Mesele Erdoğan değil Türkiye!..
Prof. Dr. Anıl Çeçen, arkadaşımız Ali Değermenci’nin sorularını yanıtladı.
Prof. Dr. Anıl Çeçen: Türkiye seçime giderken finans piyasalarına müdahale edilerek Türk Lirası'nın değer kaybetmesi planlanıyor. Amaç Erdoğan'ın iktidardan düşürülmesi. Ama asıl mesele Türkiye'nin diz çöktürülmesi.
TAKVİM GAZETESİ (RÖPORTAJ)
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, Türkiye üzerine oynana oyunlara dikkat çekti.
Batı, Ortadoğu merkezli ciddi çatışma planları oluşturdu. Bir çok ülkenin bölünmesi yeni devletlerin ortaya çıkması öngörülüyor. Bölgede kilit taşı konumunda olan Türkiye'nin düşmesi halinde, batının planlarının önünde ciddi bir engel kalamayacak. Yazdığı kitaplar ve makaleleri ile emperyalizm konusunda ciddi bilgiler veren Prof. Çeçen ile emperyalizmin yeni hedeflerini konuştuk.
ABD seçimlere müdahale eder mi?
Emperyalistlerin sömürgecilik döneminden gelen bir müdahalecilik geleneği vardı. İngiltere, Avusturalya'da Maoriler'i ortadan kaldırmaya çalıştı, Fransızlar Cezair'de katliam yaptı, Amerika Endenozya'da bir gecede 100 civarında insanı, Irak'ta bir milyon kişiyi katletti. Libya'ya girdiler Kaddafi'yi katlettiler. Suçu, petrol paralarını Müslümanlar'a ve fakir Afrika ülkelerine vermesi, petrol şirketlerine vermemesidir. Saddam ise Ortadoğu'da emperyalizme karşı direniyordu O'nu da yok ettiler.
Bu gün neler oluyor?
Partisi dahi olmayan Macron'u, Rotschildler Cumhurbaşkanı yaptılar. Arkadan parti kurdurdular. Fransız milleti emperyalizmin kuklası oldu. Bunu yaparlarken Fransız sol ve ulusalcıları dağıttılar. Günümüz emperyalizmi devlet olmaktan çıkmıştır, küresel sermayenin yapılanmasıdır. Bugün en gelişmiş Fransa'da bile emperyalizme müdahale yapabiliyor.
Türkiye'ye müdahale nasıl oluyor?
Türkiye'ye müdahale Osmanlı'dan beri vardır. 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra Batı emperyalizmi, bu coğrafyaya girmiştir. Osmanlı daha çok Balkan bölgesinden gelen kişileri seçip devşirip devleti yönetiyordu. Bugün yurt dışında yetişen kadrolar Türkiye'yi yönetiyor. Buralarda yetişmiş çok kaliteli insanlar olsa da kafa yapısı ve cep yapısından Batı'ya bağlı insanlar bugüne kadar yönetti ülkeyi.
Finansal olarak bunu nasıl yapıyorlar?
Banka oyunları ile krizler yada sorunlar çıkarıyorlar. Ekonominin piyasa üzerinden batının çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesi için ayarlama yapılıyor. Bu operasyonlarda hem batının teknik adamları, hem de batı ile işbirliği içerisinde olan kafadan batıya bağlı olan Türkiye'deki devşirme kadrolar devreye sokulmuş durumda. Bütün bunların işbirliği ile ekonomide manüplasyon yapıyorlar. Bugün serbest piyasa diye bir şey kalmamıştır. Elektronik istihbarat ile her şey uzaktan kumanda ile yapılmaktadır.
Doların son günlerde yükselmesinin nedeni nedir?
Bu krizde özellikli batıdan gelen devşirme kadroların devreye girdiğini görüyoruz. Seçimlere giderken Türk kamuoyunu paniğe sevk ederek seçimleri tehlikeli bir noktaya sürüklemek istiyorlar. Özellikle seçim süreçlerinde batı mutlaka devreye girmektedir. Bir taraftan dolar yükselirken batılı medyada Türkiye batıyor diye propaganda batmaktadır. Ekonomi üzerinden bir siyasi kriz yaratılmak istenmektedir. Türkiye'yi devre dışı bırakmaya çalışmaktadırlar.
Amaçları nedir?
BATI İKTİDARI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR
Merkel BND'den yetişti, Putin KGB'den , Obama CIA'dan yetiştirilmiştir. Kendi içlerinde istihbarat örgütlerinden yetiştirdikleri devletin militanı konumuna getirdikleri adamları, emperyal ülkeler devletin başına geçiriyorlar. Türkiye de böyle bir süreçle karşı karşıya. İşte bundan dolayı bugünkü iktidar bir yapı değişikliğine gidiyor. Kendini yeniden yapılandırmaya başladı. Karşımızda bir Rus ve Alman emperyalizmi yeniden yükseliyor. Fransa'da çok büyük boşluk oldu küresel sermaye devreye girdi. Rotschildler Macron'u iktidara getirdi. Bugün Türkiye'de de bir durum yaratmak istiyorlar. Normal seçimlerle iktidara gelen bir partinin, istikrarı sağlayan bugünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın önü kesilmek isteniyor.
Batı Türkiye'de nasıl bir iktidar istiyor?
Batının sözünü dinleyecek birini getirmek istiyorlar. Türkiye'nin çıkarlarını bir kenara bırakacak batının çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafyayı yönetecek birini istiyorlar. Türk ve İslam dünyasını Türkiye üzerinden yönetecek birini istiyorlar. Türkiye İslam ve Türk dünyasının birliğini savunan batının politikalarının dışında bir politika istemiyorlar. Türkiye bölgeye giriş kapısıdır. FETÖ - CIA işbirliği ile yönetimi devirmek istediler, fakat başarılı olamadılar.
Sorun Cumhurbaşkanı Erdoğan mı?
Bugün mesele Tayyip Erdoğan değil Türkiye meselesidir. Sorun Türkiye'dir. Türkiye'nin böyle bir devlet olarak ayakta kalmasını emperyal güçler istemiyorlar. İsrail ile Avrupalılar'ın anlaştığı tek nokta Türkiye'nin bugünkü yapısını istemiyor olmalarıdır. Bu doğrultuda alt kimlikleri hortlatıyorlar. Türkiye'yi Sevr Haritası doğrultusunda federasyona zorluyorlar. Türkiye'nin Ankara merkezli bir devlet olmasından çıkmasını istiyorlar. İstanbul üzerinden ekonomi ile Türkiye'yi yönlendirmek istiyorlar. Daha sonra da Kürdistan üzerinden Türkiye'yi parçalamak istiyorlar
Kıbrıs işgal ediliyor
Türkiye ile beraber Kıbrıs'ın işgali gündeme geliyor. Güney Kıbrıs'a Ortadoks olduğu için Rusya girdi. Rusya bugün bütün dünya ticaretini Güney Kıbrıs üzerinden yapmaktadır. Rus bankaları ve 50 bin Rus işadamı Güney tarafında. Kuzey Kıbrıs İsrail'in kontrolüne geçmiştir. Kuzey kısmında 20 üniversite var. Yarısı Avrupa diğer kısmı ABD'li. İsrail Kıbrıs'ı karşı kıyı olarak örgütlüyor. Doğu Akdeniz'deki doğalgazı Türkiye'yi bay-pass ederek Rumlar ile birlikte Girit'e oradan da Mora yarım adasına taşıyarak Avrupa'ya ulaştırmak istiyorlar.
NATO ANKARA'YA
Batı, dünya hakimiyeti için NATO'yu bölgeye getirecektir. Türkiye'yi daha fazla karıştırıp arkadan da NATO'yu Ankara'ya getirmek istiyorlar. Haymana ile Kırıkkale arasındaki araziye yerleştirilecektir. NATO Türkiye'ye girerse, Ankara'dan Suriye, Irak ve İran savaşlarını yöneteceklerdir. Rusya'nın önünü kesmek için Hazar ve Kafkasya, Almanya'nın önünü kesmek için de Balkanlar'a NATO orduları girecektir.
Türkiye ne yapacak?
Küresel güçlerin hepsi, Türkiye'nin Türkiye olarak kalmasını istemiyor. Bu tehlike karşısında Türkiye, hem bölgesel bir yapılanmaya girebilir hem de BM üzerinden Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi Doğu ülkeleri ile veya batının dışladığı Brezilya gibi ülkelerle yakınlık kurarak dünya dengelerinde çoklu bir denge oluşturabilir. Türkiye böyle bir süreçten kendini ve bölgeyi ancak bu şekilde kurtarabilir. Nasıl Avrupa Birliği iki büyük dünya savaşından sonra kurulmuşsa, eski Osmanlı ülkeleri bir araya gelerek bir Bölge Birliği'ne yönelebilirler. Atatürk bunu İkinci Dünya Savaşı öncesi Sadabat Paktı ile ortaya koymuştu. Atatürk'ün yaptığı gibi dış politikayı yeniden ayarlamamız gerekir. Bölge ülkeleri ile bir dayanışma planlamamız kaçınılmaz hale gelir.
SİYONİST İMPARATORLUĞU
ABD-SİYONİZM İLİŞKİSİ NASIL BAŞLADI?
Kennedy'nin öldürülmesi başlangıç tarihidir. Kennedy katolikti, Siyonizme ve İsrail'in Atom bombası santraline, FED'in Siyonist kadro tarafından yönlendirilmesine karşı çıkarak devletin kontrolüne almak istedi. Devletin içinden bir kadro tarafından öldürüldü. Kennedy öldürülünce İsrail bu coğrafyada öne çıktı. Amerika'da Katolik lobisi siyasetin dışına bırakıldı. Kennedy ölünce yerine kardeşi geldi onu da sokak ortasında öldürdüler. Amerika'da politika Siyonist ve Evanjelistler'in elinde kaldı. Yahudiler ellerindeki ekonomik
gücü kullanarak Amerika'yı yönetiyorlar. Kudüs merkezli Siyonist İmparatorluk kurmayı planlıyorlar. Elçilik açılınca arkasından Mescid-i Aksa yıkılacak ve din savaşı çıkacaktır. 2000 yıl önce İsrailliler'i Filistin'den kovan Roma İmparatorluğu'ndan intikam almaya çalışıyorlar.
Ortadoğu'da ne yapmak istiyorlar?
Irak 3'e Suriye, Suudi Arabistan'ı ve İran'ı 5'e bölecekler. Türkiye'yi coğrafi bölgelere bölmek istiyorlar. Osmanlı hinterlandını etnik kimlik, cemaat ve mezhep kavgaları üzerinden bölüp Kudüs'e bağlanması gibi bir planları var. Bölge ülkelerini parçalayıp 25-30 eyalet oluşturacaklar. Amerikan planı, Ortadoğu Birleşik Devletleri'dir.
Mescid-i Aksa'yı yakacaklar
İsrail, Mescid-i Aksa'nın yıkılmasına hazırlanıyor. Bir sabah kalkınca bakacaksınız ki Mescid-i Aksa çökmüş olacak. İsrail, çıkacak olan kargaşadan yararlanarak Lübnan'ı ve Gazze'yi işgal edecek. Ürdün'deki Araplar'ı güneye, Çerkezler'i Kafkasya'ya gönderecekler, Filistin'i Ürdün'e kaydıracaklar. Ürdün ve Lübnan, İsrail'in güvenliği için tampon devletlerdi. Artık ihtiyaç kalmadı. Lübnan'daki Hristiyanlar'ı da Suriye'ye gönderecekler. Suriye ve Türkiye'yi de terörle bölme planları var. Ordu ile bölemedikleri ülkeleri terör ile bölmek istiyorlar.
3. DÜNYA SAVAŞI ÇIKAR
Türkiye ile ABD'nin ilişkisini İsrail mi bozdu?
ABD ile hem NATO'da birlikteyiz hem de müttefikiz. Ama bizi yok etmek için elinden geleni yapmakta. Güneydoğu'da Kuzey Irak ve Kuzey Suriye'de Türkiye'yi parçalayacak girişimler içindeler. Bakın İran, Rusya bölgeye geldi. Çin bölgeye yerleşiyor. İngiltere ve Almanya da bölgede olduğuna göre, buradan 3. Dünya Savaşı çıkar. Ya da bunu engellemek için Yeni Bir Dünya Düzeni kurulur. Ya da Doğu- Batı dengeleri oluşur. Aksi durum savaştır.
ABD - İngiliz ilişkisi nasıl olacak?
Bugün dünyayı yöneten akıl hala İngiliz aklıdır. Amerika- İngiltere ayrışması yaşanmaktadır. Rusya ile Almanya'nın yakınlaşacağını ve Kuzey Birliği meydana getirileceği kanaatindeyim. İngiltere, Brexit ile AB yükünü sırtından atarak Amerika'ya karşı harekete geçmiştir. Dünyanın geleceği için Çin ile Kuşak Yol Projesi hayata geçecektir. Bu proje İsrail'i paniklemiştir. Bu proje ile Türkiye ve İran önem kazanmaya başlamıştır. İsrail, Türk - İran savaşı çıkarmak istedi. Sayın Erdoğan'ın girişimleri ile bu engellendi. İsrail şimdi ekonomik krizler çıkararak yoluna devam etmek isteyecektir. Hem de kendilerinin finanse ettiği terör örgütleri ile bölgeyi savaş alanına dönüştürmek isteyeceklerdir.
Batının ileriye dönük Ortadoğu planlarında neler var?
Ortadoğu'nun geleceğinde üç merkez vardır. Kudüs, İstanbul ve Bağdat'tır. ABD, Mezopotamya'yı Araplar'a, hele Şii İran'a asla bırakmayacaktır. Amerika dünyayı merkezden yönetmek için BM'yi Bağdat'a taşımak istiyor. İsrail'e kalırsa Kudüs dünyanın merkezi olacaktır. BM'yi Kudüs'e getirmek istiyor. İngiltere'de bunların önünü kesmek için İstanbul'u Finans Merkezi yapmak istiyor. Türkiye'nin ayakta kalabilmesi için Ankara'nın merkez olarak kalması gerekir. Türkiye bu planlara karşı Azerbaycan ve İran ile yakın işbirliği içinde bulunması gerekiyor.
RÖPORTAJ: ALİ DEĞERMENCİ, TAKVİM-28 Mayıs 2018
ANKARA KALESİ: Kanunlar önünde eşitlik yoksa; "İnsan Hakları, Adalet ve Hukuk" yok demektir... Prof. Dr. Anıl Çeçen
1 Haziran 2018 Cuma
YAVRU VATAN İLE ANAVATANI PARÇALAMAK "Araştırmacı-Yazar, Hukukçu-Avukat" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
YAVRU VATAN İLE ANAVATANI PARÇALAMAK
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ortadoğu coğrafyasında bir Kürt devleti ikinci kez kurulmaktadır. Yirminci yüzyılın ortalarında İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tarafından İran topraklarında ilk Kürt devleti kurulmuştur ama ancak bir yıl yaşayabilmiştir. Bir yıl sonra İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ikilisinin bir operasyonu ile bu yeni devlet ortadan kaldırılmıştır. Doğu ve Batı güçlerinin karşılaştığı dünya arenası konumundaki Ortadoğu bölgesinde aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri tarafından bir Yahudi devleti kurdurulmuştur. Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne inebilmek için kurdurduğu kukla devlet Mahabad Cumhuriyeti, Batı güçleri tarafından yıkılmıştır ama Atlantik emperyalizminin Siyonizm ile işbirliği yaparak kurdurduğu İsrail devleti sonraki dönemde de varlığını korumuştur.
Haritası Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen, ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştirilen Ortadoğu bölgesi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında sürekli bir çekişme merkezi konumuna gelmiş, savaşlar hiç eksik olmamıştır. Her on yılda bir Arap-İsrail savaşları gündeme gelmiş ve dünya barışını ciddî boyutlarda tehdit etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu bir türlü doldurulamamıştır. Batılıların “Şark meselesi” diye adlandırdıkları Osmanlı sonrası dönemde bu bölgenin kalıcı bir haritası çizilememiş ve geleceğe dönük kurumlaşmış bir devlet modeli ortaya konulamamıştır. Bu durumda dünyanın önde gelen bütün emperyalist devletleri ve güçleri bölgenin geleceği ile yakından ilgilenmişler ve kendi çıkarları doğrultusunda haritalar çizerek, bölgeyi geleceğe dönük bir yönde biçimlendirmeye çaba göstermişlerdir. Ne var ki, aralarında bir türlü anlaşamadıkları için, her dönemde farklı yaklaşımlar ortaya çıkmış ve anlaşmazlık bugüne kadar sürüp gelmiştir.
Yirmi birinci yüzyılın başlarında, dünya Ortadoğu’da ikinci bir Kürt devleti macerası ile karşı karşıya bulunmaktadır. Birincisi bir yıl süren projenin ikincisi yaklaşık on yıldır, Amerikan işgali ve İsrail desteği ile sürmektedir. Ortadoğu’da Kürt devleti kurmanın kolay olduğunu ama bunu yaşatabilmenin çok zor olduğunu bilen Atlantik emperyalizmi, kendi çıkarları ve İsrail Siyonizm’i doğrultusunda zorunlu gördüğü bu yeni yetme devleti ayakta tutabilmek üzere askerî işgali sürdürmekte, fiilen kurulmuş olan Kürt devletini yaşatabilmek ve geleceğe dönük kurumlaştırabilmek için çeşitli yol ve yöntemler aramaktadır. On bin kilometre öteden gelerek bir askerî işgal ile dünyanın merkezî coğrafyasında böylesine bir maceraya kalkışan Amerika Birleşik Devletleri, içine girmiş olduğu bu planı tam olarak gerçekleştirebilmek ve kalıcı kılabilmek için her yolu denemekte ve bu doğrultuda bölge ülkelerini de baskı altına almaktadır. Bölgenin haritasını ciddî biçimde değiştirmekte olan bu projenin gerçekleştirilmesinde ABD ve İsrail ikilisi yalnız kalmamak üzere komşu ülkeleri de yanlarına çekebilmenin yollarını aramakta, bu ülkelere çeşitli vaatlerde bulunarak yeni yetme kukla devleti kurtarabilmenin çabalarını göstermektedirler. Erbil merkezli kurulan Erbil Cumhuriyeti’nin, tıpkı eski Mahabad Cumhuriyeti gibi kötü bir yazgı ile karşılaşmaması için önlemler almaktalar ve kendi çözümlerini bölgenin bütün devletlerine dayatmaktadırlar.
Sovyetler Birliği, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya giriş kapısı olarak Mahabad Cumhuriyeti’ni kurarken başarısızlıkla karşılaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri de Kuzey Irak üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine girebilmek amacıyla bir kukla devlet olarak Erbil Cumhuriyeti’ni aşiretlere kurdururken, emperyal amaçları doğrultusunda kullanacağı bir yeni sömürge peşinde koşmakta ve bunu gelecek için kalıcı kılmanın yollarını aramaktadır. Mahabad Cumhuriyeti’ni ABD ve İngiltere ikilisi nasıl yok ettiyse, Amerikan askerî işgali sonrasında kurulan Erbil Cumhuriyeti’ni de ya Araplar, ya İran, ya Suriye ya da Türkiye bir gecede ortadan kaldırabilecektir. Bölgede varolan güçler dengesi bugünün koşullarında ABD’nin çekilmesiyle beraber bu kukla devlete yirmi dört saat bile ömür biçmemektedir. Çünkü İsrail’in gücü ikinci bir İsrail’in bölgede diğer devletlere karşı koruyabilmek için yeterli olamayacaktır. İran ve Türkiye gibi büyük ülkeler ile Suriye ve Irak gibi bölge ülkeleri kendilerini parçalamakta olan böylesine bir emperyalist dayatmayı kabul etmemektedirler. Devlet olmanın asgarî düzeydeki bilinci, bölge devletlerinin kendini koruma reflekslerini uyandırmakta, bu nedenle de Erbil Cumhuriyeti’ni tıpkı Mahabad Cumhuriyeti gibi bir yok olma süreci beklemektedir. Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i bu durumu çok iyi bildikleri için, yaratmış oldukları fiilî durumu geleceğe yönelik kurtarabilmek üzere her türlü baskıyı denemektedirler.
Irak, uzun süren bir diktatörlükten sonra bir askerî işgal ile karşılaşarak yıkılmış ve bu ülkenin topraklarında ikinci Kürt devleti macerası ortaya çıkarılmıştır. İran, Suriye ve Türkiye’yi de benzeri kader beklemekte, Mezopotamya’da başlatılmış olan Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması sürecine Irak’a komşu ülkeler üzerinden devam edilerek, Siyonizm’in dünyaya egemen olma planı olan Büyük İsrail hedefi küçük eyalet devletlerinin Kudüs’e bağlanması yolu ile bölgesel bir federasyon yapılanması çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. İsrail merkezli bir Ortadoğu yaratabilmek için bölge devletlerinin tıpkı Irak gibi parçalanması gerektiğinden Irak’ta başlatılmış olan bölgenin Balkanizasyon’u planından geri adım atılmaması gerekmektedir. Bu nedenle, Irak’ın parçalanması ile ortaya çıkarılan kukla devletin korunması öncelik taşımaktadır. Komşu ülkelerin bu kukla devleti yok etmemesi için de kesinlikle bir sayasal çözümün gündeme getirilerek bölge ülkelerine zorla ve baskıyla kabul ettirilmesine çalışılmaktadır.
Mahabad Cumhuriyeti’nin yok oluşundan ders çıkaran, Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i, bu kukla devletin sonraki aşamada bölge ülkeleri tarafından yok edilmesini önleyebilmek amacıyla yeni planlar geliştirmektedir. Bu doğrultuda Irak’ın anayasası değiştirilmiş, Amerikan Yahudileri tarafından hazırlanmış bir Anayasa askerî işgal koşulları altında Irak halkına zorla kabul ettirilmiştir. Bu anayasaya göre artık Irak’ta tekrar eski düzene dönülmesi mümkün olmayacaktır. Irak’ta üçlü bir federasyon oluşturmak isteyen emperyalizm bunu gerçekleştiremeyince, bu kez ülkedeki onsekiz vilayeti eyalete dönüştürerek federasyona gidişin önü açılmıştır. Anayasada Kürtlere bir ayrıcalık tanınarak üç vilayetin eyalet görünümünde bir araya getirilerek otonom bir yönetime sahip olabileceği de açıkça belirtilmiştir. Böylece, askerî işgal sonrasında Irak’ta bir federasyona geçişin koşulları yeni anayasa ile yaratılmıştır. Irak’ta başlatılmış olan federasyon sürecinin sonraki aşamada bölge ülkelerine de taşınarak, bölgesel bir federasyonun İsrail merkezli kurulabilmesinin girişimleri sergilenmekte, Irak’a komşu olan ülkelerin böylesine bir zorlama sürece karşı çıkmaları ya da direnmeleri önlenmek istenmektedir.
Irak’a komşu olan ülkeler ise, başlarına neler geleceğini gördükleri için, kendi varlıklarını koruyabilme doğrultusunda bölgeye saldıran emperyalizme karşı korunabilmek üzere, bir platform oluşturmuşlardır. Zaman zaman bir araya gelen Irak’a komşu ülkeler topluluğu Irak’ta yaşananların kendi ülkelerine sıçramaması için önlemler almakta ve güçlerini birleştirerek kendilerini iç ve dış savaşa sürüklemekte olan olaylara karşı bir denge inisiyatifi bölgede geçerli kalmaya çalışmaktadırlar. Irak’ta iç savaşın önlenmesine öncelik verilmekte, İsrail ve ABD kışkırtmalarıyla zorla çıkartılmak istenen Şiî-Sünnî çatışmasının bütün bölge ülkelerini tehdit etmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Suriye ve Lübnan ile beraber İran’ın bölgede bir Şiî dayanışması kurması üzerine, mezhep savaşı kışkırtılarak, Türkiye’nin İran ve Suriye ile uzun süreli bir savaşa girişmesi, İsrail ve Amerika ikilisi tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda yürütülmekte olan emperyalist girişimler ve kışkırtmalar artık bölge ülkelerinin sabrını taşıracak noktaya gelmiştir. Buna rağmen morallerini bozmadan emperyalizme karşı başlatılan dayanışma ittifakı sürdürülmekte ve böylece Irak Savaşı’nın bütün bölgeye yayılması önlenmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle, savaş hâlen Irak sınırları içerisinde kalmıştır.
Mezopotamya bölgesini bütünüyle işgal eden emperyalizm, Irak’ın başına Arap nüfus çoğunluğunu dikkate almadan bir azınlık temsilcisi olarak Kürt aşiret reisini cumhurbaşkanı olarak getirmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır. İki aşiret reisi arasındaki geleneksel çatışmayı, böylesine yapay bir çözüm ile aşmaya çalışan emperyalizm, Irak’ın federasyon oluşunu bütün dünyaya ilân ederken, bunun içerisinden çıkardığı kukla devlet için de gelecekte güvenlik senaryoları araştırmaya başlamıştır. Arapların bir türlü Kürt devletini kabul etmemeleri üzerine kukla devleti güvenceye alabilmek üzere Irak’ın dışında çözümler gündeme gelince, Irak’ın komşuları bu doğrultuda kullanılmak istenmiştir. Bölgede Batı’ya en açık ülke olarak Türkiye bulunduğu için, ABD ve İsrail ikilisinin kukla devleti güvence altına alabilmenin yolu olarak Türkiye’yi kullanmaya öncelik verdikleri görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Doğu ve Güneydoğu’daki vilayetlerindeki nüfus yapısı nedeniyle, Kuzey Irak’taki Kürt devletini kendisi için potansiyel bir tehlike olarak görmektedir. Benzeri bir biçimde, İran batısındaki, Suriye de doğusundaki nüfus yapıları açısından Kürt devletini kendi ülkelerini parçalayacak potansiyel bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Bütün devletler kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkelerinin bütünlüğünü korurlar. Bölgeye saldıran İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de benzeri doğrultuda hareket etmektedirler. Yıllardır Amerikan devleti güney eyaletleri olan Teksas ve Kaliforniya’nın bağımsızlığına karşı çıkarken, İsrail’de Batı Şeria bölgesinde Filistin devletinin kurulmasına kışrı çıkmaktadırlar. Bu iki devlet kendi ülkelerinin birliğini ve bütünlüğünü korumayı kendileri için hak olarak görmektedirler ama aynı hakkı Türkiye, İran ve Suriye devletlerine tanımamaktadırlar. Devletler hukukuna ters düşen bu durumun Kürt devletinin tehdit ettiği üç komşu devlet açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Irak’a komşu olan ülkelere zorla dayatılan yapay kukla devlet çözümünün bölge devletleri tarafından kabul edilemeyeceğini artık emperyalist güçlerin görmesi gerekmektedir. Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuku hiçe sayan ABD ve İsrail ikilisi, kendi çıkarları için yapay olarak oluşturdukları Kürt devleti çözümünü Irak’a komşu ülkelere kabul ettiremeyeceği gerçeğini artık görmeleri gerekmektedir Zorla güzellik olmayacağı gibi zorla çözümde yarılamaz. Ülke ve bölge gerçekleri dikkate alınmadan tek yanlı çözümlerle uluslararası ihtilaflara çözüm getirebilmek mümkün değildir. Bu doğrultuda, ABD ve İsrail ikilisinin dünya tarihini bir kez daha gözden geçirmelerinde evrensel barış açısından yarar bulunmaktadır.
Üç yüz yıllık bir küresel proje olan Siyonizm, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkışışını yönlendirirken, Osmanlı sonrası için bu coğrafyada tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi Ortadoğu Birleşik Devletleri adı altında bir bölgesel federasyon düşünülmüştür. Şark Meselesi’nin ancak böylesine bir bölgesel federasyon ile çözüme kavuşturulabileceğini düşünen Siyonistler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa tarafından çizilmiş olan bölge haritasını bir türlü kabul etmemişler, kendi planları doğrultusunda Balkanizasyon’u Ortadoğu’ya taşımaya çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran Balkanizasyon sürecini Sevr haritası ile Anadolu üzerinden Ortadoğu’ya getirmek isteyen Siyonistler, bölge devletlerinin içerisinde daha küçük ölçüde bölgesel oluşumları desteklemişlerdir. Başta Kürtler olmak üzere, Ermeniler, Lazlar, Süryanîler, Maronitler, Dürziler ve Beluciler gibi alt gruplara küçük devletçikler kurdurmak isteyen Siyonizm’in İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri üzerinden alt kimlikle sosyal yapıları desteklemişlerdir. Böylece, bölgede İsrail’den daha büyük devlet bırakmayarak Kudüs merkezli Büyük İsrail yapılanmasının önünü açmak istemişlerdir.
Aynı doğrultuda geliştirilen “Ilımlı İslâm” projesi de, bölgenin büyük Müslüman halkını parçalamak, cemaatler aracılığı ile küçük devletçikler yaratmak için devreye sokulmuştur. Bir anlamda Kürtlerin düştüğü işbirlikçi duruma, ılımlı İslâm görüntüsü altında Müslüman cemaatleri de sürükleyerek kendi emperyalist projeleri doğrultusunda bölgeye yeni bir yapılanma kazandırmak istemiştir. İlân edilen yeni haritalarda bu tür projelerin açık görüntülerine rastlanmaktadır. Bölgeye saldıran güçler de, istedikleri haritaya bölge devletlerinin direneceğini açıkça görmekte ve bu doğrultuda tepkileri önleyebilmek üzere yeni yöntemler geliştirmektedirler. Özellikle Avrupa Birliği üzerinden Türkiye, Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştıracak bir yapılanma için hazırlanmaktadır. Demokrasi, insan hakları gibi kutsal kavramlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet olmaktan çıkartılması ve daha sonra da bölgesel federasyona uygun bir yapıya dönüştürülmesi için uzun süredir kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyetin ulusal ve üniter yapısı aşındırılırken, insan hakları görünümünde de özellikle kültürel haklar ortaya çıkartılarak, müstakbel federasyonun altyapısı ve toplumsal tabanı hazırlanmaya çalışılmaktadır. Bu tür girişimler, Avrupa Birliği üzerinden yapılarak, Türkiye federasyona hazırlanmakta ve son aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dışında kaldığı kesinleşince, bu kez de bölgesel yapılanma doğrultusunda Türkiye’ye yeni çözümler dayatılmaktadır. Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştırabilmek üzere, akla gelen her çözüm İsrail ve Amerikan lobileri tarafından Türkiye’ye ve Türk ulusuna resmen dayatılmaktadır. Türkiye’nin kendini savunmasına izin verilmediği gibi İran ve Suriye ile beraber hareket ederek emperyalist dayatmalara karşı bir korunma duvarı oluşturmasının da önüne geçilmek istenmektedir.
Uzun süredir, Irak’taki Türkmenler gibi Irak Kürtlerinin de bizim akrabamız olduğunu, Türkiye’deki İsrail ve Amerikan lobileri Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmek için sürekli kampanya yürütmüşlerdir. Türkiye’nin bir ulus devlet olması dikkate alınarak iki uluslu bir yapılanmanın kabul edilemeyeceği kendilerine söylendiği zaman hemen Türk devletinin faşistliği ilân edilmiş, milliyetçiliğin faşizm olduğu neoliberal gayrimüslim çevreler tarafından açıkça dile getirilmiştir. İslâm coğrafyasında, çok dinli, çok kültürlü ve çok etnisiteli bir kozmopolit yapılanma arayışı içinde olan gayrimüslim ve gayri Türk çevreler, Türkiye’yi ulus devletten çıkartabilmek üzere resmen iki uluslu yapıyı dayatmaya çalışmışlar ve bu doğrultuda bir Türk-Kürt federasyonunun kurulması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Irak’ın Kürtlerini bu doğrultuda Türkiye’ye akraba gösterenler, Irak’taki Kürt nüfusuna yakın bir çoğunlukta bulunan Türkmenleri görmeden gelmişlerdir. Irak ülkesini Şiî, Sünnî ve Kürt diye üçe bölenler, buradaki Türkmen nüfusu açıkça yok sayabilmişlerdir. Kozmopolit federasyon yolunda Kürtleri Türk devletine akraba gösterenler. Türkmenleri yok sayabilmişlerdir. Böylesine çifte standartlı bir yaklaşıma Türkiye Cumhuriyeti’nin alet olması beklenemezdi. Nitekim bu doğrultuda sermayenin güdümündeki küreselci basının zorlamaları geri tepmiş ve Türk ulusu dış dayatmalara prim vermemiştir.
Kürtlerin akrabalığı tezi işlerlik kazanamayınca, bu kez de kukla devleti Türkiye’ye “yavru vatan” diye yutturma numarası çıkartılmıştır. İsrail ve Amerikan çıkarları doğrultusunda kozmopolit federasyon peşinde koşan ikinci cumhuriyetçiler tarafından yoğun bir biçimde savunulan yavru vatan Kürdistan tezi açıkça anavatan Türkiye’nin parçalanmasına dönük bir girişimdir. Yılların yavru vatanı Kıbrıs Türk devletinin anavatan Türkiye ile birleştirilmesine karşı çıkan İsrail ve ABD ikilisi, kendi kuklaları olarak kurdukları yapay devlet Kürdistan’ı kurtarabilmek üzere bunu yavru vatan ilân etmekte ve anavatan olarak tanımladıkları Türkiye’ye bağlayabilmenin çabalarını göstermektedirler. Türkiye ancak Türklerin ve Türk devletlerinin anavatanı olabilir başka bir ulusun ya da emperyalizmin kuklası yapay devletlerin anavatanı olamaz. Küçük yapay devleti yavru vatan diye tanımlayarak Türkiye’ye kabul ettirmek, Türk devletine bağlayarak, bu kukla yapıyı Araplara ve bölgenin diğer devletlerine karşı korumak yeni emperyal proje olarak ortaya atılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal ve üniter devlet modelini açıkça tehdit etmektedir. Türklüğe açıkça bir saldırının bilinçli bir biçimde yürütüldüğü bu aşamada, Kürtlüğü Türk devletine kabul ettirebilmek gibi bir hayal uğraşan emperyalizm hala bölge gerçeklerini görmemekte ve bir hayal olan Siyonist projeyi uygulayabilmek uğruna eşyanın tabiatına aykırı düşün yapay bir çözüm önerisini Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bütün yolların denendiği ama bir ilerleme görülmediği son aşamada yavru vatan yutturmacası gerçekten çok komik bir durum yaratmıştır.
Yavru vatan aldatmacası ile Türkiye’yi teslim almak isteyen İsrail Siyonizm’i ile Atlantik emperyalizminin artık görmesi gereken bir durum vardır. Dışarıdan zorla dayatılan çözüm önerileri bu bölgede ters tepmektedir. İran ve Türkiye gibi bin yıllık devletlerin bu bölgedeki varlıkları ciddî bir ağırlık taşımakta, İsrail’in ekonomik ve siyasî gücü ile Amerika’nın askerî gücü yetersiz kalmaktadır. İsrail dünyanın en güçlü lobilerine sahiptir ama bölgenin en küçük ülkesidir. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük askerî gücüdür ama on bin kilometre uzaktadır. Bu nedenle, İran ve Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir çözüm bölge için geçerli olamaz. Hele yavru vatan aldatmacaları ile hiçbir yere gidilemez. Bölgeye yapılan saldırı doğrultusunda, İran-Türkiye ve Suriye arasındaki başlamış olan savunma dayanışması, karşı cephe olarak ortaya çıkmakta ve bölgenin geleceği açısından daha çok etkili olmaya doğru ilerlemektedir. Dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmamış olan İran ve Türkiye ikilisi, belirli bir zeminde anlaşarak, ABD işgali sonrasında bölgenin geleceği için yeni bir düzen formülünü gündeme getireceklerdir.
Türk devletini ve ulusunu kukla devlet konusunda ikna edemeyen emperyalizm, İstanbul’un gayrimüslim sermayesini etkileyerek bunların Barzani yönetimine yardım etmeleri sağlanmıştır. Kapitalist ekonominin kuralları doğrultusunda emperyalizmin taşeronluğuna soyunan İstanbul sermayesi yeni Bizans ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda ABD ve İsrail ikilisinin güdümüne girerek, yapay devleti meşrulaştıran ekonomik ilişkilere girebilmişlerdir. Yavru vatan diye Türkiye’ye yutturulmak istenen yapay devletin bir eyalet statüsünde Türkiye’ye bağlanması, Türk ülkesinin her bölgesini eyaletleştireceği için, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanacaktır. Devletin ve ulusun benimsemediği bu çözümün sermaye ve gayrimüslim çevreler tarafından benimsenmesi, Türkiye için ciddî bir tehdit yaratmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek Sevr haritasını yırtan Türk ulusunun emperyalizmin dayatması bir kukla devleti yavru vatan diye kabul etmesi düşünülemez, hele bu doğrultuda parçalanmayı ve alt kimlikli eyaletlere bölünmeyi hiç düşünemez. Kerkük petrollerine kukla devlet ile el koymak isteyen emperyalizm, bu petrolü Akdeniz’e taşımak doğrultusunda yavru vatan diye Türkiye’ye bağlamak istemesi yeni karışıklıklar yaratacaktır. Kerkük-Yumurtalık boru hattını sürekli olarak bombalayan ABD-İsrail ikilisi işlerine geldi mi, Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkartabilmenin hesaplarını yapmaktalar ve bu doğrultuda yapay çözümleri bölge ülkelerine dayatmaktadırlar. Kukla devlet bir başka ulus devlet oluşumunun ilk adımıdır ve Türk devleti için yavru vatan olarak kabul edilemez. Ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir Türk devleti olduğu için Türkiye’ye yavru vatan olarak bağlanabilir ve bu çözümü de bütün Türk dünyası kabul eder. Emperyalizmin bu gerçekleri bilerek hareket etmesi, bölge barışı için daha gerçekçi çözümler getirecektir.
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ortadoğu coğrafyasında bir Kürt devleti ikinci kez kurulmaktadır. Yirminci yüzyılın ortalarında İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tarafından İran topraklarında ilk Kürt devleti kurulmuştur ama ancak bir yıl yaşayabilmiştir. Bir yıl sonra İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ikilisinin bir operasyonu ile bu yeni devlet ortadan kaldırılmıştır. Doğu ve Batı güçlerinin karşılaştığı dünya arenası konumundaki Ortadoğu bölgesinde aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri tarafından bir Yahudi devleti kurdurulmuştur. Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’dan Basra Körfezi’ne inebilmek için kurdurduğu kukla devlet Mahabad Cumhuriyeti, Batı güçleri tarafından yıkılmıştır ama Atlantik emperyalizminin Siyonizm ile işbirliği yaparak kurdurduğu İsrail devleti sonraki dönemde de varlığını korumuştur.
Haritası Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen, ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında değiştirilen Ortadoğu bölgesi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında sürekli bir çekişme merkezi konumuna gelmiş, savaşlar hiç eksik olmamıştır. Her on yılda bir Arap-İsrail savaşları gündeme gelmiş ve dünya barışını ciddî boyutlarda tehdit etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğu bir türlü doldurulamamıştır. Batılıların “Şark meselesi” diye adlandırdıkları Osmanlı sonrası dönemde bu bölgenin kalıcı bir haritası çizilememiş ve geleceğe dönük kurumlaşmış bir devlet modeli ortaya konulamamıştır. Bu durumda dünyanın önde gelen bütün emperyalist devletleri ve güçleri bölgenin geleceği ile yakından ilgilenmişler ve kendi çıkarları doğrultusunda haritalar çizerek, bölgeyi geleceğe dönük bir yönde biçimlendirmeye çaba göstermişlerdir. Ne var ki, aralarında bir türlü anlaşamadıkları için, her dönemde farklı yaklaşımlar ortaya çıkmış ve anlaşmazlık bugüne kadar sürüp gelmiştir.
Yirmi birinci yüzyılın başlarında, dünya Ortadoğu’da ikinci bir Kürt devleti macerası ile karşı karşıya bulunmaktadır. Birincisi bir yıl süren projenin ikincisi yaklaşık on yıldır, Amerikan işgali ve İsrail desteği ile sürmektedir. Ortadoğu’da Kürt devleti kurmanın kolay olduğunu ama bunu yaşatabilmenin çok zor olduğunu bilen Atlantik emperyalizmi, kendi çıkarları ve İsrail Siyonizm’i doğrultusunda zorunlu gördüğü bu yeni yetme devleti ayakta tutabilmek üzere askerî işgali sürdürmekte, fiilen kurulmuş olan Kürt devletini yaşatabilmek ve geleceğe dönük kurumlaştırabilmek için çeşitli yol ve yöntemler aramaktadır. On bin kilometre öteden gelerek bir askerî işgal ile dünyanın merkezî coğrafyasında böylesine bir maceraya kalkışan Amerika Birleşik Devletleri, içine girmiş olduğu bu planı tam olarak gerçekleştirebilmek ve kalıcı kılabilmek için her yolu denemekte ve bu doğrultuda bölge ülkelerini de baskı altına almaktadır. Bölgenin haritasını ciddî biçimde değiştirmekte olan bu projenin gerçekleştirilmesinde ABD ve İsrail ikilisi yalnız kalmamak üzere komşu ülkeleri de yanlarına çekebilmenin yollarını aramakta, bu ülkelere çeşitli vaatlerde bulunarak yeni yetme kukla devleti kurtarabilmenin çabalarını göstermektedirler. Erbil merkezli kurulan Erbil Cumhuriyeti’nin, tıpkı eski Mahabad Cumhuriyeti gibi kötü bir yazgı ile karşılaşmaması için önlemler almaktalar ve kendi çözümlerini bölgenin bütün devletlerine dayatmaktadırlar.
Sovyetler Birliği, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya giriş kapısı olarak Mahabad Cumhuriyeti’ni kurarken başarısızlıkla karşılaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri de Kuzey Irak üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine girebilmek amacıyla bir kukla devlet olarak Erbil Cumhuriyeti’ni aşiretlere kurdururken, emperyal amaçları doğrultusunda kullanacağı bir yeni sömürge peşinde koşmakta ve bunu gelecek için kalıcı kılmanın yollarını aramaktadır. Mahabad Cumhuriyeti’ni ABD ve İngiltere ikilisi nasıl yok ettiyse, Amerikan askerî işgali sonrasında kurulan Erbil Cumhuriyeti’ni de ya Araplar, ya İran, ya Suriye ya da Türkiye bir gecede ortadan kaldırabilecektir. Bölgede varolan güçler dengesi bugünün koşullarında ABD’nin çekilmesiyle beraber bu kukla devlete yirmi dört saat bile ömür biçmemektedir. Çünkü İsrail’in gücü ikinci bir İsrail’in bölgede diğer devletlere karşı koruyabilmek için yeterli olamayacaktır. İran ve Türkiye gibi büyük ülkeler ile Suriye ve Irak gibi bölge ülkeleri kendilerini parçalamakta olan böylesine bir emperyalist dayatmayı kabul etmemektedirler. Devlet olmanın asgarî düzeydeki bilinci, bölge devletlerinin kendini koruma reflekslerini uyandırmakta, bu nedenle de Erbil Cumhuriyeti’ni tıpkı Mahabad Cumhuriyeti gibi bir yok olma süreci beklemektedir. Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i bu durumu çok iyi bildikleri için, yaratmış oldukları fiilî durumu geleceğe yönelik kurtarabilmek üzere her türlü baskıyı denemektedirler.
Irak, uzun süren bir diktatörlükten sonra bir askerî işgal ile karşılaşarak yıkılmış ve bu ülkenin topraklarında ikinci Kürt devleti macerası ortaya çıkarılmıştır. İran, Suriye ve Türkiye’yi de benzeri kader beklemekte, Mezopotamya’da başlatılmış olan Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması sürecine Irak’a komşu ülkeler üzerinden devam edilerek, Siyonizm’in dünyaya egemen olma planı olan Büyük İsrail hedefi küçük eyalet devletlerinin Kudüs’e bağlanması yolu ile bölgesel bir federasyon yapılanması çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. İsrail merkezli bir Ortadoğu yaratabilmek için bölge devletlerinin tıpkı Irak gibi parçalanması gerektiğinden Irak’ta başlatılmış olan bölgenin Balkanizasyon’u planından geri adım atılmaması gerekmektedir. Bu nedenle, Irak’ın parçalanması ile ortaya çıkarılan kukla devletin korunması öncelik taşımaktadır. Komşu ülkelerin bu kukla devleti yok etmemesi için de kesinlikle bir sayasal çözümün gündeme getirilerek bölge ülkelerine zorla ve baskıyla kabul ettirilmesine çalışılmaktadır.
Mahabad Cumhuriyeti’nin yok oluşundan ders çıkaran, Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i, bu kukla devletin sonraki aşamada bölge ülkeleri tarafından yok edilmesini önleyebilmek amacıyla yeni planlar geliştirmektedir. Bu doğrultuda Irak’ın anayasası değiştirilmiş, Amerikan Yahudileri tarafından hazırlanmış bir Anayasa askerî işgal koşulları altında Irak halkına zorla kabul ettirilmiştir. Bu anayasaya göre artık Irak’ta tekrar eski düzene dönülmesi mümkün olmayacaktır. Irak’ta üçlü bir federasyon oluşturmak isteyen emperyalizm bunu gerçekleştiremeyince, bu kez ülkedeki onsekiz vilayeti eyalete dönüştürerek federasyona gidişin önü açılmıştır. Anayasada Kürtlere bir ayrıcalık tanınarak üç vilayetin eyalet görünümünde bir araya getirilerek otonom bir yönetime sahip olabileceği de açıkça belirtilmiştir. Böylece, askerî işgal sonrasında Irak’ta bir federasyona geçişin koşulları yeni anayasa ile yaratılmıştır. Irak’ta başlatılmış olan federasyon sürecinin sonraki aşamada bölge ülkelerine de taşınarak, bölgesel bir federasyonun İsrail merkezli kurulabilmesinin girişimleri sergilenmekte, Irak’a komşu olan ülkelerin böylesine bir zorlama sürece karşı çıkmaları ya da direnmeleri önlenmek istenmektedir.
Irak’a komşu olan ülkeler ise, başlarına neler geleceğini gördükleri için, kendi varlıklarını koruyabilme doğrultusunda bölgeye saldıran emperyalizme karşı korunabilmek üzere, bir platform oluşturmuşlardır. Zaman zaman bir araya gelen Irak’a komşu ülkeler topluluğu Irak’ta yaşananların kendi ülkelerine sıçramaması için önlemler almakta ve güçlerini birleştirerek kendilerini iç ve dış savaşa sürüklemekte olan olaylara karşı bir denge inisiyatifi bölgede geçerli kalmaya çalışmaktadırlar. Irak’ta iç savaşın önlenmesine öncelik verilmekte, İsrail ve ABD kışkırtmalarıyla zorla çıkartılmak istenen Şiî-Sünnî çatışmasının bütün bölge ülkelerini tehdit etmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Suriye ve Lübnan ile beraber İran’ın bölgede bir Şiî dayanışması kurması üzerine, mezhep savaşı kışkırtılarak, Türkiye’nin İran ve Suriye ile uzun süreli bir savaşa girişmesi, İsrail ve Amerika ikilisi tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda yürütülmekte olan emperyalist girişimler ve kışkırtmalar artık bölge ülkelerinin sabrını taşıracak noktaya gelmiştir. Buna rağmen morallerini bozmadan emperyalizme karşı başlatılan dayanışma ittifakı sürdürülmekte ve böylece Irak Savaşı’nın bütün bölgeye yayılması önlenmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle, savaş hâlen Irak sınırları içerisinde kalmıştır.
Mezopotamya bölgesini bütünüyle işgal eden emperyalizm, Irak’ın başına Arap nüfus çoğunluğunu dikkate almadan bir azınlık temsilcisi olarak Kürt aşiret reisini cumhurbaşkanı olarak getirmiş ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır. İki aşiret reisi arasındaki geleneksel çatışmayı, böylesine yapay bir çözüm ile aşmaya çalışan emperyalizm, Irak’ın federasyon oluşunu bütün dünyaya ilân ederken, bunun içerisinden çıkardığı kukla devlet için de gelecekte güvenlik senaryoları araştırmaya başlamıştır. Arapların bir türlü Kürt devletini kabul etmemeleri üzerine kukla devleti güvenceye alabilmek üzere Irak’ın dışında çözümler gündeme gelince, Irak’ın komşuları bu doğrultuda kullanılmak istenmiştir. Bölgede Batı’ya en açık ülke olarak Türkiye bulunduğu için, ABD ve İsrail ikilisinin kukla devleti güvence altına alabilmenin yolu olarak Türkiye’yi kullanmaya öncelik verdikleri görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, Doğu ve Güneydoğu’daki vilayetlerindeki nüfus yapısı nedeniyle, Kuzey Irak’taki Kürt devletini kendisi için potansiyel bir tehlike olarak görmektedir. Benzeri bir biçimde, İran batısındaki, Suriye de doğusundaki nüfus yapıları açısından Kürt devletini kendi ülkelerini parçalayacak potansiyel bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Bütün devletler kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sınırlarının dokunulmazlığını ve ülkelerinin bütünlüğünü korurlar. Bölgeye saldıran İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de benzeri doğrultuda hareket etmektedirler. Yıllardır Amerikan devleti güney eyaletleri olan Teksas ve Kaliforniya’nın bağımsızlığına karşı çıkarken, İsrail’de Batı Şeria bölgesinde Filistin devletinin kurulmasına kışrı çıkmaktadırlar. Bu iki devlet kendi ülkelerinin birliğini ve bütünlüğünü korumayı kendileri için hak olarak görmektedirler ama aynı hakkı Türkiye, İran ve Suriye devletlerine tanımamaktadırlar. Devletler hukukuna ters düşen bu durumun Kürt devletinin tehdit ettiği üç komşu devlet açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Irak’a komşu olan ülkelere zorla dayatılan yapay kukla devlet çözümünün bölge devletleri tarafından kabul edilemeyeceğini artık emperyalist güçlerin görmesi gerekmektedir. Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuku hiçe sayan ABD ve İsrail ikilisi, kendi çıkarları için yapay olarak oluşturdukları Kürt devleti çözümünü Irak’a komşu ülkelere kabul ettiremeyeceği gerçeğini artık görmeleri gerekmektedir Zorla güzellik olmayacağı gibi zorla çözümde yarılamaz. Ülke ve bölge gerçekleri dikkate alınmadan tek yanlı çözümlerle uluslararası ihtilaflara çözüm getirebilmek mümkün değildir. Bu doğrultuda, ABD ve İsrail ikilisinin dünya tarihini bir kez daha gözden geçirmelerinde evrensel barış açısından yarar bulunmaktadır.
Üç yüz yıllık bir küresel proje olan Siyonizm, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkışışını yönlendirirken, Osmanlı sonrası için bu coğrafyada tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi Ortadoğu Birleşik Devletleri adı altında bir bölgesel federasyon düşünülmüştür. Şark Meselesi’nin ancak böylesine bir bölgesel federasyon ile çözüme kavuşturulabileceğini düşünen Siyonistler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa tarafından çizilmiş olan bölge haritasını bir türlü kabul etmemişler, kendi planları doğrultusunda Balkanizasyon’u Ortadoğu’ya taşımaya çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran Balkanizasyon sürecini Sevr haritası ile Anadolu üzerinden Ortadoğu’ya getirmek isteyen Siyonistler, bölge devletlerinin içerisinde daha küçük ölçüde bölgesel oluşumları desteklemişlerdir. Başta Kürtler olmak üzere, Ermeniler, Lazlar, Süryanîler, Maronitler, Dürziler ve Beluciler gibi alt gruplara küçük devletçikler kurdurmak isteyen Siyonizm’in İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri üzerinden alt kimlikle sosyal yapıları desteklemişlerdir. Böylece, bölgede İsrail’den daha büyük devlet bırakmayarak Kudüs merkezli Büyük İsrail yapılanmasının önünü açmak istemişlerdir.
Aynı doğrultuda geliştirilen “Ilımlı İslâm” projesi de, bölgenin büyük Müslüman halkını parçalamak, cemaatler aracılığı ile küçük devletçikler yaratmak için devreye sokulmuştur. Bir anlamda Kürtlerin düştüğü işbirlikçi duruma, ılımlı İslâm görüntüsü altında Müslüman cemaatleri de sürükleyerek kendi emperyalist projeleri doğrultusunda bölgeye yeni bir yapılanma kazandırmak istemiştir. İlân edilen yeni haritalarda bu tür projelerin açık görüntülerine rastlanmaktadır. Bölgeye saldıran güçler de, istedikleri haritaya bölge devletlerinin direneceğini açıkça görmekte ve bu doğrultuda tepkileri önleyebilmek üzere yeni yöntemler geliştirmektedirler. Özellikle Avrupa Birliği üzerinden Türkiye, Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştıracak bir yapılanma için hazırlanmaktadır. Demokrasi, insan hakları gibi kutsal kavramlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet olmaktan çıkartılması ve daha sonra da bölgesel federasyona uygun bir yapıya dönüştürülmesi için uzun süredir kullanılmaktadır. Demokrasi kavramı ile cumhuriyetin ulusal ve üniter yapısı aşındırılırken, insan hakları görünümünde de özellikle kültürel haklar ortaya çıkartılarak, müstakbel federasyonun altyapısı ve toplumsal tabanı hazırlanmaya çalışılmaktadır. Bu tür girişimler, Avrupa Birliği üzerinden yapılarak, Türkiye federasyona hazırlanmakta ve son aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dışında kaldığı kesinleşince, bu kez de bölgesel yapılanma doğrultusunda Türkiye’ye yeni çözümler dayatılmaktadır. Kuzey Irak’taki kukla devleti meşrulaştırabilmek üzere, akla gelen her çözüm İsrail ve Amerikan lobileri tarafından Türkiye’ye ve Türk ulusuna resmen dayatılmaktadır. Türkiye’nin kendini savunmasına izin verilmediği gibi İran ve Suriye ile beraber hareket ederek emperyalist dayatmalara karşı bir korunma duvarı oluşturmasının da önüne geçilmek istenmektedir.
Uzun süredir, Irak’taki Türkmenler gibi Irak Kürtlerinin de bizim akrabamız olduğunu, Türkiye’deki İsrail ve Amerikan lobileri Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirmek için sürekli kampanya yürütmüşlerdir. Türkiye’nin bir ulus devlet olması dikkate alınarak iki uluslu bir yapılanmanın kabul edilemeyeceği kendilerine söylendiği zaman hemen Türk devletinin faşistliği ilân edilmiş, milliyetçiliğin faşizm olduğu neoliberal gayrimüslim çevreler tarafından açıkça dile getirilmiştir. İslâm coğrafyasında, çok dinli, çok kültürlü ve çok etnisiteli bir kozmopolit yapılanma arayışı içinde olan gayrimüslim ve gayri Türk çevreler, Türkiye’yi ulus devletten çıkartabilmek üzere resmen iki uluslu yapıyı dayatmaya çalışmışlar ve bu doğrultuda bir Türk-Kürt federasyonunun kurulması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Irak’ın Kürtlerini bu doğrultuda Türkiye’ye akraba gösterenler, Irak’taki Kürt nüfusuna yakın bir çoğunlukta bulunan Türkmenleri görmeden gelmişlerdir. Irak ülkesini Şiî, Sünnî ve Kürt diye üçe bölenler, buradaki Türkmen nüfusu açıkça yok sayabilmişlerdir. Kozmopolit federasyon yolunda Kürtleri Türk devletine akraba gösterenler. Türkmenleri yok sayabilmişlerdir. Böylesine çifte standartlı bir yaklaşıma Türkiye Cumhuriyeti’nin alet olması beklenemezdi. Nitekim bu doğrultuda sermayenin güdümündeki küreselci basının zorlamaları geri tepmiş ve Türk ulusu dış dayatmalara prim vermemiştir.
Kürtlerin akrabalığı tezi işlerlik kazanamayınca, bu kez de kukla devleti Türkiye’ye “yavru vatan” diye yutturma numarası çıkartılmıştır. İsrail ve Amerikan çıkarları doğrultusunda kozmopolit federasyon peşinde koşan ikinci cumhuriyetçiler tarafından yoğun bir biçimde savunulan yavru vatan Kürdistan tezi açıkça anavatan Türkiye’nin parçalanmasına dönük bir girişimdir. Yılların yavru vatanı Kıbrıs Türk devletinin anavatan Türkiye ile birleştirilmesine karşı çıkan İsrail ve ABD ikilisi, kendi kuklaları olarak kurdukları yapay devlet Kürdistan’ı kurtarabilmek üzere bunu yavru vatan ilân etmekte ve anavatan olarak tanımladıkları Türkiye’ye bağlayabilmenin çabalarını göstermektedirler. Türkiye ancak Türklerin ve Türk devletlerinin anavatanı olabilir başka bir ulusun ya da emperyalizmin kuklası yapay devletlerin anavatanı olamaz. Küçük yapay devleti yavru vatan diye tanımlayarak Türkiye’ye kabul ettirmek, Türk devletine bağlayarak, bu kukla yapıyı Araplara ve bölgenin diğer devletlerine karşı korumak yeni emperyal proje olarak ortaya atılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal ve üniter devlet modelini açıkça tehdit etmektedir. Türklüğe açıkça bir saldırının bilinçli bir biçimde yürütüldüğü bu aşamada, Kürtlüğü Türk devletine kabul ettirebilmek gibi bir hayal uğraşan emperyalizm hala bölge gerçeklerini görmemekte ve bir hayal olan Siyonist projeyi uygulayabilmek uğruna eşyanın tabiatına aykırı düşün yapay bir çözüm önerisini Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bütün yolların denendiği ama bir ilerleme görülmediği son aşamada yavru vatan yutturmacası gerçekten çok komik bir durum yaratmıştır.
Yavru vatan aldatmacası ile Türkiye’yi teslim almak isteyen İsrail Siyonizm’i ile Atlantik emperyalizminin artık görmesi gereken bir durum vardır. Dışarıdan zorla dayatılan çözüm önerileri bu bölgede ters tepmektedir. İran ve Türkiye gibi bin yıllık devletlerin bu bölgedeki varlıkları ciddî bir ağırlık taşımakta, İsrail’in ekonomik ve siyasî gücü ile Amerika’nın askerî gücü yetersiz kalmaktadır. İsrail dünyanın en güçlü lobilerine sahiptir ama bölgenin en küçük ülkesidir. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en büyük askerî gücüdür ama on bin kilometre uzaktadır. Bu nedenle, İran ve Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir çözüm bölge için geçerli olamaz. Hele yavru vatan aldatmacaları ile hiçbir yere gidilemez. Bölgeye yapılan saldırı doğrultusunda, İran-Türkiye ve Suriye arasındaki başlamış olan savunma dayanışması, karşı cephe olarak ortaya çıkmakta ve bölgenin geleceği açısından daha çok etkili olmaya doğru ilerlemektedir. Dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmamış olan İran ve Türkiye ikilisi, belirli bir zeminde anlaşarak, ABD işgali sonrasında bölgenin geleceği için yeni bir düzen formülünü gündeme getireceklerdir.
Türk devletini ve ulusunu kukla devlet konusunda ikna edemeyen emperyalizm, İstanbul’un gayrimüslim sermayesini etkileyerek bunların Barzani yönetimine yardım etmeleri sağlanmıştır. Kapitalist ekonominin kuralları doğrultusunda emperyalizmin taşeronluğuna soyunan İstanbul sermayesi yeni Bizans ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda ABD ve İsrail ikilisinin güdümüne girerek, yapay devleti meşrulaştıran ekonomik ilişkilere girebilmişlerdir. Yavru vatan diye Türkiye’ye yutturulmak istenen yapay devletin bir eyalet statüsünde Türkiye’ye bağlanması, Türk ülkesinin her bölgesini eyaletleştireceği için, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanacaktır. Devletin ve ulusun benimsemediği bu çözümün sermaye ve gayrimüslim çevreler tarafından benimsenmesi, Türkiye için ciddî bir tehdit yaratmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek Sevr haritasını yırtan Türk ulusunun emperyalizmin dayatması bir kukla devleti yavru vatan diye kabul etmesi düşünülemez, hele bu doğrultuda parçalanmayı ve alt kimlikli eyaletlere bölünmeyi hiç düşünemez. Kerkük petrollerine kukla devlet ile el koymak isteyen emperyalizm, bu petrolü Akdeniz’e taşımak doğrultusunda yavru vatan diye Türkiye’ye bağlamak istemesi yeni karışıklıklar yaratacaktır. Kerkük-Yumurtalık boru hattını sürekli olarak bombalayan ABD-İsrail ikilisi işlerine geldi mi, Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkartabilmenin hesaplarını yapmaktalar ve bu doğrultuda yapay çözümleri bölge ülkelerine dayatmaktadırlar. Kukla devlet bir başka ulus devlet oluşumunun ilk adımıdır ve Türk devleti için yavru vatan olarak kabul edilemez. Ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir Türk devleti olduğu için Türkiye’ye yavru vatan olarak bağlanabilir ve bu çözümü de bütün Türk dünyası kabul eder. Emperyalizmin bu gerçekleri bilerek hareket etmesi, bölge barışı için daha gerçekçi çözümler getirecektir.
31 Mayıs 2018 Perşembe
"TÜRKİYE CUMHURİYETİ 100 YILLIK PARANTEZ DEĞİLDİR!.." Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
100 YILLIK PARANTEZ DEĞİLDİR
Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yıldönümü yaklaşırken, bazı ulus devlet karşıtı çevreler Atatürk’ün çağdaş cumhuriyet devletini yüz yıllık parantez olarak ilan etmeye başladılar. Dünyanın merkezi coğrafyasında kendi konumlarına göre özel çıkarları doğrultusunda plan ve programlar geliştirenler ile emperyalizmin çıkarları doğrultusunda belirli projelere angaje olarak, ortalık alanı bu gibi yaklaşımlar için hazırlamaya çalışanlar, Türk ulusunun bir ölüm kalım savaşı verdikten sonra ilan etmiş olduğu bağımsız halk cumhuriyetini, geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan dünya koşulları ve konjonktürünün dayatmış olduğu bir geçici bir siyasal yapılanma olarak görmekte ve bu doğrultuda uluslar arası konjonktür doğrultusunda açılmış bir parantez olarak ifade etmektedirler. Şeriat devleti peşinde koşan siyasal İslamcısından tutun da, küresel sermayenin militanlığına soyunmuş olan neoliberal gruplara kadar, geçici bir parantez değerlendirmesi öne çıkarılmakta, cumhuriyetin yüzüncü yılına kadar gelemeden tasfiye edilmesi gerektiği vurgulanarak, bu doğrultuda artık bu paranteze bir son verilmesi gerektiği, açıkça dile getirilmektedir.
Yüz yıl önceki koşulların ortadan kalktığı öne sürülürken, o dönemin koşulları yüzünden açılmış olan parantezin, değişen koşullar dikkate alınarak kapatılmasının zorunlu olduğunu, bazı inançlı militan siyaset adamları her fırsatta söyleyerek, Türk devletinin geleceğini n olmadığını, artık bu tür bir devlet yapılanmasının merkezi alanda barınamayacağını bir yıkıcı tez olarak siyaset sahnesine getirmektedirler .Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının, bu devletin geleceği ile ilgili olarak tasfiye kararı almaya hakları olmadığı gibi , Türk ulusunun dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı büyük bir mücadele vererek elde etmiş olduğu bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama güvencesini de tümüyle ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir . Herkesin hem etnik kökeni , hem de dinsel ya da kültürel kimliği birbirinden çok farklı olabilir . Herkes kendi kimliğine veya çıkarlarına göre farklı devlet modelleri peşinde koşabilir . Siyasal hareketler ve örgütler bazen kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabilirler, ya da koşullar ayrı bir devlet kurmaya elverişli değilse, o zaman da var olan devlet yapısını kendi kimliklerine ya da çıkarlarına göre değiştirmeye kalkışabilirler . Dünya tarihi bu çekişmenin çeşitli örnekleri ile dolu olan bir devletler mezarlığı olarak görülebilir .

Her devlet belirli bir aşamada dünya sahnesine çıkmış olabilir , daha sonraki dönemde koşullar değişti ise, o zaman da var olan devlet yapısını yeni ortaya çıkan koşullar doğrultusunda yeniden yapılanmaya zorlayan oluşum ya da siyasal hareketler gündeme gelebilir . Bu gibi süreçlerde halen var olan ya da geçmişten gelen devletler ,kendilerini yeni koşullara uygun bir biçimde yenileyebilirse o zaman gelecek yüzyılda da yollarına devam edebilirler .Kendini yenileyemeyen ya da zaman içinde zayıf kalarak gücünü kaybeden devletler, hızla çöküşe ya da dağılmaya doğru sürüklenmektedirler . Bu açıdan yeryüzü haritasında yer alan bütün devletler benzeri bir gelişme sürecinden geçmişlerdir . Tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından konu ele alınırsa , her devletin tarihin belirli bir aşamasında dünya sahnesine çıktığı , geçen zaman dilimi içinde kendini yenileyenlerin başarılı devletler olarak yollarına devam ettikleri , kendini yenileyemeyenlerin ise ,başarısız devletler olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini istemeden almak zorunda kaldıkları görülmektedir .
Türkiye’de cumhuriyet düşmanları Atatürk Cumhuriyetinin defterini dürme doğrultusunda yüzüncü yıldönümüne gelmeden devletin tasfiyesini zorlarlarken ,bir de Türkiye’nin doğu bölgelerinde ayrı etnik ya da dinsel yapılanmalar üzerinden farklı devlet modellerini devreye sokmaya çalışan kesimler , Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde ülkeyi kurtarmak isteyen son Osmanlı hükümetinin tehcir uygulamasını tersine çevirerek ,tehcirin yüzüncü yılında tekrar Türk ve Müslüman kimliğinin dışında devlet yapılanmaları arayışı içine girenler , gene bir parantezin kapatılmasından söz etmektedirler . Osmanlı İmparatorluğu sonrasında , Misakı Milli sınırları içerisinde güçlü bir ulusal devletin ,ya da çağdaş cumhuriyetin yapılanmasını bir türlü kabül edemeyenler , Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığını parantezcilik oynayarak sürdürmek istemektedirler .Bu doğrultuda birinci dünya savaşı ile doğu Anadolu tehcirinin yüzüncü yıllına gelindiği aşamada Türk devleti için parantez eleştirileri ve suçlamalarının sayısı artmakta ,her türlü yayın organında Türkiye Cumhuriyeti , merkezi alanda zorunluluklar nedeniyle ortaya çıkmış olan siyasal bir parantez olarak açıklanmaya çalışılmaktadır .
Türk devleti açısından küçültücü ve aşağılayıcı bu tutum ve davranışların cumhuriyet düşmanlarının sözlerinde her geçen gün daha fazla yer alması karşısında ,Türk kamuoyunda bir parantez tartışması son aylarda giderek artmıştır . Başta Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olmak üzere siyaset sahnesinin diğer aktörleri de , Türk devletinin bugün gelmiş olduğu aşamayı bir parantezci yaklaşım çerçevesinde ele alarak anlatmaya çalışmaktadırlar . Uluslarası ilişkiler alanında kariyer yapmış olan Türkiye’nin yeni başbakanı , biraz kamu hukuku okusaydı ya da devlet olgusu üzerine birkaç kitap karıştırsaydı , Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak kasten çıkarılmış olan parantez tartışmalarına girmeyerek , ülkeye ve devlete zarar verebilecek bu tür tartışmalardan uzak durmayı tercih edebilirdi

Kasıtlı olarak parantez kavramını Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan kararlı kişiler ,yakın gelecekte Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlü ve çağdaş bir ulus devleti orta alandan kaldırmak istedikleri için, parantez kavramını bilinçli olarak öne çıkarmakta ve bu kavramdan hareket ederek Türk devletinin kalıcı esas devlet olmadığını ve bu nedenle de ancak bir parantez durumu ile açıklanabilecek geçici bir statüye sahip olduğunu ,Türk kamuoyuna genel anlamda benimsetmeye çalışan Türkiye karşıtları , Türklerin bağımsız devletini bir parantez kıskacı içine alırlarken , bu devletin aslında kalıcı olmadığını ve tüm parantezler gibi geçicilik gösterdiğini ,Türk kamuoyuna anlatmaya çalışmaktadırlar . Parantez kavramının her zaman için genel doğrunun dışına çıkan durumları ifade etmesinden yararlanmak isteyen cumhuriyet düşmanlarının , Türk devletini de genel doğru çizgisinin dışında kalan bir siyasal oluşum olarak tarih sahnesine çıktığını , normal duruma dönülme noktasına gelindiğinde bugün sınırları içinde Türk devletinin egemenlik düzeninin geçerli olduğu Misakı Milli yapılanmasının, söz konusu olamayacağını açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler .
Normal bir yazı düzeninde nasıl normalin ötesindeki kelimeler ya da açıklamalar yazının içinde belirtilirken parantez içine alınıyorsa ,Türkiye Cumhuriyetinin varlığı da istisnai durum gibi düşünülerek ,geçicilik parantezi içinde açıklanmaya çalışılmaktadır . Parantezci yaklaşım içinde Türk devletini ele alanlar , parantez olarak kabül ettikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin geçici bir devlet olduğunu , bu nedenle hiçbir zaman kalıcılık iddiasında bulunamayacağını , tüm diğer parantez içinde belirtilen geçici durumlar gibi ,Türk devletinin de tarih sahnesinde geçicilikten öteye gidemeyeceğini , her aşamada dile getirmekten kaçınmamaktadırlar . Siyaset biliminin ortaya koyduğu bilgiler doğrultusunda ,ancak başarısız olan ya da zayıf kalan devletler için geçicilik ya da istisnai durum konumu öne sürülebilmektedir . Ne var ki , bütün devletler ,geleceğe dönük bir biçimde sonsuzluk iddiasına dayalı olarak kurulduğu için, her devletin içinde bulunduğu gerçek durum ve koşullar genel olarak devletlerin geleceğini belirlemektedir .
Siyaset bilimi açısından konu ele alındığı zaman , Oswald Spengler isimli bir bilim adamının medeniyetler teorisi olarak ortaya konulan kuramı doğrultusunda değerlendirme yapmak gerekmektedir . Spangler’in teorisine göre , devletlerin hayatı da tıpkı diğer canlılara benzemekte ve bu doğrultuda tıpkı diğer canlı varlıklar gibi doğmakta , büyümekte ve belirli bir süre yaşadıktan sonra ölmektedirler . Sosyoloji ve siyaset bilimi teorisi açısından ,devletlerin de yaşayan diğer canlılar gibi böylesine bir var olma sürecinden geçtiği görülmektedir . Her devletin önce bir var olduğu ,bir en güçlü ve tepe noktada varlığını güçlendirdiği ama belirli bir zaman dilimi içinde de zayıflayarak güç kaybetme noktasına geldiği görülmekte ve bu aşamadan sonra da çöküş ve dağılma oluşumları ile devletler tarih sahnesinden çekilmektedirler . Yıkılan devletlerin ahalisi hemen yok olmamakta ,vatan topraklarını oluşturan ülke de bir toprak parçası olarak varlığını devam ettirdiği için ,aynı ülke üzerinde eski ahalinin yeniden örgütlenmesi ile eskisinden çok farklı doğrultuda yeni devlet yapılanmaları ortaya çıkabilmektedir .

Parantez kavramını kullanarak Türk devletini ele alanlar , bu tezleri dikkate alarak hemen bir devletin sonunu hızlandırılmış bir siyasal gelişmeler doğrultusunda hazırlayarak ve sona erdiren örneklerden yararlanarak bir devletin geleceği ile oynayabilmektedirler Devlet karşıtlarının iyi bildikleri bu durumları var olan devletlerin kurumları da aynı derecede iyi bildiği için ,parantez teorilerinden ya da yaklaşımlarından hemen sonuç çıkmamaktadır . Devlet güçleri , değişen siyasal ve sosyal koşulları iyi izleyerek önlemler almaya başladığı zaman , geçicilik suçlamasıyla öne çıkan parantezciler geri adım atma durumunda kalabilmektedirler . Aksi durumlarda ise , devlet yapılarının devlet düşmanları tarafından çökertilerek dağıtılma aşamasına sürüklenildiği ortaya çıkmıştır . Devletlerin büyüklüğü ya da güçlülüğü gibi kriterler ,siyasal yapılanmaların devam edip etmemesi ,ya da sona erip ermemesi gibi durumlarda etkin bir role sahip bulunmaktadır .
Bir devlet yapılanmasının kalıcı olması ya da geçici olarak kalması gibi durumlar daha çok dünya konjonktüründeki gelişmelere göre belli olmaktadır . Bu noktada , bütün devletlerin dünya haritası üzerindeki yerinin jeopolitik açılardan gösterdiği konum ile birlikte, büyük devletler arasındaki hegemonya çekişmesi sürecinde güç merkezleri arasındaki çekişmeler ya da öne geçme gibi durumlar da belirleyici olabilmektedir . Bu çekişme süreci içinde , devletler birbirleriyle rekabete kalkışırlarken, hem kendilerini korumaya öncelik vermekte hem de diğer devletlerden öne geçerek kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasının belirli bölgelerinde emperyal hedefler için etkili olabilmektedir . Bu gibi durumlarda , bazen büyük devletlerin dağılmasıyla küçük devletler gündeme gelebilmekte, ya da bazen da bu durumun tamamen aksi bir yönde bir devletin komşularını ele geçirerek bulunduğu bölgede daha güçlü ya da büyük bir yeni devlet modeli yapılanması ortaya koyduğu görülebilmektedir .
Devletlerin parçalanmaları ya da komşuları aleyhine genişleyerek büyümeleri de , bölgesel ya da küresel güç merkezlerinin yeni jeopolitik konumlarına göre belirlenebilmekte , bu gibi durumların kalıcı olabilmesi ya da kısa bir zaman dilimi sonrasında geçicilik göstermesi de gene , siyasal güç merkezleri arasındaki çekişmelere bağlı olduğu gibi , bunların dışında ortaya çıkan başka faktörlerin yansıması olarak da farklı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir . Bu çerçevede , bir devletin geçici bir parantez olarak belirtilebilmesi ,ya da geleceğe dönük olarak sonsuza kadar yaşayabileceğinin ifade edilebilmesi genel anlamda dünya düzeyindeki evrensel gelişmeler ile açıklanabilmektedir . Konjonktürel gelişmelerin ya da güç merkezleri arasındaki değişikliklerin küresel düzeyde çevreye yayılması ile, bir çok devletin kaderleri belirlenebilmekte ve bu doğrultuda dünya haritası yeniden biçimlenmektedir . Devletler arası ilişkilerde hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik ya da istikrar sağlanamamakta ,bu yüzden de küçük ve orta boy devletlerin geleceği devler arasındaki çekişmelerin gösterdiği yeni durumların etkinliği ile değerlendirilebilmektedir . İki yüzün üzerinde bir devlet sayısı ile dünya haritası değişkenliğe her zaman için gebe bir durumdadır .

Türkiye Cumhuriyeti , dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan orta boy bir devlet olarak her zaman için evrensel alandaki güç merkezleri arasındaki çekişmelerin ya da emperyal projelerin hedefine aldığı bir ülkedir . Dünyanın merkezinde yer alan bir büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanında , Türk ulusunun bir var olma savaşı vermesiyle kurulmuş olan Türk devletinin ,varlığını koruyabilmesi ya da geleceğe dönük olarak yaşam süresini sonsuza kadar sürdürebilmesi için de, böylesine bir mücadele verilmesi gerektiği görülmektedir ,çünkü parantezci yaklaşımlar ile Türk devletine ömür biçilmekte ve kısa bir zaman dilimi içerisinde bu ulusal siyasal yapının ortadan kalkacağı ya da kalkması gerektiği açıkça ifade edilebilmektedir . İmparatorluklar devri devam ederken varlığını koruyabilen Osmanlı İmparatorluğu , ulus devletler çağına geçilmesi aşamasından sonra giderek zorlanmış ve bir Osmanlı ulusu yaratamadığı için, hem küçük küçük devletlere bölünerek Balkanizasyon sürecine alet olmuş hem de bu dönemin hemen ertesinde gündeme gelen Birinci Dünya Savaşında yenilerek teslim olmuş ve böylece devlet olma durumu da sona ermiştir .
Osmanlı İmparatorluğu varlığını sürdürürken , hiç kimse bu büyük devlet için parantez ifadesini kullanarak Osmanlı hegemonyasının geçiciliği iddiasında bulunmamıştır . Ne var ki , Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan yeni güç dengeleri içinde Atlantik güçleri olan İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu bölgesine gelerek ortak bir hegemonya düzeni kurmaları üzerine ,Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden geri çekilirken , geride bıraktığı merkezi topraklar üzerinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti doğal bir sonuç olarak ,ulusal kurtuluş savaşı zaferi sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır .Osmanlı devleti hiçbir zaman geçici bir parantez konumunda olmamış ama , cihan savaşı sonrasında değişen dünya koşulları çerçevesinde teslim olarak bitme aşamasına zorla getirilmiştir .
Osmanlı sonrası dönemde ,bu büyük merkezi devletin üzerinde egemen olduğu on milyon kilometre karelik geniş alan üzerinde, bütün büyük güçlerin yeni projeleri olmuş ve bu doğrultuda çekişmeler ikinci bir dünya savaşına kadar sürüp gelmiştir . İlk proje , üzerinde güneşin batmadığı büyük dünya imparatorluğunun patronu konumunda olan İngiltere’nin olmuştur . İngilizler , geri çekilen Osmanlı devletinin hinterlandı üzerinde gene İstanbul merkezli bir büyük merkezi bölgesel yapılanma olarak Yakın Doğu Konfederasyonu adı altında dörtlü bir federasyon modelini ,kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir siyasal yapılanma doğrultusunda düşünmüş ama gücü yetmediği için ve de Fransa ile tam olarak anlaşarak ikili bir merkezi modeli gerçekleştiremediğinden ,böylesine bir emperyal bağımlılık projesi hazırlayıcılarının planları doğrultusunda gerçekleştirilememiştir .
Britanya İmparatorluğu merkezi alana tam olarak egemen olamazken , ortağı konumundaki ikinci emperyalist imparatorluk sahibi Fransa da istediği gibi kendisine bağlı bir büyük bölgesel yapılanmayı gerçekleştirememiştir . Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir çöküş ile yıkılan Rus Çarlığı yerine bir sosyalist devrim sayesinde dünya sahnesine çıkmış olan Sovyetler Birliği projesi de, dünyanın kuzey yarıküresinde bölgesel bir devlet yapılanması ile ortaya çıkarken ,bu yeni güç merkezi yapılanmasının sıcak denizlere doğru yayılabilmesi doğrultusunda, merkezi alanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadasını da coğrafi bölgeleri esas alarak ,yedi ayrı devletçik olarak kendi oluşturduğu ideolojik birliğin çatısı altına alabilmeyi hedefliyordu . Bir anlamda Sovyetler Birliğinin de Anadolu topraklarına emperyal amaçlı bakması , Anadolu yarımadası üzerinde geride kalan Osmanlı ahalisi olarak Türkleri tam anlamıyla ortada bırakmıştı . Kalıcı olması gereken bir büyük imparatorluğun bir cihan savaşı sonrasında ortadan kaybolması üzerine, en az onun kadar güçlü olabilecek ve asırlar boyunca güçlü bir biçimde merkezi alanda devlet olarak varlığını sürdürebilecek bir yeni devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti ,Türklerin batılı emperyal güçlere karşı verdiği bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde tarih sahnesine çıkıyordu .

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa emperyalizminin iki büyük devi olarak İngiltere ve Fransa dünyanın merkezi coğrafyasına el koyarak ,dünyanın merkezi imparatorluğunu dağıttıkları için tam anlamıyla bir küresel hegemonya düzeni kurmayı hedefliyorlardı . Ne var ki , bu aşamada artık Avrupa emperyalizminin rakibi olarak Amerikan emperyalizmi dünya sahnesine çıkarken , Japon savaşı ile çökertilen Rusya’da ikinci bir çöküş Birinci dünya savaşı ile gündeme getirilerek , bu durumdan yararlanan yeni bir siyasal yapılanma sosyalist devrim görünümünde uygulama alanına getiriliyordu . Orta Doğu’ya girmiş olan İngiliz ve Fransız emperyal güçleri tam Kafkaslar üzerinden Hazar bölgesine doğru yöneldikleri aşamada ,Amerikan sanayicilerinin ve küresel sermayenin denetimi altındaki New York borsasından sağlanan yüz milyonlarca dolarlık maddi destek ile , Troçki Moskova’da Kızıl Orduyu kurarak Sovyetler Birliğinin önünü açıyordu . Kızıl Ordu daha bütün Rusya’nın kontrolunu ele geçirmeden, Almanya destekli Osmanlı ordusunu Azerbaycan’dan çıkartmak üzere Kafkasya seferine çıktığı aşamada, İngiliz ve Fransız ordularının Anadolu üzerinden kuzeye doğru yönelerek Hazar bölgesine girmelerinin önü kesilmiş bulunuyordu.
Böylece , Birinci dünya savaşı sırasında cephelerde savaşmayan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa devletleri birbirini yok ederken ,dünyanın gelecekte merkezi konumuna gelecek Hazar bölgesini ideolojik bir yeni yapılanma ile yönlendirerek , Avrupalı emperyalistlerin bu bölgeyi ele geçirmelerini önlüyordu . Böylesine bir emperyal amaçlı operasyon ,geleceğe dönük Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin çekişmeleri yüzünden gündeme geliyordu . Karl Marks’ın öngörüsü ile çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gereken komünist ihtilal , Avrupa ve Amerika çekişmesi yüzünden dünyanın kuzey yarıküresinde ve kırsal alanda yayılmış bir bir köylü toplumunda dışarıdan ithal edilen Bolşevik kadro sayesinde gerçekleştiriliyordu . I871 Paris komününden ders alan kapitalistler , kendi gelişmiş ülkelerinde böylesine bir komünist ayaklanmayı önlemek üzere , hiç işçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesinde dışarıdan destekli ve manüplasyonlu bir hareket ile Komünist ihtilal yaratarak , İngiliz-Fransız ortaklığının bütün dünyayı ele geçirmesini önlüyorlardı .
İki dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegemon süper gücü haline gelirken , Rusya’da kurulu bulunan Sovyetler Birliği sanki bunun dengeleyicisiymiş gibi gösterilerek , yer yüzü kıtalarını beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa’nın önde gelen emperyal güçleri iki büyük kutbun arasına çekilerek hapsediliyorlardı . İşte böylesine bir süreç içerisinde ,kuzey yarıküresinde yer alan sosyalist blokun temsilcisi olarak Sovyetler Birliği’nin güney yarıküresine inmesini ve sıcak denizlere çıkmasını önleyecek bir merkezi tampon devlete gereksinme duyulduğu aşamada , Anadolu halkı ayağa kalkarak bir ulusal kurtuluş savaşına yöneliyor ve bu doğrultuda bir mücadeleyi zafere ulaştırarak , çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ni kuruyordu .
Sovyet ihtilali sonrasında bir de Anadolu ihtilali Atatürk’ün önderliğinde Türk ulusu tarafından gerçekleştiriliyordu . Yeni kurulan Türk ulus devleti sahip olduğu jeopolitik konumuyla , batı emperyalizmi ile Doğu kutbu olan Sovyetler Birliği arasında yeni oluşan bir tampon ülke olarak devreye giriyordu . Rus jeopolitiği Antalya’yı kendi kızıl elması olarak ilan ettiği için , Türkiye gibi orta boy bir devletin merkezi alanda bağımsız bir devlet olarak meydana çıkması , savaş yıllarında bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulması doğrultusunda katkı sağlıyordu .
Bu nedenle , bazı batılı ülkeler Türklere bu coğrafya da bağımsız bir devlet vermek istememelerine rağmen , karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin güneye doğru yayılmasını önlemek üzere, Türkiye Cumhuriyetini bir tampon devlet olarak benimsemek zorunda kalmışlardır . Lenin ve arkadaşları batılı emperyalistleri Anadolu toprakları üzerinde görmek istemezken , Avrupa ve Amerika ülkeleri de Sovyetler Birliği’ni Akdeniz’de görmek istememiş ve bu durumdan yararlanan Türk ulusu da , Osmanlı imparatorluğunun merkezi bölgesinde bağımsız bir cumhuriyet devleti kurma şansını elde etmiştir .
Anadolu toprakları üzerinde Sevr haritasını çizerek Balkanizasyonu Orta Doğu’ya taşımak isteyen İngiltere ile birlikte bütün batılı devletler doğu blokuna karşı ortaya çıkan Türk devletini öncelikle bir tampon devlet olarak kabül ederek ,Türklerin Anadolu topraklarından Orta Asya’ya doğru sürülmesi operasyonunu bir süre için ertelemek zorunda kalmışlardır . İşte böylesine bir tampon devlet oluşumu ile gerçek emperyal planların ertelenmesi projesine ,dünya dengeleri açısından bir yüz yıllık süre tanımışlardır . Batılıların son yıllarda Türkiye için bu yüz yıllık süre olgusunu bir parantez olarak ortaya atmaları , yüzüncü yıla gelinmeden Türkiye Cumhuriyetini haritadan silmeye çalışmaları nedeniyledir . Onlara göre , Sevr planının tamamen red edilmesi anlamına gelen Türkiye Cumhuriyeti projesi , kuzey bölgesinde oluşturulan sosyalist blokun yayılmasının önlenmesi için, benimsenmiş olan bir geçici uygulamadır ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu yapılanmanın da ortadan kaldırılması gerekmektedir . Sosyalist blokun yaşadığı sürece , Türkiye Cumhuriyeti bir tampon devlet olarak merkezi alanı Ruslara kaptırmamış ve daha sonraki aşamada da Nato yapılanması Türkiye’ye taşınarak , Türk devletinin batı ittifakının sınır karakolu konumuna gelmesine yol açılmıştır . Bu yüzden Türkler kendi ülkelerinde büyük baskılar altında yaşamak zorunda kalmışlar , daha sonraki aşamada da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Avrasya kıtasının bütün bölgelerinde ortaya çıkan sıcak çatışmalar , Türkiye Cumhuriyetini bir ateş çemberinin içine çekmiştir. Batılılar kuruluşuna yardımcı oldukları Sovyetler Birliğinin ömrünü varolan dünya dengeleri nedeniyle , yüz yıllık bir zaman periyodu içinde düşündükleri için , doğu ve batı blokları arasında yer alan Kemalist Türkiye’nin ömrünü de buna dayanarak belirlemeye çalışmışlar ve bu yüzden Türkiye için bir çok yerde yüz yıllık parantez tanımlaması kasıtlı bir biçimde dile getirilmiştir . Cumhuriyet yüzüncü yılına doğru yol alırken ve bir asırı geride bırakırken , batılı emperyal çevreler artık yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini açıkça dile getirerek, Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesine giden yolları açıktan desteklemektedirler.
Osmanlı devletinin tarihe mal olmasından sonra merkezi alanda gerçekleştirmeyi düşündükleri asıl projelerini bir türlü uygulayamadıkları için, bunların önünde koskoca bir engel olarak duran Türk devletini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girerek, istemeden tanımak zorunda kaldıkları yüz yıllık paranteze bir son vermeyi hedeflemektedirler . İki öge arasında yer alan bir durumun ifade edilmesi olarak tanımlanan parantez kavramı, Türkiye ile ilgili olarak kullanıldığı zaman , yirminci yüzyılın başlarında dünya haritasının ortalarında yerini alan ,bir siyasal yapılanmanın yirmi birinci yüzyılın başlarında ortadan kaldırılmak istenmesinin bağlantısını açıklamak üzere yeniden siyasal gündeme getirilmektedir . Yüz yıl öncesinin dünya dengelerinin gündeme getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet modeline , soğuk savaş sonrasında hiç ihtiyaç bulunmadığını ve hele küresel ya da emperyalistlerin güdümündeki bölgesel projelerde kesinlikle böyle bir devlet modeline yer verilmemesini isteyen işbirlikçi ve mandacı çevreler , yüz yıllık parantezin kapatılmasını yüzleri kızarmadan talep edebilmektedirler .
Bu yıl içinde yayınlanan bir kitapta ,Ermeni meselesinin kamuoyundaki tartışmacılarından birisiyle yapılan söyleşiler gene “yüz yıllık parantez” başlığı altında sunulmaktadır .Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde bir Hrıstıyan devlet kurmak ve Gregoryen Klisesinin hegemonyasını binlerce yıllık Türk toprakları üzerine taşımak isteyen gayrimüslim lobiler ,açıktan yüz yıllık parantez tartışmalarına kalkışarak , Atatürk’ün çağdaş ulus devletini tarihin tozlu sayfalarına geri göndermeye çalışmaktadırlar .Türk ulusunun ve devletinin kendisini yok edecek böylesine bir girişimin farkında olduğu ama uluslar arası hukuk ve demokratik rejimin gerekleri doğrultusunda hoşgörülü davranarak barış içinde bir çözüm arayışı içine girdiği son dönemlerdeki gelişmeler ile iyice açıklık kazanmıştır .
Yüz yıllık parantez olgusunu başlığına taşıyan kitap incelendiği zaman ,açılan parantez yüzünden özgürlüklerin eksik kaldığı ve özgürlükçü dönüşümün yarım bırakıldığı ileri sürülmektedir . Türk milliyetçiliğinin diğer etnik kesimlerin özgürlüklerinin önünü kestiği ve bu yüzden özgürlükçü bir yapılanmaya gidilemediği ortaya konulmaya çalışılmaktadır . Türk ulusu ,yirminci yüzyılda yeni bir dünya düzeni kurulurken ,yeryüzü haritasında yerini almaya çalışmış ama toplumun diğer kesimlerinin bu doğrultuda kendi yapılanmalarına gitmelerine izin verilmemiştir . Bir anlamda dolaylı bir Sevr haritası savunması olan kitapta , batı emperyalizminin Anadoluya Balkanizasyonu taşıması gerektiği ve bu doğrultuda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi küçük küçük devletçiklerin Anadolu coğrafyasında Sevr haritası doğrultusunda oluşturulması gerektiği ,dolaylı yollardan ifade edilmeye çalışılmaktadır . Balkanlardaki küçük devletçikler benzeri yapılanmalar ile , Anadolu’da yaşayan çeşitli topluluklara kendi devletlerini kurma şansının tanınmasını savunan gayrimüslim entelektüel , Türk devletinin ulusal ve üniter yapılanmasına dolaylı yollardan karşı çıkmaktadır .
Yüz yıllık parantezi konu alan kitabın son bölümünde başlık olarak parantezin kapanması ele alınmış ve 2015 yılına doğru gidilirken , Anadolu’nun doğu bölgesinde yeniden bir Hrıstıyan yapılanmanın gündeme getirilmesi gerektiği açıkça vurgulanmaktadır . Birinci dünya savaşı sırasında Doğu Anadolu’da meydana gelen kendi devletini kurma mücadelesini Türkler ve Müslümanlar kazandığı için , Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devleti Türkler kurabilmiştir . Devlet kurma mücadelesini kazanan Türkler , bugün soykırım yapmakla suçlanmakta ve bu doğrultuda yabancı mahkemelerde yargılanarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Toprak talebi ile birlikte ayrı bir devletin Türkiye’nin doğusunda tanınması ve bu doğrultuda Türklerin ülkenin doğu bölgelerinden geri çekilmesi açıkça talep edilebilmektedir .
Rusların sıcak denizlere inme hattı ile Fransızların Suriye’den Hazar bölgesine çıkma hattı olan bölgede Büyük Ermenistan kurmak hayalleri peşinde koşanlar , Türkiye Cumhuriyetini yüz yıllık parantezin içine kapatarak , böylesine bir devletten kurtulabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı ülkelerinin bir çoğunda alınan parlamento kararları ile Türkiye geçmişteki olaylar nedeniyle suçlanmakta ,karşılıklı çekişme ve sürgünler sırasında Osmanlı devletinin var olduğu unutularak , Osmanlı yönetiminin kusurları ve suçları Türk devletinin sırtına yüklenmeye çalışılarak, ciddi bir haksızlık yapılmaktadır . Osmanlı devletinden sorulması gereken hesabın Türkiye’den sorulması , tıpkı İsrail’in Romalılar döneminde sürgün edilmelerinin suçunu zavallı Filistinliler’den sorması gibi ortaya hukuka son derece aykırı bir durum yaratmaktadır . Osmanlı döneminden Türk devleti sorumlu tutulamayacağı gibi ,Roma imparatorluğu döneminde gerçekleşen sürgünün suçu da Filistin halkının üzerine yüklenemez . Uluslar arası hukuk böylesine çelişkili durumları ortadan kaldırabilmek üzere günümüzde yeni açılımlar yapmak zorundadır .

Türkiye Cumhuriyeti , ne tez , ne anti tez,ne de parantez değildir . İmparatorlukların tarih sahnesinden çekildiği bir aşamada ortaya çıkan çağdaş bir ulus devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde uluslar arası bütün kuruluşların hem kurucusu hem de üyesi konumuyla çağdaş uluslar ve devletler ailesinin onurlu bir üyesi olmaya çalışmaktadır . Bir çok engel ya da manüplasyon ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, ilelebet payidar kalabilmenin çabası içerisinde olduğu için, böylesine güçlü bir devleti yüzyıllık parantezlere sıkıştırmak mümkün değildir. Üç kıtaya yayılmış bulunan Türk dünyası ile çeşitli ülkelerde yaşamını sürdürmekte olan üç yüz milyonun üzerindeki Türk asıllı toplulukların Türkiye Cumhuriyetini parantez olmanın ötesine taşıyarak, her türlü parantez kıskacının aşılmasında, Türk devletinin en büyük yardımcısı olarak dünya sahnesinde yerlerini almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti tez, antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak, yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.
(15 Kasım 2014 Cumartesi, ANKARA KALESİ; PROF. DR. ANIL ÇEÇEN)
Gönderen Evrensel Bilinç Akademisi zaman: 08:38
Böylece , Birinci dünya savaşı sırasında cephelerde savaşmayan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa devletleri birbirini yok ederken ,dünyanın gelecekte merkezi konumuna gelecek Hazar bölgesini ideolojik bir yeni yapılanma ile yönlendirerek , Avrupalı emperyalistlerin bu bölgeyi ele geçirmelerini önlüyordu . Böylesine bir emperyal amaçlı operasyon ,geleceğe dönük Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin çekişmeleri yüzünden gündeme geliyordu . Karl Marks’ın öngörüsü ile çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gereken komünist ihtilal , Avrupa ve Amerika çekişmesi yüzünden dünyanın kuzey yarıküresinde ve kırsal alanda yayılmış bir bir köylü toplumunda dışarıdan ithal edilen Bolşevik kadro sayesinde gerçekleştiriliyordu . I871 Paris komününden ders alan kapitalistler , kendi gelişmiş ülkelerinde böylesine bir komünist ayaklanmayı önlemek üzere , hiç işçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesinde dışarıdan destekli ve manüplasyonlu bir hareket ile Komünist ihtilal yaratarak , İngiliz-Fransız ortaklığının bütün dünyayı ele geçirmesini önlüyorlardı .
İki dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegemon süper gücü haline gelirken , Rusya’da kurulu bulunan Sovyetler Birliği sanki bunun dengeleyicisiymiş gibi gösterilerek , yer yüzü kıtalarını beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa’nın önde gelen emperyal güçleri iki büyük kutbun arasına çekilerek hapsediliyorlardı . İşte böylesine bir süreç içerisinde ,kuzey yarıküresinde yer alan sosyalist blokun temsilcisi olarak Sovyetler Birliği’nin güney yarıküresine inmesini ve sıcak denizlere çıkmasını önleyecek bir merkezi tampon devlete gereksinme duyulduğu aşamada , Anadolu halkı ayağa kalkarak bir ulusal kurtuluş savaşına yöneliyor ve bu doğrultuda bir mücadeleyi zafere ulaştırarak , çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ni kuruyordu .
Sovyet ihtilali sonrasında bir de Anadolu ihtilali Atatürk’ün önderliğinde Türk ulusu tarafından gerçekleştiriliyordu . Yeni kurulan Türk ulus devleti sahip olduğu jeopolitik konumuyla , batı emperyalizmi ile Doğu kutbu olan Sovyetler Birliği arasında yeni oluşan bir tampon ülke olarak devreye giriyordu . Rus jeopolitiği Antalya’yı kendi kızıl elması olarak ilan ettiği için , Türkiye gibi orta boy bir devletin merkezi alanda bağımsız bir devlet olarak meydana çıkması , savaş yıllarında bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulması doğrultusunda katkı sağlıyordu .
Bu nedenle , bazı batılı ülkeler Türklere bu coğrafya da bağımsız bir devlet vermek istememelerine rağmen , karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin güneye doğru yayılmasını önlemek üzere, Türkiye Cumhuriyetini bir tampon devlet olarak benimsemek zorunda kalmışlardır . Lenin ve arkadaşları batılı emperyalistleri Anadolu toprakları üzerinde görmek istemezken , Avrupa ve Amerika ülkeleri de Sovyetler Birliği’ni Akdeniz’de görmek istememiş ve bu durumdan yararlanan Türk ulusu da , Osmanlı imparatorluğunun merkezi bölgesinde bağımsız bir cumhuriyet devleti kurma şansını elde etmiştir .
Anadolu toprakları üzerinde Sevr haritasını çizerek Balkanizasyonu Orta Doğu’ya taşımak isteyen İngiltere ile birlikte bütün batılı devletler doğu blokuna karşı ortaya çıkan Türk devletini öncelikle bir tampon devlet olarak kabül ederek ,Türklerin Anadolu topraklarından Orta Asya’ya doğru sürülmesi operasyonunu bir süre için ertelemek zorunda kalmışlardır . İşte böylesine bir tampon devlet oluşumu ile gerçek emperyal planların ertelenmesi projesine ,dünya dengeleri açısından bir yüz yıllık süre tanımışlardır . Batılıların son yıllarda Türkiye için bu yüz yıllık süre olgusunu bir parantez olarak ortaya atmaları , yüzüncü yıla gelinmeden Türkiye Cumhuriyetini haritadan silmeye çalışmaları nedeniyledir . Onlara göre , Sevr planının tamamen red edilmesi anlamına gelen Türkiye Cumhuriyeti projesi , kuzey bölgesinde oluşturulan sosyalist blokun yayılmasının önlenmesi için, benimsenmiş olan bir geçici uygulamadır ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu yapılanmanın da ortadan kaldırılması gerekmektedir . Sosyalist blokun yaşadığı sürece , Türkiye Cumhuriyeti bir tampon devlet olarak merkezi alanı Ruslara kaptırmamış ve daha sonraki aşamada da Nato yapılanması Türkiye’ye taşınarak , Türk devletinin batı ittifakının sınır karakolu konumuna gelmesine yol açılmıştır . Bu yüzden Türkler kendi ülkelerinde büyük baskılar altında yaşamak zorunda kalmışlar , daha sonraki aşamada da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Avrasya kıtasının bütün bölgelerinde ortaya çıkan sıcak çatışmalar , Türkiye Cumhuriyetini bir ateş çemberinin içine çekmiştir. Batılılar kuruluşuna yardımcı oldukları Sovyetler Birliğinin ömrünü varolan dünya dengeleri nedeniyle , yüz yıllık bir zaman periyodu içinde düşündükleri için , doğu ve batı blokları arasında yer alan Kemalist Türkiye’nin ömrünü de buna dayanarak belirlemeye çalışmışlar ve bu yüzden Türkiye için bir çok yerde yüz yıllık parantez tanımlaması kasıtlı bir biçimde dile getirilmiştir . Cumhuriyet yüzüncü yılına doğru yol alırken ve bir asırı geride bırakırken , batılı emperyal çevreler artık yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini açıkça dile getirerek, Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesine giden yolları açıktan desteklemektedirler.
Osmanlı devletinin tarihe mal olmasından sonra merkezi alanda gerçekleştirmeyi düşündükleri asıl projelerini bir türlü uygulayamadıkları için, bunların önünde koskoca bir engel olarak duran Türk devletini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girerek, istemeden tanımak zorunda kaldıkları yüz yıllık paranteze bir son vermeyi hedeflemektedirler . İki öge arasında yer alan bir durumun ifade edilmesi olarak tanımlanan parantez kavramı, Türkiye ile ilgili olarak kullanıldığı zaman , yirminci yüzyılın başlarında dünya haritasının ortalarında yerini alan ,bir siyasal yapılanmanın yirmi birinci yüzyılın başlarında ortadan kaldırılmak istenmesinin bağlantısını açıklamak üzere yeniden siyasal gündeme getirilmektedir . Yüz yıl öncesinin dünya dengelerinin gündeme getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet modeline , soğuk savaş sonrasında hiç ihtiyaç bulunmadığını ve hele küresel ya da emperyalistlerin güdümündeki bölgesel projelerde kesinlikle böyle bir devlet modeline yer verilmemesini isteyen işbirlikçi ve mandacı çevreler , yüz yıllık parantezin kapatılmasını yüzleri kızarmadan talep edebilmektedirler .
Bu yıl içinde yayınlanan bir kitapta ,Ermeni meselesinin kamuoyundaki tartışmacılarından birisiyle yapılan söyleşiler gene “yüz yıllık parantez” başlığı altında sunulmaktadır .Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde bir Hrıstıyan devlet kurmak ve Gregoryen Klisesinin hegemonyasını binlerce yıllık Türk toprakları üzerine taşımak isteyen gayrimüslim lobiler ,açıktan yüz yıllık parantez tartışmalarına kalkışarak , Atatürk’ün çağdaş ulus devletini tarihin tozlu sayfalarına geri göndermeye çalışmaktadırlar .Türk ulusunun ve devletinin kendisini yok edecek böylesine bir girişimin farkında olduğu ama uluslar arası hukuk ve demokratik rejimin gerekleri doğrultusunda hoşgörülü davranarak barış içinde bir çözüm arayışı içine girdiği son dönemlerdeki gelişmeler ile iyice açıklık kazanmıştır .
Yüz yıllık parantez olgusunu başlığına taşıyan kitap incelendiği zaman ,açılan parantez yüzünden özgürlüklerin eksik kaldığı ve özgürlükçü dönüşümün yarım bırakıldığı ileri sürülmektedir . Türk milliyetçiliğinin diğer etnik kesimlerin özgürlüklerinin önünü kestiği ve bu yüzden özgürlükçü bir yapılanmaya gidilemediği ortaya konulmaya çalışılmaktadır . Türk ulusu ,yirminci yüzyılda yeni bir dünya düzeni kurulurken ,yeryüzü haritasında yerini almaya çalışmış ama toplumun diğer kesimlerinin bu doğrultuda kendi yapılanmalarına gitmelerine izin verilmemiştir . Bir anlamda dolaylı bir Sevr haritası savunması olan kitapta , batı emperyalizminin Anadoluya Balkanizasyonu taşıması gerektiği ve bu doğrultuda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi küçük küçük devletçiklerin Anadolu coğrafyasında Sevr haritası doğrultusunda oluşturulması gerektiği ,dolaylı yollardan ifade edilmeye çalışılmaktadır . Balkanlardaki küçük devletçikler benzeri yapılanmalar ile , Anadolu’da yaşayan çeşitli topluluklara kendi devletlerini kurma şansının tanınmasını savunan gayrimüslim entelektüel , Türk devletinin ulusal ve üniter yapılanmasına dolaylı yollardan karşı çıkmaktadır .
Yüz yıllık parantezi konu alan kitabın son bölümünde başlık olarak parantezin kapanması ele alınmış ve 2015 yılına doğru gidilirken , Anadolu’nun doğu bölgesinde yeniden bir Hrıstıyan yapılanmanın gündeme getirilmesi gerektiği açıkça vurgulanmaktadır . Birinci dünya savaşı sırasında Doğu Anadolu’da meydana gelen kendi devletini kurma mücadelesini Türkler ve Müslümanlar kazandığı için , Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devleti Türkler kurabilmiştir . Devlet kurma mücadelesini kazanan Türkler , bugün soykırım yapmakla suçlanmakta ve bu doğrultuda yabancı mahkemelerde yargılanarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Toprak talebi ile birlikte ayrı bir devletin Türkiye’nin doğusunda tanınması ve bu doğrultuda Türklerin ülkenin doğu bölgelerinden geri çekilmesi açıkça talep edilebilmektedir .
Rusların sıcak denizlere inme hattı ile Fransızların Suriye’den Hazar bölgesine çıkma hattı olan bölgede Büyük Ermenistan kurmak hayalleri peşinde koşanlar , Türkiye Cumhuriyetini yüz yıllık parantezin içine kapatarak , böylesine bir devletten kurtulabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı ülkelerinin bir çoğunda alınan parlamento kararları ile Türkiye geçmişteki olaylar nedeniyle suçlanmakta ,karşılıklı çekişme ve sürgünler sırasında Osmanlı devletinin var olduğu unutularak , Osmanlı yönetiminin kusurları ve suçları Türk devletinin sırtına yüklenmeye çalışılarak, ciddi bir haksızlık yapılmaktadır . Osmanlı devletinden sorulması gereken hesabın Türkiye’den sorulması , tıpkı İsrail’in Romalılar döneminde sürgün edilmelerinin suçunu zavallı Filistinliler’den sorması gibi ortaya hukuka son derece aykırı bir durum yaratmaktadır . Osmanlı döneminden Türk devleti sorumlu tutulamayacağı gibi ,Roma imparatorluğu döneminde gerçekleşen sürgünün suçu da Filistin halkının üzerine yüklenemez . Uluslar arası hukuk böylesine çelişkili durumları ortadan kaldırabilmek üzere günümüzde yeni açılımlar yapmak zorundadır .

Türkiye Cumhuriyeti , ne tez , ne anti tez,ne de parantez değildir . İmparatorlukların tarih sahnesinden çekildiği bir aşamada ortaya çıkan çağdaş bir ulus devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde uluslar arası bütün kuruluşların hem kurucusu hem de üyesi konumuyla çağdaş uluslar ve devletler ailesinin onurlu bir üyesi olmaya çalışmaktadır . Bir çok engel ya da manüplasyon ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, ilelebet payidar kalabilmenin çabası içerisinde olduğu için, böylesine güçlü bir devleti yüzyıllık parantezlere sıkıştırmak mümkün değildir. Üç kıtaya yayılmış bulunan Türk dünyası ile çeşitli ülkelerde yaşamını sürdürmekte olan üç yüz milyonun üzerindeki Türk asıllı toplulukların Türkiye Cumhuriyetini parantez olmanın ötesine taşıyarak, her türlü parantez kıskacının aşılmasında, Türk devletinin en büyük yardımcısı olarak dünya sahnesinde yerlerini almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti tez, antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak, yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.
(15 Kasım 2014 Cumartesi, ANKARA KALESİ; PROF. DR. ANIL ÇEÇEN)
Gönderen Evrensel Bilinç Akademisi zaman: 08:38
29 Mayıs 2018 Salı
TÜRKİYE YÖNÜNÜ ARIYOR "Prof. Dr ANIL ÇEÇEN" TÜRKİYE'NİN SEÇENEĞİ
TÜRKİYE YÖNÜNÜ ARIYOR
Prof. Dr ANIL ÇEÇEN
Türkiye Cumhuriyeti kendisini yönetecek bir başkanı aylardır ararken, geçen haftalarda bir düşünce platformunda Türkiye'nin yönü tartışma masasının üzerine konuldu. Son yıllarda siyasetin içine iyice girmiş olan bir dini cemaatın önde gelen temsilcilerinin yönetiminde, Türkiye'nin önde gelen İslamcı, gayrimüslim, ateist, liberal, küreselci, etnikçi, ayrılıkçı, bölücü, batıcı ve mandacı kesimlerinin içinden gelen bazı temsilciler, bir hafta sonunda Karadeniz kıyısındaki bir sahil kasabasında bir araya gelerek, Türkiye Cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda nereye gideceğini ve nasıl bir yöne doğru ilerleyeceğini kendi aralarında ele alarak bir sonuca varmaya çalışmışlardır. Ulusal Kurtuluş Savaşının bir kazanımı olarak öncü kadro tarafından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinden yana olan ve Atatürk'ün devlet modelini antiemperyalist bir çizgide savunan millici, milliyetçi, ulusalcı, cumhuriyetçi ve antiemperyalist Atatürkçü kesimleri dışlayarak, düzenlenen bu toplantıda, gene çeyrek asırlık küreselleşme döneminin neoliberal düşünce kalıpları öne sürülmüş, büyük patronların hoşuna giden teslimiyetçi şarkılar söylenmiş ve küresel sermaye imparatorluğunun çıkarları doğrultusunda, Türk ulusunun cumhuriyet devletine bir gelecek çizgisi belirlenmeye çalışılmıştır. Finans kapitalin tosunları ile cami cemaatinin giderek kapitalistleşen temsilcileri, küresel emperyalizmin zorla empoze ettiği ortak düşünceleri dışarıdan güdümlü manüplasyon senaryoları doğrultusunda birlikte ele alarak görüşmüşler ve Türk devletine bir yön çizmeye çalışmışlardır.
Türkiye'nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur.
Türkiye'nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur. Bu yüzden belirli toplum kesimlerinin, bir takım zirve toplantıları yaparak bütünüyle Türk ulusunun ve devletinin geleceğine el koymaları ya da yönlendirmeleri, bağımsız bir devlet düzeni açısından mümkün değildir. İç ve dış bazı çıkar çevrelerini temsil ederek bu gibi bilimsellik ya da siyasal plancılık görünümündeki girişimlerin ülkeye yarar sağlamaktan çok kafa karışıklığı yaratarak zarar verdiği görülebilmektedir. Daha çok İstanbul merkezli kadroların bu gibi toplantılarda boy göstermeleri, finans kapitalin medyası tarafından da desteklenince, ülke kamuoyu açısından yönlendirici olmakta ve Türk toplumunun gerçek temsilcisi olan Türk vatandaşlarının görüş ve düşünceleri dışlanarak, Türkiye bir yerlere doğru çekilmek ya da, batılı emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda yarı sömürgeci bir çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Küreselleşme süreci ile birlikte içine girilen zaman dilimi içerisinde, Türk halkına, vatandaşlara ya da ulusal kamuoyuna bakmadan birbiri ardı sıra düzenlenen seminer ya da sempozyum görünümlü toplantılar, bütün ülkelerde olduğu gibi dışarıdan empoze edilen fikir ve planlar doğrultusunda belirleyici olmaya çalışmaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılın ilk yılları geride kalırken ve bu yüzyılın içine doğru daha hızlı bir tempo ile girilirken, bütün dünya ülkelerine değişim görünümü altında ciddi dönüşüm programları zorla dayatılmaktadır. Uluslararası tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda dünya halklarına ve devletlerine dayatılan plan ve programlar çerçevesinde, her ülkenin yapısal düzeni köklü değişikliklere doğru iteklenirken, bu gibi dayatmalardan Türkiye Cumhuriyeti de payına düşenleri almaktadır. Türk devletinin varlığını bir türlü içine sindiremeyen, kurucu önder Atatürk'ten gelen devlet modelini kendi çıkarları açısından kabul edemeyen iç ve dış çıkar çevreleri, Türklerin anavatanını kendi çıkarlarına uygun bir çizgiye çekebilmek üzere, küresel emperyalizmin mandacılığına soyunabilmektedirler. Mandacılık beraberinde taşeronluğu da bir misyon olarak gündeme getirince, Türklerin tam bağımsız devlet düzenini, çağdaş cumhuriyetini, laik ve üniter ulusal devlet yapısını demokrasi adına değiştirmeye çalışmaktadırlar. Var olan düzen ile sorunu olan kesimler, Atatürk ile cumhuriyet karşıtlığında birleşerek, Türklerin ülkesine yeni yönler vermeye çalışmaktadırlar.
Amerikan emperyalizminin "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tanımlamasına uygun bir doğrultuda İslamcı çizgiyi benimsemiş olan katılımcılar,
Amerikan emperyalizminin "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tanımlamasına uygun bir doğrultuda İslamcı çizgiyi benimsemiş olan katılımcılar, devletin laik modeline karşı çizgide birleşirlerken, Türkiye'nin yönünü kaybettiğini, bu yüzden ciddi bir yönsüzlük sıkıntısı çektiğini, ülkenin yönünü yitirmesiyle birlikte de, Türk ulusu ve devleti için geleceğe dönük ciddi bir yön krizinin ortaya çıktığı konusunda aralarında yapmış oldukları tartışmalar basın organlarına yansımıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında yer alan merkezi ülke Türkiye Cumhuriyetini, batı ile doğu arasında bir yerlerde kalmış önemsiz bir ülke gibi göstermeye çalışan küreselci neoliberaller, Türkiye için yeni bir tanımlama getirerek, Türk devletini batılı olmayan doğulu ya da doğulu olmayan batılı gibi bir çelişkili yaklaşım içerisinde, yeni bir tanım geliştirerek açıklamaya çalışmışlardır. Türkiye Cumhuriyetini doğu ile batı arasında yer alan merkezi bir devlet ya da ülke olarak, daha düzgün ve kalıcı bir biçimde tanımlamaya yanaşmayan zirve katılımcıları, eskiden olduğu gibi bugün de Türk devletini merkezi bir güç olarak görmekten ya da tanımlamaktan kaçınmışlardır. Bu kesimlerin öncelikle bilmeleri gereken jeopolitik gerçeklik, Türk devletinin doğu ve batı arasında yer alan merkezi bir güç ya da ülke olduğudur. Batı merkezli bir kafa yapısı ile hareket eden katılımcı kesimlerin, akıllarının Türkiye'yi bir merkez ülke olarak kavramakta zorlandığı görülmüştür. Yuvarlak yerküre düzeni içerisinde kendisini batının emperyal devletlerine yakın bir konuma yönlendiren mandacı kesimlerin, jeopolitik biliminin ortaya koymuş olduğu en büyük gerçeklik olarak, Türkiye'nin merkezi konumunu görebilmekte zorlandıkları anlaşılmıştır. Batılı ülkelerde yetişen aydınların ya da bilim adamlarının batı merkezli düşünceden kurtulamadıkları için, bir türlü Türkiye'yi merkez olarak göremedikleri ve bu yüzden de çok ciddi politik hatalara sürüklendikleri, yıllardır ortaya çıkan örnekler ile anlaşılmıştır.
Batıcı kafa yapısı ile hareket eden katılımcıların çoğunluğu, Türkiye'nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler,
Batıcı kafa yapısı ile hareket eden katılımcıların çoğunluğu, Türkiye'nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler, Türk dış politikasının batı çizgisinden uzaklaşması yüzünden Türkiye Cumhuriyetinin son dönemlerde bir yön krizi içine düştüğünü ileri sürmüşlerdir. Orta Doğu bölgesine demokrasi getirme gerekçesi ile giren batı emperyalizminin, bu bölgeye uzun süren bir terör ve savaş çıkmazı getirdiğini görmezden gelmişlerdir. Türkiye'nin Arap coğrafyasında ortaya çıkan demokrasi taleplerinin karşılanmasında batı bloklunun dışına çıkarak daha bağımsız bir çizgi izlemesi, batıcı kesimlerde kuşku yaratmış, Türk devletinin bu yüzden içinde bulunduğu coğrafya da yalnızlığa sürüklendiği ifade edilmiştir. Büyük Orta Doğu Projesinin iktidara getirdiği hükümetin, komşularla sıfır sorun sloganı ile işe girişirken, komşularla sayısız soruna sürüklenmesi ele alınarak eleştirilmiş ve bu doğrultuda Türkiye'nin batı blokundan ayrılmadan hareket etmesinin daha doğru olacağı öne sürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş dönemi koşullarında, Türkiye güvenlik gerekçesi ile batı blokuna yakın durmuş ama bu durumdan faydalanmak isteyen batılı emperyal devletler de Türk devletini tıpkı Osmanlı Devleti gibi yarı sömürge konumunda kendilerine bağımlı kılabilmenin yollarını aramışlardır. Türkiye'nin jeopolitik konumundan yararlanmak isteyen batılı büyük devletler Orta Doğu bölgesine yönelik bütün siyasal açılımlarını, Atatürk'ün ülkesi üzerinden geliştirmeye öncelik vermişler ve bu doğrultuda Türk devletinin sınır komşuları ile bütünüyle ters düşmesine hatta bazı durumlarda düşman konumuna sürüklenmesine neden olmuşlardır. İsrail'i korumak için Adana'da yapılan İncirlik üssü yüzünden Türk devleti bütün güney komşuları ile düşman konumuna düşürülmüştür. Türkiye merkezi coğrafya da bir bölge ülkesi olmasına rağmen, aynı zamanda batı ittifakı içinde yer aldığı için, bölgeye yönelen birçok batılı operasyon da merkez üssü olarak kullanılmış ve bu nedenle de bütün komşu ülkeler ile batının emperyal yaklaşımları yüzünden sürekli olarak karşı karşıya gelmiştir. Böylesine çelişkili bir duruma düşürülen Türkiye Cumhuriyetinin batı ile Orta Doğu arasında kalınca hangi yönde hareket edeceği, batı bloku ile mi yoksa bölge ülkeleriyle mi birlikte olacağı meselesi dünya siyasal gündeminin önde gelen sorunlarından birisi olmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devletini dünyanın orta yerinde merkezi bir model ülke olarak kurmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile beraber imparatorluklar tarihe mal olunca, Osmanlı devletinin yerine, bu imparatorluğun merkez toprakları olan Anadolu yarımadası üzerinde diğer ülke ve devlet modellerinden çok farklı bir siyasal örgütlenme gerçekleştirilmiştir. Batı bölgesindeki devlet yapıları liberal-kapitalist bir çizgide örgütlenirken, Sovyet devrimi sonrasında da Türkiye'nin doğu sınırları yakınında bir büyük sosyalist imparatorluk düzeni oluşturulmuştur. Aynı dönemde Osmanlı halifesine bağlılıktan geride kalan bir büyük İslam coğrafyası da, Türkiye Cumhuriyetinin güney sınırlarından başlayarak dünyanın merkezi alanlarında İngiliz emperyalizminin destek ve öncülüğünde devletleşmeye başlamıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarında batı tipi liberal-kapitalist devletler kurulurken, Sovyetler Birliği çatısı altında yeni geliştirilen sosyalist devlet modeli hızla örgütlenmiştir. Hilafetin kaldırılması üzerine başsız kalan İslam coğrafyasında da İngiliz emperyalizmi, bu bölgenin çeşitli ülkelerinde İslam tipi devletçikler kurarak, dünya haritası üzerinde devletsiz ülke kalmaması için yoğun çaba göstermiştir. Böylece üç ayrı dünya arasında kalan Anadolu yarımadası üzerinde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bir merkezi devlet modeli olarak, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuştur. Ulusal kurtuluşun önderi Mustafa Kemal, savaş içinde devleti kurarken, batı tipi liberal-kapitalist, doğu tipi sosyalist ya da güney tipi İslam modeli devlet yapılanmalarını bir yana bırakarak, üç dünya arasında Kemalist model adı verilen tamamen kendi koşullarına uygun merkezi bir özgün siyasal yapılanma modelini oluşturmuştur. Dünyanın merkezi imparatorluğu olan Osmanlı devleti yıkılınca, bu büyük devletin geride kalan topraklarında Atatürk, dünyanın jeopolitik gerçeklerine uygun düşen bir denge sistemi ile yeni bir model oluşturmaya çalışmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken
Cumhuriyetin ilanından sonra bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken ilginç bir soru sorarak, Türkiye'nin konumunu ve yönünü gündeme getirmeye çalışmıştır. Yabancı gazeteci Türk modelinin, batı tipi liberal-kapitalist ya da doğu tipi sosyalist Marksist bir olmadığını, ama ne olduğunun belli olmadığını, Türkiye'nin hangi çizgide nasıl bir yöne doğru yönleneceğini sorunca, devletin kurucusu olarak Atatürk bu soruya önemli bir cevap vermiştir. Ona göre, Türkiye ne batı tipi kapitalist ne de doğu tipi sosyalist bir devlet değildir. Bu nedenle, Türk modelini birilerine benzetmeye çalışmak doğru değildir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu başkanına göre, Türkiye gelecekte hiçbir ülkeye benzemeyecek hatta Amerikalılaşmayacaktır. Türk devletini hiçbir modele benzetmek söz konusu değildir. Türkiye'yi kesinlikle birilerine benzetmek isteyenler, Türklerin hiç kimseye benzemediğini ama mutlak bir benzetme yapılacaksa o zaman ancak kendilerine benzetilebileceklerini dile getirmiştir. Bu çerçevede devletin kurucusu büyük önder Atatürk, bu açıklamasıyla hem Türk devletinin modelini hem de gelecekteki yönünü açıkça ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti, birinci dünya savaşı sonrasında kurulurken üç dünya arasında bağımsız ve hiç birisine benzemeyen merkezi bir devlet türü olarak öne çıkmıştır. Bu hali ile Türkiye'nin hiçbir başka siyasal modele benzetilmesi mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti kendine özgü koşulların ortaya çıkarmış olduğu bir devlet olarak, gene kendine dönük ve benzeyen bir çizgide ilerlemeler gösterecektir. Üç dünya arasında böylesine merkezi bir devlet kurulurken, hiç kimseye ya da modele benzemeye çalışılmamış aksine, yıkılan imparatorluğun bıraktığı siyasal boşluk alanında hiçbir başka modele benzemeden, ülke halkının kuracağı tam bağımsız ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet yapısı ile Atatürk'ün geleceğe yönelik çizdiği model ve bunun dayandığı temel ilkelere dayanan bir gelecek inşa edilmeye çalışılmıştır. Böylesine bir oluşum sonucunda tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletinin hiçbir başka modele benzetilmesi mümkün olmadığı gibi, başka yollara çekilmesi ya da kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu yoldan çıkarılarak başka yönlere doğru çekilmesinin mümkün olmadığını, Türkiye'nin yönü üzerine toplantılar düzenleyerek halk kitlelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çaba gösteren, iç ve dış çıkar çevrelerinin de görebilmesi gerekmektedir. Namaz kılarken selam durulan kıblenin yönünün değiştirilmesi nasıl mümkün olamıyorsa, Türkiye Cumhuriyetinin de Atatürk'ün çizmiş olduğu yönden kaydırılması mümkün olamayacaktır.
Türk Devletinin modeli Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir.
Türk Devletinin modeli Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir. İmparatorluklar dağılırken ulus devletlere geçilmesi dikkate alınarak, Avrupa kıtasının hemen yanı başında benzeri bir ulus devlet, ulusal kurtuluş savaşı kazanılarak kurulabilmiştir. Böyle bir adım atılırken gelecekte batı emperyalizminin sömürgesi olabilecek bir liberal-kapitalist yapılanmadan uzak durulduğu gibi, Lenin'in başında bulunduğu Sovyetler Birliğinden de uzak durularak sosyalist ya da Marksist bir devlet yapılanmasına gidilmemiştir. Ayrıca, halifelik kurumu bir yasal düzenleme ile iptal edilerek Türkiye'nin güney sınırlarının ötesinde uzanıp giden Müslüman devletleşme modellerine karşı da bir mesafe konulmuştur. Türkiye'nin sınırlarını çevreleyen her üç dünyaya karşı uzak durulması sayesinde, bunların her üç tipinin ötesinde bir merkezi modele yönelebilmek mümkün olabilmiştir. Atatürk böylesine farklı bir siyasal yapılanmayı özgürce ortaya koyarken, Türk Devletinin ve çağdaş cumhuriyet rejiminin temel ilkelerini de belirleyerek yeni devletin anayasası içerisine de koymuştur. Halen Türkiye Cumhuriyeti anayasasının, giriş kısmında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak belirtilen genel kurallara, Türk ulusu kurucu önderin siyasal mirası olarak Atatürk ilkeleri adı altında sahip çıkmaktadır. Atatürk ilkeleri ile dünya sahnesine çıkmış bulunan bir devletin, gene aynı ilkelere dayanarak ve sahip çıkarak ayakta kalabilmesi ve değişen dünya koşullarında yoluna devam edebilmesi bu temel ilkeler sayesinde mümkün olabilecektir. Türk devletine yeni elbiseler giydirmek ya da yepyeni yönler çizerek bir yerlere kaydırmak üzere harekete geçen kesimlerin de, bu gerçekliği görerek hareket edebilmeleri doğru ve gerçekçi sonuçlara varabilmek açısından yararlı olacaktır. İmparatorluklar cihan savaşı sonrasında dağılırken, Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelebilmeleri mümkün değildi. Sovyet devrimi gerçeği dikkate alınarak, devrimci bir atılımla çağın gereklerine uygun düşen tam bağımsız bir ulusal devlet çağdaş laik bir cumhuriyet rejimi ile birlikte inşa edilebilirdi ve Atatürk'te bunu yapmıştır.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini Birinci Dünya Savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken,
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini Birinci Dünya Savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken, soğuk savaşın getirmiş olduğu yeni dengeleri ve gerginlikleri dikkate alarak hareket etmiş ve bu gerçekler doğrultusunda yeni Türk devletine geleceğe dönük bir yön kazandırmaya çalışmıştır. Böylesine olumsuz koşullarda Ruslar ileri giderek, doğu Anadolu'dan toprak isteyecek kadar baskı yapmışlar ama Kemalist rejim merkezde oluşturduğu tam bağımsız çizgiden feragat etmeden bu tür yeni emperyalist taleplere karşı sağlam durarak, ortaya çıkışı sağlayan dengelerin korunması konusunda yeterince etkili bir tavır sergilemiştir. Sovyetler Birliğinin, İkinci Dünya Savaşı sırasında fazlasıyla güçlenerek dünya sahnesinde öne çıkması ve bu doğrultuda Nazi imparatorluğunun yıkılmasında etkin bir rol oynaması, Rus emperyalizminin yöneticilerinin yeniden emperyalizme yönelerek, merkezdeki tampon ülke Türkiye Cumhuriyetinden toprak talep edecek kadar ileriye gitmelerine yol açmıştır. Bu durum giderek ağır bir tehdit halini alınca, Türk devleti de batı bloku ile ilişkilerini daha da yakınlaştırarak, kendi güvenliği açısından batı güvenlik şemsiyesinin altında bulunmayı bir güvence olarak görerek, batılı savunma sistemi içerisinde yer almıştır. İşte bu aşamadan sonra Türk devleti bağımsızlığını elinden kaçırmış, savaş alanlarında kazanılmış olan tam bağımsızlık statüsünden batı güdümünde bir güvenlik şemsiyesi altında, doğu batı çekişmesinin yaşandığı soğuk savaş ortamında batı blokunun ileri karakolu konumuna, Türkiye Sovyet tehdidinin dengeleri bozması yüzünden düşürülmüştür. İşte bu aşamadan sonra kurucu iradenin Türk devletine çizmiş olduğu tam bağımsız ülke kalabilme yönü yavaş yavaş batı hegemonyası doğrultusunda ortadan kaldırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti hak etmediği bir bağımlılık ilişkisine doğru zorlanırken, kurucu önder Atatürk'ten miras kalan tam bağımsızlık çizgisinden ve yönünden uzaklaşmak zorunda kalmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet modeli ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti,
Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet modeli ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, ikinci dünya savaşı sonrası dönemin yeni koşullarında zorlanmaya başlamış ve değişen dünya konjonktüründe, geçmişten gelen merkezi bağımsız devlet modeli tehlikeli bir duruma doğru sürüklenmeye başlamıştır. İngiltere'nin geçmişten gelen Büyük Britanya İmparatorluğu yapısı içinde göreli olarak sürdürülebilen bağımsız devlet statüsü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan emperyalizminin bölgeye gelişi ve bunun sonucunda da, iki bin yıllık bir aradan sonra Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması üzerine Atatürk'ün bağımsız cumhuriyeti bu iki yeni siyasal gücün baskısı altına girmeye başlamıştır. ABD yeni Atlantik gücü olarak dünya hegemonyasını İngiltere'nin elinden alırken, Birleşik Krallık 'tan daha farklı bir siyasal yapılanmaya yöneliyor ve askeri üsler ile dünya ülkelerinin içine giriyordu. İngilizler Fransızlar ile birlikte girdikleri yerlerde yeni devletler kurarken, Amerikalılar zaten önceden kurulu olan devletlerin içine girerek yeniden devlet kurmak yerine üsler tesis ederek varlıklarını dünya kıtaları üzerinde örgütlüyorlardı. İkinci dünya savaşına girmekten uzak kalan Türk devleti, savaş sonrasında ABD hegemonyasının bölgeye girişi ile karşı karşıya kalıyor ve ülkenin her köşesinde üslerin kurulması önlenemiyordu. Sovyetler Birliğinin tehdit olarak görüldüğü bir aşamada, batı emperyalizmi tehdit olmaktan çıkıyor ve bir anlamda komünizm yayılmacılığına karşı bir güvence olarak görülüyordu. Türkiye bu aşamada kendini Sovyet emperyalizmine karşı korumak için batı güvenlik sistemine kayıyor ve Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizm'i bu durumdan yararlanarak Türkiye'nin içerisine serbestçe girerek örgütleniyorlardı. Türkiye'nin batı güvenlik sistemine girdiği tarih bu yüzden bağımsızlığını elinden kaçırdığı aşamadır. İki kutuplu dünyada Türk devleti merkezi coğrafyadaki Sovyet yayılmacılığına karşı kendisini batı blokunun kucağına atarken, devletin kuruluş aşamasından gelen tam bağımsız ve antiemperyalist politik çizgi terk ediliyordu. Birinci cihan savaşı sonrasında tam bağımsız bir siyasal yapı olarak ortaya çıkabilen Türk devleti, ABD ve İsrail'in bölgeye gelişi ile birlikte bağımsızlığını elinden kaçırarak bu iki yeni siyasal gücün hegemonyası altına giriyordu.
Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin na'şını bahane ederken,
Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin na'şını bahane ederken, Türkiye daha ne olduğunu anlamadan bir de güney bölgesinde İsrail'in kuruluşu vakası ile karşı karşıya kalıyordu. İkinci cihan savaşı sonrasında Stalin'in Kars ve Ardahan illerini yeniden talep etmesi Türkiye'yi batıya doğru sürüklerken, ABD bu durumdan yararlanmasını iyi bilerek, Türkiye'de üsler oluşturma yolu ile Atatürk'ün bağımsız devletinin içine giriyordu. Böylece Türkiye batı emperyalizminin merkezi alandaki üssü konumuna sürüklenirken, bölgedeki Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı İsrail'in korunması misyonu da İncirlik üssünün kurulmasıyla, Türkiye Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm in şemsiyesi konumuna itekleniyordu. Bu aşamada, Atlantik kıyılarında yetişmiş bazı politik kadroların taşeron olarak kullanılmaları nedeniyle Türkiye kuruluşundan gelen tam bağımsız dış politika çizgisinden çekilerek, Atlantik güçlerinin Truva atı konumunda bir çizgiye doğru yönlendiriliyordu. Çok kısa zamanda örgütlenen bu yeni durum Türk toplumunda büyük tepkilere yol açarken, gerçeklerin anlaşılmasının önlenmesi doğrultusunda terör ve askeri darbeler çıkmazına doğru Türkiye dış baskılar ile yönlendiriliyordu. Türkiye'yi kurmuş olan bağımsızlık insiyatifinin sonraki kadrolarının bir kısmının gayrimüslim lobiler aracılığı ile Atlantikçi emperyalizm ile İsrailci Siyonizm'e yakın durmaları yüzünden, Türk devleti kendini koruma çizgisinde ulusal reflekslerini kullanamıyor ve her geçen gün bağımsızlık daha da fazla elden giderken, Türk devletinin Atatürk'ten gelen tam bağımsızlıkçı antiemperyalist yönü zamanla ortadan kaldırılıyordu. Soğuk savaş döneminin son yıllarında Türkiye'nin her on senede bir askeri yönetimlere mahkum bırakılmasının ana nedeni, batı güvenlik sistemi içinde Türkiye'nin bağımsızlıkçı yönünün batıcı bir çizgiye kaydırılmasıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden saptırılması, Türkiye'nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden saptırılması, Türkiye'nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu. Çeşitli çıkar hesapları ile toplumun sağ kesimindeki politikacıların satın alınması ya da pasifize edilmesi yüzünden, sol aydın kadrolar içinden çıkan iyi yetişmiş uzman kadroların öncülüğünde bir yeni yön arayışı, 27 Mayıs askeri yönetim dönemi sonrasında gündeme geliyordu. Amerikan ve Rus yayılmacılığı ile İsrail Siyonizm'i karşısında bağımsızlığını yitirme noktasına gelen Türkiye Cumhuriyetinin, eskisi gibi tam bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayabilme doğrultusunda, ülkenin önde gelen sol aydınları bir araya gelerek önce yeni devletçilik adını verdikleri bir bildiriyi birkaç yüz aydının ortak imzası ile kamuoyuna açıklıyorlar ve daha sonrasında da oluşturdukları yön hareketini aynı ismi taşıyan bir dergi ile Türk kamuoyuna taşıyorlardı. Beş yıla yakın bir süre çıkan bu dergi, İstanbul sermayesinin denetimi altındaki basının gözlerden kaçırdığı dünya ülkelerinin gerçeklerini dile getirerek, iki kutuplu dünya koşullarında ulus devletlerin nasıl bir antiemperyalist ve bağımsızlıkçı politika ile ayakta kalabileceğini her yönü ile inceleyerek ortaya koyuyordu. Yön hareketi, tam da Türkiye'nin Atatürk'ten gelen bağımsızlık yönünün elinden alınmaya çalışıldığı aşamada devreye girerek, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yirmi birinci yüzyıla kadar yoluna devam edebilmesini sağlayan bilimsel birikimi siyasal alana aktarıyordu. Beş yıl süren Yön hareketi yayınladığı dergi ile gelecek kuşaklara önemli bir siyasal ve bilimsel birikimi aktarmış ve böylece Türkiye'nin Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşürülmesini önlemiştir.
Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman
Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman, batı tipi liberal kapitalizm ile Sovyet tipi Marksist sosyalizm arasında, antiemperyalist bir bağımsızlıkçı çizginin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bir anlamda, Türkiye Cumhuriyetini var eden Kemalist bilgi birikimi Yön dergisi aracılığı ile yarım yüzyıl sonra yeniden ele alınarak değişen dünya koşulları çerçevesinde yenilenmeye çalışılmıştır. Bandung konferansı ile başlatılan üçüncü dünya hareketinin Amerikan ve Rus emperyalizmlerine karşı dünya ülkelerini bir araya getiren üçüncü yol arayışı içinde Türk kamuoyuna aktarılmasını, Yön hareketi başarıyla gerçekleştirmiştir. Ne var ki, Türkiye'nin bağımsızlıkçı yönünü koruyabilmesi amacıyla ortaya çıkan bu hareket, Amerikancı ve İsrailci kadroların ülkeye batıcı liberal yaklaşımları getirmesi, Atatürk ilkelerine dayanan Kemalist modeli ortadan kaldırmaya çalışmaları karşısında istenen başarılı çıkışları gerçekleştirememiş ve bir süre sonra dergi yayınına son verilmiştir. Yön hareketinin, azgelişmiş ülkeler için geliştirmeye çalıştığı üçüncü dünya sosyalizmi, Türkiye'nin Kemalist birikimi ile bir araya gelince önemli bir siyasal potansiyeli, batıcı yönlendirmeye karşı alternatif olarak öne çıkarıyordu. Atatürk'ün partisinin zaman içerisinde batıcı liberal kadrolara teslim olması yüzünden, Kemalizm devre dışı bırakılıyor ve Yön hareketinin canlandırdığı Kemalist düşünce ve projeler uygulama alanının dışına itiliyordu. Yön hareketinin demokratik ortamda ve siyasal yaşamda etkin olamaması yüzünden, Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan bazı düşünce ve projelerin ara rejimler ve ordu destekli olarak devreye sokulması eğilimi ülkenin her on senede bir askeri rejimlere sürüklenmesi doğrultusunda ele alınarak ara rejim senaryoları içinde değerlendirilmeye çalışılıyordu. Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan birçok plan ve programın, batıcı liberal kadrolar tarafından engellenmesi yüzünden ara rejim senaryoları ile devreye sokulmaya çalışılması, batı güvenlik sistemi içine girmiş olan Türk silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını da gündeme getiriyordu. Demokratik ortamda Türk devletini güçlendirecek planlar engellendiği için, yurtsever çizgideki sol aydınlar tepeden inmeci girişimler ile dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gibi girişimlere alet olarak, batı emperyalizmine tepki olarak geliştirdikleri karşı çıkışları ile de, askeri rejimlerin önünü açarak dolaylı yollardan gene batı emperyalizminin Türkiye'yi kıskaç içine alan siyasal plan ve projelerine alet olmaktan kurtulamıyorlardı. İyi niyetli girişimler siyaset sahnesinde engellenince, antidemokratik arayışlar alternatif olarak kendiliğinden devreye girerek ülkenin ara rejimlere sürüklenmesine yol açıyordu.
Kurucu önder Atatürk'ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti
Kurucu önder Atatürk'ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsızlıkçı bir çizgide geleceğe dönük bir yön arayışında, toplumcu yön hareketinin başarısız kılınması üzerine, daha bağımlı politikalar batı merkezleri tarafından geliştirilerek Türkiye'deki mandacı kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu gibi girişimlerin sonucunda Türk devleti daha fazla batı emperyalizminin kontrolü altına girmiş ve İsrail Siyonizm'i tarafından fazlasıyla bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır. Soğuk savaşın son döneminde iyice batı blokunun yönüne angaje edilen Türkiye, küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte bir Atlantik sömürgesi konumuna düşürülmeye çalışılmıştır. Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projelerinin bölgesel merkezi konumuna getirilen Türkiye, bölge ülkelerine karşı geliştirilen çeşitli senaryolarda kullanılmıştır. Bu doğrultuda Atlantik kıyılarında yetiştirilen mandacı siyasal kadroların yönetime getirildiği bir süreç içinde, bölgeyi batılı planlara uygun dönüşüme zorlayan projelere doğru, Türk devleti yönlendirilmiştir. Britanya İmparatorluğunun sömürgelerine yönetici yetiştiren okullardan mezun olan bazı mandacı ve gayrimüslim kadrolar, Türkiye'nin ulusal çıkarlarına ters düşen birçok plan ve projenin taşeronu olarak kullanılmışlardır. Türkiye'nin önde gelen yazarlarından Atilla İlhan'ın eserlerinde ileri sürdüğü gibi, Türk toplumunun yüzde onu civarındaki bir kontenjan Türkiye'nin ulusal çıkarlarına karşı batılı emperyalistler ile işbirliği içinde olmuşlardır. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bu gibi olumsuz gelişmeler yüzünden, Türkiye tam bağımsız bir gelecek yönüne sahip olma durumundan zamanla uzaklaştırılmıştır.
Bugün gelinen yeni aşamada, çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken, dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir.
Bugün gelinen yeni aşamada, çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken, dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir. Hiç bir kutbun tek başına küresel bir hegemonya kuramadığı ve gelecekte de kuramayacağı yeni dönemde, emperyal devletler üstünlüklerini devam ettirebilmek için yeni senaryolara yönelerek, bütün dünya ülkeleri üzerindeki etki ve baskılarını sürdürme çabası içerisine girmişlerdir. Yeni dönemde kendi adamlarını, Türkiye gibi bağımlı ülkelerin başına getirerek diğer kutup merkezi emperyal devletlere karşı üstünlük sağlamak isteyen batılı emperyalistler geri adım atmama konusunda ısrarcı oldukları için, dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmaların önünü açmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti yeni cumhurbaşkanını seçerken, gelinen yeni aşamadaki uluslar arası konjonktürü iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır. Merkezi coğrafya için geliştirilen ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi ile Siyonizm in Büyük İsrail Projeleri geride kalırken, dünya devleti olma iddiasındaki Büyük Britanya İmparatorluğunun da, kendi kontrolü altında yeni bir İslam imparatorluğunu İslam Birliği senaryoları ile diğer dünya devletlerine karşı bir çizgide, Orta doğu bölgesinde bir dini yapılanma üzerinden gerçekleştirmeye çalışmasını da iyi değerlendirmek gerekmektedir. Türk ve İslam dünyasındaki tek aydınlanma devriminin gerçekleştirildiği Atatürk Türkiye'sinin emperyal projeler doğrultusunda laik ve çağdaş bir siyasal yapılanmadan koparak, yeniden Osmanlı dönemindeki gibi bir ortaçağ düzenine geri dönüşüne, Türk ulusu izin vermemelidir. Bu nedenle, Türkiye'nin yönünün belirlenmesi işi de sadece dinsel cemaatlara bırakılamayacak kadar önemli ve yaşamsal bir konudur. Türk halkı cumhurbaşkanını seçmek üzere seçim sandığına giderken, sadece bir devlet başkanını değil ama aynı zamanda kendi geleceğini de ve Türk devletinin yönünü de belirleyeceğini de iyi bilmek durumundadır. On bin yıllık Türk tarihi ile, merkezi coğrafyadaki bin yıllık Türk devlet geleneği, Türk ulusuna yirmi birinci yüzyılda tam bağımsız gelecek için yeterli bir destek sağlamaktadır. Türk vatandaşları oylarını kullanırken, dünyanın bugün geldiği durumu iyi görmek durumundadırlar. Her türlü psikolojik savaş ve algı yönlendirmelerine karşı çıkarak, Türk halkı ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda bir seçime yönelmek zorundadır. Türk ulusu cumhurbaşkanını seçerken, halifelik düzeninin okyanus ötesinden İslam coğrafyasına yeniden taşınmak istendiğini de görerek hareket etmek durumundadır. Geçmişten gelen siyasal birikimi, Türkiye cumhuriyetinin ve Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirecek ve her türlü emperyal baskıya direnerek zamanla güçlü bir önder olabilecek cumhurbaşkanının Türk ulusunca seçilmesi dünya barışına önemli katkı sağlayacaktır.Anıl ÇEÇEN yazdı RESİM:kemalistler:com
Türkiye Cumhuriyeti kendisini yönetecek bir başkanı aylardır ararken, geçen haftalarda bir düşünce platformunda Türkiye'nin yönü tartışma masasının üzerine konuldu. Son yıllarda siyasetin içine iyice girmiş olan bir dini cemaatın önde gelen temsilcilerinin yönetiminde, Türkiye'nin önde gelen İslamcı, gayrimüslim, ateist, liberal, küreselci, etnikçi, ayrılıkçı, bölücü, batıcı ve mandacı kesimlerinin içinden gelen bazı temsilciler, bir hafta sonunda Karadeniz kıyısındaki bir sahil kasabasında bir araya gelerek, Türkiye Cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda nereye gideceğini ve nasıl bir yöne doğru ilerleyeceğini kendi aralarında ele alarak bir sonuca varmaya çalışmışlardır. Ulusal Kurtuluş Savaşının bir kazanımı olarak öncü kadro tarafından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinden yana olan ve Atatürk'ün devlet modelini antiemperyalist bir çizgide savunan millici, milliyetçi, ulusalcı, cumhuriyetçi ve antiemperyalist Atatürkçü kesimleri dışlayarak, düzenlenen bu toplantıda, gene çeyrek asırlık küreselleşme döneminin neoliberal düşünce kalıpları öne sürülmüş, büyük patronların hoşuna giden teslimiyetçi şarkılar söylenmiş ve küresel sermaye imparatorluğunun çıkarları doğrultusunda, Türk ulusunun cumhuriyet devletine bir gelecek çizgisi belirlenmeye çalışılmıştır. Finans kapitalin tosunları ile cami cemaatinin giderek kapitalistleşen temsilcileri, küresel emperyalizmin zorla empoze ettiği ortak düşünceleri dışarıdan güdümlü manüplasyon senaryoları doğrultusunda birlikte ele alarak görüşmüşler ve Türk devletine bir yön çizmeye çalışmışlardır.
Türkiye'nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur.
Türkiye'nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur. Bu yüzden belirli toplum kesimlerinin, bir takım zirve toplantıları yaparak bütünüyle Türk ulusunun ve devletinin geleceğine el koymaları ya da yönlendirmeleri, bağımsız bir devlet düzeni açısından mümkün değildir. İç ve dış bazı çıkar çevrelerini temsil ederek bu gibi bilimsellik ya da siyasal plancılık görünümündeki girişimlerin ülkeye yarar sağlamaktan çok kafa karışıklığı yaratarak zarar verdiği görülebilmektedir. Daha çok İstanbul merkezli kadroların bu gibi toplantılarda boy göstermeleri, finans kapitalin medyası tarafından da desteklenince, ülke kamuoyu açısından yönlendirici olmakta ve Türk toplumunun gerçek temsilcisi olan Türk vatandaşlarının görüş ve düşünceleri dışlanarak, Türkiye bir yerlere doğru çekilmek ya da, batılı emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda yarı sömürgeci bir çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Küreselleşme süreci ile birlikte içine girilen zaman dilimi içerisinde, Türk halkına, vatandaşlara ya da ulusal kamuoyuna bakmadan birbiri ardı sıra düzenlenen seminer ya da sempozyum görünümlü toplantılar, bütün ülkelerde olduğu gibi dışarıdan empoze edilen fikir ve planlar doğrultusunda belirleyici olmaya çalışmaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılın ilk yılları geride kalırken ve bu yüzyılın içine doğru daha hızlı bir tempo ile girilirken, bütün dünya ülkelerine değişim görünümü altında ciddi dönüşüm programları zorla dayatılmaktadır. Uluslararası tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda dünya halklarına ve devletlerine dayatılan plan ve programlar çerçevesinde, her ülkenin yapısal düzeni köklü değişikliklere doğru iteklenirken, bu gibi dayatmalardan Türkiye Cumhuriyeti de payına düşenleri almaktadır. Türk devletinin varlığını bir türlü içine sindiremeyen, kurucu önder Atatürk'ten gelen devlet modelini kendi çıkarları açısından kabul edemeyen iç ve dış çıkar çevreleri, Türklerin anavatanını kendi çıkarlarına uygun bir çizgiye çekebilmek üzere, küresel emperyalizmin mandacılığına soyunabilmektedirler. Mandacılık beraberinde taşeronluğu da bir misyon olarak gündeme getirince, Türklerin tam bağımsız devlet düzenini, çağdaş cumhuriyetini, laik ve üniter ulusal devlet yapısını demokrasi adına değiştirmeye çalışmaktadırlar. Var olan düzen ile sorunu olan kesimler, Atatürk ile cumhuriyet karşıtlığında birleşerek, Türklerin ülkesine yeni yönler vermeye çalışmaktadırlar.
Amerikan emperyalizminin "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tanımlamasına uygun bir doğrultuda İslamcı çizgiyi benimsemiş olan katılımcılar,
Amerikan emperyalizminin "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" tanımlamasına uygun bir doğrultuda İslamcı çizgiyi benimsemiş olan katılımcılar, devletin laik modeline karşı çizgide birleşirlerken, Türkiye'nin yönünü kaybettiğini, bu yüzden ciddi bir yönsüzlük sıkıntısı çektiğini, ülkenin yönünü yitirmesiyle birlikte de, Türk ulusu ve devleti için geleceğe dönük ciddi bir yön krizinin ortaya çıktığı konusunda aralarında yapmış oldukları tartışmalar basın organlarına yansımıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında yer alan merkezi ülke Türkiye Cumhuriyetini, batı ile doğu arasında bir yerlerde kalmış önemsiz bir ülke gibi göstermeye çalışan küreselci neoliberaller, Türkiye için yeni bir tanımlama getirerek, Türk devletini batılı olmayan doğulu ya da doğulu olmayan batılı gibi bir çelişkili yaklaşım içerisinde, yeni bir tanım geliştirerek açıklamaya çalışmışlardır. Türkiye Cumhuriyetini doğu ile batı arasında yer alan merkezi bir devlet ya da ülke olarak, daha düzgün ve kalıcı bir biçimde tanımlamaya yanaşmayan zirve katılımcıları, eskiden olduğu gibi bugün de Türk devletini merkezi bir güç olarak görmekten ya da tanımlamaktan kaçınmışlardır. Bu kesimlerin öncelikle bilmeleri gereken jeopolitik gerçeklik, Türk devletinin doğu ve batı arasında yer alan merkezi bir güç ya da ülke olduğudur. Batı merkezli bir kafa yapısı ile hareket eden katılımcı kesimlerin, akıllarının Türkiye'yi bir merkez ülke olarak kavramakta zorlandığı görülmüştür. Yuvarlak yerküre düzeni içerisinde kendisini batının emperyal devletlerine yakın bir konuma yönlendiren mandacı kesimlerin, jeopolitik biliminin ortaya koymuş olduğu en büyük gerçeklik olarak, Türkiye'nin merkezi konumunu görebilmekte zorlandıkları anlaşılmıştır. Batılı ülkelerde yetişen aydınların ya da bilim adamlarının batı merkezli düşünceden kurtulamadıkları için, bir türlü Türkiye'yi merkez olarak göremedikleri ve bu yüzden de çok ciddi politik hatalara sürüklendikleri, yıllardır ortaya çıkan örnekler ile anlaşılmıştır.
Batıcı kafa yapısı ile hareket eden katılımcıların çoğunluğu, Türkiye'nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler,
Batıcı kafa yapısı ile hareket eden katılımcıların çoğunluğu, Türkiye'nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler, Türk dış politikasının batı çizgisinden uzaklaşması yüzünden Türkiye Cumhuriyetinin son dönemlerde bir yön krizi içine düştüğünü ileri sürmüşlerdir. Orta Doğu bölgesine demokrasi getirme gerekçesi ile giren batı emperyalizminin, bu bölgeye uzun süren bir terör ve savaş çıkmazı getirdiğini görmezden gelmişlerdir. Türkiye'nin Arap coğrafyasında ortaya çıkan demokrasi taleplerinin karşılanmasında batı bloklunun dışına çıkarak daha bağımsız bir çizgi izlemesi, batıcı kesimlerde kuşku yaratmış, Türk devletinin bu yüzden içinde bulunduğu coğrafya da yalnızlığa sürüklendiği ifade edilmiştir. Büyük Orta Doğu Projesinin iktidara getirdiği hükümetin, komşularla sıfır sorun sloganı ile işe girişirken, komşularla sayısız soruna sürüklenmesi ele alınarak eleştirilmiş ve bu doğrultuda Türkiye'nin batı blokundan ayrılmadan hareket etmesinin daha doğru olacağı öne sürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş dönemi koşullarında, Türkiye güvenlik gerekçesi ile batı blokuna yakın durmuş ama bu durumdan faydalanmak isteyen batılı emperyal devletler de Türk devletini tıpkı Osmanlı Devleti gibi yarı sömürge konumunda kendilerine bağımlı kılabilmenin yollarını aramışlardır. Türkiye'nin jeopolitik konumundan yararlanmak isteyen batılı büyük devletler Orta Doğu bölgesine yönelik bütün siyasal açılımlarını, Atatürk'ün ülkesi üzerinden geliştirmeye öncelik vermişler ve bu doğrultuda Türk devletinin sınır komşuları ile bütünüyle ters düşmesine hatta bazı durumlarda düşman konumuna sürüklenmesine neden olmuşlardır. İsrail'i korumak için Adana'da yapılan İncirlik üssü yüzünden Türk devleti bütün güney komşuları ile düşman konumuna düşürülmüştür. Türkiye merkezi coğrafya da bir bölge ülkesi olmasına rağmen, aynı zamanda batı ittifakı içinde yer aldığı için, bölgeye yönelen birçok batılı operasyon da merkez üssü olarak kullanılmış ve bu nedenle de bütün komşu ülkeler ile batının emperyal yaklaşımları yüzünden sürekli olarak karşı karşıya gelmiştir. Böylesine çelişkili bir duruma düşürülen Türkiye Cumhuriyetinin batı ile Orta Doğu arasında kalınca hangi yönde hareket edeceği, batı bloku ile mi yoksa bölge ülkeleriyle mi birlikte olacağı meselesi dünya siyasal gündeminin önde gelen sorunlarından birisi olmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devletini dünyanın orta yerinde merkezi bir model ülke olarak kurmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile beraber imparatorluklar tarihe mal olunca, Osmanlı devletinin yerine, bu imparatorluğun merkez toprakları olan Anadolu yarımadası üzerinde diğer ülke ve devlet modellerinden çok farklı bir siyasal örgütlenme gerçekleştirilmiştir. Batı bölgesindeki devlet yapıları liberal-kapitalist bir çizgide örgütlenirken, Sovyet devrimi sonrasında da Türkiye'nin doğu sınırları yakınında bir büyük sosyalist imparatorluk düzeni oluşturulmuştur. Aynı dönemde Osmanlı halifesine bağlılıktan geride kalan bir büyük İslam coğrafyası da, Türkiye Cumhuriyetinin güney sınırlarından başlayarak dünyanın merkezi alanlarında İngiliz emperyalizminin destek ve öncülüğünde devletleşmeye başlamıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarında batı tipi liberal-kapitalist devletler kurulurken, Sovyetler Birliği çatısı altında yeni geliştirilen sosyalist devlet modeli hızla örgütlenmiştir. Hilafetin kaldırılması üzerine başsız kalan İslam coğrafyasında da İngiliz emperyalizmi, bu bölgenin çeşitli ülkelerinde İslam tipi devletçikler kurarak, dünya haritası üzerinde devletsiz ülke kalmaması için yoğun çaba göstermiştir. Böylece üç ayrı dünya arasında kalan Anadolu yarımadası üzerinde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bir merkezi devlet modeli olarak, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuştur. Ulusal kurtuluşun önderi Mustafa Kemal, savaş içinde devleti kurarken, batı tipi liberal-kapitalist, doğu tipi sosyalist ya da güney tipi İslam modeli devlet yapılanmalarını bir yana bırakarak, üç dünya arasında Kemalist model adı verilen tamamen kendi koşullarına uygun merkezi bir özgün siyasal yapılanma modelini oluşturmuştur. Dünyanın merkezi imparatorluğu olan Osmanlı devleti yıkılınca, bu büyük devletin geride kalan topraklarında Atatürk, dünyanın jeopolitik gerçeklerine uygun düşen bir denge sistemi ile yeni bir model oluşturmaya çalışmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken
Cumhuriyetin ilanından sonra bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken ilginç bir soru sorarak, Türkiye'nin konumunu ve yönünü gündeme getirmeye çalışmıştır. Yabancı gazeteci Türk modelinin, batı tipi liberal-kapitalist ya da doğu tipi sosyalist Marksist bir olmadığını, ama ne olduğunun belli olmadığını, Türkiye'nin hangi çizgide nasıl bir yöne doğru yönleneceğini sorunca, devletin kurucusu olarak Atatürk bu soruya önemli bir cevap vermiştir. Ona göre, Türkiye ne batı tipi kapitalist ne de doğu tipi sosyalist bir devlet değildir. Bu nedenle, Türk modelini birilerine benzetmeye çalışmak doğru değildir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu başkanına göre, Türkiye gelecekte hiçbir ülkeye benzemeyecek hatta Amerikalılaşmayacaktır. Türk devletini hiçbir modele benzetmek söz konusu değildir. Türkiye'yi kesinlikle birilerine benzetmek isteyenler, Türklerin hiç kimseye benzemediğini ama mutlak bir benzetme yapılacaksa o zaman ancak kendilerine benzetilebileceklerini dile getirmiştir. Bu çerçevede devletin kurucusu büyük önder Atatürk, bu açıklamasıyla hem Türk devletinin modelini hem de gelecekteki yönünü açıkça ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti, birinci dünya savaşı sonrasında kurulurken üç dünya arasında bağımsız ve hiç birisine benzemeyen merkezi bir devlet türü olarak öne çıkmıştır. Bu hali ile Türkiye'nin hiçbir başka siyasal modele benzetilmesi mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti kendine özgü koşulların ortaya çıkarmış olduğu bir devlet olarak, gene kendine dönük ve benzeyen bir çizgide ilerlemeler gösterecektir. Üç dünya arasında böylesine merkezi bir devlet kurulurken, hiç kimseye ya da modele benzemeye çalışılmamış aksine, yıkılan imparatorluğun bıraktığı siyasal boşluk alanında hiçbir başka modele benzemeden, ülke halkının kuracağı tam bağımsız ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet yapısı ile Atatürk'ün geleceğe yönelik çizdiği model ve bunun dayandığı temel ilkelere dayanan bir gelecek inşa edilmeye çalışılmıştır. Böylesine bir oluşum sonucunda tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletinin hiçbir başka modele benzetilmesi mümkün olmadığı gibi, başka yollara çekilmesi ya da kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu yoldan çıkarılarak başka yönlere doğru çekilmesinin mümkün olmadığını, Türkiye'nin yönü üzerine toplantılar düzenleyerek halk kitlelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çaba gösteren, iç ve dış çıkar çevrelerinin de görebilmesi gerekmektedir. Namaz kılarken selam durulan kıblenin yönünün değiştirilmesi nasıl mümkün olamıyorsa, Türkiye Cumhuriyetinin de Atatürk'ün çizmiş olduğu yönden kaydırılması mümkün olamayacaktır.
Türk Devletinin modeli Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir.
Türk Devletinin modeli Birinci Dünya Savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir. İmparatorluklar dağılırken ulus devletlere geçilmesi dikkate alınarak, Avrupa kıtasının hemen yanı başında benzeri bir ulus devlet, ulusal kurtuluş savaşı kazanılarak kurulabilmiştir. Böyle bir adım atılırken gelecekte batı emperyalizminin sömürgesi olabilecek bir liberal-kapitalist yapılanmadan uzak durulduğu gibi, Lenin'in başında bulunduğu Sovyetler Birliğinden de uzak durularak sosyalist ya da Marksist bir devlet yapılanmasına gidilmemiştir. Ayrıca, halifelik kurumu bir yasal düzenleme ile iptal edilerek Türkiye'nin güney sınırlarının ötesinde uzanıp giden Müslüman devletleşme modellerine karşı da bir mesafe konulmuştur. Türkiye'nin sınırlarını çevreleyen her üç dünyaya karşı uzak durulması sayesinde, bunların her üç tipinin ötesinde bir merkezi modele yönelebilmek mümkün olabilmiştir. Atatürk böylesine farklı bir siyasal yapılanmayı özgürce ortaya koyarken, Türk Devletinin ve çağdaş cumhuriyet rejiminin temel ilkelerini de belirleyerek yeni devletin anayasası içerisine de koymuştur. Halen Türkiye Cumhuriyeti anayasasının, giriş kısmında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak belirtilen genel kurallara, Türk ulusu kurucu önderin siyasal mirası olarak Atatürk ilkeleri adı altında sahip çıkmaktadır. Atatürk ilkeleri ile dünya sahnesine çıkmış bulunan bir devletin, gene aynı ilkelere dayanarak ve sahip çıkarak ayakta kalabilmesi ve değişen dünya koşullarında yoluna devam edebilmesi bu temel ilkeler sayesinde mümkün olabilecektir. Türk devletine yeni elbiseler giydirmek ya da yepyeni yönler çizerek bir yerlere kaydırmak üzere harekete geçen kesimlerin de, bu gerçekliği görerek hareket edebilmeleri doğru ve gerçekçi sonuçlara varabilmek açısından yararlı olacaktır. İmparatorluklar cihan savaşı sonrasında dağılırken, Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelebilmeleri mümkün değildi. Sovyet devrimi gerçeği dikkate alınarak, devrimci bir atılımla çağın gereklerine uygun düşen tam bağımsız bir ulusal devlet çağdaş laik bir cumhuriyet rejimi ile birlikte inşa edilebilirdi ve Atatürk'te bunu yapmıştır.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini Birinci Dünya Savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken,
Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini Birinci Dünya Savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken, soğuk savaşın getirmiş olduğu yeni dengeleri ve gerginlikleri dikkate alarak hareket etmiş ve bu gerçekler doğrultusunda yeni Türk devletine geleceğe dönük bir yön kazandırmaya çalışmıştır. Böylesine olumsuz koşullarda Ruslar ileri giderek, doğu Anadolu'dan toprak isteyecek kadar baskı yapmışlar ama Kemalist rejim merkezde oluşturduğu tam bağımsız çizgiden feragat etmeden bu tür yeni emperyalist taleplere karşı sağlam durarak, ortaya çıkışı sağlayan dengelerin korunması konusunda yeterince etkili bir tavır sergilemiştir. Sovyetler Birliğinin, İkinci Dünya Savaşı sırasında fazlasıyla güçlenerek dünya sahnesinde öne çıkması ve bu doğrultuda Nazi imparatorluğunun yıkılmasında etkin bir rol oynaması, Rus emperyalizminin yöneticilerinin yeniden emperyalizme yönelerek, merkezdeki tampon ülke Türkiye Cumhuriyetinden toprak talep edecek kadar ileriye gitmelerine yol açmıştır. Bu durum giderek ağır bir tehdit halini alınca, Türk devleti de batı bloku ile ilişkilerini daha da yakınlaştırarak, kendi güvenliği açısından batı güvenlik şemsiyesinin altında bulunmayı bir güvence olarak görerek, batılı savunma sistemi içerisinde yer almıştır. İşte bu aşamadan sonra Türk devleti bağımsızlığını elinden kaçırmış, savaş alanlarında kazanılmış olan tam bağımsızlık statüsünden batı güdümünde bir güvenlik şemsiyesi altında, doğu batı çekişmesinin yaşandığı soğuk savaş ortamında batı blokunun ileri karakolu konumuna, Türkiye Sovyet tehdidinin dengeleri bozması yüzünden düşürülmüştür. İşte bu aşamadan sonra kurucu iradenin Türk devletine çizmiş olduğu tam bağımsız ülke kalabilme yönü yavaş yavaş batı hegemonyası doğrultusunda ortadan kaldırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti hak etmediği bir bağımlılık ilişkisine doğru zorlanırken, kurucu önder Atatürk'ten miras kalan tam bağımsızlık çizgisinden ve yönünden uzaklaşmak zorunda kalmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet modeli ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti,
Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet modeli ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti, ikinci dünya savaşı sonrası dönemin yeni koşullarında zorlanmaya başlamış ve değişen dünya konjonktüründe, geçmişten gelen merkezi bağımsız devlet modeli tehlikeli bir duruma doğru sürüklenmeye başlamıştır. İngiltere'nin geçmişten gelen Büyük Britanya İmparatorluğu yapısı içinde göreli olarak sürdürülebilen bağımsız devlet statüsü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan emperyalizminin bölgeye gelişi ve bunun sonucunda da, iki bin yıllık bir aradan sonra Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması üzerine Atatürk'ün bağımsız cumhuriyeti bu iki yeni siyasal gücün baskısı altına girmeye başlamıştır. ABD yeni Atlantik gücü olarak dünya hegemonyasını İngiltere'nin elinden alırken, Birleşik Krallık 'tan daha farklı bir siyasal yapılanmaya yöneliyor ve askeri üsler ile dünya ülkelerinin içine giriyordu. İngilizler Fransızlar ile birlikte girdikleri yerlerde yeni devletler kurarken, Amerikalılar zaten önceden kurulu olan devletlerin içine girerek yeniden devlet kurmak yerine üsler tesis ederek varlıklarını dünya kıtaları üzerinde örgütlüyorlardı. İkinci dünya savaşına girmekten uzak kalan Türk devleti, savaş sonrasında ABD hegemonyasının bölgeye girişi ile karşı karşıya kalıyor ve ülkenin her köşesinde üslerin kurulması önlenemiyordu. Sovyetler Birliğinin tehdit olarak görüldüğü bir aşamada, batı emperyalizmi tehdit olmaktan çıkıyor ve bir anlamda komünizm yayılmacılığına karşı bir güvence olarak görülüyordu. Türkiye bu aşamada kendini Sovyet emperyalizmine karşı korumak için batı güvenlik sistemine kayıyor ve Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizm'i bu durumdan yararlanarak Türkiye'nin içerisine serbestçe girerek örgütleniyorlardı. Türkiye'nin batı güvenlik sistemine girdiği tarih bu yüzden bağımsızlığını elinden kaçırdığı aşamadır. İki kutuplu dünyada Türk devleti merkezi coğrafyadaki Sovyet yayılmacılığına karşı kendisini batı blokunun kucağına atarken, devletin kuruluş aşamasından gelen tam bağımsız ve antiemperyalist politik çizgi terk ediliyordu. Birinci cihan savaşı sonrasında tam bağımsız bir siyasal yapı olarak ortaya çıkabilen Türk devleti, ABD ve İsrail'in bölgeye gelişi ile birlikte bağımsızlığını elinden kaçırarak bu iki yeni siyasal gücün hegemonyası altına giriyordu.
Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin na'şını bahane ederken,
Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin na'şını bahane ederken, Türkiye daha ne olduğunu anlamadan bir de güney bölgesinde İsrail'in kuruluşu vakası ile karşı karşıya kalıyordu. İkinci cihan savaşı sonrasında Stalin'in Kars ve Ardahan illerini yeniden talep etmesi Türkiye'yi batıya doğru sürüklerken, ABD bu durumdan yararlanmasını iyi bilerek, Türkiye'de üsler oluşturma yolu ile Atatürk'ün bağımsız devletinin içine giriyordu. Böylece Türkiye batı emperyalizminin merkezi alandaki üssü konumuna sürüklenirken, bölgedeki Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı İsrail'in korunması misyonu da İncirlik üssünün kurulmasıyla, Türkiye Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm in şemsiyesi konumuna itekleniyordu. Bu aşamada, Atlantik kıyılarında yetişmiş bazı politik kadroların taşeron olarak kullanılmaları nedeniyle Türkiye kuruluşundan gelen tam bağımsız dış politika çizgisinden çekilerek, Atlantik güçlerinin Truva atı konumunda bir çizgiye doğru yönlendiriliyordu. Çok kısa zamanda örgütlenen bu yeni durum Türk toplumunda büyük tepkilere yol açarken, gerçeklerin anlaşılmasının önlenmesi doğrultusunda terör ve askeri darbeler çıkmazına doğru Türkiye dış baskılar ile yönlendiriliyordu. Türkiye'yi kurmuş olan bağımsızlık insiyatifinin sonraki kadrolarının bir kısmının gayrimüslim lobiler aracılığı ile Atlantikçi emperyalizm ile İsrailci Siyonizm'e yakın durmaları yüzünden, Türk devleti kendini koruma çizgisinde ulusal reflekslerini kullanamıyor ve her geçen gün bağımsızlık daha da fazla elden giderken, Türk devletinin Atatürk'ten gelen tam bağımsızlıkçı antiemperyalist yönü zamanla ortadan kaldırılıyordu. Soğuk savaş döneminin son yıllarında Türkiye'nin her on senede bir askeri yönetimlere mahkum bırakılmasının ana nedeni, batı güvenlik sistemi içinde Türkiye'nin bağımsızlıkçı yönünün batıcı bir çizgiye kaydırılmasıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden saptırılması, Türkiye'nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden saptırılması, Türkiye'nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu. Çeşitli çıkar hesapları ile toplumun sağ kesimindeki politikacıların satın alınması ya da pasifize edilmesi yüzünden, sol aydın kadrolar içinden çıkan iyi yetişmiş uzman kadroların öncülüğünde bir yeni yön arayışı, 27 Mayıs askeri yönetim dönemi sonrasında gündeme geliyordu. Amerikan ve Rus yayılmacılığı ile İsrail Siyonizm'i karşısında bağımsızlığını yitirme noktasına gelen Türkiye Cumhuriyetinin, eskisi gibi tam bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayabilme doğrultusunda, ülkenin önde gelen sol aydınları bir araya gelerek önce yeni devletçilik adını verdikleri bir bildiriyi birkaç yüz aydının ortak imzası ile kamuoyuna açıklıyorlar ve daha sonrasında da oluşturdukları yön hareketini aynı ismi taşıyan bir dergi ile Türk kamuoyuna taşıyorlardı. Beş yıla yakın bir süre çıkan bu dergi, İstanbul sermayesinin denetimi altındaki basının gözlerden kaçırdığı dünya ülkelerinin gerçeklerini dile getirerek, iki kutuplu dünya koşullarında ulus devletlerin nasıl bir antiemperyalist ve bağımsızlıkçı politika ile ayakta kalabileceğini her yönü ile inceleyerek ortaya koyuyordu. Yön hareketi, tam da Türkiye'nin Atatürk'ten gelen bağımsızlık yönünün elinden alınmaya çalışıldığı aşamada devreye girerek, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yirmi birinci yüzyıla kadar yoluna devam edebilmesini sağlayan bilimsel birikimi siyasal alana aktarıyordu. Beş yıl süren Yön hareketi yayınladığı dergi ile gelecek kuşaklara önemli bir siyasal ve bilimsel birikimi aktarmış ve böylece Türkiye'nin Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşürülmesini önlemiştir.
Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman
Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman, batı tipi liberal kapitalizm ile Sovyet tipi Marksist sosyalizm arasında, antiemperyalist bir bağımsızlıkçı çizginin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bir anlamda, Türkiye Cumhuriyetini var eden Kemalist bilgi birikimi Yön dergisi aracılığı ile yarım yüzyıl sonra yeniden ele alınarak değişen dünya koşulları çerçevesinde yenilenmeye çalışılmıştır. Bandung konferansı ile başlatılan üçüncü dünya hareketinin Amerikan ve Rus emperyalizmlerine karşı dünya ülkelerini bir araya getiren üçüncü yol arayışı içinde Türk kamuoyuna aktarılmasını, Yön hareketi başarıyla gerçekleştirmiştir. Ne var ki, Türkiye'nin bağımsızlıkçı yönünü koruyabilmesi amacıyla ortaya çıkan bu hareket, Amerikancı ve İsrailci kadroların ülkeye batıcı liberal yaklaşımları getirmesi, Atatürk ilkelerine dayanan Kemalist modeli ortadan kaldırmaya çalışmaları karşısında istenen başarılı çıkışları gerçekleştirememiş ve bir süre sonra dergi yayınına son verilmiştir. Yön hareketinin, azgelişmiş ülkeler için geliştirmeye çalıştığı üçüncü dünya sosyalizmi, Türkiye'nin Kemalist birikimi ile bir araya gelince önemli bir siyasal potansiyeli, batıcı yönlendirmeye karşı alternatif olarak öne çıkarıyordu. Atatürk'ün partisinin zaman içerisinde batıcı liberal kadrolara teslim olması yüzünden, Kemalizm devre dışı bırakılıyor ve Yön hareketinin canlandırdığı Kemalist düşünce ve projeler uygulama alanının dışına itiliyordu. Yön hareketinin demokratik ortamda ve siyasal yaşamda etkin olamaması yüzünden, Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan bazı düşünce ve projelerin ara rejimler ve ordu destekli olarak devreye sokulması eğilimi ülkenin her on senede bir askeri rejimlere sürüklenmesi doğrultusunda ele alınarak ara rejim senaryoları içinde değerlendirilmeye çalışılıyordu. Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan birçok plan ve programın, batıcı liberal kadrolar tarafından engellenmesi yüzünden ara rejim senaryoları ile devreye sokulmaya çalışılması, batı güvenlik sistemi içine girmiş olan Türk silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını da gündeme getiriyordu. Demokratik ortamda Türk devletini güçlendirecek planlar engellendiği için, yurtsever çizgideki sol aydınlar tepeden inmeci girişimler ile dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gibi girişimlere alet olarak, batı emperyalizmine tepki olarak geliştirdikleri karşı çıkışları ile de, askeri rejimlerin önünü açarak dolaylı yollardan gene batı emperyalizminin Türkiye'yi kıskaç içine alan siyasal plan ve projelerine alet olmaktan kurtulamıyorlardı. İyi niyetli girişimler siyaset sahnesinde engellenince, antidemokratik arayışlar alternatif olarak kendiliğinden devreye girerek ülkenin ara rejimlere sürüklenmesine yol açıyordu.
Kurucu önder Atatürk'ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti
Kurucu önder Atatürk'ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsızlıkçı bir çizgide geleceğe dönük bir yön arayışında, toplumcu yön hareketinin başarısız kılınması üzerine, daha bağımlı politikalar batı merkezleri tarafından geliştirilerek Türkiye'deki mandacı kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu gibi girişimlerin sonucunda Türk devleti daha fazla batı emperyalizminin kontrolü altına girmiş ve İsrail Siyonizm'i tarafından fazlasıyla bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır. Soğuk savaşın son döneminde iyice batı blokunun yönüne angaje edilen Türkiye, küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte bir Atlantik sömürgesi konumuna düşürülmeye çalışılmıştır. Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projelerinin bölgesel merkezi konumuna getirilen Türkiye, bölge ülkelerine karşı geliştirilen çeşitli senaryolarda kullanılmıştır. Bu doğrultuda Atlantik kıyılarında yetiştirilen mandacı siyasal kadroların yönetime getirildiği bir süreç içinde, bölgeyi batılı planlara uygun dönüşüme zorlayan projelere doğru, Türk devleti yönlendirilmiştir. Britanya İmparatorluğunun sömürgelerine yönetici yetiştiren okullardan mezun olan bazı mandacı ve gayrimüslim kadrolar, Türkiye'nin ulusal çıkarlarına ters düşen birçok plan ve projenin taşeronu olarak kullanılmışlardır. Türkiye'nin önde gelen yazarlarından Atilla İlhan'ın eserlerinde ileri sürdüğü gibi, Türk toplumunun yüzde onu civarındaki bir kontenjan Türkiye'nin ulusal çıkarlarına karşı batılı emperyalistler ile işbirliği içinde olmuşlardır. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bu gibi olumsuz gelişmeler yüzünden, Türkiye tam bağımsız bir gelecek yönüne sahip olma durumundan zamanla uzaklaştırılmıştır.
Bugün gelinen yeni aşamada, çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken, dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir.
Bugün gelinen yeni aşamada, çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken, dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir. Hiç bir kutbun tek başına küresel bir hegemonya kuramadığı ve gelecekte de kuramayacağı yeni dönemde, emperyal devletler üstünlüklerini devam ettirebilmek için yeni senaryolara yönelerek, bütün dünya ülkeleri üzerindeki etki ve baskılarını sürdürme çabası içerisine girmişlerdir. Yeni dönemde kendi adamlarını, Türkiye gibi bağımlı ülkelerin başına getirerek diğer kutup merkezi emperyal devletlere karşı üstünlük sağlamak isteyen batılı emperyalistler geri adım atmama konusunda ısrarcı oldukları için, dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmaların önünü açmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti yeni cumhurbaşkanını seçerken, gelinen yeni aşamadaki uluslar arası konjonktürü iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır. Merkezi coğrafya için geliştirilen ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi ile Siyonizm in Büyük İsrail Projeleri geride kalırken, dünya devleti olma iddiasındaki Büyük Britanya İmparatorluğunun da, kendi kontrolü altında yeni bir İslam imparatorluğunu İslam Birliği senaryoları ile diğer dünya devletlerine karşı bir çizgide, Orta doğu bölgesinde bir dini yapılanma üzerinden gerçekleştirmeye çalışmasını da iyi değerlendirmek gerekmektedir. Türk ve İslam dünyasındaki tek aydınlanma devriminin gerçekleştirildiği Atatürk Türkiye'sinin emperyal projeler doğrultusunda laik ve çağdaş bir siyasal yapılanmadan koparak, yeniden Osmanlı dönemindeki gibi bir ortaçağ düzenine geri dönüşüne, Türk ulusu izin vermemelidir. Bu nedenle, Türkiye'nin yönünün belirlenmesi işi de sadece dinsel cemaatlara bırakılamayacak kadar önemli ve yaşamsal bir konudur. Türk halkı cumhurbaşkanını seçmek üzere seçim sandığına giderken, sadece bir devlet başkanını değil ama aynı zamanda kendi geleceğini de ve Türk devletinin yönünü de belirleyeceğini de iyi bilmek durumundadır. On bin yıllık Türk tarihi ile, merkezi coğrafyadaki bin yıllık Türk devlet geleneği, Türk ulusuna yirmi birinci yüzyılda tam bağımsız gelecek için yeterli bir destek sağlamaktadır. Türk vatandaşları oylarını kullanırken, dünyanın bugün geldiği durumu iyi görmek durumundadırlar. Her türlü psikolojik savaş ve algı yönlendirmelerine karşı çıkarak, Türk halkı ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda bir seçime yönelmek zorundadır. Türk ulusu cumhurbaşkanını seçerken, halifelik düzeninin okyanus ötesinden İslam coğrafyasına yeniden taşınmak istendiğini de görerek hareket etmek durumundadır. Geçmişten gelen siyasal birikimi, Türkiye cumhuriyetinin ve Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirecek ve her türlü emperyal baskıya direnerek zamanla güçlü bir önder olabilecek cumhurbaşkanının Türk ulusunca seçilmesi dünya barışına önemli katkı sağlayacaktır.Anıl ÇEÇEN yazdı RESİM:kemalistler:com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





