27 Ocak 2020 Pazartesi

HAARP TEKNOLOJİSİ İLE SUNİ DEPREM - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


 HAARP TEKNOLOJİSİ İLE SUNİ DEPREM
       
       Türkiye’yi derinden sarsan büyük Marmara depreminin yeni bir yıldönümü daha gündeme gelirken, bu vesile ile deprem olgusu birçok yönü ile kamuoyunda ele alınmış ve konunun uzmanı bilim adamlarının katkılarıyla, iki binli yıllara girilirken gerçekleşen bu doğal afet açıklanmaya çalışılmıştır. Her yıl Ağustos ayının başlarında basın tarafından Marmara depremi yeniden ele alınırken, Türk kamuoyu deprem üzerinde uyarılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda önemli bilgiler ile tartışmalar birbirini izlemiştir. Üç kıta arasında sıkışmış bir konuma sahip bulunan Anadolu yarımadası deprembilimciler tarafından her yönü ile ele alınarak incelenirken, son yıllarda çok sık yaşanan deprem olaylarının normal olup olmadığı, yerkabuğu hareketleri içerisinde doğal bir seyir içerisinde gerçekleşip gerçekleşmedikleri çok sık tartışma konusu olmaktadır.  Bu doğrultuda önemli açıklamalar ve yayınlar birbirini izlemektedir. İnsanlık tarihi yakından incelendiğinde, birçok medeniyetin depremler sonucunda yıkıldığı ve yeraltına sürüklendiği görülmüş ve bu doğrultuda çeşitli tarihsel gelişmeler açıklanmaya çalışılmıştır. Ahlak düzeyinin düştüğü kentlerde ya da ülkelerde Tanrının gazabının büyük depremlerle gündeme geldiği ve Sadom ve Gamora kentlerinin yer altına gömülmesi gibi büyük depremler örnek olaylar olarak, kutsal kitaplarda değinilmiştir. Bu gibi konuların, dinsel boyutlarda ele alınması da, bir yeryüzü felaketi olan depremlerin yanlış yollara sürüklenen insanlığı yeniden doğru yola çekme doğrultusunda Tanrının bir yaptırımı olarak gerçekleştiği şeklinde bir inanışı da öne çıkarmıştır. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden bugüne kadar gelişen tarih çizgisi içinde, çok büyük dönüşümlere ya da çöküşlere neden olan büyük deprem olayları yaşanmıştır. Bunların hangisinin Tanrının gazabı ile ya da doğal gelişmelerin iteklemesiyle gerçekleştiği bugün bile tartışma konusudur. İlahiyatçılar konuyu Tanrının gazabı ile açıklarlarken, deprembilimciler de o dönemlerin jeolojik gelişmeleri ile konuyu aydınlatmaya çalışmaktadırlar.

     İki binli yıllara girerken gerçekleşen, büyük Marmara depremi binlerce insanın yaşamına mal olurken, Marmara Denizi kıyısındaki kentleri de toprağın derinlikleri içine çekmiş ve büyük bir tartışmayı alevlendirmiştir. Bu depremin başlamasından önce Marmara Denizi’nin dibinde büyük bombaların patlatılmasıyla yeryüzü hareketliliğinin sağlandığı gibi inanılması güç fikirler öne sürülürken, Marmara depremi başlamadan hemen önce gökyüzünde büyük parlamaların olduğu ve göz kamaştıran bazı ışınların etkisiyle böylesine büyük bir zelzeleye bölgenin sürüklendiği ileri sürülmüştür. Böylece, bu büyük depremin doğal olarak kendiliğinden gerçekleşmediği ama bazı güç merkezlerinin planları doğrultusunda suni olarak yaratıldığı açıkça öne sürülerek savunulmuştur. Türkiye’nin en hassas bölgesinde, Türk donanmasının doğal sığınağı olan bir coğrafyada büyük bir yer sarsıntısının askeri hedefleri olduğu öne sürülürken, bu deprem sırasında Gölcük’te Orta Doğunun güvenliği ile ilgili çok önemli bir gizli toplantı yapıldığı ve bu toplantıdan dışlanan güçlerin suni deprem yaratarak toplantıyı engellemeye çalıştıkları bazı çevreler tarafından ileri sürülmüştür. Deprem sonrasında İsrail’den çok hızlı bir biçimde ekipler gelerek, toplantıya katılan bazı uzmanları kurtarmaya çalışmaları da basına yansıyınca tartışmalar daha da alevlenmiş ve bu büyük depremin suni olarak siyasal amaçlı bir çizgide gerçekleştirildiği açıkça savunulmuştur.
        Marmara depremi tartışmaları iki binli yılların başlarında çeşitli yönlerde gelişerek yayılınca, bunun üzerine, aynı zamanda Fransa vatandaşı olan bir Türk hanım gazeteci “Bir Gece“ isimli bir roman yayınlayarak bu tartışmalara bir başka boyut kazandırmaya çalışmıştır. Yazılarıyla Atlantik emperyalizmine karşı çıkan bu cesur kadın gazeteci, Türk halkını uyarmak ve deprem konusunda bilinçlendirmek üzere kaleme aldığı romanında, bir gece Türkiye’nin çok büyük bir deprem olayı ile sarsılarak uyanacağını ve bu doğal afet sonucunda Türkiye’de birkaç milyon insanın öleceğini, batı ittifakının içinde yer alan Türkiye’nin dostları adına Amerikan Birleşik Devletleri ordusunun kendisine bağlı olan NATO birlikleri ile Türkiye’ye gelerek, yardım yapıyormuş görünümünde bütün Türk ülkesini istila edeceğini açıkça yazmıştır. İki binli yıllara girerken Amerikan ordusunun Nevada çöllerinde Milenyum tatbikatları yapması ve bu sırada benzeri senaryolar doğrultusunda merkezi bir büyük ülkeye bir büyük işgal harekâtı düzenlemesi gibi konular basın ve medya organlarına yansıyınca, ABD’nin Avrasya stratejisinin ilk adımının Türkiye’ye yerleşmek olduğu ileri sürülmüştür. ABD ve NATO dost ve müttefik ülke olan Türkiye ile küresel politikalar doğrultusunda ters düşünce, bu merkezi ülkenin kontrol dışına çıkmaması için bütünüyle işgal edilmesi gerektiği konusunda batılı ülkeler arasında bir fikir birliği oluşmuş ve batı bloğunun patronu konumundaki ABD’de kapitalist sistemin jandarması olan NATO birlikleri ile Türkiye’yi bir gün işgal edeceği açıkça yazılıp söylenmiştir. ABD’nin NATO ile birlikte Türkiye’yi milenyum planları doğrultusunda işgal etmesi Avrupa Birliğinin planlarını bozacağı için, Fransız vatandaşı bir kadın gazeteci küçük bir roman kaleme alarak bu doğrultuda Türk kamuoyunu uyarmıştır.(1)
       Uydurma yalanlar ile Irak’ı bir askeri saldırı sonucunda işgal eden ABD, nükleer silahları gerekçe göstermiş ama bu konunun yalanları ortaya çıkınca Amerikan dışişleri bakanı Birleşmiş Milletlerde bütün dünyadan özür dileyerek istifa etmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, batı emperyalizmi bütün dünyayı küresel bir imparatorluk çatısı altında mutlak bir egemenliğe bağlamaya çalıştığı için, gene bu doğrultuda büyük komploları gündeme getiren yalanlar söylenilmeye devam edilmiş, dünya ülkeleri kendilerini korumak üzere nükleer silahlanmaya yöneldiği noktada batı emperyalizminin üçüncü dünya savaşı tehdidi ayyuka çıkmıştır. Amerikan şirketlerinin dünya ülkelerinin doğal zenginliklerini ele geçirmeyi hedeflediği bir aşamada, batı kapitalist sisteminin ordusu konumundaki Amerikan askeri birlikleri her ülke için ayrı ayrı ele geçirme, işgal etme ya da bu ülkelerdeki devletleri çökertme operasyonlarını birbiri ardı sıra gündeme getirmiştir. Önce Irak’ta denenen bu tür girişimler başarılı olunca, arkadan Libya, Tunus, Mısır ve Suriye gibi batı sistemine direnerek kendi çıkarlarını savunan Arap devletlerine yönelik bir çizgide geliştirilmiş, ama ABD sömürgesi konumundaki Suudi Arabistan, Katar ve Bahreyn gibi Arap krallıklarına hiç bir biçimde dokunulmamıştır. Teslim olan devletler hemen tam bir sömürgeye dönüştürülürken, direnen ülkeler için çeşitli senaryolar geliştirilerek emperyal saldırı ve işgal girişimleri birbiri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir. Arap baharı adı altında, bütün İslam coğrafyası siyasal bir zelzeleye doğru iteklenirken, dünyanın başka bölgelerinde Marmara depremi gibi doğal olaylar birbirini izleyerek, önemli siyasal dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde araç olarak kullanılmıştır. Hedef ülkelerin ele geçirilmesi doğrultusunda devletlerin çökertilmesi olduğu için, Makyavelist bir yaklaşım doğrultusunda akla gelen bütün senaryolar bu doğrultuda kullanılmışlardır. Deprem senaryolarının bu çizgide en çok başvurulan yöntemler içinde yer aldığı zamanla öne sürülmeye başlanmıştır.

          Endonezya, Malezya, Filipinler ve Japonya gibi Büyük Okyanustaki ada devletleri sürekli olarak depremler ile sarsılırken, kuzey buz denizindeki buzların erimesi sonucunda okyanusların yükseldiği öne sürülmüş ve bu nedenle gelecekte okyanus adalarında yaşamın mümkün olamayacağı ifade edilerek, ada devletlerindeki sürekli depremler açıklanmaya çalışılmıştır. Ne var ki, Amerikan emperyalizmine en çok direnen ülkelerden birisi olan Endonezya sürekli olarak depremler ile dövülürken, yüz binlerce insanını kaybetmiş ama aynı zamanda Timor ve Açe gibi adalarda da bağımsızlık düzenleri gündeme getirilerek bir bölünme sürecine doğru iteklenmiştir. Hindistan, Çin gibi doğunun büyük ülkeleri Amerikan baskılarına sürekli olarak karşı çıkarken, sayısız deprem olayını da birlikte yaşamışlar, Asya ülkeleri arasında saldırgan Amerikan emperyalizmine karşı bir işbirliği ve dayanışma düzeni oluşturma çabaları sürekli olarak birbirini izleyen deprem olayları yüzünden gerçekleşemez bir duruma gelmiştir. Beklenmeyen bir doğal afet ile Birmanya sarsılırken, ertesi gün Çin tam Birmanya’ya yardıma gideceği aşamada büyük bir deprem ile karşılaşarak komşu ülkeye yardım edemez bir duruma düşmüştür. Endonezya’yı saran deprem dalgaları giderek Malezya ve Filipinleri de dövmeye başlayınca, bu kadar çok depremin birbiri ardı sıra sürekli olarak gündeme gelmesinin normal olup olmadığı tartışılmağa başlanmış, Asya kıtasına karşı topyekün bir askeri saldırıya geçen batı emperyalizminin, bu büyük kıtanın direnişini kırmak, Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev ülkelerin ABD’ye karşı çıkışlarını önlemek ya da işgale karşı halk hareketlerinin önüne geçmek üzere, bugün gelinen gelişmişlik düzeyinin en ileri teknolojileri üzerinden yapay depremler oluşturma siyasetinin izlenip izlenmediği sorusu, okuyup düşünen her insanın beyninin içine gelip saplanmıştır. Yüzyıllarca doğal afetlerle ve büyük depremlerle boğuşarak yaşamını sürdürebilen insanoğlu, bugün gelinmiş olan teknolojik gelişmişlik düzeyinde artık önceden planlanan bir biçimde gerçekleştirilen yapay depremler ile uğraşmak zorunda bırakılmıştır.
       Deprem konusu, bütünüyle bilimsel bir mesele olması ve bu konuda üniversiteler düzeyinde ciddi çalışmalar yapılmasına rağmen, dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda bütünüyle kontrol etmek isteyen, küçük bir azınlığın tekelci yönetimini kurmak ve bu doğrultuda zenginlerin küresel hegemonya düzenini pekiştirmek isteyen batılı emperyalist güçlerin sahip oldukları para gücünü iyi kullanarak teknolojiyi kendi hedefleri doğrultusunda devreye soktukları ve bu doğrultuda batı hegemonyasına karşı çıkan ya da direnen ülkeleri dövmek ya da çökertmek hedefiyle suni depremlere başvurdukları yazılıp çizilmektedir. Küresel sermaye Türkiye’deki Bizans medyasını bütünüyle satın aldığı için bu gibi gerçekler kamuoyuna yansıtılmamakta, ya da bunları gündeme getirenlerin önü kesilerek ya da bu konuları açıklayanlara çamur atılarak, emperyalist hegemonya düzeni oluşturma doğrultusunda bütün engeller saf dışı edilmektedir. Teknolojik alanlardaki gelişmeleri takip eden bazı uzmanlar ya da gazeteciler yazdıkları makaleler ya da kitaplar ile halk kitlelerini aydınlatmaya çalışmakta, teknolojinin iyi ve yararlı hedefler doğrultusunda kullanılacağı gibi zararlı ve kötü amaçlı olarak da devreye sokulabileceğini ellerindeki kayıt ve belgelere dayanarak ortaya koymaktadırlar. Özellikle “Kıyamet Teknolojisi“ adı verilen HAARP teknolojisi konusunda önemli yayınlar yapılmakta ve bu teknoloji sayesinde, dünyanın her yerinde ya da atmosferin her köşesinde istenen doğal olayların gerçekleştirilebileceği ve bu doğrultuda istenirse her türlü doğal afet ya da felaketin bu yoldan gerçekleştirilerek insanlığın mahvına yol açılabileceği çeşitli yayınlar ile gündeme getirilmektedir. HAARP teknolojisi, bir kıyamet silahı olarak kullanılırken, finans kapitalin para babalarının satın aldıkları kadrolarla her türlü çılgınlığı yapabileceklerini ve böylece yeryüzünde yaşam savaşı veren insanlığa her türlü acıyı yaşatabilecekleri ortaya çıkmaktadır. (2)
         Para gücüyle her şeyi satın alabilen, küresel bir dünya imparatorluğu için her türlü tehlikeli yolu Makyavelist bir çizgide uygulayabilen çılgın kapitalistler bütün dünya ülkelerini ele geçirirken, buralarda yaşamakta olan halk kitlelerinin direnişini kırma doğrultusunda gerekirse yapay doğal olayları yaratabilmekte ve bunun en açık uygulama biçimi olarak da HAARP teknolojisi ile suni depremleri istedikleri anda ve gene istedikleri yerlerde anında devreye sokabilmektedirler. Yirmi birinci yüzyıla girerken gerçekleştirilen elektronik devrimi ile başlatılan uzay çağında artık akla gelebilen her türlü çılgınlık, elektronik yoldan ve uzaydaki uydular üzerinden her an gündeme getirilebilmekte, batı emperyalizminin istediğini yapmayan, verilen emirlere uymayan, batı hegemonyasına karşı açıkça çıkan ya da direnen devletler anında haydut devlet ilan edilerek cezalandırılmaktadırlar. Bu cezalandırma yöntemleri içerisinde de HAARP teknolojisi ile suni deprem oluşturma kozu en büyük silah olarak anında bir yaptırım biçiminde devreye sokulabilmektedir. Deprem kuşağı üzerinde bulunmayan Ankara batılı politikalara direndiği aşamada, son yıllarda beş kez Haymana üzerinden depremle uyarılırken, emperyalizmin askeri işgal ile girdiği Orta Doğu üzerinden Hazar bölgesine doğru yöneldiği bir aşamada bütün Doğu Anadolu bölgesi savaş alanına dönüşürken, bu savaş alanında komşu ülkeleri birbirine karşı kızıştırmak ya da kışkırtmak üzere bazı suni deprem senaryoları Irak, İran, Azerbaycan ve Türkiye hattında birbiri ardı sıra gündeme getirilebilmektedir. Normal koşullarda ara sıra deprem olan bu gibi sıcak çatışma alanlarında sürekli birbirini izleyen deprem olaylarının gerçekleşmesinin bir tesadüf olamayacağı, özellikle son yıllarda Van yöresinde fazlasıyla sarsıntı yaşanması, bu bölgede büyük bir savaş çıkartarak, bölge ülkelerini birbirine karşı kırdırmak isteyen emperyalizmin böylesine sürekli deprem oluşumunda rolü bulunduğu ve HAARP teknolojisi sayesinde bu gibi yöntemlere başvurarak, finans kapitalin istekleri doğrultusunda yeni bir bölgesel yapılanmanın önünü açabilme doğrultusunda suni depremlerin işe yaradığı söylenmektedir. Elektronik devrim ile uzay çağına geçen, uzaydaki uydular üzerinden gönderilen yüksek dalgalı frekanslar ile atmosferde ve yeryüzünde her türlü doğal değişimi yaratabilen bir teknolojik güç artık, dünya barışına katkı sağlamamakta aksine küresel imparatorluk peşinde koşan bir avuç zenginin çılgın senaryolarına yardımcı olarak bölgesel savaşlar çıkartılmasına katkı sağlamaktadır. Bugün gelinmiş olunan teknolojik üstünlük düzeyinde, her devletin ve bütün insanlığın böylesine bir tehlikeli durumu bilerek hareket etmesinde dünya barışı açısından büyük yarar vardır. (3)
         Amerika Birleşik Devletlerinin Alaska merkezli olarak geliştirmiş olduğu “High Frequency Active Auroral Research Program “ yapılanması kısa adıyla HAARP projesi olarak uygulama alanına getirilmiş ve son yıllarda yoğun bir biçimde bütün dünyaya yönelik çeşitli bilimsel ve de olgusal girişimlerde kullanılmıştır. Önceden planlanarak yaratılan olguların bir kısmı fizik bilimlerin inceleme konusuna girerken, yaratmış olduğu küresel etkiler yüzünden siyasal bilimlerin de alanına girmektedir. Böylesine bir makalenin bir kamu hukukçusu ya da siyasal bilimci olarak kaleme alınmasının arkasında da böylesine bir neden yer almaktadır. Güneşten gelen yoğun hidrojen fışkırmaları sonucunda uzaya yayılan fotonların, Kuzey ve Güney kutuplarındaki iyonlar ile çarpışmasıyla enerji dönüşümüne uğrayarak farklı dalga boylarında ışımaları bu projede temel alınmaktadır. Kuzey ya da güney kutuplarında görülmelerine göre kuzey ya da güney ışıkları olarak da adlandırılmaktadırlar Geceleri gökyüzünde genellikle çeşitli renklerde görülen tülleri hatırlatan bu ışınlar farklı dalga boylarında kullanılarak çok yüksek frekanslı dalgalar halinde yeryüzüne gönderilebilmekte ve bu doğrultuda uzaya gönderilmiş olan uydular aracı olarak kullanılarak, yeryüzünün her bölgesinde istenen doğal olaylar suni olarak yaratılabilmektedir. Yüksek frekanslı dalga boylarının uydular aracılığı ile gönderildiği bölgelerde suni depremler gibi fırtınalar, seller, kuraklıklar ve tsunami gibi büyük dalgalar yapay biçimlerde yaratılarak, yeryüzünün doğal alanlarında büyük değişiklikler yapılabilmektedir. Rusya’da çok büyük kuraklıkların ortaya çıkması, Sri Lanka’nın büyük dalgaların altında kalması, Hindistan’ın Tsunamilerle dayak yemesi, Çin’in zaman zaman büyük deprem dalgaları ile karşı karşıya kalması Alaska merkezli HAARP projesinin doğal sonuçları olup olmadığı son zamanlarda çok yoğun bir biçimde tartışılmaktadır. New Orleans bölgesini basan büyük sel dalgalarının Misissipi Irmağı üzerinden ABD’yi tehdit ettiği bir aşamada Katrina adı verilen bu doğal afetin arkasında benzeri bir silahı kullanan Rusya’nın bulunup bulunmadığı tartışma konusu olmakta, ABD’nin bu fırtınaya bir Rus adın olan Katrina adını koymasıyla Rusya’nın karşı atağını dünya kamuoyuna açıkladığı bazı çevrelerde dile getirilmektedir. ABD’nin geliştirmiş olduğu HAARP teknolojisine karşı Rusya, Çin ve Hindistan’ın da benzeri teknolojiler geliştirdiği ve bu doğrultuda karşı ataklara geçebileceği de gene ilgili kesimler tarafından dile getirilmektedir. Katrina doğal afetini Rusya’nın ABD’ye karşı bir yapay afet girişimi olarak görenler, artık eskisi gibi HAARP teknolojisinin batı emperyalizmi tarafından serbestçe kullanılamayacağını ve bu yüzden varılan yeni aşamada bir dehşet dengesinin kendiliğinden oluştuğunu belirtmektedirler.

        ALASKA’nın GAKONA bölgesinde kurulmuş olan HAARP tesisi, bir anlamda ıssızlığın ortasındaki canavar gibi bütün dünyayı tehdit etmektedir. ABD’nin zamanında parayla Rusya’dan satın aldığı bu en geniş deniz aşırı eyaletinde, HAARP yapılanması geleceğe dönük bir dünya hegemonyası doğrultusunda kurulurken aslında, bütün dünya barışı da tehdit altına alınmıştır. Amerikan halkından ve dünya kamuoyundan kaçırılırcasına, en kuzeydeki ALASKA bölgesinin HAARP merkezi olarak seçilmesi de bu projenin barış amacından daha çok savaş amaçlı hazırlandığını göstermekte ve insanların göremeyeceği bir yerde bu proje bütün dünyayı etkileyecek düzeyde oluşturulmaktadır. Bu makale teknolojik bir çalışma olmadığı için, konunun sadece sosyal ve siyasal boyutları incelenmekte ve böylesine bir tesisin insanlığın yaşam biçimini değiştireceği gibi aynı zamanda yerkürenin kaderi üzerinde söz söyleme ya da egemen olma olanağını, tesisin kurucusu olan Amerikan devletinin eline vermektedir. Bu tür değerlendirmeleri komplo olarak niteleyen dünyanın önde gelen güçleri ya da batılı devletlerin yönetimleri, kendi hegemonyaları söz konusu olduğu zaman her türlü teknolojik gücü kendi amaçları doğrultusunda seferber edebilmektedirler. Bu tür büyük bir proje insanlığın bütünüyle yararına kullanılabileceği gibi aynı zamanda doğal afetlerin yerini alacak yapay felaketlerin de hazırlayıcısı olabilmektedir. Tamamen dünyadaki gelişmelere yönelik bir biçimde geliştirilen HAARP projesi, insanlığın yararına olduğu kadar tümüyle insanlığın zararına yol açabilecek hegemonya girişimleri için de kullanılabilmektedir. Özellikle, küreselleşme döneminin başlamasından bu yana geçen çeyrek yüzyıllık zaman dilimi içinde gündeme gelen olaylar bu durum açıkça göstermiştir. İnsanlıktan kaçırırcasına gizli geliştirilen HAARP projesi artık bir gerçeklik olarak ortaya çıktığı ve açıklığa kavuştuğu için, bütün devletler buna karşı korunma mekanizmaları geliştirmeye yönelmiştir. Ayrıca dünyanın çeşitli üniversitelerindeki ilgili kürsülerde HAARP benzeri yeni teknolojik projeler üzerinde yoğun çalışmalar başlatılmıştır. Bazı meraklı bilim adamları, son yıllarda karşılaşılan doğal gelişmeleri ve bu doğrultuda gündeme gelen doğal afetleri bir de yapaylık açısından inceleyerek, HAARP projesi ile ilgili bilimsel değerlendirmeler yapmaya başlamışlardır.
        Küresel emperyalizmin hedefleri doğrultusunda, yeryüzündeki bütün ülkeleri ele geçirmek ve buralarda yaşamakta olan ulusal toplumları dağıtarak yeniden halk kitleleri düzeyinde bir edilgen toplumsal yapılanmayı gündeme getiren küreselcilik akımı, bilimi çılgın amaçlar doğrultusunda kullanmaya başladığı bu aşamada teknolojinin en üst düzeydeki verilerinden de yararlanmaktadır. Bir teknolojik proje olan HAARP’ın emperyalizmin elinde bir hegemonya silahına dönüşmesi, insanlığın geleceği açısından son derece karamsar yorumlara yol açabilmekte ve bu doğrultuda bir kaotik ortamı da beraberinde getirmektedir. İkinci dünya savaşı gibi bir büyük çılgınlık dönemine tepki olarak geliştirilen bazı bilimsel çalışmalar dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekince, o dönemin Yugoslavya’sından çıkan Nikolay Tesla isimli bir bilim adamı önem kazanmıştır. Kendi laboratuarında suni deprem yapabilen bu bilim adamı ABD tarafından Amerika’ya kaçırılınca, yapmış olduğu çalışmalar sırasında hem laboratuarını hem de çalışma ofisini havaya uçurarak, suni deprem yapılabileceğini deneylerle kanıtlamıştır. İkinci dünya savaşı sonrası ortamında, Tesla’nın öncülüğünde yapılan fizik deneyleri giderek gelişmiş ve HAARP projesine giden yolda ABD’ye yön göstermiştir. Elektrikten yola çıkan ve elektroniğin zenginliklerini keşfeden Tesla, çok yüksek frekanslı elektronik dalgaları şok darbeler biçiminde gönderdiği yer ve bölgelerde yer altı sarsıntıları yaratabilmiş ve böylece suni depremin önünü açmıştır. Mitolojide meleklerin çalgısı olan HAARP aletinin adı bu kez, şeytanların uygulayacağı projeye ad olarak verilince artık meleklerin HAARP isimli müzik aletini çalmayacağı ama bu adın melekleri de yok edecek çılgın bir projenin adı olarak önem kazanacağı belli olmuştur. HAARP projesi insanlığı dünyanın çeşitli bölgelerinde zangır zangır titretirken, HAARP çalgısının mutluluk veren sakinleştirici sesi giderek kaybolmuştur. Edison’un bulmuş olduğu doğru akımları tersine çevirerek son derece güçlü şok dalgalara yayan Tesla, insanlığı aydınlatan elektriğin yanı sıra insanlığı karanlıklara sürükleyecek bir elektronik dalga yayılmasını ortaya çıkarmıştır. İnsanlığın gelecekte bir elektromanyetik savaş süreci içerisine girmesi aşamasında son derece önem kazanan HAARP projesi, giderek her türlü çılgınlıkla beraber tüm insanlığın kaderini belirleyebilecek bir düzeye gelmiştir. Bilimi kontrolden çıkartacak derecede akla gelebilecek her türlü çılgınlığa yol açabilen HAARP teknolojisinin, durdurulması ve dengelenebilmesi doğrultusundaki girişimler de son yıllarda birbiri ardı sıra öne çıkmış ve insanlık herhangi bir teknolojik çılgınlığın HAARP projesi ile gündeme getirilmesine karşı arayışlarını sonuç elde etme doğrultusunda hızlandırmıştır.
         Nikolay Tesla teknolojisi, HAARP projesinden önce, Sovyetler Birliğini pes ettiren ve savaşmadan teslim olmasına neden olan Yıldız Savaşları projesinde de esas alınarak uygulanmıştır. Dünya egemenliği doğrultusunda karşı güç olan Rusya’yı teslim alan, Sovyetler Birliği gibi karşı kutbu dağıtan bir yüksek teknolojinin ürünü olan Yıldız Savaşları aslında tam olarak ne olduğu bütün dünya tarafından anlaşılmadan uygulamaya getirilerek Sovyetler Birliği gibi dünyanın en büyük emperyal ikinci gücü tasfiye edilmiştir. Uzaydan ve başka gezegenlerden gelebilecek her türlü saldırıya karşı dünyayı atmosferin üzerinde bir koruma ağı ile savunmayı hedefleyen Yıldızlar Savaşı projesi aslında Tesla teknolojisinin ilk uygulama planı olarak ortaya çıkarılmıştır. Çok yüksek frekanslı şok elektronik dalgalar aracılığı ile yeryüzünde ve atmosferde her türlü doğal olayı yaratabilme gücü, Yıldız Savaşları projesinde uzaydan gelebilecek her türlü tehlikeye ya da başka gezegenlerden dünyaya saldırabilecek yüksek uygarlıkların girişimlerine karşı bir koruma mekanizması olarak kullanılabilecekti. Uzay savaşı gücü ile gündeme getirilen Yıldız Savaşları teknolojisi aynı zamanda dünya hegemonyasını teknik olarak bitirdiği için, Sovyetler Birliği savaşmadan teslim olmuş ve daha sonraki aşamada Rusya Federasyonu, Amerika’nın elinde bulunan bu yüksek düzeydeki teknolojik birikimi dengeleyecek yeni arayışlara girmiş ve bu doğrultuda Çin, Hindistan, Brezilya, Almanya ve Fransa gibi büyük devletler ile ortak çalışmalara girişerek dünya için bir barış dengesi oluşturmaya yönelmiştir. Yıldız Savaşları teknolojisi ile karşı gücü tasfiye edenler, şimdi de HAARP teknolojisi ile yeryüzünde mutlak bir egemenliğin arayışı içine girerek, dünya devletlerini çökertme ve dolayısıyla yeryüzü halklarını da yeniden köleleştirmenin arayışı içine girmişlerdir. Yüksek enerji nakli ile dünyanın her köşesinde her istenen şeyin yapılabileceği inancı giderek batılı merkezlerde yaygınlık kazanmaya başlayınca, BRİC ülkeleri adı verilen Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya yeni dünya dengeleri arayışına girerek, Atlantik emperyalizminin çılgınlıklarına dur diyebilecek bir denge mekanizmasına öncelik vermiştir. Bu dört büyük ülke, HAARP teknolojisinden meydana gelebilecek her türlü çılgınlığa karşı dünya barışını yeniden kuracak bir çizgide, Almanya ve Fransa’yı da yanlarına alarak hem uzay çalışmalarına hem de elektronik teknolojinin dengeleyici geliştirilmesine öncelik vermektedirler.
         Yeryüzünde küresel bir imparatorluğu mutlak anlamda kendi kontrolu altında kurmak isteyen Atlantik emperyalizminin askeri merkezi olan Pentagon, yerküre ile beraber atmosferi de denetimi altına almaya çalışırken atmosferin üzerindeki iyonosfer tabakasını da militarize etmeye çalışmakta, uzaydaki uydular ile beraber uzay istasyonları kurarak dünyayı uzaydan yönetme dönemini başlatmaya çaba göstermektedir. Uyduların yanı sıra uzay istasyonlarının da Pentagon merkezli bir askeri yapılanma içerisine yönlendirilmesiyle beraber, HAARP teknolojisini uzay üzerinden dünyanın her yerinde kullanılabileceği yeni bir dönem açılmaktadır. İnsanlığın yararına çeşitli deneylerin yapılmasına öncelik verilmesi gerekirken, uzay istasyonlarının tamamen küresel hegemonya doğrultusunda askeri amaçlara yönlendirilmesi önümüzdeki dönemde dünya barışını tehdit edecek gibi görülmektedir. Bu durumdan rahatsızlık duyabilecek bütün büyük devletler zaten başlatmış oldukları uzay çalışmalarını askeri hedeflere yönelterek karşı savunma sistemlerine öncelik verecekler ve böylece dünyadaki çekişme uzaya taşınacaktır. Dünyanın merkezi kadar dünyanın ötesindeki başka evrenlere ulaşabilecek arayışların barış ve bilimsel gelişme amaçlı olması gerekirken, askeri rekabet ve silahlanma yarışı çizgisinde sürdürülmesi, tıpkı Mars gezegeninde olduğu gibi bir toptan yok oluş olgusunu dünyanın önüne çıkartabilecektir. Böylesine olumsuz bir sonuca doğru dünyayı sürüklemekte olan, batılı emperyalist büyük devletlerin gelinen noktada durup düşünerek dünyanın geleceği ve küresel barış açısından yeniden düşünmeleri gerekmektedir. Yıldızlardan ya da uzaydan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı örgütlenmiş olan Yıldız Savaşları projesinin günümüzde, HAARP teknolojisinin kazandırdığı teknik güç ile bir Evrensel Barış projesine doğru yönlendirilmesi gerekmektedir. İnsanoğlu gelmiş olduğu yeni aşamada kendi varlığını yok edecek çılgın teknolojilere değil ama kendi geleceğini güvence altına alacak ve dünyayı uzaydan gelebilecek her türlü tehlike ve tehdide karşı koruyabilecek Evrensel Barış projelerine gereksinmesi bulunmaktadır.
     HAARP teknolojisinin önümüzdeki dönemde insanlığa yönelik çeşitli komplolarda kullanılmaması için, bu teknolojinin emin ellerde bulunmasını sağlamak, böylesine can alacı önemdeki bir teknolojinin herhangi bir çılgınlık uğruna kullanılmasını önlemek bugün gelinen noktada insanlığın en temel sorumluluklarından birisidir. Beklenmedik bir anda bir büyük doğal afet ile karşı karşıya kalmamak için yapılan bilimsel çalışmalarda, bu gibi durumların yapay doğrultuda yaratılmalarını önleyecek ve bunlara karşı dengeleyici mekanizmalar getirecek yeni adımlara gereksinme duyulmaktadır. Dünya gücünü tekeline almak isteyen çılgınlara karşı bütün insanlığın ortak bir tutum içerisine girmesi ve HAARP teknolojisinin getirdiği olanakların savaş ya da komplolar yapmak için değil ama bunların önlenebilmesi ve evrensel barışın güvence altına alınabilmesi için seferber edilmesi gerekmektedir. Karşı güç dengelerinin acilen oluşturulmasıyla üçüncü dünya savaşı gibi istenmeyen felaketlerin ya da kıyamet senaryolarının önlenebilmesi mümkün olabilecektir. Tüm insanlık beklenmedik gelişmeler ile karşılaşmamak için uyanık olmak ve bu doğrultuda elbirliği içinde dayanışma sağlamak zorundadır.
1-Mine Kırıkkanat, Bir Gece (roman ) İstanbul, 2002.
2-Jerry Smith, Kıyamet Silahı HAARP, Koridor Yayınları, İstanbul 1998.
3-Aydoğan Vatandaş, HAARP, Kıyamet Teknolojisi, TİMAŞ Yayınları, İstanbul,2004.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder