanlık tarihinin yazımında önemli yansımalar yaratmıştır. Batının Hrıstıyan dünya olarak ele alınmasıyla birlikte İslam dünyasının biçimlenişi, merkezi alanda yer alan büyük devletler ile birlikte Rusya ve Japonya gibi kenar bölgelerde kalmış olan devletlerin yaratmış oldukları siyasal birikim de dünya tarihinin biçimlenişinde etkili olmuştur. Batının tarihi Avrupa kıtası merkezli olarak ele alındığı zaman, on beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa’nın büyük devletlerinin denizlere açılarak bütün dünya ülkelerine ayak basmaları sağlanmış ve bu aşamadan sonra da, kara kıtalarının bütün bölgeleri Avrupa’nın emperyal devletlerinin merkezlerine bağlanarak, büyük bir küresel yayılma planı kara parçalarının bulunduğu her yerde gerçekleştirilmiştir. Mal ve maden ticareti doğrultusunda gelişen savaşlar, beraberinde mali birikimleri ortaya çıkarmış ve bundan sonra da oluşan zengin hazineler, Avrupa devletleri arasındaki çekişmeler ile birlikte ulus devletleri yaratınca büyük güçlerin hegemonya düzeni kurma doğrultusundaki girişimlerinden beklenen sonuçlar alınamamıştır. Sömürgeciliğin getirdiği zenginlikler sanayileşmeye giden yolları açınca, en büyük sanayi devrimini yapan batılı ülkeler yeni zengin ülkeler olarak kendi hegemonya düzenlerini kurmuşlardır. İngiltere sanayi devrimini ilk yapan ülke olarak batı kapitalizminin başını çekerken Fransa onu izlemiş ve arkadan da İspanya, Hollanda ve İtalya gibi Avrupa devletleri gelerek batı blokunun kapitalist hegemonya düzeni kurma süreci içinde yerlerini almışlardır.
On beşinci yüzyılda denizlere açılan Avrupa kapitalizmi bu doğrultuda oluşturduğu hegemonya düzenini yirminci yüz yılın başlarına kadar getirebilmiştir. Ne var ki, kapitalist gelişmenin çok hızlı olması ve bunun sonucunda da batı ülkelerinin kasalarında önemli miktarda döviz ve sermaye birikmesi yüzünden, artan rekabet beraberinde hırs ve büyük hegemonya planlarını getirince Birinci dünya savaşı bu kavganın doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin başını çektiği Avrupa sömürge imparatorlukları yeni gelinen aşamada cihan savaşına elverişli bir ortam yaratmıştır. Dünya savaşı sırasında ABD cephe savaşlarına girmemiş, her yerde İngiltere’yi destekleyerek, gelecekte onun sırtından batının patronluğunu alma girişimlerini hızlandırmıştır. Dışarıda ABD Büyük Britanya İmparatorluğunun arkasına saklanırken, Avrupa ülkelerini tümüyle devre dışı bırakacak biçimde Rusya’nın içinde Bolşevik hareketini örgütleyerek, Sovyet devriminin ön hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. İşçi sınıfının bulunmadığı bir ülkede sosyalist devrim yapmak gibi antika bir işi, Amerikan donanması kızıl orduyu örgütleyerek başarıyordu. Sovyetler Birliğini kurmuş olan Kızıl ordu New York borsasının sermaye desteği ile Troçki tarafından örgütleniyor, Lenin ise Masonik bir örgütlenme ile İsviçre’nin Cenevre kentinden özel tren ile Moskova’ya gönderiliyordu. Sovyet devletinin kuruluş hazırlıkları savaş yıllarında tamamlandıktan sonra, savaşın ertesinde Amerikan donanması Kızıl ordunun düzenlemiş olduğu bir tören ile Vladivostoktan resmi bir tören ile uğurlanıyordu ama bu durum dünya kamuoyundan çok dikkatli bir şekilde gizleniyordu. Her sene elli yıl sonra yayınlanan İngiliz belgeleri incelendiğinde, bu durum açığa çıkıyor ve dünya kamuoyunda tartışma konusu haline geliyordu. Kapitalizmin temsilcisi olan ABD, böylece küresel hegemonyayı İngiltere’nin elinden alırken, eski Avrupa ülkelerini devre dışı bırakacak bir emperyal hegemonya düzeni oluşturmak üzere, karşı kutup olarak kullanılacak bir sosyalist düzeni de gene kendi planları doğrultusunda kuruyordu.
Sovyetler Birliği’ni komünizm ideolojisi üzerinden karşı kutup olarak gizlice oluşturmayı başaran Amerikan emperyalizmi, önce kendi ülkesinde Mc Carty isimli bir senatörü kullanarak Mc Cartycilik adı altında herkesi komünistlikle suçluyor ve böylece bir gergin ortam yaratarak siyasal hegemonyasını daha da artırabilmenin arayışları içine giriyordu. Amerika’dan esen komünizm suçlamaları bir rüzgâr olarak Avrupa kıyılarına gelince, bu kez ABD batı ülkelerini Sovyet tehdidine karşı kendi kontrolü altına alacak bir yeni yapılanmayı, NATO şemsiyesi altında gerçekleştirme yoluna gidiyordu. NATO’yu görünüşte Sovyetler Birliğine ve komünizm tehdidine karşı kurduğunu söyleyen Amerikan devleti, bu askeri örgüte bağlı oluşturduğu gizi kadrolar ile batılı ülkeleri ve diğer dünya devletlerini baskı ve kontrolü altına alıyordu. İngiltere bile ABD’nin bu kadar ağır bir baskı düzeni kurmasından rahatsız oluyor ve diğer Avrupa ülkeleri ile zaman zaman ortak eylem planları oluşturarak, ABD’yi sınırlamanın yollarını arıyordu. Türkiye gibi NATO şemsiyesi altına sürüklenmiş olan devletler ise, Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gerektiğinde terör ya da askeri darbe senaryolarına sahne oluyordu. Türk devleti bu gibi emperyalist senaryolar yüzünden çok zor durumlarda kalırken, ABD istediği her türlü siyasal senaryo ya da komploları, gene NATO örgütünü kullanarak yapıyordu. Soğuk savaş sırasında baskı düzeni yüzünden pek bilinmeyen bu gibi durumlar soğuk savaşın bitmesi üzerine ortaya çıkıyor ve yirminci yüzyılın nasıl bir Amerikan hegemonyası doğrultusunda hukuk dışı olaylara ve gelişmelere sahne olduğu iyice anlaşılıyordu. Kendisinden önce Britanya İmparatorluğunun hazırlamış olduğu batı hegemonyası düzenine, ABD’nin nasıl el koyduğu görülünce, başta batılı müttefik ülkeler olmak üzere, birçok batı ülkesi ya da dünya devletinin Amerika Birleşik Devletlerine karşı bir tutum içine doğru girdiği kesinlik kazanmıştır. Kendi ortaklarına bile gerçekleri söylemeyen, kendi özel çıkarları için ortaklarını ateşe atmaktan çekinmeyen ABD, emperyalizmin süper gücü haline gelerek baskıcı hegemonya düzeni kuruyordu.
Sovyetler Birliği varken, komünizmi öcü olarak gösteren ABD bu doğrultuda bir Mc Cartycilik olgusunu örgütleyerek, soğuk savaş döneminde dünyaya egemen olabilmiştir. Ne var ki, soğuk savaş sonrasında bütün Avrupa ülkeleri teker teker Gladio dosyalarını açarak NATO’ya karşı mesafeli bir yol izlemeye başlamıştır. Sovyet devrimi gibi bir komplo ile dünyanın doğu bölgesini Avrupalı emperyal devletlerin elinden alan ABD, Sovyet tehdidini büyüterek bütün dünya devletlerinin içine girmiş ve bu gibi gizli örgütlenmeler yolundan kendi hegemonya düzenini yeryüzünün beş kıtası üzerinde yaygınlaştırmıştır. İki büyük cihan savaşı yaşayan dünya ulusları, Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir barış ortamı gerçekleştirebilmenin çabalarını gösterirken, ABD eski örgütlenmeleri üzerinden dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu. Bütün dünya ülkelerinden sağlanan beyin göçü oluşumları ile yeterli kadroları devşiren Amerikan devleti, bildiği yolda devam ederek bütün dünyayı Sam amcanın çiftliğine dönüştürmeye öncelik veriyordu. Bu gibi olumsuz girişimleri yüzünden müttefikleri ile arası açılan Amerikan devleti, bazı olumsuz gelişmeleri değerlendirerek daha yumuşak ve medeni yolları siyaset sahnesinde deneyeceğine, gene eskisi gibi bildiği sert yollardan gitmeye ısrar etmesi yüzünden, hem devletlerarası yeni sorunların doğmasına hem de belirli bölgelerde sıcak çatışmaların çıkmasına neden oluyordu. Küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte, soğuk savaştan kalma bazı siyasal gerçekler ortaya çıkınca, ABD’ye olan güven iyice sarsılmış ve bu yüzden de ABD merkezli bir küresel yenidünya düzeni, çok büyük zorlamalara rağmen bir türlü kurulamamıştır. Soğuk savaşın korku ve baskı dönemleri geride kalınca insanlar ABD emperyalizmini daha dengeli bir biçimde değerlendirerek karşı çıkmışlardır.
Yirminci yüzyılın kralı olan ABD, bu konumunu tek merkezli bir küreselleşme süreci ile iyice pekiştirebilmek üzere var gücü ile iplere asılarak, Amerika Birleşik Devletleri yapılanmasını kendisinin merkezinde yer alacağı Dünya Birleşik Devletlerine dönüştürebilmenin çabası içine girmiş ama bunu bir türlü başaramamıştır. Bu durumu en açık örnekleriyle kamuoyuna taşıyan bir Amerikalı iktisatçı olarak William Engdal, “Kaybolan Hegemonya“ isimli kitabında ABD’nin nasıl gerilediğini ve bir çöküş aşamasına geldiğini açıkça dile getirmiştir. Engdal’a göre, yirminci yüzyılın hegemonu olan ABD hızla çöküşe geçtiği için, yirmi birinci yüzyılın hegemonu olmaktan giderek uzaklaşmaktadır. ABD’li olmasına rağmen Almanya’da yaşayan yazar Frankfurt gibi bir sermaye merkezinden dünyayı ve ABD’yi gözleyerek Amerikan devletinin çok hızlı bir çöküş sürecine girdiğini ve bu yüzden yirmi birinci yüzyılda dünyaya eskisi egemen olamayacağını açıkça vurgulamaktadır. Kendi merkez bankasına sahip olamayan ABD’nin, küresel sermayeyi denetlemesi ya da bir düzen içerisinde yönlendirmesinin artık mümkün olamayacağını yazar açıkça ifade etmektedir. ABD’yi Amerikalıların değil ama bir avuç zenginin yönettiğini, Federal Rezerv denilen merkez bankasının tamamen onların kontrolü altında olduğunu, bu yüzden de Amerikan devletinin güçlü bir merkezi yönetimden uzak olduğunu belirten yazar, kendi devletine ve halkına hükmedemeyen bir siyasal yapının emperyal hegemonya düzeni oluşturamayacağını söylemektedir. İki kutuplu dünya düzeninden yararlanarak eski hegemonları devre dışı bırakan ABD’nin, eskiden yaratmış olduğu Amerikan yüzyılı efsanesi tam bir çöküş içerisine düşmüştür. Kendi müttefiki olan devletlere danışmadan Kudüs gibi tartışmalı bir kentin hiç ilgisi yokken ABD başkanı tarafından İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesiyle , Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında bütün dünya devletleri ABD’yi teslim alan Siyonizm’e karşı çıkışı gerçekleştirmişlerdir. Amerika’nın böylesine büyük bir karşı çıkış ile karşı karşıya kalması da, hem çöküşün hem de şimdiye kadar uygulanan politikaların iflas ettiğinin tam bir göstergesi olmuştur. Kuzey Kore gibi küçük ülkeler ile savaşmayı düşünen, Türkiye gibi yarım asırlık müttefikleriyle karşı karşıya gelen, ittifak içinde olduğu ülkeleri korumayan, onlara karşı terör örgütlerine silah dağıtan bir devletin eskisi gibi bir hegemonik güç olarak yola devam etmesi mümkün değildir.
Amerikan gücünün süper devlet olma çizgisinde ikinci bir yüzyıl için yeterli olmadığı ortaya çıkınca, bütün dünya ülkeleri ve kamuoyu Amerikan hegemonyasının konumu üzerine tartışmaya başlamışlardır. Bu çerçevede, küreselleşmenin öncülerinden ABD emperyalizminin örgütleyicisi konumundaki bir siyaset bilimcisi olarak Prof.Dr.İmm Anuel Wallerstein, Amerika’nın geleceği ile ilgili olarak yeni teoriler oluşturmaya çalışmıştır. Dünya siyasal sistemi üzerine çeşitli eserleri bulunan bu bilim adamı, gelecekte nasıl bir dünya düzeni sorusuna yanıt ararken, aynı zamanda Amerika’nın yeryüzündeki konumunu yeni yüzyıl açısından ele alarak değerlendirmiştir. Çok yönlü bir bilim adamı olarak Wallerstein, ABD’nin yirmi birinci yüzyılda nasıl ayakta kalabileceğini ve eskisi gibi süper güç konumunu koruyarak nasıl bir hegemonyanın öncüsü olabileceğini tartışmıştır. Dünya siyasal sistemi üzerine çalışırken, jeopolitik konulara da girmek zorunda kalan Wallerstein “Jeopolitik ve Jeokültür “ isimli kitabında çöküş sorusuna yanıt ararken, Amerika’dan sonra neyin geleceğini ve nelerin olabileceğini belirli öngörüler üzerinden tespit etmeye çalışmıştır. Küresel emperyalizmi, ABD merkezli tek kutuplu dünyada gerçekleştirmek için yola çıkanlardan birisi olan Wallerstein, bunun olamayacağını gördüğü noktada, Amerikan hegemonyasının bitişinden sonra ne gibi gelişmelerin olabileceğini belirleyerek, dünya kamuoyuna bu tespitlerini aktarabilmenin çabası içine girmiştir. Amerika yüzyılının çöküşündeki kendisi gibi emperyalist bilim adamlarının suçlarını ört bas etmek için aslında Kuzey Atlantikçiliğin çöktüğünü öne sürerek, bu doğrultuda ABD’nin kusurlarını İngiltere ile paylaştırmaya çalışmaktadır. İngilizlerin dünya devleti oluşumuna esas olmak üzere, Birleşik Krallık oluşumunu gündeme getiren yaklaşımlarından herhangi bir geri adım atmak söz konusu olmamış, aksine Büyük Britanya İmparatorluğu biçimindeki Birleşik Krallık devlet düzeni bugünlere kadar devam edip gelmiştir. Küreselleşme sürecine girilmesiyle çeyrek asır ABD’nin dünyayı toparlamasını bekleyen İngiltere, sonradan Brexit kararını alarak Avrupa Birliğinden çıkmış ve eski sömürgeleri ile oluşturduğu Ortak Refah düzeni doğrultusunda yoluna devam edeceğini açıklamıştır.
Wallerstein, ABD’nin yirmi birinci yüzyılda süper güç olarak kalabilmesi için, dünyanın merkezi coğrafyası olan Orta Doğu bölgesine gelmesini ve bu bölgede bir büyük savaşı başlatmasını çözüm olarak gördüğünü, dolaylı yollardan ifade etmekten çekinmemiştir. Wallerstein’a göre ABD büyük ordusu ile Orta Doğu’ya gelecek, önce bu bölgenin Asya ülkelerine saldıracak, daha sonra da bu bölgenin yanı başında yer alan Balkan ülkeleri üzerinden Avrupa ülkelerine de saldıracaktır. Asya ve Avrupa ülkelerine aynı zaman dilimi içinde saldırarak bütün merkezi bölgeye savaşın yayılması sağlanacak ve daha sonra da Amerikan ordusu bölgede savaşan ülkeleri kendi haline bırakarak geri çekilecek ve son aşamada da Amerika’ya geri dönerek dünyanın merkezi coğrafyasında Asya ve Avrupa ülkelerinin karşılıklı olarak savaştığı bir ortamı yaratarak üçüncü dünya savaşını başlatacaktır. ABD politikalarında etkin olan Siyonist lobilerin istediği bir biçimde, kıyamet senaryolarına konu olabilecek derecede bir üçüncü dünya savaşı, kutsal kitaplardaki Armegeddon efsanesinin somut biçime dönüşmesi biçimindeki kıyamet savaşı senaryosu böylece ABD’nin öncülüğünde gerçekleşecektir. ABD ordularının saldırıları üzerine savaşa sürüklenmiş olan Asya ve Avrupa ülkelerinin merkezi alanda Avrasya üzerinden bir üçüncü dünya savaşını çıkartmasıyla, ABD’nin yeni yüzyıldaki süper güç rakipleri sonunda birbirleriyle tutuşacak, Almanya, Rusya, İran, Hindistan ve Çin karşılıklı savaş oyunları ile savaşarak birbirlerini bitirecekler ve böylece ABD’nin yeni yüzyıldaki rakiplerinin hepsi savaş süreci içinde yok olma yoluna doğru sürükleneceklerdir. Asya ve Avrupa güçleri merkezi coğrafyadaki üçüncü dünya savaşında birbirlerini yok ederken, ABD kendi ülkesinden bu durumu izleyerek önlemlerini alacaktır. Yirminci yüzyılda hegemon olarak ortaya çıkan ABD’nin bu konumunu koruyabilmesi için böylesine bir felaket senaryosuna ihtiyaç duyulması şaşırtıcıdır.
Orta Doğu bölgesinin, ABD’nin küresel hegemonyasını yirmi birinci yüzyılda koruyabilmesi açısından kilit bölge olarak sunulması, Wallerstein gibi önde gelen bir Amerikalı bilim adamının önemli bir çıkışıdır. ABD gibi jeopolitik bir yapıya sahip olan ülke açısından, Amerikan kıtasına saldırabilmek açısından bir okyanus geçme zorunluluğunun bulunması nedeniyle, ABD açısından saldırı tehdidi dışarıdan mümkün değildir ama her aşamada bir iç tehdit ile ABD karşı karşıya bulunmaktadır. ABD dış dünyada egemen oldukça kendi iç politikasına yönelik saldırılar geride kalmakta ama ABD güç kaybetme noktasına geldiğinde dışarıdan gelen rüzgârlar sayesinde bu dev ülkenin iç politikası alt üst olmaktadır. Ülkenin iç ve dış istihbarat servisleri birbirine düştüğü gibi, ordunun merkezi olan Pentagon da devlet bürokrasisi, dışişleri bakanlığı ya da devlet başkanlığı ile ters düşerek siyasi mücadele içinde bir kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedirler. Son ABD başkanı seçilirken öne çıkan Pentagon ve iç istihbarat birliğinin karşı çıktığı, dış istihbaratın askeri-endüstriyel lobi üzerinden küresel sermayenin kontrolü altına girmesiyle, dünyayı yönetmesi beklenen Amerikan devletinin merkezi disiplininin ortadan kalktığını açıkça göstermiştir. Bugün böyle bir kaotik ortama sürüklenen ABD’nin, Orta Doğu’ya binlerce TIR dolusu silah göndermesi, ülkede başlayan iç gerginlik ortamının arkada bırakılabilmesi için önemli bir dış mesele yaratma yolunun açılmasıdır. Tarih boyunca görüldüğü gibi büyük devletlerin iç istikrarları bozulduğunda hemen bir dış mesele yaratarak içeride yeniden disiplin sağlama gayreti içine girdikleri görülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri de son yıllarda giderek güçlenen İsrail lobilerinin baskıları altında hareket etmeye başlayınca, ülke içinde önemli ağırlığa sahip olan Hrıstıyan lobiler devreye girmekte, Katolik lobisi Kennedy’lerin öldürülmesi ile tasfiye edildikten sonra, ABD içindeki Anglo-sakson gruplar İsrail merkezli Siyonist lobilere karşı, Hrıstıyan Avrupa devletlerinin desteği ile mücadeleye girerek, dünyanın süper gücü olan ABD’nin küçük İsrail’in etkisi altına girmesini önlemektedir. İki bin yıl önce gündeme gelen Romalıların Yahudi devleti olan İsrail’i yıkması senaryosunun devamı olan olaylar zinciri bugüne kadar devam edip gelmiştir. Roma İmparatorluğunun bir Avrupa gücü olarak gelip Orta Doğu’daki Yahudi devletini yıkmasını bir türlü kabül edemeyen Yahudi ve Musevi lobilerinin, dünya üstünlüğünün Avrupa kıtasından Amerika kıtasına geçmesinden yararlanarak, yeniden dünyanın merkezi bölgesinde bir Yahudi devleti olarak İsrail’i üçüncü kez kurma başarısını küresel düzeyde örgütlenmiş bulunan Siyonizm sayesinde sağladıkları bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir. Amerikan vatandaşı olan ve ABD’de devlet görevi yapan Siyonistlerin Büyük İsrail projesi doğrultusunda hareket ederek, Amerikan devletini bu aşamada Kutsal kitaplardaki kıyamet senaryosu olan Armegeddon’a zorlamaları, yirmi birinci yüzyılın başlarında dünyayı ve insanlığı üçüncü bir büyük savaş tehdidi ile karşı karşıya getirmiştir. ABD’nin küresel hegemonyasını koruyabilmesi için Orta Doğu’da bir büyük savaşa girişmesi gerektiği gibi bir tehlikeli düşünceyi, gene Yahudi asıllı bir bilim adamı olan Wallerstein’ın savunması, üzerinde durulması gereken bir durumu gündeme getirmektedir. Bu aşamada ABD’ye Orta Doğu’da bir üçüncü dünya savaşını öneren Wallerstein’ın Yahudi asıllı olması, küreselleşme kadrolarının da Siyonist kökenli olduklarını hatırlatmakta ve böylesine bir komployu Amerikan devletinin başına musallat ederek, Büyük İsrail’in kurulması sürecinde Amerikan devletini iç bölünme sonrasında büyük bir savaş senaryosu üzerinden yok olmaya doğru götürecektir. Bir anlamda Tanrı kıyamete doğru zorlanmaktadır.
Bir asırdır dünyayı yöneten Amerikan gücü, kendi içinden çıkan bir başka kimliğin, etnik ya da dinsel yapılanmanın geleceği senaryosunda Siyonizm üzerinden kullanılmak istenmektedir. Dünya siyasal sistemi üzerine geniş araştırmalar yapmış bir bilim adamının, yazdığı kitaplarda Amerika’dan sonra ne olacak, ABD ile birlikte kuzey Atlantikçiliğin çöküşü, ABD’nin böylesine olumsuz bir süreçten kurtulabilmek için gerçekleştirdiği yeniliklerin sonuçsuz kalması, devletlerarası sistemin geleceği açısından ABD’ye rakip olabilecek güçlerin değerlendirilmesi ve özellikle bu süreçte Avrupa Birliği’nin ele alınması, 1968 gençlik olayları ile dünyanın eskisinden farklı bir noktaya doğru sürüklenmesi, Wallerstein açısından ele alındığında bütün bu gibi gelişmelerin Amerikan üstünlüğünün korunabilmesi çizgisinde bir büyük dünya savaşı ile aşılabileceği gibi bir yaklaşımı öne çıkarmaktadır. Küresel Siyonizm tam olarak hedeflediği Büyük İsrail İmparatorluğu’nu büyük bir savaş aracılığı ile kurma noktasına geldiğinde, ABD’nin küreselci ve Siyonist bir bilim adamı tarafından merkezi coğrafya da üçüncü bir büyük savaşa yönlendirilmesi, dünya güvenliği açısından ele alınarak tartışılması gereken bir acil durumu gündeme getirmektedir.
Orta Doğu bölgesi, tarihin ilk dönemlerinden bu yana bütün büyük siyasal gelişmelere alan olarak hizmet ettiği gibi, üç büyük dinin ortaya çıkmış olduğu bölge olarak da dinler arası savaşların uygulama alanı olmuştur. ABD gibi bir süper gücün dünya hegemonyasını ikinci bir yüzyıl daha devam ettirebilmesi için önerilen büyük savaşın İsrail’i büyütecek Armegeddon senaryosu olması, Siyonist kadroların içinden çıkmış oldukları Amerikan toplumuna ve devletine karşı hazırlanmış bir büyük komplo olarak görünmektedir. Dünyayı yönetmekte süper güç olan ABD’nin kendi içinden çıkmış olan bir Siyonist komploya kurban gitmesi dünya kamuoyunda serbestçe ele alınarak tartışılamamış, Siyonist lobilerin kontrolü altındaki basın ve medya organları gerçekleri yazarak Amerikan halkını ve devletini zamanında uyaramamıştır. Son ABD seçimlerinde küresel sermayenin desteklediği kadın adayın seçimleri kazanması için bütün medya organları seferber olmuş ama Siyonizmin küresel sermaye üzerinden uygulama alanına getirmiş olduğu böylesine büyük bir komplo, Amerikan genelkurmay merkezi olan Pentagon aracılığı ile bozularak, Amerikan devletini yeniden güçlü bir duruma getirecek başka bir aday başkanlığa seçilmiştir. Küresel sermaye Amerikan devleti üzerinden dünya hegemonyasını Amerikan devletinin elinden almaya çalışırken, İsrail’i büyütecek ama ABD’yi tehlikeye atacak ya da küçültebilecek bir takım siyasal oyunlara girebilmiştir. Siyonistler Amerikan merkez bankasını tekellerine alan küresel sermaye temsilcileri ile birlikte hareket ederek, ABD’yi Orta Doğu’da İsrail’in planları doğrultusunda kullanılmasına öncelik vermişlerdir. Bu durum nedeniyle de ABD ve bütün dünya bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya getirilmiştir.
Genel olarak bütün devletler sıkışınca savaş yoluna gitmeyi tercih edebilirler. İç meseleleri aşmak isteyen siyasal rejimler otoriter yöntemler ile devletlerini yönetemeyince, bir dış mesele icat ederek savaşlara kalkışabilirler. Roma İmparatorluğundan başlayarak Britanya İmparatorluğu, Moğol İmparatorluğu ve de Osmanlı İmparatorluğu gibi küresel güçler sürekli savaşarak üstünlüklerini koruyabilmişlerdir. Amerikan devleti de cihan savaşları sonrasında yeryüzü kıtalarının belirli bölgelerinde genel hegemonyasını koruyabilmek için süper güç olarak bölgesel savaşlara girmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, ABD’nin küresel üstünlüğünü koruyabilmesi doğrultusunda önerilen Orta Doğu savaşı, ABD hegemonyasına yardımcı olacak gibi gösterilirken aslında içeriden bölünmüş olan Amerikan devletinin, zaman içinde iyice ayrışmasına ve eyaletlerin bağımsızlığa yönelmelerine ve böylece ABD’nin iyice zayıflatılarak çöküşüne giden yolu açacağı görülmektedir. Orta Doğu’da gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşı Amerikan İmparatorluğunun sonunu getirirken, Amerikan gücünü kullanan Siyonist lobilerin yönlendirilmesi doğrultusunda, ABD sonrasında yirmi birinci yüzyıl için Büyük İsrail projesini devreye sokacak gibi görülmektedir. Tarihteki büyük devletlerin içeriden çökertilmesi gibi ABD’de kıyamet savaşı senaryosuyla içeriden çöküşe zorlanmaktadır.
Tarihsel konjonktürün gündeme getirmiş olduğu olaylar dizisi çerçevesinde, Amerika Birleşik Devletlerinin geleceği, merkezi coğrafyadaki olaylara gelip kilitlenmiştir. Bir tarafta yeni kıtanın tam ortasında Amerika Birleşik Devletleri, diğer yanda ise dünya karalarının kesişme noktası olan merkezi coğrafyanın konumu, bugünün koşullarında birlikte değerlendirilir bir aşamaya gelmiştir. ABD bugünün süper gücü olarak kendisine rakip konumda tek bir ülkeyi görmektedir ki, bu da son yıllarda bir yenidünya devi olarak tarih sahnesine çıkmış olan Çin Halk Cumhuriyetidir. ABD, Çin’e karşı hareket ederken kendisinin eskisi gibi süper güç konumunda kalmasını sağlayacak bir açılım içerisinde hareket etmekte ve kendisinden önce batı uygarlığı adına küresel imparatorluklar kurmuş olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda gibi batı Avrupa ülkelerinin yeniden devreye girmesini önleyerek, sosyalist sistem bahanesi ile kurmuş olduğu NATO düzeni çerçevesinde bunları kendi kontrolü altında tutmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, Avrupa Birliğinin ordu kurmasına izin verilmemiş ve muhtemel bir üçüncü dünya savaşı ihtimali hesaplanarak Kosova gibi Balkanların en tartışmalı ülkesi işgal edilerek, dünyanın en büyük nükleer silah deposuyla birlikte askeri üssü de Balkanların tam ortasında oluşturulmuştur. ABD’nin Balkanlar üzerinden Karadeniz açılımına kalkışmasının nedeni de, gene eskisi gibi dünyanın süper gücü konumunu muhafaza ederek, yeni dünya düzenini Amerika Birleşik Devletleri merkezli olarak devam ettirme çabasıdır. Dünyanın kuzey yarıküresinin Rusya’nın kontrolü altında bırakılması, ABD’nin süper güç stratejisine ters düşmektedir.
Bugünün koşullarında ABD’nin yeryüzündeki konumu ele alındığında, hızlı bir çöküş süreci ile birlikte bütün dünyaya taşınan bir kaotik gidiş süreci de dünya barışını tehdit ederek, kontrol dışı bir dünya ortaya çıkarmaktadır. Herkese sözünü dinletebilen, dünya dengelerinde merkezi konumu ile belirleyici olan, yeryüzü barışını siyasal, sosyal ve ekonomik ağırlığı ile tesis edebilen bir süper güç konumundan hızla uzaklaşmakta olan Amerika Birleşik Devletleri; ileriye dönük bir süreç içerisinde Brezilya, Almanya, Fransa, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeler ile geleceğin önderliği için rekabet edeceğine, kendi içinde yer alan küçük bir etnik grubun ve bunu destekleyen diğer dini grupların yönlendirilmesiyle, Orta Doğu bölgesine gelerek bu bölgenin yeniden yapılandırılması doğrultusunda bir oluşuma kendi güvenliğine ters düşen bir biçimde odaklanmış durumdadır. ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore olmasına rağmen, İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir Siyon planına dünyanın dev süper gücü ABD alet edilmektedir. İki dünya savaşı sonucunda kurulabilmiş olan Siyonist devletin, hızla büyüyerek merkezi coğrafyada dünyanın en büyük süper gücü konumuna gelebilmesi ve üçüncü bir cihan savaşının kutsal kitaplar doğrultusunda gündeme gelmesi için çalışan Amerikan Siyonist lobileri, ABD’yi böyle bir maceraya atarak kendi süper güç konumun koruması ve ABD merkezli bir yeni dünya düzeni kurulması çabalarının önünü kesmektedir. Amerikan politikalarının İsrail’in güvenliği ve geleceği için Orta Doğu merkezli bir duruma getirildiği aşamada, ABD için ciddi bir tehdit süreci başlamakta ve ABD içinde Siyonist lobilere Amerikan devletinin alet olmasına karşı çıkan Hrıstıyan lobiler ve diğer gruplar Amerikan iç politikasında bu duruma karşı çıkan etkin çalışmalar yaparak, çağımızın süper gücü konumundaki ABD’nin bu konumuna kaybetmesine giden yolu açmaktadırlar. İngiltere’den kovulmuş olan aşırı dinci Yahudilerin Britanya İmparatorluğu üzerinden Amerikan devletini kurmaları gibi, bugün de Amerikan Siyonistleri Amerika’nın süper gücünü kullanarak önce küçük İsrail’i kurmuşlar, şimdi de bu süper gücün olanaklarından yararlanarak ve bir kıyamet senaryosunda bu büyük devleti üçüncü dünya savaşına zorlayarak, Büyük İsrail devletini kurma çabası içindedirler. Siyonistlerin planları ile Wallerstein gibi Amerika’nın devlet çıkarları doğrultusunda hazırladığı dünya hegemonya planları günümüzde çarpıştığı için Amerikan devleti son derece karışık bir kaosun ortasında bocalayarak çöküşe doğru hızla sürünmektedir.
İki kutuplu dünya düzeni ile üstünlüğü Avrupa’lı dev ülkelerin elinden alan Amerika Birleşik Devletleri, ikinci kutbun çöküşe geçmesinden sonra kendisinin merkezinde yer aldığı bir tek merkezli yeni dünya düzeni kuramadığı için bugün geçen yüzyıldan kalma dünyanın süper gücü olma konumunu giderek elinden kaçırmaktadır. Geleceğin büyük devletleri olmaya hazırlanan on civarındaki büyük devlet. ABD sonrası için birbirleriyle hızlı bir rekabet yarışına kalkıştıkları için, küreselleşme döneminde geleceğe dönük bir yeni bir dünya düzeni kuramamışlardır. ABD’nin kendi süper gücünü koruma noktasında gereken adımları atamaması, Amerikan devlet gücünün Yahudiler ve Hristiyanlar arasında bir çekişme konusu haline gelmesi yüzünden, ortaya kargaşa öncesi bir karışıklık dönemi gelmiştir. Bu doğrultuda hareket eden lobiler hem ABD içinde kendi güçlerini artırmak hem de diğer dünya devletlerini kontrol altına almak için birbirleriyle mücadele ederken, İsrail sonrası Orta Doğu’da öne çıkan yeniden yapılanma sürecinin giderek savaş konjonktürüne dönüşmesi gibi olumsuz durumlar doğmuştur. Bu doğrultuda izlenen politikalarda her zaman çifte standartlar uygulanmış ve önemli siyasal gerçekler küresel sermayenin güdümündeki medya ve basın organları aracılığı ile halk kitlelerinden saklanarak, kamuoyu kutsal kitapların yönlendirmesi doğrultusunda tarikatların siyasete yönelmesi gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya bırakılmıştır.
Amerika’nın süper güç olarak yola devam edebilmesi bir anlamda Siyonist lobilerin takdirine bırakılmıştır. Medya ve ekonomi üzerinden siyaseti finanse ederek yönlendirme durumunda olan Siyonistler, istihbarat örgütleri aracılığı ile hem Amerikan devletini içeriden teslim almışlar, hem de İsrail’in çıkarları ve beklentileri doğrultusunda Amerikan parlamentosunu yönlendirerek çağımızın süper gücünü; gelecekte Siyonist bir süper güç ortaya çıkarmak doğrultusunda kullanmışlardır. Bu duruma karşı çıkan ABD başkanı John Kennedy ile Amerikan adalet bakanı Robert Kennedy böylesine bir çekişme süreci içerisinde öldürülerek, Katolik lobisi Amerikan siyaset sahnesinden dışlanmıştır. İsrail’in atom santralına karşı çıkmak ve ABD merkez bankasını Amerikan parlamentosunun denetimine bağlamak gibi iki suç işleyen Amerika’nın ilik Katolik başkanı bu girişimlerinin sonucun hayatı ile ödemiş ve kardeşi adalet bakanının önü de başkan adaylığını açıkladığı gün silahlı bir saldırı ile önlenmiştir. Amerika kendi başkanını koruyamaz bir duruma geldiği aşamada, gelecekte yeni bir dünya devletini Orta Doğu’da oluşturmaya çaba gösteren Siyonist lobiler, Amerikan devletini kendi ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde yönlendirerek Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilmesi hedefi doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır.
Bugün gelinen aşamada, geçmişin süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu bölgesindeki Büyük İsrail projesi yüzünden bu konumunu yitirme noktasına gelmiştir. İsrail’in üçüncü dünya savaşı planı için merkezi coğrafyaya sürekli olarak askeri birlikler gönderen ve sınırsız sayıda silah dağıtan Amerikan devleti, bu davranışları ile Siyonist kıyamet senaryolarına alet olurken aslında kendi gücünün ve sahip olduğu merkezi insiyatifin dibini kazmak gibi ters bir duruma düşmüştür. İngiltere’nin içinden çıkarak ABD’yi kuranlar Puritanlar gibi, Amerika’nın içinden çıkarak İsrail’i kuranlar senaryosu eskinin bir tekrarı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. ABD, Orta Doğu’ya gönderdiği silahları ve askerleri İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanırsa, o zaman çağımızın büyük gücü olmaktan çıkacaktır çünkü ABD’nin merkezi alandaki savaşa taraf olması demek, bu süper gücün artık eski konumunu yitirmesi anlamına gelmektedir. Savaşa taraf olan bir büyük devlet olarak ABD, her kesimin saygı duyduğu bir büyük devlet olmaktan çıkacak ve üçüncü dünya savaşı sürecinde giderek eriyecektir. Savaşı kimin kazanacağı önceden belli olmadığı için, uzun sürecek böylesine bir savaş sonrasında, yeni Orta Doğu savaşını kazanan tarafın çıkarları doğrultusunda yenidünya düzeni biçimlenecektir. Tanrının kıyamete zorlandığı bir savaş oyununa alet olmak, ABD üstünlüğünün de sonu olacak ve Büyük İsrail Devleti savaş sonrasında kurulursa, süper güç hegemonyası Siyonistlerin eline geçecek ve dünyayı Büyük İsrail İmparatorluğu yönetecektir. Bugünün ABD yönetimi böyle bir oyuna alet olmazsa o zaman ABD merkezli dünya düzeni devam edebilecek ve İsrail küçük kalacaktır.

1 Haziran 2018 Cuma

YÖRÜNGE DERGİSİ: "Prof. Dr. Anıl Çeçen: “Akşener, Bir Batı Projesidir” Sinan Onuş, SÖYLEŞİ (01 Haziran 2018)

Prof. Dr. Anıl Çeçen: 
“Akşener, Bir Batı Projesidir”
Sinan Onuş, SÖYLEŞİ (01 Haziran 2018)
Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’in, “Orta Doğu’nun Geleceği” isimli bir kitapçığı var. Burada, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Bu karanlığı önleyecek olanların da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlar olduğunu söylüyor. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor.
Yörünge, Prof. Dr. Anıl Çeçen’le erken seçim kararını, Türkiye’nin beka sorunu olup olmadığını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşında Cumhurbaşkanlığı için yarışacak olan CHP’nin adayı Muharrem İnce ile İYİ Parti’nin adayı Meral Akşener’i konuştu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, erken seçim kararını açıklarken bir beka sorunundan söz etti? Türkiye’nin beka sorunu var mı?
Türkiye’nin kurulduğu günden beri beka sorunu var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra kuruluş aşamasında ortada kalan merkez coğrafya Anadolu’yu esas aldı. O dönemde başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa’nın, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında emperyal planları vardı. Bu coğrafyada, o zamandan bugüne gelen tarihsel süreç içerisinde Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermenistan peşinde koşanlar ya da Doğu Karadeniz’de geçmişten gelen Pontus arayışları içerisine girenlerin bu arayışlarını yeni dönemde de gündeme getirdiklerini görüyoruz. Yani Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına doğru giderken tarihsel olarak beka sorunu vardır.
Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu coğrafyada Amerika’nın ve İngiltere’nin desteğiyle bir proje olarak İsrail Devleti kuruldu. Bu proje gelecekte Orta Doğu’da Büyük İsrail İmparatorluğu hedefliyor ve eski Osmanlı hinterlandına yayılmayı amaç olarak ortaya koyuyor. Bu doğrultuda İsrail ve Amerika, Orta Doğu’da var olan devletlerin hiçbirini kabul etmiyor. Özellikle Irak ile Suriye’nin parçalanmasını istiyor ve şimdi de yavaş yavaş İran’ın parçalanması gündeme geliyor. Burada hep Türkiye’yi kullanmak istediler. Ancak ana hedefin, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek olarak görüldüğü noktada, Orta Doğu’da İsrail’in büyümesi, bölgeye egemen olması için mevcut devletlerin yıkılması ve parçalanması gerekiyor. Irak’tan üç eyaletin, Suriye’den ve İran’dan beş eyaletin gündeme geldiği bir noktada, Türkiye’de de yedi-sekiz bölge valiliği üzerinden bir eyalet yapılanması çeşitli mecralarda tartışılmaya başlanmıştır. Buradan da anlıyoruz ki Batılı emperyalistler ve Siyonistler, Osmanlı sonrası kurulmuş olan bölge devletlerinin hiçbirisini kabul etmiyor ve bölgedeki bütün devletlerin parçalanması hedefleniyor. ABD Genelkurmay Başkanı Wesley Clark, Orta Doğu’daki yedi devletin önümüzdeki on yıl içinde parçalanacağını açıkça ifade etmiştir. İsrail gibi kaçak devletlerin bölgeye egemen olabilmesi için bölgedeki bütün Müslüman devletlerin eyaletlere bölünmesi, bunun da mezhep ya da etnik ayrılıklar üzerinden gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Bu da hem Türkiye hem de bölge devletlerinin tümü için bir beka sorunu olduğunun açık bir göstergesidir.
Türkiye, Geleceğini Güvence Altına Alma Arayışında
Erken seçim kararı, Türkiye’ye yönelik bu planları öteleyebilir mi?

Bu, seçimlerin sonucunda Türk seçmeninin göstereceği demokratik olgunluğa bağlı bir durum. Seçim süreci içerisinde Türkiye, kendisini yeniden toparlayabilir, merkezi devlet gücü yeniden onarılabilir ve bu coğrafyanın geleceği için Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail projelerine veyahut Avrupa Birliği projelerine alternatif olarak B Planı’nı ortaya koyabilirse o zaman seçim sürecinden olumlu bir sonuç alabilir. Ancak seçim sürecinde emperyal güçlerin kışkırtmalarıyla alt kimlikli çekişmelere sürüklenirse ya da bölgede başlamış olan sıcak çatışmalar terör hareketleri olarak Anadolu’ya, Misak-ı Milli sınırları içine taşınırsa o zaman Türkiye seçim sürecinden maalesef zayıflayarak çıkacaktır. Böyle bir durumda önümüzdeki dönemdeki gelişmelerde yeterince etkin olunamayacağı için bizi, ciddi boyutlarda zor günler bekleyecektir.
Bu tespitlerinizden yola çıkarsak erken seçim kararı, yerinde ve zamanında atılmış bir adım mı?
Normal seçimlerden bir buçuk yıl önce seçime gidiyoruz. Amerika, İran’la sağlanmış olan barış platformundan geri çekildiğini ilan etti. Savaşın önümüzdeki günlerde tırmanma olasılığını gördük. Ankara kulislerinde, NATO’nun da devreye girebileceği ve bölgedeki varlığını ağırlıklı bir şekilde kullanmaya yöneleceği tartışmaları yoğun olarak dillendirildi. Bu çerçevede bölgedeki devletlerin önümüzdeki dönemde bağımsız bir çizgide varlığını koruması, Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Türkiye de varlığını ve bağımsız yapısını koruyarak bu savaş süreci içerisinden geçmek ve geleceğini güvence altına almak arayışı içerisinde.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde savaşa sürüklenmesi, bir NATO baskısıyla karşı karşıya kalması gibi riskli durumların da ortaya çıkacağını dikkate alırsak tam bu noktada bir erken seçim kararı bence sağlıklı olmuştur. Her hükümetin böylesine bir darboğazdan geçilirken kendi geleceği açısından toplumsal tabanını ve kendi güvencesini sağlama almak ve alacağı önlemlerle savaş ortasından kendini kurtarmaya öncelik vereceğini görmek lazım.
Erken seçim kararıyla hem iktidar partisi hem diğer partiler kendini yenilemek, toplumda var olan potansiyeli siyaset sahnesine taşımak ve bu noktada da daha güçlü bir iktidarın ortaya çıkmasını sağlamak için yeni bir şans elde etmiştir. Bunu görmemiz lazım. Kutuplaşmanın önlenmesi için erken seçimin Türkiye için bir şans kapısı olarak açıldığını görüyoruz.
Batı, Hükümeti Ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Konumunu Devre Dışı Bırakmaya Çalışıyor
Mayıs ayı başlarında İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i ziyaret eden Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Michael Roth, 24 Haziran seçimlerini yakından takip edeceklerini söyledi. Roth, AK Parti ve HDP arasında sıkışan Kürt seçmenin İYİ Parti’ye destek vereceğini öngördüklerini belirtti. Kürt seçmenin, İYİ Parti’yi tercih edeceğini düşünüyor musunuz?
Türkiye’de Kürt hareketi genelde Türk demokrasisinin solunda yer almıştır. İYİ Parti ise merkez sağın çökmesinden sonra yeniden merkez sağın toparlanması amacıyla gündeme getirilen yeni bir partileşme hareketidir. Buradan bakınca Kürt seçmenle İYİ Parti’nin bir arada olamayacağı gibi bir durum ifade edilmeye çalışılıyor. Ancak şartlar değişmiştir. Avrupa Birliği temsilcisi olarak gelen o diplomatın ortaya koyduğu çizgide hem Kürt hareketi hem de İYİ Parti üzerinden laik-çağdaş cumhuriyet yapılanması vardır. Türkiye’de 16 senedir Ilımlı İslam iktidarda. Ilımlı İslam en fazla Avrupa’yla karşı karşıya geliyor ve Avrupa’dan dışlanma gibi bir durumdan geçtiğimizi de hatırlamamız gerekiyor. Çünkü Avrupa Birliği bir Hristiyan Birliği’dir. Dikkat edin Balkanlarda, Osmanlı uzantısı olan Müslüman ülkelerin hiçbirini içerisine almamıştır. Türkiye’yi de Müslüman kimliği nedeniyle 50 senedir kapısında bekletmektedir. Hem bizi içlerine almıyorlar hem de bu coğrafyada Alman emperyalizminin ya da Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yönlendirme yapmaya çalışıyorlar. Bu çerçevede Avrupalıların, Türkiye’nin iç dinamikleriyle ya da iç çelişkileriyle oynama hakkı olmaması gerekir. Bu noktada ben, Güneydoğulu, Kürt asıllı temsilcilerin tıpkı Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdikleri gibi çağdaşlık çerçevesinde ve Avrupa Birliğiyle yakınlaşma noktasında İYİ Parti’ye de destek olabileceğini söylüyorum. Tabii bu, seçim sürecinde ortaya çıkacak gelişmelere ve partilerin izleyeceği politikalara ve yeni yaklaşımlara bağlı bir durum.
Bu tespitlerinizi biraz daha açalım isterseniz. Almanların Kürt meselesindeki yaklaşımını ve terör örgütü PKK’nın Almanya’daki örgütlenmesini biliyoruz. Alman Bakanın açıklamaları ne anlama geliyor?
Almanya, bir emperyal güçtür. 20. yüzyılın başında Almanların da Orta Doğu’ya, Osmanlıya geldiğini, Afrika ülkelerine girdiğini hatırlayalım. Almanlar bugün, Avrupa’nın patronu haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin tamamen Almanya’nın kontrolüne girdiği aşamada İngiltere, Brexit’le Avrupa Birliği’nden çıkmıştır. Şimdi Almanya bu aşamada hem Avrupa Birliği’nin hâkimi olmaya hem de Birinci Dünya Savaşı sürecindeki planlarını hayata geçirmeye çalışıyor. Şimdi biraz geriye gidelim. Alman istihbarat servislerinin, hem Osmanlı hem İran hem Orta Asya hem de Rusya’daki Müslüman kesimlerde yoğun bir kampanyayla Töton1İmparatorluğu adı altında bir Alman-İslam İmparatorluğu’na yöneldiklerini hatırlayalım. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın özellikle Balkanlar üzerinden Karadeniz’e, Türkiye’ye ve Kafkasya’ya yönelik yeni girişimlerde bulunacağı kanaatindeyim. Almanya, bu nedenle Türkiye’nin seçimiyle yakından ilgileniyor. Almanya, Türkiye’deki alt kimlikli yapılanmayla mevcut siyasi yapılanma içerisinde var olan birtakım sorunları sanki gelecekte büyük çıkmazlar oluşturacakmış gibi kamuoyuna yansıtıyor. Kendi istediği şekilde bir dizayn yapmaya çalışıyor. Bunu bugünkü hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın konumunu devre dışı bırakma çalışmaları olarak görebiliriz. Çünkü son yıllarda Türkiye, Avrupa Birliği ve Almanya ile çok ciddi boyutlarda karşı karşıya gelmiştir.
“Sıkışan Kürt seçmen oy verir” derken o zaman Meral Akşener topluma, “kurtarıcı” ya da “umut” gibi sunuluyor.
Kurtarıcı denilmesi biraz zor ama bir proje olduğu açık. Yahudi asıllı bilim adamlarından Bernard Lewis’i anımsayalım. Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir isim. Türkçe bilir, Türkiye ve Atatürk üzerine kitap yazmıştır. Aynı zamanda İsrail’in öncüsü olan Siyonistlerden birisidir. 1990’lı yılların başlarında bu bilim adamı, “Orta Doğu’nun Geleceği” diye bir kitapçık yayımlamıştır. Bu kitapçıkta, Sovyetler Birliği sonrasında Orta Doğu’ya, “İslam’ın karanlığı çökmüştür” diyor. Yani İslam yapılanmasını Orta Doğu’da, karanlık olarak görüyor. Bu karanlığı önleyecek olanlar da Orta Doğu ülkelerinde yaşayan kadınlardır diyor. Yalnız Türkiye değil, bütün Orta Doğu ülkelerindeki İslamcı güçlerin, kadın liderliği ve kadınların siyasi mücadele için sokağa inmesiyle dengelenebileceğini söylüyor. Orta Doğu’da öne çıkan İslam kimliği, Avrupa’yı ve aynı zamanda İsrail’i çok rahatsız ettiği için bölgedeki sancılı geçiş böylece aşılacak. Bu çerçevede hem İsrail hem de Batı dünyası, kadın hareketi ve kadın önderliğini bir kurtarıcı olarak görüyor. İşte bu doğrultuda Türkiye seçimlerinde de kadın adaylar öne geçme şansını elde etmektedir. Daha önce Tansu Çiller’in başbakanlığını da bu doğrultuda değerlendirmek mümkündür. Tansu Çiller’le başlamış olan bu açılım, Meral Akşener’le devam etmektedir.
Sivil Örümceğin Ağında
Lewis’in “kadınların desteklenmesi projesi” üzerinden devam edelim o zaman. Denge ve Denetleme Ağı’nın kurucularından ve bir dönem sözcülerinden olan Selda Tandoğan Demirel’in, Akşener’e “başdanışman” olduğu iddia edildi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler sonrası bu iddia yalanlandı. Demirel danışman değil şu an ama İYİ Parti’nin 200 kişilik kurucuları arasında yer alıyor. Demirel’in kurucusu olduğu sivil toplum kuruluşu (STK), Demokrasi için Ulusal Bağış (National Endowment For Democracy/NED) destekli Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic Institute/NDI) tarafından fonlanıyor. Bu iki örgütün Renkli Devrimlerdeki rolünü biliyoruz. Bu birliktelik tesadüf mü sizce?
Türkiye’de yeni bir siyasi yapılanma ortaya çıktığında her Türk vatandaşının bunun içine girme hakkı vardır. Selda Hanım’ın da o şekilde hareket ettiği kanaatindeyim. Kendisini çok yakın tanımıyorum. Ancak STK olarak hareket eden bir yapının temsilcisi olunca STK’ların arkasına bakmak lazım. Tam da bu noktada Mustafa Yıldırım tarafından kaleme alınan “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı anımsatmak isterim. Bu kitapta, Türkiye’deki STK’ların hangisinin, hangi Batı ülkesinden maddi destek aldığı tek tek yayımlanmıştır. Bu kitapta ortaya konan gerçekler açısından baktığımız zaman evet, Batı demokrasilerinin uzantısı olan STK’ların emperyal plan ve projeler doğrultusunda hareket ettikleri ve bu noktada da Batılı ülkeler tarafından finanse edildiklerini görüyoruz. Aynı durum Sovyetler Birliği sonrasında Rusya’da da vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin işbaşına gelince hepsini yasakladı. Banka hesaplarına el koydu ve Rusya, dışardan para alarak kendi ülkesinin aleyhine çalışan STK’lara izin vermedi. Türkiye ise daha demokrat davrandı. Bunların çalışmalarını Avrupa standartları içerisinde belirli bir düzene koymaya çalmıştı. Türkiye ne yazık ki bunda da başarılı olamadı.
CHP önemli bir hamle yaptı ve Muharrem İnce’yi aday gösterdi. Meral Akşener, biraz geride kaldı gibi duruyor. İnce’nin adaylığıyla Akşener’in ikinci tur şansı biraz düştü mü?
Devleti kuran, Atatürk’ün partisi çok durağandı. Bir türlü adayını açıklayamadı. Tabii iş geldi genel başkana kilitlendi. Genel başkanın da siyasetçi olmaması ve siyaset üretememesi nedeniyle Atatürk’ün partisi çok zayıf gidiyordu. Böyle bir noktada Sayın Cumhurbaşkanıyla rekabet edebilecek özelliklere sahip bir kişiyi yani halkın içinden gelmiş bir kişi olarak Sayın Muharrem İnce’yi aday çıkardılar. Böylece seçim yarışı hızlandı. Sayın İnce önümüzdeki dönemde medyada yer alabilirse dengeleri önemli bir şekilde değiştirecektir. Yeri gelmişken bir şey daha söylemek lazım. Daha işin başında Sayın İnce, Meral Akşener lehine birinci turda çekilebileceğini söyledi. Sanırım burada bir hesap yapılmaktadır. Eğer Meral Hanım ikinci tura kalırsa merkez sağdan gelen kemikleşmiş oylarla Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Kürt oylarını bağdaştırmak kolay olmayacaktı. İnce’nin kamuoyunda estirdiği sol rüzgâr, Doğu ve Güneydoğu halkını biraz harekete geçirdi. Bu noktada da İnce bir jest yaparak arkasına aldığı rüzgârla birlikte Cumhurbaşkanlığı adaylığından Meral Akşener lehine feragat ederek seçimi ikinci tura bırakmamak gibi bir yeni strateji üzerinde çalıştıklarını ve bu konuda pazarlıklar yapıldığını Ankara kulislerinde duyuyoruz.
Kemalist Proje İle Siyonist Proje Orta Doğu’nun Geleceği İçin Bugün Karşı Karşıya
Siz, İYİ Parti’ye “proje” dediniz. Bu durumda Atatürk’ün kurduğu parti de bu projenin parçası olmuyor mu?

Türkiye Cumhuriyeti de bir proje. Ancak Atatürk’ün projesiydi. Kuvayı Milliye hareketi zafere ulaşıp devleti kurduktan sonra yola parti olarak devam etti. Atatürk’ün yaklaşımı, hem partiyi hem devleti aynı çizgiye getirmekti. Bu noktada da partiyle devletin arasında bir ayrılık olmaması gerekiyordu. Ancak bugün Atatürk’ün partisinde maalesef İkinci Cumhuriyetçi, yani küreselleşmenin etkisiyle neoliberal bir çizginin öne geçtiğini görüyoruz. Bu doğrultuda sermaye kesimleri, Avrupa-Amerika-İsrail üçgeninde Türkiye’ye müdahale ederken Atatürk’ün partisini de baskı altına alarak yönlendirmeye çalıştıklarını izliyoruz.
Soru işaretleri bırakmamak için bunu biraz daha açalım. O zaman dâhil olunan bu proje, Cumhuriyet’in kuruluşundan farklı olarak antiemperyalist olmayan bir proje mi?
Atatürk’ün partisi bugün, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi antiemperyalist çizgide devam etseydi, Türkiye’nin, Avrupa Birliği süreci içerisinde kabul etmek zorunda kaldığı programlarla devletin tasfiyesini önleyebilirdi. Ancak maalesef devletin tasfiyesi süreci, Avrupa Birliği süreci üzerinden başlatılmış ve bugün de Büyük Orta Doğu Projesi üzerinden devam ettirilmektedir. Büyük İsrail’in önü açılarak bu coğrafyadaki bölge devletleri, Siyonizm’in-emperyalizmin güdümünde eyaletler üzerinden yeni bir yapılanmaya yönlendirilmektedir. Bu coğrafyada yapılan mücadeleleri kendi haline bırakırsanız ya Arap Birliği ya İslam Birliği kurulur. Ya Rusya güneye iner ya Almanya doğuya açılır ya da bu coğrafyada iki proje çarpışır: Biri İsrail’i kuran Siyonist proje, öbürü Türkiye’yi kuran Kemalist proje. İşte Kemalist proje ile Siyonist proje bugün, Orta Doğu’nun geleceğinde karşı karşıyadır. Atatürk’ün partisinin Kemalist proje doğrultusunda hareket ederek ülkenin birliğini, bütünlüğünü ve bağımsızlığını güvence altına alması gerekirken bu coğrafyadaki eyaletler üzerinden bölgesel federasyon planına yumuşak baktığını görüyoruz.
Sizin belirttiğiniz kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar gerçekleşmezse ve Muharrem İnce ikinci tura kalırsa İYİ Parti ve Saadet Partisi seçmeninin tulum halinde CHP’nin adayına oy vereceğini düşünüyor musunuz? Örneğin son yerel seçimlerde CHP, eski MHP’li bir isim olan Mansur Yavaş’ı aday gösterdi ve MHP seçmeni tulum olarak vermedi.
Muharrem İnce’nin son anda çıkan bir aday olarak hiçbir hazırlığı yok. Dikkat edin her gün sağdan sola konuşuyor, birçok şey söylüyor ama bir siyasi çizgi izlemiyor. Sadece polemik yapıyor. Gazete başlıkları üzerinden politika yapan bir adayın Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği noktasında istikrarlı bir çizgiyi ortaya koyması beklenemez.
O nedenledir ki bu izlenen zikzaklar nedeniyle Atatürk’ün partisinin, cumhurbaşkanlığı seçimi süreci içerisinde ortaya istikrarlı bir çizgi koyamadığını görüyoruz. Seçmen gidip Atatürk’ün partisinin adayına oy verirken bu partinin yine eskisi gibi antiemperyalist çizgide ülkenin geleceğini koruyup korumayacağından emin olması gerekir. Böyle bir durum söz konusu değilse o zaman önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak siyasi gelişmeler seçmen tabanını etkileyeceği için birtakım çelişkili gelişmeler ya da istikrarsız durumlar meydana gelecektir.
Devleti kuran Atatürk’ün partisi kuruluş ayarlarına dönmedikçe, Türkiye’nin geleceği için çözüm üretemez. Böylesine bir arayış içerisinde Muharrem İnce’den beklenen sonuç alınamayabilir.
1 Töton Şövalyeleri, bir Germen-Roman dini tarikatıdır. Tarikat, Katolik hacılara, hac yolunda yardım etmek, hasta ve yaralı Katoliklerin bakımlarını sağlamak üzere hastane kurmak amacıyla kurulmuştur. Adlarını özellikle Orta Çağ’da Haçlı Seferlerine katılarak duyurdular. Şövalyeler, üzerinde siyah bir haç olan uzun beyaz elbiseler giyerlerdi. Daha sonra bu imge, Prusya Krallığı ve Almanya tarafından Demir Haç Madalyası olarak da kullanıldı. Kimi araştırmacılara göre, Töton Şövalyeleri, dünyanın en güçlü imparatorluğu olacağına inandıkları “Türk-Germen İmparatorluğu” kurulmasını istiyordu.

TAKVİM GAZETESİ, 28 Mayıs 2018 - Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN İle Röportaj "MESELE ERDOĞAN DEĞİL, TÜRKİYE"

Mesele Erdoğan değil Türkiye!..
Prof. Dr. Anıl Çeçen, arkadaşımız Ali Değermenci’nin sorularını yanıtladı. 
Prof. Dr. Anıl Çeçen: Türkiye seçime giderken finans piyasalarına müdahale edilerek Türk Lirası'nın değer kaybetmesi planlanıyor. Amaç Erdoğan'ın iktidardan düşürülmesi. Ama asıl mesele Türkiye'nin diz çöktürülmesi.
TAKVİM GAZETESİ (RÖPORTAJ)
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, Türkiye üzerine oynana oyunlara dikkat çekti. 
Batı, Ortadoğu merkezli ciddi çatışma planları oluşturdu. Bir çok ülkenin bölünmesi yeni devletlerin ortaya çıkması öngörülüyor. Bölgede kilit taşı konumunda olan Türkiye'nin düşmesi halinde, batının planlarının önünde ciddi bir engel kalamayacak. Yazdığı kitaplar ve makaleleri ile emperyalizm konusunda ciddi bilgiler veren Prof. Çeçen ile emperyalizmin yeni hedeflerini konuştuk.
ABD seçimlere müdahale eder mi?
Emperyalistlerin sömürgecilik döneminden gelen bir müdahalecilik geleneği vardı. İngiltere, Avusturalya'da Maoriler'i ortadan kaldırmaya çalıştı, Fransızlar Cezair'de katliam yaptı, Amerika Endenozya'da bir gecede 100 civarında insanı, Irak'ta bir milyon kişiyi katletti. Libya'ya girdiler Kaddafi'yi katlettiler. Suçu, petrol paralarını Müslümanlar'a ve fakir Afrika ülkelerine vermesi, petrol şirketlerine vermemesidir. Saddam ise Ortadoğu'da emperyalizme karşı direniyordu O'nu da yok ettiler.
Bu gün neler oluyor?
Partisi dahi olmayan Macron'u, Rotschildler Cumhurbaşkanı yaptılar. Arkadan parti kurdurdular. Fransız milleti emperyalizmin kuklası oldu. Bunu yaparlarken Fransız sol ve ulusalcıları dağıttılar. Günümüz emperyalizmi devlet olmaktan çıkmıştır, küresel sermayenin yapılanmasıdır. Bugün en gelişmiş Fransa'da bile emperyalizme müdahale yapabiliyor.
Türkiye'ye müdahale nasıl oluyor?
Türkiye'ye müdahale Osmanlı'dan beri vardır. 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra Batı emperyalizmi, bu coğrafyaya girmiştir. Osmanlı daha çok Balkan bölgesinden gelen kişileri seçip devşirip devleti yönetiyordu. Bugün yurt dışında yetişen kadrolar Türkiye'yi yönetiyor. Buralarda yetişmiş çok kaliteli insanlar olsa da kafa yapısı ve cep yapısından Batı'ya bağlı insanlar bugüne kadar yönetti ülkeyi.
Finansal olarak bunu nasıl yapıyorlar?
Banka oyunları ile krizler yada sorunlar çıkarıyorlar. Ekonominin piyasa üzerinden batının çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesi için ayarlama yapılıyor. Bu operasyonlarda hem batının teknik adamları, hem de batı ile işbirliği içerisinde olan kafadan batıya bağlı olan Türkiye'deki devşirme kadrolar devreye sokulmuş durumda. Bütün bunların işbirliği ile ekonomide manüplasyon yapıyorlar. Bugün serbest piyasa diye bir şey kalmamıştır. Elektronik istihbarat ile her şey uzaktan kumanda ile yapılmaktadır.
Doların son günlerde yükselmesinin nedeni nedir?
Bu krizde özellikli batıdan gelen devşirme kadroların devreye girdiğini görüyoruz. Seçimlere giderken Türk kamuoyunu paniğe sevk ederek seçimleri tehlikeli bir noktaya sürüklemek istiyorlar. Özellikle seçim süreçlerinde batı mutlaka devreye girmektedir. Bir taraftan dolar yükselirken batılı medyada Türkiye batıyor diye propaganda batmaktadır. Ekonomi üzerinden bir siyasi kriz yaratılmak istenmektedir. Türkiye'yi devre dışı bırakmaya çalışmaktadırlar.
Amaçları nedir?
BATI İKTİDARI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

Merkel BND'den yetişti, Putin KGB'den , Obama CIA'dan yetiştirilmiştir. Kendi içlerinde istihbarat örgütlerinden yetiştirdikleri devletin militanı konumuna getirdikleri adamları, emperyal ülkeler devletin başına geçiriyorlar. Türkiye de böyle bir süreçle karşı karşıya. İşte bundan dolayı bugünkü iktidar bir yapı değişikliğine gidiyor. Kendini yeniden yapılandırmaya başladı. Karşımızda bir Rus ve Alman emperyalizmi yeniden yükseliyor. Fransa'da çok büyük boşluk oldu küresel sermaye devreye girdi. Rotschildler Macron'u iktidara getirdi. Bugün Türkiye'de de bir durum yaratmak istiyorlar. Normal seçimlerle iktidara gelen bir partinin, istikrarı sağlayan bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın önü kesilmek isteniyor.
Batı Türkiye'de nasıl bir iktidar istiyor?
Batının sözünü dinleyecek birini getirmek istiyorlar. Türkiye'nin çıkarlarını bir kenara bırakacak batının çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafyayı yönetecek birini istiyorlar. Türk ve İslam dünyasını Türkiye üzerinden yönetecek birini istiyorlar. Türkiye İslam ve Türk dünyasının birliğini savunan batının politikalarının dışında bir politika istemiyorlar. Türkiye bölgeye giriş kapısıdır. FETÖ - CIA işbirliği ile yönetimi devirmek istediler, fakat başarılı olamadılar.
Sorun Cumhurbaşkanı Erdoğan mı?
Bugün mesele Tayyip Erdoğan değil Türkiye meselesidir. Sorun Türkiye'dir. Türkiye'nin böyle bir devlet olarak ayakta kalmasını emperyal güçler istemiyorlar. İsrail ile Avrupalılar'ın anlaştığı tek nokta Türkiye'nin bugünkü yapısını istemiyor olmalarıdır. Bu doğrultuda alt kimlikleri hortlatıyorlar. Türkiye'yi Sevr Haritası doğrultusunda federasyona zorluyorlar. Türkiye'nin Ankara merkezli bir devlet olmasından çıkmasını istiyorlar. İstanbul üzerinden ekonomi ile Türkiye'yi yönlendirmek istiyorlar. Daha sonra da Kürdistan üzerinden Türkiye'yi parçalamak istiyorlar
Kıbrıs işgal ediliyor
Türkiye ile beraber Kıbrıs'ın işgali gündeme geliyor. Güney Kıbrıs'a Ortadoks olduğu için Rusya girdi. Rusya bugün bütün dünya ticaretini Güney Kıbrıs üzerinden yapmaktadır. Rus bankaları ve 50 bin Rus işadamı Güney tarafında. Kuzey Kıbrıs İsrail'in kontrolüne geçmiştir. Kuzey kısmında 20 üniversite var. Yarısı Avrupa diğer kısmı ABD'li. İsrail Kıbrıs'ı karşı kıyı olarak örgütlüyor. Doğu Akdeniz'deki doğalgazı Türkiye'yi bay-pass ederek Rumlar ile birlikte Girit'e oradan da Mora yarım adasına taşıyarak Avrupa'ya ulaştırmak istiyorlar.
​NATO ANKARA'YA
Batı, dünya hakimiyeti için NATO'yu bölgeye getirecektir. Türkiye'yi daha fazla karıştırıp arkadan da NATO'yu Ankara'ya getirmek istiyorlar. Haymana ile Kırıkkale arasındaki araziye yerleştirilecektir. NATO Türkiye'ye girerse, Ankara'dan Suriye, Irak ve İran savaşlarını yöneteceklerdir. Rusya'nın önünü kesmek için Hazar ve Kafkasya, Almanya'nın önünü kesmek için de Balkanlar'a NATO orduları girecektir.
Türkiye ne yapacak?
Küresel güçlerin hepsi, Türkiye'nin Türkiye olarak kalmasını istemiyor. Bu tehlike karşısında Türkiye, hem bölgesel bir yapılanmaya girebilir hem de BM üzerinden Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi Doğu ülkeleri ile veya batının dışladığı Brezilya gibi ülkelerle yakınlık kurarak dünya dengelerinde çoklu bir denge oluşturabilir. Türkiye böyle bir süreçten kendini ve bölgeyi ancak bu şekilde kurtarabilir. Nasıl Avrupa Birliği iki büyük dünya savaşından sonra kurulmuşsa, eski Osmanlı ülkeleri bir araya gelerek bir Bölge Birliği'ne yönelebilirler. Atatürk bunu İkinci Dünya Savaşı öncesi Sadabat Paktı ile ortaya koymuştu. Atatürk'ün yaptığı gibi dış politikayı yeniden ayarlamamız gerekir. Bölge ülkeleri ile bir dayanışma planlamamız kaçınılmaz hale gelir.
SİYONİST İMPARATORLUĞU
ABD-SİYONİZM İLİŞKİSİ NASIL BAŞLADI?

Kennedy'nin öldürülmesi başlangıç tarihidir. Kennedy katolikti, Siyonizme ve İsrail'in Atom bombası santraline, FED'in Siyonist kadro tarafından yönlendirilmesine karşı çıkarak devletin kontrolüne almak istedi. Devletin içinden bir kadro tarafından öldürüldü. Kennedy öldürülünce İsrail bu coğrafyada öne çıktı. Amerika'da Katolik lobisi siyasetin dışına bırakıldı. Kennedy ölünce yerine kardeşi geldi onu da sokak ortasında öldürdüler. Amerika'da politika Siyonist ve Evanjelistler'in elinde kaldı. Yahudiler ellerindeki ekonomik
gücü kullanarak Amerika'yı yönetiyorlar. Kudüs merkezli Siyonist İmparatorluk kurmayı planlıyorlar. Elçilik açılınca arkasından Mescid-i Aksa yıkılacak ve din savaşı çıkacaktır. 2000 yıl önce İsrailliler'i Filistin'den kovan Roma İmparatorluğu'ndan intikam almaya çalışıyorlar.
​Ortadoğu'da ne yapmak istiyorlar?
Irak 3'e Suriye, Suudi Arabistan'ı ve İran'ı 5'e bölecekler. Türkiye'yi coğrafi bölgelere bölmek istiyorlar. Osmanlı hinterlandını etnik kimlik, cemaat ve mezhep kavgaları üzerinden bölüp Kudüs'e bağlanması gibi bir planları var. Bölge ülkelerini parçalayıp 25-30 eyalet oluşturacaklar. Amerikan planı, Ortadoğu Birleşik Devletleri'dir.
Mescid-i Aksa'yı yakacaklar
İsrail, Mescid-i Aksa'nın yıkılmasına hazırlanıyor. Bir sabah kalkınca bakacaksınız ki Mescid-i Aksa çökmüş olacak. İsrail, çıkacak olan kargaşadan yararlanarak Lübnan'ı ve Gazze'yi işgal edecek. Ürdün'deki Araplar'ı güneye, Çerkezler'i Kafkasya'ya gönderecekler, Filistin'i Ürdün'e kaydıracaklar. Ürdün ve Lübnan, İsrail'in güvenliği için tampon devletlerdi. Artık ihtiyaç kalmadı. Lübnan'daki Hristiyanlar'ı da Suriye'ye gönderecekler. Suriye ve Türkiye'yi de terörle bölme planları var. Ordu ile bölemedikleri ülkeleri terör ile bölmek istiyorlar.
3. DÜNYA SAVAŞI ÇIKAR
Türkiye ile ABD'nin ilişkisini İsrail mi bozdu?

ABD ile hem NATO'da birlikteyiz hem de müttefikiz. Ama bizi yok etmek için elinden geleni yapmakta. Güneydoğu'da Kuzey Irak ve Kuzey Suriye'de Türkiye'yi parçalayacak girişimler içindeler. Bakın İran, Rusya bölgeye geldi. Çin bölgeye yerleşiyor. İngiltere ve Almanya da bölgede olduğuna göre, buradan 3. Dünya Savaşı çıkar. Ya da bunu engellemek için Yeni Bir Dünya Düzeni kurulur. Ya da Doğu- Batı dengeleri oluşur. Aksi durum savaştır.
ABD - İngiliz ilişkisi nasıl olacak?
Bugün dünyayı yöneten akıl hala İngiliz aklıdır. Amerika- İngiltere ayrışması yaşanmaktadır. Rusya ile Almanya'nın yakınlaşacağını ve Kuzey Birliği meydana getirileceği kanaatindeyim. İngiltere, Brexit ile AB yükünü sırtından atarak Amerika'ya karşı harekete geçmiştir. Dünyanın geleceği için Çin ile Kuşak Yol Projesi hayata geçecektir. Bu proje İsrail'i paniklemiştir. Bu proje ile Türkiye ve İran önem kazanmaya başlamıştır. İsrail, Türk - İran savaşı çıkarmak istedi. Sayın Erdoğan'ın girişimleri ile bu engellendi. İsrail şimdi ekonomik krizler çıkararak yoluna devam etmek isteyecektir. Hem de kendilerinin finanse ettiği terör örgütleri ile bölgeyi savaş alanına dönüştürmek isteyeceklerdir.
Batının ileriye dönük Ortadoğu planlarında neler var?
Ortadoğu'nun geleceğinde üç merkez vardır. Kudüs, İstanbul ve Bağdat'tır. ABD, Mezopotamya'yı Araplar'a, hele Şii İran'a asla bırakmayacaktır. Amerika dünyayı merkezden yönetmek için BM'yi Bağdat'a taşımak istiyor. İsrail'e kalırsa Kudüs dünyanın merkezi olacaktır. BM'yi Kudüs'e getirmek istiyor. İngiltere'de bunların önünü kesmek için İstanbul'u Finans Merkezi yapmak istiyor. Türkiye'nin ayakta kalabilmesi için Ankara'nın merkez olarak kalması gerekir. Türkiye bu planlara karşı Azerbaycan ve İran ile yakın işbirliği içinde bulunması gerekiyor.
RÖPORTAJ: ALİ DEĞERMENCİ, TAKVİM-28 Mayıs 2018

YAVRU VATAN İLE ANAVATANI PARÇALAMAK "Araştırmacı-Yazar, Hukukçu-Avukat" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

YAVRU VATAN İLE ANAVATANI PARÇALAMAK

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


Ortadoğu coğrafyasında bir Kürt devleti ikinci kez kurulmaktadır. Yirminci yüzyılın ortalarında İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tarafından İran topraklarında ilk Kürt devleti kurulmuştur ama ancak bir yıl yaşayabilmiştir. Bir yıl sonra İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ikilisinin bir operasyonu ile bu yeni devlet ortadan kaldırılmıştır. Doğu ve Batı güçlerinin karşılaştığı dünya arenası konumundaki Ortadoğu bölgesinde aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri tarafından bir Yahudi devleti kurdurulmuştur. Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne inebilmek için kurdurduğu kukla devlet Mahabad Cumhuriyeti, Batı güçleri tarafından yıkılmıştır ama Atlantik emperyalizminin Siyonizm ile işbirliği yaparak kurdurduğu İsrail devleti sonraki dönemde de varlığını korumuştur.

Haritası Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen, ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştirilen Ortadoğu bölgesi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında sürekli bir çekişme merkezi konumuna gelmiş, savaşlar hiç eksik olmamıştır. Her on yılda bir Arap-İsrail savaşları gündeme gelmiş ve dünya barışını ciddî boyutlarda tehdit etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu bir türlü doldurulamamıştır. Batılıların “Şark meselesi” diye adlandırdıkları Osmanlı sonrası dönemde bu bölgenin kalıcı bir haritası çizilememiş ve geleceğe dönük kurumlaşmış bir devlet modeli ortaya konulamamıştır. Bu durumda dünyanın önde gelen bütün emperyalist devletleri ve güçleri bölgenin geleceği ile yakından ilgilenmişler ve kendi çıkarları doğrultusunda haritalar çizerek, bölgeyi geleceğe dönük bir yönde biçimlendirmeye çaba göstermişlerdir. Ne var ki, aralarında bir türlü anlaşamadıkları için, her dönemde farklı yaklaşımlar ortaya çıkmış ve anlaşmazlık bugüne kadar sürüp gelmiştir.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında, dünya Ortadoğu’da ikinci bir Kürt devleti macerası ile karşı karşıya bulunmaktadır. Birincisi bir yıl süren projenin ikincisi yaklaşık on yıldır, Amerikan işgali ve İsrail desteği ile sürmektedir. Ortadoğu’da Kürt devleti kurmanın kolay olduğunu ama bunu yaşatabilmenin çok zor olduğunu bilen Atlantik emperyalizmi, kendi çıkarları ve İsrail Siyonizm’i doğrultusunda zorunlu gördüğü bu yeni yetme devleti ayakta tutabilmek üzere askerî işgali sürdürmekte, fiilen kurulmuş olan Kürt devletini yaşatabilmek ve geleceğe dönük kurumlaştırabilmek için çeşitli yol ve yöntemler aramaktadır. On bin kilometre öteden gelerek bir askerî işgal ile dünyanın merkezî coğrafyasında böylesine bir maceraya kalkışan Amerika Birleşik Devletleri, içine girmiş olduğu bu planı tam olarak gerçekleştirebilmek ve kalıcı kılabilmek için her yolu denemekte ve bu doğrultuda bölge ülkelerini de baskı altına almaktadır. Bölgenin haritasını ciddî biçimde değiştirmekte olan bu projenin gerçekleştirilmesinde ABD ve İsrail ikilisi yalnız kalmamak üzere komşu ülkeleri de yanlarına çekebilmenin yollarını aramakta, bu ülkelere çeşitli vaatlerde bulunarak yeni yetme kukla devleti kurtarabilmenin çabalarını göstermektedirler. Erbil merkezli kurulan Erbil Cumhuriyeti’nin, tıpkı eski Mahabad Cumhuriyeti gibi kötü bir yazgı ile karşılaşmaması için önlemler almaktalar ve kendi çözümlerini bölgenin bütün devletlerine dayatmaktadırlar.

Sovyetler Birliği, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya giriş kapısı olarak Mahabad Cumhuriyeti’ni kurarken başarısızlıkla karşılaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri de Kuzey Irak üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine girebilmek amacıyla bir kukla devlet olarak Erbil Cumhuriyeti’ni aşiretlere kurdururken, emperyal amaçları doğrultusunda kullanacağı bir yeni sömürge peşinde koşmakta ve bunu gelecek için kalıcı kılmanın yollarını aramaktadır. Mahabad Cumhuriyeti’ni ABD ve İngiltere ikilisi nasıl yok ettiyse, Amerikan askerî işgali sonrasında kurulan Erbil Cumhuriyeti’ni de ya Araplar, ya İran, ya Suriye ya da Türkiye bir gecede ortadan kaldırabilecektir. Bölgede varolan güçler dengesi bugünün koşullarında ABD’nin çekilmesiyle beraber bu kukla devlete yirmi dört saat bile ömür biçmemektedir. Çünkü İsrail’in gücü ikinci bir İsrail’in bölgede diğer devletlere karşı koruyabilmek için yeterli olamayacaktır. İran ve Türkiye gibi büyük ülkeler ile Suriye ve Irak gibi bölge ülkeleri kendilerini parçalamakta olan böylesine bir emperyalist dayatmayı kabul etmemektedirler. Devlet olmanın asgarî düzeydeki bilinci, bölge devletlerinin kendini koruma reflekslerini uyandırmakta, bu nedenle de Erbil Cumhuriyeti’ni tıpkı Mahabad Cumhuriyeti gibi bir yok olma süreci beklemektedir. Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i bu durumu çok iyi bildikleri için, yaratmış oldukları fiilî durumu geleceğe yönelik kurtarabilmek üzere her türlü baskıyı denemektedirler.

Irak, uzun süren bir diktatörlükten sonra bir askerî işgal ile karşılaşarak yıkılmış ve bu ülkenin topraklarında ikinci Kürt devleti macerası ortaya çıkarılmıştır. İran, Suriye ve Türkiye’yi de benzeri kader beklemekte, Mezopotamya’da başlatılmış olan Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması sürecine Irak’a komşu ülkeler üzerinden devam edilerek, Siyonizm’in dünyaya egemen olma planı olan Büyük İsrail hedefi küçük eyalet devletlerinin Kudüs’e bağlanması yolu ile bölgesel bir federasyon yapılanması çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. İsrail merkezli bir Ortadoğu yaratabilmek için bölge devletlerinin tıpkı Irak gibi parçalanması gerektiğinden Irak’ta başlatılmış olan bölgenin Balkanizasyon’u planından geri adım atılmaması gerekmektedir. Bu nedenle, Irak’ın parçalanması ile ortaya çıkarılan kukla devletin korunması öncelik taşımaktadır. Komşu ülkelerin bu kukla devleti yok etmemesi için de kesinlikle bir sayasal çözümün gündeme getirilerek bölge ülkelerine zorla ve baskıyla kabul ettirilmesine çalışılmaktadır.

Mahabad Cumhuriyeti’nin yok oluşundan ders çıkaran, Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i, bu kukla devletin sonraki aşamada bölge ülkeleri tarafından yok edilmesini önleyebilmek amacıyla yeni planlar geliştirmektedir. Bu doğrultuda Irak’ın anayasası değiştirilmiş, Amerikan Yahudileri tarafından hazırlanmış bir Anayasa askerî işgal koşulları altında Irak halkına zorla kabul ettirilmiştir. Bu anayasaya göre artık Irak’ta tekrar eski düzene dönülmesi mümkün olmayacaktır. Irak’ta üçlü bir federasyon oluşturmak isteyen emperyalizm bunu gerçekleştiremeyince, bu kez ülkedeki onsekiz vilayeti eyalete dönüştürerek federasyona gidişin önü açılmıştır. Anayasada Kürtlere bir ayrıcalık tanınarak üç vilayetin eyalet görünümünde bir araya getirilerek otonom bir yönetime sahip olabileceği de açıkça belirtilmiştir. Böylece, askerî işgal sonrasında Irak’ta bir federasyona geçişin koşulları yeni anayasa ile yaratılmıştır. Irak’ta başlatılmış olan federasyon sürecinin sonraki aşamada bölge ülkelerine de taşınarak, bölgesel bir federasyonun İsrail merkezli kurulabilmesinin girişimleri sergilenmekte, Irak’a komşu olan ülkelerin böylesine bir zorlama sürece karşı çıkmaları ya da direnmeleri önlenmek istenmektedir.

Irak’a komşu olan ülkeler ise, başlarına neler geleceğini gördükleri için, kendi varlıklarını koruyabilme doğrultusunda bölgeye saldıran emperyalizme karşı korunabilmek üzere, bir platform oluşturmuşlardır. Zaman zaman bir araya gelen Irak’a komşu ülkeler topluluğu Irak’ta yaşananların kendi ülkelerine sıçramaması için önlemler almakta ve güçlerini birleştirerek kendilerini iç ve dış savaşa sürüklemekte olan olaylara karşı bir denge inisiyatifi bölgede geçerli kalmaya çalışmaktadırlar. Irak’ta iç savaşın önlenmesine öncelik verilmekte, İsrail ve ABD kışkırtmalarıyla zorla çıkartılmak istenen Şiî-Sünnî çatışmasının bütün bölge ülkelerini tehdit etmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Suriye ve Lübnan ile beraber İran’ın bölgede bir Şiî dayanışması kurması üzerine, mezhep savaşı kışkırtılarak, Türkiye’nin İran ve Suriye ile uzun süreli bir savaşa girişmesi, İsrail ve Amerika ikilisi tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda yürütülmekte olan emperyalist girişimler ve kışkırtmalar artık bölge ülkelerinin sabrını taşıracak noktaya gelmiştir. Buna rağmen morallerini bozmadan emperyalizme karşı başlatılan dayanışma ittifakı sürdürülmekte ve böylece Irak Savaşı’nın bütün bölgeye yayılması önlenmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle, savaş hâlen Irak sınırları içerisinde kalmıştır.

Mezopotamya bölgesini bütünüyle işgal eden emperyalizm, Irak’ın başına Arap nüfus çoğunluğunu dikkate almadan bir azınlık temsilcisi olarak Kürt aşiret reisini cumhurbaşkanı olarak getirmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır. İki aşiret reisi arasındaki geleneksel çatışmayı, böylesine yapay bir çözüm ile aşmaya çalışan emperyalizm, Irak’ın federasyon oluşunu bütün dünyaya ilân ederken, bunun içerisinden çıkardığı kukla devlet için de gelecekte güvenlik senaryoları araştırmaya başlamıştır. Arapların bir türlü Kürt devletini kabul etmemeleri üzerine kukla devleti güvenceye alabilmek üzere Irak’ın dışında çözümler gündeme gelince, Irak’ın komşuları bu doğrultuda kullanılmak istenmiştir. Bölgede Batı’ya en açık ülke olarak Türkiye bulunduğu için, ABD ve İsrail ikilisinin kukla devleti güvence altına alabilmenin yolu olarak Türkiye’yi kullanmaya öncelik verdikleri görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Doğu ve Güneydoğu’daki vilayetlerindeki nüfus yapısı nedeniyle, Kuzey Irak’taki Kürt devletini kendisi için potansiyel bir tehlike olarak görmektedir. Benzeri bir biçimde, İran batısındaki, Suriye de doğusundaki nüfus yapıları açısından Kürt devletini kendi ülkelerini parçalayacak potansiyel bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Bütün devletler kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkelerinin bütünlüğünü korurlar. Bölgeye saldıran İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de benzeri doğrultuda hareket etmektedirler. Yıllardır Amerikan devleti güney eyaletleri olan Teksas ve Kaliforniya’nın bağımsızlığına karşı çıkarken, İsrail’de Batı Şeria bölgesinde Filistin devletinin kurulmasına kışrı çıkmaktadırlar. Bu iki devlet kendi ülkelerinin birliğini ve bütünlüğünü korumayı kendileri için hak olarak görmektedirler ama aynı hakkı Türkiye, İran ve Suriye devletlerine tanımamaktadırlar. Devletler hukukuna ters düşen bu durumun Kürt devletinin tehdit ettiği üç komşu devlet açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Irak’a komşu olan ülkelere zorla dayatılan yapay kukla devlet çözümünün bölge devletleri tarafından kabul edilemeyeceğini artık emperyalist güçlerin görmesi gerekmektedir. Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuku hiçe sayan ABD ve İsrail ikilisi, kendi çıkarları için yapay olarak oluşturdukları Kürt devleti çözümünü Irak’a komşu ülkelere kabul ettiremeyeceği gerçeğini artık görmeleri gerekmektedir Zorla güzellik olmayacağı gibi zorla çözümde yarılamaz. Ülke ve bölge gerçekleri dikkate alınmadan tek yanlı çözümlerle uluslararası ihtilaflara çözüm getirebilmek mümkün değildir. Bu doğrultuda, ABD ve İsrail ikilisinin dünya tarihini bir kez daha gözden geçirmelerinde evrensel barış açısından yarar bulunmaktadır.

Üç yüz yıllık bir küresel proje olan Siyonizm, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkışışını yönlendirirken, Osmanlı sonrası için bu coğrafyada tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi Ortadoğu Birleşik Devletleri adı altında bir bölgesel federasyon düşünülmüştür. Şark Meselesi’nin ancak böylesine bir bölgesel federasyon ile çözüme kavuşturulabileceğini düşünen Siyonistler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa tarafından çizilmiş olan bölge haritasını bir türlü kabul etmemişler, kendi planları doğrultusunda Balkanizasyon’u Ortadoğu’ya taşımaya çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran Balkanizasyon sürecini Sevr haritası ile Anadolu üzerinden Ortadoğu’ya getirmek isteyen Siyonistler, bölge devletlerinin içerisinde daha küçük ölçüde bölgesel oluşumları desteklemişlerdir. Başta Kürtler olmak üzere, Ermeniler, Lazlar, Süryanîler, Maronitler, Dürziler ve Beluciler gibi alt gruplara küçük devletçikler kurdurmak isteyen Siyonizm’in İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri üzerinden alt kimlikle sosyal yapıları desteklemişlerdir. Böylece, bölgede İsrail’den daha büyük devlet bırakmayarak Kudüs merkezli Büyük İsrail yapılanmasının önünü açmak istemişlerdir.

Aynı doğrultuda geliştirilen “Ilımlı İslâm” projesi de, bölgenin büyük Müslüman halkını parçalamak, cemaatler aracılığı ile küçük devletçikler yaratmak için devreye sokulmuştur. Bir anlamda Kürtlerin düştüğü işbirlikçi duruma, ılımlı İslâm görüntüsü altında Müslüman cemaatleri de sürükleyerek kendi emperyalist projeleri doğrultusunda bölgeye yeni bir yapılanma kazandırmak istemiştir. İlân edilen yeni haritalarda bu tür projelerin açık görüntülerine rastlanmaktadır. Bölgeye saldıran güçler de, istedikleri haritaya bölge devletlerinin direneceğini açıkça görmekte ve bu doğrultuda tepkileri önleyebilmek üzere yeni yöntemler geliştirmektedirler. Özellikle Avrupa Birliği üzerinden Türkiye, Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştıracak bir yapılanma için hazırlanmaktadır. Demokrasi, insan hakları gibi kutsal kavramlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet olmaktan çıkartılması ve daha sonra da bölgesel federasyona uygun bir yapıya dönüştürülmesi için uzun süredir kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyetin ulusal ve üniter yapısı aşındırılırken, insan hakları görünümünde de özellikle kültürel haklar ortaya çıkartılarak, müstakbel federasyonun altyapısı ve toplumsal tabanı hazırlanmaya çalışılmaktadır. Bu tür girişimler, Avrupa Birliği üzerinden yapılarak, Türkiye federasyona hazırlanmakta ve son aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dışında kaldığı kesinleşince, bu kez de bölgesel yapılanma doğrultusunda Türkiye’ye yeni çözümler dayatılmaktadır. Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştırabilmek üzere, akla gelen her çözüm İsrail ve Amerikan lobileri tarafından Türkiye’ye ve Türk ulusuna resmen dayatılmaktadır. Türkiye’nin kendini savunmasına izin verilmediği gibi İran ve Suriye ile beraber hareket ederek emperyalist dayatmalara karşı bir korunma duvarı oluşturmasının da önüne geçilmek istenmektedir.

Uzun süredir, Irak’taki Türkmenler gibi Irak Kürtlerinin de bizim akrabamız olduğunu, Türkiye’deki İsrail ve Amerikan lobileri Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmek için sürekli kampanya yürütmüşlerdir. Türkiye’nin bir ulus devlet olması dikkate alınarak iki uluslu bir yapılanmanın kabul edilemeyeceği kendilerine söylendiği zaman hemen Türk devletinin faşistliği ilân edilmiş, milliyetçiliğin faşizm olduğu neoliberal gayrimüslim çevreler tarafından açıkça dile getirilmiştir. İslâm coğrafyasında, çok dinli, çok kültürlü ve çok etnisiteli bir kozmopolit yapılanma arayışı içinde olan gayrimüslim ve gayri Türk çevreler, Türkiye’yi ulus devletten çıkartabilmek üzere resmen iki uluslu yapıyı dayatmaya çalışmışlar ve bu doğrultuda bir Türk-Kürt federasyonunun kurulması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Irak’ın Kürtlerini bu doğrultuda Türkiye’ye akraba gösterenler, Irak’taki Kürt nüfusuna yakın bir çoğunlukta bulunan Türkmenleri görmeden gelmişlerdir. Irak ülkesini Şiî, Sünnî ve Kürt diye üçe bölenler, buradaki Türkmen nüfusu açıkça yok sayabilmişlerdir. Kozmopolit federasyon yolunda Kürtleri Türk devletine akraba gösterenler. Türkmenleri yok sayabilmişlerdir. Böylesine çifte standartlı bir yaklaşıma Türkiye Cumhuriyeti’nin alet olması beklenemezdi. Nitekim bu doğrultuda sermayenin güdümündeki küreselci basının zorlamaları geri tepmiş ve Türk ulusu dış dayatmalara prim vermemiştir.

Kürtlerin akrabalığı tezi işlerlik kazanamayınca, bu kez de kukla devleti Türkiye’ye “yavru vatan” diye yutturma numarası çıkartılmıştır. İsrail ve Amerikan çıkarları doğrultusunda kozmopolit federasyon peşinde koşan ikinci cumhuriyetçiler tarafından yoğun bir biçimde savunulan yavru vatan Kürdistan tezi açıkça anavatan Türkiye’nin parçalanmasına dönük bir girişimdir. Yılların yavru vatanı Kıbrıs Türk devletinin anavatan Türkiye ile birleştirilmesine karşı çıkan İsrail ve ABD ikilisi, kendi kuklaları olarak kurdukları yapay devlet Kürdistan’ı kurtarabilmek üzere bunu yavru vatan ilân etmekte ve anavatan olarak tanımladıkları Türkiye’ye bağlayabilmenin çabalarını göstermektedirler. Türkiye ancak Türklerin ve Türk devletlerinin anavatanı olabilir başka bir ulusun ya da emperyalizmin kuklası yapay devletlerin anavatanı olamaz. Küçük yapay devleti yavru vatan diye tanımlayarak Türkiye’ye kabul ettirmek, Türk devletine bağlayarak, bu kukla yapıyı Araplara ve bölgenin diğer devletlerine karşı korumak yeni emperyal proje olarak ortaya atılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal ve üniter devlet modelini açıkça tehdit etmektedir. Türklüğe açıkça bir saldırının bilinçli bir biçimde yürütüldüğü bu aşamada, Kürtlüğü Türk devletine kabul ettirebilmek gibi bir hayal uğraşan emperyalizm hala bölge gerçeklerini görmemekte ve bir hayal olan Siyonist projeyi uygulayabilmek uğruna eşyanın tabiatına aykırı düşün yapay bir çözüm önerisini Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bütün yolların denendiği ama bir ilerleme görülmediği son aşamada yavru vatan yutturmacası gerçekten çok komik bir durum yaratmıştır.

Yavru vatan aldatmacası ile Türkiye’yi teslim almak isteyen İsrail Siyonizm’i ile Atlantik emperyalizminin artık görmesi gereken bir durum vardır. Dışarıdan zorla dayatılan çözüm önerileri bu bölgede ters tepmektedir. İran ve Türkiye gibi bin yıllık devletlerin bu bölgedeki varlıkları ciddî bir ağırlık taşımakta, İsrail’in ekonomik ve siyasî gücü ile Amerika’nın askerî gücü yetersiz kalmaktadır. İsrail dünyanın en güçlü lobilerine sahiptir ama bölgenin en küçük ülkesidir. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük askerî gücüdür ama on bin kilometre uzaktadır. Bu nedenle, İran ve Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir çözüm bölge için geçerli olamaz. Hele yavru vatan aldatmacaları ile hiçbir yere gidilemez. Bölgeye yapılan saldırı doğrultusunda, İran-Türkiye ve Suriye arasındaki başlamış olan savunma dayanışması, karşı cephe olarak ortaya çıkmakta ve bölgenin geleceği açısından daha çok etkili olmaya doğru ilerlemektedir. Dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmamış olan İran ve Türkiye ikilisi, belirli bir zeminde anlaşarak, ABD işgali sonrasında bölgenin geleceği için yeni bir düzen formülünü gündeme getireceklerdir.

Türk devletini ve ulusunu kukla devlet konusunda ikna edemeyen emperyalizm, İstanbul’un gayrimüslim sermayesini etkileyerek bunların Barzani yönetimine yardım etmeleri sağlanmıştır. Kapitalist ekonominin kuralları doğrultusunda emperyalizmin taşeronluğuna soyunan İstanbul sermayesi yeni Bizans ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda ABD ve İsrail ikilisinin güdümüne girerek, yapay devleti meşrulaştıran ekonomik ilişkilere girebilmişlerdir. Yavru vatan diye Türkiye’ye yutturulmak istenen yapay devletin bir eyalet statüsünde Türkiye’ye bağlanması, Türk ülkesinin her bölgesini eyaletleştireceği için, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanacaktır. Devletin ve ulusun benimsemediği bu çözümün sermaye ve gayrimüslim çevreler tarafından benimsenmesi, Türkiye için ciddî bir tehdit yaratmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek Sevr haritasını yırtan Türk ulusunun emperyalizmin dayatması bir kukla devleti yavru vatan diye kabul etmesi düşünülemez, hele bu doğrultuda parçalanmayı ve alt kimlikli eyaletlere bölünmeyi hiç düşünemez. Kerkük petrollerine kukla devlet ile el koymak isteyen emperyalizm, bu petrolü Akdeniz’e taşımak doğrultusunda yavru vatan diye Türkiye’ye bağlamak istemesi yeni karışıklıklar yaratacaktır. Kerkük-Yumurtalık boru hattını sürekli olarak bombalayan ABD-İsrail ikilisi işlerine geldi mi, Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkartabilmenin hesaplarını yapmaktalar ve bu doğrultuda yapay çözümleri bölge ülkelerine dayatmaktadırlar. Kukla devlet bir başka ulus devlet oluşumunun ilk adımıdır ve Türk devleti için yavru vatan olarak kabul edilemez. Ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir Türk devleti olduğu için Türkiye’ye yavru vatan olarak bağlanabilir ve bu çözümü de bütün Türk dünyası kabul eder. Emperyalizmin bu gerçekleri bilerek hareket etmesi, bölge barışı için daha gerçekçi çözümler getirecektir.