Mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2024 Salı

TÜRKİYE’NİN B PLANI; Merkezi Devletler Birliği (MEDEB)-Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

 TÜRKİYE’NİN B PLANI;

 Merkezi  Devletler  Birliği (MEDEB)


  Dünyanın Merkezi

          Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması üzerine, dünyanın merkezi bölgesinde bir otorite boşluğu meydana gelmiştir. Tarihsel süreç içerisinde bu bölgeye bakılırsa, dünyanın merkez gücünün Osmanlı coğrafyasından çıktığı görülmüştür. Tarihin ilk döneminde, Asya’da kurulmuş olan büyük devletler, dünyanın merkezine yöneldikleri aşamada, bu bölgeyi ele geçirmek istemişlerdir. Asya’dan gelen Cengiz Han, Timur Han ve İlhan Han gibi imparatorların orduları, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmek istemişlerdir. Asya’nın büyük devletleri gibi, Avrupa’nın büyük güçleri de Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmuş olduğu bölgeyi ele geçirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuşladır. İran’da kurulan Pers imparatorluğu gibi Makedonya’da kurulmuş olan İskender İmparatorluğu da bu coğrafyayı kontrol altında tutmak istemiştir. Avrupa Hıristiyan olduktan sonra, tam on bir Haçlı seferi, bu bölgeyi ele geçirmek ve Hıristiyanlaştırmak için düzenlenmiş ve saldırıya uğrayan halkın direnmesi yüzünden bu tür planlar gerçekleşememiştir. Napolyon Fransa merkezli bir Büyük Avrupa’yı gerçekleştirmek isterken, gene bu bölgeye saldırmış, Hitler ise Avrupa merkezli bir Büyük Avrupa devleti kurmaya çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi sonucunda otorite boşluğu alanına dönüşmüş olan bu bölgeyi ele geçirmek için planlar yapmıştır. Avrupa kıtasını denetimi altına almak isteyen güçler ile Avrupa’da kurulmuş olan büyük imparatorluklar, kendisini dünyanın jeopolitik merkezi olan Orta doğu bölgesini ele geçirmek zorunda hissetmişlerdir. Bu yüzden Bağdat kenti tarihin her döneminde saldırı ve tahribat ile karşılaşmıştır.

         Batı uygarlığının merkezi bu bölge olmuştur. Uygarlık tarihi incelendiği zaman, Avrupa’ya kaynaklık yapan birikimin eski Yunan’dan doğduğu görülmektedir. Eski Yunan’a eski Mısır, Mısır’a da Mezopotamya uygarlık beşiği olarak kaynaklık yapmışlardır. Günümüz süper gücü olan ABD’yi yaratan da Avrupa uygarlığıdır. Avrupa ise birikimini, eski Yunan ve Roma döneminden gelen miras ile gerçekleştirmiştir. Kısaca dünya tarihinin oluşumunda Orta doğu denilen bölge ana merkez olarak işlev görmüştür. Milat sonrası dönemde dünya gücünü eline geçiren siyasal yapılar ya da devletler, bu nedenle Orta doğu bölgesini kendi denetimleri altında tutmak istemişlerdir. Bu yüzden bölgenin insanları ve devletleri tarih boyunca dış saldırılardan ve hegemonya mücadelelerinden kurtulamamışlardır.

Ortadoğu'da kurulmuş olan devlet yapıları, jeopolitik konumları gereği, Asya ve Avrupa arasında kaldıkları için, tarihin her döneminde ya Asya ya da Avrupa güçlerinin hedefi konumunda olmuşlardır. Asya'da ya da Avrupa kaynaklı bölgeye yönelik saldırılar tarihin her döneminde görüldüğü gibi günümüzde de benzeri bir saldırı ortaya çıkmıştır. Bu kez saldırı, bir başka kıtadan, okyanus ötesi Amerika'dan kaynaklanmaktadır. Okyanus ötesi bir kıtadan, on bin kilometrelik mesafeyi aşarak gelen dünyanın yeni süper gücünün bölgede yerleşmeye çalışması, bu bağlamda bakıldığında tarihin dinamiklerine uygun bir gelişme olarak görülmektedir. Avrupa'nın bütünleştiği, Asya'nın büyük güçlerinin yavaş yavaş dünya sahnesinde ağırlıklarını hissettirmeye başladığı bir dönemde; okyanus ötesi gücün dünyanın ana karası olan Avrasya bölgesini kendi kontrolü altında tutma zorunluluğu ortaya çıkmakta ve bu nedenle de ABD, kendisini yaratan ve kendinden önce dünyanın egemeni olan diğer Atlantik gücünü de yanına alarak, dünyanın jeopolitik merkezine girmektedir, Böylesine büyük bir operasyon gerçekleşirken üç yüz yıllık Siyonizm'in ve bu harekete bağlı olarak hareket eden Siyonist lobilerin son derece etkin çalıştıkları ve yarım yüzyıl önce kurulmuş olan küçük Yahudi devletini "Büyük İsrail"e dönüştürme doğrultusunda ellerinden gelen her türlü desteği Atlantik güçlerine sağladıkları görülmektedir, Sadece Yahudi kökenlilerle yetinmeyen bu lobilerin, Tevrat'a inanan Evanjelik Hıristiyanlarla da Büyük İsrail Projesi doğrultusunda ciddi bir Siyonist ittifakı oluşturdukları görülmektedir.

 Dünyanın Merkezi Üzerindeki Projeler

         Bu proje, Osmanlı İmparatorluğu'nun hasta adam düzeyine geldiği 19. yüzyılın ortalarında Yahudi asıllı İngiliz Başbakanı Benjamin Disraelli tarafından hazırlanmış olan, "Dörtlü Konfederasyon" planının yeni bir versiyonu olarak devreye girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu merkezi gücünü kaybederek sarsılmaya başladığı bir aşamada; Rus İmparatorluğu ile İngiliz İmparatorluğu dünyanın merkezi devletini hasta adam olarak ilan etmişler ve bunu paylaşmak için birbirlerini yoklamaya başlamışlardır. Bir Yahudi başbakanın yönetimindeki İngiliz İmparatorluğu, Siyonizm’in ana hedefi olan İsrail'i kurmak ve bu doğrultuda Yahudileri Filistin'de toplamak olduğu için, bu amacı da gerçekleştirecek bir planı, dünya dengelerini dikkate alarak yavaş yavaş uygulamaya başlamışlardır. 20. yüzyıla kadar dünyanın batısını keşfetmeye uğraşan insanlığı yeniden dünyanın doğusuna yönlendirme noktasında oryantalizm çalışmaları başlamış ve dünyanın bütünleştirilmesi noktasında, Batı'nın yanı sıra Doğu'nun da kontrol altına alınması gereği ortaya çıkmıştır. Batı'nın egemen gücü bu doğrultuda. Dünyanın merkezi alanına sahip çıkmak istemiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra meydana gelen otorite boşluğu alanında yeni bir siyasal yapılanma planlanmıştır.

Günümüzde Orta doğu'ya Batı'dan gelen güç Avrupa kıtasından değil ama Amerika kıtasından gelmekte ve bir Atlantik ittifakı doğrultusunda kendisinden önceki Atlantik gücü ile ortak bir girişim çerçevesinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra meydana gelen otorite boşluğu alanını doldurmak üzere devreye girmektedir. İngiltere'nin eski Osmanlı alanında meydana gelen otorite boşluğunu "Şark Meselesi" olarak ilan etmesi ve bu sorunu çözmek üzere Dörtlü Konfederasyon olarak bir "Yakın Doğu Konfederasyonu" kurmak istemesi, Atlantik gücünün dünya hegemonyasına dönüşebilmesi için yüz elli yıl önce yapılmış bir plandı. 20. yüzyıla kadar dünyayı "güneş batmayan" bir imparatorluk olarak yöneten Britanya Krallığı, iki dünya savaşı sonrasında gücünü kaybedince yerine onun yavrusu ve varisi olarak Amerika Birleşik Devletleri geçmiştir. İkisi de Atlantik gücü olduğu için Atlas Okyanusu'ndan bu bölgeye baktıkları zaman, dünyanın merkezinin Avrupalı ve Asyalı güçlere bırakılmaması gerektiğini görüyorlar ve kendilerinin dünya hegemonyası doğrultusunda dünyanın merkezine gelerek, burada kendi güçlerinin merkezde yer alacağı bir bölgesel konfederasyon kurmayı planlıyorlardı.

İngiltere açısından, Osmanlı İmparatorluğu çöktüğü zaman meydana gelen otorite boşluğu alanının, başka bir güce bırakılmaması gerekiyordu. Bu noktada; Almanya'nın doğuya ilerlemesi, Rusya'nın güneye inerek sıcak denizlere ulaşması, Arapların bir araya gelerek bir Arap Birliği Konfederasyonu kurmaları, İran'ın önderliğinde Abbasi ya da Emevi İmparatorluğu benzeri yani bir İslam Birliği Konfederasyonu oluşturulması, Osmanlı topraklarında yaşayan Türklerin yeniden eski Selçuklu İmparatorluğu alanına yönelerek bir Türk Birliği yapılanması yaratması, ya da Asya'nın büyük güçleri olan Rusya, Çin ve Hindistan'ın sahip oldukları milyonlarca Müslüman nüfustan yararlanarak bu bölgeye sahip olmalarının önlenmesi gerekiyordu. Aynı şekilde, İtalya'nın Doğu Akdeniz'de yeni bir Roma İmparatorluğu arayışının, Fransa'nın 11. yüzyılda Filistin'de kurduğu Latin Devleti planı ve bu doğrultuda Ermenileri kullanarak ve Hıristiyan Süryanilerden yararlanarak, Suriye Devleti ya da Büyük bir Ermenistan yapılanmasını gündeme getirmesinin de önlenmesi gerekiyordu. İngiltere merkezli dünya, Osmanlı sonrasında ortaya çıkan Şark sorununun çözümü için Dörtlü Konfederasyon planını gündeme getiriyordu. Bu doğrultuda; Balkanlarda, Anadolu'da, Kafkasya'da ve Ortadoğu'da etnik topluluklar ve cemaatlerden oluşan küçük devletlerin federasyon kurmasını ve oluşacak bu dörtlü federasyonun daha sonra "Yakın Doğu Konfederasyonu" adı altında İngiltere'nin güdümünde, İstanbul merkezli bölgesel yapılanmaya götürülmesini hedefliyordu. Bir anlamda İngiltere, Anglosakson egemenliği üzerinden yeni bir Bizans Projesi'ni devreye sokuyordu.

Eğer I. ve II. Dünya Savaşları sonrasında, Büyük Britanya İmparatorluğu eski gücünü koruyabilseydi; Londra merkezli dünya yapılanması çerçevesinde Yakın Doğu Konfederasyonu Osmanlı sonrasında bir siyasal merkez olarak gerçekleştirilecekti. Yeni yükselen güç olarak Almanya'nın tasfiye edilmesinde İngiltere çok zorlanınca; II. Dünya Savaşı sonrasında yeni dünya yapılanması. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği dengesinde yeni bir dünya düzeni, soğuk savaş aşaması olarak gündeme geliyordu. Soğuk savaş yıllarında İngiltere'nin yerini bütünüyle Amerika alıyor ve dünyadaki İngiliz egemenliği ile kurulmuş olan Atlantik inisiyatifi düzeni, Amerika'nın denetimi altına giriyordu. İşte bu aşamada, ABD, II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında geleceğe dönük yeni bir plan hazırlayarak; Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonraki dönem için yavaş yavaş yeni girişimlerde bulunuyordu.

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği macerasıyla hem Türkiye hem Avrupa kamuoyu oyalanırken; ABD'nin soğuk savaş sonrası için geliştirmiş olduğu Büyük Ortadoğu Projesi hazırlanıyordu. II. Dünya Savaşı sonrasında bölgeye gelen ABD, Filistin'de İsrail devletini kurdurduktan sonra, İsrail merkezli bir Büyük Orta doğu için çaba göstermiştir. Bu doğrultuda, Türkiye'nin NATO'ya girmesinden yararlanılmış; Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesi, Amerika'nın bölgeye girişi için bir giriş kapısı konumuna getirilmiş; İncirlik ve benzeri NATO üsleri ABD merkezli dünyanın güvenlik arayışı çerçevesinde kullanılmıştır. Türkiye Atlantik İttifakı'nın, bölgeye girişinde merkezi üs olarak kullanılırken, "stratejik müttefik" olarak ilan edilmiş ve böylece ABD planlarına uyumlu olması sağlanmış ama aynı zamanda bölgenin merkez ülkesi olması nedeniyle, Atlantik İttifakı'nın bölgede gerçekleştirmeye çalıştığı yeni siyasal düzene uyum için dönüştürülmeye de çalışılmıştır. İsrail'in büyük bir bölgesel federasyona dönüşebilmesi için; Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa kapısında, Avrupa Birliği ilkeleri doğrultusundaki uygulamalarla dönüştürülmeye çalışılmış; Türkiye, Avrupa'ya tam üye olabilmek için uyum programları çerçevesinde birçok ödün vermiş ama buna rağmen Avrupa Birliği'nin dışında kalmıştır. Avrupa'ya giremeyen Türkiye, üye olma sürecinde vermiş olduğu ödünlerle yapısal bir dönüşüm içine sürüklenmiş ve bu aşamada İsrail merkezli bölgesel yapılanmanın istediği gibi, Büyük İsrail Projesi'ne uygun bir duruma getirilmiştir. İsrail de tıpkı İngiltere gibi, küçük küçük eyaletlerden oluşacak devletçiklerin bir araya gelmesinden oluşacak bir bölgesel konfederasyon arayışını gerçekleştirmeye çaba göstermiştir. Bu plan doğrultusunda Kürdistan'ın kuruluşu gündeme gelmiş, İsrail'in organizasyonu ve ABD'nin desteği ile bölgeye yeni bir devlet olarak getirilen Kürdistan projesi fiilen zorlanarak kurulmuştur.

ABD merkezli Ortadoğu Projesi; İngiltere'nin alternatifi olarak Osmanlı alanını düzenlemek değil, Sovyetler Birliği'nin çökmesinden yararlanılarak dünyanın tek süper gücü olarak hegemonyaya dayanan küresel bir düzen kurmak olduğu için; Osmanlı hinterlandı merkez alındıktan sonra buna dünyanın merkezi belgesinde bulunan İslam coğrafyası da eklenmiştir. Fas'tan Endonezya'ya kadar, bütün Kuzey Afrika, Orta doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya İslam coğrafyası olarak bu projenin içinde yer almıştır. Osmanlı'dan kalma önemli bir Müslüman nüfus barındırdığı için Balkanlar'ı da bu Müslüman coğrafyasına eklemek mümkündür. Bosna ve Arnavutluk gibi Müslüman ülkelerin halkının dinlerine sahip çıkması, Osmanlı mirasının Balkanlar'da günümüze kadar devam etmesini sağlamıştır. Bu kadar geniş bir alana yayılan Müslüman ülkeleri tek bir projenin denetimi altında kontrol etmekte zorlanınca, bu kez ABD, projenin adını değiştirerek; Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Orta doğu adı altında yeni bir proje uygulamasını gündeme getirmiştir. Amerika böylece, İngiltere'nin Şark Meselesinin çözümü için hazırladığı, dört federasyona dayanan Yakın Doğu Konfederasyonu yerine, gene Osmanlı ülkesini merkez alacak ama doğu ve batıya doğru genişleyen ve Müslüman ülkelerin hepsini kucaklayan bir hegemonya projesini; "Büyük Ortadoğu" adı altında devreye sokmaya çaba gösteriyordu.

Milad sıralarında Roma İmparatorluğu, dünyanın merkezi bölgelerini ele geçirirken, bölgedeki tek tanrılı din devleti olan İsrail'i hedef almış ve bu devleti yıkarak tek tanrılı dine tapan Yahudileri hem dağıtmış hem de kitleler halinde öldürmüştür. Ülkelerinden iki bin yıl önce kovulmuş olan Yahudiler, dünya ülkelerinde göçebelik yapmaktan yorulmuş ve kimliklerini gizleyerek yaşamaktan kurtulmak üzere yeniden Filistin bölgesinde yeni bir Yahudi devleti kurabilmek için harekete içmişlerdir. 15 yüzyıl boyunca Avrupa ve Akdeniz kıyılarında ticaret ile uğraşan Yahudiler, daha sonraları sömürge imparatorlukları ile dünyaya yayılmışlar ve dünya ekonomisini ele geçirdikten sonra sahip oldukları ekonomik ve siyasal güç ile yeniden eski ve kutsal topraklarına gelerek bir Yahudi devleti kurabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. 20. yüzyılın başlarında İngiliz yönetimini kullanarak Filistin bölgesine yerleşmeye başlayan Yahudiler, II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde de resmen bir Yahudi devleti olarak İsrail'i kurmuşlardır. İki bin yıl sonra yeniden bir Yahudi devletinin Ortadoğu'da kurulmuş olması, bölge ve dünya dengelerini sarsmış ve bu devlet kurulduktan sonra bölgedeki çatışmalar sürekli olarak tırmanmış ve günümüze kadar gelip dayanmıştır. İsrail devletinin elli yıllık tarihi tam bir savaş ve çatışma tarihi olarak geçmiştir. Çevresindeki Müslüman devlet baskısından kurtulmak isteyen İsrail, bu doğrultuda Büyük İsrail Projesi'ni hazırlamış ve ABD'den yararlanarak uygulamaya başlamıştır.

İngiltere merkezli Yakın Doğu Konfederasyonu, Amerika merkezli Büyük Ortadoğu Projesi, İsrail merkezli Büyük İsrail Projeleri'nin hepsi de Osmanlı İmparatorluğu'nun alanında kendi egemenliklerini kurmak isteyen ülkelerin emperyalist girişimlerdir. Bu alanı Atlantik güçlerine ya da Yahudilere bırakmak istemeyen Avrupalılar da Büyük Avrupa Projesi bu doğrultuda devreye girmektedir. Laik, üniter, ulusal ve çağdaş bir cumhuriyet modeli çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni içine almak istemeyen Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyelik sürecini uzatarak, müzakere döneminde Türkiye'yi dönüştürmeyi ve bundan sonra da ikinci bir Yugoslavya deneyini gerçekleştirerek, Anadolu'da kurulacak Hıristiyan eyaletlerini, eski Yugoslavya cumhuriyetlerine benzer biçimde içine almaya yönelmektedir. Büyük Avrupa Projesi, Atlantik'ten Urallara kadar uzanırken, bütün Osmanlı coğrafyasında Avrupa standartlarına uygun küçük devletçikler oluşturmayı hedeflemektedir. Bu bölgelerden Müslümanlığı tasfiye etmeyi hedefleyen Batı Avrupa merkezli Büyük Avrupa Projesi; Avrupa'nın doğusuna, Yeni Bizans Projesi biçiminde Avrupa hegemonyasının yayılması anlamına gelmektedir. Berlin merkezli Büyük Avrupa'nın kurulduğu gün, Balkan, Kafkas. Anadolu ve Ortadoğu eyaletleri Hıristiyanlaşarak Avrupa Birliği'nin içinde yer alacaklar, böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ile meydana gelen Şark Meselesi Avrupa merkezli yapılanma ile çözüme kavuşturulacak. Yani Atlantik güçlerine, Asya güçlerine, Yahudi egemenliğindeki Büyük İsrail Projesi'ne dünyanın merkezi alanı bırakılmayacaktır. İran merkezli bir İslam Birliği'ne ya da Çin, Hindistan, Rusya gibi Asya'nın büyük dev ülkelerinin, dünyanın merkezinde etkinlik kurmalarına izin verilmeyecektir.

Osmanlı sonrası dönemde gündeme gelen Sovyet Devrimi, dünyanın kuzey yarı küresinde bir büyük ideolojik imparatorluğu ortaya çıkarmış ama bu siyasal yapı yetmiş yıl içinde çökmüştür. Sovyetler Birliği sayesinde tüm Kuzey Asya'da ve Doğu Avrupa'da hegemonya kurmuş olan Rus devleti, sonradan ilan ettiği "Yakın Çevre Doktrini" çerçevesinde eski Sovyet Cumhuriyetleri'nin bazılarını "Bağımsız Devletler Topluluğu" adı altında gevşek bir konfederasyon olarak kendisine bağlamış ve eskisi gibi dünyanın merkezi alanı olan Avrasya kıtasını Rus egemenliği altında tutabilmek için girişimde bulunmuştur. İran'ı kendine stratejik partner seçen Rusya Federasyonu, izlediği Avrasya siyasetinde Türkiye'yi de yanına alarak Bağımsız Devletler Topluluğu'nun alanını eski Osmanlı hinterlandına genişletmek istemekte, böylece Rusya'nın kontrolü altında bir Türkiye ile, Avrupa ve Atlantik güçlerin Ortadoğu'ya girmelerini önlemek istemektedir. Ayrıca, İsrail Merkezli bir Orta doğu yapılanmasının Kafkaslar’a ve Orta Asya'ya uzanması ise, Rusya'nın hiç de işine gelmemektedir. Bağımsız Devletler Topluluğu ile Avrasya'yı denetiminde tutacak olan Rusya, Türkiye'yi da yanına alarak Büyük İsrail Projesini önlemek istemekte, Avrupa ve Amerika'nın bölgeye girişinin önünü kesmeye çalışmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu sonrasında meydana gelen otorite boşluğunun yarattığı Şark Meselesi'nin çözümünde Rusya, Çin ve Hindistan; Doğu güçleri olarak, belirli bir rekabet içinde bulunmaktadırlar. Her üç ülkenin vatandaşları arasında milyonlarca Müslüman nüfus bulunması, Asya’nın dev ülkelerini, Ortadoğu'nun Müslüman ülkelerini etkilemek açısından şanslı bir konuma getirmektedir. Bir buçuk milyarlık Çin ve Hindistan ile yüz elli milyonluk Rusya Federasyonu, sahip oldukları Müslüman vatandaşları ile Ortadoğu'nun İslam topluluklarını doğrudan etkileyebilme ve kendi doğrultularında yönlendirebilme imkanını değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Batılı ülkeler ve güçler arasındaki hegemonya kavgasında, Batı dünyası Ortadoğu'nun geleceği için anlaşamazsa, ortaya çıkacak çözümsüzlük ortamında Batı'nın dünyanın merkezi alanındaki kontrolünü bütünüyle kaybetmesi gündeme gelecek, bu durumdan da dünyaya açılan Asya'nın dev ülkeleri yararlanabileceklerdir. Çin ve Hindistan kendi içlerinde barındırdıkları Müslüman topluluklarla Orta doğu ülkeleri ile daha yakın ilişkiler kurabilecekler, bu bölgede oluşturulabilecek bir İslam Birliği'ni kendilerine bağ!ayabileceklerdir, Hindistan, İran üzerinden; Çin ise, Orta Asya üzeriden Ortadoğu İslam toplulukları ile doğrudan temas kurabilecekler ve onların etkin olacağı böylesine bir siyasal yapılanma Türkiye'yi de kendiliğinden içine çekebilecektir. Bölgesel bir İslami yapılanma bir Müslüman ülke olarak Türkiye'yi Asya merkezli İslami entegrasyonun parçası durumuna getirecek, Avrupa'nın yanı başında Batı'nın çağdaş uygarlığı ile bütünleşmek için yola çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin laik cumhuriyet yapısı kendiliğinden sarsılacaktır. Çin, Hindistan ya da Rusya'nın kontrolü altına girmiş bir İslam dünyası içinde yer alacak bir Türkiye, tıpkı Avrupa Birliği sürecinde olduğu gibi bağımsızlığını yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel hegemonyasına karşı Avrupa ülkeleri bir kıtasal konfederasyona giderken, Asya ülkeleri de benzer arayışlara yönelmişlerdir. 20, yüzyılda dünyanın merkezi konumuna gelen New York'a karşı Çin, Şanghay kentini 21. yüzyılın dünyasının merkezi olmaya aday bir kent olarak çıkartırken; bu kentin adı ile anılan Şanghay İşbirliği Örgütü'nü de bir kıtasal ittifak olarak gündeme getirmektedir. Avrupa Birliği'ne yarım yüzyıldır üye olmak için çırpınan Türkiye, sonuçsuz kaldığı bir aşamada, geleceğin Asya entegrasyonunun çekirdeğini oluşturacak Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye olabilmek için çağrı almaktadır. Çin ve Rusya, Türkiye üzerindeki Batı hegemonyasını ortadan kaldırabilmek amacıyla Atatürk'ün Cumhuriyet devletini, Asya'nın gelecekteki birliğinin çekirdeğini oluşturan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmak için dolaylı yollardan zorlamaktadırlar. Türkiye bu örgüte tam üye olarak girerse hem Avrupa Birliği'nden hem ABD'den uzaklaşır. Böyle bir durumda, İsrail devleti tek başına Orta doğu' da ayakta kalamaz ve zamanla dağılır gider.

Osmanlı devletinden kalan topraklarda hak iddia eden ve kendine bağlı bir hegemonya düzeni kurmak isteyen emperyal projelere karşılık, bölge ülkelerinin de kendilerine göre gelişmek için izledikleri planlar bulunmaktadır. Bölgenin en büyük topluluğunu oluşturan Arapların, Arap devletlerini bir araya getiren bir Büyük Arap Birliği projesi vardır, Mısır'ın başında Arap milliyetçisi bir önder olarak Nasır varken, Mısır ve Suriye'nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmeleri gündeme gelmiştir, Bölgedeki Batı emperyalizmine ve İsrail'e karşı gündeme getirilen bu modeli Sovyetler Birliği desteklemiştir ama Batılı güçlerin devreye girmeleri ile beraber Birleşik Arap Cumhuriyeti yapılanması çok kısa ömürlü olmuştur. Irak, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Arap devletlerini içine alamayan Birleşik Arap Cumhuriyeti girişimi Batılıların engellemeli ve İsrail'in provokasyonları ile başarısız kılınmıştır. Nasır iktidardan düştükten sonra ise, Araplar arasında böylesine bir siyasal birlik oluşturma girişimi görülmemiştir. Özellikle Suriye ve Irak gibi Arap ülkelerinde, Arap milliyetçisi Baas Partisi iktidar olmasına rağmen, parti içi kanat çekişmeleri ve Batılı emperyal güçlerin engellemeleriyle iki komşu ülke bir türlü bir araya gelememiştir. Bu iki ülke birleşemedikleri için de bölgeye giren Atlantik emperyalizminin saldırıları yüzünden bölünmek ve çökmek zorunda kalmışlardır. Irak bu durumun faturasını çok ağır ödemiş ve iki kez Amerikan saldırısı ile karşı karşıya kalarak yıkılmıştır. Arap Birliği Örgütü'nün de yeterince etkin çalışamaması, Arap ülkelerinin bir araya gelerek bölgesi birlik oluşturmalarını önlemiştir. Bu nedenle, Osmanlı sonrası dönemde bu bölgede bir Arap Birliği'nin oluşturulması projesi yürümemiştir.

Bölgenin Arap olmayan büyük ülkesi İran ise, Müslüman kimliği ile bütün Ortadoğu'nun İslam topluluklarına öncülük etmek istemiştir. Soğuk savaşın son döneminde Sovyetler Birliği'ni çökertmek üzere Avrupa emperyalizminin desteği ile İran'ın başına getirilen Humeyni, yeşil kuşak stratejisi doğrultusunda Orta Asya'ya değil ama Ortadoğu'ya bir İslam Birliği için yönelince, ABD'nin desteği ile Irak, İran'a saldırmıştır. Dokuz yıl süren savaş sonucunda Irak çökme noktasına gelince Amerikan ordusu I. Körfez Savaşı amacıyla Irak'a girmiş ve Suudi Arabistan'da Merkezi Kuvvetler Komutanlığı'nı kurarak, dünyanın merkezini kendine bağlı bir ordu yapılanmasıyla gerçekleştirmiştir. Bu komutanlığın kurulmasından sonra Amerika Birleşik Devletleri Orta doğu ile ilişkilerini devletten devlete bağlantılarla değil ama doğrudan kendine bağlı askeri birlikler aracılığı ile yürütmüştür. Bu durumdan yararlanarak diğer projeleri önlemiş ama askerleri aracılığı ile hem Büyük Orta doğu hem de Büyük İsrail projelerinin önünü açmıştır. ABD halen bu düzen ile geleceğe yönelik projelerini bölgede dayatmacı biçimde uygulamaktadır.

 Bölgesel Projeler ve Türkiye

 Eski Osmanlı ülkesinin geleceği ile herkes ilgilenirken ve bu bölgede kendisinin merkezinde olacağı ve gene kendisine bağımlı olacak bir siyasal yapılanmanın peşinde koşarlarken, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak merkezi topraklar üzerinde kurulmuş Türk devletine kimse düşüncesini sormamaktadır. Bölgenin merkezinde bir Türk devleti olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin orta boy bir ülke olarak geleceğe dönük bir gelişme stratejisinin olabileceği kimsenin aklına gelmemektedir. Dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı için son derece önemli bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti'nin merkezinde yer alabileceği bir yeni bölgesel yapılanmanın olabileceğini doğal karşılamak gerekirken, emperyalizmin ve Siyonizm'in işbirlikçileri böylesine bir ihtimali önlemek ve devre dışı bırakabilmek için Türkiye üzerine var güçleri ile abanmaktalar ve ellerindeki parasal olanakları seferber ederek; Türkiye'nin önemli kesimlerini maddi çıkar karşılığında kendi çıkarları için yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra soğuk savaş döneminin koşullarının ortadan kalkmasına rağmen sanki soğuk savaş devam ediyormuş ve sanki Batı Bloku varmış gibi hareket ederek Türkiye'nin uyanmasını önlemeye çalışıyorlar, psikolojik savaş stratejilerini, parasal olanakları ile satın aldıkları İstanbul medyası aracılığı ile gündeme getiriyorlar, gazeteler ve televizyon kanalları ile psikolojik yönlendirme taarruzunu Türk toplumu üzerinde kararlı ve ısrarlı biçimde yürütmektedirler. Bu nedenle, Türk toplumunun uyanması ve değişen koşulları algılaması zaman almıştır. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra geçen on beş yıllık bir süre sonunda Türkler, Yeni Dünya Düzeninin anlamını ve küreselleşmenin süper bir emperyalizm olduğunu kavramaya başlamışlardır.

Orta boy ülkeler, küçük ülkelerle beraber, büyük ülkelerin ve emperyalist güçlerin çekişme alanı konumundadırlar. Dünya hegemonyasına ya da bölgesel egemenliğe yönelen bütün emperyal devletler, küçük ve orta boy ülkeler üzerinde egemenlik yarışı içinde olurlar. Son on beş senedir Türkiye üzerinde, Batı Bloku'nun üç merkezi olan ABD, AB ve İsrail hegemonya çekişmesi içine girmişlerdir. ABD’yi yönlendiren Yahudi lobileri İsrail'in çıkarları doğrultusunda Amerikan baskısını Türkiye üzerinde sürdürürlerken, Avrupa ülkeleri de Avrupa Birliği sürecinden yararlanarak, Türkiye üzerinde etkin olmak ve ülkeyi istedikleri hedeflere doğru yönlendirmek istemişlerdir. Türkiye bu yüzden, bir türlü toparlanamamış eski müttefiklerinin baskıları ile onların çıkarları doğrultusunda bir yerlere çekilmek istenmiştir. Bu olumsuz koşullara rağmen gene de bir avuç vatansever Türk aydını, Atatürk'ün Cumhuriyeti'nin bağımsız geleceğini değişen dünya koşullarında yaptıkları çalışmalarla belirlemeye çalışmışlardır. Yüz yıllık cumhuriyetin ve bu devleti kuran Kuvay-ı Milliye mücadelesinin birikimi, Türkiye'nin bağımsız gelecek arayışını etkilemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış ulus devlet olarak, 20. yüzyılda yoluna devam ederek, 21. yüzyıla ulaşmıştır. O dönemin koşullarında, imparatorlukların yıkıldığı bir aşamada, Avrupa'nın önde gelen ülkelerinde geçerli olan devlet model olarak ulus devlet biçiminde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, daha sonra ülke koşullarına uygun kendi modelini oluştururken, üniter ve laik bir cumhuriyet devleti rejimine yönelmiştir. Soğuk savaşın hassas dengelerinde kendi modelini koruyabilen Türkiye Cumhuriyeti'ne, 21 yüzyılın başlarında dünyanın egemen güçleri tarafından karşı çıkılmaktadır. I. Dünya Savaşı sonrasında bir Ulusal Kurtuluş Savaşı yaparak ayakta kalan, bu yoldan kendi bağımsız devletini kuran Türk ulusuna, devlet olarak yoluna devam etme hakkını, bu bölgenin geleceği için plan ve projeleri olan egemen güçler izin vermek istememektedirler. Uluslararası hukuka göre her ulusun devlet kurma hakkı olduğu gibi her devletin de değişen dünya koşullarında var olma hakkı bulunmaktadır. Her ulus ve her devlet için geçerli olan bu durum, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu için kabul edilmek istenmemektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ile ortaya çıkan boşluk alanında, kendi bağımsızlığı için savaşan bir halk, ulusal kurtuluşu gerçekleştirdikten sonra kendi ulus devletini kurmuştur. Lozan Antlaşması ile uluslararası düzende tanınmış olan Türkiye Cumhuriyeti'ni devlet olma hakkını ve kurulduğu gibi kendi modeli ile yoluna devam etme şansını hiçbir otorite elinden alma hakkına sahip değildir.

Yeni Dünya Düzeni sürecinde, bu bölgede kendi planlarını gerçekleştirmek isteyenler hem Türk ulusunun elinden bağımsız bir siyasal varlık olarak var olma hakkını hem de bu ulusun kurmuş olduğu devletin bağımsız bir siyasal organizma olarak yaşama hakkını ortadan kaldırmak istemektedirler. Dünyanın ortasındaki diğer ülkelere de göz dikerken, Irak için uyguladıkları saldırganlığı, merkez bölgenin diğer orta boy ülkeler için de geçerli kılmak istemektedirler. Konunun jeopolitik hesapları olmakla beraber; petrol ve doğal kaynaklara el koyma planları ile dinsel amaçla kutsal topraklara el koyma planları Osmanlı arazisi üzerindeki bütün devletleri tehdit etmektedir. Türkiye, Osmanlı ülkesinin merkez ülkesi olarak emperyalist saldırganlığın baş hedeflerinden birisi konumundadır. Bu nedenle de tasfiye edilme sürecine zorlanmakta, Atatürk'ün bağımsız Türkiye Cumhuriyeti zaman içerisinde tasfiye edilirken, bir yandan da bölgesel bir konfederasyonun temelleri atılmaktadır. Ama bu konfederasyonunun nereye bağlı olacağı, kim tarafından yönetileceği ve merkezinin neresi olacağı daha belirlenmiş değildir. Batılı emperyal güçler arasındaki çekişmeler bu durumun yapısını belirleyecektir.

II. Dünya Savaşı sonrasında baskı altına alınarak, kontrol altında tutulan Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği'nin yıkılması sürecinde de yoğun bir psikolojik savaş yönlendirmesine maruz kalmış ve bu nedenle de Türk halkının uyanarak gerçekleri görmesi engellenmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında gündeme gelen Avrupa ülkelerinin birleşmesi konusu, Türk kamuoyunun önüne atılmış, Türkiye sürekli olarak Avrupa Birliği'ne üye olma hayali ile oyalanırken dünyanın egemen gücü olan Atlantik İttifakı Türkiye üzerinden Osmanlı alanına girmiş ve dünyanın merkezi bölgesinde geleceğe dönük kendi planları doğrultusunda örgütlenmiştir. Amerika merkezli Büyük Ortadoğu Projesi, İsrail merkezli Büyük İsrail Projesi ile beraber yürürlüğe konulmuştur. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusu gündeme getirilerek yarım yüzyıla yakın bir süredir oyalandığı, 17 Aralık kararlarıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Fakat bu süre içinde Avrupa Birliği uyum paketleri ile Türkiye'nin içine girerek Türkiye üzerinden Ortadoğu'nun yeniden yapılanmasında yer almıştır.

Türkiye, Avrupa ile oyalanırken ABD, NATO aracılığı ile Ortadoğu'nun gelecekte kendi planlarına göre yapılandırılmasına çalışmış ve Türkiye üzerinden bölgeye dönük girişimlerini sürdürmüştür. Daha önce ifade edildiği üzere aslında Büyük Ortadoğu Projesi, özü itibarıyla Büyük İsrail Projesidir. Amerikan devletini ve başkentini işgal eden Siyonist lobiler Tevrat doğrultusundaki bu projeyi zorla ABD'ye uygulatıyorlar ve Türkiye'deki gayrimüslim lobileri de işbirlikçi olarak kullanıyorlardı. Basın ve medya aracılığı ile bu lobiler Büyük İsrail ve Büyük Ortadoğu projeleri doğrultusunda Türk toplumunu psikolojik olarak yönlendiriyorlar ama yaptıklarını sürekli olarak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması düşüncesine dayandırıyorlardı. Bir anlamda Türkiye Avrupa sopası ile dövülüyor, Avrupa kapısının önünde üyelik için bekletilirken bekleme süreci içinde zorla dönüştürülüyor ve gelecekte Büyük İsrail ya da Büyük Orta doğu projelerinin uygulanabileceği elverişli bir yapıya doğru sürükleniyordu. Görünüşte Türkiye Avrupa için değiştiriliyordu ama gerçekte İsrail'in büyük devletine uygun bir biçimde dönüştürülüyordu. İsrail lobileri Türkiye'nin dönüştürülmesinde, Avrupa Birliği oluşumunu göz boyama doğrultusunda çok iyi kullanıyorlar ve bu doğrultuda gelen tepkiler ile eleştirileri Avrupa üzerinden karşılıyorlardı.

Avrupa ile uğraşmaktan başı dönmüş Türkiye ne Büyük Ortadoğu ne de Büyük İsrail projelerinin devreye girdiğini anlıyordu. Bu işin farkına varan ve bu doğrultuda Türk devletini ve ulusunu uyaran uzmanlar ise, toplumdan ve siyasetten dışlanarak gerçekle rin belirginlik kazanması Önleniyordu, Son askeri dönem sırasında ABD'ye yakın yönetimin getirmiş olduğu basın cuntası, Türkiye'nin küreselleşme dönemine uygun ama son tahlilde Büyük Orta doğu üzerinden Büyük İsrail'i gerçekleştirecek biçimde dönüştürülmesi için her türlü psikolojik savaş ve yönlendirme işlevini yerine getiriyorlardı. Basın mensupluğundan iş adamlığına terfi eden bu dıştan kumandalı kadro, Türk kamuoyunun gerçekleri görmesini önlemek üzere her türlü yolu deniyordu, Zaman içerisindeki gelişmelerle Türkiye'deki basın Türk olmaktan çıkıyor ve küresel patronların emrinde, Büyük Orta doğu ya da İsrail için kendilerine verilen görevleri yerine getiriyorlardı. Jeopolitik ve stratejik bilgi ve düşünceden uzak kalan Türk kamuoyu da bir psikolojik yönlendirmenin etkisi altında kalıyordu. Ara sıra gerçekleri söyleyen bir bilim adamı ya da yazar ortaya çıktığında ise hemen psikolojik savaş kadrosunun koro halindeki "paranoyaklık" suçlaması ile karşı karşıya kalıyordu. Paranoya, şizofreni ya da komploculuk suçlamasından çekinen Türk aydınları da gerçekleri görmelerine rağmen konuşamıyorlar ve etkin olamıyorlardı.

Soğuk savaşın bitiminden sonraki süreçte yaşanan gelişmeler ve birbirini izleyen olaylar, bazı gerçeklerin gün ışığına çıkması ve daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Türkiye’nin Atatürk'ün kurmuş olduğu devlet modeli ile Avrupa Birliği içine alınmayacağı kesin olarak anlaşılmıştır. Avrupa'nın ancak Yugoslavya gibi parçalanan ve Hıristiyan eyaletler halinde bölünen bir Türkiye'yi içine almayı planladığı görülmüştür. Böylelikle de Vatikan'ın istediği Yeni Bizans Projesi gerçekleşmiş olacaktır. Büyük Orta doğu ve Büyük İsrail projeleri de öncelikli olarak bir Kürdistan devleti kurmaya yöneldiği için, sonunda Türkiye'nin parçalanmasına giden yol açılacaktır. Bu doğrultu da Büyük Ermenistan, Pontus, İyon ya ve Trakya devletleri projeleri gündeme iliştirilmekte, İstanbul'da ise bir Bizans eyaletinin oluşması için çalışılmaktadır. Yaşanan süreçte Türkiye, ne Avrupa'dan ne Amerika'dan ne de İsrail’den beklediği anlayış ve yardımları görmüştür. Sürekli olarak müttefiklik görünümü ile oyalanan Türkiye’yi, Batılı güçler hiçbir zaman ciddiye almamışlar ve sürekli olarak Türkiye'yi, kendi çıkarları için gene kendi planlarına uygun bir yönde kullanmışlardır. Son elli yılda ise dışarıdan getirilen yöneticiler aracılığıyla Türkiye tam bir sömürge yönetimine mahkûm edilmiş ve Türkiye'nin kendi yolunu bulmasına izin verilmemiştir.

2000'li yılların başlarından itibaren ise Türkiye kendi çıkarlarını görmeye ve Batılı emperyalistlerin söylediklerini eleştirmeye başlamıştır. Saldırgan Amerika'nın insan haklarını nasıl ihlal ettiği açıkça ifade edilebilmiş, bütün zorlamalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti parlamentosu, Irak savaşına karşı çıkarak asker göndermeyle ilgili tezkereyi reddetmiştir. İsrail ve Amerika'nın pervasız saldırganlıkları karşısında, Türk halkı bu iki ülkeyi saldırgan ve terörist olarak gördüğünü birçok kamuoyu araştırmasıyla göstermiştir. Herkes kendisine göre bir yol izlerken, Türk devleti de ulusal çıkarlarına önem vererek diğer devletlere karşı koymaya öncelik vermeye başlamıştır. Her devlet kendi çıkarına göre hareket ederken diğer devletlerin plan ve programlarına öncelik vererek hareket etmiştir.                      

Bugün Türkiye, Avrupa'ya, Amerika'ya ve İsrail'e artık güvenmemektedir. Kendi çıkarlarını tek doğruymuş gibi bize dayatan bu emperyalist güçlerin, Türkiye Cumhuriyeti'ni bitme noktasına getirmek istediği artık daha net anlaşılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bitmemek ve yoluna davam edebilmek için Batılı müttefiklerinin emperyalist baskılarından kurtularak, bağımsız bir dış politikaya yönelmelidir. Türkiye, Atatürk'ün döneminde olduğu gibi Türkiye ve Ankara merkezli bir dış politikaya acilen dönerse kendini kurtarabilecektir. Bu aşamada artık, Avrupa, Amerika ya da İsrail merkezli politikalara değil, Ankara ve Türkiye merkezli politikalara öncelik verilmesi gerekmektedir. Şimdiye kadar işbirlikçi İstanbul medyası nedeniyle Türkiye'nin kendi ulusal çıkarlarına uygun bağımsız açılımları kamuoyu önünde yer alamamıştır. Yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu'nu otuz üç yıl ayakta tutan Abdülhamit dış politikası ile Batılı emperyal güçlere karşı bağımsızlık mücadelesi yürüten Mustafa Kemal politikası arasında bir yeni sentez arayışının gündeme gelmesi gerekmektedir. Türkiye'yi II. Dünya Savaşı batağından uzak tutan İsmet İnönü dış politikası da bu dönemde Türkiye açısından yeniden önem kazanmaktadır. Dünyanın jeopolitik merkezinde kurulmuş olan orta boy stratejik bir devlet olarak Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konumunu kullanarak Ankara ve Türkiye merkezli yeni bir strateji izleyebilirse, bu aşamada hem devlet olarak hem de ulus olarak bulunduğu coğrafyada yerini koruyabilir. Aksi takdirde. bu bölgeye yönelik emperyalist planlar uğruna Türkiye Cumhuriyeti'nin dağılması kaçınılmazdır. Dağılma sürecini hızlandırmak için her türlü baskı halen devam etmektedir. Bu tür baskıların ortadan kalkması için Türkiye'nin kendi ulusal planını ortaya koyması gerekmektedir.

 “B Planı” Zorunluluğu ve Merkezi Devletler Birliği

 Dünyanın batı ve kuzey bölgelerinden gelen emperyalist saldırılara karşı anakaranın merkezi belgesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti'nin doğ ya doğru yeni bir açılımı gündeme getirmesi gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bu coğrafyanın merkezi bölgesinde orta boy bir bağımsız devlet kuran Mustafa Kemal, Osmanlı'nın geri çekilmesi nedeniyle meydana gelen otorite boşluğu alanını, II. Dünya Savaşı öncesi dönemde doldurabilmek için, Batı'da Balkan Birliği'ni, Doğu da ise Sadabat Paktı'nı gündeme getirmiştir. Eski Osmanlı eyaletleri olan Balkan ülkelerini emperyalist saldırıdan koruyabilmek ve onlarla yeni bir dayanışma düzeni içine girebilmek için Balkan Paktı'nı gündeme getiren Mustafa Kemal, II. Dünya Savaşı sürecinde Orta Avrupa'nın iki saldırgan politikacısının önüne bir Balkan seddi çekmek istiyordu. Ne var ki, kendisinden sonra Almanya diktatörü bütün Balkanlar'a saldırarak, Balkan ülkelerinin büyük bir katliama uğramasına neden olmuştur. Günümüzde artık Balkan ülkeleri, Sovyetler Birliği'nin darılmasından sonra sosyalizmi terk ederek Avrupa Birliği içinde yeni eyaletler olarak yer almaya hazırlanıyorlar. Türkiye bu aşamada eskisi gibi Balkanlar'da etkin olamaz. ABD, Balkan ülkelerinin merkezi Avrupa'nın denetimi altına girmesini önleyebilmek için, Kosova, Makedonya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya gibi ülkelerde askeri üsler kurarak yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu koşullarda Balkanlar artık Türkiye ile Avrupa arasında değil ama ABD ile Avrupa Birliği arasında kalan bir mesele haline gelmiştir. Büyük güçlerin yeni çekişme alanına dönüşen Balkanlar üzerinde, Türkiye'nin eskisi gibi hak iddia etmesi son derece zor görünmektedir, bu nedenle Türkiye kendi çıkarlarına uygun yeni bir yapılanmaya yönelirken, Balkan bölgesini bunun içine alamayacağı açıktır.

Türkiye için A Planı olarak yıllarca gündemde tutulan Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşememesi durumunda, Türkiye'nin bunun yerine kendi ulusal çıkarlarına uygun bir biçimde B Planı olacaktır. B Planı har zaman A Planı'nın gerçekleşmediği aşamalarda ortaya çıkar. Türkiye'nin A Planı artık devre dışı kaldığına göre, müzakere süreçlerinde yeniden bir yarım yüzyıl kaybetmenin hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Emperyal güçler dünyanın merkezi bölgesini ve buradaki doğal zenginlikleri paylaşmak için çekişirken, altta kalarak ezilip yok olmamak için, Türkiye kendisini ayakta tutabilecek bir B Planı'nı ortaya koymak zorundadır. Bu planı hiçbir dış güç Türkiye için hazırlayamaz. Türkiye'deki dış güçlerin işbirlikçisi lobiler ya da kadrolarda böylesine bir planı hazırlayamazlar çünkü Türkiye ve Ankara merkezli dünyaya bakma alışkanlığına sahip değildirler. Tıpkı Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi, Ankara ve Türkiye merkezli bakış açısı, değişen koşullarda Türkiye'nin B Planı'nı ortaya koyacaktır. Çünkü Türkiye bu tür bir bakış açısı ile kurulmuştur o nedenle de Türkiye'nin yoluna devam etmesi aynı bakış açısıyla sağlanacaktır.

Hiç kimse, Amerika, İngiltere, Almanya ya da İsrail merkezli bakış açılarını Türkiye'ye zorla kabul ettirme durumunda değildir. İsrail nasıl Kudüs merkezli Ortadoğu'ya bakıyorsa, Avrupa nasıl Brüksel merkezli bu bölgelere yaklaşıyorsa, Türkiye de Ankara merkezli bir bakış açısı ile Misakı Milli sınırlarına ve bu sınırlar içerisindeki ülkenin birliğine sahip çıkabilecektir. Bize dost olduğunu söyleyen Batılı ülkelerin hepsi emperyal bakış açısı ile dünyanın merkezini kendilerine göre düzenlemeye çaba gösterdiklerinden, Türkiye'nin çıkarları ve istekleri sürekli olarak güme gitmekte ve ertelenmektedir. Böylesine olumsuz bir süreç içinde Türkiye Cumhuriyeti devleti yarı yarıya tasfiye edilmiştir. Tam bu aşamada Ankara'daki devleti küçültmek üzere harekete geçen cemaatçi bir kadro ulus devleti başına geçmiştir. On beş milyonluk İstanbul'dan Ankara'ya gelerek beş milyonluk Ankara'yı küçültmek üzere hareket edenler, İstanbul'un Ankara'nın üç misli büyük olduğunu görmezden gelmekteler, her nedense mütareke dönemindekine benzer bir konuma sürüklenmiş olan İstanbul'u değil de Yeni Bizans ya da Büyük Ortadoğu projelerinin önünü açmak için ulus devletin başkenti Ankara'yı ortadan kaldırmayı hedeflemektedirler. Türkiye'nin ulusal çıkarları için ve Üniter devletin sağlıklı biçimde yoluna devam edebilmesi için Ankara'nın değil fazlasıyla dağınık bir gelişim göstermiş ve bu nedenle de hastalıklı bir yapıya sürüklenmiş olan İstanbul'un küçültülmesi zorunlu görünmektedir. Küresel emperyalizme sermaye ilişkileri ile teslim olmuş İstanbul küçültülmezse, İstanbul'u bir atlama tahtası olarak gören küresel emperyalizmin bütün ülkeyi teslim alması gündeme gelebilecektir. Türkiye'nin B Planı açısından Ankara'nın Orta Anadolu'da daha da büyütülmesi ve İstanbul'un devlet merkezine bağlı kalabilmesi için de bu İstanbul'daki Bizans artığı zihniyetin hakimiyetinin kırılması gerekmektedir, Ankara merkezli bir ulusal plan ancak İstanbul'un küçültülmesi ile başarılı olabilir, aksi takdirde bu dış rüzgarlara fazlasıyla açık metropoldeki zihniyet Yeni Bizans projesi doğrultusunda kullanılmaya devam edilecek ve Ankara'nın karşısına başlıca engel olarak çıkacaktır.

 Merkezi Devletler Birliği

 Mustafa Kemal'in Ankara'sından bölgeye bakıldığı zaman, ortaya tıpkı Atatürk'ün zamanında olduğu gibi Sadabat Paktı benzeri bir manzara çıkmaktadır. Bir yandan, İsrail merkezli yapılanma bölgenin bütün ülkelerini tehdit etmekte, diğer yandan on bin kilometre öteden küresel emperyal güç saldırgan ordusu ile bölge ülkelerinin içine girerek hem saldırmakta hem de yeni bir yapılanmaya doğru zorlamaktadır. Başta Irak olmak üzere, İran, Suriye, Azerbaycan, Gürcistan, Ürdün, Suudi Arabistan, Lübnan ve Mısır büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Küresel eşkıya olarak Amerikan ordusu bütün bölgeyi işgal etme planları içindedir. Bu süreçte Türkiye, hem bölgeye karşı müttefiklik görünümü ile kullanılmak istenmekte hem de bölgenin merkezindeki ülke olarak yeni yapılanma sürecinde dönüştürülmek istenmektedir. Türkiye bölgeye ve komşularına yönelen askeri saldırı planlarına kesinlikle alet olmamak durumundadır, Aksi takdirde işbirlikçi ülke görünümü ile bölgenin bütün ülkelerinin düşmanlığına hedef olacak ve tüm İslam dünyasından dışlanacaktır. Türkiye'yi yönetenler, yeni bir Haçlı Seferi olarak Ortadoğu'ya gelen bu saldırganlığa karşı hem Türkiye'yi korumak, hem de bölge ülkeleri olan komşuları ile bir araya gelerek beraber hareket etmek zorundadır.

Atatürk’ün İran'ı muhatap alarak bir bölgesel paktı gündeme getirmesinin; Türkiye gibi bir Türk ülkesi olan, nüfusunun yüzde yetmişi ile Türk asıllı olan İran'ın Anadolu'daki Türk devletinin kurucusu tarafından muhatap olarak ele alınmasının; Batılı emperyalistlerin bölgeye yeniden gelmelerini önlemek üzere Türkiye ile İran arasında bir yakınlaşmanın temellerinin o dönemde atılmasının anlamı çok büyüktür. Dünyanın merkezinde, Ön Asya'da bir Türk devleti kuran Atatürk, belgenin diğer büyük Türk devleti olarak İran'ı başlıca muhatap olarak kabul etmiş ve dünyanın büyük emperyal güçlerine karşı bir ittifak oluşturmak istemiştir. Sadabat Paktı. II, Dünya Savaşı öncesinde Ortadoğu'ya Batılı emperyalist güçlerin gelmesi tehlikesine karşı atılmış bir adımdır Mustafa Kemal, batıda Balkan Paktı ile Türkiye’yi güvence altına alırken, doğuda da Sadabat Paktı ile Türkiye’yi daha güvenli bir ortama kavuşturmak istiyordu. Emperyal güçler yerinde kaldığı sürece Türkiye kendi coğrafyasında ayakta kalabilmek için, sınır komşusu ve akrabası olan İran ile yakınlaşmak zorunda idi. Türkiye'nin iki misli genişlikte bir ülkeye sahip olan ve nüfusu Türkiye ile aynı düzeyde olan bu büyük petrol ülkesi ile yakınlık, Türkiye açısından son derece önem kazanmaktaydı. İki Türk asıllı toplumun bir dostluk ve dayanışma ittifakı çerçevesinde bir araya gelmesi, dünyanın jeopolitik merkezinde Osmanlı sonrasında meydana gelen otorite boşluğunu dolduracak nitelikte bir girişimdi. II, Dünya Savaşı öncesinde oluşturulan bu yakınlık, Hitler'in ordularının Ortadoğu'dan uzak kalmasında etkili olmuştur.

Mustafa Kemal, Osmanlı sonrası dönemde dokuya açılırken güney Avrasya hattını esas almış ve bu hat üzerinde bulunan iki Türk ülkesi olarak İran ve Afganistan'ın Sadabat Paktı içinde yer almasını sağlamıştır. Ayrıca eski bir Osmanlı ülkesi olan ve milyonlarca Türkmen’in yaşadığı Irak’ı bu paktın içine alarak, dünyanın merkezi bölgesinde bir bölgesel ittifakın temellerini atmıştır. II Dünya savaşı öncesinde zorunlu görünen bu girişimin benzeri günümüzde yeniden önem kazanmaktadır. İsrail ve Amerika’nın sürekli tehditlerine maruz kalan İran ve Suriye, günümüzde Türkiye'ye yakınlaşmaktalar ve Türkiye ile beraber ortak bir hareket tarzı geliştirebilmek için çaba göstermektedirler. Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun tamamı Türk asıllı bir ülke konumundaki Azerbaycan'ı da yanına alarak, İran ve Suriye ile bir araya gelmelidir. Türkiye ve Iran gibi iki eşit ağırlıkta ülkenin bir araya gelmesiyle dünyanın yeni bir süper gücü bu kez anakaranın merkezinden ortaya çıkacaktır. Orta Asya ve Ön Asya Türklüğü arasında köprü görevi yapabilecek bir konuma sahip olması nedeniyle önem kazanmakta olan Bakü, küçük ülke başkenti olarak İran ve Türkiye arasındaki yakınlaşmanın da merkezi olabilir. Suriye de eski bir Osmanlı ve Türk ülkesi olarak böylesine bir yakınlaşmanın içinde sınır komşusu bir ülke olarak yer alabilecektir. Sadabat Paktı sırasında Fransız işgali nedeniyle dışarıda kalan Suriye bu kez bağımsız bir devlet olarak Ortadoğu'daki dört ülke birliğinin içine girecektir.

Dünyayı işgale kalkarak, finans kapitalin küresel imparatorluğunu kurmak üzere yola çıkmış olan Amerikan emperyalizminin, Ortadoğu'daki askeri birliklerinin adı "Merkezi Kuvvetler" olarak konulmuştur. Bu adlandırma ABD tarafından da bölgenin, dünyanın merkezi olduğu kabul ettiğine işaret eder. Bölge ülkeleri de merkezi kuvvetlerin işgali ve saldırı tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları için, böylesine bir merkezi hegemonyaya karşı bir araya gelerek; Merkezi Devletler Birliği'ni kurmalıdırlar. Böylelikle merkezi kuvvetlerin emperyalist işgal saldırısına karşı, Merkezi Devletlerin birliği direnecek, karşı koyacak, gerekirse savaşacaktır. Merkezdeki ülkeler kesinlikle emperyalistlerin çıkarları için birbirleriyle savaşmayacaklar ama bir araya gelerek, dünyanın merkezini işgal ederek bu bölgedeki bütün devletleri ortadan kaldırmak, bölge halklarını parçalayarak sömürge yönetimine sürüklemek gibi insanlık dışı girişimlere karşı direneceklerdir. Bölgenin saflık ve selameti, bölge ülkelerinin bir araya gelerek dayanışma içine girmelerinde ve örgütlenerek ortak bir savunma gücünü, eski CENTO gibi, işgalci saldırgan merkezi kuvvetlerinin önüne koyabilmesine bağlı görünmektedir. Eski CENTO'da ABD ve İngiltere vardı, yenisi ise bu iki saldırgan emperyalist ülkeye karşı kurulacaktır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından son Yakın Çevre Doktrini çerçevesinde komşularını Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında gevşek bir konfederasyon statüsünde bir araya getirmiş olan Rusya'nın tecrübesinden Merkezi Devletler Birliği'nde faydalanılabilir. Sovyetler'in geri çekildiği Avrasya bölgesine bir anlamda Batılı emperyal güçlerin girmesini önleyebilmek devreye sokulmuş olan Bağımsız Devlet Topluluğu örneğine benzeyen bir gevşek konfederasyon Merkezi Devletler Birliği için de düşünülebilir. O zaman varolan devletler davam edecek, dörtlü birliğe üye olan devletlerin birbirine karışması ya da bunlardan birisinin başka bir yapıya sürüklenmesine karşı, konfederasyon protokolü ile gerçekleştirilecek çatı altında bir ortak koruma düzeni saklanacaktır. İran, Türkiye, Azerbaycan ve Suriye'nin hızla bir araya gelerek oluşturacağı Merkezi Devletler Birliği, acilen bölgede yayılma tehlikesi gösteren savaşa karşı üye ülkeleri koruyacak bir yeni yapılanmayı gerçekleştirecek. Kurulacak ortak savunma birlikleri ile bölgenin güvenliği saklanacaktır, Halen NATO üyesi olan Türkiye'nin kendini korumak için böyle bir savunma örgütüne girmesine başta Amerika olmak üzere diğer Batılı ülkelerin karşı çıkacağı açıktır, Bölgenin petrol yataklarından yararlanmak isteyen bütün Batılı emperyal devletler, bölge ülkelerinin kendilerini korumaları için böylesine bölgesel bir birlikteliği oluşturmalarına izin vermek istemeyeceklerdir. Dörtlü birliğe yönelecek olan bölge ülkeleri bu durumları da hesap ederek, kendi varlıklarını güvence altına alma doğrultusunda adım atacaklardır,

İran ve Türkiye'nin öncülüğünde başlamış olan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın da yeni dönemde daha da gelişmesi ve giderek bir bölgesel ortak pazarın Avrupa kıtasında olduğu gibi gündeme gelmesi de sağlanmalıdır. Batılı emperyalist devletlerin her türlü engelleme oyunlarını bozacak yeni adım, eskiden bu yana davam adan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı hızla bir Ortadoğu pazarına dönüştürülmedir. Böylece, Batılı Ülkelere ekonomik bağımlılıkları azalacak olan dört ülke daha kolay bir biçimde ekonomik entegrasyona yönelebileceklerdir, Türkiye, Avrupa'nın dışında kaldığı yeni dönemde, kendi bölgesinde Merkezi Devletler Birliği çatısı altında gerçekleştireceği bu yeni entegrasyonu, kendi bağımsız geleceği açısından düşünmelidir. Zamanla Orta Asya ülkelerini de içine alacak bir bölgesel ortak pazar, bu bölgenin Batılı emperyalistlerin sömürge alanı olmaktan kurtularak, bağımsız bir ekonomik yapılanmaya yönelmesini sağlayacaktır. Bölge ülkeleri hem petrollerine daha güçlü biçimde sahip çıkabilecekler hem de sahip oldukları tüm ekonomik zenginliklerini dengeli biçimde yardımlaşarak paylaşacaklardır. Böylece bölge halklarının emperyalist Batı ülkelerinin, yardımlarına gereksinmeleri kalmayacaktır.

Kurulacak olan birlik bir devletler birliği olacağı için, ülkeler siyasal rejimleri arasındaki farklılıklar ikinci planda kalacaktır. Her ülke kendi içişlerinde özgür olacak, bağımsız devlet statüsü ile dışarıya açılacak ama bölgenin güvenliği ve ortak gereksinmeleri için işbirliği yapacaktır. Güvenlik ve ekonomik gereksinmeler doğrultusunda başlayacak merkezi ülkeler işbirliği zamanla daha da gelişecek; sosyal ve kültürel alanlarda da ortak çalışmalar öne çıkabilecektir. İşbirliği çalışmaları sırasında hiçbir ülke diğerinin siyasal rejimine ya da içişlerine karışmayacak; birlik üyesi ülkeler işlerine geldiği noktada bağımsız devlet olarak hareket etme hakkına sahip olacaklardır. Türkiye'nin laik cumhuriyet rejimi ile İran'ın İslam demokrasisi rejimleri arasındaki farkları ülkeler ikinci planda bırakacaklar önceliği kendi güvenliklerine ve kalkınmalarına vererek, emperyalistlere karşı ortak bir dayanışma sergileyeceklerdir. Rejim farklılıkları devletler arasındaki yakınlaşmayı, dayanışmayı ve ortak hareket etme düzenini hiçbir zaman sarsmayacak, böylece emperyalist güçlerin Orta doğu ve Hazar bölgesine egemen olabilmek için bölge ülkelerini birbirine düşürme ya da karşılıklı savaştırma provokasyonlarının önü kesilecektir. Ortadoğu'ya gelmeden önce Amerika, Irak'ı İran'a karşı kışkırtarak savaştırmış ve sekiz yıllık savaşın getirdiği çöküntüden yararlanarak Irak'ı işgal etmiştir. Şimdilerde benzeri bir senaryoyu Atlantik emperyalizmi İran ve Türkiye arasında denemek istemektedir. Dünyanın merkezinde yer alan iki büyük ülke Atlantik emperyalizminin ya da Siyonizm'in kışkırtmalar karşısında kesinlikle birbiriyle savaşmamalıdır. Bu tür bir savaş, Irak örneğinde görüldüğü gibi hem İran'ın hem de Türkiye'nin çökmesine neden olacak, böylece hem Büyük Ortadoğu hem de Büyük İsrail projelerinin önü açılacaktır. Böylesine savaş provokasyonlarının önlenebilmesi için de Merkezi Devletler Birliği'ne gereksinim bulunmaktadır.

Merkezi Devletler Birliği, eğer gerçekleşirse, dünyanın ortasında çıkacak yeni bir süper güç olabilir. Avrasya'nın ortalarından çıkacak böylesine büyük bir yapılanma, üç milyon kilometre karelik tesir alanı, iki yüz milyonluk nüfusu ile dünyanın büyük güçlerine karşı bir denge unsuru olabilecektir. Merkezi Devletler Birliği çatısı altında bir araya gelecek dört ülke, dünyanın diğer büyük güçlerinin, tarihte örnekleri görüldüğü gibi, merkezi alana yönelik bir emperyalist işgale kalkışmasını önleyecektir. Bölge dışı süper güçlerin bölgeyi işgale yönelme planları bu tür bir büyük siyasal yapılanma ile önlenebilecektir. Hiçbir emperyal devlet böylesine bir büyük siyasal yapılanmanın bulunduğu merkezi alanı işgale kalkışamayacaktır.

Merkezi Devletler Birliği, dünyanın jeopolitik merkezinde yeni bir kutup merkezi olacak ve dünyanın bozulmuş olan dengelerinin çok kutupluluk çizgisinde yeniden oluşmasına katkıda bulunacaktır. Avrupa ve Batı'nın dev ülkeleri ile Asya'nın dev ülkelerine karşı dünyanın merkezinde benzeri bir büyük gücün ortaya çıkması gerekmektedir. Üç Türk ülkesinin bir araya gelmesi, Suriye'nin de buna katılması ile oluşacak, bir Türk varlığı entegrasyonu, dünyanın merkezini büyük emperyal güçlerin saldırılarından uzak tutacak bir yeni siyasal gücü ortaya çıkaracaktır. Merkezi Devletler Birliği yeni bir kutup başı olarak gündeme gelirken, Ön Asya'daki Türk varlığını örgütleyecek ve gelecekteki Avrasya yapılanmasının da Türk ağırlıklı olmasını sağlayacaktır. Avrasya'nın Türk ağırlığı olarak örgütlemesi açısından da Türkiye-Azerbaycan-İran üçgeninde Merkezi Devletler Birliği etkili olacak; Rusya, Çin, Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin Avrasya'da kendi çıkarları doğrultusunda bir siyasal oluşuma yönelmelerine izin vermeyecektir. Merkezi Devletler Birliği hem Ortadoğu'nun hem Hazar bölgesinin hem de geleceğin Avrasya'sının güvenlik sorununu çözerek dünya barışına da katkıda bulunacaktır. O zaman Teksaslı kovboy on bin kilometre öteden gelerek dünyanın petrol ve maden zenginlilerine el koyma cesaretini kendinde göremeyecektir.

Merkezi Devletler Birliği hem Türkiye'nin hem İran'ın hem Suriye'nin hem Azerbaycan'ın devlet olarak varlıklarını sürdürebilmeleri açısından önemli bir şanstır. Böylesine bir şans zamanında değerlendirilemezse o zaman, bölge dışı emperyalistlerin saldırıları bu dört ülkeyi ortadan kaldırarak araziyi onların çıkarları doğrultusunda düzenlemelerine fırsat bırakılabilecektir. Dünya haritasına bakıldığı zaman, her bölgede belirli bir otoriteye dayanan örgütlenmelerin geliştiği görülmektedir. Atlantik emperyalizmi ile İsrail merkezli Siyonizm'in merkezi alandaki otorite boi1uğunu kendi çıkarları doğrultusunda doldurmak istemeleri; diğer büyük güçleri ve kutup merkezlerini rahatsız ederek yeni bir dünya savaşına elverişli bir ortam yaratacaktır. Dünya barışı ve üçüncü dünya savaşının önlenebilmesi için de Merkezi Devletler Birliği'nin kurulması acilen gereklidir. Türk dünyasına yönelen Turancılık planları bile buna bağlıdır. Ön Asya'da Türk egemenliği olmasa Orta Asya Türklerini Anadolu Türkleri kurtaramaz; Avrasya bölge dışı güçlerin denetimine girerken Turan bölgesi de yeniden emperyal işgal alanına dönüşebilir. Ön Asya'da Türk varlığı Merkezi Devletler Birliği ile güçlendirilmeli ve ondan sonra ikinci adım olarak Orta Asya Türkleri bu birliğin içine alınarak Merkezi Devletler Birliği Türk egemenliğine dayanan bir Avrasya Birliği'ne dönüştürülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ayakta kalabilmesi işte bu B Planı'nın gerçekleşmesine bağlı görünmektedir. Aksi takdirde Anadolu'da Türk varlığını kimse koruyamaz.

 Sonuç Yerine

 Amerika ve İsrail'in son saldırganlığı karşısında, Hatay üzerindeki iddialarından vazgeçen ve Hatay'ın Türkiye'ye bağlı olduğunu kabul eden Suriye, tam olarak Türkiye ile yakınlaşmaya başlamış ve Türkiye ile ekonomik açıdan bütünleşmek istediği doğrultusundaki iradesi ortaya koymuştur. Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda parçalanacağını ve yok olacağını gören Suriye devleti, kendini kurtarmak üzere hem Türkiye ile yakınlaşmış hem de İran ile bir savunma anlaşması imzalayarak, emperyal saldırılara karşı kendisini güvence altına almak istemiştir. Suriye, yarım yüzyıllık düşmanlık politikasından vazgeçerek Türkiye'ye yönelerek; Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail gibi bölgeyi darmadağın edecek emperyal girişimlere karşı kendiliğinden Merkezi Devletler Birliği oluşumunu gündeme getirmektedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında Suriyelilerin Atatürk'e gelerek ortak mücadele etme önerilerine Mustafa Kemal, her ülkenin önce kendisini emperyal saldırılardan kurtarması gerektiğini belirtmiş, daha sonra merkezi bölgenin devletlerinin bir araya gelebileceğini ve ortak bir federasyon çatısı altında eskiden Osmanlı donamında olduğu gibi beraberce yaşayabileceklerini ifade etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun da politikası, bölge dışı emperyal güçlerin Ortadoğu bölgesine sağdırmalarına karşılık, merkezi bölge ülkelerinin bir araya gelerek güçlerini birleştirmeleri ve dışa karşı ortak bir savunma yapılmasıdır.

Mustafa Kemal'in, Kuvay-ı Milliye'nin başına geçmesinden sonra, Irak bölgesindeki milliyetçi Araplar ve Türkmenler arasında Kemalist bir hareket baş göstermiş ve Irak'tan bir heyet de gelerek, Mustafa Kemal'den yürüttüğü kurtuluş savaşı içine Irak bölgesini de dahil edilmesini talep etmişlerdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Suriyelilere gösterdiği tavrın benzerini Iraklılara göstermiş, her ülkenin kendi kurtuluş savaşını vermesini gerektiğini, ancak ondan sonra merkezi bölge ülkelerinin bir araya gelerek eski Osmanlı döneminde olduğu gibi beraber yaşayabileceğini ve bölgesel bir konfederasyon düşünülebileceği ni açıkça belirtmiştir. Eski Osmanlı ülkelerine beraberce yaşama önerisi getiren Mustafa Kemal, cumhuriyetin ilanından sonra da İran ile yakınlaşmış ve II. Dünya Savaşı öncesinde Sadabat Paktı ile bir bölgesel ortaklığa yönelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu öncesinde Selçuklu İmparatorluğu'nun bulunduğu; Anadolu ve İran bölgesinin de birlikte aynı devletin çatısı altında yer aldıkları göz önüne alınırsa böylesine bir gelişmenin tarihsel temelleri ortaya çıkacaktır. İran, Irak ve Suriye ile beraber Azerbaycan da eski Selçuklu alanının devleti olarak böylesine bir birliktelik için uygun bir ortak olarak görünüyordu. Sovyetler Birliği dönemindeki demir perdenin ortadan kalkması ile beraber Azerbaycan'da Selçuklu hinterlandındaki yerini alarak eskiden beraber olduğu ülkelerin devletleri ile ortak bir gelecek arayışına zaten yönelmişti.

Avrupa Birliği, Hıristiyan kimliği ile Ortadoğu bölgesine "Yeni Bizans" projesi ile yönelirken; Türkiye'yi bu alanın merkez ülkesi olarak Sevr haritası doğrultusunda eyaletleştirmeye öncelik verirken; Amerika Birleşik Devletleri de "Yeni Osmanlı" vizyonu ile Türkiye'yi Balkanlar'da Avrupa Birliği'nin karşısına çıkarmaya hazırlanmaktadır. Türkiye'nin Müslüman kimliği. Balkanlar'ın Avrupa Birliği'nin eline geçmesinin önlenebilmesi için stratejik olarak kullanılmakta ve Balkanlar'ın Müslüman halkları yeniden Osmanlı vizyonu ile Türkiye'ye yönlendirilerek Avrupa Birliği'nin doğuya açılmasının önü kesilmek istenmektedir. ABD'nin NATO'yu kullanarak Balkan ülkelerinde askeri üsler kurması da bu projenin tamamlayıcı bir adımı olmuştur. Yeni Osmanlı vizyonu, ABD ile beraber İsrail'in de Türkiye'yi yönlendirmeyi amaçladığı bir proje olarak gündeme gelmektedir. İsrail, Ortadoğu'nun Müslüman toplumu içinde rahatça barınabilmek için, Osmanlı millet sistemine geri dönüşü ve cemaatler halinde yaşamayı bölgede geçerli kılmayı düşünmekte, "Yeni Osmanlıcılığı" Orta doğu bölgesinde geçerli kılmak istemekte ve lobileri aracılığı ile de Türkiye'yi bu doğrultuda yönlendirmeye devam etmektedir.

Anadolu ve Trakya'da bir ulus devlet kurmuş olan Türk ulusu, 21. yüzyılda Atatürk'ün cumhuriyetini bir üniter ve ulusal devlet olarak korumak istiyorsa hem Avrupa'nın Yeni Bizans modeline hem de İsrail ve Amerika ikilisinin Yani Osmanlı vizyonuna karşı çıkmak zorundadır. Her iki projede Türkiye'yi şimdiki yapısından hızla bölgesel yapıya dönüştürmeyi hedeflemekte, etnik ayırımcılık ve bir siyasal İslamcılık olarak Türk Cumhuriyeti'ni tehdit etmektedir. Türkiye'nin yeni yüzyılda her iki projeye karşı gündeme getireceği vizyonun adı "Yeni Selçuklu Projesi" olacaktır. Çünkü Selçuklular zamanında Türkler Orta Asya'dan kopup gelerek, Kafkaslara, İran'a, Suriye'ye, Irak'a ve son olarak da Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Selçuklu yönetimi bir Türk imparatorluğu olarak, dünyanın merkezi bölgesindeki bu komşu ülkelerin halkını Türkleştirmiştir. Ön Asya bir bağımsız Türk devleti olarak ayakta kalmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti Yeni Selçuklu vizyonu ile Selçuklu İmparatorluğu'nun Türk asıllı ülkelerini ve halklarını dünyanın merkezi bölgesinde Merkezi Devletler Topluluğu olarak bir araya getirmelidir. Böylesine büyük bir proje ile Ön Asya' da kurulacak Merkezi Devletler Birliği ikinci aşamada Orta Asya Türk devletlerini de içine alarak Türk toplulukları tabanına dayanan bir büyük Avrasya Birliği'nin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Ön Asya'daki Merkezi Devletler Birliği hem dünyanın ortasında Türk hegemonyasını devam ettirecek hem de gelecekte Avrasya Birliği'nin Türk kimlikli halkların birlikteliğinin de gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. Bu proje ile bütün emperyalist güçleri kızdırabiliriz ama onların projelerinin ardından çeşitli yönlere sürükleneceğimize, kendi projemiz doğrultusunda belirlenmiş hedefimize yönelerek; onların oyuncağı olmaktan kurtulabiliriz.  Dünyadaki yeni gelişmeler bütün dünya halklarının gözleri önünde çok farklı bir bölgeselleşme yapılanmalarını öne çıkarmaktadır. Sermaye sahiplerinin küresel bir proje olarak gündeme aldıkları emperyalist hegemonya saldırı ve işgallerinin eskisi gibi gizli metotlarla birlikte uygulama alanına getirilmesi artık önlenemeyecek bir oluşum olarak dünya devletlerini ve halklarını daha güçlü oluşumlara dönüştürülecek gelişmeler olacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

1 Ocak 2022 Cumartesi

AVRUPA OLMADI, AFRİKA OLUR MU? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ 

AVRUPA OLMADI, AFRİKA OLUR MU?  

                Türkiye Cumhuriyeti dünyanın tam ortalarında kurulmuş bir devlet olarak çok geniş bir jeopolitik alan ile yakın bağlantıları bulunan bir ülke olarak her zaman için dünya haritası üzerinde alternatif durum ve konumlar ile karşı karşıya gelen bir ülkedir. Bu çerçevede kuzeyden gelen tehditlere karşı güney bölgesine kayarak ya da güney bölgesinden gelen olumsuz siyasal gelişmelere karşı kuzeye doğru yönelerek, bir alternatif arayış her zaman için Türkiye’nin diplomatik etkinlikleri sırasında gündeme gelebilmektedir. Bu duruma paralel olarak gene aynı biçimde Türkiye batı bölgesinden gelen olumsuz siyasal gelişmelere karşı, doğuya doğru yeni açılımlar geliştirebilir ya da bunun tamamen tersi bir çizgide doğu bölgesinden gelen saldırı ya da işgal kalkışmalarına karşı Türk devleti yüzünü batıya dönerek, batı bölgesi ile geliştirilecek yakın ilişkiler çerçevesinde doğu bölgesinden kaynaklanan tehdit ya da benzeri olumsuz girişimlere karşı farklı bir alternatif arayışı içinde daha güvenli bir diplomasi için çalışabilir. Dünyanın batısında, doğusunda, kuzeyinde ya da güneyinde yer alan bölgelerde bulunan ülkelerin hiç birisinin sahip olmadığı böylesine geniş bir harekât alanına sahip olmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük avantajlarından birisi olarak Türk devleti ve Türk ulusuna büyük katkılar getirmektedir.  Bu doğrultuda geliştirilecek diplomatik atılımlar uluslararası alanda yeni ilişkiler ya da dengelerin geliştirilmesinde, Türklere diğer ülkelerden daha fazla avantajlı bir jeopolitik konum kazandırdığı burada görülmek zorundadır.

                Türkiye Cumhuriyeti tek yönlü bir konuma sahip olmadığı için, her an her yöne dönük ilişki kurabilmekte ve dünya haritasının diğer bölgesinde yer alan ülkeler ile yakın ilişkiler kurarak, büyük devletlere karşı gelebilmekte ve bu doğrultuda kendi ulusal çıkarlarını en üst düzeyde  gündeme getirebilecek bir konumda kendi alternatiflerini büyük devletlere ya da süper güçlere karşı öne sürerek, onların Türkiye aleyhine  gündeme getirdikleri diplomatik açılımlarına karşı çıkabilmekte ya da çevrede yer alan komşu devletler ile yeni projeleri geliştirerek bozulabilecek dünya dengelerini yeniden tesis edebilecek girişimleri gündeme getirebilmektedir. Bu doğrultuda Jeopolitik kitaplarında yer alan bir bilimsel düşüncenin doğrulanarak öne çıktığı anlaşılmaktadır. Bu düşünceye göre, devletler büyük, orta ve küçük gruplar olarak boylarına göre tasnif edilirler. Bu doğrultuda büyük devletler orta ve küçük boy devletlerde kendi ulusal çıkarları çizgisinde rekabet içine girerek bu devletleri kendi kontrolleri altına almaya çalışırlar. Büyük devletler bu gibi girişimleri orta ve küçük devletler üzerinden geliştirirken, orta boy devletler de büyük devletlere paralel bir çizgide küçük devletler üzerinde hegemonya kurabilmenin arayışları içine girebilirler. Bu duruma benzer bir biçimde kendi jeopolitik konumunu iyi değerlendirebilen ya da komşu devletler ile bulunduğu bölgelerin özelliklerine uygun düşebilecek yeni açılımları örgütleyebilen orta boy devletler, büyük devletlerin ya da bölgesel imparatorlukların saldırı ve de işgal girişimlerine karşı bölgesel alternatif plan ya da projeleri öne çıkararak her türlü emperyalist baskı ya da saldırılara karşı çıkabilmektedirler. Yeryüzü haritası üzerindeki konumunu iyi değerlendirebilen ve kendi merkezli projelerin bölgesel düzeyde uygulama alanına getirilmesiyle, bugünün ulus devletleri küresel saldırganlık girişimlerine karşı kendilerini koruyarak, ulusal çıkarlara uygun alternatif yaklaşımları birbiri ardı sıra uygulama alanına getirebilmektedirler. Devletlerarası yarış alanında her devlet güçlü yanlarıyla savaşları ya da çatışmaları kazanmaya çalışırken, büyük, orta ve küçük boy devletler arasındaki çekişmeler dünyanın her bölgesinde sürüp gitmektedir. Dünyaya egemen olmak isteyen emperyalist devletler huylarından vazgeçmeyerek dünya devletleri üzerinde çekişmeye devam ederken, jeopolitik konumlarını iyi kullanarak büyük devletler ve de emperyalist güçlere karşı kendilerini koruyarak var olmaya devam ettikleri görülmektedir. Doğu-batı-kuzey-güney eksenlerindeki her türlü gelişmenin doğal alternatifi var olan devletler arasındaki ilişkiler tarafından denenebilmektedir.

                Her devlet dünya haritasında yer alan diğer ülkelere kendi ülkesinin başkentinden bakar ve kendisini merkeze koyarak diplomatik ilişkilerini geliştirebilir. İnsanlık tarihi buyunca ortaya çıkan büyük devletler ya da imparatorluklar kendilerini merkeze koyan hegemonya alanları oluştururken çevredeki diğer devletleri ortadan kaldıran ya da yok sayan yaklaşımlar sergileyerek, emperyal  planlarını gerçekleştirmek için çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu tür planların içinde bölgesel yaklaşımlar olduğu kadar küresel açılımlar da devreye girebilmekte ve böylece değişik bakış açıları aracılığı ile farklı yapılanmalar gündeme getirilebilmektedir. Türkiye merkezli orta dünyanın geçmişten gelen tarihine bakıldığı zaman, kıtalar ve de karalar üzerinden her dönemde birbirinden farklı oluşumlar, var olan koşulların izin verdiği ölçülerde gerçeklik kazanmıştır. Asya ve Avrupa gibi iki büyük kıtada gerçekleşen siyasal değişiklikler merkezi alana doğru yönelmeye başladıkları zaman, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet devletlerinin işgal ettiği orta dünyanın egemenliği sorunu öne çıkmıştır. Asya’da tarih sahnesine çıkan büyük devletler merkezi alana gelerek bir dünya hegemonyası ararlarken, Avrupa kıtasından toplanan askerler ile ondan fazla Haçlı seferi gene Türk devletlerinin yer aldığı orta alanın kontrolü amaçlı olarak geliştirilmiştir. En büyük kıta Asya ile en gelişmiş kıta Avrupa her zaman için dünya hegemonyasında rekabet ederek, yirminci yüzyıla damga vurmaya çalışmışlardır. Üç büyük kıtanın kesişme noktasında bir araya gelen Türk toplulukları merkezi noktadan dünyaya bakarak, kıtalar ile ilişkilerin geliştirilmesine çaba göstermişlerdir. Türkler merkezi alanın egemen gücü olarak uygarlık nerede gelişirse yüzlerini o tarafa dönmüşlerdir. Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki bu çizgideki yarışta uygarlıkların etkileyici yönlendirmesi olmuştur. Türk tarihi bu tür uygarlıkların birbirini izleyerek değişik bölgelerde dünya medeniyetinin devamlılığını sağlamıştır. İnsanlığın bugün gelmiş olduğu uygarlık düzeyinin ortaya çıkmasında merkezi alanın üzerindeki siyasal yapılanmanın önde gelen rolü olmuştur.

                İnsanlık tarihinin başlangıç dönemlerinde Çin ve Hint uygarlıkları üzerinden ilk çağ uygarlıkları belirleyici olmuş ve bu dönemde Orta Asya kökenli Türkler Çin ve Hint uygarlıklarına yönelik bir süreçten geçmişlerdir. Bugünkü uygarlık, Çin ve Hint uygarlıklarının birbirini tamamlayarak Mezopotamya’ya doğru bir gelişme süreci çizgisinde batıya doğru yönelmesiyle meydana gelmiştir. Türklerin orta ve kuzey Asya topraklarından ön Asya bölgesine geçişleri ile birlikte Asya merkezli insanlığın bütün dünya kıtalarına göç etmelerini sağlamıştır. Mezopotamya’da başlayan ilk yerleşimler insanlığın göçebe kültüründen uzaklaşmasını sağlamış ve daha sonraları da yerleşik uygarlık düzenine geçiş tarihsel dönemlerin birbirini izlemesi sonrasında gerçekleştirilmiştir. Asya uygarlıkları ilk ortaya çıkan örnekler olarak tarihin ilk dönemlerinde yer alırken, daha sonraki aşamalarda uygarlığın Asya kıtasından Avrupa kıtasına doğru bir geçiş süreci yaşadığı görülmüştür. Avrupa kıtası Asya’dan gelen uygarlık oluşumuna sahip çıkarak, bunu bütün dünya kıtalarına yayma çabası içinde olmuştur. Böylesine bir yöneliş, Avrupa ülkelerini hem emperyalist hem de sömürgeci yapmıştır. Bütün dünyaya uygarlık götürdüğünü söyleyen Avrupalı emperyalistler aynı zamanda gittikleri ülkelerin yer altı ve üstü tüm zenginliklerine el koyarak ve bunların en önemli örneklerini Avrupa kıtasına taşıyarak, bu kıtayı tümüyle bir müze görünümüne dönüştürmüşlerdir. Dünyayı beş yüzyıl yönetmiş olan Avrupa emperyalizmi, bu kıtaya taşımış olduğu uygarlığın nimetlerinden fazlasıyla yararlanarak, Avrupa dışında kalan bütün dünya topraklarını ve ülkelerini sömürgecilik girişimlerine alet etmiştir. İki büyük dünya savaşının birbirini izleyerek gündeme gelmesiyle birlikte Avrupa kıtasında uygarlık sona ererken, eski bir Avrupa sömürgesi olan Amerikan kıtasının kuzey bölgesinde çağdaş uygarlığın yeni bir versiyonu olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni bir süper güç ve devletin dünya sahnesine çıkışı hazırlanmıştır. Medeniyet Asya’da ortaya çıkarken ve Asya’dan Avrupa’ya doğru gelişmeler gösterirken dünyanın ortalarında yer alan Afrika kıtası sürekli olarak dışlanarak geride bırakılmış ve dünyanın en geri kıtası olmaya mahkûm edilmiştir. Geri bırakıldığı için Avrupalı emperyalistler ile mücadele edemeyen Afrika kıtası, emperyalistlerin sömürgesi olmaktan kurtulamamış ve bu kıta üzerinde Avrupalılar elli beş sömürge devleti oluşturmuşlardır.

                Avrupa’nın yanı başında kurulmuş olan Türk devletleri bu kıtanın emperyalist devletleri ile bir medeniyet savaşına girişmişler ve altı yüzyıl süren bu savaşlar yüzünden Osmanlı devleti zayıflayarak çökmekten kurtulamamıştır. Selçuklu döneminde orta dünyaya gelen Türkler, daha sonraki aşamada Osmanlı devletini kurarak ve bir merkezi coğrafya hegemonyasını oluşturarak, Avrupalılar ile   merkezi egemenlik için yarışmışlardır. Osmanlı döneminde Türkler Balkanlar ile Kafkaslar, Akdeniz ile Karadeniz bölgeleri arasında kalan geniş bir merkezi coğrafya yapılanmasını geliştirmişlerdir. Tam bu aşamada Akdeniz’e Osmanlılar egemen olurken, bu denizin güneyindeki kıyılarda yer alan Afrika kıtası ile Türklerin geliştirdiği hegemonya düzeni kesişme noktasına gelerek, birbirlerine yakınlaşma aşamasına ulaşmışlardır. Türklerin orta Asya bölgesinde Müslümanlığı benimsemeleriyle İslam coğrafyası genişlerken, Türklerin öncülüğünde kurulan Selçuklu ve Osmanlı devletleri Orta Doğu üzerinden Afrika kıtasına da girmek zorunda kalmışlardır. Asya topraklarında kurulmaya başlayan Türk hegemonyası daha sonraki aşamada Avrupa kıtasına doğru yönlenirken, Avrupalı emperyalist devletler ile Akdeniz kıyılarında önemli deniz savaşları birbirini izlemiştir. Bu çerçevede Osmanlılar Asya ve Avrupa kıtalarından sonra Afrika kıtasını da içine alan geniş topraklar üzerinde hegemonya düzenini genişletmek için, daha sonraki dönemlerde askeri birliklerini Arap yarımadasının tamamına göndermişlerdir. Hegemonya savaşları devam ederken Osmanlı ordusu, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir Fas, Çad, Etiyopya ve diğer orta Afrika ülkelerini hegemonyası altına alarak, Avrupa kaynaklı Haçlı emperyalizminin önünü kesmiştir. Osmanlılar bu dönemde bir yandan Hristiyan Avrupa ile savaşırken, Afrika kıtasının kuzey yarıküresinde yaşamakta olan zenci kökenli Afrikalıları da Müslüman yapmak için uğraşıyorlardı.

                Avrupa ülkeleri Afrika’da yeni sömürgeler kurmaya çalışırken, Haçlı emperyalizminin hedefi konumuna getirilen zenci Afrikalıları Osmanlı devleti Müslümanlaştırarak ve kendi tebaası içine alarak onları batılı emperyalistlerden korumaya çalışıyordu. Afrika topraklarının geleceği belirlenirken, Osmanlı devleti Müslüman dünya adına hareket ederek, Hristiyanların Haçlı emperyalizmini bu kıtadan atabilmenin çabası içine giriyordu. Osmanlı İmparatorluğu dünyanın merkezi devleti olarak tarih sahnesine çıkarken öncelik ilk adımlar Asya topraklarında atılıyor ve bu doğrultuda Anadolu yarımadası, Kafkasya bölgesi ile Orta Doğu topraklarında Osmanlı devletinin genişleme siyaseti devam ediyordu. İstanbul’un fethi ile başlayan ikinci yayılma döneminde Osmanlılar artık Avrupa topraklarını da sınırları içine alarak merkezi coğrafyanın batı bölgesine de egemen oluyordu. Bu doğrultuda Avrupa toprakları üzerinde Osmanlılar yürüyüşe geçerlerken, Saraybosna kentinin çevresini ele geçirerek Balkan yarımadasındaki Türk hegemonyası öne çıkıyordu. Yüzyıllarca Osmanlı egemenliği altında kalmış olan Bosna bölgesinin en uç kenti olan Bihaç da Müslümanların bayrağı dalgalanıyor ve Vatikan’ın karşısında yükselmekte olan İslam medeniyetinin oluşturduğu yapılanma Hristiyan Avrupa kıtasının ortalarına kadar geliyordu. İstanbul’un fethi sonrasında Osmanlılar Ege üzerinden Akdeniz’e inerek aynı zamanda bir deniz devleti olma konumunu da elde ediyorlardı. Anadolu topraklarında kurulmuş olan Osmanlı devleti zamanla genişlerken, önce Orta Doğu topraklarından güneye doğru inerek, Arapların yaşamakta olduğu bölgeleri kendi sınırları içerisine dahil ediyordu. İstanbul’un fethi sonrasında Balkanlar üzerinden Avrupa kıtasında imparatorluk sınırları genişletilirken, aynı zamanda Akdeniz kıyılarından batı Avrupa bölgesine doğru bir fetih dalgası Türklerin üzerinden yaygınlaştırılıyordu. Osmanlılar Dalmaçya kıyılarından Akdeniz’in ortalarına doğru ilerlerken, karşı kıyıda uzanmakta olan uçsuz bucaksız Afrika toprakları ile de ilgilenmek zorunda kalıyorlardı. Türklerin ilk kez Afrika toprakları ile tanışmaları, Osmanlı donanmasının Akdeniz seferleri üzerinden güneydeki kara kıtaya yönelmesiyle oluyordu.  Osmanlı askerleri Afrika topraklarına ayak basarak Türklerin hegemonyasının üçüncü bir kıta üzerinde genişlemesini sağlıyordu. Osmanlı devleti merkezi coğrafyanın doğusu ile batısını ve de kuzeyi ile güneyini bir araya getirirken, Afrika kıtasının kuzey yarısını da orta dünya yapılanmasına doğru yönlendiriyordu. Böylece orta alanda kuzey ve merkez bölgeleri bir araya getiriliyordu.

      Dünya kıtaları arasında en güneyde kalan Afrika zenci nüfusunun çok fazla olması nedeniyle, Kara Afrika olarak adlandırılmış ve bu bölge insanının ayrı bir ırktan geldiği ileri sürülerek, buradaki devlet yapılanmaları kuzey yarıkürenin dışında değerlendirilmiştir. İlk çağlardan bu yana bazı ilkel devletler ile başlayan bir tarihe sahip olan Afrika kıtası, on beşinci yüzyıl sonrasında İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda gibi Hristiyan emperyalist batı Avrupa devletlerinin sömürgeci saldırıları ile karşılaşınca, bu kez Orta Doğu toprakları üzerinde dünya sahnesine çıkmış olan İslam dininin haçlı emperyalizmine karşı örgütlenen İslam’ın direnişi ile karşılaşılmıştır. İslamiyet dininin tarihinde Arap devletlerinin hükümranlığı bitince, bunun yerini Türklerin hegemonyası almış ve Selçuklu İmparatorluğu ile başlatılan Türklerin yönetimi, son aşamada Afrika kıtasının kuzey bölgesinde de Müslümanlığın yayılması ile başlamış ve Birinci Dünya savaşının sonlarına kadar devam etmiştir. Batı ülkeleri kıtanın batısından girerek aşağı doğru yayılırken, Osmanlı İmparatorluğu da Akdeniz’deki karşı kıyısı olan Afrika’nın kuzey kesiminden içeri doğru girerek, zaman içinde Mısır, Libya, Tunus, Fas, Cezayir, Etiyopya, Çad ve Orta Afrika topraklarını sınırları içine alıyordu. Dünyanın merkezi bölgesinde bir Türk hegemonyası oluşturulurken, en son kıta olan Afrika’nın kuzey bölgesi de böylesine bir yapılanmanın içinde yer alıyordu. Osmanlılar on beşinci yüzyılda Afrika kıtası ile tanışırken, Türk yönetimi aynı zamanda bu bölgedeki eyalet ve şehirlerin de dahil olacağı yeni bir siyasal yapılanmayı bölgeye getirmiştir. Dünyayı yöneten büyük devletler hep kuzey yarı küresi üzerinden ortaya çıkarak hegemonya peşinde koşarlarken, güney bölgesine de ağırlık vermek isteyince Afrika toprakları üzerinde egemen olabilmenin yol ve yöntemlerini de aradıkları zaman, Afrika kıtası her zaman önlerine bir sorun olarak çıkmıştır. Batılı emperyalistler hegemonya peşinde koşarken, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Müslüman halkları batı emperyalizmi ile sürekli olarak savaşan Osmanlı ordularının himayeleri altına girmişlerdir. Böylece tarihteki Türklerin Afrika macerası başlamıştır.

                Batılı emperyalistler Afrika’nın batı bölgelerini teslim alırlarken, bu bölgenin yerli halklarını köle ticaretinde mal olarak kullanmışlar ve böylece Batı Avrupa ile Kuzey Amerika bölgelerinde köleci ekonomilerin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Afrika kıtası uzun yıllar batılı emperyalistler tarafından köle deposu olarak kullanılmıştır. Daha sonraki aşamada ise Afrika ülkeleri tam olarak sömürge olmaya yönlendirilmişlerdir. Bu gibi politikaların sonucunda Afrika kıtası batılı sömürgecilerin çekişme alanına dönüşürken, kıtanın kuzey bölgesinde yaşamakta olan Müslüman halklar Osmanlıların tebası konumuna gelmişlerdir. Kuzey bölgesinin Müslüman ülkeleri Osmanlı imparatorluğunun güney eyaletleri konumuna gelirken, birinci dünya savaşının sahneleri Almanlar ve İtalyanların Akdeniz kıyılarında dolaşmaları yüzünden Afrika topraklarına taşınmıştır. Bu yüzden Türklerin kurtarıcısı olarak tarih sahnesine çıkmış olan Atatürk ulusal kurtuluş savaşının ilk cephelerini Libya devletinin sınırları içinde yer alan Trablus ve Bingazi kentlerinde, işgalci İtalyan askerlerine karşı durarak antiemperyalist direnişi Afrika kentlerinde kurmuştur. On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar yaşayan batı sömürgeciliği, iki cihan savaşı sonrasında modern bir dünya düzeni kurulurken tasfiye edilerek, yerine ulus devletler düzeni oluşturulmuştur. Birleşmiş Milletler örgütü bir evrensel yeni yapılanmayı gündeme getirirken, bağımlı sömürgelerden bağımsız ulus devletlere geçiş aşaması tamamlanmış ve dünya haritasında elliye yakın Afrika ülkesi bağımsız devletler olarak yerlerini almışlardır. Zenci Afrika halkları ile sürekli olarak çatışan sömürge yönetimleri daha sonraki aşamada, sömürgeci devletlerin destekleri ile Birleşmiş Milletlere üye olarak, bağımsız devletler statüsünü kazanmış oldular. İkinci dünya savaşı sonrasında bağımsız devletler olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında yerlerini alan Afrika devletleri, gene eskisi gibi sömürgeci devletlerin yönlendirmesi ile karşı karşıya kalınca, Vatikan devreye girerek Hristiyan dininin çatısı altında bunları batı blokunun bir parçası haline getirmeye çalışıyordu. Batı ve güney Afrika ülkeleri Hristiyan batının denetimi altına girerken, eski Osmanlı sömürgesi olan kuzey ve doğu Afrika ülkeleri de İslam dininin oluşturduğu yakınlaşma sürecinde kuzeye ve doğuya doğru açılarak ve Osmanlı devletinin bölgedeki mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetine yanaşarak, İslam dini kimliği ile  yeni denge arıyorlardı.

                 Bağımsızlığına kavuşan Afrika devletleri soğuk savaş sonrasında dışarıya açılarak tüm ülkeler ile diplomatik ilişkilere girerlerken, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasına sıkışan Avrupa kıtası gibi bir kıtasal birlik arayışına yönelmiştir. Bu gibi çabaların sonucunda Afrika Birliği Kongresi oluşturulmuş ve emperyalist büyük ülkelere karşı geliştirilen bir karşı koyma mücadelesi sonucunda Afrika Birliği, tüm Afrikalı ülkelerinin dayanışması sayesinde gerçeklik kazanmıştır. Tam anlamıyla batılı birlikler kadar olmasa da Afrika Birliği kara Afrika’nın özgürlüğü yolunda önemli bir adım olmuştur. Ne var ki, Afrika ülkelerinin hem emperyalist batı ülkeleri hem de Hristiyan dünyasının uluslararası kuruluşları karşısında zorlanmaları yüzünden, Afrika ülkeleri de kendi uluslararası kuruluşlarını oluşturarak dünya üzerinde hegemonya yarışına katılmak zorunda kaldıkları için, Afrika Birliği Kongresi Afrika kıtasının sesi olarak dünya çapında güçlü bir örgüt konumuna gelmiştir. Küreselleşme döneminde taşlar yerinden oynatılarak yeni bir dünya düzeni kurulurken, Afrika Birliği örgütünün kıtasal birliğin ve ülkeler arası dayanışmanın temsilcisi olarak, geleceğin kıta devletinin önünü açmaya çalıştığı görülmektedir. Özellikle Avrupa Birliği oluşumunu yakından izleyen Afrika’lılar benzeri bir uluslararası organizasyonu, Afrika Birliği Kongresi çatısı altında yapabilmenin çabası içinden olmuşlardır. Küreselleşme oluşumunun sonlarına gelindiği bir aşamada dünyanın her yerinde bölgeselleşme oluşumlarının gündeme gelmesiyle birlikte kıtalar üzerinde yer alan bütün ülkeler, kendi bulundukları alanlarda çıkarlarına uygun bölgeselleşme hareketlerine katıldıkları görülmektedir.  Afrika Birliği Konferansı’nın böylesine bir yeni noktada Avrupa Birliği gibi kıtasal devlet olabilme mücadelesi içine girmiş olduğu son yıllardaki gelişmeler aracılığı ile gündeme gelmiştir. Hepsi Birleşmiş Milletler gibi evrensel bir oluşum içinde yer alan Afrika Devletleri, bunun yeterli olarak devreye giremediği noktada Afrika Birliği gibi bir kıtasal devlet oluşumuna kalkışmasını, geçmişten gelen sömürgecilik anıları canlandığında iyi anlamak gerekmektedir. Artık dünya halkları yeniden emperyalizmin tozlu çizmeleri altında kalarak ezilmek istememektedirler.

                Bölgeselleşme oluşumları dünyanın her kıtasında her bölgenin özelliklerine göre farklı farklı çizgilerde öne çıkarken, tam ortasında Türkiye Cumhuriyeti devletinin bulunduğu merkezi coğrafyada da benzeri durumlar ortaya çıkmakta ve bu doğrultuda her devlet kendi çıkarlarını güven altına alacak biçimde bölgesel yapılanma alternatiflerine yönelebilmektedir. Avrupa Birliğinin gösterdiği yolda değişik kıtalar üzerinde yer alan bütün ülkelerin gelecekte, büyük emperyalist devletlerin saldırı ya da işgal girişimlerine karşı bir dayanışma modeli olarak bölgesel birliklerin ya da kıtasal devlet yapılarının ya da benzeri oluşumların öne çıktığı yeni bir dönemden dünya geçerken, Türkiye Cumhuriyeti eski Osmanlı İmparatorluğunun varisi olarak öne çıkmakta ve Osmanlıların yakın ilişkiler kurarak kendine bağlı  eyaletlerin oluşturulduğu kuzey Afrika  ülkeleri ile yeniden  yakın ilişkiler tesis ederek  şimdikilerden çok farklı bir bölgeselleşme örneğini ortaya koymaktadır. Batı hegemonyası tarihinde İngiltere-Fransa ortaklığı dönemi geride kalırken, bunun yerini ABD-İsrail ittifakının aldığı açıkça görülmektedir. ABD İngiltere’nin eski sömürgelerine girerek el koyarken, İsrail’de Fransa’nın yerini alarak, Amerikan gücünü kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmenin çabası içine girmektedir. İkinci dünya savaşı sonrasında merkezi coğrafya ya Amerikan devletinin gelmesi, Türkiye’nin Nato’ya üye olarak girmesi ve en önemlisi, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin kendi bölgesindeki konumu değişmiş, daha önceden var olan İngiltere ile ilgili sorunlar ABD’nin omuzlarına yüklenmiş, Fransa ile olan sorunlar ise İsrail’in yeni konumuna uygun düşecek bir çizgide çözüm arayışlarına yönlendirilmiştir. Yeni kurulan Nato‘nun bu bölgeye Türkiye üzerinden gelmesiyle de Türkiye’nin batı ittifakı ile olan ilişkileri Sovyetler Birliğinin karakolu konumundaki bir ülke fikri üzerinden yeniden kurulmak istenmiş ve batı dünyasının çıkarlarının korunması amacıyla Türkiye Sovyet alanı ile Müslüman alan arasında bir tampon devlet konumunda yeniden kurgulanmaya çalışılmıştır. Bu yeni dönemde, Türkiye eski Osmanlı eyaletleri olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerine doğru bir köprü olarak ABD-İsrail ikilisi tarafından kullanılmaya çalışılmıştır. Eski Osmanlı eyaletleri, Osmanlı devletinin mirasçısı olan bir büyük devlet olarak, Türkiye’nin ilgi alanına doğru yönlendirilmiştir.

                Kuzey Afrika’nın Orta Doğu bölgesi ile   doğru dürüst bir ilişkisinin olamayacağını öne sürenler, Afrika’nın kuzey ülkelerine gittikleri zaman yanıldıklarını anlamaktadır. ABD’nin merkezi coğrafyayı bütünleştirecek bir biçimde geliştirmiş olduğu Büyük Orta Doğu projesi yeterli olmamış ve bu proje daha sonraki aşamada yeniden ele alınırken “Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu” olarak ismi değiştirilmiş ve dünyanın güvenliği açısından bu iki bölgenin yaşamsal öneme sahip olduğu bir kez daha dile getirilmiştir. Bu aşamada Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten bazı politikacılara, “Büyük Orta Doğu Projesinin eş başkanlığı “önerilmiş ve bu gibi kadrolar aracılığı ile merkezi alanda güçlü bir bölgesel yapılanmanın oluşturulması hedeflenmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu alanını kimseye kaptırmamak amacıyla, Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafya da  yeni bir hegemonya projesini uygulama alanında uygulamaya başlarken, önce Afrika kıtasını dikkate almamış ama daha sonraki aşamada uygulamaya geçerken ve Orta Doğu’dan Orta Asya’ya doğru bir egemenlik kuşağı ortaya koyarken, bu projenin adını da değiştirerek, yeni projenin adını  “Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu projesi olarak gündeme getirmiştir. Böylece, Orta Doğu ve Orta Asya bölgeleri için orta dünyada hazırlanacak bütün hegemonya planlarının çıkış noktası ve temel dayanağı olarak kuzey Afrika bölgesi öne çıkarılmıştır. Atlantik emperyalizmi merkezi alanda kendi hegemonyasını kurarken, hem kuzey Afrika üzerinden harekete geçmiş hem de Atlantikçiliğin bölgedeki ortağı konumundaki İsrail devletinin uluslararası alanda örgütlemiş bulunduğu Siyonizmin getirdiği destek yapıların avantajlarını da kullanmıştır. Osmanlı ve Sovyet düzenlerinin çökmüş olduğu merkezi alanda yeni bir siyasal düzen kurmaya yönelen Atlantikçilik, bölgede var olan bütün devletlerin içlerine sızarak ABD paralelinde lobiler oluşturmuş ve bunları Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu projesinin hayata geçirilmesi için seferber etmiştir. Soğuk savaş döneminde kuzey Afrika, doğu ve batı emperyalizmlerinin çekişme alanı olarak birçok darbe ya da provokasyon senaryolarının çatışma bölgesi olarak öne çıkmıştır.

                Soğuk savaş döneminde Afrika kıtasında devletlerin bölüşümü gündeme gelirken, İngiltere ve Fransa İspanya ile birlikte öne çıkmış ve daha sonraki aşamada da Sovyetler Birliği’nin bölgeye yakın bir ilgi göstererek yoğunlaşması üzerine, Rusya’nın kontrolü ele geçirdiği Habeşistan, Cezayir, Sudan, Mısır ve Libya gibi Afrika ülkelerinde batı karşıtı siyasal çıkışlar sosyalist sistemin destekleri ile ortaya çıkmıştır. Ne var ki, İngiltere ve Fransa’nın eski sömürgeleri üzerindeki kontrollerini kararlı biçimde sürdürmeleriyle, Sovyet sosyal emperyalizmi Amerika ve Avrupa kıtaları üzerinde devam edip giden Batı blokuna karşılık, Sovyetler Birliğinin öncülüğünde Asya ve Afrika ülkelerini bir araya getirerek karşı çizgide bir dünya dengesi oluşturmak üzere gene Afrika kıtası ile birlikte Afrika devletleri yeniden gündeme gelmişlerdir. Sovyetler Birliği dağılana kadar uluslararası alanda devam edip giden doğu ve batı bloklaşması, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle birlikte sona ermiş ve bunun üzerine bu bölgeye sızmak üzere Genişletilmiş kuzey Afrika projesi, Büyük Orta Doğu projesi ile birleştirilerek uygulama alanına getirilmiştir. Sosyalist dünya düzeninin çökmesi üzerine önce tek kutuplu dünya düzeni ABD merkezli olarak sürdürülmek istenmiş ve bu doğrultuda ABD bölge devletlerine baskı yapmaya başlamış ama tam bu aşamada ortaya çıkan İngiltere ve İsrail çekişmeleri, Amerikan devletini içten sarsmıştır. Afrika kıtası üzerinden bölgeye yönelik Atlantikçi yaklaşımların, Amerikan devletini içeriden ele geçiren Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmeye başlanması üzerine, ABD insiyatifi giderek İsrail’in kontrolünde bir yeni hegemonya arayışı haline gelmiştir. Küreselleşme döneminde bir yandan İngiltere ve Fransa eski sömürgelerine sahip çıkmaya çalışırken, ABD ve İsrail ikilisinin Afrika kıtası üzerinde yepyeni emperyalist düzen arayışına yönelmişlerdir. Atlantik güçleri bu aşamada ikiye bölünmüş, ABD ve İngiltere karşı karşıya gelirken, Fransa ve İsrail devletleri de birbirlerinin rakipleri olarak Afrika kıtası üzerinde çekişmelerini sürdürmüşlerdir. Türk devleti tam bu aşamada ABD-İsrail ikilisi ile İngiltere-Fransa ikilisi arasında kalmış, her iki ittifak eski Osmanlı mirası üzerinde Müslümanlığın etkin olduğu kuzey Afrika ülkelerinde karşı karşıya gelince, bölgenin merkez ülkesi olan Türkiye bu iki ittifakın taşeronu olarak devreye sokulmak istenmiştir.

                Geçen ay içinde kırktan fazla Afrika ülkesinin üçüncü Afrika Zirvesi toplantısında bir araya gelmeleriyle, Afrika kıtasının bağımsız bir gelecek arayışının en önemli adımı gerçekleştirilmiştir. Elliden fazla devletin bulunduğu Afrika kıtasındaki devletlerin tamamına yakın bir çizgide toplantıya katılım sağlanması, Afrika ülkelerinin böylesine bir uluslararası toplantıda ortak bir dayanışma içinde hareket ettiklerini göstermektedir. Toplantının Türkiye’de ve İstanbul gibi bir bölge merkezi mega kentte yapılması, Osmanlı döneminden gelen Türk-Afrika yakınlaşmasının en son örneği olarak gerçekleşmiştir. Hepsi Birleşmiş Milletler üyesi olmalarına rağmen, bu büyük örgütün yönetim kurulunda Afrikalı temsilcilere yer verilmemesi bu toplantıda dile getirilerek karşı çıkılmış, geleceğin dünyasında Afrika devletlerinin de eşit koşullarda yer alacağı, yeni bir Birleşmiş Milletler yapılanması talebi tüm üyelerin destekleriyle benimsenmiştir. Afrika’nın devlet sayısının fazla olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler yönetim kurullarında Afrikalı temsilcilerin bulunmaması, emperyalizmin yeni bir uygulaması olarak bu toplantıda eleştirilmiştir. Yeni dönemin koşullarında Rusya ve Çin’in iki süper güç olarak Afrika ülkelerinde yeni siyasal ve ekonomik ilişkilere girişmesi üzerine, batı bloku Türkiye’nin eski Osmanlı hinterlandında devreye girerek, doğu bölgesinden gelen Çin, Rus ve Hint emperyalizmlerine karşı bir cephe ülkesi konumunda mücadele etmesini istemişlerdir. Avrupa ve Atlantik emperyalizmleri kendi aralarındaki rekabet düzeninde Türkiye’yi birbirlerine karşı kullanmaya çalışırlarken, aynı zamanda iki grubun batı bloku olarak Afrika’ya yöneldikleri aşamada doğu blokunun önde gelen emperyalist güçleri olan Çin, Rus ve Hint devletleri ile şirketlerine karşı, öne çıkan cephelerde geçmişten gelen batı hegemonyasının yeni bekçisi olmasını istemektedirler. Türkiye’nin kendi hegemonya planlarını engelleyen batılı emperyalistler hiç utanmadan kendi hegemonyaları için Türkiye’yi bölge ülkesi olarak bir saha taşeronu konumuna getirmeye çalışmaktadırlar.

                Türkiye’nin bir büyük bölge ülkesi olarak düzenlemiş bulunduğu Afrika zirvesi toplantısında, insan odaklı kalkınma kavramına geniş yer verilmiştir. Ekonomi, sağlık, eğitim, bilim, teknoloji, turizm, çevre ve kültür gibi ana alanlarda iş birliği ve dayanışma çalışmalarını daha düzenli bir biçimde sürdürülmesi, kongre kararlarında açıkça belirtilerek, emperyalist devletlerin dışarıdan dayattıkları manipülasyonlara açık kapı bırakılmamıştır. Avrupa Birliğinin Amerika Birleşik Devletleri’ne benzer bir biçimde kıtasal federasyona yönelmesi gibi bir benzeri kıtasal federasyonu da Afrika devletleri Afrika Birliği Kongresi çatısı altında aramaktadırlar. Zenci nüfusun çok olduğu Afrika ülkelerinin tek bir Afrika ulusu ya da devleti olmak istemesi, yüzyıllar süren emperyalist çekişmeler yüzünden sürekli olarak ertelenmiştir. İstanbul’da yapılan son zirve toplantısında Afrikalı temsilciler batı blokunun emperyalizmine karşı, Asya ülkeleriyle bir araya gelerek eskiden olduğu gibi yeni bir Asya-Afrika dayanışma düzeni oluşturmalarının zorunlu olduğunu her fırsatta gündeme getirmişlerdir. Obama Afrika’nın maden zenginliklerinin Şangay örgütünün eline geçmemesi gerektiğini söylerken, Afrika ülkelerini gene eskisi gibi batı merkezli sömürgeci bir geleceğe mahkûm edebilmenin yollarını arıyordu. Avrupa basını, Afrika zirvesini bu kıtadaki Türk atılımı olarak açıklarken, Amerikan basını da Türkiye ile Afrika arasında yeni bir savunma birliğinin doğulu emperyalistlere karşı örgütlendiğini öne sürmüştür. Etiyopya, Çad, Orta Afrika gibi kıtanın ortasındaki alanlarda iç savaşlar devam ederken, batılı basın-yayın organlarının Türkiye’yi bölgenin yeni koruyucusu olarak ilan etmeleri de batının önde gelen güçlerinin Afrika kıtasını doğunun yeni emperyalistlerine bırakmayacağını ve Türkiye gibi eski bir müttefik bölge ülkesinin bölgedeki çatışma alanlarında uzaktan kumandalı taşeron devlet konumuna getirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Son dönemde Türkiye bir merkezi alan ülkesi olarak kuzey Afrika ile Orta doğu ve Orta Asya arasında köprü konumuna gelirken, batılı emperyalist güçlerin Afrika kıtasındaki çıkarlarının bekçisi olmamalıdır. Türkiye tarihsel birikim açısından konuya baktığı zaman, emperyalist ülkelerin çıkarları ile karşı karşıya ama Asya ve Afrika ülkelerinin çıkarları ile de bir mazlum ülke olarak yan yana olduğunu hiçbir zaman unutmamak durumundadır. Türkiye Afrika yollarına doğru açılırken, kendisini orta dünyada bekleyen Balkanlar, Kafkaslar, Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde var olan çıkarlarını unutmamalı, hiçbir zaman bunlara ters düşmemelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN