3 Nisan 2021 Cumartesi

TÜRKİYE TÜRKÇE İLE VAR OLMUŞTUR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE TÜRKÇE İLE VAR OLMUŞTUR  

                Amerikan seçimleri sonrasında, bu süper güç konumundaki büyük devletin ne yapacağı ve ne gibi bir yeni program çıkaracağı beklenirken, yerli ve yabancı basın organlarında sürekli olarak akıl yürütülmekte ve gelecek için çeşitli tahminler öne sürülmeye çalışılmaktadır. Soğuk savaş sonrasında içine girilmiş olan küreselleşme döneminin sonuna gelindiği ve batı dünyasından her türlü zorlamaya karşı bu sürecin artık işlemediği ve bunun yerine nasıl bir program geleceği tahmin edilmeye çaba gösterilirken, Türkiye Cumhuriyetini bu tür emperyal  programlar çizgisinde kullanabilmenin arayışları öne çıkmakta ve Türk devleti için batılı emperyalist merkezlerden gelen  yeni  planlar  doğrultusunda  eskisinden çok farklı devlet ve toplum modelleri birbiri ardı sıra öne sürülmektedir. Bu çizgide gündeme getirilen plan ve programlar uygulanmaya yönelik bir biçimde devreye sokulurken, hepsinin Türk, Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti gibi halen yürürlükte olan Anayasanın içinde yer alan temel kavramlara karşı çıktıkları ve bunların yerine farklı yaklaşımlar geliştirerek, kendi kafalarına ve çıkarlarına göre bir Anadolu ve Trakya yapılanması peşinde koştukları görülmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulduğunu göremeyen ya da görmek istemeyen emperyal  güçlerin Türkiye’de yaşayan taşeronları ,Anadolu yarımadası üzerinde bir çok farklı etnik, dinsel ve kültürel topluluk yaşadığını  ama bunların içinde Türklerin olmadığını, Türklerin bu coğrafyaya sonradan geldiklerini  ve bu nedenle yarımada üzerindeki devletin adının Türk olamayacağını önceleri dolaylı olarak dile getirmişler ama son dönemdeki gelişmeler yeni bir ortam yaratınca, hem Türklüğe hem de Türkiye Cumhuriyeti adını taşıyan Türk ulus devletine açıktan saldırmaya başlamışlardır.

                Dünyanın en gelişmiş modern dillerinden birisi olan Türkçe, bugünün Türk devletinin resmi dili olarak, cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte kullanılmaya başlanmış ve bugünün Türkiye’sinin ortaya çıkarılmasında temel dayanak noktası olmuştur. Türklerin tarih sahnesine çıktıkları Ural-Altay bölgesinden gelen kavimlere ya da insan topluluklarına bilim çevrelerinde Türk adı verilmiş ve bunlar Türk dünyasının bir parçası olarak kabul edilerek, yerküre haritasında önemli bir coğrafyayı kapsayan yerleşimi zamanla gerçekleştirmişlerdir. İlk olarak Kuzey doğu Asya bölgesinde ortaya çıkan Türklük olgusu, daha sonraki süreçte hızla Asya’nın çeşitli bölgelerine yayılarak ve bu büyük kıtanın hemen hemen her bölgesinde birbirinden ayrı devletler kurarak, dünya tarihi içinde belirleyici bir rol oynamışlardır. Bugünün Türkiye’sinin Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuş bulunmasının nedeni, Türk asıllı boyların Asya’dan gelerek Avrupa kıtasına doğru yayıldığı dönemlerde, onların içinden çıkan ve merkezi coğrafyada yaşamaya başlayan Ural-Altay kökenli toplulukların, yüzyıllar boyunca merkezi alanda varlıklarını koruyarak bugüne kadar yaşamalarıdır. Asya’nın ortalarında dünya sahnesine çıkmış olan Türk topluluklarının Ural-Altay bölgesinde kullanılan dile sahip olmaları yüzünden, Türkçe adı verilen bu dilin zamanla Türk kökenli kavimlerin   ortak dili haline gelerek etkinliğini daha artırdığı anlaşılmaktadır. Türk kavimleri milattan önce onuncu yüzyıldan başlayarak tarihin sonraki dönemlerinde de üç büyük kıtanın her yerinde ortaya çıkan devletleri kuran halk topluluklarının gene dil olarak Türkçeyi kullandıkları ama yaşadıkları bölgelerin özelliklerine göre, Türkçe’nin çeşitli diyaloglarını benimsedikleri anlaşılmaktadır. Böylelikle, Türklerin tarih sahnesine çıkışı ile birlikte bir Ural-Altay dili olarak gelişen Türkçe, bütün Türk asıllı toplulukların en belirgin özelliği olarak gündeme gelmiş ve zaman içinde gelişmeler göstererek, harita üzerinde yer alan Türk devletlerinin de en önde gelen kimlik belirleyici özelliği olmuştur.  

                Türklük olgusunun tarih sahnesine çıkarak var olmasının Türkçe ile mümkün olduğu ve bu dilin yüzyıllardır yaşayarak Türk toplulukları ile birlikte Türk devletlerinin de resmi dili haline gelmesi sayesinde, bugünün dünyasında Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen bir önemi vardır. Bu açıdan Türkiye’nin Türkçe ile var olduğu ve bu nedenle de Türklerin kurmuş olduğu Anadolu devletine Türkiye adı verildiği anlaşılmaktadır. Türkçe Türk topluluklarının belirleyici bir özelliği olarak bütün Türk dünyasında iletişim, konuşma ve yazışma gibi işlevlerin yerine getirilmesi sırasında kullanılmakta olan ana dilin adıdır. Ana dilden resmi dile doğru geçirilen gelişim süreci   içerisinde, Türk dili Türkçe olarak eski ve yeni Türk devletlerinin çatısı altında   varlığını sürdürerek bugünkü konumuna gelmiştir. Günümüz dünyasının haritasında yer alan yirmiden fazla Türk devletleri ya da Türk kökenli diğer devletlere bakılırsa, Türkçe’nin tarihin derinliğinden çıkarak bugünün dünyasında nasıl en gelişmiş ana dillerden birisi haline geldiği görülmektedir. Bugünün çağdaş dünyasında modern ulusların sahip oldukları yapılanmalar incelenirse, hepsinin belirli bir geçmişe sahip oldukları ve bu çizgide ana dillerini kazandıkları görülebilmektedir. Dilbilimciler genel olarak ana dili tanımlarken geliştirdikleri detaycı yaklaşıma göre, ana dil karıncanın su içtiği dildir. İnsanın toprağa ve suya bağımlı olmasının getirdiği bu duruma göre, ana dil de bu toprağın içinde yaşayan çalışkan canlılar olarak karıncaların su içtiği ya da kullandığı dilin esasıdır. Buna göre herkes doğduğu bölgenin kültürü ile bağlıdır, büyürken bu kültüre göre biçimlenen insanın kullandığı dilde dünyaya geldiği coğrafyanın dili olarak biçimlenmektedir. İnsan hangi dilde kendini ifade ediyorsa, yakın çevresine ve sevdiklerine hangi dilde hitap ediyorsa o zaman o kişinin ana dili o dildir.

                İnsanların konuştukları, yazdıkları gibi düşünceleri de biçimlenirken ana dil olarak seçilen ya da belirlenen dil yapılanması doğrultusunda kesinlik kazanmaktadır. İnsan düşünen bir yaratık olarak diğer canlılardan ayrıldığı için düşünerek var olur ya da düşünceleriyle birlikte aktif yaşam düzeni içinde yerini alabilir. Düşünce eylemi insanların temel davranış biçimi olarak belirginlik kazandığı zaman insanların insanca yaşayabilecekleri bir yaşam düzenine sahip oldukları kabul edilebilir. Bir dilin anadil olarak belirlenebilmesi için ortak davranışların bütününden meydana gelen bir kültürün ve insanların eğitim ve bilimsel çalışmalar doğrultusunda   kullandıkları dilin, gene o dil kullanılarak yapılması gerekmektedir. Kavramlar, tanımlamalar, atasözleri ve benzeri edebi ürünlerin hepsinin ana dilde ifade edilmeleri, ana dilden resmi dile geçiş süreci içinde yerine getirilmeleri gereklidir. Resmi dilin özünü oluşturan ana dil toplumsal gelişme süreci içinde genel olarak evde anneden öğrenilmektedir. En küçük toplumsal birlik olarak öne çıkan aile topluluklarında ana ile birlikte baba da yer alarak ana dilin ortaya çıkışında etkili olmaktadır. Ana dilden hareket ederek toplum içinde ana dili kullanarak hareket eden bireylerin günlük yaşam sırasında kullandıkları sözcükler ve bunların bütünleşmesinden meydana gelen ortak dil kullanımı, zaman içerisinde tekrarlanarak pekişir ve kullanıldığı ülkenin resmi dili haline de dönüşebilir.  Günlük yaşam içinde çalışırken ve üretim amaçlı faaliyetlerde bulunurken, gene ana dilden gelen günlük dil kullanılır ve bu nedenle de zamanla ana dil ülkelerin resmi dili konumuna gelebilir. Toplumsal yaşam düzeni içinde yapılan çalışmalar belirli bilim dalları ve araştırma alanları gündeme getirirken edebiyat, tıp, hukuk, felsefe ve kültür gibi değişik alanlar kendi kullandıkları dili geliştirerek ana dil merkezli yönelimi kendi mesleklerinin diline de dönüştürebilirler. Ne var ki bu gibi özel alanlaşma toplumsal yaşam açısından bölücü olmaya başladığında, bu kez resmi dil bir tepkisel insiyatif olarak devreye girerek ana dil kullanımından meydana gelen ortak lisanı korumaya ve geliştirmeye öncelik verirler. Böylece resmi dilin her gün toplum üyeleri arasında kullanılmasıyla bir anlamda ülke içinde ulusal bir var olma referandumu gerçekleştirilmekte ve bu doğrultuda tazelenen uluslar ile ulus devletler varlıklarını koruyarak yaşamlarını sürdürmektedirler.

