8 Ocak 2019 Salı

ANADOLU'DA ÜÇÜNCÜ ENDÜLÜS "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" Türk dünyası açısından çok da anlam ifade etmeyen bu kavram İslam dünyası açısından son derece önem taşıyan ve dünyanın geleceğini yönlendiren bir tarihi dönemin adı olarak öne çıkar.

ANADOLU'DA
ÜÇÜNCÜ ENDÜLÜS 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ankara, 08.Ocak.2018
Endülüs kavramı, Türkiye’de pek bilinmeyen ya da yeterince üzerinde durulmayan kavramlardan birisidir. Ne var ki, Türk dünyası açısından çok da anlam ifade etmeyen bu kavram İslam dünyası açısından son derece önem taşıyan ve bir anlamda dünyanın geleceğini yönlendiren bir tarihi dönemin adı olarak öne çıkmaktadır. Türklerin Avrupa’da pek de gidemediği bir bölge olan, kıtanın tam da güneybatısında yer alan İberik Yarımadası ya da bugünkü adı ile İspanya adı verilen bir bölgede tarihin en kritik dönemlerinde yedi yüz yıl boyunca hüküm sürmüş bir uygarlığın ya da imparatorluğun adı olarak Endülüs kavramı insanlığın geçmişinin kavranabilmesi açısından fazlasıyla önem taşıyan bir kavramdır.İslam dünyası açısından çok önemli olan bu kavram,Osmanlı dönemi açısından da Avrupa’da gerçekleştirilen Türk-İslam uygarlığının dini kökenlerini gündeme getiren bir oluşumun adıdır. Endülüs tarihi bilinmeden Avrupa tarihi anlaşılamaz, ayrıca İslam tarihi üzerinden gidildiği zaman .Türklerin Müslümanlığı kabul etmesi aşamasından sonrasının ele alınabilmesi ya da kavranabilmesi açısından da dikkate alınması gereken önemli kavramlardan birisi de gene Endülüs adıdır.Bugünün Türkiye’sinde ortaya çıkan bazı olumsuz koşullar, Anadolu yarımadası üzerinde de yeni bir Endülüs macerasının yaşanmakta olduğunu göstermekte ve üçüncü kez bir Endülüs faciasının tarihte oluşup oluşmayacağını tartışma alanına getirmektedir.
BİR DEVLET ADI OLARAK "ENDÜLÜS" KAVRAMI!..
Endülüs kavramı öncelikle bir devletin adı olarak öne çıkmıştır. Hrıstıyanlığın beşinci yüzyıldan sonra bütün Avrupa kıtasını kapsaması ve bundan sonra iki yüz yıl boyunca bu kıt'ada yoğun bir Yahudi ve Hristiyan çatışmasının yaşanmasını takiben Orta Doğu bölgesinde Müslümanlığın üçüncü tek tanrılı din olarak meydana çıkması ve hemen sonrasında da Arap ve Berberi komutanlar sayesinde Kuzey Afrika üzerinden İberik yarımadasına taşınmasıyla beraber bugünkü İspanya denilen ülkenin topraklarında yedinci yüzyılda bir Müslüman devleti kurulmuştur. Bu tarihe kadar,Avrupa Hristiyanlığı ile tek başına mücadele eden Yahudiler, İspanya’da bir Müslüman devleti kurulduktan sonra bunun içinde yer almışlar ve Endülüs devleti zamanla bir Yahudi-İslam uygarlığına dönüşmüştür.İspanya yarımadasına geçerken gemileri yakan Tarık BinZiyad, bu bölgede kalıcı bir İslam devleti kurulabilmesi için çaba göstermişve daha sonra da,İspanyanın bugün Anduluzya denilen merkezi bölgesinde, sekiz yüz yıl sürecek bir büyük İslam devletinin temellerini atmıştır.İberikYarımadasında kurulan İslam devleti kısa zaman içinde gelişerek bütün yarımadayı denetimi altına almış ve daha sonraki dönemlerde de Pirene dağları üzerinden düzenlediği çeşitli askeri akınlar ile Hristiyan Avrupa kıtasına yönelik birçok askeri seferi düzenleyerek, Avrupa kıtasında mutlak bir Hristiyan hegemonyasını önlemiştir. Endülüs devleti çatısı altında rahat bir yaşam sürdüren Yahudiler,hem bilim de hem de ticarette üstünlük göstererek Akdeniz merkezli dünya dönemindekıtasal gelişimleri doğrudan etkileyebilmişlerdir. Vatikan merkezli bir Hristiyan Avrupa Yahudileri kıtadan atmağa çaba gösterirken, bir de İberikYarımadasında büyük bir İslam devleti kurulunca bu planlarını gerçekleştirememişler ve daha sonraki aşamada seki asır boyunca Endülüs devleti üzerinden Avrupa kıtası ciddi bir Hristiyan ve Müslüman çekişmesi dönemine girmiştir. Müslüman Endülüs devleti savaşarak yayılınca ve kısa bir süre sonra imparatorluk olma düzeyine gelince, Avrupa kıtasındaki Hristiyan hegemonyası sınırlanmış ve Müslümanların sağlamış olduğudenge içindeYahudiler rahatlıklahem bilimdehem de ticarette öne geçerek, Orta Çağın karanlık döneminin aydınlığa kavuşabilmesi için çaba gösterebilme şansını elde etmişlerdir. Endülüs dönemi, bu nedenle Avrupa kıtası tarihindeyeni bir dönemin başlangıcı olarak da kabul edilmektedir.

Sekiz yüzyıla yakın biruzunca süre içinde İberik yarımadasına bütünüyle egemen olarakAvrupa kıtasının batı bölgelerinde önemli bir imparatorluk kurma şansını elde eden Endülüsdevletiaynı zamanda büyük bir uygarlığı da insanlık alemine kazandırmasına rağmen gene, medeniyetler teorisi doğrultusundadağılıp yıkılmaktan kurtulamamış 1492 tarihi itibarıylaEndülüs devletinin Müslüman ve Yahudi dinine mensup bulunan vatandaşları gemilerle bu kıtayı terk etmek ve yarımadadan uzaklaşmak zorunda kalmışlardır. Müslümanları taşıyan gemilerin yakılmasıyla kurulan bu büyük devlet, sekiz yüzyıl sonrageneSeferad adı verilen gemi seferleri iletasfiye edilmiş ve Endülüs’ün Müslümanları Afrika kıtasının kuzey bölgesinetaşınırken, Endülüs Yahudileri deAvrupa kıtasının doğusunda yeni kurulmakta olan Osmanlı İmparatorluğunagene Seferad seferleri ile gemiler aracılığı ile getiriliyorlardı. Yedinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar devam eden bu güçlü devlet, tarihte görüldüğü gibiilerlemiş uygarlığına ve güçlü yapılanmasına rağmengene de çöküş sürecinden kurtulamıyor ve zamanla dağılma noktasına gelerek bütünüyle tarih sahnesinden siliniyordu. Tüm devletler gibi kendisini korumasına ve güçlü bir devlet ile ileri bir uygarlık düzeyine gelmesine rağmen, medeniyetler teorisinin ortaya koymuş olduğudevri daimin dışında kalamaması,çok önemli bir tarihsel dönüşüme neden oluyordu. Endülüs’ün çöküşü ile beraberEndülüs Yahudileri ile Orta Doğu Müslümanları, Osmanlı devletinin çatısı altında Balkan bölgesinde buluşarak, yıkılan Endülüs’ün uzantısı olarak Osmanlı imparatorluğunu Avrupa kıtasının bu kez de doğusundabir araya gelerek,Vatikan merkezli bir Hristiyan tekelciliğininya da dinsel bir fanatizmin Avrupa kıtasına egemen olmasının önüne geçiyorlardı. Bir anlamda Endülüs devletinin yarım bırakmış olduğu Hristiyan dinini dengeleme misyonu, daha sonraki aşamadaİspanyolYahudilerininBalkanlar’da Asyalı Türkler ve Orta Doğulu Müslümanlar ile birleşmesiyleoluşturulan Osmanlı İmparatorluğu aracılığıdevam ettiriliyordu.Hristiyan Avrupa kıtası sekiz asır boyunca batıdan Endülüs Müslüman devleti ile dengelenirken, sonraki aşamadabu kez yedi yüz yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu üzerinden debenzeri misyon yerine getiriliyordu.

Dünya siyasal tarihi açısındanEndülüs kavramının önemi hem bir devlet hem de bir uygarlık olarak önemli yere sahiptir. Ne var ki, asıl Endülüs denilince hatırlanan olgu bu büyük devletin ya da uygarlığın çöküş öyküsüdür. Avrupa kıtasınındenizlere ve okyanuslara açılangüneybatı bölgesinde böylesine büyük ve zengin bir devlet olarak kurulmuş olan bu imparatorluk nasıl oldu daçökme aşamasına geldi sorusuhem siyaset bilimini hem dedevletteorileriniyakından ilgilendirmiş, bu sorunun cevabıçeşitli yönleri ile araştırılırken,medeniyetler teorisinin oluşumunaEndülüs deneyimi önemli ölçülerde ciddi birbilgi birikimi kazandırmıştır.Bir devletin zaman içinde güçlenerek kendi zamanının en önemli siyasal merkezi ya da gücü konumuna gelmesiüzerinde durulması gereken bir konu olmasına rağmen, aynı devletin zaman içerisinde zayıflayarak kısa bir süredeçökme ya da dağılmanoktasına gelmesi debu konudan daha fazla öneme sahiptir çünkü var olan bütün devlet yapıları değişen koşullarda kendilerini yenileyerek yola devam edebilmenin yollarını aramaktadırlar.Orta çıkan yeni koşullar siyasal dengeleri değiştirdiği gibi, daha güçlü yeni devlet yapılanmaları da ortaya çıkarabilir ve bu gibi durumlarda eski devletler zorda kalarak ya dağılmak ya da parçalanmakdurumunda kalabilmektedirler.OswaldSpengler gibi, medeniyetler teorisi üzerine kitaplar yazmış ya da teoriler geliştirmiş düşünürler, tarihteki olayları geleceğe dönük olarak yorumlarlarken, Endülüs olgusu önemli birbilgi kaynağı ya da çıkış noktası olmaktadır. Endülüs deneyimi bilinmeden ve iyice değerlendirilmeden, hiçbir devlet geleceği ile ilgili güvenli bir çözüm üretemez.

Avrupa’nın batısındaki İberik yarımadasındayedinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar süren birinci Endülüsdönemi yaşandığı gibi, Endülüs sonrası dönemde deon üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam edenOsmanlı İmparatorluğu dönemi yaşanmıştır. Osmanlılar tıpkı Endülüslerin batı Avrupa’da oluşturdukları gibi doğu Avrupa’da bir devlet düzeni kurmuşlar ve sürekli olarak Vatikan merkezli Hristiyan Avrupa ileçatışarakya da savaşarakyirminci yüzyılın başlarına kadar hegemonyalarını sürdürebilmişlerdir.Ne var ki, yirminci yüzyıla girerken önce Balkanlar bölgesinde iki büyük savaş döneminin yaşanması ile Osmanlı hegemonyası Avrupa toprakları üzerinde sona ermiş, daha sonraki aşamada dünyanın merkezini ele geçirme kavgası doğrultusunda Anadolu yarımadası üzerinde de, Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkmış ve çeşitli cephelerdeki savaşların kaybedilmesi üzerine deOsmanlı İmparatorluğu tıpkı Endülüs devletiçökerekbitme noktasına gelmiştir.Hristiyan ve Müslüman dünyaları arasındaki çekişmelerde Avrupa’nın Hristiyan bütünlüğü karşısında bir denge sağlamak üzere gündeme gelen Endülüs ve Osmanlı devletlerininbenzeri bir akıbetten kurtulamamaları , tarih ve siyaset bilimleri açısından karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerekenönemli birsorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bir anlamda ikinci Endülüs vakası Balkanlar’da yaşanmıştır. Endülüs devleti asıl merkezi olanİberik yarımadasının göbeğindekiAnduluzya’da egemenliği elinden kaçırınca, Endülüs vatandaşı olan Müslümanlar ve Yahudiler İberik yarımadasından kovulmuşlardır.Benzeri bir biçimde, Osmanlı devleti deBalkan savaşlarını kaybederek çökme noktasına gelince,Balkan yarımadasından Osmanlı Müslümanları ile Yahudiler gene aynı şekilde kovulmuşlar ve her iki grup da Osmanlı imparatorluğunun arka ülkesi olan Anadolu yarımadasına gelerek, bu ülkedeikinci bir kurtuluş savaşı vererek o dönemin çağdaş koşullarına uygun bir ulus devlet modeli ortaya koyabilmişlerdir.Batı Avrupa’nınemperyalHristiyan devletleri gene Endülüs dönemindeki gibi dinsel fanatizme yönelerek, Avrupa kıtasını Müslümanlardan ve Yahudilerden temizleme harekatına kalkışarakve Osmanlı ahalisini Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru kovarak, Avrupa kıtasını gene sadece Hristiyanlara mal etmek istemişlerdir.Tarih bir anlamda yedi asır sonra tekerrür edince,on beşinci yüzyılda Avrupa kıtasının batısından kovulan Müslümanlar ve Yahudiler, beş yüz yıl sonra yirminci yüzyılda daAvrupa’nın doğu bölgesindeki Balkan yarımadasından kovulmak durumunda kalmışlardır.İberik yarımadasında yaşanan etnik kovulma ve süpürme operasyonunun bir benzeri Balkan yarımadasında yirminci yüzyıla girerken ortaya çıkmıştır.

Endülüs olayı, medeniyetler teorisi açısından bir çöküşün öyküsüdür.Endülüs gibi ileri bir uygarlığın çöküşe geçmesi ve bu uygarlığın dayanmış olduğu güçlü devletintasfiye edilmesinden çıkansonuçlardan eğer gerçekçi bir doğrultuda dersler alınabilseydi, Balkanlar’da ikinci bir Endülüs olayının yaşanması önlenebilir ve böylecemerkezi coğrafyanınbeş bölgesini hegemonyası altında tutabilen büyük ve güçlü Osmanlı İmparatorluğunun yoluna devam etmesi sağlanarak, büyükbir çöküşün ikinci kez Balkan yarımadasında ortaya çıkması önlenebilirdi.Osmanlı devleti de tıpkı Endülüs devleti gibikuruluş,gelişme ve büyüme dönemleri yaşadıktan sonraduraklama ve gerileme aşamalarına doğru sürüklenmiş ve sonunda çöküş ile bitme noktasına gelmiştir.Anadolu’nun batı bölgesinde dünya sahnesine çıkan bu büyük cihan imparatorluğu Balkanlar elden çıkınca gene aynı topraklara geri dönerek bir var olma savaşına doğru sürüklenmiş ve devletin çöküşü önlenemeyincegeride kalan ahali bir ulusal kurtuluş savaşı zaferi kazanarak, Balkanlar sonrasında Anadolu ‘dabir büyük ulus devlet kurulabilmiştir. Osmanlılar da tıpkı Endülüslüler gibi güçlü ve uygar olmalarına rağmen çöküş sürecinin önlenemeyen kurallarından kurtulamamışlar, büyüme dönemi sona erince duraklama ve gerileme dönemleri birbiri ardı sıra yaşanmış ve sonundabüyük savaşlar ile çöküşe giden yol hızlanmıştır. Balkanlar’da gerçekleşen ikinci Endülüs faciası da,medeniyetler teorisinin kurallarınauygun bir doğrultudayaşanmış ve böylece ikinci kez Müslümanlar ile Yahudiler Avrupa toprakları dışına atılmışlardır. Avrupa toprakları Yahudiler ve Müslümanlardan temizlenince bunların yerineküçük küçük Hristiyan devletçikleri kurularak,Batı Avrupa’nın emperyal büyük Hristiyan devletlerinin hegemonyasına Avrupa kıtasının doğusu da terk edilmiştir. Osmanlı’nın Balkanları terk etmesiylebatı Avrupalılar kıtanın doğusundaki Yahudilerin bütünüylebölge dışına çıkartılmasını sağlayacak bir senaryoyu da ikinci dünya savaşı döneminde Hitler Nazizmi ile uygulamaalanına getirmişlerdir. Ulus devletler çağında kendi ulus devletlerini Avrupa topraklarında kuramayanYahudiler de bu sürece tepkiolarakkendi devletlerini, kutsal topraklar olarak ilan ettikleri Orta Doğu’nun ortalarındakurabilmişlerdir.

İberik yarımadasındabirinci Endülüs çöküşünün yaşandığı gibi ikinci Endülüs çöküşü de, Balkanlarda Osmanlı’nın bitişi ile gerçekleşmiştir. On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar, Kafkasya’dan Viyana önlerine, Kırım’dan Kıbrıs’a, Rusya’danMısır’a, Bağdat’tan Budapeşte’ye kadar at sırtında merkezi bölgenin güvenliğini sağlayan bir devlet olarak, Osmanlı İmparatorluğunun da normal koşullarda devam etmesi veher türlü gerileme ya da çöküş süreçlerinin önlenmesigerekirdi. Ne var ki, gene buradamedeniyetler teorisinin acımasız ve katı kuralları devreye girmesiyle, Endülüs sonrasında ikinci bir uygar devletin çöküşüne giden yolun açıldığıgörülmektedir. Bu nedenle, Endülüs devletiniönünü kesen vebu büyük uygarlık devletini çöküşe götürengelişmelerin iyi bir değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Endülüs devleti yoluna devam ederken ne gibi olumsuz gelişmeler ile karşı karşıya kalındı, neden bunlar önlenemedi veçöküşe giden süreç durdurulamadıgibi sorularıneldeki bilgiler ile değerlendirilmesi ve bilimsel açıdan daeleştirilerinin yapılması, medeniyetler teorisininbilimsellik kazanabilmesi açısındanyararlı olacaktır. Bu gibi değerlendirmelertamamlandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün ve Balkanlar’dan geri püskürtülmesinin koşullarının ya da sonuçlarınınEndülüs uygarlığının çöküşü ile benzerliklerinin olup olmadığıanlaşılabilecektir. İkisi de sekiz yüzyıla yakın bir süre yaşamış olan bu büyük imparatorlukların ya da uygarlıkların çöküşleri arasında ki benzerliklerin bulunması, insanlık tarihinin daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olabilecektir. Büyük devlet olmanın ya da ileri düzeyde bir uygarlıkaşamasına gelebilmenin hiçbir devleti çöküşten kurtaramayacağınıEndülüs olayı açıkça ortaya koymuş ve bu durum Balkanlar’dan Osmanlı’nın kovulmasıyla beraber ikinci kez tarih önünde de doğrulanmıştır. Üç büyük din arasındaki çekişmede Avrupa kıtası ile beraber merkezi coğrafyanın kimin kontrolü altında olacağı sorusu, ortaya hem Endülüs hem de Osmanlı’nın çöküş senaryolarını çıkarmıştır.Hristiyanlar ile Yahudiler arasında yaşanan dünyayı yönetme yarışında Müslümanlar sürekli olarak kullanılmışlar, hem askerlikhem dedevlet yükünü taşıyan bürokrasi Müslümanların sırtınayüklenirken, her dönemde Yahudiler ticareti ve ekonomiyi kendi denetimleri altında tutarak zenginliğin temsilcisi olabilmişlerdir. Devletlerin çöküşleri ticaret ve ekonomiyi fazla etkilememiş, aradan geçen zaman dilimleri çerçevesindeekonomik ve ticari ilişkiler farklıyönlerdegelişebilmiş ve bu durumun doğal sonucu olarak dagündeme yeni model devlet tipleri gelmiştir. Ekonomik ilişkiler üzerinden dünya ekonomisi ve ticari ilişkiler ayarlanırken, ortaya çıkan farklı koşullardaeski devlet modelleri eskimiş, yerinedaha farklı konumlarda siyasal örgütlenmeler gelince eskisinden çok farklı devlet yapılanmaları eski devletlerin topraklarının üzerinde gelişmeler göstermiştir. Endülüs devleti yıkılınca, yeriniKastilya krallığının oluşturduğu Hristiyan İspanya devleti almış,İberik’de kalanYahudiler ise,Vonverso adı altındadinlerinden dönerekHristiyanlığayönelerek bunun yanı başında bir Portekiz devleti oluşturmuşlardır.Balkanlar’daki ikinci Endülüs olan Osmanlı devletinin çöküntüsü üzerineOsmanlının Avrupa toprakları üzerinde batı Avrupa’nın büyük devletlerinin denetiminde küçükHristiyan devletçikler tarih sahnesine çıkmıştır. İkinci Endülüs sonrasında daçöken büyük devletin yerini küçük devletçikler almıştır.

Müslümanlar ve Yahudiler,birinci Endülüs çöküntüsü ile önce Batı Avrupa topraklarından, BalkanlardakiOsmanlı çöküşü üzerine gündeme gelen ikinci Endülüs çöküntüsünden sonra daAvrupa kıtasının doğu topraklarından kovulmuşlardır. Daha sonraki aşamada Hitler Nazi yönetimi sırasında geri kalan Yahudileri de Avrupa topraklarından atarak, bugünün İsrail oluşumuna giden yolu açmıştır. Ne var ki, Avrupa kıtası ile İsrail arasında kalan Anadolu yarımadasında Osmanlı sonrasında Türkler ve Müslümanlar bir orta boy Türk devleti kurmuşlar ve Balkan Yahudilerinin bir kısmı da, Türkleşmeyi kabul ederek bu devletin çatısı altında eşit vatandaş olarak yaşama hakkını elde etmişlerdir. Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı Osmanlı devletini ortadan kaldırınca, bu devletin merkezi topraklarında bir Türk ve İslam devleti olarakTürkiye Cumhuriyeti ortaya çıkmış,eski Roma ve Bizans döneminden kalarak uzun süre Osmanlı ülkesinde yaşamlarını sürdüren Hristiyan ve Musevigayrimüslimlerde bu çağdaş cumhuriyet devleti çatısı altında yerlerini almışlardır. Ne var ki, Roma İmparatorluğununmerkezi coğrafyaya gelişinden sonra başlayan üç büyük din arasındaki çekişme, iki bin yıllık Milat sonrası tarih dönemindetırmanarak devam etmiş, Endülüs ve Osmanlı gibi iki büyük devlet ve uygarlık bu yüzden çökerektarih sahnesinden silinmiştir.Şimdi bu iki bin yıllık kavganın yeni dönemdede devam ettiği görülmekte, bir yandanFener Rum patrikhanesinin öncülüğündeYeni Bizans Projesidevreye sokulurken, bu kezOrta Doğu’da kendi devletlerini kurmuş olan Yahudilerin, İspanya ve Balkanlar’da kovuldukları gibi kovulmamak üzere, kurmuş oldukları küçük devletlerini büyüterekbütün eski Osmanlı topraklarını Büyük İsrail devleti çatısı altında bir araya getirmeğe çalıştıkları anlaşılmaktadır.Eski Bizansarayışları ,Vatikan üzerinden merkezi coğrafyaya Fener Rum Patrikhanesinin işbirlikçiliği ilemerkezi topraklarda gerçekleştirilmeğe çalışılırken, Siyonizm ile üç büyük dinin çıktığı kutsal Orta Doğu topraklarını kendi vatanı ilan eden Yahudilerin , bir büyük Siyonist imparatorluğa Büyük İsrail Projesi ile yöneldikleri ve bunu da ABD gibi süper birdevletin gücünü lobileri aracılığı ilekullanarak yapmağa çalıştıklarıgörülmektedir.

Büyük İsrail’in uzantısı olan Büyük Orta Doğu Projesini gerçekleştirmek üzere merkezi topraklara gelmiş olan Amerikan askeri gücü, bütün eski Osmanlı ülkelerine yerleşmeğe çalışırken,NATO üzerindenTürkiye’nin merkez ülke olarak kullanıldığı göze çarpmakta veBüyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerine doğru çeşitli adımlar bir plan dahilinde atılırken, üçüncüEndülüs olgusunun bu kez Anadolu toprakları üzerinde gündeme getirilmeğe çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır.Osmanlı sonrası için Türk ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgeleri tek bir ulus devletin çatısı altında birleştirerek merkezdeki otorite boşluğu alanını doldurmak üzere uygulama alanına getirilmiş olanMisak-ıMilliuygulamasınınKuzey Irak ve Kuzey Suriye bölgeleri üzerindenABD ve İsrail ikilisince zorlandığı, Balkanlar’da uygulanmış olanSevr projesininAnadolu üzerinden Orta Doğu’ya taşınarakAnadolu’da yerleşmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortadan kaldırılmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır.Endülüs ve Osmanlı döneminde Hristiyan Avrupa’nın hedefinde Yahudiler ve Müslümanlar birlikte yer aldığı için, birinci ve ikinci Endülüs’ün benzer yanları daha çoktur.Şimdi gelinen aşamada Anadolu yarımadasında Mısak-ı Milli sınırları üzerindeyaşanmakta olan üçüncü Endülüs çöküntüsündebu kez Türkler ve Müslümanlar hedefte yer almakta, Yahudiler ise asıl devletleri olan İsrail kurulduğu için bu kez Müslümanlar ile birlikte hareket etmemekte amaİsrail’in yanında yer alarak Amerika Birleşik Devletlerinin askeri ve ekonomik gücünün Büyük Orta Doğu görünümünde büyük İsrail içinkullanılmasınıbatıcı ve liberal görünerek desteklemektedirler.Anadolu’da birbüyük çöküntü dıştan güdümlü olarak yaşatılmakta , AvrupalıFener Rum Patrikhanesi işbirlikçiliğindeHristiyanlar Yeni Bizans Projesi üzerinde yoğunlaşırken, Amerikan HristiyanlarıSiyonist Evanjelik tarikatının öncülüğünde ,Büyük İsrail projesine yönelerek, Türkiye’de yaşayan Yahudileri de bu projede işbirlikçi olarak kullanmaktadırlar. Yahudilerin bir kısmı Atatürk Cumhuriyetinde kalarak Kemalist Cumhuriyetrejiminidesteklemelerine rağmen, büyük çoğunluğunun Siyonist İsrail’e teslim olarak hareket ettikleri görülmektedir. Anadolu’da üçüncüEndülüs yaşanırken, Müslümanlar ile Yahudilerin bu kez yollarının ayrıldığı ortaya çıkmakta, birinci ve ikinci Endülüs çöküşleri sırasında Hristiyan Avrupa’ya karşı Müslümanlar ile dayanışma içine giren Yahudilerin bu kez Siyonist İsrail’in öncülüğünde bu küçük ülkenin merkezinde yer aldığıçeşitliyeni uygulamalara angaje oldukları anlaşılmaktadır.

Küreselleşme ile beraberOrta Doğu ülkelerine saldıran Atlantik emperyalizmiile Siyonizm ittifakı, Anadolu topraklarında üçüncü Endülüs çöküşünüörgütlemekte, Türk devletinin çözülmesine ve çöküşüne giden yolda her türlü emperyalpolitikayıdıştan müdahale yolu ile gündeme getirerek,siyasal işbirlikçi kadroları aracılığıile sonuç almağa çalışmaktadır. Bir yandan bölücü terör demokratik görünümler altında desteklenirken, yerleşik Müslüman kesimlerin tepkilerini ortadan kaldırma doğrultusunda işbirlikçi yeni cemaatler oluşturulmakta ve bunlar aracılığı ile Müslüman tabanın tepkileri önlenerek halk kitleleri bütünüyle Siyonist ve emperyalist planlar doğrultusunda teslim alınmağa çalışılmaktadır.Cemaatlerholdingleştirilerek, kapitalist düzenin işbirlikçileri konumuna dönüştürülürken, dini cemaatler ve etnik topluluklar üzerinden yerelleşmeprojeleri devreye sokulmakta ve bunlar aracılığı ile yerel yönetimler görünümünde küçük eyaletler oluşturularak, küresel sermayenin daha doğrusu Siyonizm inkontrolü altındabir merkezi coğrafya Büyük İsrail hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Bu doğrultuda ulusal değerler yok edilirken, sermaye bütünüyle küresel emperyalizmin kontrolü altına alınmakta, ülkenin ulus devlet yapısı tasfiye edilirken, ülkeyi ve devletikoruyacak ya da savunacak ulusalcı kesimlersiyasi ve hukuki baskılar altında tutulmaktadır. İnsan haklarına aykırı birçok hukuki işlem ya da dava süreçleri, adil yargılanma haklarına ters düşülerek uygulanmağa çalışılmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerinin çöküşü sırasında görülen merkezin zayıflatılması operasyonu, başkentin İstanbul’a taşınması girişimleriyle gündeme getirilmekte,yerel yönetimler güçlendirilerek bölünme hızlandırılırken, bunları denetlemesi gereken güçlü merkez ortadan kaldırılarak üçüncü Endülüs çöküşünün Anadolu toprakları üzerinde gerçekleştirilmesinin önü açılmaktadır. Ülkenin başka bölgelerindeki kentler başkent ilan edilerek, başkent Ankara’daki merkezi devlet yapılanmasıtasfiye edilmek istenmektedir. Endülüs ve Osmanlı başkentlerinde yaşanan çöküş sürecine bugünün Türk devletinin merkezi olan Ankara’darastlanmaktadır. Başkent Ankara’nın bugünlerde Pompei’nin son günleri gibi bir döneme sürüklendiği açıkça göze çarpmaktadır.

Endülüs devletinde merkezin zayıflamasıyla başlayangerileme, daha sonraki aşamadataht ve iktidar kavgaları ile devam edip gitmiş ve bu durumun sonucundadevletinbaşkenti ülkeyi yönetemez hale gelmiştir. Merkezin zayıflaması üzerine, tıpkı bugün Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde görüldüğü gibi merkezden kopma, ayrı bir etnik ya da dini cemaateyale oluşturma girişimleri İberik yarımadasında da gündeme gelmiş ve belirli bölgelerde kendiliğinden otonomi uygulamaları ortaya çıkıncaEndülüs devletinin dağılma süreci hızlanmıştır. Endülüs devletinin temelde bir Emevi devleti olması ve sülale arasında bitmek bilmeyen iktidar kavgalarınınsürüp gitmesi, Endülüs devletini çöküşe götüren başlıca neden olmuştur.Ayrıca, Arap topluluklarındaçokça görülen kabile çekişmelerinin İspanya’ya taşınması da, Endülüs devletinin tam anlamıyla homojenbir topluma sahip olmasını önlemiş ve bu durumun sonucunda sürüp giden çekişmeler devletin iç çöküş ortamını hazırlamıştır.Ayrıca, Arnap toplumlarından taşınan tutucu ve bağnaz yaklaşımlar da Endülüs uygarlığını sarsmış ve bu uygar düzenin geleceğe dönük bir çizgide devam etmesinin önünü kesmiştir. Ayrıca Orta Doğu’dayaygın bir biçimde görülen mezhep ve tarikat çekişmeleri deEndülüs toplumunu sarsmış ve yaralamıştır. Bu ülkede yaşayan Yahudilerin, ticaret ve ekonomiye ağırlık vermesi yüzünden sahip olunan zenginlikler yurtdışına taşınmış ve bu devletin çatısı altında kazanılan para dışarıya kaçırıldığı için, Endülüs devletinin ekonomik çöküntüsüne giden yol kendiliğindenbu doğrultuda açılmıştır. Zenginliklerin dışarıyataşması sonucunda, Endülüs uygarlığının dışa doğru bir açılım yaşamasına neden olmuş, bir anlamda Endülüs devleti Orta çağın karanlık dönemlerinde Avrupa kıtasının daha sonralarıaydınlanma ya yönelmesindebaşlıca etki sağlayan merkez olmuştur. Zenginliklerin bir kısmı dışarıya kaçırılırken, saray hayatına büyük zenginliklerin bir kısmının girdiği görülmüş, yaşanan zenginlik dönemlerinde Endülüs sarayınıniyice ahlak açısından çöktüğü görülmüştür. Zenginliğin rahatlığına dalan Endülüs Emevihükümdarları, doğru dürüst devleti yönetemez hale gelmişler, çöküşe giden yoldaçok büyük olumsuzlukların devlet yönetimini bozmasına yol açmışlardır. Ayrıca devletin sınırlarının genişlemesi üzerine de merkezi yönetimin zayıfladığı ve ülkenin her bölgesini yönetemez bir zayıflama noktasına geldiğini göstermiştir. Para kazanma hedefi Endülüsdevletini esir alınca, giderek genişleyen ekonomik ilişkileringetirdiği zenginlik ile beraber Endülüs devletindeİslam dininin ahlak kurallarını ortadan kaldırmıştır. Ekonomik hedeflerin öne geçmesi üzerine bozulan devlet yönetimibir türlü yerine oturtulamamış,Endülüs’lü Yahudi tüccarlar bütün Akdeniz’ibir anlamda kendi ekonomik havuzlarına dönüştürürlerken, devletlerini ihmal ederekEndülüs üzerinden sahip oldukları zenginliklerini dışarıya taşımışlar ve böylece de Endülüs’ün çöküşüne giden yolda öncülük yapmışlardır. Devletin ekonomik olarak zayıflaması üzerine, halkın gereksinimleri karşılanamamış ve bu durumun sonucunda da Endülüs ülkesinde yaşamlarını sürdürmekte olanhalk topluluklarının bir kısmı ayaklanarakdevletin dağılmasına yardımcı olmuşlardır. Benzeri durumların Osmanlı devletinde de öne geçmesi üzerine, bu büyük devletde tıpkı Endülüs devleti gibi çöküş sürecine sürüklenmiştir. Bu yüzden, Osmanlı devletinin çöküşü ikinci bir Endülüs olgusu olarak tanımlanmaktadır.

Yirmi birinci yüzyılınbaşlarında, Anadolu toprakları üzerinde kurulu bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin de yaşanan tarihin ortaya çıkardığı yeni gelişmeler ve olaylar üzerinebir anlamda üçüncü Endülüs çöküş senaryosuna alet olduğunu göstermektedir. Değişen dünya koşullarında, emperyalizmin gündeme getirmiş olduğu yeni dünya düzeni planları ya da merkezi coğrafyayı ele geçirme projeleri aracılığı ile dışarıdan körüklenen gelişmeler sonucunda Türkiye Cumhuriyeti devleti de tıpkı Endülüs ve Osmanlı devletleri gibi bir çöküş dönemine doğru zorlanmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerindeMüslümanlar ve Yahudiler ortak hareket etmişlerdir ama bugün Türkiye7de bu ortaklığın devam etmediği ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşamakta olan Yahudi nüfusun önemli bir kesimininSiyonist Büyük İsrail projesine, Avrupa ve Amerika gibi batılı merkezler üzerinden angaje oldukları anlaşılmaktadır. Endülüs ve Osmanlı devletlerinin çöküşünü, Yahudi ve Müslüman birlikteliği durduramamış ve çöküş kaçınılmaz olarak yaşanmıştır. Bugün gelinen noktada, Anadolu toprakları üzerinde üçüncü bir Endülüs çöküş senaryosu Siyonizm ve emperyalizm destekli olarak geliştirilirken,Anadolu’daki Türk devletiningeleceği artık Yahudilerin desteğinden çıkmaktavekomşu devletler ile diğer dünya devletleri arasında geliştirilecek işbirliği ve dayanışma politikalarına bağlı görünmektedir.Türkler Anadolu’da bu kez yalnız bırakılırken, Adriyatik’ten Çin Seddine uzanan Türk dünyası kendiliğinden devreye girmekte,yeni yetme İslamcı tarikatlarAtlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i destekli,Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail için kullanılırlarken,dünyanın ortasında bağımsız devlet olarak şimdiye kadar ayakta kalabilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, önümüzdeki dönemde Türk dünyası ile yakınlaşarak varlığını güçlendirecek,Yahudiler ile Müslümanlar arasındaki geleneksel Hristiyan karşıtı ittifakın dağılmasından meydana gelen siyasal boşluk, hem komşu devletler hem de Türk dünyası ile yakınlaşılarak doldurulacak ve böylece, Anadolu’da gerçekleştirilmek istenen üçüncü Endülüs çöküşüne izin verilmeyecektir.

29 Aralık 2018 Cumartesi

TÜRKİYE “B PLANI”NI ACİLEN UYGULAMALIDIR "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (Ankara Kalesi No: 90) Ankara, 29 Aralık 2018 & BÖLGESEL İTTİFAK FIRSATI KAÇIRILMAMALI Amiral Soner Polat

ANKARA KALESİ NO: 90 
TÜRKİYE, 
B PLÂNI'NI ACİLEN UYGULAMALIDIR
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 29 Aralık 2018

Merkezi coğrafyada yer alan ülkelerin durumu pek iyi görünmüyor . Eski Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan ülkelerin hiç birisinin durumu iyi görünmüyor .Türkiye dahil hepsini yeni bir var olma ve yok olma mücadelesinin beklediğini birbirini izleyen olaylar ortaya koyuyor . İki kutuplu dünyadan tek kutuplu yapılanmaya geçerken geçmişten gelen sorunlar devam ederken ,şimdi çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dünya konjonktürü sürüklenirken eski meselelerin daha da büyüyerek bölge ülkelerinin önüne çıktığı ve bu aşamada bütün eski Osmanlı ülkelerini teslim aldığı açıkca görülmektedir . Osmanlı hegemonyasını bitiren Lozan Antlaşması öncesinde o dönemin iki büyük dünya gücü olarak bir araya gelerek bölge haritasını cetvelle çizen İngiltere ve Fransa gbi devletlerin bugünün koşullarında ikinci plana sürüklenmesi , onların yerini Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi devletlerin alması yepyeni bir siyasi durum ortaya çıkarmakta ve bu iki büyük güce sahip devlette bölgenin eski haritasını beğenmeyerek kendi haritalarını çizmeğe yöneldiklerinde ciddi bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde getiren bir çok olumsuz gelişme birbiri ardı sıra dünya gündemine gelerek savaş riskini artırmaktadır . Bugünün koşullarında dünyanın en büyük gücü ABD ile onun uzantısı ve geleceğin patronu olmağa hazırlanan İsrail devletinin kesinlikle Orta Doğu haritasını beğenmedikleri ve kendi çıkarları doğrultusunda bölgede Atlantikçi ve siyonist bir hegemonyayı beraberinde getirecek yeni bir haritaya doğru eski Osmanlı ülkelerini zorladıkları görülmektedir . Bu nedenle ,merkezi coğrafyada yer alan bütün ülkelerin sınırlarının kesin olmadığı ve gelecekte hepsinin yepyeni bir haritaya doğru sürükleneceği anlaşılmaktadır .
Bütün dünya merkezi coğrafyayı yalnızca Orta Doğu bölgesi olarak kabul eder...
Bütün dünya merkezi coğrafyayı yalnızca Orta Doğu bölgesi olarak kabül ederken , eski Osmanlı hinterlandına egemen olmak isteyen Amerika Birleşik Devletlerinin , Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içerisinde yer alan Kuzey Afrika ve Kafkasya bölgelerini de merkezi alanda kabül ederek buna göre politikalar geliştirdiği görülmektedir . Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya ilerlerken , küresel sermayenin desteği ile tek kutuplu bir dünya yaratmağa çalışan ABD ,bu konuda gecikerek başarılı olamayınca bu kez karşısında yeni süper dünya güçleri ortaya çıkmış ve ABD merkezli bölgesel dayatmalara karşı çıkarak ,Osmanlı imparatorluğundan geri kalan topraklarda yeni bir batı hegemonyasının kurulmasına izin vermemişlerdir . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra içine girilen küreselleşme aşamasında dünyanın yeni süper güçleri olarak Rusya,Çin ve Hindistan merkezi alan ile ilgili bütün gelişmelere yakından ilgi göstermeğe başlarken , Türkiye en kritik aşamada İran’a karşı uygulananan yaptırımları büyük güçlerin etkisinden kurtararak dengelemeğe çalışırken , Brezilya gibi yeni bir büyük devin gücünden yararlanmağa çalışmıştır .Böylece ,ABD’nin onbinkilometre uzaklıktan gelerek bölgeye müdahil olması gibi, Brezilya’da benzeri uzaklıktan gelerek merkezi alanın yeni dengelerinde bir başka büyük güç olarak devreye girmiştir . Çekişme alanının yanıbaşında yer alan yeni büyük güçlere karşı Türkiye her zaman olduğu gibi ve Avrupa’nın dev ülkelerine karşı uzaktaki dev olan ABD’yi devrede tutma yaklaşımlarının benzeri bir politikayı sürdürerek , farklı bir başka uzak gücü devreye sokarak dengeleri yeniden oluşturmağa çaba göstermiştir . Rusya,Çin ve Hindistan üçlüsünün yanıbaşlarındaki merkezi coğrafya ile yakından ilgilenmeğe başlamaları üzerine ,Türkiye karışan dengeler ve artan baskılar karşısında Brezilya gibi bir büyük oyuncuyu da devreye sokarak çoklu dengelerde ulusal çıkarlarını koruyabilmenin çabası içerisinde olmuştur . Yeni ortaya çıkan güçler dengesinde ,öne geçen büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusundaki politikaları bölge ülkelerine baskı yaparak uygulatmak istemesi nedeniyle ,soğuk savaş döneminde buzdolabına kaldırılmış olan bütün eski meseleler yeni sıcak konular olarak birer birer devreye girmişlerdir .

Fransızların felaketler coğrafyası adını taktıkları Avrasya kıtasının geleceği giderek belirsizleşirken ,tek kutuplu dünyadan çok kutupluya doğru kaymakta olan dünya dengelerinde etkisini artırmak isteyen yeni büyük güçlerin de eski Osmanlı hinterlandında açıktan devreye girdikleri görülmektedir . Rusya yeniden Kafkaslar’da etkisini artırırken ,Çin bütün bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini hızla artırmakta ,Hindistan ise Basra körfezi üzerinden bölgeye girerek Çin ve Rusya ile yeni bir rekabet düzenine hazırlanmaktadır . Bu aşamada Çin ile İran arasında ,Rusya ile Arap ülkeleri arasında ve İsrail ile Hindistan arasında yeni yakınlaşmaların öne çıktığı ve bu doğrultuda bölgeye dönük yeni girişimlerin tezgahlandığı anlaşılmaktadır . Bir büyük savaşa daha doğrusu üçüncü cihan savaşına doğru olaylar gelişirken ,bütün bu gibi olumsuz gelişmelerin yer aldığı coğrafyanın merkezi ülkesi olarak Türkiye’nin bu baş döndürücü trafiğe ayak uyduramadığı ve batılı ülkelerin baskılarından kurtulamadığı için kendi güvenliğini sağlayacak ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek yeni bir bölgesel açılım yapamadığı üzülerek görülmektedir . Bir türlü Amerika Birleşik Devletleri ,Avrupa Birliği ve İsrail taşeronluğundan kurtulamayan Türkiye Cumhuriyetinin , üçüncü dünya savaşının potansiyel alanındaki varlığını güvenceye almakta zorlandığı , dış baskılar yüzünden kendi çıkarlarının gerektirdiği adımları bir türlü atamadığı ,başka ülkelerin belirlediği gündemin ortaya çıkardığı olaylar zinciri içerisinde sağa ve sola sürüklenerek ,doğru dürüst bir plana dayanan tutarlı bir dış politika uygulayamadığı görülmektedir . Soğuk savaş döneminin sona erdiğini anlamakta fazlasıyla geç kalan Türkiye Cumhuriyetinin hala ABD merkezli dünya devam ediyormuş gibi hareket etmesi yüzünden çok kutuplu dünya dengelerinin oraya çıkardığı fırsatlardan yararlanamadığı açıkca görülmektedir .Türkiye orta boy bir ülke olarak sahip olduğu jeopolitik konumunun gerektirdiği stratejik açılımları ulusal çıkarları doğrultusunda yapamadığı için ,hala bu bölgede oynananmakta olan büyük oyunda kaybeden konumunu sürdürmekte ve bu durumdan fazlasıyla da zarar görmektedir .

Başkalarının hazırladığı plan ve projelerin arkasında koşmaktan bir türlü kurtulamayan Türk devletinin son zamanlarda ciddi yorgunluk sinyalleri vermeğe başladığı ,batılı dost ve müttefik ülkeler uğruna katlanılan bir çok olumsuz gelişmede ciddi ulusal çıkar kayıplarına uğradığı görülmektedir . Bu yüzden bir türlü toparlanamayan Türkiye Cumhuriyeti yeni bir genel seçim sürecinde farklı bir anayasal yapılanmaya doğru dış baskılarla sürüklenerek iyice tasfiye edilme noktasına doğru zorlandığı inkar edilemiyecek derecede gözlemlenmektedir . Merkezi gücünün tasfiye edilmesiyle , başkentin İstanbul’a taşınarak küresel sermayenin güdümüne teslim olunmasıyla ,güneydoğu bölgesi üzerinden eyalet sistemi ve federasyon yapılanmasının zorlanmasıyla ,Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir ulus devlet olarak bu bölgede kendi ulusal planını uygulayamıyacak bir dağılma sürecine doğru dış baskılar ve emperyal güdümlemeler ile yönlendirilmektedir . Dünyanın her bölgsinde otorite boşluklarının ortaya çıkması nedeniyle güç merkezleri nasıl bir hegemonya mücadelesine girişirse , Osmanlı hinterlandında da böylesine bir hegemonya çekişmesi giderek tırmanmakta ve bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde öne çıkarmaktadır . Bölge ülkeleriyle beraber bütün dünyayı yakından ilgilendiren üçüncü dünya savaşı tehlikesi beraberinde nükleer silahların kullanılması meselesini de getirdiği için , bütün dünyanın var olup olmaması gibi çok kritik bir sorunla karşı karşıya kalınmaktadır . Orta Doğu’da başlayacak bir nükleer savaşın hemen bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesi , Asya kıtasının tamamı ile beraber batı bölgesindeki ülkeleri de işin içine çekmesi ihtimali açıkca görülmektedir . Kuzey Kore gibi çok küçük bir ülkenin nükleer silaha sahip olması ve ABD’yi tehdit etmesi dünya dengeleri nedeniyle diğer büyük ülkeler tarafından desteklenmektedir . Sadece İran bir nükleer tehdit değil ama öncelikli İsrail’in büyük bir nükleer tehdit olarak dünya barışını tehlikeye soktuğu görülmekte ve bu yüzden Kuzey Kore kozu zaman zaman ısıtılarak dünya gündemine getirilmektedir .

İkinci dünya savaşı sonrasında sürekli olarak batılı müttefikleri yüzünden savaş tehlikesi altında kalan Türkiye Cumhuriyetinin yeni dönemde , batılı hegemonya planlarının arkasına takılıp gitmesi artık düşünülemez bir aşamaya gelmiştir . Türkiye Cumhuriyeti b.u aşamadan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin merkezi askeri üssü ,İsrail’in güvenlik şemsiyesi , Avrupa Birliğinin ise ileri karakolu ya da doğdu köprüsü oarak kullanılamaz bir noktaya gelmiştir . Sürekli olarak batılı müttefikler kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’yi kullanmağa devam ettikleri sürece ,Türkiye Cumhuriyeti ile batılı ülkelerin yolları birbirinden ayrılacaktır . Küresel sermayenin güdümündeki Türkiye medyası üzerinden Türk kamu oyu son çeyrek asırda soğuk savaş döneminin korku masalları ile uyutulmağa çalışılmış ama bu gibi girişimlerin de sonu gelmiştir . Sürekli olarak aynı kişilerin her gece aynı medya kanallarına çıkarak papağan gibi batı hegemonya planlarını tekrar etmesi de ,Türk halkı üzerinde bıktırıcı bir etki yapmakta ve halkın çoğunluğunun batı karşıtı bir çizgiye yönelmesine yol açmaktadır . Batılı ülkeler de tam bu aşamada dini bir siyasal silah olarak öne çıkararak , giderek antiemperyalist bir çizgiye yönelen Türk halkının kontrol edilmesi ve cemaatlar üzerinden baskı altına alınması gibi yeni yöntemleri ,ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu projesi gibi emperyalist yaklaşımlar çerçevesinde öne çıkararak Türkiye’nin kendilerinden ayrı bir yola kaymasını önlemeğe çalışmaktadırlar . Ilımlı İslam bir ABD projesi olarak devreye sokulurken , laik ve çağdaş bir cumhuriyet olan Türk devletinin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda milli bir dış politika uygulamasının önü kesilmeğe çalışılmaktadır . Türk toplumunun büyük çoğunluğunun Müslüman olmasından yararlanılarak geliştirilmek istenen bu yeni emperyalist politikanın Türk milli devleti için ne kadar tehlikeli olduğu ,son dönemdeki gelişmeler ile açıkca ortaya çıkmış ,dinin siyasallaştırılması sürecinde Türkiye’nin bir milli devlet olarak sahip olduğu ulusal çıkarları sürekli olarak göz ardı edilmiştir . Türk devleti batılı müttefiklerinden ayrı bazı girişimleri kendi çıkarları doğrultusunda gündeme getirdiği zaman sürekli olarak batı dünyası tarafından küçümsenmiş ve karalanarak önü kesilmek istenmiştir . Son yıllarda bu doğrultuda bir çok olayın ortaya çıkması üzerine Türk devleti giderek batılı müttefiklerinden daha ayrı bir politika izlemeğe başlaması üzerine de eksen kayması ve batı düşmanlığı gibi gerçek dışı suçlamalar ile karşı karşıya kalmıştır . Batılı emperyal güçler yüzyıllarca dünya ülkelerini sömürerek bir kukla durumuna düşürdükleri için aynı alışkanlıklarını Türkiye üzerinde de denemek istemişler ama bu gibi iki yüzlü ve çifte standartlı yaklaşımların Atatürk’ün ülkesinden geri döndüğünü artık görmek durumunda kalmışlardır . Türkiye daha fazla batılı ülkelerin hatırı için kendi çıkarlarından taviz veremez bir noktaya gelmiştir . Son yıllardaki olumsuz gelişmelerden sonra artık hiçbir batılı ülke Türk devletinden Türk ulusunun çıkarlarına ters düşecek düzeyde bir adım atmasını beklememelidir .

Genel seçimlere giderken yeni bir anayasa taleplerinin öne çıkarılması ve en kritik aşamada yeni anayasa üzerinden devlet yapısının değiştirilmek istenmesi batı emperyalizmin yeni bir oyunu olarak devreye sürülmek istenmektedir . Bütün dünya üçüncü dünya savaşına sürüklenirken ,bu savaşın alanı haline düşen Türkiye Cumhuriyetinin devlet yapısını değiştirmesi kesinlikle ulusal çıkarlarına aykırıdır. Yeni bir anayasa ile devlet yapısı değiştirildiği zaman ,Türk devleti yeniden ABD’nin merkezi askeri üssü , Avrupa Birliğinin gene eskisi gibi doğuya açılan Asya köprüsü , ya da İsrail’i Arap ve İslam dünyasına karşı koruyacak bir güvenlik şemsiyesi gibi kullanılmağa devam edecek gibi görünmektedir . Hiçbir siyasi parti ya da iktidarın savaş öncesi bir dönemde yeni anayasa görünümü ile ulusal,üniter ve merkezi Türk devletini tasfiye etme lüksünün bulunmaması gerekir . Kim ki böyle bir adım atar ,o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletinin sona ermesinden anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında sorumluluğu üstlenmek zorunda kalır . Bütün hukuk kurumlarının ve siyasal merkezlerin öncelikle bilmesi gereken durum budur . Türk devleti doksan yıllık ömrünü bir hukuk devleti çatısı altında bugünlere kadar getirmiştir . Her devlet anayasasında değişiklikler yapabilir . Normal koşullar altında değişen koşullara uygun olarak anayasalar değiştirilebilir . Türkiye Cumhuriyeti de son yirmi yılda on kez anayasasının değiştirmiştir . Ne var ki , tam savaş koşulları tırmanırken savaş öncesi bir dönemde devlet yapısını değiştirecek derecede yepyeni bir anayasa yapılamaz ,eğer bu yo denenerek yapılmağa çalışılırsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonu ilan edilmiş olur . Var olan anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında herhangi bir siyasal merkezin ya da partinin böylesine bir serüvene soyunmasını beklemek gerçeklere aykırı olacaktır . Tersi bir durum üçüncü dünya savaşı öncesinde Türk devletinin ortadan kalkmasına ve savaş alanının önünün açılmasına giden yolu açacaktır ki , kendisini Türk olarak gören hiçbir siyasal gücün böylesine bir maceraya kalkışarak dünya barışını tehlikeye atması beklenemez . Türkiyelilik tartışmalarını bu doğrultuda ele almak ve Türk ulusunun çıkarları dışında Türkiye’deki siyasal güçleri maceraya atmak gibi olumsuz senaryolar doğrultusunda değerlendirmek mümkündür .

Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti sahip olduğu anayasal düzen ve hukuk devleti çatısı altında öncelikle merkezi gücünü artırabilmenin yollarını aramak durumundadır . Tam bu aşamada kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmak istenmesi , Türk devletinin merkezi gücünün toparlanması çabalarının önlenmesi anlamına gelmekte ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düştüğü gibi küresel sermayenin Bizans yapılanması üzerinden Avrasya’daki üçüncü dünya savaşını ekonomik açıdan yönlendirmesi anlamına gelmektedir . Hiçbir ekonomik gücün ya da emperyal merkezin savaş koşullarında Türkiye’nin başkentindeki merkezi yapılanmasını tasfiye etme ya da boşaltma hakkı yoktur .Bu aşamada küresel sermaye ile Türk ulusunun çıkarları ters düşmekte ve Türk milletinin ulus devletinin başkenti , küresel sermayenin İstanbul’daki yeni Bizans yapılanması yüzünden devre dışı bırakılmak istenmektedir . Merkezi coğrafyanın tam ortasındaki Türk devletinin kendi ülkesi ve milletiyle bir bütün olarak üçüncü dünya savaşı tehlikesinden kurtulabilmesi için daha güçlü bir merkezi yapılanma ile hareket etmesi gerekirken ,bunun tamamen tersi bir doğrultuda başkentini tasfiyeye yönlendirilmesi hem savaş sürecini önünü açacak hem de bir nükleer çatışma ile bütün dünyanın yok olmasına neden olabilecektir . Kendini bilen hiçbir ciddi ülkenin kabül etmeyeceği bir başkent taşınmasına Türk ulusu tam üçüncü dünya savaşı öncesinde izin veremez .Yapılması gereken başkentin İstanbul’a taşınması değil ama , Ankara’daki merkezi devlet yapılanmasının daha da güçlendirilmesidir . Dünya tarihinde bütün savaşları güçlü merkezlerin kazandıkları görülmektedir . Bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan Türk devletinin böylesine bir tarihi ve bilimsel gerçekliğin dışında hareket etmesini beklemek gerçekci olmayacaktır . Siyasilerin bu tür maceracı girişimlerine Türk halkının ulusal insiyatifi izin vermeyecektir . Türkiye’nin acil gündeme üçüncü dünya savaşının önlenmesi olduğu için ,ilk atılacak adım ,milli bir idari reform ile başkentteki Türkiye Cumhuriyeti devletinin merkezi gücünü artırmak olacaktır . O zaman , Türkiye’nin savaşa karşı çıkmak ve direnmek gücü daha artacak ve Türk devleti güçlü bir arabulucu olarak her zaman devreye girerek bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşı belasına karşı daha güçlü bir biçimde koruyabilecektir .

Daha önceleri ulusal güçler tarafından öne sürülmüş olan Güçlü Türkiye- 2023 Milli Programının acil bir idari reform ile devreye sokulması , var olan devlet yapısını ciddi anlamda tehlikeye sokabilecek yeni anayasa peşinde koşmaktan vazgeçerek söz konusu milli idari reform ile Türkiye Cumhuriyetinin savaşa karşı çıkan gücünün her açıdan takviye edilmesi gerekmektedir . Var olan devlet yapısının yüz milyonluk bir nüfusa sahip olacak Türk devletinin gereksinmeleri doğrultusunda yenilenmesi ,merkezdeki kamu kurumlarının güçlendirilmesiyle beraber taşra teşkilatında da gereksinme duyulan yeni adımların atılması gerekmektedir . Giderek artan nüfusun gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda yerel yönetimlerin yetkilerinin bazı açılardan artırılmasında kamu düzeni açısından ulusal yararlar olabilecektir . Ne var ki , yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması sırasında merkezin tasfiyesi deği l,l ama tamamen tersine güçlendirilmiş yerel yönetimleri kontrol altında tutabilecek düzeyde daha güçlü bir merkezi yapılanmanın başkent Ankara’da gerçekleştirilmesi gerekmektedir . Daha önceki dönemlerde gündeme getirilmiş olan Mehtap ve Kaya projeleriyle beraber İdari reform taslakları incelendiği zaman Türkiye’nini kendi çözümlerinin olduğu görülecek , batılı güç merkezlerinin dayattığı yabancı taslakların Türkiye’nin koşullarına uymadığı aksine ,emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Türk devletini dönüştürmeğe çalıştığı daha kolay anlaşılacaktır . Türk devleti ,başkentindeki merkezi yapılanmasını günün gereksinmeleri doğrultusunda daha da güçlendirerek , Misakı Milli sınırları içerisindeki Türk ülkesinin kontrolunu bağımsız bir devlete uygun bir biçimde elinde tutabilecektir . Ekonominin yeniden devletin eline verilmesi ,kamu ekonomik kuruluşlarının yeniden kurulması ,küresel sermayeye karşı direnen Türk devletinin ekonomik gücünün artırılması ,özelleştirilen ekonomik kuruluşların tıpkı Atatürk döneminde olduğu gb yeniden uluslaştırılması ya da devletleştirilmesi , Türkiye’nin de Yunanistan ya da diğer Akdeniz ülkeleri gibi çökmemesi için acilen zorunlu görünmektedir . Ekonomik gelir kaynaklarını yabancılara devreden -Türk devletinin sürekli olarak akaryakıt zammı yapmak zorunda kalması ya da ülkede ekonomik yatırım yapamaz durumlara sürüklenmesi gibi bir çıkmaz ,devletin yeniden gelir kaynakları ile donatılması sayesinde önlenebilecektir . Dışa açılma ve küresel ekonomi ile bütünleşme ,Türk devletini yarı sömürge konumuna sürüklemiş ve Türk halkını ciddi bir yoksulluk çıkmazına itmiştir . Arap ülkelerindeki gibi bir yoksullar ayaklanmasının önlenebilmesi için ,devletin yeniden ülkenin gelir kaynaklarına ve yer altı zenginliklerine sahip olarak daha adil bir gelir dağılımı düzeni kurması acilen zorunlu görünmektedir . Merkezini ve ekonomisini güçlendirecek bir Türk devletinin savaş sürecinde bölgede barışı tesis edecek en önemli ülke konumuna geleceği açıktır .

Merkezi bölgeye sızmak için sürekli olarak terörü kullanan batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmine karşı bütün bölge ülkelerinin bir araya gelerek ciddi bir ittifak içerisine girmeleri gerekmektedir . Lübnan’ı bir terör üssüne çevirerek merkezi coğrafyaya terörist hareketler üzerinden egemen olmak isteyen emperyal güçlere karşı , eski Osmanlı ve Selçuklu ülkelerinin bir dayanışma ve kardeşlik düzeni içerisine girerek tıpkı Avrupa Birliği gibi Merkezi devletler Birliği’ni kurmalarının zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir . Tam bu aşamada ,Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük Atatürk’ün ikinci dünya savaşını önleyebilmek üzere gündeme getirdiği ,Sadabat Paktı ve Balkan Paktı girişimlerini yeniden gündeme getirmekte ve bütün eski Osmanlı ve Selçuklu devletlerini merkezi Devletler Birliği adı altında birleştirmekte hem ulusal hem bölgesel hem de dünya barışı açısından küresel yararlar bulunmaktadır. Kendi çıkarları doğrultusunda savaş kışkırtıcılığı yapan lobilere karşı evrensel ve bölgesel barıştan yana olan bütün merkezi coğrafya devletlerinin bir araya gelerek Avrupa Birliği gibi bir bölgesel oluşumu Merkezi Devletler Birliği adı altında örgütlemelerinin zorunluluğu her geçen gün daha da artmaktadır .Osmanlı İmparatorluğunun ortadan kalkması nedeniyle ortya çıkan otorite boşluğunun doldurulabilmesi doğrultusunda bölgenin iki büyük devleti olan İran ve Türkiye tıpkı Sadabat paktının kuruluşu günlerinde olduğu gibi bir araya gelecek , ikinci bir Bakü Kurultayı düzenleyerek merkezi coğrafyada bulunan bütün devletleri bir bölgesel birlik çatısı altında dışa ve emperyal saldırıları karşı birleşmelerinin önünü açarak terör üzerinden üçüncü dünya savaşına giden yolun önünü keseceklerdir . Bunun için tıpkı Nato gibi bir yeni bir askeri bölgesel yapılanmaya acilen gerek bulunmaktadır . Daha önceki örnekde olduğu gibi ikinci kez bin Cento yapılanması Türkiye ve İran işbirliği çerçevesinde gerçekleştirilebilir ,Nato’nun batı emperyalizminin hegemonya örgütüne dönüştüğü bu aşamada ikinci kez kurulacak olan Cento örgütü merkezi coğrafya da terör ve savaş tehditlerine karşı bölgesel güvenliği gündeme getirebilecektir . Tunus’ta başlamış olan ayaklanma hareketlerinin ,Lübnan,Ürdün,İran ya da diğer bölge ülkeleri üzerinden karışıklık ve terör yaratması ,İsrail ve ABD gibi savaş isteyen ülkelerin bu durumlardan yararlanmağa çalışması girişimlerinin önünün kesilebilmesi için mutlaka bölge ülkelerinin yeni bir bölgesel savunma paktı kurmalarının zamanı gelmiştir . Nato savunma örgütünden saldırı örgütüne dönüşürken , yeni Cento gereksinme duyulan bölgesel savunmayı bütün bölge ülkelerini çatısı altında bir araya getirerek sağlayacaktır . İran ve Türkiye’nin öncülüğünde toplanacak ikinci Bakü Kurultayı ,Merkezi Devletler Birliğine gidecek yolu açarken ,yeni Cento’nun kurulmasını sağlayarak da bölge ve dünyayı tehdit eden üçüncü dünya savaşı sürecinin önünü kesebilecektir . İran’ın tek başına dünya ile karşı karşıya kalması böylece önlenebilecek ,bölge ülkelerinin dayanışması ile İran ile batı dünyası ilişkileri dengelenebilecek , İsrail ve İran çatışmasına ya da İsrail ile Hizbullah üzerinden bölge savaşına izin verilmeyecektir . Böylesine bir adım atılması için zaman çoktan gelmiş ve geçmektedir . Bu doğrultuda bugün yeni adımlar atılmazsa yarın çok geç olabilecektir . İsrail’in ya da Hizbullah’ın hiç söz dinlemeyen tutumları devam edip gittiği sürece her an bir çılgınlık ortaya çıkabilecektir . Bölgenin çeşitli ülkelerinde böylesine çılgınlığa elverişli çeşitli terörist hareketlerin birbirini izlemesi barış umutlarının her geçen gün daha da azalmasına neden olmaktadır .Tunus ve Lübnan’daki son gelişmeler bölgede savaş öncesi istikrarsızlık isteyenlerin beklentilerini gerçekleştirirken , bir İsrail ve İran savaşının haberciliğini yapmaktadırlar .

Türkiye Cumhuriyeti ,dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan orta boy bir devlet olarak sahip olduğu jeopolitik konumunu kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullanabildiği sürece hem bağımsız devlet olarak varlığını koruyabilecek hem de bölgede kendisini tehdit etmekte olan bütün terör ve savaş tehditlerine karşı kendisini savunabilecektir .Binleşmiş Milletler ve bütün uluslar arası kuruluşların ciddi bir üyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti bölgesinde olduğu kadar dünya barışı için evrensel düzeyde de etkinliklerini artırmak zorundadır . ABD ve İsrail gibi Birleşmiş Milletler kararlarını dinlemeyen ülkelerin baskılarına karşı Türkiye Cumhuriyeti diğer büyük devletler ve ülkeler ile yakın ilişkiler oluşturarak uluslar arası konjonktürde ağırlık sağlamalı ve bu yollardan savaş sürecinin önünü kesebilmelidir . Batılı müttefiklerin baskılarıyla şimdiye kadar uygulanan yol ve yöntemlerden bir sonuç çıkmadığına göre ,Türkiye Cumhuriyeti kendisini geleceğin dünyasında var edebilecek ve bulunduğu bölgede bir cihan savaşını önleyebilecek doğrultuda B planını acilen devreye sokabilmelidir .Türkiye kendisini yenileyebilecek güce sahiptir .Bölgesel barış ve güvenlik işbirliği için bütün komşularıyla bir araya gelerek ortak hareket edebilmenin yollarını aramalıdır .Başlatılmış olan komşularla sıfır sorun politikaları ile tam anlamıyla bir sonuç alınamamıştır . Bu tür girişimlerin kalıcı ittifaklara ve bölgesel güvenlik şemsiyesine gidebileceği yolların da açılması gerekmektedir . Anlaşmazlıklar sıfır sorun çizgisinde ele alınırken , kalıcı ittifaklara ve bölgesel güvenlik şemsiyesinin oluşturulmasına da öncelik tanınmalıdır .Türkiye sadece İran ile değil ama , Azerbaycan,Gürcistan,Suriye,Irak ve Ürdün gibi ülkeler ile başlatmış olduğu yakın temasları bölgedeki terör ve savaş risklerini ortadan kaldıracak derecede bir kalıcı işbirliği ve dayanışma düzenine dönüştürebilmenin yollarını aramalı ve acilen B planı olarak Merkezi Devletler Birliği ya da Cento adı ile anılacak bir güvenlik yapılanmasını devreye sokabilmelidir . Bütün dünyayı bir nükleer yokoluşa götürebilecek bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi ancak bu yoldan önlenebilecektir . Barıştan yana olan bütün dünya ülkeleri de, merkezi coğrafyada gerçekleştirilecek böylesine bir bölgesel barış oluşumunu sonuna kadar destekleyeceklerdir . Bütün A planlarının bittiği bu aşamada böylesine bir B planının acilen devreye sokulması, dünya güvenliği açısından zorunlu bulunmaktadır.
NOT: B planı ile ilgili olarak daha önce yayınlanmış olan “TÜRKİYE’NİN B PLANI" isimli kitabım ile diğer kitaplarıma ve "Kemalist yaklasim.info" adını taşıyan internet sitesindeki üç yüze yakın makalem incelenebilir .
BÖLGESEL İTTİFAK FIRSATI KAÇIRILMAMALI

Amiral Soner Polat
ABD’nin, daha doğrusu Başkan Trump’ın, derin devlete rağmen (establishment) Suriye’den asker çekme kararı tüm dengeleri yerinden oynattı. Suriye’nin kuzeyinde bir güç boşluğu (power vacuum) ortaya çıktı. Kuraldır. Strateji boşluk kabul etmez. Aktörler en kısa zamanda bu boşluğu kendi çıkarları doğrultusunda doldurmak için harekete geçer. Bu yeni oyunda güç dengelerinin nasıl şekilleneceğini tarafların siyasi hedefleri belirler. Farklı siyasi hedefler beklenmedik pazarlıklara neden olur. Aynı zamanda aktörlerin ittifak arayışı da olayların seyrini etkiler.

TÜRKİYE İÇİN ÖNCELİKLİ TEHDİT
Türkiye açısından bakıldığında öncelikli tehdit PKK ve kurulması hedeflenen özerk ya da konfederal terör devletçiğidir. Eğer bu terör yapılanması temelden yok edilebilirse, bu durum Kuzey Irak’taki bağımsızlık rüzgârlarının şiddetini ciddi oranda azaltır. Bilindiği gibi Suriye ve Irak arasındaki PKK geçişkenliği yüksek düzeydedir. Bu nedenle PKK’lı teröristler nötralize edilmeli, silah, cephane, askeri teçhizat depoları imha edilmelidir. Aksi halde ayakta kalacak teröristler günün birinde ülkemizin karşısına çıkabilir.

BÜYÜK STRATEJİ ZAMANI
Gelişen olaylar Türkiye’ye çok daha büyük fırsatlar sunmaktadır. Türkiye; Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz’i de kapsayan büyük bir stratejiyi (grand strategy) rahatlıkla kurgulayabilir. Bunun için bölgesel ve bölge dışı ittifak olanakları sonuna kadar zorlanmalıdır. Bulunduğumuz aşamada ABD, Batı Asya’da büyük askeri kuvvetler bulundurmaya soğuk bakmaktadır. Bu konuda başlangıçta yükselen muhalif sesler, son dönemlerde çekilmeyi savunanlarla dengelenmiştir. En azından ABD kamuoyu ikiye bölünmüş durumdadır. Yeniden seçilmeyi hedefleyen Başkan Trump, ABD’deki sessiz çoğunluğun desteğini kazanmayı hedeflemektedir. İsrail ile Rusya arasında devam eden güven bunalımı bu ülkenin de bölgedeki etkisini giderek azaltmaktadır. Fransa bölgede etki yaratabilecek kaynaklara sahip değildir. Macron ciddiye alınacak bir lider değildir.

Türkiye, Kuzey Irak’ta yuvalanan terör yuvaları ve Suriye’de PKK’nın askeri ve siyasi olarak tamamen yok edilmesi için çok uygun koşullar yakalamıştır. Diğer taraftan birbirini tamamlayan kararlı adımlar atıldığı takdirde, bölgede her kriz döneminde ortaya çıkan bağımsız Kürdistan hayaline kesin bir nokta konulabilir. Türkiye ayrıca Doğu Akdeniz’deki tezlerini, ortak çıkarlar ekseninde destekleyen bölge ve bölge dışı ortakları ile bu enerji denizindeki hak ve çıkarlarını daha güçlü bir şekilde savunabilir.

SİLAHLI PKK’YA ASLA İZİN VERİLEMEZ!
PKK ile anlaşma olanağı ortadan kalkmıştır. Her devlet için geçerli olan, “PKK’nın silah ve cephanesi ile kayıtsız koşulsuz teslim olmasını talep etmek” olmalıdır. Bölge uzun yıllar boyunca terörden ağır yara aldı. İnsani dramın yanı sıra milyarlarca dolarlık kaynak bu nedenle heba oldu. Bölge ülkeleri ikinci kez aynı hatayı yapmamalıdır. PKK’yı kullandığını sanıp küçük düşünenler, sonunda terör örgütünün emperyalizmin hizmetkârı olduğunu yaşayarak öğrendiler. Terörün kökünün kazınması için ortaya çıkan bu altın fırsat iyi değerlendirilmelidir.

TÜRKİYE İNİSİYATİFİ ELE GEÇİRMELİ!
Basın yayın organlarında, “Türkiye’nin IŞİD’le mücadele etmek için ABD ile görüştüğü” ifade edilmektedir. Türkiye, Suriye’ye hızla girip PKK’nın bütün kaynaklarını kuruttuktan, diğer bir ifade ile öncelikli tehdidi bertaraf ettikten sonra IŞİD’in kendiliğinden çözülme süreci içine gireceğini söyleyebiliriz. Ayrıca bölgesel ittifak kurulursa, çözülme süreci daha büyük bir hız kazanır. IŞİD bütün devletlerin ortak düşmanıdır. Bir devlete dayanmadığı sürece IŞİD’in esamesi bile okunmaz! Kaldı ki Başkan Trump, IŞİD’le başka ülkelerin mücadele etmesini büyük bir başarı olarak kendi kamuoyuna sunacaktır.

Koşullar bölge barışı, istikrar, yıkıcı ve bölücü unsurların ortadan kaldırılması için uygun bir zemin yaratmıştır. ABD ile iyi ilişkiler sürdürülürken, bölge ülkeleri ile dayanışma içinde yakıcı sorunların çözümü için büyük bir fırsat önümüzde durmaktadır. Eğer Türkiye bu uygun ortamı değerlendirme becerisi ve esnekliğini gösterebilirse, önünü ardına kadar açar. Ülke içindeki ayrılıkçı eğilimler kısa süre içinde son bulur. Güneyden örülen jeopolitik duvarları söküp atar. Doğu Akdeniz’deki etkisini büyük ölçüde artırır. Ekonomisinin gelişmesi için büyük fırsatlar yakalar. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin bölgeyi karıştırma çabalarını boşa çıkarır. Koşulların sonsuza dek aynı kalacağını sananlar yanılgı içindedir. Talih kuşu insanın başına bir kez konar. Koşullar olgunlaştığında harekete geçmeyenler, başkalarının zaferini seyreder.
(KAYNAK: Soner POLAT-Aydınlık Gazetesi, 28.12.2018)

25 Aralık 2018 Salı

MERKEZİ YERELLEŞME (KÜ-YEREL DEĞİL, ME-YEREL) "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" ANKARA KALESİ NO: 143 (25 Aralık 2018) Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır.

ANKARA KALESİ NO: 143 
MERKEZİ YERELLEŞME
(KÜ-YEREL DEĞİL;
ME-YEREL)
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 25 Aralık 2018
Dünya küreselleşme dönemine girdikten sonra, ortaya bir de Kü-yerel kavramı çıkartılmıştır. Bu kavram küreselleşme ve yerelleşme kavramlarının birleşiminden meydana gelen birleşik yeni bir kavram olarak hem makalelerde hem de geleceğe yönelik tartışmalarda yer almakta, daha doğru dürüst ne anlama geldiği belirtilmeden geleceğin yeni dünya düzeninin oluşturulmasında kilit bir deyim olarak kullanılmaktadır. Normal olarak bütün kamuoyunun bu yeni yaklaşımı bilmesi ya da öğrenmesi gerekirken, halk kitlelerini fazlalık olarak gören neo-liberal entellektüel yaklaşım ,eski dünya düzenini yıkarken ve küresel sermayenin imparatorluğuna giden bir yolda emin adımlarla ilerlerken , bir de ortaya Kü-yerel dayatmasını çıkararak fazlasıyla kullanmakta ve kafa karışıklığına neden olarak , finans-kapitalin kapitalist diktatörlüğüne yepyeni bir yapılanma sağlamağa çaba göstermektedir . Daha doğru dürüst küreselleşmenin ne olduğu açıklanmadan , küreselleşme kökenli yeni ve uydurma kavramlar çıkartarak , anlaşılmaz teoriler geliştirmek dünya kamuoyunu sarstığı gibi beş kıtanın ülkelerine dağılmış halk kitlelerini önemli ölçüde kafa karışıklığına sürükleyerek ,kaostan yeni bir düzen çıkarma planlarını dolaylı yollardan devreye sokmaktadır . Kü-yerel kavramı bu açıdan son derece önemli ve üzerinde titizlikle durulması gereken yepyeni bir deyimdir . Bu kavram önümüzdeki dönemde , küresel dönüşümün sağlanmasında kilit anlamlarda rol oynayacak gibi görünmektedir .
Glocalization kavramı
Glocalization kavramı , başta İngilizce olmak üzere bütün lâtince kökenli batı dillerinde , küreselleşme aşamasına geçildikten sonra gündeme getirilen yeni bir kavramdır , ve kü-yerel kavramının batı dillerindeki karşılığıdır . Küreselleşmenin karşılığı olan globalizm ile yerelleşmenin batı dillerindeki tanımı olan localizaton kavramlarının bir araya getirilmesiyle glocalization diye yeni bir kavram gündeme getirilerek , küreselleşme yolu ile yerelleşme ya da yerelleşme üzerinden küreselleşme oluşumları açıklanmağa çalışılmıştır . Uluslar arası büyük sermaye kuruluşlarının öncülüğünde , gizli dünya devletinin planları doğrultusunda küresel emperyalizm bütün dünya ülkelerini sarsarak ele geçirmeğe başlayınca , ortaya çıkan yeni durumları açıklayabilmek zorlaşmış ve işte bu aşamada glocalization ya da kü-yerelleşme gibi sonradan olma uydurma yeni kavramlar oluşturma yoluna gidilmiştir .Dünya ülkelerine zorla küreselleşmeyi kabül ettirmeğe çalışan sermaye kuruluşları , bazı yerel yönetimler ya da sivil toplum kuruluşları aracılığı kü-yerelleşme konularında açık oturumlar ya da bilimsel toplantılar düzenleyerek kendilerine kitlesel taban yaratmanın peşinde koşmuşlardır .Çeşitli üniversitelerden devşirilen küreselci ya da neo-liberal öğretim görevlileri ile bazı bilim adamlarını ortak projelere ikna eden emperyal merkezler , küreselleşme sürecine paralel bir biçimde kü-yerelleşme projesini de kendilerine yakın gördükleri bazı yerel yönetimler ya da dışarıdan finans kaynağı sağlayarak satın aldıkları sivil toplum kuruluşları aracılığı ile kü-yerelleşmenin önünü açmağa çalışmaktadırlar . Belediye birliklerine sızarak , bazı büyük kent belediyelerini ele geçirerek , bunlar aracılığı ile toplantılar yapılmakta ve ulusal,üniter,merkezi yapıda kurulmuş olan bugünkü devlet düzenleri yıkılmağa çalışılmaktadır . Açıktan devlet yıkıcılığı , kü-yerelleşme gibi ne olduğu belirsiz ,sonradan olma tehlikeli kavramlar üzerinden yapılmağa çalışılmakta ve insanların kafaları ciddi boyutlarda karıştırılarak, para babalarının yeni dünya hegemonya düzeni kurulmağa çalışılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara
Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın çeyrek yüzyıllık belediye başkanı bundan birkaç sene önce , Kuvayı Milliye hareketinin merkezi olan başkentte , bu yepyeni emperyal kavramın başlığında yer aldığı bir bölgesel toplantı düzenleyerek , dünyanın merkezi coğrafyasında Kü-yerelleşme dönemini resmen başlatmıştır . Eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulmuş olan bugünkü Orta Doğu devletlerinin bütün büyük kentlerinin belediye başkanları , Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’da bir toplantıya davet edilerek , Orta Doğu’da Kü-yerelleşme süreci başlatılmıştır .(Glocalization in Middle East ) üst başlığı altında düzenlenen bu bilimsel görünümlü toplantıya , Orta Doğu haritasında yer alan büyük kentlerin belediye başkanları katılmış ve birkaç günlük toplantı sonucunda bugün sıcak savaşların dış tahriklerle sürüp gittiği merkezi coğrafyanın geleceği kentler üzerinden konuşularak planlanmağa çalışılmıştır . Başkentler devre dışı bırakılırken ,başkentlerdeki merkezi devlet yapıları küresel emperyalizmin neo-liberal politikaları ile zaman içerisinde tasfiye edilirken , Türkiye’nin başkenti Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projeleri doğrultusunda bir Kü-yerel yapılanmanın odağı olarak devreye girmektedir . Bir anlamda , Türkiye’nin başkenti olan Ankara , sonunda Ankara’daki merkezi devleti bile ortadan kaldıracak küresel emperyalist projeye alet edilmekte , Ankara kendisini başkent olmaktan çıkaracak bölgesel bir emperyal proje uğruna Türk ulusunun var olma savaşı olan Kuvayı Milliye’den gelen ülke merkezi olma konumunu yabancı planlar uğruna kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadır . Türk devleti içindeki eski kadrolar gelişmelerden habersiz bir biçimde gelişmeleri izlerken , dışarıda yetiştirilmiş neo-liberal genç kadrolar , merkezi devletten yerel devletlere geçiş sürecinde çok bilinçli ve programlı biçimlerde kullanılmaktadırlar .
Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi
Türkiye’de daha çok küreselci, neo-liberal , alt kimlikçi ve cemaatçı kesimlerde destek bulan Kü-yerel projesi , kısaca yerelleşerek küreselleşme ya da küreselleşerek yerelleşme anlamında bir yaklaşımı gündeme getirmektedir . Kü-yerelciler kendi aralarında örgütlendikleri gibi , çeşitli yayınlar çıkartarak , yerel düşünerek küreselleş ya da tamamen tersi bir doğrultuda küresel düşünerek yerelleş gibi bir sloganı kendilerine ana ilke olarak benimsemişler ve bu doğrultularda , batının emperyal devletlerinden para desteği alarak , ülke içinde küresel emperyalizme paralel bir sivil insiyatifin öncüsü olmağa çalışmışlardır .Kü-yerelciler özellikle Avrupa Birliği politikalarına uygun bir çizgide çalışmalarını sürdürerek , dışarıdan gelen yabancı konuşmacıların katılımları ile ülkede yerelleşmeyi küresel emperyalizmin isteklerine uygun bir çizgide gerçekleştirmek üzere çalışmalarını yürütüp gelmişlerdir . Sivil toplum kuruluşlarının kendi ülkelerinin devletlerine karşı duran, hatta daha da ileri giderek alt kimlikçi ve bölgeci bir doğrultuda düşmanca bir tavrı benimseyen işbirlikçi yaklaşımları çerçevesinde Kü-yerel kavramı Türkiye’nin gündemine oturmuştur . Artık gelinen yeni aşamada Türkiye’nin bir çok kentinde bu doğrultuda toplantılar yapılmakta ve yerel insiyatifler oluşturulurken , ülkenin ulusal ve üniter yapısı ihmal edilerek ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin dağılmasına giden yollar dolaylı olarak açılmaktadır . Küresel emperyalizm ulus devletlere savaş açarken , bu siyasal yapıların merkezlerini hedef almakta , başkentleri devre dışı bırakacak yepyeni bir oluşum sürecini öne çıkarmaktadır . Başkentler her türlü kötülüğün kaynağı olarak gösterilerek halkın gözünden düşürülürken , yeni yerelleşme süreçlerinin başlatıldığı yerel merkezler geleceğin kentleri ya da yerel yönetimleri olarak halk kitlelerine lanse edilmekte ve böylece merkezi devletlerden yerel devletçiklere ya da eyalet devletlerine geçişin önü açılmağa çalışılmaktadır . Bu doğrultuda geliştirilen yerelleşme süreci ulus devletleri ve bunların başkentlerini kendisine hedef seçmiş olan küresel emperyalizmin çıkarlarına çok uygun düştüğü için , yeryüzü haritasında yer alan bütün devletyapıları kökten sarsılmakta , halen var olan iki yüz ulus devlet düzeninden ,yerelleşme ya da kü-yerel atılımlar ile gündeme getirilen yeni kent merkezlerinin çevresinde oluşturulacak iki bin eyalet devleti oluşumuna doğru bir yeni açılım ,büyük sermayenin çıkarlarına uygun düşecek bir çizgide gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır.
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri...
Emperyal merkezlere karşı ulus devletlerin direnmeleri ve kendilerini korumaları doğrultusunda önlemler almasına izin vermemek üzere , kü-yerel oluşumları hızlandıracak bazı uluslar arası toplantılar yapılarak resmi belgeler yayınlanmış , bu doğrultuda ulus devletlerin katılımı ile evrensel çizgide geçerli olacak protokollar imzalanmıştır . Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bunların içinde en önde gelen hukuk belgesidir . Yüzyıllar süren savaşlar döneminden sonra bir kıtasal birlik etrafında bir araya gelerek Avrupa Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği oluşumu çerçevesinde birleşmeğe çalışan Avrupa ülkelerine küresel sermaye yerel yönetimler özerklik şartını dayatmaktadır . Bugün elliye yakın devletin yer aldığı Avrupa kıtasında bir bölgesel birlik var olan devletlerin kendilerini korumaları yüzünden kurulamadığı için ,kıtasal bütünleşmenin yolu gelecekte kentler arası birliğe doğru kaydırılmağa çalışılmakta ve bunun için de Avrupa kentleri , devletlerin kurulu bulunduğu başkentlerin yönetiminden çıkartılmak istenmektedir . Orta çağ Avrupası’ nın haritası incelendiğinde beş yüz civarında kent devletinden oluştuğu görülmektedir . Kentler arası ilişkiler ile sınırlar ortadan kalktığı için , ve daha kolay ilişkiler oluşturulabildiğinden , bir bölgesel birliğe yönelen Avrupa coğrafyasındaki ulus devletler ortadan kaldırılmak istenmekte ve bu devletlerin başkentlerinin ülke içindeki kentler üzerindeki hegemonyasına son verilerek tüm kentler geleceğe dönük olarak serbest bırakılmağa çalışılmaktadır . Bölgesel birlik oluşturulurken , ulusal sınırlar aşılmakta ve tüm kentler uluslar arası kurallara bağlı kılınarak , başkentlerin merkezi devlet yapılanmaları ortadan kaldırılmak istenmektedir . Böylece , ulus devletlerden önce eyalet devletlere daha sonraki aşamada da kent devletlerine yönelerek , bir Avrupa kıtasal birliğinin küresel sermayenin güdümünde oluşturulması planlanmaktadır . Yerelleşme olgusu , aynı zamanda küreselleşmenin önündeki engel olan ulusal ve merkezi devletleri ortadan kaldırdığı için ,kü-yerel bir yapılanmanın elde edilmesini sağlamaktadır .
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte
Yerelleşme bir anlamda demokrasinin doğal gereği olarak kabül edilmekte ve bu doğrultudaki gelişmeler yeni demokrasi projeleri ya da demokratikleşme süreçleri ile desteklenerek , yerel yönetimler öne çıkartılmağa çalışılmaktadır .Bir anlamda demokratik ilerlemeler ile yerelleşme olguları paralel gitmekte , devletlerin merkezi yapılarının hedef alınarak tasfiye edilmelerinde bunlar beraberce kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düzenleri sarsılırken , yerel yönetimler yolu ile de merkezi yönetimler devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Bugünün ulus devletlerini merkezi ve üniter yapıları ile ortaya çıkartan geçmişten gelen siyasal ve sosyal gelişmeler e bugün yer verilmemek istenmekte , bunların tamamen tersi doğrultuda sosyal olaylar uzaktan kumandalı manüple edilerek , küresel sermayenin yeni dünya düzene doğrultusunda bütün ülkeler yepyeni yapılanmalara doğru sürüklenmektedirler .İmparatorluklardan ulus devletlere giden yolda devlet merkezleri ve başkentler kutsal bir yere sahipken , bugün tamamen tersi bir doğrultuda kentler ve yerel yönetimler öne çıkartılmakta , geleceğin ideal devlet biçimi olarak yerel devletleşmeler açık bir destekleme ile gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Her türlü yerel değer önemsenerek öne çıkartılırken , merkezin temsil ettiği değerler ya da başkentlerin konumu ile ilgili oluşumlar ya da toplumsal birikimler sanki yokmuş gibi hareket edilmektedir . Kasıtlı bir yerelcilik giderek bütün dünyada küresel sermayenin desteği ile yüceltilirken , her türlü merkezi değer kötülenerek devre dışı bırakılmağa çalışılmaktadır . Tarihin ilk dönemlerinden bu yana devam edip gelen yerelleşme ve merkezileşme çekişmesinde , merkezi yapıya sahip olan ulus devletleri yıkma doğrultusunda küresel sermaye açıkca yerel yönetimlerden yana bir tutum izleyerek büyük ulus devletlerin merkezi güçlerinden kurtulmağa çalışmaktadır . Sivil toplum kuruluşları ile beraber yerel yönetimler , gelinen bu yeni aşamada küresel sermayenin taşeronları ve işbirlikçileri tarafından ulus devletlere karşı kışkırtılarak açıktan kullanılmaktadırlar . Her ikisine de batının emperyal ülkelerinden ve sermaye merkezlerinden para yardımı geldiği için , yerel yönetimler dernekler ve vakıflar ile kendi devletlerine karşı açıkça kullanılmaktadırlar . Bir anlamda devlet düşmanlığı yerelleşme ve sivil toplumculuk girişimlerinin ana uğraşısı konumuna gelmektedir .
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirir
Yerelleşme olgusu aynı zamanda yerel yönetimlerin örgütlenmesini de beraberinde getirdiği için , her ülke ya da bölge açısından yerinden yönetim gibi bir ilke doğal bir sonuç olarak öne çıkartılmaktadır . Yerelleşme ya da yerelcilik ansiklopedik anlam olarak merkez yokluğu anlamına gelmektedir . Belirli merkezlerden rahatsız olan yerlerde, o yerde yaşayan insan toplulukları kendi aralarında bir araya gelerek ve örgütlenip yerel yapılanmalara giderek yerel yönetimleri ortaya çıkarabilirler , Yerel yönetim bir yerin ya da bölgenin oradan yönetilmesi , başka hiçbir yere ya da merkeze bağlı olmaması anlamına gelmektedir . Yerel yönetimler ,bazen bütünüyle yerinden yönetimi ya da kısmı olarak bir yerel insiyatifin örgütlenmesini temsil etmektedirler . Merkez yokluğu ya da merkezsizlik yerel yönetimlerin doğal sonucudur . Belirli bir merkeze bağlı olmayan belirli bir yörenin insanlarının bir araya gelerek kendi kendilerini yönetme ya da yörelerini yerinden yönetim biçimi ile yönetebilme hakları doğal olarak vardır . Dünya tarihindeki önemli gelişmeler ve bu doğrultuda ortaya çıkan oluşumlar , zaman zaman büyük siyasal yapıların çöküşünü ya da dağılmasını gündeme getirdiği için , böylesine geriye dönük olumsuz gelişmeler karşısında kalan her yöre toplumunun kendi yerel yönetimini oluşturarak , kamu hizmetlerinin ve yöresel sorunlarının, yerel insiyatifler ile yönetmeleri mümkün olabilmektedir . Dünya tarihinin ortaya koymuş olduğu bu gibi gelişmeler , yeni dünya düzeni planlarına kalkışan küresel sermaye açısından da ders verici olmuş ve ,zaman içinde dağılan büyük devletlerin geriye bıraktığı kalıntılar içinden yerel yönetimlerin çıkması gerçeğini göz önünde bulunduran finans kapitalin patronları , dağılma ile zaman içinde çıkan yerel yapılanmaları önceden planlayarak bu kez normal koşullar içinde bir dağılmanın ötesinde acil koşullar çerçevesinde ulus devletleri ve merkezi büyük yapıları çözmek ve parçalayarak önceden hazırlanmış bir dağıtma operasyonunu yerelleşme süreçlerini destekleyerek gündeme getirmekte ve böylece kü-yerel bir programı uygulama alanına aktarmaktadır . Büyük imparatorluklar beş ya da altı yüz yıl yaşama şansına sahip olmalarına rağmen , uluslar arası finans kapital böylesine uzun bir zaman içinde dağılma senaryolarını beklemeden hareket etmekte ve bir an önce kendi küresel imparatorluğunu kurabilme doğrultusunda , hiç beklemeden kü-yerel projelerin yerel yönetimler üzerinden uygulanması ile acele olarak dağıtma senaryosunu gerçekleştirebilmenin arayışı içinde olmaktadır .
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram
Kü-yerel projenin içinde yer alan çok önemli bir başka kavram olarak ,hizmette halka yakınlık anlamına gelen subsidiarite kavramı kullanılmaktadır . Bugünün küreselleşme eğilimlerine uygun bir çizgide gelişen Avrupa Birliği gibi büyük kıtasal oluşumlarda , merkezi yönetimi devre dışı bırakmak yerelleşmeyi daha geniş boyutlarda uygulayabilmek doğrultusunda bir de hizmette halka yakınlık anlamında , yerine koyma ya da ikame etme anlamlarına da gelecek bir tarzda subsidiarite kavramı , merkezi yönetimin yerine yerel yönetimi geçirebilme amacıyla fazlasıyla kullanılmaktadır . Dışarıdan gelen baskı ve dayatmalara karşı halk kitlelerin tepki göstermesi ve tepkilerin gelişerek karşıt akımlara zemin hazırlaması gibi durumları önleyebilme doğrultusunda , bu ilke devreye sokularak , kü-yerel projelere devam edilmek istenmektedir . Avrupa kıtası ülkeler ya da devletler Avrupa’sından bölgeler ya da halklar Avrupasına doğru bir dönüşüme zorlanırken , kü-yerelleşme gene önde gelen bir çizgide uygulama alanına getirilmekte ve ,yerel hizmetlerin yerel yönetimler çatısı altında örgütlenmesiyle devlet merkezleri ya da başkentler ile ilişkiler kesilerek , yerelleşme üzerinden küreselleşmeye yönelen bir oluşum düzeni gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Hizmette halka yakınlık gibi halk kitlelerine hoş görünen cilalı kavramlar kü-yerelleşme doğrultusunda geliştirilirken ,toplumlar merkezi devletin kontrolu dışına çıkarılmakta ve bu yoldan küresel emperyalizmin dünya halklarını bütünüyle denetimi altına alabilmesinin yolları açılmak istenmektedir . Avrupa Birliği bir kıtasal oluşum ya da Avrupa Birleşik Devletleri olarak oluşturulmağa çalışılırken , ulus devletlerin direnişleri bu yollardan aşılmağa çalışılmakta , uluslar ve onların devletleri tarihin çöplüğüne doğru süpürülürken , kü-yerel projeler üzerinden hem bölgesel hem de küresel yapılanmaların önü açılmağa çalışılmaktadır . Avrupa topluluğu bu doğrultuda yönlendirilirken , tarihin bir sonucu olan uluslar ve onların ulus devletleri tasfiye olmağa mahkum edilmektedirler .
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi
Kü-yerel projelerin temelinde geçmişten gelen yerellik o ilkesi bulunmakta ve geleceğe dönük ulus devlet ötesi oluşumların tezgahlanmasında bu ilke ana bir kural olarak uygulanmaktadır . Yönetim sistemlerinin demokratikleşmesi görünümünde sürekli olarak yerellik ilkesi öne çıkarılmakta vatandaşların ülke yönetiminde etkisinin artırılması gerekçesi ile de merkezi yönetimin gücü ve üniter yapının bütünlüğünün yıkılmasında yerellik ilkesi haklı gösterilerek dıştan güdümlü dönüşüme devam edilmeğe çalışılmaktadır . Bütün bilgilerin merkezde toplandığı ,ülke ile ilgili tüm kararların gene merkezde alındığı ulus devlet yapıları aşılırken , daha geniş kıtasal oluşumlara yol açacak ve bunlar üzerinden de bir büyük dünya konfederasyonunu küresel sermayenin güdümünde oluşumunu gerçekleştirecek açılım ve atılımlar birbiri ardı sıra gerçekleşme aşamasına gelecektir . Hizmette halka daha yakın durma gibi bir görünümden yararlanan kü-yerelcilik ,küresel imparatorluğa yerel yönetimler üzerinden gitmeyi hedeflemekte ve bu doğrultuda en büyük engel olarak öne çıkan başkentleri devre dışı bırakarak tek merkezli bir finans kapital imparatorluğunun hazırlıklarının tamamlanmasını sağlamaktadır . Dışlanan başkentler bir araya gelmedikçe ve küresel büyük şirketler tarafından empoze edilen dıştan güdümlü kü-yerel planlara karşı bir işbirliği ya da ortak bir çalışma düzenine gitmedikçe , önceden kurgulanmış olan sistem çalışmakta ve ulus devletler düzeninden küresel şirketler egemenliği dönemine geçiş doğrultusunda hızlı bir dönüşüm yaşanmaktadır . Devletlerin merkezi yönetiminin kesin otoritesini silmeğe çalışan tekelci şirketler açısından yerelleşme alternatif olarak devreye girmekte ve bu doğrultuda kü-yerel projeler şirketlerin desteği ile uygulamaya getirilmektedir .Halka en yakın yönetimleri hizmetin halkla bütünleştirilmesi biçiminde gündeme getiren kü-yerel politikalar ,halk kitleleri için aldatıcı olmakta , sivil toplum kuruluşları ya da yerel yönetimler üzerinden tekelci şirketlerin kucağına sürüklenen halk kitleleri , zaman içinde vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları kendi devletlerine düşman bir hale düşürülerek , üniter devlet yapılarını bölücü bir konuma iteklenmektedirler . Küresel sermayenin güdümündeki medya organları aracılığı ile beyinleri yıkanan halk kitleleri böylesine oyunlara alet edilirken , ulusların egemenliği ya da halkların kendi kaderlerini belirlemesi ilkesi doğrultusunda kurulmuş olan ulus devlet yapıları hızla bir çöküşe mahkum edilmektedirler.
Hizmetler yerelleştirilirken,
Hizmetler yerelleştirilirken, hizmete en yakın yönetim olarak lanse edilen yerel yönetimler aynı zamanda halka da en yakın yönetim biçimi olarak tanıtılmakta , halkların yerinden yönetiminde yerel yönetimlere kilit bir misyon yaratılmaktadır . Bu doğrultuda , yerel yönetimlerin özerkliği talep edilmekte ve hiçbir biçimde merkezi yönetimin müdahalesi ya da ulusal egemenlik düzeninin gerektirdiği bir biçimde ulusal insiyatifin yerel yönetimlerde etkili olmaması için özerklik başlıca kaçış yolu olarak görülmektedir . Alt kimlikçi yapılanmalar , ülkenin belirli bölgelerinde farklı etnik ya da dinsel yapılanmalara gitmek isteyen bölücü akımlar ulusal egemenliğin dışına çıkmak ve merkezi yönetimin baskısından sıyrılabilmek üzere özerkliği bir kurtuluş yolu olarak görmektedirler . Özerklik yerel yönetimlere bir hak ve hukuk statüsü olarak tanınınca ,ülkenin bölünmesine ve merkezi devletin çöküşüne giden yol açılmakta ve bu doğrultuda kü-yerel açılımlar yeni küçük eyalet devletçiklerinin oluşumunu sağlayarak , büyük ulus devletlerin küçültülmesine yardımcı olmaktadır . Ayrı bir tüzel kişilik çatısı altında örgütlenen yerel yönetimler ,kü-yerel açılımlar doğrultusunda kendi kendine açılım yapabilir bir noktaya getirilebilmekte ve ayrıca dışarıdan sağlanacak maddi destekler ile , küresel yeni dünya düzeni oluşumu çizgisinde yönlendirilebilmektedirler . Özerklik statüsü bu açıdan bir güvence sağlamakta ve böylece yerel yönetimler merkezi yönetimin ya da ulus devletin kontrol alanı dışına çıkarak geleceğin eyalet devletlerinin oluşum süreçleri hızlandırılmaktadır . Her yerel adım böylece aynı zamanda ulus devletin dışına çıkılarak küreselleşmeye yönelen bir oluşumun öncüsü de olabilmektedir . Ulus devlet içinde yerelleşmek ya da merkezden kopuk bir yapılanmaya gitmek aynı zamanda tamamen tersi bir çizgide dışa açılarak aynı zamanda küreselleşmek anlamına da gelebilmektedir . Merkezi yönetimin sakıncaları ,bürokratik yapısı ile otoriter baskıları sürekli olarak gündemde tutularak ulus devletler kötülenmekte ,yerelleşme ise bu gibi tuzaklardan kaçış olarak gösterilirken yeni bir özgürleşme olarak kamuoyuna benimsetilmeğe çalışılmaktadır . Yerelleşme halk topluluklarını merkezden uzaklaştırırken sanki özgürleştiriyormuş gibi bir durum ortaya çıkarmakta ama , başkentlerden kopan bölgelerin küresel sermaye ve ona bağlı tekelci şirketlerin saldırısı ve sömürüsü altına girmesine yol açarak yeni bir emperyalizmin ve buna bağlı olarak gündeme gelen köleleştirmenin öne çıkmasına neden olmaktadır .
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması
Kü-yerel uygulamalardan birisi olarak gündemde gelen kentlerin dışa açılması , başkentlerin güdümü dışına çıkarak uluslar arası kuruluşlar ile bağlantı içine girmesi son yıllarda fazlasıyla görülmektedir . Özellikle Uluslar arası Para Fonu ya da Dünya Bankası gibi çok büyük evrensel kuruluşlar , devletlere ya da hükümetlere kredi açmayı bir yana bırakarak kentlere ve belediyelere kredi vermeğe başlamışlardır . Bu gibi uygulamaların sonucunda bir çok geri kalmış bölge kenti ve onların belediyeleri başkentleri by-pas ederek dışa açılmışlar , büyük ekonomik kuruluşlardan ya da uluslar arası bankacılık sisteminden yüklü krediler alarak kendi yöresel sorunlarını çözmeğe çalışmışlar ama sonunda gene kendi devletlerine ve de başkentlerinin yönetimine muhtaç bir duruma düşmüşlerdir .Yöresel sorunlarının çözüm projelerine finans kaynağı sağlamak üzere yurtdışından borç para sağlayan bazı kentler , aldıkları borçları geri ödeyememişler ve zaman içerisinde kapitalist ekonomik sistemin faiz bataklığına sürüklenerek iflas bayrağını çekmek zorunda kalmışlardır . Krediler yolu ile ulus devletleri çökerten küresel kapitalist sistem benzeri uygulamaları , borç tuzağına düşürdüğü kentler ya da yerel yönetimler içinde uygulamaya devam edince bir çok yerel yönetim iflas ederek gene kendi ülkelerinin devletinin himayesine sığınmak zorunda kalmışlardır . Kü-yerel projeler yerel yönetimleri merkezden uzaklaştırırken , yeni ufuklara açılan yerel yönetimler borç bataklarında sürüklenirken okyanuslarda boğulurken gene kendi devletlerine avuç açma noktasına gelmişlerdir . Kapitalisz tuzaklar merkezi yönetimler ile beraber yerel yönetimleri de iflas noktasına itekleyince , kü-yerel projeler iflas etmiştir . İnsanlığın doğasına aykırı olan kapitalist emperyalizmin sömürgeciliği , küreselleşme ya da yerelleşme oyunları ile insanlığı yeniden köleliğe mahkum etme aşamasına getirmiştir .Etnik toplumlara devlet kurdurma projeleri ,kü-yerel politikalar ile dıştan desteklenmesine rağmen , yerel yönetimlerin güçsüz kalması ve bu yüzden kapitalist sistem içinde batma noktasına gelmesiyle etkinliğini yitirerek devre dışı kalma noktasına gelmiştir .
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri
Küresel şirketlerin ulus devletleri tarih sahnesinden silme girişimleri aşamasında gündeme getirilmiş olan kü-yerelleşme , İMF ve Dünya Bankasın’dan borç alarak başkentlere savaş açan yerel yönetimlerin iflas etmesi üzerine artık durma noktasına gelmiştir . Merkezi devletin sahip olduğu güçlü yapılanmadan yoksun kalan yerel yönetimler dış dünyaya açılınca cılız kalmışlar ve geleceğin kent devletlerini tekelci şirketlerin desteği ile uluslara karşı oluşturma yolunda kendilerinden beklenen adımları atamamışlardır . Geçmişten gelen yerelleşme olgusu , küreselleşme aşamasında kü-yerel projelere dönüştürülmek istenmiş ama ,büyük sermayenin çıkmazları ve sorunları yüzünden bu açılım bitme noktasına gelmiştir . Büyük parasal destekler ile kentleri başkentlere karşı kışkırtma ya da geleceğin kent devletlerini oluşturma noktasında eyalet devletlerine dönüştürme girişimlerinin çoğunlukla başarısız kaldığı görülmektedir . Çeyrek yüzyıllık küreselleşme döneminde birbiri ardı sıra görülen yerel yönetim iflasları , yerel yönetimlerden yerel devletlere geçme senaryolarının gerçekçi olmadığını ve birer ütopyadan öte gitmediğini açıkça göstermiştir . Bir çok etnik kavgaya ve de cemaat çekişmesine yol açan yerelleşme süreçlerinde , toplumların iç savaşa gitmesine neden olunmuş ve ve küçük yerel yapılar arasındaki çekişmeler büyük toplum yapılarında karışıklığa ve bazen da iç savaşlara yol açmıştır . Güçlü bir merkezin ortadan kaldırılması , toplumsal alanda kaosa giden süreçlerin de başlangıcı olduğu için ,artık kü-yerel projelerden ya da uygulamalardan söz edebilmek giderek zorlaşmıştır . Küresel sermayenin taşeronu konumundaki neo-liberal kadrolar ya da kuruluşların , fanatik ulus ,devlet ya da başkent düşmanlığının ötesinde ,hiçbir işe yaramayan kü-yerelleşme artık insanlığın gündeminden düşme aşamasına gelmiştir . Bir devlet çatısı altında halkı ile bütünleşmeyen , bölücü ve parçalayıcı kü-yerel girişimlerin kamu zararına yol açtığı kesinleşince , küresel emperyalizmin dayatması olan kü-yerelleşme süreci durma noktasına gelmiştir . Aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimi ,kü-yerelleşmenin gerçek dışı olduğunu , dünyanın bugünkü koşullarına uymadığını kanıtlayınca , bütün dış çabalara ve uzaktan kumandalı manüplasyonlara rağmen, kü-yerelci bir yapılanma başarılamamıştır .
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu
Batı kapitalizminin dünya imparatorluğu için zorlanan kü-yerelleşme diğer küresel politikalar gibi bitme noktasına geldiğinde , insanlık artık yerelleşmeyi yeniden düşünmek ve bugünün dünyasının koşullarına uygun bir biçimde gerçekçi bir tarzda düzenlemek durumundadır . Bir çok ülkede yerelleşme dışarıda küresel emperyalizme uygun bir yapılanma sağlayamamıştır ama , insanlığın geleceği açısından cumhuriyet devletlerinin kendi toplumlarını daha gelişmiş bir çizgide yönetebilmeleri açısından gene de demokratik bir alternatif olarak geçerliliğini korumaktadır . Bu nedenle , yerelleşme olgusu artık küresel şirketlerin ve emperyalizmin güdümünden kurtarılarak , merkezi ulus devletlerin yönlendirmesi doğrultusunda yeniden ele alınmalıdır . Böylesine yeni bir yaklaşım yeni bir kavramlaştırma yaklaşımı çerçevesinde ME-YEREL ya da MERKEZİ YERELLEŞME olarak adlandırılabilir . Geçmişten gelen bir alışkanlıkla , yerelleşme hep merkezin yokluğu anlamında adem-i merkeziyet kavramı ile açıklanmağa çalışılmış ve sürekli olarak merkeze ya da merkeziyetçiliğe karşı gibi gösterilmiştir . Bugünkü ulus devlet ya da üniter devlet modelleri incelendiği zaman, hem merkezi yönetimlerin hem de yerel yönetimlerin aynı anayasa ile yönetilen ortak bir devletin çatısı altında yer alabildikleri görülmektedir . Merkezi ve yerel yapılar ortak bir çatı altında buluşabildiğine göre , o zaman bu iki kavramı birbirine karşıt bir doğrultuda değil ama , yan yana ve birbirini tamamlayıcı bir doğrultuda ele almak mümkün olabilmektedir . Bu çerçevede ,bir devletin merkezi yapısının yanı sıra yerel yönetimler de yer alabilmeli ve merkezin kontrolü altında yerelleşme güçlendirilerek , artan nüfusun ve kamu gereksinmelerinin karşılanmasında merkez ve yerel yönetimler işbirliği sayesinde daha üst düzeylerde geliştirilebilmelidir . Yerel yönetimler başkentlere karşı ya da merkezi devlete düşmanlık içinde bir gelişmeye yönelmemeli ,ulus devletlerin merkezi ile anlaşarak MERKEZİ YERELLİK , ya da ME-YEREL ilkesi doğrultusunda geleceğe dönük gelişme programlarına yönelebilmelidir . Ancak böylece her yerel yönetim kendi ülkesinin koşullarına uygun düşen bir yeni yapılanma süreci içine girebilecek ve böylece küresel emperyalizmin sömürge batağından ulus devletlerin koruyucu şemsiyesi altında kendisini kurtarabilecektir . İflas tehlikesi olmayan yerel yönetimler , kendi ülkeleri ve de merkezi devletleri ile beraber doğal gelişim süreçlerini tamamlayarak yeni dünya düzeninde daha güvenli bir konumda var olabileceklerdir .
MERKEZİ YERELLEŞME
Şimdiye kadar merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ayrı ayrı ele alınmış ve sanki bu iki akım birbirine düşmanmış gibi bir ortam yaratılmıştır . Bugün gelinen aşamada artık geçmişten gelen deneylerin bir bütünsellik içerisinde değerlendirilmesiyle ,daha üst düzeyde çağdaş bir kamu yönetiminin gerçekleştirilebilmesi için merkeziyetçilik ile yerelcilik ya da yerelleşme birlikte ele alınmak durumundadır .Bir devlet geleceğe dönük kendisini yenilerken , hem merkezi yapısında hem de taşrada yer alan yerel yönetimlerde yenileşmeyi bir bütünsellik içinde birbiriyle bağlantılı olarak ele almak durumundadır . Merkezde yeni yapılanmayı sağlayan idari reformlar yapılırken , yerel yönetimler de de benzeri yenilemelere gidilmelidir . Türkiye’de küresel baskılar ile gündeme getirilen kamu yönetimi reformu ile beraber yerel yönetimler reformu girişimlerinin başarısız kalmasının ana nedeni , bunların belirli bir bütünlük içerisinde ele alınmamasıdır . O zaman , sadece yerelcilik yaparak ya da yerelleşmeyi öne çıkararak ,bir idari reformun yapılamayacağı artık açıkça ortadadır .Artan nüfus dikkate alınarak yerel yönetimler güçlendirilmeli ,yerel yönetimlere kendi bölgelerindeki etkinliklerini artıracak düzeyde yeni yetkiler verilebilmelidir . Ne var ki , yerel yönetimlerin güçlendirilmesi , merkezin tasfiyesi anlamına da gelmemeli , tıpkı yerel yönetimler de olduğu gibi merkez de benzeri doğrultuda daha da güçlendirilmelidir . Böylece , ME-YEREL ilkesi doğrultusunda ,başkent’de yer alan merkezi devlet ile buna bağlı olan yerel yönetimler bir bütünsellik içerisinde güçlendirilerek ülkenin kamu yönetimi ve kamu hizmeti gereksinimleri en üst düzeyde karşılanabilmelidir. MERKEZİ YERELLEŞME , yapılacak idari reformun esası olmalı , böylece var olan ulus devletler dağılmadan , merkezi devletler kü-yerel politikalar ile çökertilmeden insanlığın beklentilerini karşılayabilecek yepyeni bir kamu örgütlenmesi , ulusal çizgide geliştirilecek idari reformlar ile başarılabilmelidir . Yerel yönetimler ile merkezi yönetim birlikteliğinden daha güçlü kamu yönetimi teknikleri ortaya çıkabilmeli ve , giderek artan nüfusun gereksinmeleri doğrultusunda daha gelişmiş yönetim biçimleri ile daha mutlu ve düzenli bir yeni dünya düzeni kurulabilmelidir .
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA!..
KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE KAOS DEĞİL AMA ME-YEREL POLİTİKALAR İLE BİR DÜZEN KURULMALIDIR. KAOS’tan SONRA YENİ DÜZEN İSTEYENLERE DÜNYA BIRAKILMAMALIDIR. YENİ DÜNYA DÜZENİ SAVAŞ İLE DEĞİL BARIŞ VE DAYANIŞMA İLE KURULMALIDIR. KÜ-YEREL POLİTİKALAR İLE ETNİK VE DİNSEL ÇATIŞMALARA İZİN VERİLMEMELİ, ME-YEREL POLİTİKALAR İLE DAYANIŞMA VE BARIŞ İÇİNDE DÖNÜŞÜM SAĞLANMALIDIR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER ÜLKEDE İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA GERÇEKLEŞTİRİLMELİ VE DÜNYA’YA BARIŞ GETİRİLMELİ, YENİ DÜNYA DÜZENİ İÇİN TÜM İNSANLIK ORTAK MÜCADELE ETMELİDİR. ME-YEREL POLİTİKALAR İLE HER TÜRLÜ ÇATIŞMA ÖNLENMELİ VE BARIŞ İÇİNDE BİR GELECEK HAZIRLANMALIDIR.