Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2024 Perşembe

NEDEN TÜRK İSTİKLAL HAREKETİ? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

NEDEN TÜRK İSTİKLAL HAREKETİ?

            TÜRK İSTİKLAL HAREKETİ, büyük taarruzun yıldönümü olan 26 Ağustos 2024 tarihinde kuruluş hazırlıkları tamamlanarak ve kuruluş için başvuru dilekçeleri dosyalanarak, Türkiye Cumhuriyeti yasaları ile uluslararası hukuk kuralları dikkate alınarak ve resmen yeni bir hukuk tüzel kişiliği var olan usullere uygun biçimde oluşturularak kurulmuştur. Emperyalizme karşı kurulmuş olan Kuvayı Milliye hareketi ile yüz yıl önce bağımsızlığını kazanmış olan Türkiye Cumhuriyeti devleti ile birlikte, Türk ulusu da bir ölüm kalım savaşı sonrasında tam anlamda bağımsız ve özgür bir yaşam düzenini kurarak varlığını birinci İstiklal Hareketi ile güvence altına alabilmiştir. Birinci İstiklal savaşı ile özgürlüğünü kazanmış bulunan Türk ulusu, aradan tam bir yüz yıllık zaman dilimi geçtikten sonra bir asırlık süreç içinde kendisini kurumlaştırırken, siyasal hareketin temelini oluşturan halk kitlelerinin de tam bağımsızlık statüsü içinde özgürlüklerini elde etmesini sağlayan dönüşümleri ,yirminci yüzyılın başlarında merkezde oluşturulan hukuk  düzeni çatısı altında cumhuriyet devletinin varlığı ve yaşamı her türlü tehlikelerden uzak tutularak, yirmi birinci yüzyıla uzanan bir çizgide korunabilmiştir. Akıp giden zaman sürecinde ortaya çıkan ilk İstiklal hareketi olarak Kuvayı Milliye mücadelesi, Türk devleti ile birlikte aynı zamanda Türk ulusunu da bütün kazanımlarıyla birlikte kucaklayarak, bu iki kutsal varlığın gelecek yüzyıllara doğru korunmalarını gerçekleştirmiştir. Altı yüz yıllık çok uluslu imparatorluk sahip olduğu büyüklük ile birlikte emperyalist saldırılara karşı uzanıp giden devletin sınırlarını koruyamamış ve merkezi coğrafyanın tam ortalarında tarihin birikimi olarak oluşturulan çok uluslu imparatorluğun devleti ve toprakları, kazanımları ile birlikte korunarak yirminci yüzyılın başlarına kadar ayakta tutularak korunmuştur. Bugün gelinen noktada Türk devleti ve ulusu halk kitlelerinin zayıf bırakılmaları çizgisinde yeterince korunamadığı için düşman Türk ulusunun içine girerek, var olan her topluluk ya da merkezin inisiyatiflerini ele geçirerek dışa karşı savaş ve mücadele yöntemlerini birbiri ardı sıra kullanarak, Düveli Muazzama’ya denilen en büyük emperyalist yapılarla boğuşarak bir hayat kavgasına düşürülmeye çalışılmış ama Türk gücünün direnmesi sayesinde buna izin verilmemiştir.

            Türkçe sözlüklere bakıldığı zaman. İstiklal kelimesi ülkelerin, tüzel kişiliklerin dernek ve vakıfların birbirleriyle rekabet etmesi olarak kendi varlıklarını koruması ya da geleceğe dönük bir biçimde mücadele edilmesi nedeniyle bir güç çekişmesi olarak da açıklanabilmektedir. Bu doğrultuda kavram ele alındığında, bir başka gücün ya da küçüklerin büyüklerin arasında kalması gibi bir anlam boyutu da ortaya çıkabilmektedir. İstiklal kavramının öz Türkçe içinde tam anlamıyla bağımsızlık, dokunulmazlık ya da serbestiyet statüsü kazanmak biçiminde anlam boyutları kazanabildiği anlaşılmaktadır. Dünya tarihine bakıldığı zaman emperyalizm ve işgal girişimlerine karşı çıkan ulusal kurtuluşçu çizgide mücadele eden ya da savaşan kişilere verilen madalya ya da plaket ve benzeri anı armağanlarına da, İstiklal madalyası ya da brövesi gibi batı dillerinde yer alan farklı kavramlar kullanılmaktadır. Tarihin her döneminde farklı devletlerin çatısı altında var olan Türklerin, sürekli savaşan ya da insanlık için mücadeleye yönelen Türklerin, gene plaket ya da madalya gibi armağanlara layık görülmeleri de gene İstiklal adını taşıyan hediyelerle taltif edilmelerini gündeme getirmektedir. Her türlü bağımsızlık ya da özgürlük mücadelelerinin İstiklal  hareketi başlığı altında  madalyalara konu edilmesi de karşılığını fedekârlık ya da armağan takdimi ile tanımlamaya çalışmak da gene  İstiklal mücadelesi ya da madalyası çizgisinde değerlendirilecek bir konu olarak  da ele alınmaktadır. Sözlüklerde aynı sayfalarda yer alan İstiklal kavramı ile birlikte İstikbal kavramı gelecek anlamını taşırken, aynı zamanda  her türlü bağımsızlığı içeriğinde taşıyacak bir  çok yönlü bir  serbestiyeti ifade etmektedir.

            İstiklal kavramının açıklığa kavuşması sırasında, öne çıkarak çok kullanılan kavramlardan birisi de İstiklal Mahkemeleri konusudur. Dünya tarihine ve coğrafyasına bakıldığı zaman beş büyük kıtanın haritalarında büyük devletlerin işgale yönelen saldırılarına karşı bu toprak parçaları üzerinde yaşam kavgası verenler, aynı zamanda Kuvayı Milliyeci ya da İstiklal savaşçısı gibi isimlerle adlandırılmışlardır. Saldırı ve işgalleri önlemeye çalışan direnişçilerin uzun süreli mücadeleye yönelmek zorunda kalmalarıyla sürdürülen kavgaların, bu tür aşamalarda İstiklal savaşçısı ya da İstiklal savaşı gazisi gibi yeni ünvanlara sahip olmaları da mümkündür. Fas gibi Müslüman ülkede sömürgecilere karşı savaş amacıyla kurulan milliyetçi partinin adı İstiklal Partisi olarak ilan edilmiş, Fransa gibi bir büyük emperyalist ülkeye karşı Fas devleti İstiklal partisinin sürdürdüğü uzun süreli mücadeleler sayesinde bağımsızlığını kazanarak, Birleşmiş Milletler örgütünün tam üyesi olabilmiştir. Türkiye ulusal kurtuluş savaşı sırasında İstiklal Mahkemeleri aracılığı ile asker kaçakları ve vatan hainlerini cezalandırmaya yönelerek, ülkeyi kontrol altında toplamaya çalışmıştır. Olumsuz kişiler İstiklal mahkemeleriyle cezalandırılırken, olumlu kişiler ve vatansever insanlar da zaman içerisinde İstiklal madalyaları verilerek devletin manevi koruması altında oldukları açıkça ifade edilmiştir. Türk kurtuluş savaşı çok ağır koşullar arasında sürdürülürken, vatan hainleri ile birlikte vatanseverler de eşit koşullarda değerlendirilerek geleceğin tam bağımsızlık devleti olarak belirlenecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir özgürlükler adası olarak merkez alınmasına dikkat edilmiştir. İstiklal hareketi işte bu nedenlerle bir ulusal kurtuluş hareketi olarak doğmaktadır.

            İstiklal kavramının zihinlerde yer etmesi ve zaman içinde bir ulusun ya da devletin geleceğinin belirlenmesinde de her ülkenin bağımsızlık savaşının göstergesi olarak bestelenen İstiklal Marşlarının simgesel anlamları da çok önem kazanmaktadır. Zaman içerisinde İstiklal marşı açısından İstiklal hareketine gereken siyasal anlam verilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda bir İstiklal marşı aracılığı ile de böylesine özel konuma var olan bir marşın, Türk halk kültürüne kazandırılması cumhuriyet devleti tarihi içinde her zaman için devletin ulusal yapısının ve ulusun ulusal kimliğinin belirlenmesi açısından yarar sağlamaktadır. Bu gibi konuların Türk devleti çatısı altında fazlasıyla ele alınması, hem Türkiye’nin sahip olduğu coğrafyanın özel konumu hem de geçmişten gelen güçlü Türklük birikiminin önemli bir rolü var olan özelliklerin, bir araya geldiği durumlarda etkili rol oynamaktadır. Cumhuriyet devletinin ilk kuruluş aşamasında açılmış olan yarışmalarda, Türk edebiyatının önde gelen kesimlerinin temsilcileri ulusal marş yarışmasına katılmışlar ve sonunda en iyisini seçerek Türk devletine ve ulusuna ulusal bir milli marşı kazandırırken bu marşın resmi adı olarak da tam anlamıyla bağımsızlığı ifade eden İstiklal Marşının toplum içinde yeterince örgütlenebilmesi açısından, Türk yasaları doğrultusunda bir İstiklal Marşı adı altında edebiyatçıların ve sosyal bilimcilerin katılmasıyla İstiklal Marşı Derneği, bu derneğin ana konusu olan kültür ve müzik alanındaki birikimin bugünün koşullarında değerlendirilmesi ile  yeni yetişen cumhuriyet kuşaklarının ve bugünün gençlik kesimlerinin Kuvayı Milliye adı ile gerçekleştirilen birinci İstiklal Savaşı sonrasında gelmekte olan ikinci İstiklal hareketinin devreye girmesinin önü açılmaya çalışılmıştır. Kuvayı Milliyenin ulusal kurtuluş savaşı ile, bugünün koşullarında gündeme gelmekte olan ikinci Müdafai Hukuk mücadelesinin tarih önünde birbirini tamamlayan yanlarını da dikkate alarak yeni bir değerlendirme yapıldığı zaman, Türk devleti ve ulusunun eskisine oranla daha güçlü ve bütünleşmiş bir çizgide varlığını geliştirerek koruduğu göze çarpmaktadır. İstiklal Marşının bestecisi olan Mehmet Akif Ersoy, kurtuluş savaşları zaferlerinin öncüsü olan Türk Ordusuna armağan ederken, devlet ve millet kaynaşmasının giderek bütünleşmesine giden yolda ulusal bir müzik bağlantısı Türkiye’nin iç çatışmalardan uzaklaşarak dışa karşı taş gibi bir sertlikte direnme bilincinin toplumsal taban kazanmaya başladığı görülmüştür. Mehmet Akif’in öncülüğünde öne çıkan İstiklal Marşı hareketi, bu açıdan marş aracılığı ile yeni bir bütünleşme girişiminin gene İstiklal hareketi ile giderek hızlanan bir çizgide, artık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendi ülkelerine ve devletlerine sahip çıktıkları görülmektedir.

İstiklal hareketi hem İstiklal marşının hem de İstiklal madalyalarının bir araya geldiği bir ulusal konudur. Çok uluslu imparatorluktan tek uluslu ulus devlete yönelirken, Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk kalıntılarından temizlenmek üzere, bir bağımsızlık arayışı içine girerek her türlü baskı, müdahale ve saldırılar gibi dışarıdan gelebilecek sınırlayıcı etkiler ile bunlara karşı gelişecek olan tepkilerden de uzak olmanın arayışı içine girmiştir. Büyük  şairlerin deyimi  ile gerçek anlamda tam bağımsızlığın hedeflendiği ulusal kurtuluş savaşı ve bu savaşın getirdiği ulusal kazanımlar korunmaya muhtaç olduğu için, böylesine bir savaş döneminde her türlü baskı, zorlama ya da komplolar gibi sosyal organizasyonlara karşı toplu bir biçimde  her çeşit dışarıdan gelecek riskli ve tehlikeli girişimlere öncelikle dikkat edilmeli ve bu doğrultuda öne çıkarken “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış  şaşarım “gibi bir büyük kararlılığın İstiklal hareketi gibi öncü bir siyasal direniş cephesinde dile getirilerek, her alanda kararlı mücadele anında karşı taraflara doğru yönlendirilecek çıkışlara doğru bir zemin hazırlamalıdır. Plansız ya da programsız bir ulusal kurtuluş mücadelesi olamayacağı, tarihten gelen çeşitli örneklerle ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyılın başlarında ulus devletler kurulurken, ulusal kurtuluş savaşları birbiri ardı sıra görülmüştür. Ulus devletlerin yüz yıllık gelişimlerinden sonra bölge devletlerine geçiş amacıyla eski imparatorluk devletleri yeni organizasyonlara yönelirken, ülkelerin haritaları değiştirilmeye çalışılmaktadır. Bir ulus devletin vatandaşı olarak ulusal vatandaşların, kendi kimliklerini ulus devletler üzerinden belirlemesi gerekmektedir .Bugün gelinen yeni noktada güç merkezleri daha güçlü hegemonya arayışlarına yönelirken, ortaya çıkan eskisinden farklı devlet modelleri çerçevesinde gene ülke, devlet ve millet gibi kutsal kavramların her türlü olumsuz gelişmelerin ötesinde tutulması gerektiği, gene bir bağımsızlık arayışı olarak İstiklal kavramı çerçevesinde dile getirilerek, her ülkenin ya da devletin tam anlamıyla bağımsızlığına kavuşabilmesi açısından önemli ağırlık taşıdığı için, geleceğin tam güvenilir kamu düzeninin oluşturulması ve  güvencesi  sorunun her açıdan ele alınması ile mümkün olabilecektir.

           Tam bağımsızlık yolunda bir ulus ya da devlet harekete geçtiği zaman bu tür bir çıkışın sonuç verebilmesi için gerekli olan alt yapı, toplumsal taban ve harekete omurgalı bir bünye kazandırılması gerekmektedir. Bu tür dayanak noktaları oluşturulduğu zaman iyi bir kadroya dayanan sosyal ya da siyasal örgütler öne çıkarak tam bağımsızlık için öncülük yapabilmektedirler. Yeryüzünde var olan bütün devletler kendilerini güvence altına alacak önemli adımları atarak güvenlik arayışlarını yükseltirken, büyük ve zengin devletlerin daha çok küçük ve orta boy devletler üzerinde daha sıkı ve katı önlemler alarak yönlendirme yapmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu tür politikalar ya da siyasal girişimler devletler arası çekişmeleri ve rekabet yarışını doğrudan etkileyerek genel olarak dünya barışını açıkça tehdit etmektedir. Her devlette olduğu gibi herkes tam bağımsızlık düzeni içinde kendisine daha özgür ve güçlü bir ortam yaratmaya çaba gösterirken, büyük ve güçlü devletler dünya haritasının her bölgesinde mutlak hegemonya arayışlarını sürdürerek mücadele ederken, onların saldırılarda bulunduğu küçük ve orta boy devletler kendilerini her türlü saldırılara karşı koruyabilmek üzere harekete geçebilmektedir. Güç sahibi büyük devletler dünya haritasındaki hegemonyalarını geliştirmek için uğraşırlarken, dünyanın küçük ve orta boy devletleri de kendi bağımsızlıklarını korumak ya da her türlü  tehlikeden uzak durabilmek üzere başlatmış oldukları istiklal savaşlarını kazanmak için her gün ve her dakika kendi çıkarları ya da bir parçası oldukları milli toplumun ulusal çıkarlarını ve birikimini kurtarabilmek uğruna antiemperyalist direnişler, devam ederken, yeni bir dünya düzeni ardında koşarak daha geniş bir alanda mutlak egemenlik peşinde koşmaktadır. Bugün yeni geliştirdikleri eskisinden çok farklı emperyalist politikalar ile elektronik devriminin ve sahip oldukları büyük birikimin getirdiği zenginliklerin sağladığı olanaklar yeni emperyalizmi güçlü kılarken, yıllarca okuyarak ve çalışarak ortaya konan dünya toplumlarının entellektüel birikimini bugünkü insanlık toplumlarını daha geniş olanaklarla donatmak gibi yeni gelişmeler, eskisinden çok farklı bir dünya ve makinalaşma çıkmazlarını bugünkü dünya gündeminin ana  maddelerini oluşturmaktadır.

Üç büyük kıta arasında jeopolitik açıdan önemli bir konuma sahip olan bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti tarihin her döneminde önemli bir konuma sahip olmuş ve bu durumu değişen yüzyıllara ve dünya haritalarına göre de korumasını bilmiştir. Dünya tarihi açısından orta doğu ve orta Asya bölgeleri incelemeye alındığı zaman, Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç büyük kıtanın kesişme noktasında Orta Asya ile Orta doğu bölgeleri birbiri içine girmektedir. Her üç kıta jeopolitik konumlarıyla öne çıkarken dünya haritasında Türkiye’nin işgal ettiği merkezi alan, küresel dünya yapılanmasında kilit bir durum yaratarak dünya yapılanmasında anahtar bir rol oynamaktadır. Emperyalistlerin bütün dünya kıtalarını ve ülkelerini teslim almaya çalıştığı son beş yüzyıl içinde kendilerinin merkezinde yer aldığı yeni siyasal düzenler kurmuşlardır. İlk ve orta çağlar geçtikten sonra modernizmin öne çıktığı sömürge imparatorlukları ortaya çıkmış, İngiltere ve Fransa gibi sömürge imparatorlukları birkaç yüz yıllık dönemlerde dünya kıtaları üzerinde birbirine paralel sömürge imparatorluklarını yirmi birinci yüzyılın ilk yarısına kadar devam ettirmişlerdir. Emperyalistlerin sürdürdükleri fiili işgal ve kültürel emperyal düzenleri ile dünyaya açılarak modern çağların devlet ve toplum modelleri ortaya çıkartılmıştır. Yaşanan yüzyıllar boyunca bilimsel ve teknolojik devrimler, birbirini izledikleri sürece emperyal imparatorluklar daha da güçlenerek yollarına devam etmişler ve insanlığın toplam birikimini daha gelişmiş bir yaşam düzeni uğruna kullanarak, uygarlık alanındaki çağdaş atılımların öncüsü olmuşlardır. Bir yandan imparatorluklar yükselirken insanlık eskisinden çok daha farklı yönlere doğru çekilerek küresel dünyada çok kültürlü ve aynı zamanda çok devletli siyasal yapılar öne çıkartılmıştır. İmparatorluklar, kralların ya da otoriter yönetimlerin uzantıları olarak bugünlere kadar devam ederek geldiği için, küçük ve orta boy devletler ile büyük ve zengin devletler arasında çekişmeler yaşanmıştır. Böylesine bir çekişme ortamında küçük ve orta boy devletlerin bağımsızlıkları elden gitmiş ve büyüklük ölçüsüne göre İstiklal yani tam bağımsızlık statüsü tehlikeye girmiştir. Tarih boyunca Kurtuluş savaşları ve İstiklal hareketleri böylesine çıkmazlardan kurtulabilmek için örgütlenmiştir.

           Devletler arası konumun ötesinde her devlet kendi yapısı ve çıkarlarının doğrultusunda hareket ederken, yeni kurulmakta olan Türk İstiklal Hareketi Türk kamuoyuna Türkiye Cumhuriyeti de kendi yolunda giderek ve doğru yolunu bularak böylesine bir rekabet düzeni içinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk milletinin bazı yenilikleri kendi bünyesinde oluşturarak, aşağıdaki önerileri acilen yerine getirilmesi gerekmektedir.

1-6 ok olarak benimsenen ATATÜRK ilkeleri yeniden uygulamaya getirilmelidir. 

2-Türk parasını koruma kanunu yeniden çıkartılmalıdır.

3-Devletin babalık yapması için kamu hizmetleri devletleştirilmelidir.

4-Yabancılara verilen her tür teşvik ve destek kaldırılmalıdır.

5 -Gümrükler yeniden eskisi gibi devletin denetiminde düzenlenmelidir.

6-Bütün madenler devletleştirilmeli ve kontrol altına alınmalıdır.

7-Bir insan hakkı olan suyun özelleştirilmesi önlenmelidir. Su hayattır.

8-Türk vatandaşı olmak için en az 100 yıl ailece Türkiye’de yaşanmalıdır.

9-Son yıllarda Türkiye’ye zorla getirilen göçmenlerin hepsi geri gönderilmelidir.

10-Emperyalist yabancı misyonerlik okulları kapatılmalıdır.

11-Türkiye kendi güvenliği için NATO dışında alternatifler üretmelidir.

12-Ödemeler dengesinde Türk parasına öncelik verilmelidir.

13-Yeni kurulmakta olan savunma sanayii yatırımları desteklenmelidir.

14-Siber güvenlik merkezleri bir an önce kurulmalıdır.

15Tarımsal üretim devlet desteği ile genişletilmelidir. Yerli tohum üretimi yapılmalıdır.

16-Biyolojik savaşa karşı koyma kurumu acilen kurulmalıdır.

17- Milli bilimsel koordinasyon kurulu oluşturulmalıdır.

18-Milli Güvenlik kurulu yeniden eski sisteme benzer biçimde kurulmalıdır.

19-Kuvvetler Ayrılığı sistemi yeniden getirilmelidir.

20-Küresel sermaye kuruluşlarına karşı ulusal sermaye kuruluşları güçlendirilmelidir.

21-Ulusal hukuk düzeni yeniden öncelikli olarak uygulanmalıdır.

22-Uluslararası hukuk uygulamaları ikinci planda yer almalıdır.

23-Devlet ve toplum yeniden laiklik ilkelerine göre düzene konulmalıdır.

24- Devlet Deprem Kurumu acilen öncelikli olarak kurulmalıdır.

25-Devletin bozulan kadroları Devlet Liyakat Enstitüsünce yeniden düzenlenmelidir. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

24 Ocak 2024 Çarşamba

DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI (DPT) YENİDEN KURULMALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI (DPT) YENİDEN KURULMALIDIR

                Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti yüzüncü yılını geride bırakırken, bir asırlık yeni devlet yapılanması tamamlanmakta ve geleceğin yüzyıllarında Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında kendisini güvence altına alarak, cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam etmesi hedeflenmektedir. Türk devleti diğer ulus devletler gibi dünya sahnesine çıkarken, gündeme gelen birçok engel ve tehditlerin sürüp gitmesi kaçınılmaz olarak öne çıkmaktadır. Böylesine bir kaotik ortamın cumhuriyet devletinin güvence altına alınması yolundan gidilerek önlenmeye çalışılması, Atatürk gibi kurucu bir önderin çağdaş ulus devlet modelinden yararlanılarak, hareket edilmesini gündeme getirmiştir. Avrupa gibi gelişmiş bir kıtanın yanında kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti böylesine bir yakınlık dolayısıyla, dünya uygarlığına öncülük etmiş Avrupa uygarlığından yararlanmak zorundaydı. Binlerce yıllık dünya uygarlığının Avrupa merkezli olarak yeniden yapılandırılmasında Avrupa kıtası öne çıkarken, yirminci yüzyılın koşullarında Türkiye de bu durumu dikkate alarak ve bu doğrultuda bilimsel bilgi birikimine dayanarak hareket etmek gibi bir etkileyici durumun zorlaması karşısındaydı. Bu çerçevede Türk devleti kurulurken aynı zamanda, Avrupa’nın temsilcisi olduğu çağdaş uygarlık düzeninin içinde yer alarak uygar uluslar ailesinin yeni bir üyesi olmak durumundaydı. Yüzyıllar süren imparatorluk döneminde orta çağ döneminden gelme bazı devlet ve toplum modelleri üzerinde çalışmalar yapılmasıyla, Türkiye geride kalmış devlet modelleri ya da kamu düzenlerinden giderek uzaklaşıyordu. Orta çağ uygarlıklarının dine dayanması üzerine, Türkiye bilimin öncülüğündeki çağdaş uygarlıkların da en gerçek yol gösterici olan bilimsel disiplinlerinden yararlanarak, Avrupa kıtası üzerinden bütün dünyaya yayılan cumhuriyetçi bir ulus devlet modeli, kurucu önder Atatürk’ün öncülüğünde orta dünyanın merkez ülkesi olarak öne çıkan Türkiye’de uygulama alanına getiriliyordu.

                Bilime uyan her şey, bilimden kaynaklanan her türlü bilgi ve plan ya da proje metodolojik olarak bilimsel esaslara yakın olması gerektiği için yeni Türk devleti planlama kavramına yakın durmak ve bu çizgide planlı bir çalışma ile bilim çevrelerine ulaşmak durumundadır. Her türlü bilimsel çalışmanın plan ya da proje gibi düşünce ürünü çalışmaları yansıttığı için plan kavramı bütün bilimsel çalışmaların öncesinde yön göstererek öncülük yapmak, hem de bilimsel çalışmaların sonrasında değerlendirme gibi metodolojik öncülükler aracılığı ile de düşünce ürünü çeşitli bilimsel çalışmaların amacına ulaşması açısından alt yapı ve tasnif kolaylıkları sağlamaktadır. Bilimsel çalışmaların her alanında yeni tasnifler için kolaylıklar aranmaya başladığı zaman plan, proje ve programlar önem kazanmakta ve geçmişten gelen bilimsel çalışmaların sağladığı içerikler aracılığı ile de bu gibi çalışmalar bütün toplumsal, bilimsel ve kültürel araştırma ve çalışmalarda yönlendirici etkilerin, güçlü bir biçimde öne çıkması için, gerekli olan katkıların elde edilmesinde planlar aracılığı ile önemli ölçülerde destekler sağlanmaktadır. Bu gibi etkinliklerin elde edilmesi sürecinde var olan bilginin genişletilmesi ve çeşitli yol ve hedeflere öncelik verilmesi gibi durumlarda, planlar ve plancılık en iyi seçenekleri bulan, belirleyen ve yönlendiren ana unsurlar olarak planların devreye girdikleri görülmektedir. Bilgi zenginliği içinde çalışmalarını sürdüren insanlar ve toplumlar, kütüphaneler dolusu bilgi birikimi içinde yitip gitmemek için, kesinlikle ilke ve kurallara dikkat etmek zorundadırlar. Her çalışmanın belirli bir hedef ya da amaç için yapılması esas olduğu için, bu noktalara ulaşabilmek açısından plan kavramı öne çıkarak yön göstermekte ve bu açıdan etkinlik sağlamaktadır. Gelecekte ulaşılmak istenen hedeflerin hangisi olduğu ve bu açıdan hangi araç ve yöntemlerin tercih edilmesi gerektiği, gene ana bir sorun olarak planlama kavramı ile çözüme kavuşturularak belirlenir. Bu açıdan ulusal planlama, siyasal iktidar tarafından var olan kaynaklar ve alternatifler arasından belirli bir sisteme dayanan tercihlerin bir bütünüdür. Kıt kaynaklar içinden yapılmakta olan işlerin gerektirdiği oranda tercih yaparak çözüm üretmek gene ortak planlama çalışmalarının bir sonucudur.

                Kamu yönetimi disiplininin ilgilendiği temel alanlardan birisi olarak planlama olgusu, her alanda yapılmakta olan çalışmalar ve araştırmaların ön aşamasında, ilgili hazırlıkların bir bütünsellik içinde bir ön hazırlık ya da bir özet halinde, bütün çalışmaların öncelikle ele alınarak ana çalışmaların önünün açılması için ana yollar aranırken planlamanın öncülüğünden yararlanılmaktadır. Dünya çapında plan kavramının ön plana çıkması, liberal batı düzenine karşı Sovyet devriminin gündeme getirmiş olduğu bir girişimdir. Yirminci yüzyılda iki büyük cihan savaşı ile karşı karşıya gelen insanlık, savaşlar sonrasında içine girilen  özgürlükçü bir dönemin koşullarında ortaya çıkan kaotik ortam ve emperyalist çizgideki dışarıdan müdahaleler ,devletlerin daha geniş bir otorite ile hareket etmeleri gerektiğini ve bu çizgide her devletin kendi ekonomisine müdahale ederken, ulusal planlama kavramını benimseyerek kısa ve uzun vadeli planlama çalışmalarına girişmişlerdir. Ayrıca incelemesi yapılan çeşitli sektörlerin ve alanların mikro ve makro kavramlarına dayanılarak, yapılan çalışmalar sırasında planlar iki ayrı grup içinde inceleme konusu haline getirilebilmektedir. Belirli alanlarda daha küçük çalışmalar mikro plancılık çalışmalarının konusu olarak belirlenirken, ülkelerin ya da kentsel alanların inceleme konusu olarak ele alındığı bu aşamada, daha geniş alanları kapsayacak biçimde makro planlara ve bu doğrultuda daha geniş plan ve programların gündeme gelmesi söz konusu olmaktadır. Bazı planlar devlet ya da ülke başlığı altında hazırlanırken, burada makro ve mikro planlar kendiliğinden gündeme gelmektedirler. Özel alanlar ile ilgili bilimsel çalışmalarda daha sektörel bakış açısıyla değerlendirmeler söz konusu olduğu için, toplumsal ve ekonomik alanlarda yapılacak plan çalışmaları sırasında, öncelikle mikro bir bakış açısıyla hareket edilmesi gerekmektedir. Bilimsel devrimler sonrasında bilimsel çalışmalarda metotlar ve yöntemler birlikte ele alınarak ülkelerin zaman içinde bilimsel esaslara ve bilginin kullanıldığı bir çizgide gelişmeler içine girmesini sağlamıştır. Türk devletinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’te gerçekleştirdiği siyasal devrimi, yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir diyerek geleceğin yeni cumhuriyet gençliği kuşaklarına emanet etmiştir. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti bir model devlet olarak örgütlenirken plan kavramına ve plancılık çalışmalarına öncelikle önem vermiştir.

                Türkiye’de modern anlamda plancılık çalışmaları iki ayrı dönemde ortaya çıkmış ve bu dönemlerde yoğun plan ve program çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Osmanlı yönetiminin son dönemlerinde başlayan bilimsel açılımlar ve Avrupa uygarlığının önde gelen ülkeleriyle kurulmuş olan bilimsel arayışlar ve çalışmalar özellikle Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde ön plana çıkmış ve bu tür çalışmalar doğrultusunda ilk üniversite kurularak bilimsel çalışma ve eğitim dönemlerine girilmiştir. Ülkede başlatılmış olan bu yeni dönem çalışmalarının sosyal ve teknik bilimler ile birlikte bunların hazırlayıcısı olarak planlama çalışmaları da başlatılarak, cumhuriyetin ilanı ile getirilen bilim ve kültür toplumunun yaratılması doğrultusunda bir yöneliş aşamasına gelinmiştir. İmparatorluğun son dönemlerindeki arayışlar ve bu doğrultudaki gelişmeler ile cumhuriyet devletinin kuruluşuna giden yollar açılmıştır. Beş yüz yıllık bir imparatorluğun çöküşü ile beraber meydana gelen devlet ve kamu düzeni yokluğu sonrasında, Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinin oluşturduğu demokrasi ve cumhuriyet sistemleri arayışları devreye girmiştir. Çok uluslu bir imparatorluğun çöküşü sonrasında çağdaş bir ulus devletin cumhuriyetçi bir çizgide kurulabilmesi için hem bilimsel bilgi birikimine hem de planlı çalışmalara gereksinme vardı. Bir devlet yıkılırken yerine yenisinin kuruluşu başlamış ve böylesine bir dönüşüm sürecinde de Türk ulusu plan kavramı ve plancılık çalışmaları ile karşı karşıya gelmiştir. Bu aşamada ulusal kurtuluş hareketinin öncüsü aynı zamanda  çağdaş ulus devletin kurucusu olduğu için ulusal kurtuluş mücadelesinin hemen sonrasında ulus devlet ile birlikte halkçı cumhuriyet rejimi birlikte kurulmuştur. Bütün bu hareketler Kuvayı Milliye adı verilen milli mücadele döneminde Atatürk’ün kurucu plan ve projeleri aracılığı ile hazırlanarak devreye sokulmuşlardır. Bugün ki Türkiye Cumhuriyeti devleti modeli bizzat Atatürk’ün hazırladığı programlara dayalı olarak başlatılmış ve daha sonraki aşamada da gene Mustafa Kemal’in planlı hareketleriyle gerçekleşme aşamasına getirilmiştir. İstanbul’da başlatılan milli mücadele dönemi TBMM yapılanmasına kadar tamamlanmaya çalışılmıştır.  

                Türkiye Cumhuriyeti devleti bütünüyle plan ve programlara dayalı olarak  kurulurken devletin ilk kuruluş aşamasında, hemen hemen bütün alanlarda  önceden hazırlanmış olan programların bir biri ardı sıra gündeme getirildikleri ve bu programlarda  geleceğe dönük olarak bir arada toplanarak daha sonra planlı adımların atılması sayesinde, bunların uygulama alanına aktarıldıkları görülmektedir. Çökmüş bir imparatorluktan geride kalan bomboş bir ülke toprakları üzerinde çağdaş bir ulus devlet kurulurken , Avrupa tipi gelişmiş devlet yapılarında yararlanılarak hareket edilmiştir. Türklerin bir an önce çağdaş uygarlık ailesinin içinde yer alarak tüm dünya toprakları üzerinde örnek bir devlet yapılanması aracılığı ile ortaya çıkarken, her alanda en ileri gitmiş batı ülkelerinin sistemleri dikkate alınarak, onların anayasa ve yasal düzenlemelerinden yararlanılmış ve var olan koşullarda her alanda en ileri  sistemlerin bir araya getirilmesi ile az zamanda çok işler yapılmaya çalışılmış ve Türkiye merkezli bir orta dünya yaratma hedefi çizgisinde yeni cumhuriyet oluşumu tamamlanmaya çaba gösterilmiştir. Üç kıta arasındaki merkezi bölge toprakları üzerinde bir orta dünya sentezi yaratılmaya çalışılırken, yasal düzenlemeler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çalışmalarıyla başlatılan hukuki düzenlemeler kısa bir süre içinde bir bağımsız devletin çekirdek yapısını öne çıkarmıştır. Hiçbir şeyin olmadığı bir ülkede her şeyin var olduğu bir devlet yapılanmasına doğru yönelinmesiyle, önceden hazırlanmış plan ve programlar üzerinden böylesine bir kutsal amacın, kısa bir zaman dilimi sonrasında öne çıktığı görülmüştür. Başlangıçtan kısa bir süre sonra böylesine bir siyasal düzen kurulurken hızlı hareket edilmesinin arkasında, geçmişten gelen program ve planların etkisi olmuş ve cumhuriyetin kurucu kadrosu bilimsel birikimden yararlanma ya da önceden hazırlanmış planlı programlar içinde hareket etme gibi yollara yönelerek, uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının ileri ülkelerine komşu olacak yeni bir siyasal modeli dünya sahnesine getirmiştir.

                Devletin kuruluş dönemini temsil eden tek parti hükümeti döneminde hiçbir şeyin olmadığı bir ülkede  kısa bir süre içinde  her şeyin bulunduğu ve bu doğrultuda devrimi gerçekleştiren siyasal partinin kapitalist ve sosyalist plan ve programların arasında kendi yolunu seçebilmek üzere, kendi yönünü ortaya koyarken ve batının önde gelen ileri ülkelerinin plan ve programları çerçevesinde  ortalama bir yol geliştirilmeye çalışılırken, Türkiye Cumhuriyetinin ilk planları hazırlanmış ve daha çok sanayileşme hedefli planlar tek parti hükümetinin çalışmaları ile uygulama alanına aktarılmışlardır. Sanayi planları beş yıllık dönemler doğrultusunda hazırlanarak devreye sokulurken, daha çok tümüyle planlı ekonomiye dayalı olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği’nin planlı ekonomi çalışmalarından da yararlanılarak, üç kıta ortasında kurulmuş olan Türk devletinde, doğu-batı ya da kuzey-güney ekseninde yapılacak açılımlar ile ülkenin bulunduğu konumun gerekli kıldığı birleşik ve uyum hedefli ülke planlarına öncelik verilmiştir. Sanayileşme planları ile yeni kurulan cumhuriyet devleti hızlı bir yapılanmaya yönelirken kurulan fabrikalar ülkenin her tarafına eşit koşullarda kurulmaya çalışılmıştır. Her fabrika kurulurken, kendi bölgesinin yaşam merkezi olarak yapılandırılmasına dikkat edilmiş, alı-veriş merkezleri ile kültür ve sanat merkezleri ve de bazı meslek okulları ile, yüksek okulların bu fabrikalara yakın bir yerleşim planında bütün ülkeye dağıtılmalarına dikkat edilmiştir. Sanayi planları ile ülkede üretim seferberliği ilan edilirken, Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi bazı kültür ve eğitim kuruluşlarının da fabrikalar ile birlikte yeni yapılandırılan yurt düzeyinde yer almalarına dikkat edilmiştir. Böylece hem ekonomik hem de sosyal ve kültürel alanlarda birlikte yeni yapılanmalar, devletin kuruluş aşamasında beş yıllık sanayileşme planları aracılığı birlikte toplu bir yeniden oluşum çizgisine uyum sağlanarak, yeniden yapılanma gereksinmelerinin tamamının gerçekleştirilmesine dikkat edilmiştir. Bu açıdan konuya bakıldığında, cumhuriyetin ilk dönemi olan kuruluş aşamasının hem devletin hem toplumun hem de yaşam biçiminin değiştirildiği bir noktaya geldiği görülmüştür. Kısaca çağdaşlaşma ya da modernleşme denilen değişen dünyanın yeni özelliklerine dikkat edilen ve yenileşme atılımlarının bütünüyle bu doğrultuda gerçekleştirildiği genç Türkiye Cumhuriyeti'nde, bu tür değişim ve dönüşüm atılımlarının daha önceden planlanarak devreye sokuldukları söylenebilir. Türklere çağ değiştiren büyük bir dönüşümün başarılı olmasının sırrı da planlı ekonomi olmuştur.

                Cumhuriyet devletinin kuruluşu ile birlikte ilk yılları sırtlanarak devrimi gerçekleştiren ve aynı zamanda kurucu iradenin devletin kuruluşunu tamamlamasından sonra, Türkiye yirminci yüzyılın ortalarında dünyanın ortalarında yalnız kalan bir ülke görünümü kazanıyordu. Doğu da sosyalist sistem ile batıda kapitalist sistem karşı karşıya gelirken, bunların tam ortasında kurulan Türk devleti kendi modelini seçmek ve kendi yolunu inşa etmek üzere planlı olarak hareket etmek zorunda kalıyordu. Devletin kuruluşu yirminci yüzyılın ilk yarısında tamamlandıktan sonra, aradan geçen yarım yüzyıllık zaman dilimi çerçevesinde değişen dünyanın yeniden ele alınarak değerlendirilmesinin yapılması gerekiyordu. Özellikle yüzyılın tam yarısındaki dönem, dönüşüm açısından fazlasıyla önem kazanınca Türkiye’de bu doğrultuda bir yeni hareket olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin gene daha önce yapılmış olan ulus devlet planlarına uygun bir biçimde dünyadaki değişimi dikkate alarak, devlet adına yeni bir yapılanmaya doğru adım atılması konusu siyasal gündeme gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılanma birinci dünya savaşı sonrası dünya dengelerini yansıttığı için aradan yarım yüzyıla yakın bir sürenin geçmesi üzerine dünya dengeleri değişmiş, bir tarafta batı dünyasında Avrupa Birliği gibi bir yeni devletler birliği kurulurken, diğer tarafta Asya kıtasının büyük bir kısmını işgal eden Sovyetler Birliği zayıflayarak çöküşe doğru giderken, dünyanın ortasındaki Türk devletinin batı dünyasındaki birleşme ile doğu bölgesindeki çöküş ve dağılma ile karşı karşıya kalınması nedeniyle, Türk devletinin merkezi gücünün artırılması gerekiyordu. Yirminci yüzyılın tam ortalarına gelindiği aşamada doğu ve batı dengelerinin değişmesi yüzünden, Türk devletinin değişen koşullar dikkate alınarak yeni bir düzenlemeye gereksinmesi vardı. Bir anlamda yarım kalmış Kemalist devrimin tamamlanması ve bu doğrultuda devlet ile toplumun gereksinme duyulan yerler ve konularda takviye edilmesi gerekiyordu. İşte bu zorunluluk Türk Silahlı Kuvvetlerinin askeri bir müdahaleye yönelmesinin önünü açıyordu. Dünya savaşı yıllarında yarım kalan ulusal anayasa yapılanması, sonraki yıllarda yirminci yüzyılın ikinci dönemine geçilirken yepyeni bir çağdaş anayasa yapılanması ile tamamlanmak isteniyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci anayasası devletin yarım kalan yapılanmasını tamamlama çizgisinde başarılı bir çıkışın simgesi haline geliyordu. Yeni anayasa hak ve özgürlükler alanında insan hakları çağına uygun düşen bir yapılanmaya yönelerek birçok alanda eksik kalan hak ve özgürlükleri gündeme getirerek bunlara anayasal güvence veriyordu. Yeni anayasa topluma modern çağın hakları ile özgürlüklerini getirirken aynı zamanda Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Senatosu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu gibi yeni anayasal kurumlar getirerek, batı ülkelerinde var olan anayasal dengelerin yeniden kurulmasının önünü açmıştır. Bu doğrultuda yirminci yüzyılın ikinci yarısına doğru devlet yeniden düzenlenirken, yeni devlet kurumlarının arasına Devlet Planlama Teşkilatı adı altında merkezi bir planlama örgütü getirilerek, yirmi birinci yüzyıla doğru ülkenin dış güçler aracılığı ile içerden ya da dışardan itiş kakış operasyonuna alet olması önlenmeye çalışılmıştır. Amerika ve Rusya merkezli iki kutuplu dünya sürecinde, Türkiye hem NATO ülkesi olarak batı güvenlik şemsiyesi altına  sokulmuş hem de Atatürk ilkelerinin Sovyet devriminden gelen devrimcilik, halkçılık ve devletçilik ilkeleri doğrultusunda yeni anayasa düzenlenerek uluslararası emperyalist devletlerin müdahalelerinin önlenebileceği yeni bir anayasal denge oluşturulmuştur .Yeni anayasa ile getirilen devlet düzeni planlı bir devlet modeline dönüştürülürken hem planlı ekonomi hem de planlı bir siyaset yapılanmasına doğru adım atılmıştır. Serbestlik ana esasına dayanılarak batı blokunun aşırı özgürlükçü bir yapıya doğru kayması gerçeği karşısında planlama kavramı daha da önem kazanmış ve Sovyet modeline paralel bir planlama anlayışı ve uygulaması yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’ye getirilmiştir. Düzenli olarak hazırlanan beş yıllık planlarla Türk ekonomisi kontrol altında tutulurken aynı zamanda Türk devletinin geleceğe yönelen siyasal yapılanması da gene beş yıllık kalkınma planları aracılığı ile denetlenmeye çalışılmıştır. Anayasal çerçevede Türk devletinin ve toplumunun içinde bulunduğu sorunları ve durumu ülkenin tüm çıkarları doğrultusunda, Devlet Planlama Teşkilatı askeri dönemi geride bırakarak yarım yüzyılı aşkın bir süre zarfında bir kamu kurumu olarak devletin çatısı altında yer alarak Türkiye’nin her yönden planlı ve programlı olabilmesi hedefinde etkili olmuştur.

     Ne var ki, bu kadar başarılı olmuş bir kamu kurumu ve bir devlet örgütlenmesi olarak Türk devletinin birçok gereksinmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatı, küresel emperyalizm döneminde küreselci merkezlerin baskı ve müdahaleleri sonucunda bir gece ansızın kapatılmıştır. Aynı tür bir işlem ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin en büyük kamu kurumlarından birisi olarak Köy İşleri genel müdürlüğü bir gece yarısı operasyonu ile kapatılırken, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü gibi devletin kendini yenileme örgütü doğrultusundaki bir kamu kurumu da bir gece ansızın torba yasalarla birbiri ardı sıra tasfiye işlemleri yapılırken ortadan kaldırılmıştır. Yirminci yüzyılın birikimi ile yitirilen devletin önemli kamu kurumlarının yerini alacak bir biçimde yeni kamu kurumları ya da merkezlerinin kurulması gerekirken, giderek  orta çağ dönemindeki şehir devletleri gibi ya da alt kimlikçi eyalet ve federasyon tipi yapılanmalar, bölücü ve devlet ile milleti ortadan kaldıran tasfiye girişimleri küresel merkezlerin yönetimi altında devreye sokularak küresel emperyalizmin 200 ulus devletten, 2000 eyalet devletine dönüşmesi programı ısrarlı bir biçimde dışarıdan zorlanarak eyleme dönüştürülürken ve ulus devletlerin tasfiyesiyle birlikte  orta çağ düzeni bin sene önceki şehir devletleri aracılığı ile dünya değiştirilirken var olan devletler, yok olan uluslar ve geçmişten kalan kamu düzenleri ortadan kaldırılmaktadır. Var olan ulus devletlerin, ulusal yapılar ile kamu düzenlerinin varlığını koruyacak ya da geleceğin dünyasında güçlenerek var olabileceklerini sağlayacak düzenlemeleri yapacak büyük kamu kurumlarına, bugün her zamanki dönemlerden daha fazla gereksinme bulunmaktadır. Devlet Planlama Teşkilatı ve Türkiye ve Orta Doğu Amme Teşkilatı gibi büyük kamu kurumları bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti kamu düzeninin ayakta kalmasını sağlamışlardır. Bugün gelinen noktada bu büyük kamu kurumlarının kapatılmasıyla, çok önemli bir kamu yönetimi boşluğu emperyalist müdahaleler aracılığı ile ortaya çıkarılmıştır. Böylesine önemli kamu kurumlarının kurulmasını sağlayan Devlet Planlama Teşkilatının kapatılması ise, bu tür bir tasfiyenin üzerine bir şeyler ekilmesi olmuştur.

                Son ara rejim döneminde değiştirilen Türkiye Cumhuriyeti anayasası doğu blokunun yıkılması ve dünya hegemonyasının Atlantik merkezinin tekeline kalması yüzünden, yirminci yüzyılın koşulları içinde iki kutuplu dünya dengeleri ortadan kaldırılmış ve bu doğrultuda Atlantik merkezinin dayatması aracılığı ile anayasa ve yasalar gece yarısında torba yasalar üzerinden mutlak değişime doğru zorlanmaktadır. Yirminci yüzyılın birikimi ile  çağdaş bir ulus devlete sahip olma şansını elde eden Türk ulusunun küreselleşme sürecinde tekelci şirketler aracılığı ile devletsizliğe doğru zorlanması, ya da  bu amaçlı politikalara hedef olması karşısında Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kurmuş olan Atatürk ve arkadaşlarının kurucu iradesinin Türk ulusuna armağan olarak bıraktığı siyasal yapılanma ve kamu düzeni esas alınarak yeni bir milli mücadeleye, var olan gücü ve kazanılmış haklara dayanarak Türk ulusu ve devleti yönelmek zorundadır. Merkezi planlama örgütü kapatılarak tasfiye edilen Türk devletinin yönetiminin zaman içerisinde planlama örgütünün eksikliğini fazlasıyla çekeceği bugün gelinen anayasasızlık sürecinde iyice görülmektedir. Torba yasalarla değiştirilen ve tasfiye edilen kamu kurumlarının giderek sayısının artmasında küresel emperyalizmin dış müdahalelerinin fazlasıyla olumsuz rolleri bulunmaktadır. Orta çağlarda görülen uygulamalarda geri kalmış devlet düzenleri öne geçtiği için, birbiriyle çelişen birçok karar ve uygulamaların karışık biçimlerde öne çıkarılarak, kamu düzenlerinin karışıklık üzerinden kaos durumlarına doğru iteklendikleri göze çarpmaktadır. Emperyalist rüzgarların sürüklediği kaymalar giderek geride kalırken, bugünlerde küresel emperyalizmin tekelci şirketleri var olan ulus devletler düzenini ortadan kaldırabilmenin arayışları içindedirler. Emperyalizm kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyayı kaos ortamları yaratarak çökertmeye çaba gösterirken, bütün dünya halklarının ve devletlerinin kazanılmış haklarını görmezden gelmektedir. Hak ve özgürlükler insan hakları adına yıllarca, ulusal toplumları ve devletleri parçalama silahı olarak kullanırken, insanın yerini robotlar almıştır. Artık robot hakları insan haklarının yerini alırken, ulus devletlerin yerini de şehir devletleri alacak böylece bütün dünya ülkeleri geçmişten gelen haklarının tamamını korumak üzere yeni bir var olma savaşına sürükleneceklerdir.

                 Türkiye yeni dönemde var olma kavgasını kazanabilmek üzere yeni bir ulusal mücadele savaşına hazır olmak zorundadır. Böylesine büyük mücadeleler yapılırken kazanabilmek için kesinlikle planlı ve programlı bir çizgide hareket etmek zorunluluğu vardır. Devletler geçen zaman içinde zayıflamamak için kendilerini yenilemek zorundadırlar. Her devlet geçip giden zaman süreci içinde kendi durumunu ve konumunu iyi bilmek ve buna göre hareket ederek kazanılmış hakları ile birlikte devletin temelini oluşturan kamu düzenlerini de geliştirerek korumakla yükümlüdürler. Ancak böyle bir tavır devletlerin ve toplumların dışarıdan gelen her türlü tehdit ve tehlikelere karşı durdurma ve korunma işlevlerinin yerine getirilmesini sağlayabilecektir. Her devletin sahip olduğu jeopolitik konumun devletler ve milletler tarafından iyi bilinmesi ve bu doğrultuda hareket edilerek en üst düzeyde korunmaların sağlanması ile sonuç alınabilecektir. Böylesine tehditler ile dolu bulunan bugünkü dünya düzeninde en üst düzeyde korumaların ancak bilimsel yollardan elde edilebileceği şimdiye kadar yapılan deneylerle belli olmuştur. Ülke ve devlet savunmalarında güvenlik ile ilgili her yola başvurulurken böylesine durumların önceden resminin çekilmesi gerekmekte ve böylesine bir hazırlık sonrasında hazırlanacak plan ve programlar devreye sokularak sonuç alınmasına giden yolların incelenmesi yapılmaktadır. Bir devletin ve ona bağlı kurumların güvenliği her türlü bilgi ve materyal ile elde edilmeye çalışılırken bilimin yol göstericiliği ve bilgi birikiminin iyi kullanıldığı plan ve program devlet ve toplumun hayatı açısından en üst düzeyde bilgi kullanımını ve buna göre plan ve programların devreye sokulmasını gündeme getirmektedir. Bu durum sivil sektörlerde olduğu gibi askeri ya da güvenlikle ilgili sivil alanlarda da bu duruma paralel gelişmeler göstermektedir.

                Plan ve planlama çalışmaları kişisel düzeylerde olduğu gibi belirli gruplar aracılığı ile de toplumsal ya da grupsal yönler gösterebilir. Ayrıca toplumsal alandaki güvenlik ve düzen oluşturma girişimlerinde kamu kurumları ya da özel kuruluşlar ile şirketler de devreye girerek düzen, güvenlik ve diğer gereksinmeler çerçevesinde plan gereksinmelerini karşılamaya yönelebilirler. Bu nedenle, her türlü alanda bir şeyler yapmak isteyen kişiler ya da toplum kesimlerinin harekete geçerek bu tür gereksinmelerin elde edilmesi amacıyla plan ya da planlama çalışmalarını da kendi girişimlerinin tamamlayıcısı olarak öne çıkarabilirler. Doğru bir iş ya da eyleme geçme aşamasında yapılan çalışmaların doğru bir çizgide olduğunun belirlenebilmesi için gene plan ve planlama çalışmalarını iyi bilen ve bu alanda geçmişte önemli çalışmalar yapan deneyim sahibi tecrübeli plancılara gereksinme duyulabilir. Bireysel çalışmaların tam ve doğru bir biçimde yürütülebilmesi için kişilerin en üst düzeyde uzmanlık eğitimi almaları zorunludur. İyi bir plan yapılabilmesi için uzmanlaşan personelin işleri yürütmesi sağlanmalıdır. Kişiler için yapılan eğitim ve uzmanlık çalışmalarına, daha sonraki aşamalarda bu işler ile uğraşan kurum ve kuruluşlarda özel ders programlarıyla uzmanlık sağlanarak devam edilebilir. Ama bütün bu işlerin en üst düzeyde kurumlaşabilmesi için, her devletin ya da toplumun kendi kurumsal yapılarını tamamlamaları zorunlu görünmektedir. Bu çerçevede Türkiye’de açılmış olan Devlet Planlama Teşkilatının planlama işinin en üst düzeydeki uzmanlar aracılığı ile yapımı sürekli bir biçimde kontrol edilerek, her türlü plancılık işinde bilimselliğin gelecekteki koşullara uygun bir biçimde yapılması gereklidir. Bütün bu gerekli durumların dikkatle izlenebilmesi ve bu doğrultuda ülkenin ciddi bir plan düzenine kavuşturulması açısından her türlü durumu dikkate alacak bir biçimde planlama kurumlarına ya da büyük kuruluşların örgüt şeması içinde yer alabilecek planlama birimlerine yer vermek gerekmektedir. Devletler, ülkeler ya da toplulukların gereksinme duydukları doğru planlama çalışmalarının karşılanabilmesi için hem devletlerin bir planlama örgütünü öncelikli biçimde kurmalarında bir zorunluluk olduğu açıkça görülmektedir. Bu nedenle her yerde planlama işlerinin bilimsel yönlerden tamamlanabilmesi çalışmaları yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Planlama Teşkilatının kapatılması çok yanlış olmuştur. Türk devletinin önümüzdeki dönemde Atlantik emperyalistlerinin sömürgesi durumuna düşmesini önlemek için, her türlü resmi çalışmanın doğru bir planlama ile tamamlanması gerekmektedir. Bu nedenle, büyük bir hatadan geri dönülerek Devlet Planlama Teşkilatının acilen yeniden açılması gerekmektedir. Türk kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

               

24 Ekim 2022 Pazartesi

POST - KEMALİZM OLMADI AMA POST -EMPERYALİZM OLABİLİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ

POST -  KEMALİZM   OLMADI

AMA   POST -EMPERYALİZM  OLABİLİR

                                                                                                                                                                   Çeyrek asırlık zorlamalara ve bu doğrultuda emperyalist baskı ve yönlendirmelere rağmen dünya bir türlü post-emperyalizm dönemine geçemedi. Yirminci yüzyılın son dönemi ile birlikte yirmi birinci yüzyılın ilk çeyrek yüzyıllık döneminde iki kutuplu eski dünya düzeni çökmüş ama bir türlü yeni dünya düzeni kurulamamıştır. Batının dünyasının önde gelen devlet merkezlerinde var olan ulus devletleri ortadan kaldırmaya yönelik yeni politikalar geliştirilirken, küresel emperyalizmin önde gelen temsilcileri hep birlikte ortak hareket etmişler ve  bu doğrultuda el ve ağız birliği kurarak istemedikleri ya da ortadan kaldırılmasını istedikleri akımların başlarına post takısı ekleyerek, bunların geçmişte kaldığını gösteren ilaveler aracılığı ile, yeni yüzyılın başlarında bir çok kavramın başına post ekini getirerek ,kendi ütopyaları doğrultusunda yeni bir yapılanmayı öne çıkarmaya çalışmışlardır . Bu tavır yüzünden dünya kamuoyu post-modernizm, post -nasyonalizm ve de post-kemalizm gibi yeni kavramlar ile tanışırken, yeryüzü gerçekliğinin bugünkü durumunu gösteren post-liberalizm, post-kapitalizm ve de post-emperyalizm gibi yeni kavramlar da emperyalizm işbirlikçisi bazı taşeron küreselciler tarafından dile getirilerek, dünya kamuoyunu kafa karışıklığına sürükleyecek bazı yeni girişimlerde zaman içinde gündeme gelmeye başlamıştır. Post eki normal olarak anlamı yenilenmek istenen kavram ya da düşüncelerin başına getirilirken, pre ya da pro ekleri de daha çok geride kalmış ya da öncü olarak kullanılmak istenen bazı kavramların başına getirilerek, uluslararası alandaki bazı yenilikler ya da değişimlerin ifade edilmesine çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın eskiyen bazı akımları ya da oluşumları yenilenmek istendiği aşamada, latince kökeni ile yeniyi ifade eden bir neo eki eskiyen bazı kavramları yenilemek üzere devreye sokulmuştur.

                Yeni yüzyılın ilk çeyrek asırlık dönemi sona ererken, post eki ile ifade edilmek istenen  küresel dönüşümün yetersiz kalması noktasında, bu kez tek bir post ekinin yetmezliği karşısında bu kez değiştirilmek ya da kaldırılmak istenen kavramların ya da düşüncelerin başına ikinci bir post ilavesi getirilerek post-post kemalizm ya da post-post sosyalizm gibi çift eklemeli takılar aracılığı ile, egemen çevrelerin işlerine gelen bir çizgide kamuoyu yönlendirmeler, düşünce saptırmaları aracılığı üzerinden dolaylı yollardan  yapılmaya çalışılmaktadır. Ulus devletlere ve ulusal yapılanmalara açıkça karşı çıkan her türlü emperyalizm, her açıdan ulusalcılık ile mücadele ederken ve post- ulusalcı bir düzen arayışı içine girerken, doğal olarak Türkiye’deki ulus devlet ve ulusal toplum yapılanması ile de yakından ilgilenerek, ortaya post-kemalizm diye bir kavram sürmeye çaba göstermektedirler. Tekelci şirketler bütün dünyayı kendi kontrolları altında tutabilmek ve ekonomik piyasalar üzerinden tüm kıtaları yönetmek üzere ulus devlet düşmanlığı yaparak, bir ulus devleti ortadan kaldırmak amacıyla da Türk devletinin ulusal toplum yapısını parçalayacak düzeyde alt kimlikçiliği kaşıyarak ve de bölücülüğü kışkırtarak, bu gibi olumsuz durumları ortadan kaldıran Türk ulus devletini ve Kemalist Cumhuriyeti  tasfiye etme doğrultusunda, önce post-kemalizm kavramını düşünce ortamına getirmişler, böylesine bir kavramın yardımı ile hedeflerine ulaşamayan emperyalist çevreler daha sonraki aşamada yeni bir geçiş dönemini öne çıkarmak doğrultusunda  ikinci bir post eki ile post-post-Kemalizm akımını dile getirerek, yola devam etmek istemişler ama post-Kemalizm kavramı üzerinden Türkiye Cumhuriyetinin Kemalist  rejimini ortadan kaldıramadıkları için, post-post- Kemalizm aşamasına geçilememiştir. Aksine siyasal gelişmelerin birbirini izlemesi üzerine, yok edilmek istenen Kemalist rejiminin, gelişmeler karşısında daha da güçlendiği ve bu yeni yapılanması ile de her türlü siyasal saldırılara karşı çıkarak, kendisini güçlü bir biçimde koruduğu görülmüştür. Post-Kemalistler hedeflerinin tümüyle tersi bir duruma Kemalist rejiminin yıkılmaz karşı çıkışıyla sürüklenmişlerdir.

                Kemalizm bir akım olarak, yirminci yüzyılın başlarında Türklerin var olma savaşı anlamında ulusal kurtuluş mücadelesine kalkışması aşamasında ortaya çıkmış, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşını veren Türkler Atatürk’ün yolundan giderek çağdaş bir cumhuriyet rejimine sahip olmuşlardır. Birinci dünya savaşı sırasında imparatorluklar çökerken ve bunlardan sonra tarih sahnesine ulusal kurtuluş savaşları arasından çıkan bir Türk kurtuluş savaşı damgasını vururken, gündeme gelen Kemalizm düzeni Kemalist devlet yapılanmasıyla sonuçlanırken, Türk ulusu dünyanın tam ortasında yer alan bir merkezi konumuyla dünya sahnesine yeni bir devlet olarak   çıkma şansını elde etmiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken emperyalizm tüm devlet yapılanmalarını yıkmaya doğru adım atmış ama tam bu aşamada tarih sahnesine Türk ulusu olarak çıkan eski Osmanlı ahalisi, bir var olma savaşına girişerek, emperyalist devletlerin projelerinin öne çıkmasını önlemiştir. Kemalizm böylesine bir sürecin sonucunda Türklerin kazanılmış haklarının ideolojisi olarak devreye girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti   böylesine tarihsel bir oluşum olarak yeni dünya düzeninde ortaya çıkarken, tüm emperyalist plan ve projelere karşı durarak bunların gerçekleştirilmesini önlemiştir. İşte şimdi aradan bir yüzyıl geçtikten sonra emperyalist devletler yüzyıllık parantezi kapatmak üzere Kemalist devlet düzenine saldırmaktadırlar. Yüz yıllık bir dönemi dünya dengeleri açısından normal gören emperyal güçler, yeni bir dünya düzeni kurmak üzere yola çıkarken, merkezi coğrafyanın kilit ülkesi olarak Türk devletini kendileri açısından yok edilmesi gereken başlıca ana hedef olarak gördüklerini de açıkça ortaya koymaktan çekinmemektedirler. Birinci dünya savaşı sonrasında yer küreye yeni bir düzen kurulurken, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti harita üzerinde şekillenmeye başlamış ve aradan geçen yüz yıllık süreç sonunda, Türk devleti bugünkü yapısını ve modelini koruyarak bir asırlık dönemini başarıyla tamamlamıştır.

                Post-Kemalizm kavramı, modern zamanların ürünü olarak ortaya çıkarken, modernizmin bir ürünü olan Kemalizm, emperyal merkezler tarafından hazırlanarak öne çıkarılan post ya da post-post tanımlamalarıyla kullanılmaya başlanmış ve böylece yeni bir ortaçağ özlemi gerçekleştirilirken modern çağlar geride bırakılmaya çalışılmıştır. Modern çağlar orta çağ sonrasında ortaya çıkarken ve emperyalistler modern dünya düzenini ortadan kaldırmaya çalışırken, modernizm öncesinde var olan ortaçağ arayışlarını canlandırarak, hızlı bir biçimde daha eski dönemlere doğru bir yöneliş yeni orta çağ arayışları olarak gündeme getirilmiştir. Dünyanın her bölgesinde modernite öncesinde yerel kültürel ve siyasal değerler ortaçağ uzantısı bir biçimde varlıklarını sürdürürken, modernleşme eğilimleri dünyayı değiştirerek geçmişten gelen dünya düzenini ortadan kaldırmıştır. Osmanlı imparatorluğu böylesine bir dönüşüm süreci içinde ortadan kaldırılmıştır.  Bugün gelinen yeni aşamada ise bu kez dünyaya yeniden egemen olan emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda, bu kez modernizm ortadan kaldırılarak yerine yerel yapılanmaların getirileceği bir orta çağ düzeni modernizm yapılanması kaldırılarak getirilmeye çalışılmaktadır. Yerel kültür ve siyasetin geçerli olduğu eski ortaçağ düzeni geri getirilmek istenirken, bugünkü modern dünya ortadan kaldırılmak istenmekte ve köyler ile kentler üzerinden yeni bir yerelleşme dalgası tırmandırılarak, yeni yüzyılın başlarında gerçekleşmiş olan ulus devletlerin egemenlik düzenlerine son verilmek istenmektedir. Modern devletlerin dönüştürücü karakteriyle öne çıkan modern dünya düzeni modern çağlar ötesinde yeni bir yapılanmaya doğru zorlanırken, kasıtlı olarak yerelleşmeler üzerinden ulus devletlerin ve ulusal toplumların devre dışı bıraktırılması için çaba sarf edilmektedir. Dünya toplumlarını günümüzün çağdaş devletleri haline getiren modernizmin insanlığı güçlendiren ve bilimin verileriyle devrim yapmasına giden yolları açan ilerletici ve geliştirici yönleri görmezden gelinerek, modernizm düşmanlığı önce post-modernizm kavramı ile, daha sonraki aşamalarda ise tam anlamıyla bir saldırganlık görünümü çerçevesinde post-post Kemalizm kavramı üzerinden  devreye sokulmaya çalışılmıştır. Yirmi birinci yüzyıla giriş ile birlikte başlatılan ulus devlet düşmanlığı bu yüzyılın içinde ilerlerken post modernizm akımı ile başlamış ve halen post-post-Kemalizm kavramı ile sürdürülmektedir.

                Merkezi coğrafyanın geleceği için Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail ve de Yakın Doğu projelerini yeni yüzyılın başlarında öne çıkartan Atlantikçi ve Siyonist emperyalistler, Türkiye’nin siyasal rejimini sürekli olarak vesayetçilikle suçlamışlar ve Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerine geçebilmek için her anlamda orta çağ devlet düzenini gündeme getirecek geriye doğru adımların atılmasına giden yolda çalışmalarını tırmandırarak sürdürmüşlerdir. Çağdaş dünya yapılanmasının gündeme getirdiği ulus devletler modeli orta dünyada varlığını sürdürürken, Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi bölgesel projelerin dayatılmasıyla birlikte yerelleşmeler üzerinden, köyler ve kentler öne çıkartılarak daha küçük siyasal yaşam düzenleri aracılığı ile büyük ulus devlet yapılanmaları devre dışı bırakılmaya çalışılmıştır. Yavaş yavaş öne çıkarılan post-Kemalizm söylemi, vesayetçi düzen suçlamaları ile güçlendirilerek tırmandırılmaya çalışılmıştır. Emperyalizme karşı direniş için kurulmuş olan İttihat ve Terakki örgütü ile başlatılan antiemperyalist direnişin daha sonraki aşamada örgütlenen bir ulusal kurtuluş savaşı olarak Kuvva-yı Milliye karşı çıkışı ile sürdürülmesi, merkezi alanı işgal için gelen batılı emperyalistlerin hegemonya saldırılarını sonuçsuz bırakmıştır. İttihat ve Terakki ile birleşmenin önemini, Kuvayı Milliye hareketi ile de özgürlük ve bağımsızlığın anlamını kavrayan Anadolu halkı, gelişmiş batılı ülkelerde kurulduğu gibi, çağdaş bir ulus devleti Misakı Milli sınırları içerisinde kurarak ve bir yüzyıl boyunca yaşatarak, ülkede modernleşme devrimini tamamlamışlardır. Avrupa kıtasının yanı başında kurulan çağdaş ulus devleti, yanlış kurulmuş bir cumhuriyet biçiminde kötüleyerek tanımazdan gelmeye çaba göstermişlerdir. Avrupa İnsan Hakları mahkemesinden Türkiye’nin yanlış bir cumhuriyet olarak kurulduğunu karara bağlamasını sağlayan emperyalistler, bu doğrultuda Türk devletini geride bırakacak bir düzeyde Post-Kemalizm suçlaması yapmaya devam etmişlerdir. Cumhuriyetin kuruluş dönemini ele alarak saldıran emperyalistler daha sonraki aşamada kurulan ulus devlete karşı düşmanlık ile, modern Türkiye’yi çağdışı bir ortaçağ yapılanmasına Arap devletlerinde olduğu gibi yönlendirmeye çaba göstermişlerdir. Moderleşmenin öncüsü olan batılı ülkelerin kendilerinin dışındaki bir bölgede emperyalizmin ve Siyonizmin çıkarları için modernleşmenin tam tersi çizgide yeni ortaçağ düzeni oluşturmak için Post-Kemalizm baskısı uygulaması, her açıdan dünya düzenini bozan bir sahneyi orta alanda öne çıkarmıştır.

                Dünyanın tam ortasında, orta çağ sonrasında kurulmuş olan imparatorluğun çöküşü üzerine modernleşme akımları da devreye girerek, Avrupa tipi bir ulus devlet yapılanmasını zaman içinde gerçekleştirmişlerdir.  Çağdaş cumhuriyet devletinin kurucusu Mustafa Kemal’in adı ile anılan devrimler dönemi, Kemalizm adı altında siyasal bir model olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Ulusal kurtuluş sonrasında devrimler dönemi Kemalist Cumhuriyet olarak adlandırılırken, Atatürk sonrası dönemde kurulmuş olan yeni siyasal düzenin tam anlamıyla oturmuş bir siyasal düzenleme aşamasına gelmesi için de yoğun çalışmalar yürütülmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşu sonrasında başlayan Atatürk ve Kemalizm karşıtlığı zaman içinde düşmanlığa dönüşmüş, Sovyetler Birliğinin çöküşü sonrasında da Post Sovyetizm ile birlikte Post-Kemalizm devreye sokularak, sosyalist sistem ile birlikte Kemalist devlet düzeni de tasfiye edilmek istenmiştir. Bu aşamada, Türk devletini son komünist devlet olarak suçlayan cahil kişiler ya da dünya bankasının kontrolündeki bazı politikacılar uzaktan kumandalı manüplasyonlar aracılığı ile Türkiye’de başbakanlık makamına getirilerek, çağdaş ulus devletin dış müdahaleler aracılığı ile çökertilmesine çalışılmıştır. Türkiye aleyhindeki bütün bu girişimler Post-Kemalizm adına Türk ulusuna karşı yürütülürken, Atatürk cumhuriyeti sürekli olarak vesayetçilik ile suçlanarak saldırıların önü açılmaya çalışılıyordu. Atatürk saldırıları Kemalizm düşmanlığına dönüşürken, Kemalist cumhuriyet sonrası için bölgesel emperyal planlar yavaş yavaş devreye giriyordu. En sağdan en sola kadar siyasetin her çizgisindeki siyasal merkezler Osmanlı devleti sonrasında Atatürk’ün kurduğu ulusal merkezi devleti kabul etmezken, bunu yıkmak üzere giderek tırmanan karşıt güçler Post-Kemalist politikaları geliştirerek, uygulama alanında her açıdan etkinlik sağlamaya çalışıyorlardı. Atatürk karşıtları Post-Kemalist bir ittifaka girerken, Türk devleti de bu aşamada toparlanabilmenin çabası içine giriyordu.

                Batı dünyası ile geliştirilen siyasal ilişkiler çerçevesinde Türkiye’de de çağdaş anlamda bir demokrasi düşe kalka kurulurken, batı ülkelerinde gelişmiş olan bütün siyasal akımların yavaş yavaş Türkiye’de de devreye girdiği ve zamanla çok partili bir demokratik cumhuriyet uygulamasına doğru adımların atıldığı anlaşılmıştır. İslam dünyasının ortasında laik bir devlet kurmanın zorlukları ile yeni rejim boğuşurken, Kemalist rejim laiklik konusunda sıkı bir savunma içine girince, ülkede var olan dini tarikatlar ve diğer cemaatler tam anlamıyla özgür olabilmenin mücadelesi içinde Kemalizm ile tam bir hesaplaşma sürecine kalkışmışlardır. Orta çağ döneminde ya da Osmanlı devletinde olduğu gibi her açıdan din alanında özgürlüklerin tanınması esas kabul edilerek, Kemalizm’in oluşturduğu çağdaş cumhuriyet modelinin uygulama alanına getirilmesine, dini topluluklar sonuna kadar direnerek, siyasal anlamda toplu karşı çıkışları gerçekleştirmişlerdir. Böylesine bir çıkış ile başlayan dinci anti-Kemalizm, Post-Kemalizm akımlarının önünü açarak bugünkü anti-Kemalist ittifakın siyasal alanda öne çıkışına giden yolu açmıştır. Kemalizm akımına ve getirdiği kamu düzenine karşı her zaman anti-Kemalizm direnmiştir. Ayrıca Osmanlı devletinin son döneminde Balkan yarımadasındaki Balkanizasyon yapılanmalarının, Anadolu topraklarına taşınması noktasındaki alt kimlikçilik ya da kavimcilik gibi ayrılıkçı girişimlere yönelen bölücülük hareketleri de bazı İslamcı akımlar ile yakınlıklar kurarak anti-Kemalist çizgide birlikteliği sağlamışlardır. Sovyetler Birliği döneminde genç Türk devleti devletçilik akımına yönelirken, batı Avrupa etkisiyle Türkiye’de liberal hareketler gelişince, bu gruplar da devletçilik karşıtlığı üzerinden örgütlenerek liberal partiler ya da örgütler oluşturmuşlardır. Kemalizm karşıtlığında liberaller de bölücüler ve İslamcılar gibi Atatürk karşıtlığında bir araya gelmişlerdir. Küreselleşme döneminde ulus devletin tasfiyesi asıl hedef olarak seçildiğinden, ulus devlet yapılanmasına karşıt bir çizgide Kemalizm karşıtı kimlikçi gruplar bir araya gelmişlerdir. Anti-Kemalist ittifakın gerçekleşmesi sonrasında Türkiye’de Post-Kemalizm’e yöneliş başlamıştır. Atatürk rejiminden kurtulmak isteyenler, bu devletin kurucusunu hedef alarak Post-Kemalizm adıyla belirledikleri Atatürk karşıtlığını, daha rahat koşullarda sürdürmeye başlamışlardır.

                Yeni dönemde iş adamları ile tarikat hocaları ya da alt kimlikli grupların temsilcileri zaman zaman bir araya gelerek Post-Kemalizm doğrultusunda, Türk devletini ve ulusunu Kemalizm’den uzak tutmak üzere yeni planlar ve programlar belirleyerek hareket etmişlerdir. İş adamı dernekleri laikliğin sınırlanmasını isterken, bölücü alt grupların temsilcileri de etnik ve dinsel alt kimlikler için daha geniş özgürlük talep ediyorlar, liberal çizgide politika yapanlar da batının en gelişmiş ülkelerin de olduğu gibi en üst düzeyde hak ve özgürlük isteyerek, Kemalist devletin elini kolunu bağlayacak önerilerde bulunuyorlardı. Emperyalist devletlerin yabancı gizli servisleri bütün ülkelerde devlet ve rejim karşıtı hareketleri yakından izleyerek kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirirken, var olan ulus devletlerin üniter yapıları bozulmakta, yerel alt kimlikçi siyasal yapılar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlarken ülkenin birliği ve bütünlüğü büyük çapta sarsıntılar geçirebilmektedir. Bu gibi inişli çıkışlı düzensiz dönemler var olan devletin kamu düzenini bozarken, devletlerin siyasal rejimlerinin de çöküşüne ya da ortadan kalkmasına neden olabilmektedir. Emperyalist batı ülkelerine yakın bir çizgide yolunu bulmaya çalışan Türk devleti, onların dış müdahaleleri yüzünden birçok siyasal kriz ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu yüzden de zaman zaman gene batı destekli askeri hareket, ya da yönetim istekleri ile birçok cephe de ve konularda yüz yüze gelinmektedir. Bu yüzden Atatürk Cumhuriyeti hem anti-Kemalist saldırılar ile hem de askeri darbe senaryoları ile karşı karşıya kalmaktadır.  Böyle bir durumun günümüz koşullarında da söz konusu olabilmesi nedeniyle, Türkiye tam anlamıyla batı tipi bir demokratik rejime her açıdan sahip olamamıştır. Ayrıca anti-Kemalist dayanışma ve ittifakların ülkenin birliğini tehdit etmesi de dikkate alınarak, Post-Kemalizm girişimlerinin ülkenin bitişi ya da çökertilmesi noktasında son müdahaleleri yerine getirdikleri görülebilmektedir. Post-Kemalizm çizgisinde giden ülkenin önde gelen iş adamı derneklerinin kurdukları Yeni Demokrasi Partisi seçimlerde yüzde bir bile oy alamadığı için, onlar da ikinci cumhuriyetçi olarak neo-liberal politikaları Atatürk’ün devletçilik siyasetine karşıt bir biçimde geliştirme yolunu denemişlerdir.

                Post-Kemalizm akımı Kemalist düzeni ortadan kaldırmak doğrultusundaki politikalar çizgisinde bugünün koşullarında siyasete soyunurken, bu hareketi destekleyenler Türkiye Cumhuriyetinin yüz yıllık geçmişini her yönü ile ele alarak değerlendirmeye kalkışmaktadırlar. Post-Kemalizm değişik alanlarda öne çıkan siyasal kadrolar ile bir akım olarak örgütlenirken, geçmişten gelen Atatürk karşıtlığı ya da Kemalizm’e eleştirel bakış açısı ile devleti kuran siyasal çizgiye karşı bir alternatif arayışı içinde olmuşlardır. Türkiye’nin demokratikleşmesi çizgisinde geçmişten gelen çizgi giderek yetersiz kalmıştır. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir bakış açısı ile Kemalizm’in durumunu her koşul altında irdeleyen Post-Kemalizm akımı, ülkede her zaman için batı tipi bir demokrasinin tam anlamıyla gerçekleşebilmesi ihtimaline önem vererek, bunun getireceği veriler doğrultusunda demokratikleşme olgusunun geleceğini tartışmaktadır. Post-Kemalizm’in birbirinden farklı kesimlerin birikimleriyle öne çıkması, ülkede bir eleştiri ortamı yaratarak geleceğin kurgulanması açısından önemli ölçülerde katkılar sağlamıştır. Ne var ki, Atatürk eleştirilerinin ötesine giderek çok katı ve uzlaşmasız bir tavır içerisinde konuya bakıldığı zaman, Türk devletinin demokratikleşmesinde gerekli olan eleştiri düzeyinin ülke gerçekleri doğrultusunda yararlı olabilmesi için her aşamada gözden geçirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği dışında kaldıkça, batı tipi demokratik rejimlerden uzaklaşarak Asya tipi otoriter rejimler çizgisine doğru yeniden yol almaktadır Batı tipi ülkelerde görülen demokratikleşme süreci dışında kalan her ülkede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de otoriter siyasal rejimlerin bugün kendiliğinden devreye girerek, siyasal dengelerin yeniden oluşturulmasına katkıda bulunduğu söylenebilmektedir. Batı tipi demokrasilerde görülen siyasal kurumların tam anlamıyla devreye girmemesi gibi olumsuz durumlarda, Türkiye devleti kendi varlığı açısından gerekli olacak adımları atarak gerekli olan önlemleri almak zorunda kalmaktadır.

                Yirminci yüzyılın son genel seçimlerine ayrı bir parti olarak giren Yeni Demokrasi Hareketi yüzde bir oy alamayarak Türk halkı ile ters düştüğü aşamada işadamlarıyla bütünleşen kapitalist çevreler kendilerine yeni bir çizgi yaratmak için çabalarken, batıcı liberal aydınların ortaya çıkardığı ve anti-Kemalist ittifakın desteklediği bir Post-Kemalist oluşum, Türkiye’de beklenen dönüşümün gerçekleşmesi umuduyla egemen güçler tarafından desteklenmiş ama bir türlü istenen sonuçlar elde edilememiştir. Küresel sermaye ile son dönemde birleşerek bütünleşme yolunda ilerleyen ulusal sermaye gücünün de batı ülkelerinin desteklemeleri doğrultusunda Post-Kemalist yeni yaklaşımlar geliştirmeye çalıştığı çeşitli aşamalarda gündeme gelmiştir. Yeni demokrasi kavramına sarılarak geliştirilmek istenen küreselci emperyalizm akımı, ulus devletin sınırlamalarından çekindiği için Post-Kemalizm başlığı altında var olan siyasal rejimin değişim ve dönüşümüne giden yolda etkinliklerini devam ettirebilmek çizgisinde hareket ederek, çeşitli alternatifler üzerinde durabilmektedir. Özellikle kapitalist Yeni Demokrasi kavramı altında geliştirilen Post-Kemalist yaklaşımlar, ülkeye yönelen hegemonya düzenini gerçekleştirmek ve bunu gelecekte de devamlı kılmak açısından sağ kanatta otantik  bir anlamda  reformcu olabilecek düzeyde  ve otoriter tek adam yönetimine doğru yönelme yaklaşımı kendiliğinden devreye girmiştir .Kemalist ve anti-Kemalist toplum kesimlerinde böylesine gel-git oluşumları yaşanırken  reformculuk, devrimcilik  ve de yenilik arayışlarının fazlasıyla toplumsal düzeyde yaygınlık kazandığı görülmektedir. Ülke içinde siyasal rejimin ortaya çıkardığı ulusalcı aydınlar ve siyasetçilerin, alt kimlikçilik yaparak Kemalizm akımına uzak durmaları yüzünden, Post-Kemalizm akımının geliştirilmesi gene anti-Kemalist ittifakın ilgi alanı içinde kalmıştır. İslamcı kesimler liberal tezlerden bu aşamada fazlasıyla yararlanırken, bölücü ve etnik kadrolar da gene bu duruma benzer bir biçimde neo-liberal yaklaşımların etkisi altında hareket ederek, Post-Kemalizm’in daha hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesine katkı sağlamıştır. İkinci cumhuriyetçilerin modernizm çıkmazından kurtulabilmek için çoğul modernlikler ya da alternatif modernleşme yönelişleri gibi yeni yaklaşımları, Post-Kemalizm gibi geliştirmeye çalıştıkları son dönemde ortaya çıkmıştır. Ülkede ılımlı din anlayışına sahip olan yeni bir iktidarın işbaşına gelmesiyle birlikte, kendilerini demokrat olarak ilan eden eski milli görüşçülerin de yenilikçilik tavrı ile Post-Kemalizm’e yöneldikleri görülmüştür.

                Çoğul modernlikler, dinsel milliyetçilikler ve bu doğrultuda gündeme getirilen özcü medeniyetçilikler, liberal kesimlerin geliştirdiği ikinci cumhuriyetçiliğin dayanak noktaları olarak   öne çıkarken, dinci kesimlerin liberal akımlarla neredeyse bir arada olma aşamasına geldiğini ortaya koymuştur. Liberal düşüncelerin cumhuriyetin kuruluşu ve yönetim modeli üzerine yoğunlaşması üzerine, Türkiye’deki rejim tartışmaları daha da sertleşerek içinden çıkılmaz bir duruma gelmiştir. Bu aşamada var olan Kemalist rejim her yönü ile saldırı ve eleştiri karşısında hedef tahtasına konularak acımasız bir çizgide Türk ulusunun gözünden düşürülmeye çalışılmıştır. İktidara gelen İslamcı partinin ilk on yıllık dönemde ılımlı bir yol izlemesi sonucunda, iktidara bir türlü gelemeyen milliyetçiler ile dinciler arasında milliyetçi toplum kesimleri ile bir dayanışma dönemi gündeme gelmiş ve bu iki çizginin iş birliğine dayanan bir siyasal ittifak oluşturularak son on yıllık dönemde Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetilmesi çizgisinde devreye sokulduğu görülmüştür. Dinci partinin siyasetlerine fazlasıyla karşı çıkan ve zaman zaman ağır muhalefet yapan milliyetçi partinin, muhalefetten uzaklaşarak ılımlı İslam iktidarına yakın durması nedeniyle, ülke içindeki günlük politikalar oluşturulurken ulusalcı çizgiden uzaklaşma eğilimleri öne çıkmıştır. Küreselci emperyalizmin baskıları karşısında Türkiye’yi yönetemez bir duruma sürüklenen ılımlı İslamcı siyaset, milliyetçilerle yeni bir siyasal ittifaka girişerek ulusalcı muhalefetten ve baskılarından kurtulmuştur. Böylece ulusalcılığın baskılarından kurtulan ılımlı İslamcı hareket ulus devletin kurucusu ulusal önder Atatürk’e karşı mesafeli tutumunu daha rahat sürdürürken, batı blokunun baskıları ile dayatılan liberalizme daha yakınlaşırken, Post-Kemalizm eleştirileri giderek artmıştır. Devlet yönetiminde dinin etki ve baskıları arttıkça Atatürk modeli ulus devlet ile Kemalizm uygulamalarından zaman içinde uzaklaşılma çizgisi daha da derinleşmiştir. Post-Kemalistler bu durumda eleştiri ve saldırılarını daha da artırmak çizgisinde, bu kez de Post-Post Kemalizm sloganına sahip çıkarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusundaki siyasal girişimlerini tırmandırmışlardır.

                12 Eylül askeri rejimini gerçekleştiren NATO örgütü, Türkiye’nin Kemalist rejimini daha çok batının etkisi altına sokabilme doğrultusunda, o dönemin askeri cuntası bir yönü ile tamamen sağ tandanslı bir askeri yönetime yöneliyor ve gelecekte Türkiye’nin Avrupa-Asya kıtalarındaki merkezi oluşumlara kaymaması için de ABD-İsrail ikilisinin kontrolu altında Türk-İslam sentezi adıyla anılan bir yarı askeri yöntemi, öncü bir NATO rejimi olarak devreye sokuyordu. Bu rejim on yıllık bir zaman dilimini doldururken bu sefer her gün sabahtan akşama kadar Kemalizm konuşuluyor ve kullanılıyordu ama tartışması kontrol altındaki medya aracılığı ile önleniyordu. Atatürk dönemini yoğun bir eleştiri altında tutan Post-Kemalistler, ABD-İsrail ikilisinin gündeme getirttiği 12 Eylül askeri hareketini eleştirmiyorlar, geçmiş dönemlerde dile getirdikleri hiçbir rejim saldırısını askeri baskı döneminde dile getirmiyorlardı. Atatürk ve tek parti dönemini her fırsatta tenkitten uzak durmayan Atlantikçi-Siyonist ittifakı NATO yönetimi altında eskiden kullandıkları Post-Kemalizm söyleminden hiç bahsetmeyerek, Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi, her türlü Atatürk saldırısı ve eleştirisine açık bir biçimde yola devam ederken, sabahtan akşama kadar Atatürk adı kullanılarak  sürdürülen NATO’cu  hareket zamanında her nedense Post-Kemalizm söylemlerinden uzak durularak , sağcı bir Atatürkçülük icat edilerek, gerçek anlamda  antiemperyalist ve sol içerikli bir siyasal akım olan Kemalizm doğuştan gelen sol çizgisinden uzaklaştırılarak Amerikancı bir Türk-İslam sentezi çizgisine doğru yönlendiriliyordu. Antiemperyalist, halkçı, toplumcu, cumhuriyetçi ve bağımsızlıkçı bir akım olan Kemalizm’in yeni dönemde, sermaye ve burjuvazinin çıkarları doğrultusunda sağcı bir otoriter yönetim modeli olarak gösterilmeye çalışılması Türk devleti ile Türk ulusunu derinden yaralamıştır. Atatürk kurduğu ulus devleti halkçı cumhuriyetçilikle bütünleştirerek bir sol Kemalizm akımını öncü bir çizgide yaratmaya çalışırken, batı emperyalizminin Post-Kemalizm adına oluşturdukları bir siyasal rüzgâr ile antiemperyalizmin Türkiye’deki dayanak noktası olan Kemalist siyasal rejimin tasfiye edilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. 12 Eylül rejiminin sağcı Atatürkçülüğü, Post-Kemalizm tartışması yaratarak ve Kemalist rejimin gerçek temellerini sarsarak tasfiyeye giden yolu açmıştır.

                Batının önde gelen devletlerinde her aydın devam etmesini istediği siyasal akımların başına Neo eki getirerek savunduğu çizgilere yeni bir yapılanma getirirken, karşı çıktıkları, istemedikleri ya da kaldırmaya çalıştıkları akımların başına da Post ekini getirmektedirler. Bugün Türkiye’de Neo-Kemalizm değil ama açıkça Post -Kemalizm konusu tartışılmakta, bu akım ile ikinci cumhuriyetçilerin önünün kesilemediği düzeyde ise, bir Post eki daha getirilerek derinlemesine bir eleştirel bakış açısı öne çıkarılmaya çalışılmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında Orta Doğu bölgesine ABD’nin  ve NATO’nun gelmesiyle  birlikte İsrail’in kurulması yepyeni bir durum yarattığı için geçmişten gelen eleştirel bakış açısıyla Kemalizm’i tartışmak yeterli olmamış, Atlantikçiler ile Siyonistlerin bölgeye gelmeleri sonrasında, var olan devlet düzenleri ortadan kaldırılmaya çalışıldığı için, Amerikancı liberal ikinci cumhuriyetçiler için Post-Kemalizm saldırıları başlatılmış ve bu tutum Atatürk Cumhuriyetinin tasfiyesi işleminde yeterli olmadığı noktada  buna ikinci bir post daha ekleyerek, Post-Post-Kemalizm söylemi ile Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin önü açılmak istenmektedir. Türkiye’de devlet düşmanlığı ile Atatürk karşıtlığı bir arada ele alındığı zaman, Atlantik emperyalizmi ile Siyonizmin bir araya gelen isteklerinin devlete ve topluma empoze edilmeye başlandığı görülmekte ve bu aşamada Post-Post Kemalizm siyasal emperyalizmin bir uzantısı olarak ağırlık kazanarak öne geçmektedir. Sağ Kemalizm’den Post-Post Kemalizm’e geçiş bir hazırlık aşamasından sonra gündeme getirilmiştir. 12 Eylül rejimi Atatürk çizgisini bozarak ve halka düşman bir çizgide otoriter bir rejime dönüştürerek, Türk ulusunu kurtarıcısına karşı bir çizgiye çekmiştir. ABD-İsrail ikilisinin çıkarları doğrultusunda Türk halkını karşısına alarak, emperyalist projeleri hem ülkeye hem de bölgeye karşı planlı bir biçimde dışarıdan yönlendirilen siyasal girişimler, merkezi coğrafyada hem Türkiye’nin hem de Türk ulusunun tasfiye edilmesine giden yolları açmıştır. Reel politik koşullar açısından Post-Post-Kemalizm Türk halkının ve devletinin bölge ülkelerine ve halklarına karşı “Allaha ısmarladık “demesi ile aynı anlama gelmektedir.

                Yirminci yüzyılın başlarında merkezi coğrafyanın tam ortasında bir Türk devleti cumhuriyet rejimi altında kurulduğu için daha sonraki dönemde gündeme gelen siyasal gelişmeler bölge ülke ve halkları ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusunun da varlığını yakından ilgilendirmektedir. Kemalizm Türk devletinin ve ulusunun tarih sahnesine çıkmasının bağımsızlıkçı ideolojisi olarak gündeme gelirken, bu duruma karşı çıkan güçler batının önde gelen emperyal orduları idi. Bu açıdan Türkiye’nin varlığı ve bağımsızlığı Kemalizm-Emperyalizm çatışmasının sonucudur. Emperyalizmin işbirlikçisi ya da temsilcisi kişi ve kuruluşlar cep ve göbek bağlantıları nedeniyle emperyalizmin şarkılarını dile getirirken, Türk ulusu yeniden Kuvay-ı Milliye mücadelesinin marşları ile karşı koymak zorunda kalacaktır. Emperyalizmin çıkarları çizgisinde hiçbir devlet ya da toplum yok olmayı kabul edemeyeceği için Post-Kemalizm bugüne kadar olmamıştır ve gelecekte de olmayacaktır. Post-Kemalizm gerçekleştirilemediği için Kemalizm halen vardır ve Atatürk’ün çizdiği yönde yoluna devam etmektedir. Post-Kemalizm ile Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyenlerin başarısızlığı yüzünden onların arkasındaki emperyalizm saldırganlığı devam etmektedir. Küreselleşmenin yansımaları sayesinde emperyalizm bugün dünyanın her ülkesinde etkinliğini sürdürmektedir. Ne var ki, ulus devletlerin de bu doğrultuda almış olduğu tedbirler ile uluslararası dayanışmalar ile bölgesel paktların kurularak harekete geçmesi, emperyalizmin işlerini zorlaştırmaktadır. Emperyalizm Post-Post’culuk oynayarak Kemalizm’i yıkamamıştır ama mazlum halkların temsilcisi olarak hareket eden Türk ulusunun vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı sonucunda elde edilen zafer dünya halklarına sonradan örnek olunca, bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüzden fazla ulus devlet emperyalizme karşı uluslararası alanda karşı çıkarak direnmektedir. Böylesine bir direnişin güçlenerek devam etmesi sayesinde, Post-Kemalizm gerçekleşememiş ve Atatürk’ün ulus devleti bu nedenle yoluna devam etmektedir. Ulus devletlerin varlıklarını ve bağımsızlıklarını korumaları sayesinde, Post-Post emperyalizm dönemine doğru gelişmeler hızlanabilir ve tüm ulusların ve devletlerin baş ağrısı olan emperyalizm, evrensel barış ortamının sağlanmasıyla önlenebilir ve zamanla yok olabilir.

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN