29 Ağustos 2019 Perşembe

ERGENEKON’DAN ESTERGON‘A - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


ERGENEKON’DAN  ESTERGON‘A
                                                                                                             
                Dünya haritasına bakıldığı zaman , Türklerin yaşadıkları  alanların  Ergenekon bölgesinden  Estergon  kalesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya da yer aldığı görülmektedir. Bu nedenle Türk dünyası denilince, hem  Ergenekon bölgesinin getirdiklerini  hem de  Estergon kalesinin bulundukları konumları  aracılığı ile fazlasıyla, Türk dünyasına yönelik etkin yansımalar yarattığını  görmek mümkündür.  Mitolojik bilgilere göre, Türkler  Asya’nın ortalarında  yeryüzüne çıktıkları zaman sahip oldukları çevreyi genişleterek yayılmışlar  ve bu doğrultuda  Ergenekon dağının altında bulunan demir madenlerini eritme yolu ile yaşama şansını elde ederek  hayatta kalmayı başarabilmişlerdir.  Çinliler  Türkleri yok etmek için her zaman düzenli saldırılar yapmışlar ama  Türkler gerektiğinde demir dağları da eriterek ve de  delip geçerek  yeryüzünde var olabilmeyi ve ayakta kalabilmeyi başarmışlardır. Türk tarihi ile ilgili mitolojik bilgilere bakılırsa  Ergenekon Türk  ulusunun Orta Asya’dan  tarih sahnesine çıkış  yeridir. Türkler varlıklarını kanıtladıktan sonra sürekli göçler ve akınlar ile  Asya ve Avrupa kıtalarında at koşturmuşlardır.  Atlı bir uygarlığın temsilcisi olan Türkler, at sırtında Asya’nın ortalarından yola çıktıktan sonra, sürekli yayılarak ve devlet sınırlarını genişleterek, Avrupa kıtasının ortalarında yer alan Estergon kalesinin bulunduğu merkezi bölgeye  kadar gelmişlerdir. Bu nedenle Türk tarihi Ergenekon’dan çıkış ile, Estergon kalesinden  geri dönüş arasında  geçmiş olan büyük bir zaman dilimidir.
                İki büyük kıtanın  ortalarında yer alan  uygarlıklar ve devlet yapılanmaları, Türk tarihinin  ana konularıdır . Türkler Asya kıtasının her bölgesinde tarihin değişik dönemlerinde devletler kurdukları gibi, benzeri bir çizgide Avrupa kıtasının da değişik  bölgelerinde farklı devletler kurarak bugünlere gelmişlerdir . Atlas okyanusuna sahilleri olan Finlandiya  gibi  Büyük Okyanus’un kenarlarında kurulmuş olan  Kore devletinin de  Türk dünyasının birer parçası oldukları  görülmektedir. Tıpkı Japonlar gibi Ural-Altay bölgesinden gelen Koreliler Büyük Okyanus kenarlarında bugün yaşamlarını sürdürürken,  Finliler ile birlikte Orta Asya’dan göçebe olarak gelen  Macarlar, Lehler, Çekler, Bulgarlar ve Estonyalılar da Hunların, Avarların ve Hazarların uzantıları olarak  bugünün Avrupa kıtasında   ayrı devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Üç büyük kıtanın tam ortasında yer alan Türk dünyasının doğudaki çıkış yeri Ergenekon ile, batıdaki  hegemonyasının  eriştiği  hedef olarak Estergon kalesi, dünyanın ortalarında  bu kadar geniş bir alana yayılmış olan  Türk uygarlığının  merkezi sınırlarını oluşturmaktadır.  Türkler en büyük kıta olan Asya’nın ortalarından yeryüzüne çıkmış bir ulus ve uygarlık olarak, diğer büyük güçler gibi dünya hegemonyası  için çok geniş alanlara yayılmışlar  ve tarihin ana olaylarının cereyan ettiği bu  alanda Türkler kendilerine bir ana hedef olarak bazı büyük kentleri seçmişlerdir. Türk hükümranlığının hedefi olarak belirlenen bu  kentler  arasında Roma, Viyana, Kudüs  ve İstanbul  Kızıl Elma hedefinin ana merkezleri olarak  belirlenmiştir.
                Orta Asya’dan çıkarak bu kıtanın her bölgesine dağılan Türk kavimleri, dünya hegemonya yarışı içinde hem ön Asya’ya hem de  Avrupa kıtasının  bir çok yerine  ulaşmışlardır. Türkler Asyalı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkmışlar ama daha sonraki yaşam dönemlerinde, uzun süre Avrupa ülkelerinde devletler kurarak  bugünün dünyasına Avrupalı bir millet olarak  dahil olmuşlardır. Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken  ve bu doğrultuda  çağdaş uygarlığı hedeflerken, yeni Türk devleti de Avrupa kıtasının yanı başında  modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Önce Hunlar, daha sonra Avarlar ve Hazarlar’ın göçleri ile  Ergenekon’dan çıkıp gelerek Avrupa kıtasında yaşamaya başlayan  Türk kavimleri, bir çok bölgede kendi hegemon düzenlerini  kurabilmiş ve böylece Asya kökenli bir halk olan Türklerin Avrupalılaşma süreci de başlamıştır. Yüz yıllar sonra  Osmanlı İmparatorluğunun  geri dönüş macerası da, devletin gerileme dönemi sonrasında Macaristan’nın tam ortasında yer alan  Estergon kalesinin kenarlarından Asya’ya doğru  başlıyordu. Osmanlılar  Estergon’u alarak Avrupa’nın merkezine yerleştikten  iki yüzyıl sonra sonra Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki  sürekli savaşlar yüzünden Avrupa topraklarından geri çekilmek zorunda kalırken, Estergon kalesi  Türklerin Asya kıtasına dönük geri çekilişinin bir başlangıç noktası olarak tarihteki yerini alıyordu.
                Türk tarihinin iki ana  konusu olan Ergenekon ve Estergon   kavramları, son yıllarda yaşanan bazı siyasal gelişmeler yüzünden güncellik kazanmıştır. Geçen yüzyılın başlarında kurulmuş olan genç Türk devleti yeni bir yüzyılın içine doğru gidildiği bir aşamada, Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmış olduğu yer ile yeniden değerlendirilmeye başlanmış ve Ergenekon’dan çıkmış olan Türkler  batı emperyalizmi tarafından, yeniden  Ergenekon çukuruna sokulmaya çalışılmıştır. Bir Doğu kıtası olan Asya’dan tarih sahnesine çıkmış olan  Türkler,  Asya’dan sonra Avrupa hegemonyasına yöneldikleri bir aşamada  Estergon kalesi önlerine çıkmış, Osmanlı İmparatorluğu iki  yüzyıla yakın Macaristan hegemonyasında  Estergon kalesini sınırları içinde tutarak, bu önemli anıtı  orta Avrupa bölgesindeki Türk hegemonyasının merkezi konumuna getirmiştir. Estergon kalesi zamanla  Avrupa kıtasındaki Türk egemenliğinin göstergesi  haline gelirken, Ergenekon’dan sürekli batıya doğru giderek  egemenlik alanını genişleten Türklerin  de  dış dünyaya karşı önemli bir simgesi konumuna gelmiştir. Türkler dünya kıtalarına yayıldıktan sonra  bu iki nokta arasındaki bağlantıyı kalıcı bir  hegemonyanın çekirdeği haline getirmek için çok uğraşmışlar ama tarihin akışını belirleyen önemli olaylar nedeniyle  bu amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır. Yıllar geçtikçe çeşitli bölgelerde kurulmuş olan devlet yapıları yıpranarak tarihin tozlu sayfalarına doğru kayarken, Türkler  etkinliklerini sürdürmüşler ve her batan devletten sonra yeni ve farklı devlet modellerine yönelerek Türk tarihi açısından bir devamlılık sağlamışlardır. Türklerin düşmanı konumundaki emperyal güçler ise, Türk birliklerini  Estergon’dan çıkartıp geri süpürmüşler ve bu süreçte  Türkleri tarih sahnesine çıkmış oldukları Ergenekon’a göndererek yeniden çukura  gömmeye çalışmışlardır. Batılı emperyalistler  Türkler’den intikamlarını böylece almaya çabalarken, Türk’süz ve Türkiye’siz bir yeni dünya peşinde koşmuşlardır .
                Yirmi birinci yüzyılın başlarında, dünyanın ortasında bulunan güçlü Türk devletini tasfiye etmeye yönelen  batılı emperyalist güçler, var olan  son Türk devletine karşı büyük bir komplo kurmuşlardır . Türklerin tarih sahnesine çıkışının adı ve simgesi olan  Ergenekon, emperyalist bir akıl ile  Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir büyük siyasal senaryonun adı olarak dünyaya empoze edilmiştir. Mitolojideki Ergenekon ile dünya sahnesine çıkmış olan Türk yapılanması,  yeni bir dünya düzeni  kurulurken  yapay  ve çakma  oluşturulan bir dava senaryosu ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Batı emperyalizminin Orta Doğu bölgesini  sürekli kontrol etme çabalarının ürünü olan Türkiye’deki askeri darbe senaryolarının bir yenisi, devletin temelini oluşturan  Türk Silahlı Kuvvetlerinin  topluca yargılanması için gündeme getirilerek, üst düzey askeri kadrolar  darbecilik senaryosu üzerinden cezalandırılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda hazırlanan dava senaryosunun inandırıcı olabilmesi için, bir çok sahte olay ve evrak yaratılarak  mahkeme sırasında kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin tasfiye planları doğrultusunda, olmayan bir gizli örgütü varmış gibi göstererek  ve bu örgütü terörist  ilan ederek Türk ordusunun önde gelen  subayları gerçeklere aykırı bir biçimde suçlanmışlar ve  çeşitli senaryolar  aracılığı ile de  ordunun bir tarikat yapılanması üzerinden emperyalizm ve Siyonizmin kontrolü  altına alınarak Türk ulusuna ve devletine karşı kullanılması  gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Dünya tarihinin ana unsurunu oluşturan Türkler büyük savaşlar sonucunda  sahip oldukları merkezi coğrafya topraklarından geri püskürtülerek batı emperyalizminin doğuya açılımı sırasında, Asya kıtasının derinliklerindeki Ergenekon  dağının  çukurlarında  yeryüzünden silinmeye çalışılmışlardır. Davanın adı Ergenekon konulurken, dava dilekçesinin girişinde  Asya kıtasındaki yer altı yapılanması olarak gösterilen Agarta bölgesi bile  bu haksız davanın dayanak noktası olarak gösterilmeye çalışılmıştır. 
                   Yeni bir dünya düzeni kurulurken  tarihin ürünü olan Türk devleti ve Türklük olgusu, Türklerin tarih sahnesine çıkışının simgesi olan bir mitolojik kavram   kullanılarak yok edilmek istenmiştir. Bu aşamada Türkiye’deki  siyasal gelişmeler dışarıdan yönlendirilerek , iki bin yıllık Türk ordusu batılı istihbarat servislerinin  güdümündeki bir tarikatın baskısı altına alınmaya çalışılmıştır . Özellikle Türk devletinin laik yapılanması ortadan kaldırılmak istenirken. Türkiye Hrıstıyan Avrupa’dan uzaklaştırılarak, Müslüman Orta  Doğu’ya yakınlaştırılırken, sonradan  oluşturulan gizli örgüt destekli  yapay tarikatlar devreye girmiş ve bunların desteği ile siyasal alanda dini yapılanmalar öne geçirilmiştir. Bu aşamada Meclis başkanları laikliğe karşı savaş açarken  dini yapılanmaların  siyasete bulaşması yüzünden Türk devleti  ciddi bir  varlıkkrizine  sürüklenmiştir. Devletin kurucu iradesinin ortaya koyduğu siyasal modelden uzaklaşılırken, küresel  emperyalizm ve Siyonizim ortaklığının yeni Orta Doğu planına uygun olarak Türk devleti de  çağdaş bir cumhuriyet oluşumundan hızla  uzaklaştırılarak  tıpkı Arabistan gibi  bir Ortaçağ din devletine dönüştürülmeye çalışılmış, gelinen yeni aşamada  millet kavramına karşı çıkılırken, bunun yerine gene Ortaçağ düzeninde olduğu gibi  tarikatların  emrinde bir  ümmet toplumu ve  din devleti arayışı öne çıkartılmıştır. Türkiye böylesine bir yok edici  bir emperyal dönüşüm programı ile karşı karşıya bırakılırken, Türk ulus devletinin çekirdek örgütü ve en büyük güvencesi  olan Türk ordusu, gerçeklere aykırı bir biçimde  sonradan  gündeme getirilen düzmece bir dava aracılığı ile yargılanarak ortadan kaldırılmak istenmiştir. Emperyalizm devlet yıkıcılığı senaryoları iledoğrudan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini hedef alırken, tarikatçı kadrolarla  Türk yargısını böylesine olumsuz  bir siyasal  komploya alet etmiştir.
                Türk  devlet geleneği  beş bin yıl öncesinden başlayarak bugüne kadar devlet düzenini  Türk ordusuna dayandırmıştır. Ordu milletin içinden çıkarak devletin çekirdeğini oluşturan bir esas yapılanmadır.  Devletin çekirdeği  olarak Türk ordusu hedef tahtasına oturtulurken, silahlı kuvvetlerin üst yönetiminin  orduyu yok edecek bir biçimde  terör ve darbe gibi ne olduğu belli olmayan suçlamalar üzerinden  dava süreci başlatılarak, bütün  sanık olarak tutsak edilen  yüksek rütbeli ordu yöneticileri  mahkum edilmeye çalışılarak  bunların üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri yok edilmek istenmiştir. Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak kurulmuş bulunan Türk devleti yok edilmek istenirken,  devletin çekirdek yapılanması olarak ordunun hedef alınması normal karşılanmış ve  dava daha ilk aşamada, tam bağımsızlığa yönelen ulusal kurtuluş savaşı zaferinin getirdiği  kazanımların tasfiye edilmesini öne çıkarmıştır. Bu doğrultuda  devlet sırlarının içinde yer aldığı kozmik odanın açılarak deşifre edilmesi  ile daha işin başında Türk devletinin merkezi gücü olarak ordunun ortadan kaldırılmasının hedeflendiği görülmüştür. Hiç bir çağdaş batı ülkesinde görülmeyen anormallikler  dava sürecinde birbiri ardı sıra  yalan ve düzmece  senaryolarla gündeme getirilmiştir. İlelebet payidar olmak üzere kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin  tasfiye edilmesi, çekirdek yapı olan  ordunun yargılanması üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu doğrultuda her türlü hukuk dışı ve hukuka aykırı yol denenmiştir.
                Soğuk savaş döneminde  Nato üzerinden gündeme getirilen askeri darbe senaryoları bu kez gerçekleştirilemeyince, aynı doğrultuda benzer bir darbenin yargı yolu ile gerçekleştirilmek üzere harekete geçilmesiyle birlikte, Ergenekon adı verilen siyasi dava süreci başlatılmıştır. Dava öncesinde yaşanan yirminci yüzyıl gerçeklerinden yararlanılarak çeşitli  senaryolar  oluşturulmuş ve soğuk savaş döneminin  koşullarına uygun bir biçimde küreselleşme senaryosu olarak  ortaya çıkarılan Büyük Orta Doğu ile birlikte Büyük İsrail Projeleri  çağdaş ulusal Türk devletini ortadan kaldırmak üzere  devreye girerken, tam bu aşamada  Ergenekon davası açılmıştır. Dava öncesinde emperyalist İngiltere ile Siyonist İsrail birbirine düşmüş, süper güç ABD ise kendi içinde örgütlü bulunan bu devletlerin kapışması karşısında gene Nato üzerinden hareket ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır. İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail’in bölgesel büyüklüğe ulaşması için  üçüncü dünya savaşına Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, ilk adım olarak bir Türk-İran savaşı çıkartılmak istenmiştir. Bu amaçla yeni bir 27 Mayıs senaryosu ile  Türk ordusunun Kemalist laik kimliği öne çıkartılarak, dinci bir mezhep devleti olan İran ile savaşa girişmesi hedeflenmiştir. Bu plana göre  önce Türkiye’de bir Kemalist darbe olacak ve daha sonra laik Türk ordusu şeriatçı İran’a girecek ve bu iki büyük Orta Doğu devletinin savaşa tutuşması sürecinde, savaş bütün merkezi bölgeye yayılarak Siyonizmin istediği üçüncü dünya savaşının başlamasına giden yolun önünü açacaktı. İsrail tarafından Büyük İsrail’in kurulması için böylesine bir din ve mezhep savaşı en gerçekçi yol görünüyordu. İsrail Siyonizm doğrultusunda bir yeni dünya düzeni  için savaş peşinde koşarken, var olan bugünkü  batı hegemonyasına dayanan  düzeni kuran İngiltere ise, savaşa ve darbeye karşı çıkarak  Birleşik Krallık merkezli  kurulmuş olan yapılanmayı koruma doğrultusunda hareket ediyordu. İsrail bir Türk-İran savaşını bu aşamada hedefleyerek kışkırtırken, İngiltere ise Nato’yu yanına alarak  İsrail’in ikinci bir 27 Mayıs senaryosuna karşı çıkıyordu. İşte Ergenekon davası bu sürecin içinde açılıyordu.
                Emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kavga  merkezi coğrafyanın geleceği doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine yayılınca, birbiri ardı sıra bölge ülkelerinde iç savaşlar çıkartılarak bu ülkelerin eyaletler düzeyinde parçalanmaları için provakasyonlar yapılıyor ve terör bu amaçla kullanılıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada savaştan yana ve savaşa karşı olmak üzere ikiye bölünüyordu.  Batı blokundaki bölünme Türkiye’ye de sıçrıyor, Siyonizmin kışkırttığı Türk-İran savaşı için  Kemalizm yeniden kullanılmaya çalışılıyor ve bu doğrultuda ikinci bir 27 darbesine Türk ordusu zorlanarak alet edilmek isteniyordu. Gerçek anlamda  ulusalcı, cumhuriyetçi ve  Atatürkçü çizgideki Türk kamuoyu, I2 Mart, I2 Eylül  ve 28 Şubat gibi  darbelerin  faturalarının ne kadar ağır olduğunu gördüğü için bu doğrultudaki kışkırtmaların oyunlarına gelmeyerek, hem darbeye hem de İran savaşına karşı çıkarken batı blokunun savaşa karşı çıkan kesimlerinin desteği ile, Türkiye’de bir siyasi dava gündeme geliyor ve ülkenin tam on yılını bir iç hesaplaşma ile dolduruyordu. Dünya değişirken  her ülke değişen koşullara  uyum sağlayarak ayakta kalabilmenin  yollarını ararken, Orta Doğu’ya hangi emperyal gücün egemen olacağı kavgası, Türk siyasi tarihinin en önemli aşamasında Türk devletinin önüne çıkarılıyordu. Bu aşamada da bütünüyle Türk devletini yargılayacak bir yönde  Türk ordusunun üst düzey yöneticileri Ergenekon gibi simgesel bir isimle açılan davanın  sanıkları olarak mahkeme salonlarına   doldurularak uzunca bir sürede içeride tutuluyorlardı. Uluslararası konjonktürdeki   gelişmeler Avrupa Birliği, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail  isimli projelere Orta Doğu devletlerini mahkum edince, Türkiye’nin siyasal gündemi de Ergenekon davasına kilitleniyordu. Haksız yere  birkaç yüz asker ve sivil aydının suçlanmasıyla, Türkiye Ergenekon davası ile yatıp kalkar bir duruma sürükleniyor ve yaratılan iç çekişmeler yüzünden  bu aşamada merkezi bölgedeki sıcak gelişmelere karşı Türk devleti savunma yapamaz bir konuma düşürülüyordu.
                Son yıllarda bazı terör olayları ile siyasal gelişmelerin dış güçler tarafından kışkırtılmasıyla  Türkiye bir dış savaştan kaçarken  farklı bir iç savaşa doğru  sürükleniyordu. Türkiye birliğini ve merkezi gücünü korumak doğrultusunda  hareket etmesi gerekirken, bir siyasal dava ile iç karışıklığa sürüklendirilerek savaş planlarına alet edilmeye çalışılıyordu. Yeni dönemde siyasal  olarak cumhuriyetçi  doğrultudan farklı bir çizginin Türkiye’de iktidara gelmesi, Orta Doğu ve merkezi coğrafya alanlarını savaşın ön cepheleri konumuna getirmiştir. Türk devletinin bu bölgelerde harekete geçerek kendi ulusal çıkarlarını korumasına izin vermeyen bir iç konjonktür, Ergenekon davası ile Türk kamuoyunun tepesinde ortaya çıkmıştır. İşin içine bazı basın organlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların da dahil edilmesiyle, Türkiye topluca   bir iç hesaplaşmaya doğru iteklenmek istenmiştir. Bir anlamda Ergenekon ile tarih sahnesine çıkan Türk ulusu gene bir başka Ergenekon senaryosu ile Türk devleti yok edilerek  tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır. Yeni planlar doğrultusunda bölge haritası eskisinden çok  farklı bir biçimde çizilirken Türk devleti  harita dışına çıkartılmaya çalışılmıştır. Böylesine bir sonucun ancak savaş yolu ile sağlanabileceğini gören emperyal merkezler, Türkiye’yi önce bir iç karışıklık üzerinden iç savaşa, sonra da mezhep çatışması üzerinden de İran ile bölge savaşına  sürükleyerek, üçüncü dünya savaşını başlatacak Armegeddon senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyorlardı. Emperyalizmin her türlü silahı kullanılarak batının çıkarları doğrultusunda   böylesine bir genel sonuç alınmaya çalışılıyordu. Bu çizgide gerçekleri dile getiren bilim adamı ve aydınların her yönde önleri kesilere, kışkırtmalar ve çatışmalar birbiri ardı sıra devreye konarak ve  Türk halkı  aptallaştırılarak aldatılmak isteniyordu.
                Savaştan yana emperyalist  güçler Orta Doğu coğrafyasındaki bütün devletleri   hızla sıcak çatışmalara doğru sürüklerken, uluslararası hukuku çiğnedikleri gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türk devletinin hukuk devleti  kimliğini zorlayarak, emperyalizmin istekleri doğrultusunda Türkiye iç çatışmalar üzerinden son bir hesaplaşmaya ve bunun sonrasında da  geniş çaplı bir bölge savaşına  götürülmek istenirken,  yüz yıllık cumhuriyet rejiminin getirdiği siyasal bilinç Türk kamuoyuna egemen olmuş ve bu sayede  emperyalizmin Siyonist planları  bozulmuştur. Türk devleti  ulusal kurtuluş savaşı verdiği yıllarda Orta Doğu bölgesinin en modern ülkesi olarak, batıdan gelen her türlü emperyalist saldırıya karşı durduğu gibi  benzeri bir güçlü duruşu  ikinci kurtuluş savaşı sırasında da sergileyerek, Ergenekon saldırıları ya da palavraları ile bir iç karışıklığa  ya  da iç savaş senaryolarına meydan vermemiştir. Tarikatçı siyasetçiler ya da  hukuk organlarını işgal eden  dinci  bürokratlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetini   ortadan kaldıracak, cumhuriyet rejimini bütünüyle tasfiye edecek hiçbir  oyunu başarıya ulaştıramamışlardır. Türk gençliğine emanet edilen Türkiye cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan başarılı  geçmişi ile yeniden bir sınava girmek zorunda kalmış ve bu aşamayı da başarıyla geride bırakarak geleceğe dönük uygarlık yaratma hedefi doğrultusunda  yoluna devam etmiştir. Batılı istihbarat servislerinin  yetiştirmiş olduğu ajanlar ortalığı karıştırma senaryolarını tam olarak uygulayamamışlar ve hepsi devletin hukuk kurumları önünde hesap vermek zorunda kalmışlardır. Dış baskılarla başlatılan mahkeme süreci  çeşitli baskılarla anayasa ve yasalara aykırı bir biçimde  tamamlanmaya çalışılmış ama tarikatçı kadrolar yabancı oldukları Türk hukuk sistemi içinde  emperyalist istekler doğrultusunda tam olarak istenen sonuçları elde edememişler ve on bir yıllık  bir dönem sanıkların beraat etmesiyle birlikte geride kalırken, Türk Silahlı Kuvvetleri  ile birlikte yargı önüne çıkartılan sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, dernekler ve aydınlar bir kez daha kamuoyu önünde  suçsuzluklarıyla  aklanmışlardır. Bir anlamda bütünüyle Türk devleti  ve Türk ulusu   yeniden  aklanarak aydınlığa kavuşmuşlardır. Böylece bir takım dış planlar uğruna Türk devletini  ve  devletin çekirdek  kurumu olan Türk ordusunu ve de cumhuriyetçi kuşakları  suçlamanın kolay olmadığı ve bütün oyunların tersine döndüğü bir kez daha kesinlik kazanmıştır.
                Dünya tarihi incelendiği zaman, tarihte ortaya çıkan önemli dönüşümleri hazırlayan olayların öncesinde ülkeler i etkileyen bazı siyasal oluşumların devreye girdikleri çokça görülmüştür. Türkiye’de bu gibi olayların yansımaları ile zaman zaman karşı karşıya kalmıştır. Batıcı kadroların oyunu ile  Balkan savaşı öncesinde ordunun yarısının terhis edilmesi ya da  Akdeniz dünyanın önüne yeni  bir gündem maddesi olarak gelirken, Türk donanmasının Afrika kıyılarını dolaşmaya yönlendirilmesi gibi ters gelişmeler, devletlerin çıkarlarına aykırı olduğu için hiçbir biçimde  devlet merkezli olarak kabul edilemeyecek  durumlardır. Ergenekon davası da tam Orta Doğu’da sıcak olaylar birbiri ardı sıra tırmanırken  ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda sıcak çatışma noktası alanlara müdahale etmesi gerekirken, böylesine bir misyonu yapamayacak duruma düşürülmesi  Ergenekon davası aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bölgenin en güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri savaş alanlarından çekilerek mahkeme alanlarına sürüklenmiş ve  Türkiye’nin Nato müttefikleri aracılığı ile  göstermelik bir hukuk oyunu ile önce Türk ordusu sonra da  Türk devleti tasfiye edilmek istenmiştir.  Önceleri kuşku ile karşılanan bu karmaşık durum aradan on iki yıl geçtikten sonra ortaya çıkan olaylar, düzmece evraklar ve siyasal gelişmeler doğrultusunda daha iyi anlaşılmıştır. Ne var ki, bu kadar uzun zaman içinde dünya değişirken  ve  Orta Doğu’da yeni durumlar ortaya çıkarken, Türkiye aktif bir dış politika uygulayarak ulusal çıkarları doğrultusunda etkili olamamıştır. Din ve mezhep çatışmaları ile Türkiye bir yandan savaşa doğru sürüklenirken, diğer yandan da ordusu yargı önüne çıkartılan bir ülke olarak  kendini koruma ve savunma gücü elinden alınmak istenmiştir. Dış baskılarla siyaset hukuk alanına girince, Türkiye bir çok açıdan haksızlıklar ülkesi konumuna sürüklenmiştir. On iki yıllık dava sürecinin her yönü ile tamamlanmasıyla  Türkiye Cumhuriyeti, devleti, ordusu, milleti ve aydını ile tarih önünde  bir kez daha aklanmıştır. Batı emperyalizmi Türkiye üzerinden  doğuya açılma şansını  Ergenekon ihaneti  yüzünden elinden kaçırmıştır.
                Ergenekon senaryosu ile Türk devleti hedef alınırken aslında  cumhuriyet rejiminin ürünü olan bütün aydınlar ve toplum kesimleri  de dava süreci boyunca  hedef gösterilerek  anti-cumhuriyetçi  gidişin önü açılmaya çalışılmıştır. Atatürkçü, cumhuriyetçi ve ulusalcı toplum kesimlerine darbecilik ve terör çamuru atılarak herkes Ergenekoncu yapılmak istenmiş ve böylece emperyalizmin Türkiye’yi dönüştürme girişimlerine karşı devletin ve vatanın bağımsızlığını savunacak  ulusal güçler  hapse atılmıştır . Türk devleti dünya haritasından silinmeye çalışılırken ve  Türkiye’yi bölecek  yeni devlet oluşumları milli sınırları tehdit ederken, bu gibi emperyal senaryolara karşı direnecek  ulusalcı, cumhuriyetçi ve Atatürkçü aydınlar  haksız yere suçlanarak, hapislerde çürütülmüşlerdir. Suçlanan herkesin beraat ettiği yeni aşamada suçsuz insanların çektikleri çilelerin karşılığı olarak tazminat davalarının açılması  hukuk devletinin bir gereğidir. Anayasal düzen alt üst edilerek bir devletin ordusu hapse atılmış ve devletin kendini koruması  önlenmek istenmiştir. Bu aşamada uydurma senaryolar ile kurgu davalar açma dönemi sona ererken, bu ülkenin cumhuriyetçilerine  yapılan haksızlıkların faturası kendiliğinden gündeme gelmektedir. Haksız yere tutuklananlar  ve ceza alanların haklarına kavuşması için, Türk devleti gereken önlemleri  kesinlikle almak zorundadır. Yeni dönemde  Türk ulusunun  haklı bir tepkisi  olarak, Osmanlılar  zamanında atalarımızın bir Türk kalesi durumuna getirmiş olduğu Estergon kalesine doğru yeniden Türklerin yönelmesi gündeme getirilebilir Hazar Türklerinin bugünkü temsilcisi olan Macarlar ile Türkler arasında güçlü bir işbirliği geliştirilebilir Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Estergon kalesinin, Türklerin ilgi  alanına  girmesiyle birlikte  bize Ergenekon’u hedef  gösteren emperyalist güçlere karşı biz de Estergon’u  karşı hedef olarak devreye sokarak, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni dengelere yönelebiliriz.

 Prof .Dr. ANIL  ÇEÇEN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder