12 Aralık 2020 Cumartesi

KARABAĞ ERMENİLERE VERİLEMEZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 KARABAĞ ERMENİLERE VERİLEMEZ

              Son zamanlarda sürekli açılımlara doğru sürüklenen Türkiye’de en önemli açılımlardan birisi olarak da Ermeni açılımı olarak yeni girişimler gündeme getirildi ve devletin en tepesindeki yöneticilerden başlayarak çeşitli diplomatik ataklarda Türk kamu görevlilerinin şimdiye kadar alışılmadık biçim ve doğrultularda hareket etmeye başladıkları görüldü. Türkiye Cumhuriyeti için tarihin derinliklerinden gelen ve sürekli kanayan bir yara durumunda olan Ermeni sorunu, Türklere karşı emperyalizmin kullanmakta olduğu en önemli koz ya da diplomatik silahlardan birisidir. Türkiye Cumhuriyeti ne zaman güçlü bir duruma gelse ya da izlediği politikalardan başarılı sonuçlar almaya başlasa hemen karşısına dikilen sorunlardan başlıcası Ermeni meselesi olmaktadır. Cumhuriyet kurulmadan önce yaşananların sorumluluğu da Türk devletinin kurucularına mal edilerek, bugünkü Türk devletine yüklü bir fatura ödetilmek istenmekte, Ermeni sorunu sürekli olarak kışkırtılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Anadolu bölgesindeki egemenliği ile sınır komşusu olduğu Kafkasya bölgesindeki ağırlığı ortadan kaldırılmak istenmektedir. Türklere karşı hazırlanan bütün plan ve programlarda, Ermeni sorununu kışkırtan ve tırmandırarak Türkiye’nin önünü kesmek isteyen girişimlerin çok ciddi oranda etkileri görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma sürecinde ortaya çıkan Ermeni sorunu, aradan bir yüzyıl geçmesine rağmen her geçen gün katlanarak devam etmektedir. Küçük bir Ermeni devletinin Rusya, Fransa ve ABD destekli kurulmuş olmasına rağmen, sorunun giderek tırmandırıldığı ve büyültülerek merkezi coğrafyadaki Türk egemenliğini ortadan kaldırmak doğrultusunda bütün emperyal devletler tarafından kullanıldığı görülmektedir.

        Ermeni konusunun en önemli yanlarından birisi olarak Karabağ sorunu gündeme girmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu federasyona dahil olan on beş cumhuriyet bağımsız devlete dönüşünce, Ermenistan en küçük devletlerden birisi olmasına rağmen, Rusya ve batı ülkelerinin desteği ile Azerbaycan’a bağlı bir Türk bölgesi olan Karabağ’ı resmen işgal ederek bu bölgede bir Ermeni egemenliği kurabilmenin arayışı içerisinde olmuştur. Kendini kurtarmaktan aciz bir ülke olan Ermenistan’ın bu saldırgan girişimi bütün dünya ülkeleri tarafından lanetlenmiş ama, Kafkasya’da Müslüman ve Türk hakimiyetini önlemek isteyen bütün Hıristiyan dünya ve İsrail Ermenistan’ın bu haksız girişimine destek vererek, Türk dünyasının aleyhine olan bu işgalin günümüze kadar sürmesini sağlamışlardır. Sovyetler Birliği sonrasında kendilerine göre Kafkasya ve Hazar bölgesi hegemonyası planları yapan batılı Hıristiyan devletlerin tamamı, Ermenistan’ı bu bölgede bir üs olarak kullanarak, Hazar ve Sibirya’ya yönelen enerji koridorları üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkin olabilmek amacıyla, Ermenistan’ın Karabağ bölgesindeki oldu bittisini görmezden gelmişlerdir. Hiçbir haklı gerekçeye dayanmadan ortaya çıkan işgal durumu, Sovyetler Birliğinin dağılmanın sanki doğal bir sonucu imiş gibi gösterilerek, Türk ve Müslüman kesimlerin bu haksız saldırganlığa direnişi önlenmek istenmiştir. Kafkasya haritasına bakıldığında, eski Azerbaycan topraklarında ve bir milyondan fazla Türk’ün yaşadığı bu bölgede, kendini yönetmekten aciz bir ülke durumundaki Ermenistan’ın haksız işgali önemli bir sorun olarak ortada durmakta ve batılı hiçbir ülke ya da otorite bu haksızlığın ortadan kaldırılabilmesi için hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Aksine, bir oldubitti olarak gündeme gelmiş olan Ermeni işgalini giderek hukukileştirerek, Ermenistan merkezli Kafkasya hegemonyası planlarını uygulamaya çalışmaktadırlar. Normal koşullarda Ermenistan’a yardım etmeyen bazı emperyal çevrelerin ise Karabağ üzerindeki haksız Ermeni işgalinin devam edebilmesi doğrultusunda, küçük Ermenistan’a her türlü yardımı yaptıkları görülmektedir. Karabağ’ı işgal edecek doğru dürüst bir orduya sahip olmayan, böyle bir orduyu besleyebilecek nüfus potansiyelinden fazlasıyla yoksun olan küçük Ermenistan, İsrail siyonizmi ve batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Karabağ işgalini dıştan gelen yardımlarla sürdürmekte, Azerbaycan’a bu konuda yoğun bir batı ülkeleri baskısı uygulanmakta, Türk dünyasının bir araya gelerek Karabağ konusunda Azerbaycan’ın arkasına geçerek bu eski Türk topraklarına sahip çıkmasına izin verilmemektedir. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla gündeme gelmiş olan Karabağ krizi de bu nedenle sürüp gitmekte ve bölgede ciddi bir Türk-Ermeni karşıtlığının kaynağı haline gelmektedir. Karşıtlık ortamı zaman zaman bazı sıcak çatışmalara yol açsa da büyük emperyal güçlerin Ermenistan’a sahip çıkan tutumları yüzünden sorun bir türlü çözüme bağlanamamaktadır.

      Ermenistan ile Azerbaycan arasında bulunan Karabağ bölgesi Aras ve Kür ırmakları arasında yer alan Gökçe gölüne yakın bir dağlık bölgedir. Bu bölge Azerbaycan açısından ele alındığında Ermenistan ve İran topraklarının kontrolünü sağlayan son derece stratejik bir konuma sahip bulunmaktadır. Yirmi bin kilometre karelik Karabağ bölgesinin dört bin kilometrekarelik kısmını oluşturan Dağlık Karabağ bölgesi zaman zaman daha farklı bir konumda gündeme gelmektedir. Karabağ bölgesi; Ağdam, Terter, Yevlah, Fuzuli, Beylegan, Kubatlı, Cebrail, Mingeçever, Gorus, Ağcabendi, Hocavend, Şusa, Hankenti, Laçin, Kelbecer, Hanlar, Akdere, Berde, Zengezur ve Yevlah, Beylegan rayonlarından oluşurken, Dağlık Karabağ bölgesi ise; Hankenti merkez olmak üzere Şusa, Akdere, Hadrut, Hocavent ve Askeran rayonlarından meydana gelmektedir. Bu bölge Sovyetler Birliği döneminde Karabağ özerk bölgesi adını taşıyor ve bu nedenle Ermeni-Azeri çekişmesi dondurulmuş bulunuyordu. Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine Rus ordusunun desteği ile küçük Ermeni devleti Karabağ bölgesini işgal ediyordu. Dağlık Karabağ bölgesi tamamen Azerbaycan toprakları içinde kalmasına rağmen Ermeni ayrılıkçılar Dağlık Karabağ ile Ermenistan arasındaki Azerbaycan’a ait olan bölgeyi de ele geçirerek Azerbaycan’a karşı bir tampon bölge oluşturmayı başarmışlardır. Nüfusunun yarısından fazlası Azeri Türk olan bu bölgenin Ermeni işgali sonrasında nüfus yapısı değiştirilerek, yüzde doksan Ermeni asıllıların üstünlüğü sağlanmış ve bölgede yaşayan bir milyonu aşkın Azerbaycanlı Karabağ topraklarından dışarıya sürülmüşlerdir. Göçmenlere kalıcı bir yer gösterilmediği için, bir milyonluk eski Karabağlı Azeri günümüzde göçer konar bir durumda oradan oraya sürüklenmektedirler.

          Karabağ bölgesinin Türkleşmesi Milattan önce yedinci yüzyıla kadar uzanmaktadır. Saka Türklerinin bir kolu olan Daha’lar o dönemde bu bölgeye gelerek Arşaklılar devletini oluşturmuşlardır. Sakaların bir kolu olan Partlar’dan sonra bölgeye gene Türk asıllı bir kavim olan Albanlar yerleşmiş ve kendi devletlerini kurmuşlardır. Milattan önce altmışlı yıllarda Romalılar Kafkasya’yı ele geçirince sadece Albanlar ayakta kalarak kendi bağımsız devletlerini sürdürmüşlerdir. Albanlar, Kafkasya’da sekizinci yüzyıldaki Arap işgaline kadar bağımsız devlet konumlarını sürdürmüşlerdir. Albanların büyük çoğunluğu zaman içerisinde İslamiyet’i kabul ederek bugünkü Azeri Türklerini meydana getirmişlerdir. İslamiyet’i kabul etmeyen Albanların bir kısmı ise, Doğu Anadolu’daki Ermenilerle zaman içerisinde yakınlaşarak Gregoryenleşmişler ve Kafkasya Ermenilerinin ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Azerbaycan’ın resmi tarihi ise bölgedeki bütün Türk kökenli Albanları, Azerilerin ataları olarak görmektedir. Ermenistan ise, Azerbaycan’ın tersine Karabağ bölgesinin antik bir Hıristiyan krallığının parçası olduğunu savunarak, bölgedeki kiliseleri bu yaklaşımın gerekçeleri olarak öne sürmektedir. Azeri tarihçiler ise, bölgeye Abbasi imparatorluğu döneminde giren İslam’ın bütün Albanlar tarafından benimsendiğini öne sürerek, Ermeni tezlerine karşı çıkmaktadırlar. Bazı başka tarih kaynakları ise, Roma İmparatorluğu döneminde Alybanların bir kısmının bu bölgeden göç ederek Balkanlar’daki bugünkü Arnavutluğun temellerini attığını öne sürmektedirler. Özellikle Arnavutluğun eski adının Albania olarak tanımlanması, Kafkasya’dan Balkanlar’a yapılan Alban göçünü ortaya koymakta ve bu açıklamaları temellendirmektedir. Kakasya Albanları zaman içerisinde Azerileşirken, Balkan Albanları da Arnavutlaşmıştır. 

         Osmanlı-İran savaşı sırasında Karabağ ayrı bir konuma sahip olmuştur. İran’daki Selçuklu İmparatorluğunun parçalanmasından sonra Anadolu ve Kafkasya Türkleri birbirlerinden ayrılmak durumunda kalmışlar ve daha sonra her iki bölgede ayrı ayrı Türk devletleri kurulmuştur. İran Safevi Devleti varken, Anadolu’da da Osmanlı devleti egemen olmuş ve iki Türk devleti daha sonra Kafkasya egemenliği için çatışmak zorunda kalmışlardır. 1578 yılında Osmanlıların Kafkasya seferinden sonra Safevi devleti yenilmiş ve bunun üzerine Vilayet-i Gence Karabağ adı altında Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir vilayet kurulmuştur. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğunun daha çok Balkan merkezli bir düzene yönelmesi ve sürekli Avrupa ile mücadele etmesi nedeniyle bu bölgelerdeki Osmanlı hegemonyası zamanla gerilemiş ve bunun üzerine Ruslar Kafkasya’ya inebilme fırsatını bulmuşlardır. Rus orduları güney Kafkasya’ya inince, bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu bir Azerbaycan seferi düzenleyerek, bölgedeki etkisini sürdürmek istemiş ama Ruslara karşı Balkanlar’da Osmanlılar güç kaybedince, Karabağ bölgesi 1731 yılındaki Osmanlı -İran savaşı sonrasında İran imparatorluğuna bağlanarak Rus etkisi altına girmesi önlenmiştir. İran devletine bağlı bir statü içerisinde Karabağ’da zamanla bir hanlık oluşturulmuş ve Karabağ hanlığı bir süre İran’a bağlı bir özerk bölge olarak varlığını devam ettirmiştir. Rusların sürekli olarak Kuzey Kafkasya’dan güneye doğru akınlar düzenlemesi üzerine Kafkas barışı bozulmuş ve bölge uzun süreli çatışmalara sahne olmuştur.

               Osmanlı İmparatorluğu sürekli olarak Avrupalı emperyalistler ile uğraşırken, arka kapısı olarak görünün Kafkasya ile yakından ilgilenememiş ve bu bölgedeki ağırlığı giderek zayıflamıştır. Bu durumdan yararlanmak isteyen Rusya ise, Kuzey Kafkasya’yı ele geçirdikten sonra Kafkas dağlarının güneyine inerek bu bölgede de kendi egemenlik düzenini oluşturmak için yoğun çaba göstermiştir. Rusların dünya egemenliği projesinde sıcak denizlere inmenin en yakın yollarından birisi olan Kafkasya koridorunun bütünüyle Rus kontrolüne geçmesi için emperyal bir vizyon ile ısrarlı girişimlerde bulunulmuş ve bölgede tarihten gelen uzun süreli Türk hegemonyası gerilerken, Rus emperyalizminin etki ağları geleceğe dönük bir biçimde sağlam bir doğrultuda genişletilmiştir. 1813 yılında imzalanan Gülistan Antlaşması ile Karabağ bölgesi Rusya’ya geçmiştir. Ruslar bölgeye egemen olduktan sonra, Karabağ Hanlığını ortadan kaldırma yoluna gitmişler ve İran ile komşu durumuna gelmişlerdir. Rusya-İran savaşları daha sonraki yıllarda da devam etmiş ve Rus hegemonyası zaman içerisinde Güney Kafkasya’da da bölgenin Türk nüfus çoğunluğuna karşı savaş zaferleri yolu ile kurulmuştur. Rusya Kuzey Kafkasya’yı tam olarak ele geçirdikten sonra Basra körfezine doğru sıcak denizlere inme doğrultusunda Transkafkasya denilen bölgeyi tümüyle ele geçirmek için çok uğraşmış ama bu girişimlere karşı bölgedeki Türk potansiyeli yetersiz kalınca, dünya hegemonyası kavgasında batı emperyalizmi adına Britanya İmparatorluğu devreye girmiştir. Ruslar Osmanlıların geri çekilmesinden yararlanarak İranlılara saldırırken, İranlıları defalarca yenerek Azerbaycan’ın kuzey bölgesini istila ederek bu büyük Türk ülkesini bölmüşlerdir. İran-Rusya savaşları nedeniyle Azerbaycan ikiye bölününce, batının önde gelen emperyalist güçleri Rusya’nın güneye inme doğrultusunda yolunu kesmeye çalışmışlar ve daha sonraki aşamada Rusya’nın karşısına İngiliz ordusu çıkmıştır Sonraki aşamalarda bölgedeki çekişmeler Rus-İran savaşlarından Rusya-İngiltere savaşlarına dönüşmüştür. Böylece Azerbaycan’ın kuzeyini ele geçirerek güney bölgesini de istila etmeyi hedefleyen Rus istilasını İngilizler Kafkasya bölgesinin ortalarında durdurarak, sıcak denizlere Rus emperyalizminin inmesine izin vermemişlerdir. Böylece Osmanlı İmparatorluğunun Balkan savaşları ile Avrupa’da ayakta durmağa çalıştığı bir aşamada Kafkasya’da Rusya-İran ve İngiltere arasında sıkı bir çekişme dönemi yaşanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Sovyet Devriminin yardımlarıyla Rusya, bütün Orta ve Kuzey Asya ile beraber Kafkasya bölgesini de bir ideolojik imparatorluğun sınırları içerisine katmıştır.

       Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği devam ettiği için, Kafkaslar’daki sınır anlaşmazlıkları da buzdolabına konulmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasındaki çekişmelerden ders alınarak, bazı ihtilaflar Sovyet hegemonyası altında durdurulmuştur. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sınır çekişmeleri bunların içinde en önde geleni olmuştur. Ruslar, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bütün Kuzey Kafkasya’yı mutlak olarak kendilerine bağladıktan sonra güneye yönelmişler ve buradaki güçlerinden yararlanarak Kafkas dağlarının güneyindeki bölgelere sarkmaya başlamışlardır. Rusların bu dönemde girdikleri bölgelerden birisi de Karabağ olmuştur. Ruslar bu bin yıllık Türk ülkesine girdiklerinde hızla Hıristiyanlığı yayarak bölgeyi Türklerden uzaklaştırmaya çalışmışlar, Doğu Anadolu’daki Ermenilerin bir kısmını da yanlarına çekerek bugünkü küçük Ermeni devletini bölgedeki Türk ve Müslüman ağrırlığına karşı kurmuşlardır. Bir Rus sömürge ve üssü olarak kurulan Kafkasya Ermenistan’ı Karabağ ile yakınlaştırılarak, Rusların işine yarayacak derecede daha büyük bir Ermenistan Rus ordularının desteği ile oluşturulmaya çalışılmış ama Karabağ’ın Türk ve Müslüman halkının direnişi yüzünden Ruslar kendi kurdukları kukla Ermeni devletini Karabağ bölgesi ile bütünleştirememişlerdir. Karabağ ile birleşemeyen Ermenistan zaman içerisinde çok küçük kalmış ve Azeriler ile çekişmelerde bu yüzden Ermeniler istedikleri kadar etkili olamamışlardır. Aradaki boşluğu sürekli olarak Rusya doldurmuş ve Ermenileri Rusların bir uzantısı olarak her zaman için desteklemişlerdir. Bölgenin haritası Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilirken, bir ideolojik imparatorluk kurma şansı verilen Rusya Sovyetler Birliği çatısı altında hem Ermenileri desteklemiş hem de bölgedeki varlığını geleceğe dönük olarak geliştirmeye çalışmıştır. Yirminci yüzyıl bölgede tam bir Rus egemenliği içerisinde geçmiş ve bu durumdan da Ermeniler fazlasıyla yararlanmışlardır. Bugün iki milyonluk küçük Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan gibi güçlü iki Türk devletine karşı direnişinin ve karşı koyuşunun arkasında, bu yüzyılı aşkın Rus desteğinin önemli payı bulunmaktadır. Azeriler çok daha güçlü bir konumda olmalarına ve daha büyük bir devlete sahip bulunmalarına rağmen küçük Ermeni devletinin Karabağ işgaline karşı direnememelerinin ana nedeni, Ermenistan’ın arkasında büyük bir devlet olarak Rusya ve Ermeni lobilerinin geniş desteğinin bulunmasıdır.

         1990 yılı itibariyle Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine bölgedeki etnik çatışmalar hızla başlamış ve daha sonra da bir Ermenistan-Azerbaycan savaşına dönüşmüştür. Ermenistan’dan üç misli daha büyük bir devlet konumunda olan Azerbaycan devleti bu savaşta Ruslara karşı direnememiş ve Rus askerlerinin yönetimi altındaki Ermeni birlikleri Karabağ bölgesini işgal ederek, bugünkü haksız istila ortamını yaratmışlardır. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla beraber Baltık, Orta Asya ve Kafkasya cumhuriyetleri teker teker bağımsızlıklarını ilan ederken, yeni bağımsızlık konumuna gelen Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ sorunu bütün karmaşıklığı ile öne çıkmıştır. Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaş sırasında Ermenistan Karabağ’ın Dağlık bölgesini ve bu bölgenin çevresindeki altı ilçeyi Rus desteği ile işgal etmiştir. Rus emperyalizmi tarafından Anadolu ve Azerbaycan Türklerinin birleşmesini önlemek üzere oluşturulmuş olan yapay Ermeni devletinin daha da büyüyerek bölgedeki Türk ve Müslüman ağırlığına karşı bir denge oluşturulabilmesi için Rusya ile beraber ABD, Fransa ve İsrail devletleri Ermenistan’ı sonuna kadar desteklemişlerdir. Bu arada Dağlık Karabağ yöresinde oluşturulan yapay bir cumhuriyet yönetimi Rusya desteği ile bağımsızlığını ilân etmiştir çünkü, Ermeni devletinin bu kadar büyük bir yükü kaldıracak siyasal gücü hiçbir zaman olamamıştır. Amerika ve Avrupa’da rahat koşullarda yaşayan Ermenilere özenen Ermenistan vatandaşları Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla beraber, hemen ülkelerini terk ederek batı ülkelerine göç etmişlerdir. Bu aşamada nüfusunun yarısını göçler yüzünden yitiren Ermenistan devleti kendisini korumada zorlanırken, Karabağ ile yakından ilgilenme durumu bulunmuyordu. Ama bu duruma tamamen ters bir doğrultuda Karabağ’a yönelen işgal girişimi hem Rus hem de batı emperyalizminin bölgedeki Türk hegemonyasının yeniden doğuşuna karşı bir çizgide Ermenistan’ın arkasına geçerek bugünkü haksız işgal ortamının gerçekleşmesine   yardımcı oldukları anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan devletinin böylesine kendilerine yönelmiş olan emperyalist tutumu iyi izleyerek ve değerlendirerek, iş birliğine yönelik bir politika izlemeleri gerekmektedir. Bin yıllık Türk toprağı olan Karabağ’ı Hıristiyan Ermenilere vermeye çalışan emperyalizm, daha sonraki aşamada Azerbaycan ve Türkiye gibi Türk devletlerinin de ortadan kaldırılmasına yönelik girişimlerini sürdüreceği, açıkça Karabağ sorununda karşılaşılan durumlar çerçevesinde belli olmaktadır. Bu aşamada Türkiye ve Azerbaycan arasında çok sıkı bir dayanışmanın, dış dünyaya ve emperyal güçlerin Kafkasya hegemonyasına karşı geliştirilmesi gerekmektedir.  

         Azerileri Rus desteği ile Karabağ’dan kovan Ermeniler sonradan sağladıkları nüfus üstünlüğüne dayanarak Karabağ’ın Ermenistan ile birleşmesini savunmaktadırlar. Bu doğrultuda kendilerine muhatap olabilmesi için Dağlık Karabağ bölgesinde yapay bir cumhuriyet yönetiminin kurulmasını da desteklemişlerdir. Rusya Karabağ ile Ermenistan’ı bütünleştirmek için kendi ülkesinde yaşamakta olan bazı Ermeni asıllı toplulukların Ermenistan ve Karabağ’a yerleştirilmelerine ve böylece Azerilere karşı yeni bir nüfus dengesi oluşturmaya dikkat etmiştir. Küreselleşmenin başlamasıyla beraber Ermeni vatandaşları kendi ülkelerinden vazgeçerek yabancı ülkelere göç ederken, Rusya Kafkasya’da yeniden Türk ve Müslümanların etkin olmasını önlemek üzere kendisine bir geçiş koridoru oluşturabilmek üzere, Büyük Ermenistan oluşturmaya yönelmiş ve bu doğrultuda Karabağın Ermenistan ile bütünleşmesi sürecini hızlandırmak istemiştir. Tarihten geldiği gibi Azerbaycan’ın kopmaz bir parçası olan Karabağ’ın Rusya’nın emperyal hedefleri doğrultusunda, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya geçişi sağlayacak bir Hırıstıyan koridor oluşturmak üzere Ermenilere verilmesi hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Azerbaycan devletinin ulusal çıkarlarına ve bölgedeki Türk varlığının geleceğine yönelmiş bir tehdittir. Bu nedenle, soğuk savaşla geçen bir yüzyıl sonra yeniden Karabağ’ın Ermenilere verilmek istenmesi konusunun, Türkler tarafından iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Bin yıllık Türk toprağı olan Karabağ bölgesinin yeniden Ermenilere resmen verilmek istenmesi, bu bölgedeki Türklerin varlığına yönelmiş olan en ağır tehditlerden bir tanesidir. Tarihsel süreç içerisinde bölgede yaşanmış   olan olaylar bu durumun en açık göstergesi olarak değerlendirilirse, Karabağ sorununun ne kadar kritik boyutlara sahip olduğu görülebilmektedir.

         Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni dönemde, Ermenilerin Azerilere yönelik katliam ve soykırım girişimlerine   bugünkü kuşaklar açıkça tanık olmuştur. Hocalı katliamı I992 yılında Rus askeri birliklerinin desteği ile, Karabağ’da yaşayan Azerilere karşı yapılmış bir soykırım girişimidir. Azerbaycan Parlamentosunun, Karabağ bölgesi ile ilgili özerk bölge statüsünü kaldırması üzerine, Dağlık Karbağ’da oluşturulan bölge parlamentosu ile bu karara karşı çıkılmış ve Azerbaycan’a karşı resmen bağımsızlık ilan edilmiştir. Azerileri Karabağ ‘dan kovmak üzere Ruslar tarafından planlanan Hocalı katliamı tam bu aşamada gerçekleşmiş ve Azerbaycan’a bağlılığı savunan Azerilerin Karabağ‘ı terk etmesi amacıyla Hocalı katliamı yapılmıştır. Rus ordusunun 366. alayı Ermenilerin safında savaşarak Azerilerin Karabağ’dan çıkartılması için katliama karışmıştır. Katliam sırasında Karabağ’da yaşamakta olan bazı Ahıska Türkleri de hedef alınmış ve diğer Müslümanlarla beraber bir etnik temizlik operasyonu sırasında bunlar da kurban edilmişlerdir. Bir gecede binden fazla Türk ve Müslüman’ın katledildiği Hocalı soykırımı tarihe geçen en acı olaylardan birisi olarak bölgenin ne durumda olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Bu olay üzerine on bin nüfuslu Hocalı da yaşamakta olan üç bin Azeri Türk’ü bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Yapıldığı sırada kamuoyundan gizlenen Hocalı katliamı Karabağ sorununda bir dönüm noktası olmuştur. Bir gecede binden fazla insanın katledilmesi, Karabağ’a Rusların ve Ermeniler’in ne kadar fazla önem verdiklerini göstermiştir. Sırpların Bosna’da Boşnaklar’a yaptığının benzeri derece ağır bir katliam olan Hocalı olayı insanlığın yüz karası olarak tarihe geçmiştir. Hocalı ile Agdam arasındaki yola cesetleri dizen Ermeni ve Rus birlikleri   daha sonra da hızlarını alamayarak Nahcivan’a girmişler ama burada aynı olayı tekrarlayamamışlardı. Ermeniler Kalbecer kentine saldırıya başlayınca bu kez uluslararası toplum devreye girerek yeni bir katliam olayını önlemiştir. Rus destekli Ermeni saldırıları birbirini izledikçe bir milyonu aşkın Azeri yaşadıkları bölgeleri terk ederek göçmen yaşamına yönelmişlerdir.

           Hankenti adını taşıyan şehri Dağlık Karabağ cumhuriyetinin merkezi ilan eden Ermeniler bu kentte düzenledikleri sürekli gösteriler ile Azeri katliamını savunmuşlardır. Tam anlamıyla bir etnik temizleme operasyonu Bosna sonrasında Karabağ toprakları üzerinde ikinci kez Rus emperyalizminin desteği ile ortaya çıkmıştır.  Nüfusunun onda birinin g göçmen konumuna sürüklenmesini önleyemeyen Azerbaycan Cumhuriyeti dünya devletlerinden yardım istemiş ama batılı emperyal devletler Hocalı katliamını Hıristiyan dayanışması çerçevesinde görmezden gelmişlerdir. Azerbaycan ülkesinin birçok bölgesi göçmenlerle dolmuş ve Azeri devleti önemli bir maddi yükün altına bu yüzden girmek zorunda kalmıştır. Sovyetler Birliği zamanında başlamış olan Azeri yer isimlerini değiştirme ve bölgedeki Azeri nüfus yoğunluğunu dağıtma girişimleri yeni dönemde artarak devam etmiş ve sonunda Hocalı katliamı gibi büyük soykırım felaketlerine kadar gitmiştir. Ermenistan’ın başkenti olarak Ruslar tarafından belirlenen Erivan’ın nüfusu yirminci yüzyıla kadar yüzde seksen Azeri nüfusa dayanıyordu. Ermenistandaki iki bin üç yüz köyün iki bininde   Sovyetler Birliği kurulana kadar Azeriler çoğunluğa sahip bulunuyordu. Sovyet hegemonyası altında Rusların Ermenileri destekleyerek yapay ülke Ermenistan’ın  bulunduğu yere iyice yerleşmesi ve Azerilere karşı bir nüfus dengesi oluşturabilmesi için Karabağ ve Ermenistan bütünleşmesini kolaylaştıracak çeşitli girişimlerde bulundukları görülmektedir .Bu süreç günümüzde de devam etmekte ve Rus emperyalizmi  Azerbaycan’a ve Türkiye’ye karşı Karabağ bölgesinin Ermenistan’a verilmesini gerçekleştirmek için çaba sarf etmektedir.Türkiye ve Azerbaycan’ı açıkça tehdit eden  böylesine bir olumsuz gelişmeye karşı Türk dünyasının yeterince dikkatli davranmadığı ve gereken önlemleri almadığı görülmektedir. Azerbaycan’ın pasif politikaları, Türkiye’nin İsrail ve ABD güdümlü politikaları ile birleşince, Hıristiyan dünyasının desteği altındaki Rusya ve Ermenistan iş birliği platformu Karabağ’ın Ermenilere verilmesini hızlandırmaktadır. Son iki asırda Azeri Türklerini kovarak, Azeri toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurdurtan Rus emperyalizmi, kendi çıkarları doğrultusunda küçük Ermenistan’ı büyütebilmek ve bu doğrultuda Karabağ ile Ermenistan’ı birleştirebilmek üzere elinden gelen her yolu denemekte ve muhtemel bir Türkiye Azerbaycan bütünleşmesi ile sağlanacak büyük Türk devleti projesini devre dışı bırakabilmek üzere de Karabağ’ın Ermenileşmesini sonuna kadar savunmaktadır. Pan-Türkizmin Büyük Turan İmparatorluğuna giden yolu güney Kafkasya bölgesinde Rusya ve Ermenistan iş birliği ile kesilmek istenmektedir.

       ABD ve İsrail ikilisi ise, Rusya’nın güneye inerek sıcak denizlere ulaşmasının önünü kesebilmek için Kafkasya ve Hazar bölgelerine girmek ve yeni ortaya çıkan enerji hatlarında egemen olmak istemektedirler. Bu nedenle Ermenistan’ı Rusya’dan koparmaya çalışmaktalar ve bu doğrultuda Türkiye’yi kullanarak Türkiye üzerinden Ermenistan ile yeni köprüler kurmak istemektedirler. Son zamanlar da Türkiye’nin sürekli olarak Ermenistan’a doğru ABD ve İsrail ikilisi tarafından itilmesi sonucunda, tarihten gelen Türkiye ve Azerbaycan birlikteliği bozulma aşamasına gelmiştir. Küreselleşme aşamasında geçen yirmi yılın sonunda, dünyanın yeniden Rusya ve Amerika dengesinde bir düzene doğru sürüklenmesiyle, Türkiye tahtırevanın mihenk noktası konumuna gelmiş ve Rusya ile ABD arasında giderek artan rekabet ortamında, ABD ve İsrail ikilisi Türkiye’yi Ermenistan ile yakınlaştırarak Kafkasya’ya Türkiye üzerinden girebilmenin girişimlerini uygulama alanına aktarmıştır. Türk kamuoyunun alışık olmadığı bu durum Türkiye ile Azerbaycan devletlerinin arasını açarken, Türk dünyasında da hiç iyi karşılanmamıştır. Rus emperyalizmine direnen Türkiye’nin ABD emperyalizmi ve onun üzerinden İsrail Siyonizm’ine alet olmasını, bütün Türk devletleri ve Türk kamuoyu son derece olumsuz karşılayarak bu duruma açıktan karşı çıkmışlardır. Bölgede ABD Büyük Orta Doğu Projesini İsrail ise Büyük İsrail Projesini Türkiye üzerinden gerçekleştirmeye çalışırlarken, Türkiye Cumhuriyeti gibi bir büyük devleti tutsak almaları ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak Türk varlığı için en büyük tehdit olan Ermenistan’a yakınlaştırmalarına karşı çok büyük tepkiler gündeme gelmiştir. Ermenistan’ı Rusya’ dan kopararak bölgedeki büyük Türk varlığına karşı kullanmak isteyen emperyal ve Siyonist güçlerin   açılım adı altında Türk politikasını da kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştıkları ve bazı dolaylı olaylar yaratarak Türkiye’yi Ermenistan’a yakınlaştırırken, Azerbaycan’dan kasıtlı olarak uzaklaştırmaya çalıştıkları görülmekte ve bu duruma haklı tepkiler birbirini izlemektedir. ABD ve İsrail ikilisinin bu bölgedeki bin yıllık Türk birikimini dikkate almadan gündeme getirdikleri müdahale girişimlerinin, Ermenistan’ı kazanmak için Karabağ’ın Ermenilere verilmesini yeniden gündeme getirdiği ortaya çıkmıştır. Rusya’nın gücünün Ermenistan ile Karabağ bütünleşmesi için yeterli olamadığı bir aşamada, ABD ve İsrail ikilisi kendi projeleri doğrultusunda devreye girerek Karabağı’ın yeniden Ermenistan’a verilmesini zorlamaktadırlar.

          Ermenistan’daki Türk düşmanı kesimleri temsil eden Taşnak partisinin giderek gücünün sınırlandırıldığı görülmekte, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Ermenistan’da da Rusya’ya karşı olan ve batıya yakın duran bir yönetim oluşturulmaya çalışılmaktadır. Batı destekli Türkiye’de gündeme getirilen Ermeni açılımının karşı muhatabı bir yönetim Ermenistan’da ortaya çıkarılmak istenmekte, batı güdümlü bir Ermeni yönetimini iktidara getirebilmek üzere Karabağ konusu kullanılmaktadır. Rusya’nın Ermenistana sağlayamadığı Karabağ’ın, batı desteği ile Ermenistan ile bütünleştirilmesinin, bu küçük Kafkas ülkesinin Rusya’dan koparak batı bloku içinde yer alacağı gibi bazı tahminleri gündeme getirmektedir. Türkiye batı baskısı ile bu doğrultuda açılımlara zorlanırken, hem Ermenistan Türkiye sınır kapısı açılması istenmekte, hem de Türkiye’nin Ermeni soykırımını kabul etmesi için baskılar yapılmaktadır. Ermenistanın yüz misli büyüklükte olan bir ülke olarak Türkiye’nin ABD ve İsrail’in çıkarlarına bu gibi açılımlara zorlanması, Türk tarihine ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşen bir durumdur. Kafkasya bölgesinde Türk ağırlığını ortadan kaldıracak doğrultudaki bazı adımların atılması gelecekte Türkiye Ccumhuriyeti’nin varlığına yönelik bazı ağır ve önemli gelişmelerin başlangıcı olabilecek düzeydeki girişimlerdir. Van gölünün güneyinde bir Büyük Kürdistan oluşturulurken, Van gölünün kuzeyinde de bir Büyük Ermenistan hem Karabağ bölgesi Ermenilere verilerek hem de Türkiye-Ermenistan sınır kapısı açılarak geleceğe dönük oluşturulmak istenmektedir. Türkiye ve Azerbaycan devletlerinin çıkarları açısından son derece tehlikeli boyutlar taşıyacak bir Ermeni açılımında Karabağ’ın Ermenilere verilmesinin kabul edilemeyeceği ve Azeri toprakları üzerindeki haksız Ermeni işgali sona ermedikçe hiçbir biçimde sınır kapılarının açılamayacağının taraflarca iyi bilinmesinde bölge barışı ve istikrar açısından yarar vardır.

         Emperyal çıkarlar doğrultusunda Kafkas dağlarında denize kıyısı olmayan yapay bir biçimde oluşturulmuş bir kukla devlet olarak, Ermenistan’ın geleceğe dönük bir biçimde büyütülmesi ve kurumlaştırılması, bölgedeki Türk egemenliğine karşı çıkan bütün emperyal merkezler tarafından desteklenmektedir. Tarihte ilk Ermeni devletinin Klikya bölgesinde kurulduğu ve Ermenilerin geleceğe dönük bir yaşam düzeni oluşturmak için Akdeniz kıyısında bir devlet istediği tarihi bilgilerin ışığında değerlendirilmelidir.  Bugün ki Ermeni diyasporasının Akdeniz kıyısındaki yapay devlet olan Lübnan’ın başkenti Beyrut’tan yönetildiği gerçeğini de bu aşamada dikkate almak gerekmektedir. Ermenilerin kendi hallerine bırakıldığı zaman bugünkü küçük Ermenistan’ı terk ettikleri görülmektedir. Ermeniler için hiçbir gelecek vaat etmeyen bu küçük devletin, bölgedeki Türk ağırlığına karşı Hıristiyan emperyal güçler tarafından desteklenmesi konusuna son derece dikkatli yaklaşmak ve Türklerin aleyhine olabilecek herhangi bir dıştan dayatmalı gelişmeyi açılım yutturmacaları ile kabul etmemek gerekmektedir. Türkiye-Azerbaycan bütünleşmesinin önünde en büyük engel olarak emperyalizm tarafından dayatılmış bir Ermeni devleti ile Türkler karşı karşıya olduklarını hiçbir zaman unutmamalı ve bu küçük siyasal yapının Türklerin aleyhine büyütülmesine yönelik bütün emperyal girişimlere karşı çıkmalıdırlar. Ancak o zaman, bugün bir millet iki devlet olarak tanımlanan Türkiye-Azerbaycan bütünleşmesi gelecekte sağlanabilecek ve Türkler tek ve büyük bir devletin çatısı altında birleşebileceklerdir. Böylesine bir bütünleşmenin önünü kapayabilecek Ermeni açılımlarına hem Türkiye hem de Azerbaycan devletleri kapalı olmak durumundadırlar.

           Ermenistan devleti bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını resmen ve açıkça kabul etmedikçe açılım adına hiçbir adım atılmamalıdır. Ayrıca Ağrı dağını kendi devletlerinin sembolü olarak bayraklarında taşımaya devam eden bir Ermeni tutumu sona ermedikçe, sınır kapılarının açılmasını kabul etmek mümkün değildir. Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesini sürekli olarak batı Ermenistan diye dünyaya tanıtmaya kalkışan Ermeni politikalarına son verilmedikçe Türkiye ve Ermenistan arasında yakınlaşmanın başlayabilmesi son derece zor olacaktır. Ermenistan Karabağ bölgesindeki işgalden vazgeçmedikçe, kaçırtılan Azeriler tekrar eski   bölgelerine geri dönmedikçe, Türkiye’nin Ermenistan’ı muhatap kabul etmesi mümkün olmamalıdır. Bütün bu konular Türkiye ve Ermenistan arasında sürdürülecek görüşmelerde ana sorunlar olarak çözüme kavuşturulmalıdır. Ermeni diyasporasının merkezi olan Lübnan’daki Rusya ve batılı ülkelerin kontrolü dışında kalan gerçek Ermeni lobileri ile temas kurma yolları öncelikle araştırılmalıdır. Kafkas dağlarına hapsolmuş bir yapay Ermeni devletinin geleceğe dönük olarak Rusya, ABD, İsrail, İngiltere ya da Fransa gibi batılı emperyal ülkelerin çıkarları doğrultusunda Türkleri bölecek bir biçimde varlığını koruması yerine, Lübnan gibi Akdeniz’e kıyısı olan ve eski Klikya Ermeni devleti gibi denize çıkışlı bir ülkede yeni bir Ermeni devleti kurulması üzerinde düşünülmelidir. Emperyalist ülkelerin dışında hareket eden Ermeni lobilerinin böylesine bir yaklaşımı ciddi olarak düşündükleri ve bu nedenle Diyaspora’nın merkezini Beyrut’ta oluşturdukları anlaşılmaktadır. Orta Doğu haritası yeniden çizilirken, Ürdün ya da Lübnan gibi yapay devletçikler yerine bölgedeki Ermeni nüfusunu barındıracak bir Ermeni devleti Akdeniz kıyısında gündeme gelebilecektir. Türkiye ve Azerbaycan bu konuda iş birliğini geliştirirlerse, bağımsız Ermeni lobilerinin deniz kenarında Ermenistan bir projesine dolaylı yollardan destek verebilirler ve o zaman da ABD ve İsrail merkezli politikaların Ermenistan üzerinden Kafkasya’ya   taşınmasının önüne geçilebilir. Emperyal devletlere alet olmayacak Akdeniz kıyısındaki bir Ermeni yapılanmasına Türk devletleri de yardımcı olabilir. Böylece, Türk-Ermeni çatışmasına yol açan Kafkasya’daki dağlık yapay Ermeni devleti sorunu bir başka yöne taşınarak bölge için barış ortamı yaratılabilir. Bugün Ermenistan nüfusundan beş misli fazla Ermeni asıllı insanın Orta Doğu ülkelerinde yaşadıkları dikkate alınırsa, Kafkasya yerine Orta Doğu’da kurulacak bir Ermeni devletinin Ermeni halkının yaşam tercihlerine daha uygun olduğu görülmektedir. Böylece Ermeniler Ruslar tarafından tıkıştırıldıkları dağlık bölgedeki hapis hayatından kurtularak, deniz yolu ile dünya ülkelerine açılabilme şansını elde edebileceklerdir. Dağlık Ermenistan projesi geride kalırken Dağlık Karabağ sorunu da kendiliğinden devre dışı kalacaktır. Dağlık Ermenistan ne kadar yapay bir ülke ise Dağlık Karabağ’da o kadar yapay bir Cumhuriyettir. Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken, son Osmanlı hükümetleri de bu doğrultuda düşünmüşler ve Akdeniz kıyısında bir Orta Doğu devleti olarak Ermenilerin devletleşmesini desteklemişlerdir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu haritasını çizen İngiltere ve Fransa tıpkı Rusya gibi Ermenileri Kafkas dağları üzerinde tutmuş ve Orta Doğu haritası çizilirken bu bölgede bir Ermeni devletine yer vermekten çekinmişlerdir. Osmanlı yönetimi Ermeni vatandaşları için Orta Doğu’da bir devlet arayışını örgütlemeye çalışırken, Doğu Anadolu’daki Hıristiyan ve Müslüman çatışmalarını önlemeye çalışarak, Ermeni asıllıların Suriye üzerinden Orta Doğu’ya nakledilmeleri için yoğun çaba sarf etmiştir. Hıristiyan Ermenileri Osmanlılara ve Müslüman Türklere karşı kullanmak isteyen bütün batılı merkezler ve Siyonist lobiler Ermenileri Kafkas dağlarına hapsederek, bugünkü çatışmaların ve sorunların devam etmesine yol açmışlardır.

        Bugünkü küçük devlet Ermenistan’da iki milyon Ermeni asıllı insan yaşamaktadır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra nüfusunun yarısını yitiren bu küçük devletin halkı kendi haline bırakılsa diğer Ermeni asıllı lobilerin yaşadıkları ülkelere göç etmek istedikleri anlaşılmaktadır. Orta Doğu ülkelerinde on milyona yakın Ermeni asıllı insanın yaşadığı dikkate alınırsa ve buna paralel olarak gene bir on milyonun üzerinde Ermeni asıllı insanın batı ve diğer dünya ülkelerinde yaşadıkları düşünülürse, Kafkasya’da bir Büyük Ermenistan yaratma projesinin pek de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olmasına rağmen emperyalist ülkeler Kafkasya’da bir Büyük Ermenistan yaratarak, Türk dünyasının tam ortasına bir Hıristiyan kale dikmeye çalışmaktadırlar. Ermenistan’ın varlığının tartışılır olduğu bir aşamada Karabağ’ın Ermenilere bırakılması düşünülmemelidir. Karbağ Ermenilere verilirse, Hıristiyan ve Siyonist emperyalistlerin Kafkasya ve Hazar hedefli politikalarında Türk üstünlüğünün tasfiyesi de sağlanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan devletinin yöneticileri bu durumu dikkate alarak ortak bir politika izlemeliler ve Orta Asya ile Ön Asya Türklüğü arasına sokulan Ermeni bıçağından kurtarabilmenin yollarını aramalıdırlar. Bu doğrultuda, Azerbaycan ve Türkiye giderek bütünleşirken, Karabağ’da yeniden eski Türk ve Müslüman ahalisinin yaşadığı bir ülke olarak Azeri Türklerinin geri döneceği bir ülke olmalıdır. Karabağ yeniden Azerbaycan’a geri dönmelidir. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki köprü konumundaki Nahcivan üzerinden iki Türk devletinin bütünleşmesinin adımları atılmalıdır. Karabağ ve Nahcivan yeniden Türk dünyasına açılırken, Türkiye ve Azerbaycan bütünleşmesinde önemli bir mesafe kat edilmelidir. Bu aşamada, Türkiye ve Türkler için yapılacak açılım Karabağ’ın yeniden Azerbaycan’a bağlanmasını sağlamaktır. Bu nedenle Karabağ Ermenilere verilemez.  Bu bölge eğer birilerine verilecekse o zaman eski sahibi olan Azeri Türklerine Karabağ iade edilmelidir.  

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN  

5 Aralık 2020 Cumartesi

ÖZERKLİK, ULUSAL-ÜNİTER-MERKEZİ DEVLETİ ÇÖKERTİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ÖZERKLİK, ULUSAL-ÜNİTER-MERKEZİ DEVLETİ ÇÖKERTİR

Tarihsel bir dönemece sürüklenen Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu en kritik aşamada, Güneydoğu sorunu üzerinden bir özerklik tartışmasına sahne olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu sonrası dönemde, kuzey Mezopotamya’da gündeme getirilen bağımsız Kürdistan devletinin önünü açabilmek üzere, başta bölücü terör örgütü olmak üzere bütün bölücü ve federasyoncu kesimler ağız birliği ile bir özerklik şarkısı söylemeye başlamışlardır. Bir oldubitti yaratarak yeni bir ulus devletin önünü açabilmek üzere Türk kamuoyuna bu söylemi kabul ettirmeye yönelmişlerdir. Bu kavramın ne anlama geldiği,  siyasal literatürde ne gibi bir yere sahip olduğu,  dünya ülkelerinde nasıl ele alındığı,  diğer devletlerin bu konuda nasıl açılımlar yaptığı doğru dürüst ortaya konulmadan, Türk kamuoyunun bölücü terör örgütünün söylemi doğrultusunda teslim alınmaya çalışılmasına alet olmayacak kadar büyük bir siyasal birikime sahip bulunan Türkiye Cumhuriyeti,  bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan Türk hegemonyasının ve devletlerinin getirmiş olduğu birikimden yararlanarak, konunun kamuoyundan gizlenmeye çalışılan yönlerini de ele alarak tartışacak ve Türk halkının büyük katılımı ile ülkenin geleceği için bir karar verecektir. O zaman önce özerlik kavramının ne anlama geldiği ve ne gibi boyutlara sahip olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekmekte ve bu konuda siyasal manüplasyonlar doğrultusunda yaratılmak istenen kafa karışıklığı ve her türlü spekülasyonun önlenmesi gerekmektedir.

Özerklik; kavram olarak öz kökünden gelmekte ve bir benlik ile kendi olma halinin çekirdek durumunu açıklamaktadır. Özü ile hareket etmek demek, işin esasını dikkate almak ve öze öncelik vermek anlamına gelmektedir. Öz kavramından türetilen özerklik ise öze dayalı ve özü esas alan bir durumu ifade etmekte ve batı dillerinde kendi başına bağımsız hareket etme durumunu belirten otonomi sözcüğü ile tanımlanmaktadır. Eski Türkçe de bu durumu ifade etmek için kullanılan muhtariyet kavramı da bir anlamda durumun açıklığa kavuşturulmasında yardımcı olmakta ve bir bağımsızlık durumunu dile getirmektedir. Muhtar olmak kendi başına serbestçe hareket etmek ve karar alarak yetkili davranma anlamına geldiği için, Türk idare yapılanmasının en küçük birimi olan köylerde birimi temsil eden yönetici kişiye muhtar adı verilmiştir. Muhtariyet ve otonomi sözlük açısından aynı anlama gelirken, Türk dil devrimi sonrasında yabancı kökenli kavramlar yerine öz Türkçe karşılıklar bulunurken otonominin karşılığı olarak özerklik sözcüğü öz kavramından hareket edilerek, Türk dilinin yeni bir sözcük olarak kullanılmaya başlanmıştır. Köylerde muhtarın en küçük yerel idari birimin gereksinmelerini karşılama ve bu doğrultuda kamu hizmetlerini yürütme işi nasıl muhtarlık kavramı ile tanımlanıyorsa, muhtariyete sahip olan köylerde devletin çatısı altında günlük işlerin köy ve beldenin gereksinmeleri doğrultusunda yürütülmesinde, kamu yönetiminin tepeden tabana yönelen emir komuta zincirinin dışına çıkma durumu yerel özellikler dikkate alınarak sadece işlerin yürütülmesiyle ilgili olarak tanınmıştır. Muhtar üzerinden köylere tanınmış olan muhtariyetin aslında batılı anlamda otonomi kavramı doğrultusunda bürokrasinin dışında kalan bir hareket serbestisini ifade ettiğini bu aşamada dikkate almak gerekmektedir.

Eski Türkçe muhtariyetin, Türkçe dil devrimi sonrasında özerklik kavramı ile ifade edilmeye başlanmasından sonra özerlik kavramının daha fazla kullanılmaya başladığı ve kamu yönetimi içerisinde bir serbest hareket etme alanını temsil etmeye yöneldiği anlaşılmaktadır. Normal koşullarda, bir anayasal sistem içerisindeki devlet örgütlenmesinde, her türlü örgütsel ilişki ya da kamu kurumları arasındaki çalışmalarda, idari vesayet sistemi çerçevesinde bir alt üst ilişkisinin genel bir geçerliliğe sahip bulunmaktadır. Son dönemlerde batı merkezli ülkelerden kaynaklanan tutum değişikliği doğrultusunda, bazı kamu kurumlarında da özerklik statüsünün devreye sokulduğu görülmektedir. Bu nedenle, bir kamu kuruluşunun devletin merkezi iktidarının ya da yönetiminin müdahalelerine uğramadan, kendi işlerini yönetebilmesini sağlayan yetki ve kurumlar ile donatılmış olma durumu özerklik olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Kamu kurumlarının daha üst bir makama bağlı olmadan hareket edebilme statüsü, özerklik olarak tanımlanırken, kendi kaynakları ile ayakta kalan ve kendi işlerini yürütebilen kurumların mali özerkliği bulunduğu da öne sürülmüştür. Özerklik idari olduğu kadar mali ya da hukuki boyutlara sahip olmakta ve belirli bir serbestlik alanının ya da durumunu ifade ederken kullanılmaktadır. Bu durumda, kendi kendini hiçbir üst ya da yabancı kurumun müdahalesi olmadan yönetebilen bir kamu kurumunun ya da bölgenin veya ülkenin bulunduğu statüye hukuken özerklik tanımı getirilmektedir. Özerk bir statüye sahip olan kurumlar, bölgeler ya da ülkeler tamamen kendi inisiyatifleri doğrultusunda hareket edebilmekte ve hiçbir dış müdahale olmadan kendi geleceklerini belirleyerek, gerekirse hiçbir kişi ya da makama sormadan kendi kendilerini yönetebilme hakkı ve yetkisine sahip olabilmektedirler. Özerklik durumu, eskilerin deyimi ile tam bir muhtariyeti ifade etmekte ve gerekirse, kendi başına hareket ederek kendi geleceğini tam bağımsız bir çizgide belirleyebilme yeteneğini de içermektedir. Özerklik statüleri mutlak anlamda tam bağımsız olabileceği gibi, içinde bulunulan durumlara göre değişen farklı yapılarda sınırlı ya da daraltılmış bir hareket alanının da temsil edebilmektedir. Tam anlamıyla özerklik olabileceği gibi yarım ya da kısıtlı özerklik hali durumları da hukuk belgeleriyle bir statü olarak belirlenebilir.                                                                        

Yasalar ya da antlaşmalar aracılığı ile ortaya çıkarılmış olan özerk yapıların nasıl yönetileceği ya da hangi alanlarda hareket serbestisine sahip olacağı, ülkeden ülkeye değiştiği gibi var olan durumlara göre de farklılık göstermektedir. Bu nedenle, kesin hatlarıyla belirlenmiş bir özerklik durumu ya da statüsü, daha şimdiye kadar dünya devletleri ya da uluslararası kuruluşlar arasında gündeme gelmemiştir. Bu nedenle dünyanın çeşitli ülkelerinde devletlerin ülke koşullarına örgütlenmesi sırasında gerekli olan hareket serbestliğinin sağlanabilmesi doğrultusunda özerklik statüleri ya kamu kurumları açısından devlet bürokrasisi içerisinde, ya da ülke yönetimi açısından memleketin belirli alanlarının özel yetkiler ile ya da farklı hukuki statülerde donatılmaları çerçevesinde özerklik uygulamaları görülmektedir. Daha çok güçlü ve büyük devletlerin çatısı altında gündeme gelen özerklik uygulamaları ya devlet bürokrasisinin ağır işlemesine karşı bazı kamu kurumlarını daha aktif hale getirmek için ya da merkezi devlete bağlı olan büyük toprakların geniş ülke potansiyeli içerisinde daha farklı boyutlarda bir yönetime yönlendirilmeleri doğrultusunda yeni uygulamaları denemek için ya da tamamen dış müdahaleler doğrultusunda ülke topraklarının geleceğe dönük bir doğrultuda yeni devletlerin oluşturulması amacıyla bölünebilmesini önceden sağlayacak elverişli bir ortamda yeni bir yapılanmaya gidilmesi doğrultusunda özerklik uygulamalarının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. Devlet merkezlerinin güç durumuna göre ülkeden ülkeye değişen bu gibi durumlar için, kesin bir belirleme yapabilmenin son derece zor olduğu bir dönüşüm döneminde özerklik durumları ya da statüleri ile kesin bir belirleme yapabilmenin son derece zor olduğu açıktır. Bu nedenle hiç kimse ya da kesimin kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği yeni siyasal yapılanma projelerini kamuoyuna saf özerklik projeleri olarak sunma hakkı bulunmadığı gibi, her özerklik isteği ya da yaklaşımının çok farklı ve konjonktürel nedenlere dayalı olduğu da dikkate alınmak durumundadır. Özerklik adına proje geliştiren ya da açılım yapmak isteyen siyasal merkezlerin, son derece kaypak ve değişken bir kavrama dayalı olarak kamuoyunu belirleyemeyeceklerini de bilmeleri gerekmektedir.

Günümüzün tartışmaları doğrultusunda özerklik kavramı, ya idari reform yapımı sırasında kamu yönetiminin bazı kesimlerini merkezi idarenin yönetimi dışında bırakabilmek için ya da büyük ve geniş ülkelere sahip olan devlet yapılanmalarını küresel emperyalizmin istekleri doğrultusunda küçültebilmek için belirli bölgeleri merkezi yönetimin kontrolü dışına çıkarabilmek amacıyla gündeme getirilmektedir. Bölücü çevreler, çeyrek yüzyılı aşan bir zaman dilimi içerisinde Kuzey Irak üzerinden hareket ederek, Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alacak düzeyde bir Büyük Kürdistan projesini hayata geçirebilmek palanını devrede tutmaktadırlar. Bu palan doğrultusunda; küresel emperyalizmin işbirlikçileri ile el ele vererek ve bu coğrafyada oluşturulmak istenen Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerinin taşeronlarının desteğini de alarak, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine zorla bir özerklik projesini dayatmaya çalışmaktadırlar. Sanki ezilen halk kitlelerinin masum isteğiymiş gibi kamuoyuna lanse edilen bu tür özerklik taleplerinin, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi projesinin yeni bir adımıdır. Osmanlı İmparatorluğunu yok eden Balkanizasyon projesinin özerklik görünümü altında Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesinde de kullanılmak istendiği ve Anadolu üzerinden Anadolu ve Orta Doğu ülkelerine getirilmek için çalışıldığı her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Türk kamuoyu hala masum özerklik masallarıyla uyutulmaya çalışılmakta, daha ileri bir demokrasiye geçiş için özerkliğin ön koşul olduğu, Türk ulusuna zorla benimsetilmeye çalışılmaktadır. Güneydoğu üzerinden gündeme getirilen özerklik taleplerinin, Türkiye’nin bütün bölgeleri için geçerli olacağı, aslında Misakı Milli sınırlarının anlamını yitirdiği ve bu nedenle Lozan Antlaşmasının geride kaldığı, yerine Sevr haritasının daha demokratik doğrultuda geçerli kılınması gerektiği, destekleyici düşünceler olarak kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu doğrultuda; bölücü, işbirlikçi ve mandacı çevrelerin sürekli olarak özerklik şarkıları söyledikleri görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten gelen bin yıllık devlet geleneğini ve birikimini görmekten aciz kalan bu art niyetli kesimlerin, gizli projelerini örtbas etmek için özerklik türkülerini söylemeye devam etmeleri, bütün çabalara rağmen etkili olamamış ve istedikleri gibi Misakı Milli sınırları içerisindeki üniter devlet yapısını parçalayamamışlardır.

Dünyanın merkezi alanına hükmetmek isteyen Amerikan emperyalizmi, Büyük Orta Doğu projesi görünümünde eski Osmanlı ülkelerini tamamen paramparça etmeye yönelirken, iki bin yıllık bir rüyanın sonucunda kurulmuş olan İsrail devleti de bölgede tutunabilmek için, Büyük İsrail projesi ile bölge devletlerini tıpkı Amerikan eyaletleri gibi küçülterek, Kudüs merkezli Siyonist imparatorluğa bağlayabilmenin çabası içine girmiştir. Osmanlı alanı bütünüyle hedef alınırken, Osmanlı devletinin merkezi topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti baş hedef olarak seçilmiştir. Ne var ki, soğuk savaş dönemi sırasında geliştirilmiş olan müttefiklik ilişkileri doğrultusunda Türkiye içeriden örtülü işgal metotları ile ele geçirildiği için demokrasi görünümlü siyasal senaryolar ile bölgesel hegemonya ve federasyon projeleri Türkiye’ye savaş dışı yollarla zorla benimsetilmeye çalışılmaktadır. Irak, Suriye, Libya ve İran gibi batı sisteminin dışındaki ülkelere açık saldırı ve işgal yöntemleri ile bölücü senaryolar getirilmeye çalışılırken Türkiye’de demokrasi açıkça bölücü ve dağıtıcı senaryolar için uygulama alanına dönüştürülmektedir. Bu durumda özerklik isteklerinin doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısına ters düştüğü ve özerkli üzerinden eyaletler oluşturmak ve sonraki aşamada bölgesel bir federasyona yönelmek isteyen bölücü, işbirlikçi ve mandacı çevrelerin özerklik talepleri ile federasyon kapısını açmaya çaba gösterdikleri artık inkâr edilemeyecek bir doğrultuda belli olmuştur. Eyaletler üzerinden federasyona yönelmek isteyenler son zamanlarda bir araya gelerek yeni bir anayasa üzerinden özerklik yapılanmasını ve bölgesel otonom yönetim statüsünün tanınmasını amaçladıkları görülmektedir. Türk devletinin ulusal ve üniter modeline açıkça aykırı düşen bu tür talepler, Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında Anadolu halkının Misakı Milli sınırları içerisinde birlikte ve beraberce ortak bir siyasal düzen içerisinde yaşamak konusunda almış oldukları kararlara da ters düşmektedir. Devletin kurucu iradesini temsil eden Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarına doğrudan ters düşen özerklik taleplerinin ve eyalet oluşturma projelerinin, Türk devletini var eden ulusal kamu hukuku açısından kabul edilmesi hiçbir biçimde mümkün değildir. Kendi devlet projeleri uğruna; Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmak isteyenler ya da ulusal ve üniter devlet yapılanmasına karşı alt kimliklere dayalı etnik eyaletler oluşturarak, çok uluslu bir federasyon peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti devletini var eden Erzurum ve Sivas Kongreleri benzeri milli kongreler toplamadan ve Anadolu halkının, özerklik istenen bölgelerinde oturan kesimlerinin halk oylamaları ile onayları alınmadan hiçbir kişi ya da makam Türk devletinin Kuva-yı Milliye’den ve kurucu milli iradeden gelen devlet modelini bozma hakkına sahip değildir.

      Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edecek kadar tehlikeli özerklik isteklerinin masumiyet görünümünün en büyük dayanağı olan Avrupa Birliği sürecinin ortaya koymuş olduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının bütünüyle masaya yatırılarak, her maddesinin Türk Devletinin ulusal üniter ve merkezi modeli açısından ele alınarak tartışılmasında, ulusal yarar vardır. Bu tür tartışmalar yapılmadan ve özerklik ile ilgili her konu bütün açıklığı ile ve dünyadaki değişik uygulamalarıyla siyasal gündeme getirilmeden, var olan devlet modelinin değiştirilmesi Türkiye’nin yıkılmasına giden yolu açabilecektir. Avrupa Birliği süreci ve Türkiye’nin tam üye olma hayalleri bu doğrultuda Türkiye’de yeni bir Yugoslavya dağılma modelinin devreye sokulabilmesi için kullanılmış ama çeyrek yüzyıllık bir zaman diliminde sonuç alınamayınca, terör destekli bölücü hareket Türk devletine dış destekler aracılığı ile özerklik statüsünün tanınması isteğini dayatmıştır. Avrupa Birliği üzerinden, Türkiye’ye özerklik statüsü dayatılırken, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hukuki bir belge olarak öne çıkarılmakta ve böylece bölücü özerklik projesine masum ve meşru bir görünüm kazandırılmak istenmektedir. Orta Çağ döneminde olduğu gibi yeniden bütün Avrupa kıtasını beş yüz kent devletine dönüştürme projesinin yasal belgesi olarak hazırlanmış olan bu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının ana hedefi kentler ile başkentler arasındaki bağları koparmak ve böylece, başkent merkezli ulus devletleri ortadan kaldırarak, kentleri geleceğin küçük devletleri olarak dönüştürmek gibi bir ütopik proje devreye sokulmak istenmektedir. Aydınlanma öncesinde Ortaçağ dönemini kent devletleri ile geçiren Avrupa kıtasının, ulus devletleri geride bırakarak bütünleşebilmesi için Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kabul edilmiş ve Avrupa Birliği üyesi olan bütün ulus devletlere birlik yönetimi ile küreselci güçler tarafından dayatılmıştır. Küresel sermaye kendisinin merkezinde yer alacağı bir evrensel imparatorluğu oluşturabilmek üzere ulus devletlere savaş açarken, kentler üzerinden yerelleşme dönemini başlatmış ve bütün kentlerin içinde bulundukları ulus devletlerden bağımsız olarak dışa açılmaları sağlanmış ve böylece özerklik statüsü, başkentlerin by-pass edilmesinde açıkça kullanılmaya çalışılmıştır. Ulus devletler ayakta kaldıkça ve bunların başkentleri güçlü merkezi konumlarını korudukça, ulus devletlerarası rekabet ve çekişmenin önlenemeyeceğini, kıtasal birlik ya da bölgesel federasyonlara gidilemeyeceğini düşünen küreselci güçler, ulus devletler ile bütün ulusal yapıları devre dışı bırakabilmek için kentleri bir çıkış noktası olarak görmüşlerdir. Devletlerin merkezi yönetimlerinin tasfiyesi sırasında yerel yönetimler, yerelleşme ve kentleşme ya da kentsel dönüşüm adı altında yeni programları devreye sokarak geleceğin eyalet devletlerinin önünü açmaya ve daha sonra da bu eyaletlerin bölgesel federasyonlar çatısı altında birleştirileceği yeni bir yapılanma süreci ile küreselleşme sürecini tamamlamayı düşünmüşlerdir. Ulus devletlerin geride bırakılabilmesi ve ulus devletler döneminin bitirilmesi için, kentler üzerinden küçük bölgelerin özerkliği istenmiş ve böylece eyalet devletçiklerin oluşturulması ile ulus devletlerden federasyonlara geçişin sağlanabileceği düşünülmüştür. Avrupa’nın ulus devletleri bu küresel zorlamaya karşı, tıpkı Kopenhag Kriterlerinde olduğu gibi, yerel yönetimler özerklik şartını görünüşte imzalamışlar ama kendi parlamentolarından geçirerek yasal bir statü tanımadıkları için, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı başta Avrupa Birliği üyesi olan ulus devletler tarafından uygulamaya geçirilmemiştir. Avrupalılar kendi uygulamadıkları bir antlaşmayı, Yugoslavya gibi bir dağılma modelini Türkiye’de hayata geçirebilmek için güneydoğu üzerinden Türk devletine zorla dayatarak açıkça çifte standart uygulamışlardır. Emperyalizme hevesli ve alışkan olan Avrupa Devletlerinin, ABD ve İsrail ile bir araya gelerek Türkiye’ye güneydoğu üzerinden yerel yönetimler özerklik şartını dayatmaları tam bir samimiyetsizlik ve kötü niyet örneği olarak, emperyalizmin ve Siyonizm’in kara tarihindeki yerini almıştır. Kendileri için düşünmedikleri özerklik yolu ile dağılma projesini Türkiye gibi kendilerinden saymadıkları ülkelere baskı ile uygulatmaya çalışmaları emperyalizmin devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

      Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı incelendiğinde; yirmi civarında maddeden oluştuğu, 15 Ekim 1985 tarihinde imzaya açıldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise Avrupa Birliğine uyum paketleri çerçevesinde bu şartnameyi 21 Kasım 1988 tarihinde imzaladığı görülmektedir. Avrupa Konseyi üyesi olan devletlerin imzaladığı bu anlaşmanın ön sözünde yerel makamların demokratik rejimlerin temeli olduğu belirtilmiştir. Vatandaşların kamu işlerine katılmalarının hedeflendiğinin belirtildiği bu anlaşmanın girişinde katılma hakkının en üst düzeyde ancak yerel düzeyde mümkün olabileceği belirtilmiştir. Ayrıca ademi merkeziyetçi bir Avrupa’nın yaratılmasının hedeflendiği belirtilerek, kamu yönetiminde yetki kullanımında ve sorumlulukların yerine getirilmesi sırasında yerel otoritelere öncelik verileceği belirtilmiştir. Özerk yerel yönetimlerin var olan devletler tarafından tanınmalarının anayasa yolu ile olacağı ve bu doğrultuda yeni anayasal yapılanmalara gidileceği açıkça belirtilmiştir. Özerk yerel yönetimlere kamu işlerinin önemli bir bölümünün aktarılması gerektiği, yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda hareket edebilecekleri bir yeni yapılanmanın kurulması gerektiği açıkça maddelerde belirtilerek, merkezi yönetime bir alternatif olarak yerel yönetimlerin bir anlamda yerel devletlere dönüştürüleceği ortaya konulmuştur. Yerel yönetimlerin kendini yönetme hakkının serbest seçimler yolu ile oluşturulacak meclisler aracılığı ile kullanılacağı ve bir anlamda yerel yönetim meclislerinin merkezi parlamentoların yerine alarak yerel yasama organı gibi çalışabilecekleri gene maddelerde dile getirilmiştir. Vatandaşların yönetime doğrudan katılımlarının sağlanabilmesi için yerel meclislere öncelik tanınası ilke olarak kabul edilmiştir. Yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumluluklarının anayasa ve yasalar ile belirlenmesi ve yerel yönetimlere belirle alanlarda yetkilerin aktarılmasıyla beraber özerklik alanının genişletilmesi de gene prensip olarak antlaşma hükümleri içinde yer almıştır. Yerel yönetimlere ayrıca yasal boşluk durumlarında da takdir hakkı tanınarak otonom hareket etme hakkı resmen tanınmıştır. Yerel yönetimlere tanınan yetkilerin kullanılması sırasında diğer kamu makamları ya da otoritelerinin karışma, müdahale ya da denetim gibi haklarının bulunmadığı açıkça belirtilerek yerel yönetimlerin özerkliği daha da mutlaklaştırılmak istenmiştir. Hiçbir biçimde yerel yönetimlere tanınmış olan yetkilerin sınırlanamayacağı ya da kullanılmasının önlenemeyeceği gene bir güvence şartı olarak bu antlaşmada yer almıştır. Tanınmış olan yetkilerin yerel koşullara uygun olarak kullanılması konusunda yerel yönetimlere takdir hakkı ayrıca verilmiştir. Merkezi yönetimin karar alma ve planlama yapma alanlarında yetki kullanması durumunda gene yerel yönetimlere öncelik alınmış yerel yönetimlerin görüş ve önerileri alınmadan planlama yapılamayacağı ifade edilmiştir. Yerel yönetimlerin sınırlarının o bölgedeki halka danışılmadan sınırlarının değiştirilemeyeceği gene ayrı bir madde olarak özerklik şartında yer almıştır.

      Yerel yönetimlerin kendi iç örgütlenmesini serbestçe yapabilmesi, yerel gereksinmeler doğrultusunda örgütlenmelere gitmesi gene ayrı maddeler ile güvence  altına alınmıştır. Yerel yönetimlerin en üst düzeyde örgütlenebilmesi için gerekli olan yetenekli ve başarılı personelin istihdam etme olanakları resmen tanınmış ve böylece; devletin genel personel rejimi dışında bir yapılanma yerel devletleşme olgusuna tanınmıştır. Yerel yönetimlerin gerekli gördüğü işleri ve projeleri yürütebilmesi için gerekli olan maddi kaynaklara sahip olabileceği gene bu antlaşma hükümleri doğrultusunda tanınmıştır. Anayasal çerçeve dışında ve yasal olmayan durumlarda yerel yönetimlerin baskı ya da denetim altına alınamayacakları şartnamede yer almıştır. Yerel yönetimlerin idari denetimleri gene ayrı bir madde ile denetimin amacı dışına çıkamayacağı biçiminde formüle edilerek, yerel yönetimin özerk yapısı korunmaya çalışılmıştır. İdari yönden yerel yönetimlere kendilerine benzer durumda olan diğer yerel yönetimler ile bir araya gelme ve üst birlikler ya da bölgesel birlikler oluşturma hakkı ve yetkisi gene bu şartname ile tanınarak, yerel yönetimlerin zaman içerisinde bölgesel eyalet devletlerine dönüşebilmesinin önü açık tutulmak istenmiştir. Her yerel yönetimin gücünü aşan projelerde kendi bölgesindeki komşu diğer yerel yönetimler ile iş birliği yapabileceği dile getirilmiş ve böylece yerel yönetimlerin gücünün yetmediği noktada yeniden merkezi yönetime yönelmesinin önü kesilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yerel yönetimlere başka ülkelerin yerel yönetimleriyle ilişki kurma hakkı tanınarak, uluslararası hukuk açısından yerel yönetimlerin yerel devletler olarak hareket edebilmelerinin de önü açık tutulmaya çalışılmıştır. Böylece kentlerin ve özerk yerel yönetimlerin başkentleri aşarak ulus devletin sınırları dışına çıkması ve bunların yerel devletler konumunda dışa açılmalarıyla ulus devletleri aşındırabilmelerine de açıkça destek verilmiştir. Uluslararası birliklere üye olma ve bu tür projelere katılma hakkının yerel yönetimlere tanınması geleceğin eyalet ve kent devletleri oluşumunun önünü açmakta ve ulus devletlerin dağılmasına giden yolu açarak bunların tıpkı Yugoslavya örneğinde olduğu gibi zaman içerisinde dağılmalarını kolaylaştırmaktadır. Uluslararası kuruluşlar ile serbestçe ilişki kuracak yerel yönetimlerin özerkliği bu nedenle bir anlamda ulus devletlerin bağımsızlığı gibi otonom ve tam anlamıyla özerk bir yapılanmanın önünü açmaktadır.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının, ulus devletler açısından en tehlikeli bölümü; yerel yönetimlere mali özerklik tanıyan ilgili maddesidir. Bu madde, yerel yönetimlere tıpkı devletler gibi serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanmasını amir bir hüküm olarak gündeme getirmektedir. Yerel yönetimlere mali kaynak yaratılabilmesi için bunlara tıpkı merkezi ulus devletlerde olduğu gibi yerel vergi ve harç koyma yetkisi verilmekte, yerel yönetimlere sağlanacak yerel kaynakların gereksinmeler doğrultusunda kullanılabilmesi için esneklik tanınmaktadır. Zayıf kalan yerel yönetimlerin korunması ve gereksinmelerinin karşılanabilmesi açısından esnek uygulamalar yolu ile ek kaynaklar yaratılabileceği gene ilgili mali özerklik maddesinde dile getirilmiştir. Merkezi yönetimin mali tahsislerde yerel yönetimlerin isteklerine öncelik tanıyacağı da ayrı bir hüküm ile ifade edilmiştir. Yerel makamlara sınırsız hibe ve tahsislerin yapılabileceği, bunların herhangi bir koşula bağlanmayacağı, sermaye piyasasına yerel yönetimlerin girerek kendi bölgelerine sermaye yatırımlarının aktarılabilmesi için çalışmalarının mümkün olacağı da gene mali özerklik ile ilgili maddede açıkça ifade edilmiştir. Özerk yerel yönetimlerin kendilerini koruma hakkı olduğu ve bu doğrultuda yargı yolu ile her türlü dava yoluna giderek çıkarlarını koruyabileceği yasal koruma ile ilgili ayrı bir maddede belirtilmiştir. Antlaşmanın son hükümlerinde bu şartnamenin yürütülmesi ile ilgili olarak Avrupa Konseyi genel sekreterliğinin yetkili olduğu, taraf olan devletlerin isteklerini bu makama iletebilecekleri, antlaşmanın yürütülmesiyle ilgili olarak gene bu makamın yetkili olduğu belirtilmiştir. Ayrıca üye devletleri tehdit eden bu antlaşma hükümlerine karşılık taraf olan devletlerin antlaşmanın geçerli olacağı bölge ve toprak alanlarını belirleme yetkisi bir tampon mekanizma olarak tanınmıştır. Bütün antlaşmalarda olduğu gibi, şartnameye taraf olan devletlere bu antlaşmadan çekilme hakkı da tanınmıştır. Özellikle Türkiye gibi Avrupa Birliğine üye olamayan ülkeler açısından, Avrupa Birliği Özerklik Şartının bağlayıcılığı ciddi bir tartışma konusudur. Bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit üye olarak içene alınmadığı Avrupa Birliği sürecinde bu birliğin kıtasal oluşum antlaşması olarak yerel yönetimler özerklik şartının Türkiye açısından geçerli olmadığı öne sürülebilecektir. Avrupa kıtasının birliği için yapılan bir uluslararası antlaşmaya Türkiye’nin birlik dışında bırakılmış bir ülke olarak bağlı kalması hukuken sakınca yaratmakta ve Türk devletinin kurucu iradeden gelen, merkezi-ulusal-üniter devlet modelini tehdit etmektedir.

Özerklik statüsü ve uygulamaları açısından en yasal belge olarak ortaya konan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının açıkça ulusal-üniter-merkezi devlet yapılarının ortadan kaldırılmasını hedeflediği şimdiye kadarki uygulamalardan anlaşıldığına göre; Avrupa Birliği dışında bırakılan Türkiye Cumhuriyeti açısından bağlayıcılığı kalmamıştır. Türk Devleti isterse söz konusu antlaşmanın ilgili son hükümlerinden yararlanarak bu özerklik şartına taraf olma konumundan vazgeçebilir. Kuzey Irak bölgesindeki kukla devlet benzeri bir yapılanmayı Türkiye’nin güneydoğusunda gündeme getirerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden Sevr Antlaşmasına mahkûm etmek isteyen emperyal ve işbirlikçi bölücü çevrelerin, özerklik görünümlü eyalet devleti oluşturma planlarına Türk devletinin olumlu bakması mümkün değildir. Her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti de ulusal-üniter-merkezi devlet modelini esas alarak kendi yapısını koruyacaktır. Bu nedenle, Avrupa devletlerinin göstermelik olarak imzaladıkları ama sıra kendilerine geldiği zaman kesinlikle uygulamadıkları Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının uygulamaya geçirilmesini, dost ve müttefik görünümlü düşmanların Türkiye’den beklemeleri gerçeklere ters düşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Yugoslavya gibi sonradan oluşturulan bir federasyon değil, bin yıllık imparatorluk devlet yapılanmasından gelen merkezi-ulusal-üniter bir devlet yapılanmasına dayanan güçlü bir devlettir. Avrupa Birliği hayalleri ve eşit ve ortak üyelik vaatleriyle bir yerlere gidilemeyeceği yarım yüzyılı geçen bir zaman dilimi içinde artık iyice belli olmuştur. Türkiye üzerinde baskı kuran emperyalist güçler de Atatürk’ün çağdaş ulus devletini bölmek isteyen bölücüler de artık bu gerçeği görerek merkezi bir ulusal ve üniter devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kenetlenmeleri gerekmektedir. Yarım yüzyıldır yıkamadıkları bu devletin merkezi coğrafyadaki en önemli güç merkezi olduğu artık iyice ortaya çıkmıştır. Kimse bu gerçeği görmezden gelerek kendini aldatmasın ve Türk devletinin de Yugoslavya benzeri özerklik masalları ile uyutularak tasfiye edileceği umutlarına kapılmasın. Dünya devlerine karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşı ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti gerekirse Türk halkının vereceği yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi ile yoluna devam edebilecektir. Özerklik kavramının bölünme, parçalanma ve dağılma anlamına geldiği artık kesinleşmiştir. Bu durumda, Türkiye’nin ulus devletten eyalet devletçiklerine kaydırma projesi olan özerklik oyununa gelmeyeceği açıktır. Özerklik olmaz ama toplumsal gereksinmeler doğrultusunda, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve bazı alanlarda yetkilerinin genişletilmesi, ulusal-üniter-merkezi yapıyı bozmayacak düzeyde yeni yasal düzenlemeler yolu ile sağlanabilir. Yerel yönetimlerin farklı bir statüde anayasada yer alması da ulusal-üniter-merkezi yapının korunabilmesi açısından sakıncalar yaratabilir. Bu nedenle, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve ihtiyaç duyulan bazı alanlarda yetkilerinin genişletilmesi yasal düzenlemeler çerçevesinde yapılmalıdır. Özerklik olmayacak ama yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması yolu ile güçlendirilmesi ülkenin gereksinmeleri doğrultusunda sağlanacaktır. Bu nedenle mandacı, işbirlikçi ve bölücüler korosunun özerklik şarkılarına artık bir son vermeleri gerekmektedir.


 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

29 Kasım 2020 Pazar

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASA KURALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASA KURALIDIR

                               Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru yolunda giderken, bir yönü ile uluslararası ilişkiler alanında diğer yönü ile de bunların Türkiye’ye yansımaları doğrultusunda, yepyeni durumlar ile karşılaşmakta ve emperyal güçlerin bu gibi durumlardan yararlanarak, kendi çıkarları doğrultusunda gelişmeleri yönlendirmek istedikleri görülmektedir. Eski dünya düzeni döneminden gelen emperyal devletlerin varlığı ile birlikte küresel hegemonya peşinde koşan büyük güçlerin değişen koşullarda yeni manevralar düzenleyerek, yeryüzünde yaşamakta olan tüm devletleri ve halkları etki altına alarak yönlendirecek girişimleri teker teker devreye soktuğu anlaşılmaktadır. Yeni dönemin koşulları herkesi ve her ülkeyi etkilerken çeşitli ülkelerde yeni siyaset ve yasal düzenlemeler gündeme gelmektedir. Bu doğrultuda, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğin dünyasında var olabilmesi ve daha güçlenerek merkezi bir güç konumu ile uluslararası alanda rekabet edebilmesi gerekmektedir. Var olan devletler ve diğer siyasal yapılanmalar içinden geçilmekte olan bu geçiş aşamasında, gelecekte daha güçlü bir biçim de var olabilmenin koşullarını aramaya ya da hazırlamaya başladığı yeni girişimler dolayısıyla anlaşılabilmektedir.

                Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında emperyal güçler ve devletler kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyaya yönelik plan ve projeleri yavaş yavaş uygulama alanına getirirlerken dünyanın tam ortasında yer alan bir merkezi devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de küresel hegemonya saldırıları ile karşı karşıya gelmiştir. Emperyalist güçler yeni dönemde kendi çıkarlarına uygun bir biçimde hazırladıkları plan ve programları devreye sokarken, dünyanın bütün devletlerini değişim görünümü altında dönüştürmeye sürükleyecek geleceği belirsiz planlar çizgisinde, yeni anayasa ve yasa düzenleme girişimleri ile karşı karşıya bırakmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti de bu tür saldırıların hedefi olan ülkeler içinde bulunduğundan, çeyrek yüzyıldır değişim görünümlü dönüşüm programlarının gizlice sürdürülmesi gibi bir tehdit oluşumu ile zaman zaman karşı karşıya kalmaktadır. Bu doğrultuda son dönemde bazı gizli toplantılar yapıldığı ve dışarıdan yönlendirilen bazı siyasal partiler aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin anayasal yapılanmasının değiştirilerek, başka tür bir devlet yapılanmasının getirilmeye çalışıldığı açığa çıkmıştır. Osmanlı devletinin zayıflaması aşamasında ortaya çıkan merkezi coğrafyadaki emperyalist hegemonya oluşturma girişimlerinin en son örneklerinden birisi, son günlerde gündeme gelen köklü anayasa değişimi girişimidir. Basın ve yayın organlarına yansıyan boyutları ile, var olan anayasal düzenin ortadan kaldırılmak istendiği ve bu amaçla da başka bir devlet yapılanmasına yönelik hazırlıkların birbiri ardı sıra gizli toplantılar aracılığı ile öne çıkarıldığı anlaşılmıştır. Türkiye’yi kendi  istedikleri yönlere çekmek isteyen büyük devletler ,  merkezi alanda orta boy büyüklükte bir devletin kendilerine karşı çıkacağı ve önemli çıkar çatışmalarında  güçlü bir biçimde muhalefet yapacağı düşüncesiyle,  Osmanlı imparatorluğu sonrasında  bölgede ortaya çıkan ulus devletleri ortadan kaldıracak, onları alt kimlikler ve farklı inançlar üzerinden  bölüp parçalayacak girişimleri sürekli biçimde dayatarak,  yeni bir orta dünya  yapılanmasına   eski Osmanlı ülkeleri ile birlikte Türkiye’yi de yönlendirmeye çalışmışlardır. İkinci dünya savaşının galibi olan ABD, savaşın mağlup ülkeleri olan Almanya ve Japonya’ya kendi hazırladığı anayasaları zorla kabul ettirdiği gibi, Türkiye’ye de kendi istedikleri anayasal yapılanmayı kabul ettirmeye çalışmışlardır. Aynı girişimleri dünya savaşı sonrasında İngiltere de yapmıştır.

                Doğu ve batı bölgelerinin kesiştiği yerde bir merkez devleti olarak ortaya çıkan Türk devletinin bölgenin jeopolitik konumu ve tarih biliminin getirdiği siyasal birikimin yansımaları doğrultusunda   oluşturulan bir sentezin yaklaşımı çizgisinde, diğer ulus devletlerden çok farklı bir konuma sahip olduğu görüldüğü için, bu duruma uygun düşecek biçimde diğer devletlerden ayrılan özel bir kuruluş modeli kurucu iktidar tarafından ortaya konulmuştur. İmparatorlukların parçalandığı ve ulus devletlerin ortaya çıktığı bir tarihsel dönemde, hem Avrupa tipi ulus devlet getirilmeye çalışılmış hem de bir Asya ülkesi olarak Asya kıtasının kuzeyinde gerçekleştirilen sosyalist devrimin uzantısı olarak halkçılık ilkesi benimsenerek, kurulmakta olan cumhuriyetin halkçılık temeline dayanmasına çaba gösterilmiştir. Bir anlamda Avrupa ve Asya kıtalarının arasında tam merkez denilecek bir bölgede Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ulus devlet ile birlikte halkçı bir cumhuriyet rejiminin birlikte uygulanacağı bir sentezci girişim geliştirilerek yasalaştırılmıştır. Avrupa kıtasındaki ulus devletler oluşumu imparatorluk sonrasında geride kalan Osmanlı ahalisini kucaklayamayınca, ilan edilen ulusal sınırların içerisinde kalan halkın büyük çoğunluğu, aynı zamanda Asya kıtasında ortaya çıkan yeni büyük güç olan Sovyetler Birliğinin geliştirdiği sosyalist sistemin temel esası olan halkçılık anlayışı çerçevesinde organize edilmeye çalışılmıştır. Böylesine sentezci bir yaklaşıma doğru giderken hem milliyetçilik hem de halkçılık ilkeleri birlikte uygulanmaya çalışılmıştır. Bir anlamda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet sentezi Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak diğerlerinden farklı olan özgün bir siyasal düzen kurulmak istenmiştir.

                Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti anayasası ele alındığı zaman diğer anayasalardan çok farklı bir yapılanmaya sahip olduğu görülmektedir. Batı tipi ulus devletlerde sadece millet kavramına dayanmak ile siyasal sistem kurulabiliyordu. Ama Asya kıtasının kuzey bölgesinde gerçekleşen sosyalist bir devrim sonrasında ortaya çıkan sosyalist ülkelerin devletçilik ile birlikte halkçılık ilkesini esas alan bir siyasal devrimi gündeme getirmesi üzerine, kurucu önder olarak Atatürk Lenin ile mektuplaşarak, Moskova’ya heyetler göndererek bu yeni oluşum ile de bağlantı kurmuş ve Avrupa birikiminin yanına Asya birikimi de bu sayede eklenerek, Türkiye’nin jeopolitik konumuna uygun bir yeni siyasal model   geliştirilmiştir. Eski Osmanlı ahalisi hiçbir ayırım yapılmadan milli sınırlar içerisinde kucaklanarak Türk ulusu oluşturulurken, alt kimlikleri farklı kökenlerden gelen eski Osmanlı vatandaşlarının yeni ulus devlet çatısı altında toplanmasıyla uluslaşma tamamlanırken, herkesin bu oluşumun içinde olmasına dikkat edilerek, öteki olarak bakılabilecek nüfus artığı gruplar bazı kişiler dışlanarak yaratılmamıştır. Esas olan Avrupa modeli ulus devlet Anadolu yarımadası üzerinde kurulurken, imparatorluktan geriye kalan bir ulus bırakılmadığından ulus devletin ilanı sırasında bir ulusal yapılanmaya da öncelik verilmiştir. Olmayan bir ulusun kendi ulus devletini yaratmak mümkün olamayacağı için, ulusal kurtuluş savaşı sırasında da Kuvayı Milliye mücadelesi üzerinden bir ulusal toplum yapılanmasına dikkat edilmiştir. Kurulmakta olan devletin adında Türk kavramı yer aldığı için geçmişten gelen boyutları ile Türk kimliğinin ortaya konulması ulus devletin ilanı açısından önem taşıyordu. Bir yandan Türk Ocakları yurt düzeyinde açılarak Türkleşme olgusu hızlandırılırken, diğer yanda da Türk ulusu çatısı altında kendisini Türk olarak hissedemeyenlerin de Türk halkının bir parçası konumunda görülerek halkçılık üzerinden Türkiye Cumhuriyeti devletinin eşit vatandaşları olarak kabul edilmesi farklı bir devlet modelinin yapılanması sırasında milliyetçilik ve halkçılık kavramlarının ortak kullanımını gündeme getirmiştir. Böyle bir aşamada iki kavramın birlikte uygulama alanına getirilmesiyle ortaya ya ulusalcı halkçılık ya da halkçı ulusalcılık gibi karma kavramların çıktığı doğal bir sonuç olarak görülebiliyordu. Uluslaşma sürecine uyum sağlayamayan toplum kesimleri ötekileştirilmeden halkçılık aracılığı ile halkçı cumhuriyetin dolaylı vatandaşları olarak görülebiliyordu. Anayasal özgürlük ve eşitlik ilkelerine dikkat edilerek bir sentez yapılıyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti anayasası hazırlanırken ülkede var olan uluslaşma süreci ile birlikte bir ulus devleti kurma amacı da belirli bir hedef olarak aynı anayasa da vurgulanmaya çalışılmıştır. Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ya da Pan-Türkizm akımlarının hiç birisi geride kalan mirası geleceğe götürebilecek bir siyasal yapılanmayı ortaya koyamadığı noktada, önce Atatürk’ün başına geçtiği ulusal kurtuluş savaşı kazanılmış ve daha sonrada halkçı bir cumhuriyet düşüncesine dayanan yeni ulus devletin kuruluşu gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda, cumhuriyet dönemi anayasalarına bakıldığı zaman, Türk devletinin sahip olduğu sentezci siyasal devlet modelinin her dönemde benimsendiğini ve bu nedenle de farklı dönemin anayasalarında bu durumun hukuk devleti çatısı altında korunmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Ulus devlet ve halkçı cumhuriyet birlikteliği resmi durumlarda dile getirilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin farklı koşulları dikkate alınarak anayasanın hem başlangıç bölümünde hem de cumhuriyetin niteliklerini belirleyen ikinci maddede bu özel durumun yansıtılması çizgisinde, ilan edilen cumhuriyetin önde gelen nitelikleri arasında Atatürk Milliyetçiliği kavramına da yer verilmiştir. Burada konu yetersiz kalabileceği düşüncesiyle sadece milliyetçilik kavramı ile ifade edilememiş, milliyetçilik kavramının başına kurucu önder Atatürk’ün ismi eklenmiştir. Doğu ve batı dünyaları arasında sentezci bir yaklaşım ile hareket eden Atatürk çizgisi, böylece milliyetçilik anlayışının belirlenebilmesi açısından da halkçılık destekli bir bütünleyici kavram olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasasına girmiştir. Normal bir milliyetçiliğin ulusalcı ve halkçı yaklaşımların bütünleştirilmesi açısından yetersiz kalacağı endişesi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında sadece milliyetçiliğin değil ama Atatürk milliyetçiliğinin benimsenmesi vurgulanmıştır. Atatürk milliyetçiliği bu açıdan ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin bir sembolü olarak Türk anayasasının birinci bölümünde yer almıştır.

                Anayasanın genel esaslar ile ilgili bölümünde cumhuriyetin nitelikleri sayılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” biçiminde bir tanımlama yapılmaktadır.  “Anayasa’nın başlangıç kısmında belirtilen bütün konular cumhuriyetin temeli ve nitelikleri olarak görülmektedir.” Türk vatanının ve milletinin ebedi  varlığını, yüce Türk milletinin bölünmez bütünlüğünü  belirleyen  bu anayasanın  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkleri doğrultusunda, dünya milletleri ailesinin eşit  haklara sahip şerefli bir üyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine  ulaşma azmi yönünde, millet iradesinin mutlak üstünlüğü ,egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ya da kuruluşun, bu anayasada  gösterilen hürriyetçi demokrasi  ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı, kuvvetler ayırımının devlet organları  arasında üstünlük sıralaması   anlamına gelmeyip belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak anayasa ve kanunlarla bulunduğu, hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk  varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları  ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işleri ve politikaya kesinlikle  karıştırılamayacağı, her Türk vatandaşının bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden  eşitlik ve  sosyal adalet  gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi  varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda milli sevinç  ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, ve millet hayatının her türlü tecellisinde nimet ve külfetlerde  ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı  içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh”  arzu ve inancı içinde huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu, fikir, inanç ve kararıyla  anlaşılmak, sözüne ve  ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatla yorumlanıp uygulanmak üzere, Türk milleti tarafından demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

                Yukarıda belirtilen esaslar cumhuriyetin nitelikleri maddesinde belirtilirken, anayasanın başlangıç hükümlerine de atıf yapılarak, bir anayasal ilke olarak nitelikler arasında belirtilen Atatürk Milliyetçiliğinin ne anlamlara geldiği açıklanmaya çalışılmıştır. Adalet, eşitlik, barış, demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi temel hukuk kavramları arasına Atatürk Milliyetçiliğinin de nitelik belirten bir kavram olarak ele alınması, bu siyasal anlamı olan kavramın hukukileşmesini de sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliklerinden birisi olarak nitelikler maddesinde yer alması ile birlikte, Atatürk milliyetçiliğinin aynı zamanda bir anayasal kavram haline gelmesi de sağlanmıştır. Devletin dilinin Türkçe olması, Türk bayrağının ulusal sembol olarak benimsenmesi ,İstiklal marşının milli marş olarak kabul edilmesi  ve Ankara’nın yeni milli devletin başkenti olarak  belirtilmesi, anayasada belirtilen devlet yapılanmasının temel esasları olarak benimsendiği belirtilirken, cumhuriyetin temel özellikleri ile ilgili maddelerin anayasanın başlangıç hükümleri ile bir bütünlük gösterdiği vurgulanarak, bu maddelerin ve başlangıç kısmının hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği ve  bu konuda herhangi bir değişiklik dahi verilemeyeceği anayasada açıkça belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasası olarak devletin yapısını ve özelliklerini ortaya koyarken, herhangi bir değişikliğe gidilemeyeceğinin belirtilmesi, Türk anayasasını sert anayasalar arasına sokmaktadır. Kolay değiştirilen anayasalar yumuşak, sert maddelerle değiştirilmesi zor olan anayasalar ise sert anayasalar olarak adlandırılmaktadırlar. Dünya haritasında yer alan ülkelerin anayasalarında bulunmayan maddeler ya da niteliklerin geniş bir çerçevede başlangıç hükümlerinde ve nitelikler maddesinde sert bir tonda vurgulanmasının ana nedeni, Türkiye’nin orta alandaki merkez devleti olarak sahip olduğu güvenlik sorunları ile çok yakından bağlantılıdır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin işgaline karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşının ortaya koyduğu son derece riskli bir ortamın ürünü olarak, güvenlik devleti anlayışına uygun düşen bir model ile ortaya çıkmıştır.

                Üç kıtanın birleştiği ve her türlü siyasal sorunun bolca bulunduğu bir coğrafya üzerinde hem ulusal hem merkezi hem de üniter bir devlet modeli ortaya koyabilmek son derece zor bir iştir. İşte devletin kuruluşu sırasında yaşanan olaylar ve girişimlerin ortaya çıkardığı farklı plan ve projeler yüzünden, Türk devleti kendisini güvence altına almak gereksinmesi duymuş ve bu doğrultuda ilgili maddeler her türlü yanlış anlamayı ve istismarı önlemek üzere geniş bir tanımlama ile anayasa metni içinde yer almıştır. Nitekim cumhuriyetin ilanından sonra bu bölgede yaşanan siyasal gelişmeler, kurucu önder Atatürk’ü haklı çıkarmış ve bu gerçekçi devlet modeli bugüne kadar ayakta kalarak yüzüncü yıl dönümüne doğru varlığını hem korumuş hem de geliştirmiştir. Batılıların felaketler coğrafyası ya da karanlıklar bölgesi olarak tanımladıkları merkezi coğrafyanın tam ortalarında  bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türk devletinin  kendi özel koşullarını dikkate alarak değerlendirme yapıldığında, Türkiye cumhuriyetinin neden bir güvenlik devleti olarak kurulduğu ortaya çıkmakta ve bu durumun gereği olan bazı hukuk kuralları ile birlikte Atatürk Milliyetçiliği gibi siyasal içerikli kavramlar da anayasal düzenin bir temel taşı olarak devreye girmektedir. Normal koşullarda batılı ulus devletlerde görülmeyen böylesine bir düzenlemenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarı üzerinden Türk anayasalarında yer alması, her türlü polemiğin ötesinde devletin kurulu bulunduğu toprakların ülke olarak farklı bir jeopolitik konum ortaya çıkarması yüzündendir. Bu nedenle hiçbir emperyal devletin, Türkiye’nin bu konumuna karşı çıkması beklenmemelidir.

                Türkiye Cumhuriyeti anayasasında Atatürk milliyetçiliği gibi bir kavramın devletin kuruluş modelinin belirlendiği bölümde yer, devletin kimliğinin belirlenmesi açısından önem taşımaktadır. Öncelikle bir Türk devleti kurulması söz konusu olduğu için, Türklerin atası ve  cumhuriyetin  kurucu önderi olarak  Atatürk isminin anayasada temel alınması, bir anlamda simgesel olarak  kurucu önderin Misakı Milli sınırları içerisindeki bütün halk kitlelerini cumhuriyet çatısı altında toparlayabilmek içindir .Normal koşullarda böyle bir durumun  dışa yansıyan fazla bir görüntüsü yoktur ama olağanüstü koşulların getirdiği siyasal çıkmazlar  ve  devletin varlığı ile bütünlüğünü ve geleceğini tehdit eden  tehlikeler  ya da emperyal  projeler  söz konusu olduğunda, o zaman görüntü değişmekte ve  anormal koşulların getirdiği siyasal çıkmazlar çözümsüz kalabilmektedirler.  Bu çerçevede, sorunların aşılabilmesi çizgisinde Atatürk Milliyetçiliği kavramından anayasal yapılanma açısından yararlanabilmek gerekmektedir. Bu nedenle Atatürk milliyetçiliğinin ne anlama geldiği ne gibi unsurlara sahip olduğu ve diğer milliyetçiliklerden ayrılan yönlerinin hangileri olduğu konusunda yeterli bir değerlendirme yapılabilmesi gerekmektedir. Cumhuriyetin temel ilkelerinden birisi olan milliyetçilik, Türk anayasasında soyut ya da genel bir ilke olarak değil ama somut ve içeriği kurucu önder tarafından belirlenmiş bir biçimde anayasal bir kavram olma şansını elde etmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin herkes için benimsendiği   anayasada, Türklerin özgür ve bağımsız yaşam düzenini güvence altına alacak bir biçimde Atatürk Milliyetçiliği yol gösteren bir yönlendirme yapmaktadır.

                İnsanların üzerinde yaşadığı ülkenin devlet kuruluşu sonrasında vatana dönüşmesi ve insanların vatan topraklarında varlıklarını geliştirerek sürdürmesi, beraberinde vatanseverlik duygularını geliştirmekte ve bu yoldan duyguların gelişimi ile birlikte vatanseverlikten yurttaşlığa geçiş aşaması tamamlanmaktadır. Bir anlamda medeni bir insan ya da toplum olabilmenin ortaya çıkardığı bir kavram olarak millet kavramı, ulus devletlerin insan unsurunu ya da dayandığı halk kitlesini ifade etmektedir. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanların topluca millet düzeyine gelebilmesi, o topraklar üzerinde bir ulus devletin kurulmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Yüz yıllarca süren beraber yaşam ya da birlikteliklerin zamanla ortak değerler üretmesiyle, toplumların milletleşme aşamasına geldikleri görülmektedir. Ortak bir vatanda, aynı devletin çatısı altında yaşayarak   ve o bölgenin siyasal ya da ekonomik koşullarında aynı kaderi ve tarihi paylaşarak yaratılan ortak milli kültür milletleri ortaya çıkarabilmektedir. Birkaç yüz yıllık zaman dilimi içinde millet haline gelen toplumlarda siyasal birliği sağlayan güçlü devlet adamları, bilim ve düşünce alanında üretim yapan aydınlar, sanatçılar ve kültür adamları da insan toplumlarının millet düzeyinde gelişebilmesi açısından önemli katkılar sağlayan unsurlardır. Avrupa milletlerinin kurdukları imparatorluklarda var olan anavatan kavramı, ulusal sınırlar boyunca ilerleyerek gelişen toplumların dayandığı ana toprakları ifade etmektedir. Milliyetçi bir vatan anlayışı zaman içerisinde anavatanı bir yurda dönüştürüyordu. Osmanlı imparatorluğunu parçalamak istemeyen Türk milliyetçileri önceleri pasif kalarak hareket etmişler ve katı bir milliyetçiliğin imparatorluğu parçalayabileceğini görmüşlerdir. Ne var ki, bir dünya savaşı sonrasında imparatorlukların çöküş noktasına gelmesiyle birlikte, milliyetçiler daha özgür olarak hareket etmeye başlamışlardır. Bir devleti çökertmek yerine, yıkılmış olan bir imparatorluğun içinden yeni bir ulus devlet çıkarabilmek doğrultusunda daha serbest milliyetçilik yapılabilmiş ve bu gibi girişimlerin merkezi bir konumda örgütlenmesiyle birlikte milletler tarih sahnesinde öne çıkmışlardır. Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını önleyebilmek için milliyetçiler utangaç bir tutum izlemişler ve bu yüzden de Türk milliyetçiliğinin uyanması gecikmiştir. Soyut bir vatan kavramı milli birlik bilinci ile birleşmediği için devletleri kurtarmak için yeterli olmamış ama özgürlük düşünceleri, imparatorluk sınırları içinde yer alan bazı toplulukların kendi devletlerini kurmaları yolunda bölücü olmuştur.

                Normal koşullarda Türkiye Cumhuriyeti   ulus devletinin anayasasında ya sadece milliyetçilik ya da Türk milliyetçiliği kavramları yer alabilirdi. Ne var ki, Türk devletinin kuruluşu sırasında tarihten ve coğrafyadan gelen özellikler ile jeopolitik koşulların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan durumlar çerçevesinde, geçmişten gelen Türk milliyetçiliği kavramının daha da güçlendirilebilmesi yüzünden Atatürk milliyetçiliği kavramı bir hukuki kalıp olarak anayasa metni içinde yerini almıştır. Genel anlamda Atatürk Milliyetçiliği kavramı ele alındığında ne gibi anlamlara sahip olduğu konusunda öncelikli bir araştırma ya da düşünce çalışmasının yapılması gerekir. Aslında Atatürk’ün söylev ve demeçlerine bakıldığı zaman, kurucu önderin tam anlamıyla Türkçü bir siyaset adamı olduğu ve bu yönü ile Türk ulusunun devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu görülmektedir. Atatürk atılacak her adımda Türklüğün esas olduğunu dile getirerek imparatorluk döneminden gelen bazı siyasal boşlukların doldurulmasına   çalışmıştır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı bilime ve akılcılığa dayanan çağdaş, ileriye ve gelişmeye dönük, demokratik, birleştirici, insancıl, barışçı ve yüceltici anlamda bir siyasal çizginin temsilcisidir. Bugünün dünyasında millet gerçeği görmezden gelinemez derecede insan toplumlarının yaşamını belirleyen ana kavramlardan birisidir. İnsan topluluklarının yüz yıllarca birlikte yaşadıktan sonra millet haline dönüşmesi, yeni ve yakın çağların ortaya çıkarmış olduğu bir sosyal gerçekliktir. Bu noktada Fransız devriminin bütün dünya ülkelerini etki altına alan güçlü tesirleri bulunmaktadır. Devrim sonrasında batı ülkelerinde ortaya çıkan hızlı değişim rüzgarları Avrupa’daki insan toplumlarının kısa bir zaman dilimi içinde milletleşmesine katkı sağlamıştır. Millet kavramının   tek başına ele alındığında sadece sayı ve yığın olarak görülmemesi gerektiği, sayısal çoğunluğun yanı sıra kollektif ve kitlesel bir ruh yapısının da bu oluşumda en az sayısal katılım kadar etkisi bulunduğu bilim ve siyaset adamlarınca vurgulanmaktadır.

 Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin üniter bir yapıda kurulmuş olması, Atatürk milliyetçiliğinin ülke ve millet bütünlüğüne dayanması nedeniyledir.  Anayasada yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bir hukuki bütün olarak tanımlanmasının nedeni üniter bir devlet düzeni getirilmesidir. Meslekler, mezhepler ya da   siyasal örgütlenmeler birbirinden ayrı da olsa, millet kavramı bunların hepsinin içinde yer aldığı bir toplumsal bütünlüğü ifade etmektedir. Türk devletinin üzerinde kurulu bulunduğu siyasal yapılanmanın parçalanmadan yoluna devam edebilmesi için, her türlü bölücülüğü önleyen ve bu doğrultudaki girişimlere izin vermeyen bir üniter yapılanma, Atatürk milliyetçiliğinin ülke ve millet bütünlüğünü birlikte ele alması sayesinde devlet model i olarak korunabilmektedir. Atatürk milletin birlik ve bütünlüğünün korunmasının, cumhuriyet devletinin bağımsızlığının korunabilmesi açısından son derece gerekli olduğunu birçok yerde dile getirmiştir. Onuncu yıl söylevinde kurucu önder, Türk milletinin bütün güçlüklerin üstünden gelmesini milli birlik ve bütünlük içinde hareket etmesine borçlu olduğunu söylemiştir.

Atatürk milliyetçiliği kavramı her türlü ırkçılığı red eden bir içeriğe sahip bulunmaktadır. Anayasaya milliyetçilik ilkesi bir temel prensip olarak konurken, TBMM görüşmelerinde Türk milliyetçiliğinin dar ve tekelci olmadığı dile getirilerek, her türlü ırkçı yaklaşıma karşı çıkıldığı açıkça vurgulanmıştır. Üniter yapıya sahip olan Türk devleti her türlü ırkçılığa karşı çıkarken, bu doğrultuda yapılmak istenen propogandalara da tepki göstererek, ulusal birlik ve bütünlük konusunda sağlam durmak için çaba göstermiştir.  Atatürk Hitler ve Mussolini gibi ırkçı liderlere karşı çıkarken, eski Osmanlı Hinterlandında kurulmuş olan Balkan devletlerini de emperyalist saldırılara karşı bir araya getirerek, ulus devletler dayanışması aracılığı ile ırkçılığın önünü kesmiştir. Batının büyük devletleri emperyalizmin getirdiği büyüklük sarhoşluğu ile diğer devletlere saldırırken, Atatürk mazlum uluslar dayanışması ile siyasal dengeler oluşturarak barışı gerçekleştirmeye öncelik vermişti.

Batı dünyası çağdaş uygarlığı temsil ettiği için, Atatürk milliyetçiliği hem uygar ülkeler ile yakın ilişkiler kurmaya hem de çağdaş uygarlık düzeni içinde onurlu bir üye ülke olarak yer almaya öncelik vermiştir. Türk ulusunu çağdaş uygarlığa ulaştırmak üzere kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin her yönü ile çağdaşlıktan yana olması Atatürk milliyetçiliği ilkesinin benimsenmesi ile gerçekleşmiştir. Medeniyetçi bir yaklaşımın anayasada yer alması ile birlikte, Türkiye doğunun mazlum ulusları ile batının çağdaş ülkeleri arasında bir çağdaşlık köprüsü olmuştur. Atatürkçülükte çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak ana hedef olduğu için, Atatürk milliyetçiliği ilkesi ile anayasa bu çizgiye çekilmiştir. Yüzyılların gerisinde kalan geri kalmışlık olgusunun aşılabilmesi için çağdaş uygarlık hedefi    öncelikli bir amaç olarak benimsenmiştir. Bu doğrultuda Atatürk milliyetçiliği orta çağ din düzenlerine karşı çıkarak ve her türlü mezhep ayrımcılığını red ederek, bu duruma karşı çıkma yolunda laiklik ilkesini benimsemektedir. Toplumun dinsel baskıları aşarak bilimsel bir düzeye ve düzene kavuşabilmesi için uygarlıkçı adımların atılması da gene Atatürk Milliyetçiliği ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.  Atatürk bütün Tekke ve zaviyeleri kapatarak Ortaçağ benzeri bir dinsel düzene sürüklenmemek amacıyla, çağdaşlaşma sürecinden sonra laiklik düzenini de kurmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında gerçekleştirilmiş olan Sovyetler Birliğinin getirmiş olduğu sınıf kavgasını red eden Atatürk Milliyetçiliği anlayışı, ulus devletin toplumsal tabanını kurmak ve korumak için milli dayanışma ve sosyal adalet gibi kavramlardan yana bir tutum izlemiştir. Atatürkçülük oluşumu iyi incelendiğinde milliyetçi bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak tanımlanabileceği görülmektedir. Her türlü sınıfsal oluşumlara karşı ulusallıktan yana olan Atatürkçülük, milliyetçilik ilkesini benimseyerek bütün çatışma senaryolarından uzak kalmayı tercih etmiştir. İmtiyazsız ve sınıfsız kaynaşmış bir kitle olmayı düşünen Atatürkçülük, milliyetçilik ilkesi ile böylesine bir hedefi gerçekleştirmeye çalışmıştır. İnsanlı tarihini sınıf çatışması ile açıklamaya çalışan sosyalizm çökmüştür ama Atatürk’ün dile getirdiği emperyalizm ve mazlum uluslar çelişkisi doğru çıkmıştır. Atatürk milliyetçiliğinin demokrasi ve millet egemenliğine dayanması da ulus devletlerin güçlenerek devam etmelerine katkı sağlamıştır. Atatürk milliyetçiliği her türlü saldırganlığa karşı barışçılık ve insancıllık ilkelerini benimsemesi de dünya barışının gerçekleşmesinde önemli katkılar getirmiştir.

                Türkiye’de ulus devletin ve milli vatanın inşasında çok etkili olan Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının bir temel ilke olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasası içinde benimsenmesi, siyasal sistem açısından geleceğe dönük bir güvence oluşturmaktadır. Cumhuriyet rejimi yüzüncü yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, araya giren emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri el birliği yaparak gizli bir anayasa değişikliği girişimini gündeme getirerek, anayasadan başlangıç hükümleri ile birlikte cumhuriyetin temel niteliklerini de değiştirmeye kalkışmaktadırlar. Kurucu önderin ve iradenin isabetli adımları ile oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti devlet modeli, bugün Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm iş birliği ile ortadan kaldırılmak istenmektedir. ABD, İngiltere ve İsrail devletleri   Büyük Orta Doğu Projesi, Yakın Doğu Konfederasyonu ve Büyük İsrail imparatorluğu gibi   hegemonyacı   plan ve projeler üzerinden, Türk ulusunu bir yüzyıl ayakta tutan ulus devlet modelini ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’deki ulusalcı, cumhuriyetçi ve Atatürkçü kadroların tasfiye edilmesinden sonra, ortaya çıkan siyasal boşluğu doldurmak üzere işbirlikçi burjuvazinin adamları dış destekler aracılığı ile devreye girerken, Atatürk Milliyetçiliğinin anayasa metninden çıkarılmaya çalışıldığı basına ve medyaya yansımıştır. Bu aşamada bağımsız ulus devletlerin emperyalizmin ötesinde ayakta kalarak var olabilmesi ve uluslararası alanda tüm ulus devletler ve mazlum uluslar ile dayanışma içine girerek her türlü emperyal saldırganlığa karşı, küresel boyda bir insanlık mücadelesinin verilmesi gerekmektedir. Dünya halkları ile ulus devletler bir araya gelerek evrensel bir dayanışma içinde emperyalizme karşı çıkmak zorundadırlar.        

Prof. Dr.  Anıl ÇEÇEN