Kızıl Elma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kızıl Elma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2021 Pazartesi

KIZIL ELMA KOALİSYONU İLE İÇ CEPHE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

KIZIL ELMA KOALİSYONU İLE İÇ CEPHE 

                Türkiye son dönemde giderek hızlarını artıran önemli siyasal gelişmeler ile karşı karşıya gelmekte ve bu nedenle de son derece karışık bir kamuoyu süreci ile de mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Küreselleşme süreci ile başlatılmış olan teknolojik gelişmeler sosyal ve siyasal hayata zamanla daha fazla damgasını vururken, giderek teknolojik disipline teslim olma aşamasına da gelmiştir. Çok hızlı gelişen ve birbiri ardı sıra gerçekleşen yenilikler, insanlığı yeni bir dünya düzenine doğru yönlendirirken, eski dünya düzeninin yavaş yavaş ortadan kaldırıldığı ve teknolojik yeniliklerin uygulama alanına geçirildiği bir sürece doğru insanlığın yuvarlandığı görülmektedir. İşte bu nedenle yeryüzünün her bölgesinde yepyeni olaylar, sosyal ve siyasal gelişmeler zaman içinde ortaya çıkarak eski dünya düzeninin geride bırakılmasına giden yolu açmışlardır. Teknolojik yenilenmelerin ortaya çıkardığı bir başka dünya yapılanmasında hem insanlık hem de geçmişten gelen geleneksel yaşam düzeninin bu tür gelişmelere direnemeyerek, yıkılma ve dağılma gibi olumsuz durumlarla karşı karşıya kaldıkları görülmektedir. İnsanlık yüzyıllar boyunca kazandığı hak ve özgürlükleri koruyarak   yoluna devam etmek isterken, teknolojik gelişmelerin insanlığı bir yerlere doğru sürükleyerek eskisinden çok daha farklı bir yaşam düzeninin oluşumuna destek verdiği görülmektedir. Teknoloji toplumsal yaşamı alt üst ederken, toplumun her kesiminin iş ve çalışma alanlarına dışarıdan müdahale edilmeyi gösteren, daha sınırlayıcı yeni bir yaşam biçimi beraberinde gündeme getirilmiştir. Bugün gelinen noktada insanlık eski alışkanlıkları ile yeni yapılanmalar karşısında daha farklı bir ortama doğru sürüklenmekte ve böylece geleceğin bilinmeyen tarihine doğru insanlık kendiliğinden yol almaktadır.

                Yirmi birinci yüzyılda insanlığın geleceğin dünyası ile karşılaşmasının ilk görüntüleri ile karşı karşıya geldiği zaman dilimleri, belirli bir süreç içinde daha da gelişmiş yapılanmalar aracılığı gündeme gelmiştir. Teknolojik alanda meydana gelen tüm yenilikler zamanla toplumsal yaşamın içine doğru gelişmeler gösterdiğinde, insanların geçmişten gelen birikimlerini kullanarak yeni durumlara uyum sağlamak üzere çaba gösterdikleri görülmektedir. Toplumların doğal düzenleri ile insanlık geleceğe doğru arayış ve çalışmalar içinde iken, birden elektronik devrimin gerçekleşmesi ve iş hayatının doğal seyrinden çıkarak bilgisayar kutusunun içine girmesiyle birlikte, insanlığın bugün gelmiş olduğu yeni dönemin ilk göstergeleri ile dünya karşılaşmıştır. Bir yandan doğal yaşam devam ederken ve insanlar bu doğrultuda, ev, ofis, gezme, alışveriş, yer değiştirme ve sosyal hayat gibi gündelik yaşamın çeşitli görüntüleri ile zamanlarını planlamaya ve yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken, elektronik devriminin gerçekleşmesi   ve bu doğrultuda yaşam düzeninin büyük oranda elektronik ağların ve sistemlerin etkisi altına girmesiyle birlikte, insanlığın normal yaşam düzenlerinin değiştiği görülmektedir. Soğuk savaşın bitişi ve küreselleşme döneminin başlamasıyla birlikte, çeyrek yüzyıllık son zaman dilimi içinde insanlığın normal yaşamdan elektronik yaşama doğru yapılanması ortaya eskisinden çok farklı bir yeni dünya düzeni süreci çıkarmıştır. Önceleri daktilonun yerini bilgisayarların alması küçük bir değişim olarak insanları fazla rahatsız etmemiş ama daha sonraki aşamada bilgisayarların bütün iş yerlerine yayılması ve aradaki elektronik bağlanma sistemi içerisinde telefonların bilgisayarlar ile aynı sistem içinde kullanılmaya başlanması üzerine, yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarından itibaren insanlık, yeni elektronik devriminin getirmiş olduğu çok farklı bir düzen ile karşı karşıya gelmiştir. İnsanların doğal yaşamı bu aşamada sınırlanmaya başlamış ve zamanla bitmiştir.

                Geçen yıl ortaya çıkan virüs salgının hızla bütün dünyaya yayılması ile yeryüzünün her bölgesinde etkisini genişleten virüs salgını, öldürücü yapısı ile tüm insanlığı tehdit altına almış ve bu yüzden evlerinden dışarıya çıkamayan bir yeni kuşak, öldürücü biyolojik savaş tehdidi altında öne çıkartılmıştır. Aradan geçen bir yıl içinde milyonlarca insanın hastalanması ve gene bu yönde birçok insanın yaşamını kaybetmesi üzerine, insanlığın geleceği ile ilgili söylentiler zamanla tartışmalara dönüşerek   insanoğlunun geleceği ile ilgili büyük kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle son dönemde hasta ve vefat sayılarının fazlasıyla yükselmesi insanlar arasında çok ciddi kuşkular yaratırken, insan toplumları gelecek derdine doğru sürüklenmeye başlamıştır. İnsanoğlu hayata geldikten sonra içinde yaşadığı dünyanın geleceği ile yakından ilgilenmek durumunda kalmıştır. Yaşam bütünüyle tehditlerle dolu olduğu için insanlar her zaman için güvenlik arayan bir tutum içinde olmuşlar ve bu doğrultuda yaşamı ve gelişmeleri izleyerek doğal yaşam sürecinin güvenli bir ortamda gerçekleştirilmesi için yoğun çabalar göstermişlerdir. Son olarak ortaya çıkan pandemi  süreci de her türlü düzeni  bozarken, insanlığın geleceği için de  ciddi tehditleri gündeme getirerek  çok uzun olmayacak bir zaman dilimi sonucunda  bugünkü  insan uygarlığının ortadan kalkabileceği ve yerine bambaşka bir düzenin  zorlama müdahaleler aracılığı ile uygulama alanına getirileceğine dair gelecek bilimcilerinin değerlendirmeleri, günümüz dünyasında açıktan tartışılmakta ve  yeni gelecek düzende ortaya çıkacak beklenmeyen gelişmelerin insanoğlunun yaşam düzenini kaldıracağı gibi aynı zamanda insanlığın da böylesine köklü bir değişim aracılığı ile  yok olma riski ile karşı karşıya kalacağı dile getirilmektedir. İnsanlık bugünkü dünya üzerinde yaşarken hem elektronik devrimi hem de bir biyolojik savaş aracı olarak virüs saldırılarına muhatap olarak yaşayamaz bir duruma gelebilecektir.

                Dünyada var olan her yapılanmanın ya birbirinin devamı ya da birbirine karşıt çizgide ortaya çıkan olaylar ve gelişmeler sonucunda, bugünkü var olma düzen ve biçimlerine sahip olabildikleri anlaşılmaktadır. Yeryüzünün milyarlarca yıl önce oluşmaya başladığını ortaya koyan jeoloji ya da diğer bilim dalları aracılığı ile, insanlık nasıl bir gezegen içinde yaşadığını ve hangi aşamalardan geçerek bugünkü tarihsel konumuna geldiğini iyi bilmektedir. Günümüzdeki aşamada insanlık her alanda büyük bilgi birikimlerine sahip bulunmaktadır. Ne var ki, bugüne kadar yaşanan olaylar karşısında her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin ya da varlığın sonsuza kadar yaşayamayacağı, bu nedenle de değişim yasasının her yerde geçerli olduğu, bu doğrultuda her şeyin değişeceği ve hiçbir şeyin değişmeden ayakta kalamayacağını ve değişmeyen tek şeyin değişim yasası olduğunu, insanlık bugün daha iyi değerlendirerek ona göre hareket etmek zorundadır. Uzaydan ya da doğal yaşamdan gelen tüm yenilikler ve değişiklikler hem dünya hem de insanlığın üzerinde kalıcı etkiler yarattığı için, yeryüzündeki insan topluluklarının varlık düzenleri ile yaşam boyutları değişkenlik süreci içindedir. Elektronik devriminin insanları bilgisayar makinelerine mahkum ettiği gibi, virüs salgınları ya da ortaçağ dönemi benzeri mikrop geliştirme girişimleri ya da organizasyonları da insanlığın hareket serbestliğini ortadan kaldırarak katı kurallara bağlanmış bir yaşam biçimini halk kitlelerine zorla benimsetmeye çalışmaktadırlar. Elektronik güç ile biyolojik savaşta virüsleri kontrol eden güçler kendi istedikleri çizgide bir yeni dünya düzeni oluşturmaya öncelik vermişlerdir. Yeryüzünde meydana gelen yeniliklerin yaşam düzenlerini değiştirmesi gibi yeni kurulmakta olan elektronik düzenler ya da önlenemeyen virüs salgınlarının yarattığı toplumsal alt üst oluşlar, sosyal yaşamın siyasal örgütlenmesi olarak devletleri de tehdit ederek baskı altına almaktadır. Corona virüs olayının ortaya koyduğu üzere insanoğlu ya hastalanarak ölmek durumunda ya da dış müdahaleler aracılığı ile zorlanan inovasyon girişimlerine ayak uydurarak daha dolaylı yollardan hareket ederek, geleceğe dönük yaşayabilmenin çabası içinde olacaktır. Tümüyle kökten bir yenilenmeyi beraberinde getiren inovasyon yapılanmaları, toplumsal yaşamı tepeden tırnağa yeniden düzenlemektedir.

                Yeni elektronik düzen toplumsal yapıları kökten sarstığı için, bu yeni durum devletlerin sahip olduğu siyasal ve yönetsel tüm eski yapılanmaları da yakından sarsarak, ülkeleri ve üzerinde yaşayan milyarlarca insanın tepesinde kurulu bulunan koruyucu şemsiyeler olan devlet düzenlerini de gelinen noktada ortadan kaldırabilecektir. E-Devlet yapılanması üzerinden siyasal devlet düzeninden vazgeçilerek, elektronik devlet yapılanmasına evet denilmektedir. Böylece binlerce yıllık tarihin beraberinde bugüne taşıdığı devlet düzenleri ortadan kalkarken, bunların yerine E-Devlet görünümünde bir elektronik düzenleme ile bütün bu yeniliklerin farklı bir devlet yapılanmasına dönüştürülmeye çalışıldığı da artık saklanamaz bir gerçek olarak öne çıkmaktadır. Ne var ki, devlet düzenleri sadece elektronik alandaki düzenlemeler ile ortadan kaldırılabilecek yapılanmalar değildir. Her şeyin bilgisayar kutusuna doldurulacağı ve bu kutu üzerinden yönetilebileceği bir yeni yapılanmanın binlerce yıllık devlet oluşumlarının yerini alabilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu bir elektronik düzenlemenin parçası olabilecek kadar basit bir yapılanma ise hiç değildir. Hayat eve sığar sloganı ile insanların evlerine hapsedildikleri bir düzenlemenin ise hiç de gerçekçi bir çözüm olmadığı bir yıllık deneme süresinden sonra ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın yapısı ve modeli üzerine kurulmuş olan bir dünya düzeni değiştirilmek istenirken, getirilmek istenen yeni düzenin eskisi ile ciddi bir çatışma içinde olacağı ve zamanla değişim süreci içinde bir kaos ortamının yaşanacağı şimdiden ortaya çıkmaktadır. Bugünkü devlet düzenleri devam ederken, devletleri çöküşe ya da yok oluşa doğru sürükleyecek köklü değişimlere, var olan devlet düzenleri çerçevesinde izin verilmeyeceğinin şimdiden ortaya konulması gerekmektedir. Ne var ki, var olan devlet düzenleri yıkılmadan da küresel tek devletçi eni bir yapılanmanın inovasyon başlığı altında gerçekleştirilebilmesi mümkün olamayacaktır. Devletler tarihsel bir süreç içinde doğarlar, büyürler ve güçlerinin en üst düzeyine gelene kadar en az birkaç yüzyıllık bir var olma dönemini tamamladıktan sonra, dünyada meydana gelen yeni koşulların etkisiyle ya büyük bir değişime uğrarlar ya da yok olurlar. Günümüz dünyasında gündeme gelen elektronik devrimi ile birlikte virüs üzerinden sürdürülen biyolojik savaş son yıllardaki gelişmeler ve onların yarattığı yeni durumlar karşısında, kurulu düzeni temsil eden devletlerin çok ciddi bir değişim ya da yok olma alternatifleri ile karşı karşıya oldukları anlaşılmaktadır. Şimdiden belli olan gidişat üzerinde bütün devletlerin ilgili kuruluşları izledikleri olayları tespit eden ve bunlar üzerine yeni açılımlar içeren değişiklik projelerini devreye sokan yeni yaklaşımları   var olabilmek için uygulamak zorundadırlar. Bu dünya gerçeklerine göre oluşturulmuş olan kurulu devlet düzenlerinin devam etmesi, insanlığın geleceği için ciddi bir güvence getirmektedir. Bu durumda sahip oldukları maddi potansiyel üzerinden dünyanın patronluğuna soyunmuş olan küresel emperyalistleri tatmin edecek planların yeryüzü halkları tarafından kabul edilmesi, var olan devlet düzeninden vazgeçmeyi gündeme getireceği gibi, aynı zamanda otorite boşluğu yaratarak, devletler biçiminde örgütlenerek yaşamaya çalışan halk kitlelerini de hızla devletsizlik ortamına doğru sürükleyebilecektir. Sekiz milyar insanın yaşadığı bugünkü dünya düzeninde hiçbir toplum ya da devlet, dışarıdan getirilen dayatmalarla, insanlığın kazanımlarını bir avuç hegemonyacının çıkarı için böylesine büyük bir değişime inovasyon adı altında evet demeyecektir. Böylesine ters bir durumun öne çıkması nedeniyle her devlet kendini korumak ve her türlü saldırılara karşı koyarak kurulu düzenini savunmak zorundadır. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır devam eden küreselleşme sürecinin bir uzantısı olarak gündeme giren elektronik yapılanmanın getirdiği kolaylıklardan daha fazla tehlike ve tehdit yarattığı ve insanlık açısından yaşamsal çizgide daha güçlü olumsuz yansımalar yaptığı artık her türlü tartışmanın ötesinde görülebildiğine göre, insanlık daha fazla zaman kaybetmeden bütün önlemleri almak durumundadır. Yeni ortaya çıkan koşullara dikkat etmesi gereken   tüm devletler yepyeni bir dünya düzeni kurulurken kazanılmış haklarıyla yoluna devam etmek zorundadırlar.

                Devletlerin tarihi açısından bugünkü durum ele alındığı zaman ilk yapılması gereken işin öncelikli olarak tehdit analizlerinin düzgün bir biçimde yapılarak, var olan gerçek durumların ve gelecekte karşılaşılacak olumsuz durumların şimdiden yapılacak öngörülerle ele alınarak bir karara varılması ve bu kararın dünya kamuoyu önünde toplumlarla tartışılmasını gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda gerekli olan çalışmaların yapılmasıyla, insanlığın bir oldu bitti senaryosu ile karşılaşması önlenebilecektir. Bu tür çalışmalar yapılırken insanlık tarafından bilinmeyen konuların gelinmiş olan aşamadaki birikim açısından ele alınması ve çeşitli alternatiflerin bu doğrultuda devreye sokularak gerçekçi çözüm ve kararlara varılması öncelikle gerçekleştirilmesi gereken adımdır. Devlet düzenleri açısından kendi kurulu düzenlerinin korunması öncelikli mesele olduğu için, her devlet bu temel sorunu ya kendi gücü ile ya da benzeri konumda olduğu diğer devletler ile yan yana gelerek, daha üst düzeyde bir bölgesel savunma düzenine girmek zorundadırlar. Her devletin kendisine yönelik tehditlere karşı kendi içine dönerek, devletin çekirdek noktası olan ve kuruluşunda çıkış noktası olarak değerlendirilen merkezi yapısını güçlendirmesi gerekmektedir.  Bugünün koşullarında her devlet dünya kıtalarının üzerinde belirli toprak parçalarına sahip konumunda olduğu için, öncelikle vatanın elden gitmesinin önlenmesi gerekmektedir. Bu çerçevede vatan topraklarının ve ülke sınırlarının her türlü dış tehdide karşı önceden güçlü bir biçimde koruma altına alınması gereklidir. Ülkenin ortalarında yer alan merkezin ya da başkentin ülkeye olan egemenliğini temsil edecek çizgide örgütlenerek korunması sağlanmalıdır. Öncelikli olarak bu merkezi güçlendirme sağlanmadan diğer konulara girişmek ve var olan ulus devletlerin merkezi yapılanmalarını ihmal ederek savunma planı yapılamaz. Devletlerin başkentinden başlatılacak yenilenme ve güçlendirme operasyonlarından sonuç alabilmek için merkezi hareket düzeni esas alınarak, devletin ve ülkenin diğer yanlarına ikinci planda eğilmek merkezi gücün korunması açısından yararlı olacaktır.

                Merkezin ötesinde kalan ve ülkeye yayılmış olan kentler ile diğer toprak parçalarının da benzeri bir biçimde koruma yaklaşımı ile ele alınarak yeniden yapılandırılması, devletin güvenliği açısından dikkat edilmesi gereken konulardır. Saldırıların öncelikli olarak önlenmesinden sonra bunların sınırlar ve kentsel yapılara yönelen olumsuz etkilerinin kaldırılarak yeniden eski normal düzenlere dönülmesi, ülke ve devlet güvenlikleri açısından ihmal edilemeyecek konulardır. Bugünün iki büyük tehdidi olan elektronik yapılanma ile birlikte virüs esaslı biyolojik savaş oluşumlarının, devlet ve ülke yapılanmaları çerçevesinde kontrol altına alınması ve zaman içerisinde ülke ve devlet çıkarlarına uygun düşebilecek düzeye getirilerek, alternatif bir yapılanma çizgisinde yeni oluşumlara yönelmek ülke çıkarları açısından daha olumlu sonuçlar sağlayabilir. Devletlerin güvenliği konusuna uzaysal boyut açısından bakıldığı zaman, bugünkü dünya düzeninde ne gibi gelişmeler ya da sonuçlar ile karşı karşıya gelineceğini şimdiden bilebilmek mümkün görünmemektedir. İnsanlığın aya gittikten sonra Mars gezegenine de gitmeye çalışması ve uzayın bilinmeyen yönlerinin açıklığa kavuşturulması insanlığın bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından olumlu gelişmeler olarak gündeme geldiği   açıktır. İnsanlığın   daha elektronik devrime tam olarak uyum sağlayamadığı aşamada, bir de biyolojik savaşla karşı karşıya getirilmek durumunda kalması uzun süre şaşkınlık ortamı yaratmıştır.  Bu dönem geride kaldıktan sonra, bugün gelinen noktada elektronik düzen ile ilgili yeni güvenlik sistemleri inşa edilmekte ve kişisel bilgilerin ve de toplumsal kazanımların korunması üzerinden yeni güvenlik düzenlemelerine gidilmektedir. Virüs merkezli biyolojik savaş saldırıları karşısında da sağlık hizmetlerinin alt yapılanmalarından hareket edilerek, halk kitlelerinin beklediği toplum sağlığı plan ve projeleriyle devletin ve toplumun halk sağlığı gereksinmelerinin acilen karşılanmalarına dikkat edilmesi gerekmektedir.  Her iki tehdit açısından koruyucu kamu hizmetlerinin alt yapı yatırımlarıyla birlikte tamamlanması, acil kamu hizmetlerinin gerçekleştirilebilmesi açısından önem taşımaktadır.

                Tarihte var olan Türk devletleri ele alınarak incelendiği zaman, Kızıl Elma diye simgesel bir kavram ortaya çıkmaktadır. Tarih kitapları incelendiğinde  Türk devletlerinin gelişimi ve Türk dünyasının varlığının korunması açılarından bu kavramın tarihsel bir öneme sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Yeryüzünde Türk egemenliğinin hedefini temsil den bu kavram, Türk dünyasının beraberliğini ortaya koymak için öne çıkarılmıştır. Türk devletlerinin Asya kıtasından Avrupa kıtasına doğru genişleme eğilimleri gösterdiği dönemlerde, merkezi coğrafyada yer alan büyük ve önemli kentler dünya haritası üzerinde ele geçirilmesi gereken birer hedef olarak, Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Kızıl Elma Türklerin Hazar bölgesinden çıkarak dünyaya yayılmaları aşamasında, Oğuz Türkleri arasında cihan egemenliğini temsil ederek, dilden dile söylenen bir hedef kavram olarak gün ışığına çıkmıştır. Türklerin yaşadıkları bölgelere göre anlam kazanan Kızıl Elma, altın bir daire ya da bir altın top olarak, bazen bir zaferin bazen da egemenliğin simgesi olarak kullanılmış ama her yerde bir hedefi temsil etmiştir. Türkler üç büyük kıtada beş bin yıla yaklaşan bir tarihe sahip olurlarken, tarihin her döneminde dünyanın bir köşesinde ya bir krallık ya da bir imparatorluk kurarak, her dönemde egemenliğin temsilcisi olmuşlardır. Türkler inandıkları tanrının kendilerine yurtlarını ihsan ettiğine ve bu çizgide egemenlik misyonu yüklendiklerine her zaman için inanmışlardır. Türk topluluklarının sosyal yapıları ve bunun üzerine kurulu bulunan siyasal yapıların dayandığı dinamiklerin Türk devletlerini yarattığına her zaman için inanmışlardır.

                Kızıl Elma olarak ilan edilen ilk şehir Türklerin Hindistan üzerinden ilerleyerek fethetmeyi düşündüğü Çin’in başkenti Pekin olmuş ve daha sonra da İstanbul, Viyana, Budapeşte ve Roma ele geçirilmesi istenen merkezler olarak Kızıl Elma kavramı ile ifade edilmeye çalışılmışlardır. Dünyanın merkezi kenti olan İstanbul, her dönem için Türklerin Kızıl Elması olarak adlandırılmıştır. Türklerin dünya hegemonyasında İstanbul merkez kent olarak Kızıl Elma ile açıklanmaya çalışılmıştır. Asya’nın merkezlerinden sonra Viyana, Paris, Budapeşte ve Roma gibi Avrupa’nın merkezleri de Kızıl Elma kavramı ile dile getirilerek ele geçirilmesi gereken büyük kentler olarak hedef tahtasına oturtulmuşlardır. Türkler için Kızıl Elma kavramı yaklaşıldıkça uzaklaşılan ve uzaklaşılan oranda cazibesi artan hedef başkentler olmuştur. Kanuni Süleyman savaş öncesinde ordularını teftiş eder ve onları savaşa sürüklerken, Kızıl Elma’da buluşalım sözleriyle kahramanlığa davet ederdi. Türklerin çok geniş alanlara yayılması üzerine Turan diye adlandırılan Orta ve Kuzey Asya bölgelerinin Türk egemenliğine geçmesi doğrultusunda da Kızıl Elma kavramı   kullanılmıştır. Bu anlamı ile Kızıl Elma dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının birleşmesinden ileri gelen bir küresel hegemonya arayışının da temsilcisi olmuştur. Kızıl Elma konusu Türk edebiyatında ve siyasal alanda da dile getirilmiş ve bu doğrultuda bir Türkçülük akımı geliştirilerek, Türk dünyası ile Türk gençliğinin önüne bir çıkış noktası olarak konulmuştur. Bu alanda Türkiye’deki Türkçülük akımının önderlerinden Ziya Gökalp yazmış olduğu Altın Destan, Altın Yurt, Kızıl Destan, Ötüken ülkesi, Ergenekon, Turan ve Balkan Destanı gibi şiirleriyle tarihte ve coğrafyada yer alan Türklük olgusunun düşünsel ve kültürel   temellerini ortaya koymaya çaba göstermiştir. Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından Ömer Seyfettin yazdığı makalelerinde, Kızıl Elma konusunu mekanlar, semboller ve kavramlar düzeyinde inceleyerek, yeni cumhuriyet devletinin fikri yapılanmasında geçmişten gelen Türk varlığının geleceğe dönük yapılanmasında öncü bir yazar olarak yol göstermeye çalışmıştır. Bazen bir belde ya da ülkede taht ve mabetlerin parıldayan cihan hegemonyasını temsil edecek bir biçimde som altından yapılan kızıl renkli bir altın top olarak da Kızıl Elma konusunun değişik zaman ve yerlerde Türklük olgusunun temsilcisi olarak ele alındığını tarih ve siyaset kitapları ortaya koymaktadırlar. Osmanlı devletinin Macaristan’ı fethe yöneldiği dönemde, Türkler Avrupa kıtasının ortalarını ele geçirirken, Buda Peşte üzerinden Kızıl Elma hedefini tüm Avrupa ülkelerinde yaygınlaştırmışlardır.

                Üç kıtanın ortalarında çeşitli devletler kuran Türkler bu kadar geniş alanda dağılmamak üzere her dönemde bir merkezi devlet kurarak ve bu merkezden hareketle dünyanın önde gelen kentlerini ülkelerine katmak düşüncesiyle, Kızıl Elma düşüncesine giden yolları açık tutmuşlardır. Oğuz Kaan’ın altın çadırını kurmasından sonra başlayan süreç içinde, Türkler her zaman için bir Kızıl Elma hedefi belirleyerek devletlerinin genişlemesini böylesine bir coğrafya hedefi çizgisine oturtmuşlardır. Bu çizgide İstanbul Türklerin her dönemde önde gelen Kızıl Elma’sı olmuştur. On altıncı yüzyıldan sonra Kuzey Asya’daki Türk ülkelerinin Rus emperyalizminin denetimi altına girmesi yüzünden, Ruslar ile Türkler üç yüz yıl boyunca savaşmışlar ve sonunda iki büyük devlet Avrupa kıtası topraklarından dışarı atılmışlardır. Rus hegemonyasına karşılık Osmanlı devleti döneminde de Türkçülük akımları Türk toprakları üzerinde geliştirilmiş ve bu doğrultuda Osmanlı orduları Ruslar ile sürekli olarak Kuzey Asya topraklarında karşı karşıya gelmişlerdir. Birinci dünya savaşı süreci içinde imparatorluklar dağılırken, Kızıl Elma tartışmaları yeniden güncellik kazanmış hem Rusya’da hem de Osmanlı toprakları üzerinde Türkçü akımlar ve kadrolar canlanarak ve aynı zamanda Rus hegemonyasının önüne geçerek Türkçü bir hegemonya düzeni arayışı içine girmişlerdir. Panslavizm akımına tepki olarak doğan Türkçülük ve Turancılık akımları yirminci yüzyılın başlarında büyük bir Türk hegemonyası planına yönelirken, Enver Paşa İstanbul’dan Tacikistan’a giderek bu kadar geniş bir coğrafyada yeni bir Türk hegemonyasını kurabilmenin arayışı içine giriyordu. Türklerin bağımsızlık mücadelesi yeni Kızıl Elma hedefleri belirlerken, aynı zamanda Türkler için bir yaşam ülkesi ve akımı olarak Turan kavramını da öne çıkarıyordu.

                Yeryüzündeki bütün Türk devletlerinin tek bir çatı altında bir araya getirilmesini savunan Turancılık akımı, daha sonraki aşamalarda Türkçülük akımına dönüşerek   Turan coğrafyasında yayılırken,  sonsuz devlet kavramı olarak Devleti Ebed Müddet  adı ile yol alınmaya çalışılmış ve Rus emperyalizmine bütün Türk devletlerinde karşı çıkılarak, Türklerin özgür olacağı yeni bir dünya düzeni talep edilerek,  geleceğin büyük Türk devleti arayışı her geçen gün daha  da güçlü bir biçimde kamuoyunun önüne çıkartılmıştır. Türk dünyasının önde gelen ülküsü olarak tanıtılan Kızıl Elma olgusu bugünün koşullarında bile Türklere yol göstermekte, eğer bir hegemonya çekişmesi üçüncü dünya savaşı olarak gündeme gelirse, bu doğrultuda Türklerin Avrupa kıtasını fethetmesi doğrultusunda Viyana, Buda Peşte, Paris ve Roma kentleri geçmişten gelen birikimin yansımaları olarak yeniden Kızıl Elma tartışmalarında çekişme konuları haline gelmektedir. Bu durumda Türklerin tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi ikinci kez bir Avrupa fethine kalkışması gerekir ki bu bugünün koşullarında pek de dikkate alınamayacak bir macera olarak görünmektedir. Kızıl Elma ülküsünün ortaya çıktığı alan tarihtir. Tarihin değişik dönemlerindeki Türklerin durumları dikkate alındığında, içinde bulundukları Türk devletini genişleterek daha büyük bir devlete sahip olma hedefleri doğrultusunda bazı büyük kentleri ulaşılması gereken hedefler olarak, Kızıl Elma kavramı yaklaşımı içine aldıkları görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne gelene kadar tarihteki her Türk devleti varlığını sürdürürken, o zamanda öne çıkan cazibe merkezlerinin Kızıl Elma görüntüsü altında Türk devletlerinin kontrolü altına geçmesi için, milli çizgide çabalar gösterilmiştir. Türklerin dünyayı yönetme idealinin en önemli yansıması Türk tarihinde hep bir Kızıl Elma arayışını beraberinde getirmiştir. Türklerin cihan hegemonyasının yansıması olarak öne çıkan bu düşünce, dünyayı yönetmek üzere yola çıkan diğer ulusların ve devletlerin önünün kesilmesinde etkili roller oynamıştır. Eski Bizans imparatorunun elinde görülen Kızıl Elma’nın, Türklerin İstanbul’u fethetmelerinde esas görülen neden olduğu bazı kaynaklarda dile getirilmektedir. Türkler Kızıl Elma’ya doğru koşarak ve yeni bir hegemonya düzeni kurarak dünya imparatorluğuna yönelirken, Romalılar ve Bizanslıların güç merkezini   kaybederek Türkler ile rekabet şansını ellerinden kaçırdıkları görülüyordu.

                Kızıl Elma kavramı, Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde de ele alınarak kullanılan bir kavram olmuştur. Soğuk savaş yıllarında Avrupa ve Sovyet emperyalizmlerine karşı duran bir merkezi güç olarak Türkiye’de, devletten ve milletten yana olan toplumsal ve siyasal güçlerin devlet merkezinde bir araya gelerek, güçler arasında ülke ve devleti korumak doğrultusunda bir ittifakın kurulması ve de bu yönde ulusalcılar ile milliyetçilerin birlikte hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. O dönemin siyasal koşullarında sağ ve sol birlikteliğinin merkezi devletin korunması ve devam ettirilmesi için düşünülen bu Kızıl Elma kavramına yönelmelerinin ana nedeni, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan devletin ayakta kalmasını sağlayarak, devlet ve millet bütünleşmesi doğrultusunda emperyalist merkezlere karşı ciddi bir antiemperyalist mücadele verilmek istenmesidir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ülkede sağ sol çatışmaları üzerinden çıkartılan terörün önlenmesi ile birlikte   bu doğrultuda bölünmeye gidebilecek ve üniter devlet yapısını bozabilecek dağılma senaryolarına karşı, anayasal çerçevede birlik ve bütünlüğü gerçekleştirecek milli birliğin yeniden sağlanması ve ülkenin barış içerisinde geleceğe yönelmesi gibi bir amacın elde edilmesinde, gene Kızıl Elma ülküsü birleştirici olacaktı. Türkiye üç kıta ortasında kurulmuş olan ve her kıtadan esen farklı siyasal rüzgarların tehdidi altında kalan bir ülke olduğu için, her zaman doğu-batı ayırımı ile birlikte sol-sağ ayırımı da ön planda yer almıştır. İşte böylesine merkezde yer alan ve ara yerde siyasal yönden sıkışıp kalan Türk devletinin yoluna devam edebilmesi için, bir elmanın iki yarısını temsil eden kesimlerin bir araya gelerek, elmanın bütününü kurtarmaya yöneldikleri aşamada, Kızıl Elma kavramı bir kurtarıcı yaklaşım olarak öne çıkmış ve ülkenin birliği ve bütünlüğü, Türk egemenliğinin temel hedefi olan Kızıl Elma kavramı aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

                Devletlerin   dış tehdit ve saldırılara karşı korunmaları, ülke çapında birlik ve beraberliğin sağlanması doğrultusunda koruyucu yeni yapılanmaların öne çıkarılarak dışa karşı çekirdek bir orta alan yaratılmasına, güvenlik bilimlerinde iç cephenin güçlendirilmesi denilmektedir. Saldırılar dışarıdan geleceğinden   ulusal ya da ülkesel savunma için, içeride sağlam bir çekirdek devlet oluşturulması, devletin ve ülkenin varlıklarının geleceğe dönük olarak korunabilmesi açısından zorunlu bir önlemdir. Askeri bir kavram olan iç cephe sorunu, Türkiye gibi ülkelerin dış tehditler ve de emperyalist saldırılara karşı koyması ve direnerek kendini savunması noktasında, merkezin güçlendirilmesi olarak öne çıkmaktadır. Her devlet tüm güvenlik kuruluşları ile tehdit ve baskı dönemlerinde kendi güvenliği için önlemler almakta özgürdür. Türkiye Cumhuriyeti de özgür bir ülke olarak başkent Ankara’daki iç cephesini güçlendirecek ve bu doğrultuda ülkede karşıt kutuplarda siyasal etkinlikler yürüten ulusalcılar ile milliyetçileri daha güçlü bir ulusal savunma için bir araya getirmelidir .Soğuk savaşın bittiği aşamada , Türkiye iki binli yıllara girerken ortaya çıkan yol ayrılıkları  ,kıtalar arası çekişmeler ,ideolojik ve siyasal kavgalar ile emperyalist projelerin dışarıdan dayatılmalarına karşı, Türk devleti dağılma ve çözülmeye  doğru zorlanırken , o dönemin koşullarında ülkenin toparlanması ile birlikte devletin birliği ile milletin bütünlüğünün korunabilmesi için , Türk siyasal çevrelerinde sürekli olarak bir Kızıl Elma arayışı canlı olmuştur. Bu aşamada Türklerin cihan egemenliği arayışlarının adı olan Kızıl Elma kavramı, bu kez tamamen ters bir doğrultuda ve Türk egemenliğinin çıkış noktasında, var olan Türk devletinin kendi iç yapısında oluşturulmaya çalışılmıştır. Türk devleti iç cephe tartışmaları ile bölünme ve dağılma çizgilerinden uzak tutulmaya çalışılırken, Türk egemenliğinin simgesi olan Kızıl Elma kavramı, bu kez var olan Türk devletinin iç cephesinin güçlendirilmesinde kullanılmak istenmiştir. Dünya hegemonyasına yönelen Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak yola devam edebilmesinin, iç cephesi güçlendirilmiş yeni bir Türkiye Cumhuriyetine bağlı olduğu anlaşılmıştır . Bu nedenle önümüzdeki günlerde milliyetçiler, ulusalcılar, Kemalistler ve Milli görüşçüler Türkiye’den yana yeni bir Kızıl Elma koalisyonunda birleşmelidirler.

                İki binli yılların başlarında Türkiye yeni bir yüzyıla girerken soğuk savaş dönemi ile birlikte yirminci yüzyıl da sona ermiştir. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine dünya güç merkezlerinde çekişmeler tırmanırken, üç kıta arasında  merkezi bir devlet olan ama sürekli olarak batının emperyal devletlerinin  hegemonyası  altında  kalarak arada sıkışıp kalan Türkiye’de, yeni siyasal gelişmeler gündeme  gelmiş ve ABD’nin Büyük Orta Doğu, İngiltere’nin Yakın Doğu Konfederasyonu  ile İsrail’in Büyük İsrail projelerinin çekişmeleri yüzünden, Türkiye  bölünmüş siyasal yapılanması ile birlikte parçalanmanın eşiğine gelmiştir . İşte böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkmasına karşı çıkan ulusalcı, milliyetçi, Atatürkçü ve Milli görüşçü toplum kesimleri, ulus devletten ve milliyetçi milletten yana bir merkez ittifakı oluşturarak, devletin üniter statüsünün korunabilmesi doğrultusunda ülkesel bir dayanışma çözümü oluşturabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Milli kamuoyunda tartışmalar yükselirken, bu aşamada Kızıl Elma Koalisyonu adı altında yayınlanan bir kitapta, Kızıl Elma kavramına dayanan bir milli dayanışma ile Türkiye’nin bütün emperyal planlara karşı çıkarak, sahip olduğu ulusal, merkezi ve üniter esaslara dayanan Türk devletinin bölünmeden yeni yüzyılda da yoluna devam edebileceği açıkça dile getirilmiştir. Kızıl Elma Koalisyonu ile Türkiye’nin iç yapısından gelen farklılıkların geride bırakılabilmesi umuduyla yapılan çeşitli bilimsel ve de siyasal çalışmaların, çözüm üretilmesinde yeterince ciddiye alınmaması üzerine, böylesine bir çözüm arayışına ilgi gösteren ve bu tür bir yaklaşımdan umutlu olan toplum kesimlerinin, giderek gelecekten umutlarını yitirdikleri görülmüştür. Bu aşamada Türkiye’nin rotasının çözüm üretme noktasından çıkarak, yeni bir çözümsüzlük sürecine doğru tekrar sürüklenmesiyle, rejim dışı arayışların önü tekrar açılmıştır.

                 İç cephenin güçlendirilmesi amacıyla devreye sokulacak bir Kızıl Elma Koalisyonu konusu uzun süre kamuoyunda tartışılınca, böylesine bir çözüm önerisine destek olanlar ve karşı çıkanlar farklı görüşleri savunarak, bu konuda yeterince kendi aralarında bir anlaşmaya varamamışlardır. Farklı görüşlere sahip olan insanların bir büyük koalisyon çatısı altında bir araya getirilmeleriyle sorunun çözülemeyeceğini öne sürenler, solcuları sağcı olmakla, sağcıları solcu olmakla suçlayarak ve resmen kafa karışıklıkları yaratarak, böylesine büyük bir çözüm arayışının barışçı sivil bir hareket olarak ülkenin kaderinde etkin olmasını önlemişlerdir. Ülke içinde emperyal projeler doğrultusunda kamplaşmanın önlenebilmesi çizgisinde, oluşturulmak istenen Kızıl Elma Koalisyonu, ajanlık yaparak kafa karışıklığı yaratan bazı siyasi ve medyatik işbirlikçiler aracılığı ile önlenmiştir. Bu aşamada kafa karışıklığı yaygınlaştırılırken, ülkenin çıkarları ya da iç cephe sorunu gene eskisi gibi çözümsüzlüğe terk edilmiştir. Kızıl Elma Koalisyonunu bazı çevreler yanlış anlayarak çözümsüzlük yaratmışlardır. Devlet ve ülke güvenliği için son çarelerden birisinin Kızıl Elma Koalisyonu olabileceğini düşünen iyi niyetli toplum kesimleri ise, konuya olumlu yaklaşarak sağ ve sol kesimlerden gelen temsilcilere moral vermişler ve destek olmuşlardır. Avrupa Birliği ile küreselleşme akımının öne geçmesi üzerine Türkiye’de sağda ve soldaki akımlarda yol ayrılıkları öne çıkmış ve bu yüzden siyasal bir toparlanma ihtiyacı doğmuştur. Avrupa Birliği dışında bırakılan Türkiye’nin Orta Doğu projeleri doğrultusunda bir yandan savaşa zorlanması, diğer yandan da Avrupa Birliğine verilen ödünlere rağmen Türkiye’nin tam üye yapılmaması devletin geleceğini olumsuz etkilediği için, bu dar boğazdan geçerken solu ve sağı bir araya getirecek bir Kızıl Elma Koalisyonunun zorunlu olduğunu savunan kesimler de Kızıl Elma ittifakının devletin birliği ile milletin beraberliği açılarından çok yararlı olacağını savunmaya başlamışlardır. Küresel emperyalizm ile Avrupa Birliğinin Türkiye’yi dağılma noktasına getirdiği son aşamada ulusalcılar, milliyetçiler, Milli görüşçüler ve de Kemalistler Türkiye’den yana olacak bir Kızıl Elma koalisyonunda tıpkı çeyrek asır önce bir araya geldikleri gibi, yeniden buluşacaklar ve güçlerini birleştirerek, emperyalist saldırı ve projelere karşı ülkenin milli birliği ve üniter beraberliğini koruyarak, ikinci bir Yugoslavya modeli ile Türkiye’nin dağılmasına izin vermeyeceklerdir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

                                                                  

29 Ağustos 2019 Perşembe

ERGENEKON’DAN ESTERGON‘A - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


ERGENEKON’DAN  ESTERGON‘A
                                                                                                             
                Dünya haritasına bakıldığı zaman , Türklerin yaşadıkları  alanların  Ergenekon bölgesinden  Estergon  kalesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya da yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle Türk dünyası denilince, hem  Ergenekon bölgesinin getirdiklerini  hem de  Estergon kalesinin bulundukları konumları  aracılığı ile fazlasıyla, Türk dünyasına yönelik etkin yansımalar yarattığını  görmek mümkündür.  Mitolojik bilgilere göre, Türkler  Asya’nın ortalarında  yeryüzüne çıktıkları zaman sahip oldukları çevreyi genişleterek yayılmışlar  ve bu doğrultuda  Ergenekon dağının altında bulunan demir madenlerini eritme yolu ile yaşama şansını elde ederek  hayatta kalmayı başarabilmişlerdir.  Çinliler  Türkleri yok etmek için her zaman düzenli saldırılar yapmışlar ama  Türkler gerektiğinde demir dağları da eriterek ve de  delip geçerek  yeryüzünde var olabilmeyi ve ayakta kalabilmeyi başarmışlardır. Türk tarihi ile ilgili mitolojik bilgilere bakılırsa  Ergenekon Türk  ulusunun Orta Asya’dan  tarih sahnesine çıkış  yeridir. Türkler varlıklarını kanıtladıktan sonra sürekli göçler ve akınlar ile  Asya ve Avrupa kıtalarında at koşturmuşlardır.  Atlı bir uygarlığın temsilcisi olan Türkler, at sırtında Asya’nın ortalarından yola çıktıktan sonra, sürekli yayılarak ve devlet sınırlarını genişleterek, Avrupa kıtasının ortalarında yer alan Estergon kalesinin bulunduğu merkezi bölgeye  kadar gelmişlerdir. Bu nedenle Türk tarihi Ergenekon’dan çıkış ile, Estergon kalesinden  geri dönüş arasında  geçmiş olan büyük bir zaman dilimidir.
                İki büyük kıtanın  ortalarında yer alan  uygarlıklar ve devlet yapılanmaları, Türk tarihinin  ana konularıdır . Türkler Asya kıtasının her bölgesinde tarihin değişik dönemlerinde devletler kurdukları gibi, benzeri bir çizgide Avrupa kıtasının da değişik  bölgelerinde farklı devletler kurarak bugünlere gelmişlerdir . Atlas okyanusuna sahilleri olan Finlandiya  gibi  Büyük Okyanus’un kenarlarında kurulmuş olan  Kore devletinin de  Türk dünyasının birer parçası oldukları  görülmektedir. Tıpkı Japonlar gibi Ural-Altay bölgesinden gelen Koreliler Büyük Okyanus kenarlarında bugün yaşamlarını sürdürürken,  Finliler ile birlikte Orta Asya’dan göçebe olarak gelen  Macarlar, Lehler, Çekler, Bulgarlar ve Estonyalılar da Hunların, Avarların ve Hazarların uzantıları olarak  bugünün Avrupa kıtasında   ayrı devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Üç büyük kıtanın tam ortasında yer alan Türk dünyasının doğudaki çıkış yeri Ergenekon ile, batıdaki  hegemonyasının  eriştiği  hedef olarak Estergon kalesi, dünyanın ortalarında  bu kadar geniş bir alana yayılmış olan  Türk uygarlığının  merkezi sınırlarını oluşturmaktadır.  Türkler en büyük kıta olan Asya’nın ortalarından yeryüzüne çıkmış bir ulus ve uygarlık olarak, diğer büyük güçler gibi dünya hegemonyası  için çok geniş alanlara yayılmışlar  ve tarihin ana olaylarının cereyan ettiği bu  alanda Türkler kendilerine bir ana hedef olarak bazı büyük kentleri seçmişlerdir. Türk hükümranlığının hedefi olarak belirlenen bu  kentler  arasında Roma, Viyana, Kudüs  ve İstanbul  Kızıl Elma hedefinin ana merkezleri olarak  belirlenmiştir.
                Orta Asya’dan çıkarak bu kıtanın her bölgesine dağılan Türk kavimleri, dünya hegemonya yarışı içinde hem ön Asya’ya hem de  Avrupa kıtasının  bir çok yerine  ulaşmışlardır. Türkler Asyalı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkmışlar ama daha sonraki yaşam dönemlerinde, uzun süre Avrupa ülkelerinde devletler kurarak  bugünün dünyasına Avrupalı bir millet olarak  dahil olmuşlardır. Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken  ve bu doğrultuda  çağdaş uygarlığı hedeflerken, yeni Türk devleti de Avrupa kıtasının yanı başında  modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Önce Hunlar, daha sonra Avarlar ve Hazarlar’ın göçleri ile  Ergenekon’dan çıkıp gelerek Avrupa kıtasında yaşamaya başlayan  Türk kavimleri, bir çok bölgede kendi hegemon düzenlerini  kurabilmiş ve böylece Asya kökenli bir halk olan Türklerin Avrupalılaşma süreci de başlamıştır. Yüz yıllar sonra  Osmanlı İmparatorluğunun  geri dönüş macerası da, devletin gerileme dönemi sonrasında Macaristan’nın tam ortasında yer alan  Estergon kalesinin kenarlarından Asya’ya doğru  başlıyordu. Osmanlılar  Estergon’u alarak Avrupa’nın merkezine yerleştikten  iki yüzyıl sonra sonra Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki  sürekli savaşlar yüzünden Avrupa topraklarından geri çekilmek zorunda kalırken, Estergon kalesi  Türklerin Asya kıtasına dönük geri çekilişinin bir başlangıç noktası olarak tarihteki yerini alıyordu.
                Türk tarihinin iki ana  konusu olan Ergenekon ve Estergon   kavramları, son yıllarda yaşanan bazı siyasal gelişmeler yüzünden güncellik kazanmıştır. Geçen yüzyılın başlarında kurulmuş olan genç Türk devleti yeni bir yüzyılın içine doğru gidildiği bir aşamada, Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmış olduğu yer ile yeniden değerlendirilmeye başlanmış ve Ergenekon’dan çıkmış olan Türkler  batı emperyalizmi tarafından, yeniden  Ergenekon çukuruna sokulmaya çalışılmıştır. Bir Doğu kıtası olan Asya’dan tarih sahnesine çıkmış olan  Türkler,  Asya’dan sonra Avrupa hegemonyasına yöneldikleri bir aşamada  Estergon kalesi önlerine çıkmış, Osmanlı İmparatorluğu iki  yüzyıla yakın Macaristan hegemonyasında  Estergon kalesini sınırları içinde tutarak, bu önemli anıtı  orta Avrupa bölgesindeki Türk hegemonyasının merkezi konumuna getirmiştir. Estergon kalesi zamanla  Avrupa kıtasındaki Türk egemenliğinin göstergesi  haline gelirken, Ergenekon’dan sürekli batıya doğru giderek  egemenlik alanını genişleten Türklerin  de  dış dünyaya karşı önemli bir simgesi konumuna gelmiştir. Türkler dünya kıtalarına yayıldıktan sonra  bu iki nokta arasındaki bağlantıyı kalıcı bir  hegemonyanın çekirdeği haline getirmek için çok uğraşmışlar ama tarihin akışını belirleyen önemli olaylar nedeniyle  bu amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır. Yıllar geçtikçe çeşitli bölgelerde kurulmuş olan devlet yapıları yıpranarak tarihin tozlu sayfalarına doğru kayarken, Türkler  etkinliklerini sürdürmüşler ve her batan devletten sonra yeni ve farklı devlet modellerine yönelerek Türk tarihi açısından bir devamlılık sağlamışlardır. Türklerin düşmanı konumundaki emperyal güçler ise, Türk birliklerini  Estergon’dan çıkartıp geri süpürmüşler ve bu süreçte  Türkleri tarih sahnesine çıkmış oldukları Ergenekon’a göndererek yeniden çukura  gömmeye çalışmışlardır. Batılı emperyalistler  Türkler’den intikamlarını böylece almaya çabalarken, Türk’süz ve Türkiye’siz bir yeni dünya peşinde koşmuşlardır .
                Yirmi birinci yüzyılın başlarında, dünyanın ortasında bulunan güçlü Türk devletini tasfiye etmeye yönelen  batılı emperyalist güçler, var olan  son Türk devletine karşı büyük bir komplo kurmuşlardır . Türklerin tarih sahnesine çıkışının adı ve simgesi olan  Ergenekon, emperyalist bir akıl ile  Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir büyük siyasal senaryonun adı olarak dünyaya empoze edilmiştir. Mitolojideki Ergenekon ile dünya sahnesine çıkmış olan Türk yapılanması,  yeni bir dünya düzeni  kurulurken  yapay  ve çakma  oluşturulan bir dava senaryosu ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Batı emperyalizminin Orta Doğu bölgesini  sürekli kontrol etme çabalarının ürünü olan Türkiye’deki askeri darbe senaryolarının bir yenisi, devletin temelini oluşturan  Türk Silahlı Kuvvetlerinin  topluca yargılanması için gündeme getirilerek, üst düzey askeri kadrolar  darbecilik senaryosu üzerinden cezalandırılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda hazırlanan dava senaryosunun inandırıcı olabilmesi için, bir çok sahte olay ve evrak yaratılarak  mahkeme sırasında kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin tasfiye planları doğrultusunda, olmayan bir gizli örgütü varmış gibi göstererek  ve bu örgütü terörist  ilan ederek Türk ordusunun önde gelen  subayları gerçeklere aykırı bir biçimde suçlanmışlar ve  çeşitli senaryolar  aracılığı ile de  ordunun bir tarikat yapılanması üzerinden emperyalizm ve Siyonizmin kontrolü  altına alınarak Türk ulusuna ve devletine karşı kullanılması  gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Dünya tarihinin ana unsurunu oluşturan Türkler büyük savaşlar sonucunda  sahip oldukları merkezi coğrafya topraklarından geri püskürtülerek batı emperyalizminin doğuya açılımı sırasında, Asya kıtasının derinliklerindeki Ergenekon  dağının  çukurlarında  yeryüzünden silinmeye çalışılmışlardır. Davanın adı Ergenekon konulurken, dava dilekçesinin girişinde  Asya kıtasındaki yer altı yapılanması olarak gösterilen Agarta bölgesi bile  bu haksız davanın dayanak noktası olarak gösterilmeye çalışılmıştır. 
                   Yeni bir dünya düzeni kurulurken  tarihin ürünü olan Türk devleti ve Türklük olgusu, Türklerin tarih sahnesine çıkışının simgesi olan bir mitolojik kavram   kullanılarak yok edilmek istenmiştir. Bu aşamada Türkiye’deki  siyasal gelişmeler dışarıdan yönlendirilerek , iki bin yıllık Türk ordusu batılı istihbarat servislerinin  güdümündeki bir tarikatın baskısı altına alınmaya çalışılmıştır . Özellikle Türk devletinin laik yapılanması ortadan kaldırılmak istenirken. Türkiye Hrıstıyan Avrupa’dan uzaklaştırılarak, Müslüman Orta  Doğu’ya yakınlaştırılırken, sonradan  oluşturulan gizli örgüt destekli  yapay tarikatlar devreye girmiş ve bunların desteği ile siyasal alanda dini yapılanmalar öne geçirilmiştir. Bu aşamada Meclis başkanları laikliğe karşı savaş açarken  dini yapılanmaların  siyasete bulaşması yüzünden Türk devleti  ciddi bir  varlıkkrizine  sürüklenmiştir. Devletin kurucu iradesinin ortaya koyduğu siyasal modelden uzaklaşılırken, küresel  emperyalizm ve Siyonizim ortaklığının yeni Orta Doğu planına uygun olarak Türk devleti de  çağdaş bir cumhuriyet oluşumundan hızla  uzaklaştırılarak  tıpkı Arabistan gibi  bir Ortaçağ din devletine dönüştürülmeye çalışılmış, gelinen yeni aşamada  millet kavramına karşı çıkılırken, bunun yerine gene Ortaçağ düzeninde olduğu gibi  tarikatların  emrinde bir  ümmet toplumu ve  din devleti arayışı öne çıkartılmıştır. Türkiye böylesine bir yok edici  bir emperyal dönüşüm programı ile karşı karşıya bırakılırken, Türk ulus devletinin çekirdek örgütü ve en büyük güvencesi  olan Türk ordusu, gerçeklere aykırı bir biçimde  sonradan  gündeme getirilen düzmece bir dava aracılığı ile yargılanarak ortadan kaldırılmak istenmiştir. Emperyalizm devlet yıkıcılığı senaryoları iledoğrudan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini hedef alırken, tarikatçı kadrolarla  Türk yargısını böylesine olumsuz  bir siyasal  komploya alet etmiştir.
                Türk  devlet geleneği  beş bin yıl öncesinden başlayarak bugüne kadar devlet düzenini  Türk ordusuna dayandırmıştır. Ordu milletin içinden çıkarak devletin çekirdeğini oluşturan bir esas yapılanmadır.  Devletin çekirdeği  olarak Türk ordusu hedef tahtasına oturtulurken, silahlı kuvvetlerin üst yönetiminin  orduyu yok edecek bir biçimde  terör ve darbe gibi ne olduğu belli olmayan suçlamalar üzerinden  dava süreci başlatılarak, bütün  sanık olarak tutsak edilen  yüksek rütbeli ordu yöneticileri  mahkum edilmeye çalışılarak  bunların üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri yok edilmek istenmiştir. Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak kurulmuş bulunan Türk devleti yok edilmek istenirken,  devletin çekirdek yapılanması olarak ordunun hedef alınması normal karşılanmış ve  dava daha ilk aşamada, tam bağımsızlığa yönelen ulusal kurtuluş savaşı zaferinin getirdiği  kazanımların tasfiye edilmesini öne çıkarmıştır. Bu doğrultuda  devlet sırlarının içinde yer aldığı kozmik odanın açılarak deşifre edilmesi  ile daha işin başında Türk devletinin merkezi gücü olarak ordunun ortadan kaldırılmasının hedeflendiği görülmüştür. Hiç bir çağdaş batı ülkesinde görülmeyen anormallikler  dava sürecinde birbiri ardı sıra  yalan ve düzmece  senaryolarla gündeme getirilmiştir. İlelebet payidar olmak üzere kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin  tasfiye edilmesi, çekirdek yapı olan  ordunun yargılanması üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu doğrultuda her türlü hukuk dışı ve hukuka aykırı yol denenmiştir.
                Soğuk savaş döneminde  Nato üzerinden gündeme getirilen askeri darbe senaryoları bu kez gerçekleştirilemeyince, aynı doğrultuda benzer bir darbenin yargı yolu ile gerçekleştirilmek üzere harekete geçilmesiyle birlikte, Ergenekon adı verilen siyasi dava süreci başlatılmıştır. Dava öncesinde yaşanan yirminci yüzyıl gerçeklerinden yararlanılarak çeşitli  senaryolar  oluşturulmuş ve soğuk savaş döneminin  koşullarına uygun bir biçimde küreselleşme senaryosu olarak  ortaya çıkarılan Büyük Orta Doğu ile birlikte Büyük İsrail Projeleri  çağdaş ulusal Türk devletini ortadan kaldırmak üzere  devreye girerken, tam bu aşamada  Ergenekon davası açılmıştır. Dava öncesinde emperyalist İngiltere ile Siyonist İsrail birbirine düşmüş, süper güç ABD ise kendi içinde örgütlü bulunan bu devletlerin kapışması karşısında gene Nato üzerinden hareket ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır. İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail’in bölgesel büyüklüğe ulaşması için  üçüncü dünya savaşına Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, ilk adım olarak bir Türk-İran savaşı çıkartılmak istenmiştir. Bu amaçla yeni bir 27 Mayıs senaryosu ile  Türk ordusunun Kemalist laik kimliği öne çıkartılarak, dinci bir mezhep devleti olan İran ile savaşa girişmesi hedeflenmiştir. Bu plana göre  önce Türkiye’de bir Kemalist darbe olacak ve daha sonra laik Türk ordusu şeriatçı İran’a girecek ve bu iki büyük Orta Doğu devletinin savaşa tutuşması sürecinde, savaş bütün merkezi bölgeye yayılarak Siyonizmin istediği üçüncü dünya savaşının başlamasına giden yolun önünü açacaktı. İsrail tarafından Büyük İsrail’in kurulması için böylesine bir din ve mezhep savaşı en gerçekçi yol görünüyordu. İsrail Siyonizm doğrultusunda bir yeni dünya düzeni  için savaş peşinde koşarken, var olan bugünkü  batı hegemonyasına dayanan  düzeni kuran İngiltere ise, savaşa ve darbeye karşı çıkarak  Birleşik Krallık merkezli  kurulmuş olan yapılanmayı koruma doğrultusunda hareket ediyordu. İsrail bir Türk-İran savaşını bu aşamada hedefleyerek kışkırtırken, İngiltere ise Nato’yu yanına alarak  İsrail’in ikinci bir 27 Mayıs senaryosuna karşı çıkıyordu. İşte Ergenekon davası bu sürecin içinde açılıyordu.
                Emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kavga  merkezi coğrafyanın geleceği doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine yayılınca, birbiri ardı sıra bölge ülkelerinde iç savaşlar çıkartılarak bu ülkelerin eyaletler düzeyinde parçalanmaları için provakasyonlar yapılıyor ve terör bu amaçla kullanılıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada savaştan yana ve savaşa karşı olmak üzere ikiye bölünüyordu.  Batı blokundaki bölünme Türkiye’ye de sıçrıyor, Siyonizmin kışkırttığı Türk-İran savaşı için  Kemalizm yeniden kullanılmaya çalışılıyor ve bu doğrultuda ikinci bir 27 darbesine Türk ordusu zorlanarak alet edilmek isteniyordu. Gerçek anlamda  ulusalcı, cumhuriyetçi ve  Atatürkçü çizgideki Türk kamuoyu, I2 Mart, I2 Eylül  ve 28 Şubat gibi  darbelerin  faturalarının ne kadar ağır olduğunu gördüğü için bu doğrultudaki kışkırtmaların oyunlarına gelmeyerek, hem darbeye hem de İran savaşına karşı çıkarken batı blokunun savaşa karşı çıkan kesimlerinin desteği ile, Türkiye’de bir siyasi dava gündeme geliyor ve ülkenin tam on yılını bir iç hesaplaşma ile dolduruyordu. Dünya değişirken  her ülke değişen koşullara  uyum sağlayarak ayakta kalabilmenin  yollarını ararken, Orta Doğu’ya hangi emperyal gücün egemen olacağı kavgası, Türk siyasi tarihinin en önemli aşamasında Türk devletinin önüne çıkarılıyordu. Bu aşamada da bütünüyle Türk devletini yargılayacak bir yönde  Türk ordusunun üst düzey yöneticileri Ergenekon gibi simgesel bir isimle açılan davanın  sanıkları olarak mahkeme salonlarına   doldurularak uzunca bir sürede içeride tutuluyorlardı. Uluslararası konjonktürdeki   gelişmeler Avrupa Birliği, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail  isimli projelere Orta Doğu devletlerini mahkum edince, Türkiye’nin siyasal gündemi de Ergenekon davasına kilitleniyordu. Haksız yere  birkaç yüz asker ve sivil aydının suçlanmasıyla, Türkiye Ergenekon davası ile yatıp kalkar bir duruma sürükleniyor ve yaratılan iç çekişmeler yüzünden  bu aşamada merkezi bölgedeki sıcak gelişmelere karşı Türk devleti savunma yapamaz bir konuma düşürülüyordu.
                Son yıllarda bazı terör olayları ile siyasal gelişmelerin dış güçler tarafından kışkırtılmasıyla  Türkiye bir dış savaştan kaçarken  farklı bir iç savaşa doğru  sürükleniyordu. Türkiye birliğini ve merkezi gücünü korumak doğrultusunda  hareket etmesi gerekirken, bir siyasal dava ile iç karışıklığa sürüklendirilerek savaş planlarına alet edilmeye çalışılıyordu. Yeni dönemde siyasal  olarak cumhuriyetçi  doğrultudan farklı bir çizginin Türkiye’de iktidara gelmesi, Orta Doğu ve merkezi coğrafya alanlarını savaşın ön cepheleri konumuna getirmiştir. Türk devletinin bu bölgelerde harekete geçerek kendi ulusal çıkarlarını korumasına izin vermeyen bir iç konjonktür, Ergenekon davası ile Türk kamuoyunun tepesinde ortaya çıkmıştır. İşin içine bazı basın organlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların da dahil edilmesiyle, Türkiye topluca   bir iç hesaplaşmaya doğru iteklenmek istenmiştir. Bir anlamda Ergenekon ile tarih sahnesine çıkan Türk ulusu gene bir başka Ergenekon senaryosu ile Türk devleti yok edilerek  tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır. Yeni planlar doğrultusunda bölge haritası eskisinden çok  farklı bir biçimde çizilirken Türk devleti  harita dışına çıkartılmaya çalışılmıştır. Böylesine bir sonucun ancak savaş yolu ile sağlanabileceğini gören emperyal merkezler, Türkiye’yi önce bir iç karışıklık üzerinden iç savaşa, sonra da mezhep çatışması üzerinden de İran ile bölge savaşına  sürükleyerek, üçüncü dünya savaşını başlatacak Armegeddon senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyorlardı. Emperyalizmin her türlü silahı kullanılarak batının çıkarları doğrultusunda   böylesine bir genel sonuç alınmaya çalışılıyordu. Bu çizgide gerçekleri dile getiren bilim adamı ve aydınların her yönde önleri kesilere, kışkırtmalar ve çatışmalar birbiri ardı sıra devreye konarak ve  Türk halkı  aptallaştırılarak aldatılmak isteniyordu.
                Savaştan yana emperyalist  güçler Orta Doğu coğrafyasındaki bütün devletleri   hızla sıcak çatışmalara doğru sürüklerken, uluslararası hukuku çiğnedikleri gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türk devletinin hukuk devleti  kimliğini zorlayarak, emperyalizmin istekleri doğrultusunda Türkiye iç çatışmalar üzerinden son bir hesaplaşmaya ve bunun sonrasında da  geniş çaplı bir bölge savaşına  götürülmek istenirken,  yüz yıllık cumhuriyet rejiminin getirdiği siyasal bilinç Türk kamuoyuna egemen olmuş ve bu sayede  emperyalizmin Siyonist planları  bozulmuştur. Türk devleti  ulusal kurtuluş savaşı verdiği yıllarda Orta Doğu bölgesinin en modern ülkesi olarak, batıdan gelen her türlü emperyalist saldırıya karşı durduğu gibi  benzeri bir güçlü duruşu  ikinci kurtuluş savaşı sırasında da sergileyerek, Ergenekon saldırıları ya da palavraları ile bir iç karışıklığa  ya  da iç savaş senaryolarına meydan vermemiştir. Tarikatçı siyasetçiler ya da  hukuk organlarını işgal eden  dinci  bürokratlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetini   ortadan kaldıracak, cumhuriyet rejimini bütünüyle tasfiye edecek hiçbir  oyunu başarıya ulaştıramamışlardır. Türk gençliğine emanet edilen Türkiye cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan başarılı  geçmişi ile yeniden bir sınava girmek zorunda kalmış ve bu aşamayı da başarıyla geride bırakarak geleceğe dönük uygarlık yaratma hedefi doğrultusunda  yoluna devam etmiştir. Batılı istihbarat servislerinin  yetiştirmiş olduğu ajanlar ortalığı karıştırma senaryolarını tam olarak uygulayamamışlar ve hepsi devletin hukuk kurumları önünde hesap vermek zorunda kalmışlardır. Dış baskılarla başlatılan mahkeme süreci  çeşitli baskılarla anayasa ve yasalara aykırı bir biçimde  tamamlanmaya çalışılmış ama tarikatçı kadrolar yabancı oldukları Türk hukuk sistemi içinde  emperyalist istekler doğrultusunda tam olarak istenen sonuçları elde edememişler ve on bir yıllık  bir dönem sanıkların beraat etmesiyle birlikte geride kalırken, Türk Silahlı Kuvvetleri  ile birlikte yargı önüne çıkartılan sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, dernekler ve aydınlar bir kez daha kamuoyu önünde  suçsuzluklarıyla  aklanmışlardır. Bir anlamda bütünüyle Türk devleti  ve Türk ulusu   yeniden  aklanarak aydınlığa kavuşmuşlardır. Böylece bir takım dış planlar uğruna Türk devletini  ve  devletin çekirdek  kurumu olan Türk ordusunu ve de cumhuriyetçi kuşakları  suçlamanın kolay olmadığı ve bütün oyunların tersine döndüğü bir kez daha kesinlik kazanmıştır.
                Dünya tarihi incelendiği zaman, tarihte ortaya çıkan önemli dönüşümleri hazırlayan olayların öncesinde ülkeler i etkileyen bazı siyasal oluşumların devreye girdikleri çokça görülmüştür. Türkiye’de bu gibi olayların yansımaları ile zaman zaman karşı karşıya kalmıştır. Batıcı kadroların oyunu ile  Balkan savaşı öncesinde ordunun yarısının terhis edilmesi ya da  Akdeniz dünyanın önüne yeni  bir gündem maddesi olarak gelirken, Türk donanmasının Afrika kıyılarını dolaşmaya yönlendirilmesi gibi ters gelişmeler, devletlerin çıkarlarına aykırı olduğu için hiçbir biçimde  devlet merkezli olarak kabul edilemeyecek  durumlardır. Ergenekon davası da tam Orta Doğu’da sıcak olaylar birbiri ardı sıra tırmanırken  ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda sıcak çatışma noktası alanlara müdahale etmesi gerekirken, böylesine bir misyonu yapamayacak duruma düşürülmesi  Ergenekon davası aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bölgenin en güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri savaş alanlarından çekilerek mahkeme alanlarına sürüklenmiş ve  Türkiye’nin Nato müttefikleri aracılığı ile  göstermelik bir hukuk oyunu ile önce Türk ordusu sonra da  Türk devleti tasfiye edilmek istenmiştir.  Önceleri kuşku ile karşılanan bu karmaşık durum aradan on iki yıl geçtikten sonra ortaya çıkan olaylar, düzmece evraklar ve siyasal gelişmeler doğrultusunda daha iyi anlaşılmıştır. Ne var ki, bu kadar uzun zaman içinde dünya değişirken  ve  Orta Doğu’da yeni durumlar ortaya çıkarken, Türkiye aktif bir dış politika uygulayarak ulusal çıkarları doğrultusunda etkili olamamıştır. Din ve mezhep çatışmaları ile Türkiye bir yandan savaşa doğru sürüklenirken, diğer yandan da ordusu yargı önüne çıkartılan bir ülke olarak  kendini koruma ve savunma gücü elinden alınmak istenmiştir. Dış baskılarla siyaset hukuk alanına girince, Türkiye bir çok açıdan haksızlıklar ülkesi konumuna sürüklenmiştir. On iki yıllık dava sürecinin her yönü ile tamamlanmasıyla  Türkiye Cumhuriyeti, devleti, ordusu, milleti ve aydını ile tarih önünde  bir kez daha aklanmıştır. Batı emperyalizmi Türkiye üzerinden  doğuya açılma şansını  Ergenekon ihaneti  yüzünden elinden kaçırmıştır.
                Ergenekon senaryosu ile Türk devleti hedef alınırken aslında  cumhuriyet rejiminin ürünü olan bütün aydınlar ve toplum kesimleri  de dava süreci boyunca  hedef gösterilerek  anti-cumhuriyetçi  gidişin önü açılmaya çalışılmıştır. Atatürkçü, cumhuriyetçi ve ulusalcı toplum kesimlerine darbecilik ve terör çamuru atılarak herkes Ergenekoncu yapılmak istenmiş ve böylece emperyalizmin Türkiye’yi dönüştürme girişimlerine karşı devletin ve vatanın bağımsızlığını savunacak  ulusal güçler  hapse atılmıştır . Türk devleti dünya haritasından silinmeye çalışılırken ve  Türkiye’yi bölecek  yeni devlet oluşumları milli sınırları tehdit ederken, bu gibi emperyal senaryolara karşı direnecek  ulusalcı, cumhuriyetçi ve Atatürkçü aydınlar  haksız yere suçlanarak, hapislerde çürütülmüşlerdir. Suçlanan herkesin beraat ettiği yeni aşamada suçsuz insanların çektikleri çilelerin karşılığı olarak tazminat davalarının açılması  hukuk devletinin bir gereğidir. Anayasal düzen alt üst edilerek bir devletin ordusu hapse atılmış ve devletin kendini koruması  önlenmek istenmiştir. Bu aşamada uydurma senaryolar ile kurgu davalar açma dönemi sona ererken, bu ülkenin cumhuriyetçilerine  yapılan haksızlıkların faturası kendiliğinden gündeme gelmektedir. Haksız yere tutuklananlar  ve ceza alanların haklarına kavuşması için, Türk devleti gereken önlemleri  kesinlikle almak zorundadır. Yeni dönemde  Türk ulusunun  haklı bir tepkisi  olarak, Osmanlılar  zamanında atalarımızın bir Türk kalesi durumuna getirmiş olduğu Estergon kalesine doğru yeniden Türklerin yönelmesi gündeme getirilebilir Hazar Türklerinin bugünkü temsilcisi olan Macarlar ile Türkler arasında güçlü bir işbirliği geliştirilebilir Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Estergon kalesinin, Türklerin ilgi  alanına  girmesiyle birlikte  bize Ergenekon’u hedef  gösteren emperyalist güçlere karşı biz de Estergon’u  karşı hedef olarak devreye sokarak, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni dengelere yönelebiliriz.

 Prof .Dr. ANIL  ÇEÇEN