                Türkçe bugün hem Türklerin ana dilidir hem de Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi dilidir. Böylesine bir ortak yapılanma Türkçe kullanımını fazlasıyla yaygınlaştırarak dilin güçlenmesine yardımcı olmuştur. Dil güçlendikçe ulusal kültür gelişmeye başlamış ve bunun kaynağında var olan ulusal dil olarak Türkçe, Türkiye’nin bir bağımsız devlet olarak yapılanmasına önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Ana dili gibi resmi dilinde en önemli özelliği bir toplum içinde birlikte yaşayan insanların aynı anda benzer düşünce ve duygularla ortak hareket etmesidir. Bir ülkenin değişik bölgelerinden birbirinden farklı dillerin kullanılması gündeme gelirse, o zaman ortak bir sorun ya da durum ile karşı karşıya kalan bir toplumun ulusal vatandaşlarının benzeri duygu ve düşüncelerle birlikte hareket etmesi mümkün olamıyor olabilir. Bu gibi durumlarda ulusal toplum bütünlüğü zarar görebilir ya da bölünme veya parçalanmaya doğru gelişen farklılıklar zamanla öne çıkarak toplum içinde birlik ve bütünlüğü ortadan kaldırabilirler. Herkesin sahip olduğu kimliğin toplumsal boyutunu oluşturan ana dil ya da resmi dil bu gibi olumsuz durumlarda birlikteliği devam ettiren mekanizma olarak, ulusal dili ve devlet yapılanmasını korumaktadır. Osmanlı sonrası Anadolu yarımadası için Sevr projesini gündeme getiren İngiliz emperyalizmi Türkiye’nin kuzeyi, batısı, doğusu ve güneydoğusu için ayrı ayrı dillerin geçerli olacağı küçük eyalet devletçikleri düşünmüş ve bu doğrultuda ABD ile birlikte yabancı okullar açarak geçmişten gelen ülkesel birliği ortadan kaldırabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Karadenizli ile Güneydoğulunun birbirini anlamadığı bir Türkiye yaratmak ancak emperyalizmin bölücülüğüne zemin hazırlar ama bir ulus devlet olan Türkiye’nin bütünlüğünü de ortadan kaldırabilir. Benzeri bir durum bugün dört devletten parça alarak oluşturulmak istenen bir yeni devlet oluşumunda da gündeme getirilmiş ama dört bölge halkının farklı diller konuşmaları yüzünden, ulus devlet olarak oluşturulmak istenen yeni manda devleti projesi bir türlü hayata geçirilememiştir. Konuşurken ya da düşünürken aynı şeyleri hissetmeyen ya da ortak tutum ve davranışlar içine girmeyen fertlerden oluşan toplum yapılarında uluslaşma olgusu ile karşılaşılmaz çünkü herkesin alt kimlikleriyle birbirinden ayrı dil ve kültürü taşımaları gibi durumlarda, uluslaşma olgusu tamamlanmadığından, ana dili ya da devlet dili ortaklığı sağlanamaz.

                Ulus devletlerde ve ulusal toplumlarda birliktelik için ortak bir dilin varlığı zorunludur. Aksi takdirde her gün bir referandum olarak benimsenen ve bu doğrultuda ulusal toplumların devam etmesini sağlayan dil birliği düzeni sürdürülemez bir noktaya gelebilir. Genel olarak hayata gelen her yeni kuşak farklı dil oluşumları ile karşı karşıya gelebilir ya da geçmişten gelen bir ortak dil olarak ana dili ya da devlet dili çizgisinde tek bir dil kullanarak anlaşmaya yönelmektedirler. İdeal olan devlet düzenlerinde, ulusal toplum birlikte hareket eder ve bunu da ortak devlet dili ile gerçekleştirmeye çaba gösterirler. Bir ulus devlet çatısı altında birisi ağlarken ötekiler onu anlamıyorlarsa ve ortak konuda anlaşamıyorlarsa o zaman ne ülkü ne de ülke birliği kalmaz ve o devletin geleceğe dönük bir süreç içinde var olabilmesi giderek zor bir aşamaya sürüklenir. Birçok başarısız ulus devlet düzeninde bu duruma benzer birçok olumsuzluklar birbiri ardı sıra öne çıkabilmekte ve bu yüzden de ulus devletlerin uluslaşarak ortaya çıkmış oldukları siyasal konjonktür dünyayı başka noktalara doğru sürüklerken, ulus devletler ulusal yapılarını ve kültürlerini koruyamadıkları için başka türlü siyasal konjonktürlerin içinde bocalamaya başlarlar ve zaman içinde de bocalamadan yok olmaya doğru eğilimler gösterebilirler. Başarılı ulus devletlerin ortak bir ulusal kültür oluşturanlar olduğu son dönemdeki gelişmelerle açıkça görülmektedir. Ortak ulusal kültürün de vazgeçilemeyecek düzeyde ana dil ya da onun resmileşen türü olan devlet dili olduğu artık kesinlik kazanmıştır. Demokratik rejimlerde her gün halkın önüne çıkarak konuşmalar yapan siyasetçilerin, ülkenin birlik ve bütünlüğü için tek bayrak, tek devlet, tek vatan, tek millet diye bağırdıkları çok fazlasıyla görülmektedir.   Her nedense ulus devletleri var eden tek resmi dil konusu görmezden gelinmek gelinmektedir.

                Dünyanın orta yerinde üç kıtanın ortasında bir ulus devlet olarak öne çıkan Türk devletinin ortaya çıkış sürecinde ve her türlü engele rağmen devam etmesinde etkileyici ortak ana faktör olarak tek dil koşulunun devam etmesi gösterilebilir. Türkiye’yi yoktan var eden ortak dil olgusunun zamanla  ihmal edilmesi  ve son dönemlerde yaşanan  ulusal  siyasal konjonktürde resmi dil  konusu kamuoyunda geride bırakılırken, alt kimlikler üzerinden yerel ve bölgesel dillerin öne sürülmesi ulusal bütünlük açısından çok büyük  handikapların gündeme gelmesine yol açmakta ve bu doğrultuda ulus devletten vazgeçilerek, başka devlet modellerine yönelenler vatan, toplum ve de tarih  gibi değişken unsurları  esas alarak bunları  ısrarla tekrar etmektedirler. Dil kadar birleştirici olmayan tarih ve toplum yapılarının tek tek sayılmaları ama tek dil konusunun bu arada görmezden gelinmesi ya da bilinçli bir biçimde unutulması, gelecekte farklı devlet modellerini emperyalist projeler ile dış güçlerin baskı ve çıkarları doğrultusunda dışarıdan dayatanların amaçlarına hizmet etmektedir. Bilim açısından farklı devlet modelleri olduğu için, ulusal kültür üzerinden ulus devlet entegrasyonunu gündeme getiren tek dil koşulunun da ana dil ya da devlet dili olarak var olan devlet modelinin korunabilmesi için her zaman hatırlanması gerekmektedir. Kişisel kimliğin olduğu kadar toplumsal kimliğin de özel yapılanmasının ana koşullarından birisi olarak, resmi dilin tek dil koşulu çizgisinde her zaman için dile getirilmesi, ulus devletlerin savunulması açısından vazgeçilmez bir konudur. Başka türlü devlet modellerine angaje olanlar ya da emperyalizmin dışarıdan baskıcı zorlamalarına bu doğrultuda karşı çıkmayarak pasif kalan toplum kesimleri, ulusu var eden ana dili unutunca Türk devletinin varlığı tehlikeye girmektedir. Ulusal konularda duyarlılık göstermeyenler, bu noktada dil konusunu tartışma konusu yaparak, gelecekte ülkenin ulusal varlığını tehlikeye atmaktadırlar.  

                Ulus devletleri ortadan kaldırmak için her yola başvuran emperyal devletler ve küresel şirketler, ulus devletlerin kendi çatıları altında oluşturdukları toplumsal birlikteliği ortadan kaldırmak üzere bir de komşu dil adı altında yeni bir dil tanımlaması ve yapılanmasını tartışma alanına getirmektedirler. Bir ülkede ulus devletler kurulmuşsa ve ülkede kabul edilen resmi dil çizgisinde ulusal dil o ülkenin ulusal kültürünü bütünüyle oluşturuyorsa, var olan uyumluluğu bozmak üzere araya bir de komşu dil kavramını sokarak ulus devlet karşıtlığı provoke edilmektedir. Alt kimliklerin dayandığı farklı diller komşu dil olarak masum bir görünüm içerisinde öne çıkarılabilmekte ve küresel emperyalizmin son çeyrek asırda dayattığı çok kültürlü toplum yapılanması çizgisinde, komşu dillere de ulus devletlerin resmi dilleri ile birlikte benzeri bir hukuksal statü verilmeye çalışılmaktadır. Böylece ulus devletlerin üniter yapısı bozularak  küreselcilerin  şehir ve eyalet devletlerinin önü açılmaya çalışılmaktadır. Günümüzün Orta Doğusunda Türkiye’ye   komşu ülke olan Irak anayasasında, devlet Arapların ve Kürtlerin ortak siyasal örgütü olarak gösterildiği için, çok kültürlü bir anayasa üzerinden Arapların çoğunlukta bulundukları ülkede ikinci bir dil, komşu dil olarak anayasal düzen içinde benimsenmektedir. Ulus devletlerin dünya haritası üzerinde sahip oldukları toprak parçaları komşu ülkelerin vatanı olarak kabul edilirken, ulus devletin resmi dillerinden başka bölge halklarının kullandığı alt kültür dilleri de çok kültürcülüğün bir uygulaması olarak komşu diller tasnifi içinde öne çıkarılmaktadır. Komşu diller ya da alt kimlik dillerinin çok kültürlülük ortamında, ulus devletlerin anayasal düzenlerinde ya da   hukuk sistemlerinde yer alması için dış güçlerin baskıları ile karşı karşıya kalınmaktadır. Onların hazırladıkları gelecek projeleri doğrultusunda ulus devletlerin tasfiyesi gündeme getirildiğinden, resmi dilin dışındaki diğer dillere komşu diller tanımlaması ile geçerli bir statü tanınarak emperyalist projelerin önü açılmaya çalışılmaktadır. Ulus devletlerin komşusu olan ülkeler vardır ve bunlar ile ilişkiler komşuluk esası üzerinden uluslararası alanda yürütülmektedir. Ne var ki, komşu ülkelerin dilleri ile komşulukları karıştırılınca, ortaya hem bir uluslararası ilişkiler kaosu hem de de bir ulusal toplum curcunası gibi karışık ortamlar çıkabilmektedir. 

                Ulusal diller ile komşu ve alt diller arasındaki çekişme, ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışı ile başlamış ve iki asır boyunca devam ederek bugünlere gelmiştir. Dün ulus devletler kurarak imparatorlukları parçalamaya çalışan emperyal güçler, bugün de ulus devletleri parçalayabilme doğrultusunda şehir ve eyalet devletleri oluşturmaya öncelik vermektedirler. İmparatorluklar ile dünya kıtalarına yayılan emperyalizm, sonraki aşamada imparatorlukları kontrol altında tutabilmek üzere bunları ulus devletlere bölerek parçalama siyaseti izlemiştir. Böylece daha küçük devletler olarak ulus devletleri öne çıkaran emperyalistler imparatorlukların büyüklüğü ve gücünden kurtulmuşlardır. Devletlerin vergi uygulamalarını istemeyen, her devletin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda  oluşturduğu  resmi hukuk düzeniyle getirdiği kısıtlamaları ya da hukuk sınırlamalarını kabul etmek istemeyen uluslararası tekelci şirketler, kendi denetimleri altında bir küresel dünya düzeni oluşturulabilmesi için ulus devletlerin içinden şehir ve eyalet devletleri çıkarmaya öncelik vermekte ve bu doğrultuda  ulusal toplumun birliğini ve bütünlüğünü parçalamaya doğru yöneldikleri aşamada  alt ve komşu dilleri gündeme getirerek, bunlarında içinde yer alacağı yeni bir çok kültürlü toplumsal düzen kurma çabası içine girmektedirler. Her kafadan bir sesin çıkacağı, toplumsal yaşamın her aşamasında birbirinden farklı dillerin kullanılacağı, sokakta yürürken, parkta otururken, resmi kurumlarda vatandaşlığın gereği olan kamu hizmetlerinden yararlanırken başka başka dillerin kullanılmasıyla oluşturulmak istenen sosyal kaos ortamıyla emperyalizm ulus devletleri parçalayarak bunları ortadan kaldırabilmenin uğraşı içerisine girmiştir. Ulus devletleri var eden ulusal dilin ülke ve toplum bütünlüğü içinde genel geçerliliğinin kaldırılmasına yönelik girişimler, alt kategoride komşu dillerin resmen tanınmasını gündeme getirdiği aşamada yeni dünya düzeninin küresel boyutu ile karşı karşıya kalınmaktadır.

                 Yeryüzünde beş kıtaya dağılmış olan insan toplulukları içinde yapılan bilimsel çalışmalara göre, beş bin den fazla kültür grubu bulunmaktadır. İki yüz civarındaki ulus devletlerin sınırlarının yetersiz kaldığı beş bin ayrı kültür alanının gelecekte ulus devletlerin ötesinde kendi kendilerini yönetecekleri bir kamu düzenine yönlendirilmesi noktasında alt kültürler ve komşu diller gündeme getirilerek, geleceğin dünyasında geçerli olması istenen beş bin şehir devleti ya da eyalet oluşumu gibi gelişmelerin önü açılmaya çalışılmaktadır. Böylece çağdaş dünyanın yarattığı ve modern ulus devletlerin yavaş yavaş ortadan kaldırılacağı yeni bir döneme doğru insanlık hızla sürüklenmek istenmektedir. Böylesine bir yaklaşım insanları modern bir ulusal kimlikten çıkarmakta ve gelecekte alt kimlikli küçük küçük toplulukların birbirini yiyeceği ya da sürekli çekişerek her şeyi yok edeceği bir toplumsal kaosu adım adım getirerek, bütün dünya ülkelerini var olma ya da yok olma süreci ile karşı karşıya getireceği tehlikeli bir ortama doğru yönlendirmektedir. Dil konusu böylesine olumsuz bir süreç içinde eskisinden çok daha fazla siyasal bir anlam kazanmış ve devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte ortadan kaldırılışı aşamasında da ana etken unsur olarak yeni bir konum kazanmıştır. Küresel şirketlerin yanı sıra uluslararası kuruluşların da aynı doğrultuda yönlendirilmeye başlanmasıyla birlikte bugünün dünyasında ulus devletlere karşı çıkan bir olumsuz ortam yaratılmıştır. Geçen yüzyılda el üstünde tutulan ulus devletler düzeni, kötülenmeye başlanmış ve bunlar faşist örgütlenmeler olarak lanetlenirken, ulus devletleri var eden ulusal dilleri kullanmak da faşist olmakla bire bir gösterilmek istenmiştir. Ulus devletler kötülenirken alt kültürler ve kimlikler parlatılarak insan hakları ve de çağdaş uygarlık gerekçeli çıkışlar aracılığıyla ortaya daha küçük devletçikler çıkartmak üzere bölücü ve kaos hedefli siyasetler sürekli olarak devletlerin gündeminde canlı tutulmaktadır. Dünyayı binlerce yıl kendi istedikleri çizgide yöneten zengin ve güçlü aileler, egemenliklerini uluslar ile paylaşmak istemedikleri için, alt kültürleri alt dillerle kışkırtarak ve komşu kültür ve dillere yol açarak kendi küresel egemenliklerini sürdürmenin yollarını aramaktadırlar.

                Batı blokunun emperyalist büyük devletleri içinde yer alan İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletler de birer ulus devlet olarak ulusal resmi dil ile birlikte alt grupların kullandığı komşu dilleri sorunu ile de karşı karşıya kalmaktadırlar. Orta çağ döneminde üç yüz civarında şehir devletine sahip olan Avrupa kıtası bugün gelinen aşamada otuz ulus devlet üzerinden birleşerek ABD gibi kıtasal bir federasyona dönüşemeyince, küresel şirketlerin dünya hegemonyası ulus devletler ile paylaşılma noktasına geldiği için, Avrupa Birliğinin uluslararası yapılanması üzerinden alt kültürler ve diller, Avrupa Birliği sürecinde yerel yönetimler, yerel kültürler ve diller ile bölgesel devletler ve diller olarak gündeme getirilmişlerdir. Bu doğrultuda İngiltere’den İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda Fransa’dan Korsika adası, Bask bölgesi, İspanya’dan Katalanya, Anduluzya, Almanya’dan Bavyera, İtalya’dan Padanya ve Sicilya, Yunanistan’dan Girit, Ege Adaları ve Güney Makedonya gibi bölgelerin ulus devletlerden ayrılarak, alt kimlik ve kültür ile Avrupa Birliği içinde yer almak istedikleri görülmektedir. Avrupa Birliği bir uluslararası kuruluş olarak bu tür ayrılıkçı oluşumlara karşı, bölge devletleri ile alt kültür ve diller başlıkları altında oluşturduğu kuralları ve hukuk siyasetlerini kararlı bir biçimde uygulayarak sorunları çözmeye çalışmış ama komşu dil olarak ifade edilen alt diller içinden çıktığı bölgelerde ana dilde eğitim ve çalışma hakları çizgisinde ele alındıkları zaman, var olan kamu düzeninin bir parçası konumuna da gelebilmişlerdir. Avrupa gibi uygarlığın beşiği olan ve son derece gelişmiş devlet yapılarına sahip olan bir kıtada, çağdaş dünyanın en gelişmiş devlet modeli olarak ortaya çıkan modern  ulus devlet yapılanmasının önlenmesi ve ayrıca insan hakları düzeyinde ele alınan alt kimlik kültürü ve dillerinin desteklenir bir düzeye gelmesiyle, Avrupa uygarlığının insanlık alemine kazandırmış olduğu ulus devletler modelinin, giderek tehdit altına girmesini ve belirli bir zaman süreci içinde  ortadan kalkarak  alt kültürler ile  komşu dillerin yeni bir ortaçağ düzenini, çağdaş uygarlığa aykırı bir biçimde geriye giderek ortaya çıkarmasına zemin hazırlamaktadır.

                Fransa, çağdaş ulus devlet modelinin öncüsü olan bir ülke olarak eski bir kültür bakanı Touban’ın adıyla 1994 yılında çıkarmış olduğu yasal düzenleme ile resmi ulusal dil olan Fransızca’nın yerel ve alt kültür dillerine karşı korunması doğrultusunda ayrı bir kamu düzeni örgütlemesi yapmıştır. Bu yasaya göre Fransızca, Fransız ulusunun ana dili olarak bütün resmi işlemlerde resmi dil olarak kullanılacaktır. Devletin düzenlediği bütün resmi işlemlerde resmi dil olarak Fransızca kullanılmaktadır. Bütün eğitim kurumlarında, tüm devlet daireleri, kamu kurumları ve mahkemelerde yalnızca resmi dil olarak Fransız ulusunun ana dili kaynağından gelen Fransızca kullanılacaktır. Resmi dilin yanında yerel ve bölgesel diller ilgili yörelerin halkları tarafından bir kültür zenginliği olarak kullanılabilecektir. Alt kültür dillerinin komşu dil olarak resmiyet kazanması ya da kamu kurumlarında resmi işlemler sırasında resmi dil gibi kullanılması söz konusu olmayacaktır. Fransa bu düzenlemeyi yaparak Avrupa Birliği çatısı altında kalmayı tercih etmiş bir ulus devlet olarak kendi devlet modeline sahip çıkmıştır. Ne var ki, böylesine bir düzenleme yaparak birliğini ve bütünlüğünü güvence altına alamayan İngiltere Avrupa Birliğinden çekilerek, alt kültürler ya da komşu diller üzerinden bölünme tehlikesinden uzaklaşmıştır. Fransa devletçi bir tutum ile ulus devlet modeline sahip çıkarken, günümüzdeki dünya devleti yapılanmasının öncüsü olan İngiltere daha demokratik davranarak böylesine bir yasal düzenleme ile kendi halkına ulus devlet yapılanması dayatmamış ama bölünüp parçalanmamak üzere de Avrupa Birliği üyeliğinden çekilmek zorunda   kalmıştır. Demokratik tutumlar ülkeyi bölünmeye doğru sürüklediği zaman ulusal düzen ve çıkarlardan yana yaklaşımlar öne geçmekte ve ulus devletler ulusal yapılarını koruyabilmek üzere, bu doğrultuda merkezi yapıyı güçlendirecek adımları tıpkı İngiltere gibi atmak zorunda kalmaktadırlar. Ulus devletler düzenli bir gelecek için ulusal yapılarını ve aynı zamanda ulusal dillerini de koruyarak geleceğe dönük konservatif politikalar izleyebilmektedirler.

                Türkiye Cumhuriyeti Türkçe ile var olmuş bir devlettir. Türk dilinin yüzyıllar önceden çıkarak bugünlere kadar geliş sürecinde, Türkçe dil olarak hem Asya’nın hem de Avrupa kıtasının çeşitli bölgelerinde konuşulmuştur. Osmanlıca ya da Çağatayca gibi farklı dönemlerde ortaya çıkan Türkçe’nin farklı kullanımları dönemsel koşullar doğrultusunda gündeme gelmiş ama Göktürklerden gelen bir doğru çizgi üzerinde Türk dili Türk toplulukları ile birlikte var olmuştur. Tarihin ortaya çıkardığı değişim yönünde Türkçe’nin çeşitli evrelerden geçtiği görülmektedir. Geçmişten bugüne gelen çizgi doğrultusunda Türkçe gelişmeler gösterirken aynı zamanda Türk kültürünün oluşumu da zenginleşerek devam etmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında modern bir cumhuriyet devleti olarak kurulan Türkiye’nin, devletin çekirdeği konumunda bir Türk Dil Kurumu kurarak dil alanında önemli bir devrim yapmasıyla kısa zamanda Türkiye Cumhuriyeti çağdaş uluslar ailesi içinde yerini almıştır. Dil alanında köklü bir adım atılmasıyla birlikte, imparatorluk döneminden geride kalan Osmanlı ahalisinin yetiştirilmesi hızlandırılmıştır. Vatandaşların tek bir ulusal dil çatısı altında bir araya gelerek birbirlerini anlamalarına öncelik verilmiş ve Türk Dil Kurumunun açılmasıyla birlikte genç Türk halkının gerçekleri görebilmesi için elverişli ortam aranmıştır. Alfabe eğitimi ile cumhuriyetin genç kuşaklarına eğitim bilinçlenmesi verilirken, Türkçe’nin yaratmış olduğu ortak ortam düzeyinde yeni Türk devletinin Türk vatandaşları modern bilimin verilerine göre eğitilmeye çalışılmıştır. Dil biliminin gereklerine uymaya çaba gösteren yeni Türk Cumhuriyeti dil devrimi gibi devrimci bir atılımla, Osmanlı ahalisinin Türk vatandaşı olmasına giden yolu açmıştır.

                Kısaca, Türkiye Türkçe ile var olmuştur. Çağdaş bir ulus devlet yaratacak düzeyde gerekli olan birikimin Türkçe sayesinde elde edildiğini söylemek, Osmanlı devletinden Türk devletine geçişin özetidir. Osmanlı devleti bitince Türkçe bilen Türkler bir araya gelerek Türklük üzerinden bir gelecek inşasına girişmişler ve Türkçe’nin getirdiği ortak birikimin içinden yeni Türk devleti çıkabilmiştir. Türkçe Türk ulusu ile birlikte Türk devletinin kuruluşunun gerçekleştirilmesinde önemli bir temel dayanak sağlarken, Türkçe üzerinden yapılan dil devrimi aynı zamanda siyasal ve kültürel devrimin diğer kolları ile de bir araya gelerek, bugünkü Türk devletinin kısa zaman içinde Türk dünyasının önde gelen temsilcisi olmasına olanak sağlamıştır. Yerel ve bölgesel gelişmeler kendi kültürünü ve dilini beraberinde getirirken, ulusal toplumlar ile ulus devletler de boş durmayarak, hızla ilerleyen zaman dilimi içinde kendilerini yenileyerek kendilerini ayakta tutabilecek düzeyde yenilenerek bugünlere gelmiştir. Devletin resmi kurumlarında ulusal yapının getirdiği düzenlilik içinde eğitim ve diğer işler Türkçe ile yürütülürken, alt kültür dalında ya da komşu bölgelerde kullanılan komşu dilleri ile ilgili eğitim çalışmalarına çağdaş demokrasilerin getirdiği doğrultuda özel sektör kuruluşlarında devam edilebilmektedir. Türkçe ile var olma şansını elde eden Türkiye’nin gelecekte varlığını sürdürebilmesi ve zaman içinde giderek yok olmaması için gene Türkçe ile yola devam etmesi gerekmektedir. Resmi alanda yer verilemeyen alt kültür dilleri ikinci planda ele alınarak özel sektör kuruluşları bu çizgide yönlendirilebilir. Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi ulus devletlerin kurulması sırasında temel dayanak noktası olan ana dilin gene resmi planda kullanılmasıyla, ulus devletlerin ortadan kalkmaları önlenebilir. İmparatorlukların dağılma aşamasında ortaya çıkan Balkanizasyon süreci alt grupları ayrılmaya doğru sürüklerken, alt kültürler ve komşu dillerin temel dayanak noktası yapılmaya çalışıldığı görülmektedir. Avrupa’nın büyük ulus devletleri bu gibi olumsuz gelişmelere karşı kendilerini nasıl koruyarak savundularsa, Türkiye Cumhuriyeti de bir büyük ulus devlet olarak Avrupalı komşularının izlediği yoldan giderek, ulusal diline sahip çıkacak ve bu dilin resmi alandaki geçerliliği ile gelecekteki varlığını sürdürmesini bilecektir. Türkiye Türkçe ile var olmuştur ve var olmaya devam edecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme