11 Ekim 2021 Pazartesi

PARADİGMA, İFLAS ETMEDİ YAŞIYOR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

PARADİGMA, İFLAS ETMEDİ YAŞIYOR

                                Küreselleşme döneminin başlamasıyla birlikte dünya kamuoyuna çıkan yeni kavramlardan birisi de paradigma kelimesi olmuştur. Daha önceden var olmasına ve eskiden kullanılmış olmasına rağmen, paradigma kavramı yeni dönemin anahtar sözcüklerinden birisi olmuş ve yeni dünya düzenine geçiş sürecini açıkça anlatmaya yönelik bir çizgide her yerde ve çeşitli aşamalarda fazlasıyla kullanılmıştır. Latince kökenli bir kavram olarak dünya sahnesine çıkan ve bu doğrultuda fazlasıyla kullanılarak yeni dünya düzeni oluşturulması için gündeme getirilen paradigma kelimesi, bilimsel makaleler ve konuşmalarda yeni dönemin en fazla kullanılan sözcüğü olmuştur. Bu kavramın yoğun bir biçimde dile getirilerek kullanılması eski dünya düzeninin son yıllarında ortaya çıkmıştır. Bir anlamda yeni dünya düzenine giden yolda gündeme getirilen bu kavram, geçmişten gelen dünya düzeninin yıkılarak ortadan kaldırılması amacıyla da kullanılarak, bugün küreselcilerin zorlamasıyla dünya dillerine girmiş ve fazlasıyla kullanılarak bir anlamda düzen yıkıcılığının anahtarı konumunda kullanılmıştır. Sözlük anlamı olarak biçim, yapı, düzen, kalıp ve de model olarak çeşitli açılardan kullanılan bu kavram bir anlamda bilim ve felsefe anlayışlarının ifade edildiği durumlarda, en kritik noktalarda kullanılabilen bir kavram olarak varlığını bugün de sürdürmektedir. Özellikle, eski düzen ile içine girilmekte olan yeni düzen konuları tartışılırken, paradigma kavramının hem düzenler arasındaki farklılıkların belirtilmesinde hem de modellerin ele alındığı durumlarda biçim ve yapılanma konuları üzerinde durulurken kullanıldığı görülmektedir.

                Sovyetler Birliğinin dağıldığı aşamada paradigma konusu Türk kamuoyuna da taşınmış ve bu doğrultuda kitaplar yayınlanarak, eski düzenden yeni düzene geçerken ortadan kaldırılmak istenen eski siyasal düzenlerin yeni yapılanmaya uygun olarak ele alınmasıyla yürütülen tartışmalarda da en başta gelen kavram olarak gene paradigmanın kullanılmaya çalışıldığı göze çarpıyordu. İçinde bulunulan ortamda kullanılmasına gerek olup olmadığı düşünülmeden bu kavramın her aşamada ortaya çıkarılması kamuoyunda şaşkınlık yaratırken, entelektüel toplum kesimlerinin bu kavrama kuşku ile yaklaşmaya çalıştıkları içine girilen tedirginlik ortamlarında belli oluyordu. Egemen güçlerin kendilerini merkeze oturtarak yeni bir dünya düzeni hayal etmeleri doğrultusunda yönlendirilen kamuoyunda, paradigma kavramı küreselci çevrelerin zorlamaları ile yeni bir yere gelebiliyordu. Terk edilmesi istenen eski dünya düzeninin arkasında bir tarihsel süreç bulunduğu için eski ağaçların yüz yıllık gövdeleri gibi, eski düzenlerin de zaman içerisinde tarihsel derinliklere gömüldüğü ve bu nedenle bunların yerlerinden oynatılmalarının pek de mümkün olmadığı gibi durumlar ortaya çıkarken, bu yüzden de çeşitli alanlarda eskisinden çok farklı çizgilerde tartışmalar birbirini izleyerek yapısal bir dönüşümün gerçekleşmesi için elverişli bir ortam yaratılıyordu. Son aşamada küreselcilik akımının emperyal çevrelerde uygulanmaya çalışıldığı belirginlik kazanınca, dünya kamuoyunda karışıklık kendiliğinden paradigma kavramını öne çıkarmıştır. Küresel basında daha çok eskiden yeniye geçiş sürecindeki dönüşüm üzerinde durulurken, bilim ve felsefe alanlarında paradigma kavramı üzerinden daha entelektüel tartışmalar gündeme geliyordu. Paradigma gibi bir kavram üzerinden eski dünya düzenine yönelen eleştiriler ve düşünsel saldırılar daha kolay yapılabiliyordu. Bu kavramın çok fazla bilinmemesi, birden fazla anlamlara gelmesi ve içeriği doldurulmadan birden kamuoyuna empoze edilmesi, okuyan ve düşünen çevrelerde haklı olarak çeşitli tepkilere yol açıyordu. İnsanlar hangi anlama geldiğini tam olarak bilmedikleri bir kavramın öne çıkartılarak, yeni durumun açıklanmasında kullanılmasını yadırgıyorlardı. Küreselci emperyalizmin yerli temsilcileri ve ajanları yeni duruma uygun dil geliştirirken, globalizm ve paradigma gibi bilinmeyen kavramları kullanmakta ısrarlı davranarak, küreselleşmenin önünü açacak bir yeni söylemi öne çıkarmak için çaba gösteriyorlardı.

Dünyanın tam ortasında merkez ülke olarak, yeryüzü haritasındaki yerini koruyan Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk tarihinden gelen siyasal birikime sahip olması nedeniyle, batı dünyasının emperyalist merkezlerinden tezgahlanan küreselleşme senaryolarına karşı Türkiye daha dikkatli ve mesafeli davranarak hareket ettiği için, medya ve basın organları üzerinden tezgahlanan küreselci oluşumlar ve senaryolar Türkiye’de istenen etkileri yaratamamıştır. Bu durumu gören batı merkezleri Türkleri kafa kola alarak küreselci yapmakta zorlanmışlar ve de paradigma gibi Türk kamuoyunun bilmediği yabancı dil kökenli yeni kavramlar aracılığı ile Türk dünyasının kafası karıştırılmıştır. Bu aşamada yeni emperyalist düzeni dünya toplumlarını teslim almak için kullanan küreselcilik akımının düşünsel boyutları geliştirilmeye çalışılırken, başlığında paradigma kavramının bulunduğu bazı makaleler hatta kitaplar bile yayınlanmıştır. Dünya ülkelerini teslim almakta Türkiye’nin aykırı konumunu iyi bilen batılı emperyal güçler, özel olarak Türkiye’yi ikna etmek ve yola getirerek teslim almak gibi hedeflere hemen ulaşabilme doğrultusunda bu çizgide yeni kitaplar yayınlamışlardır. Bu gibi yayınlarda küreselleşme doğrultusunda globalizm kavramı açıktan halk kitlelerine empoze edilirken, eski düzenden vazgeçmek ya da bu eskimiş yapılanmayı ortadan kaldırmak amacıyla paradigma kavramı fazlasıyla kullanılmıştır. Eski düzenin iflas ettiği öne sürülürken dünya ülkeleri yepyeni bir düzen olarak empoze edilen küreselleşme akımına doğru yönlendirilerek, paradigma kavramının sağladığı uygun ortam içinde bir iflas masası kurulmaya çalışılıyordu. Paradigmanın iflası gibi bir başlığın kullanılması üzerinden, yurt içi ulusal ya da uluslararası alanlardaki var olan düzenlerin iflas ederek geçerliliğini yitirdikleri, paradigmanın çöküşü ya da iflası gibi kavramlar üzerinden de hemen küreselleşme düzeninin emperyal merkezler aracılığı ile kamuoyuna empoze edilmeye çalışıldıkları, yıllar süren gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır.

Paradigmanın iflası gibi bir birleşik kavramı durum analizi yaparken ortaya atmak, küresel emperyalizmin saldırganlığının uzantısı olarak devreye girmiştir. Tıpkı inşaat şirketlerinin yaptığı gibi bir araziye yeni bir inşaat yaparken, bu alanda var olan eski binalar nasıl yıkılıyorsa, emperyalist merkezlerin çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri çeşitli senaryo ve planları geçerli kılmak üzere paradigma kavramının yıkıcı bir kelime olarak kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir.  Paradigma kavramı, içinde bulunulan süreç ve bu çizgideki gelişmeler yeni bir dünya düzenini gündeme getirirken açıkça eski düzeninin yıkılmasına aracılık etmekte ya da gelmekte olan konjonktür olarak önceden belirlenmiş belirli değerlere bağlı bir biçimde etkisini hissettirerek, beklenen büyük dönüşümün zaman içerisinde gerçekleşmesine yardımcı olabilecek bir anlamı, belirli bir aşamadan sonra taşımaya başlamaktadır. Paradigmanın bir şekil, bir yapı ya da bir model olarak farklı anlamlara gelmesi dikkate alındığında, bu gibi durumların siyasal ya da toplumsal düzeyde biçimlendiği göze çarpmaktadır. Dincilik, laiklik, ulusçuluk, devletçilik, eyaletçilik, alt kimlikçilik, federasyonculuk, modernizm, şehircilik ya da imparatorluk gibi kavramlar, birer devlet ve toplum modeli olarak yüz yıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde yürürlüğe geçirildikleri için, bu gibi sözcüklerin aynı zamanda kendi dönemlerinin paradigmaları olarak kabul edilmeleri gerektiği açıktır. Her devlet ya da toplum düzeni bir yapılanma ya da model olarak farklı dönemlerde ortaya çıktıkları için, onları yaratan konjonktür, bu kavramlar üzerinden geliştirilen paradigmaların aynı zamanda belirleyicisi de olmaktadır. Uzayıp giden yıllar geçtikçe dünya koşullarını değiştiren farklı konjonktürler ortaya çıkmakta ve bunların etkileri ile de var olan düzeni ifade eden paradigmalar yıpranarak tarih sahnesinden çekilmektedirler. Yüzyıllar birbirini izleyerek tarihsel birikimi ortaya koyduğunda ülkelerin başında bulunan yönetimler devre dışı kalmakta ve bu doğrultuda önemli toplumsal dönüşümler ya da siyasal devrimler ön plana çıkabilmektedir. Bilim ve kültürü geliştiren bu gibi değişimlerin birbirini izlemesi üzerine paradigma kendiliğinden değişebilmektedir. Böylesine bir değişimin tarihsel süreç içinde kendiliğinden ortaya çıkabilmesi gibi aynı zamanda, yeni bir hegemonya düzeni peşinde koşan güç sahibi kesimlerin de zorlamaları ile, bir paradigma değişimi öne çıkabilmektedir. Değişim ve dönüşüm paradigmanın iflası gibi bir kavram ile  açıklanabilmektedir.

Paradigma kavramı ulusal ya da uluslararası düzeyde ele alındığı zaman birbirinden çok farklı değerlendirmeler ortaya çıkabilmektedir. Egemen güçlerin baskıları sürecinde oluşan ulusal ya da uluslararası düzenler yeni ortaya çıkan gelişmeler doğrultusunda değişime doğru zorlanırlarken gene bir paradigma tartışması kendiliğinden gündeme gelebilmektedir. Batının emperyalist devletleri ile her zaman için çekişme ve çatışma ortamı içinde olan merkezi bölgedeki Türk devletleri, üç yüz yıldır batı dünyası ile inişli çıkışlı bir ilişki düzeninde olmuş ve bu nedenle de beklenmeyen önemli dönüşümler yaşanmıştır. Türkiye için yazılan kitaplarda Türklerin neden üç yüz yıldır bir bocalama dönemine doğru sürüklendiği ele alınarak, her yönü ile tartışılmış ve Osmanlı imparatorluğunun batının uydusu haline düşmesi nedeniyle yirminci yüzyıla girerken dağılması üzerinde durulmuştur. Batı sanayileşirken, göçebe ve tarım toplumu konumunda bir yapıya sahip olan Osmanlı devletinin çöküşünün kaçınılmaz olduğu dile getirilmiştir. Sanayileşme batı toplumlarının sosyal yapısını dönüştürürken paradigma uluslararası alanda değişmiş ve buna ayak uyduran emperyal devletlerin etkileri ile, Osmanlı devleti gibi batı sisteminin dışında kalan bir devlet eski model yapılanması ile geride kalarak hızla çöküş sürecine doğru yönlendirilmiştir. Osmanlı devleti bir imparatorluk olarak çok geniş bir merkezi alana hükmetmesine rağmen üretim ve yaşam düzenlerinin batı dünyasında değişmesinin etkileri altında kalarak, geride kalmanın faturasını çöküşe sürüklenerek ödemiştir. Osmanlı döneminde başlayan bozulma ve çöküşün bedelini Osmanlı devleti yıkılarak ağır bir biçimde ödemiştir. Sanayileşen ülkelerin dünya uygarlığını temsil eder bir noktaya gelmesi üzerine çağdaşlaşma, batılılaşma ve de kalkınma gibi alanlardaki ilerlemelerin ölçü ve kalıpları değişmiş ve bu doğrultuda paradigma değişikliğinin içeriği batı ülkelerini taklit etmeye doğru kaymıştır. Osmanlı devletinin sanayileşmesini önleyen ama Hrıstiyan batı ülkelerinin çıkarları doğrultusunda hak ve özgürlükleri tanıyan yasal düzenlemeleri Tanzimat ve Islahat fermanları aracılığı ile yayınlayan Osmanlı yönetimi, üst yapı değişiklikleri ile yetinerek ve de alt yapı dönüşümlerine yönelmeden   gerilemek sürecini hızla tamamlayarak temsil ettiği paradigmanın ortadan kalkmasında önemli bir rol oynamıştır. Son aşamada modern dünya ile bütünleşmeye çalışan Osmanlı devleti, modernleşme doğrultusunda adım attıkça aynı zamanda sömürgeleşerek çöküşten kurtulamamıştır.

Birinci dünya savaşı sonrasında yeni bir devlet cumhuriyet rejimi altında kurulunca, ulusal paradigma değişmiş ve imparatorluğun yerini çağdaş bir ulus devlet almıştır. Balkanlar ve Kafkaslar gibi geçmişten gelen farklı toplulukların bir arada yaşadığı bölgelerin tam ortasında yer alan ve İngiliz emperyalizminin Balkanlar ve Kafkaslar arasında bir köprü konumundaki Anadolu yarımadasını da Balkanlar ya da Kafkaslar’daki küçük devletçikler gibi parçalamak isteyen Sevr planını, o dönemin dünya gücü olan İngiltere’nin gerçekleştirmeye çalışması, yeni paradigma olarak batı bölgesinden sürekli olarak empoze edilmiştir. Batılı emperyalistlerin bölgesel federasyon aracılığı ile baskı düzeni kurmasına karşı çıkan Türk ulusunun direnişi ve karşı çıkarak bir ulusal kurtuluş savaşı vermesi ile onların istediği federasyon planı yerine, Türk ulusunun istediği ulusal toplum düzeni ve ulus devlet yapılanması devreye sokulmuştur. Emperyalist işgal üzerine ayağa kalkarak bir var olma savaşı veren Türk ulusu, bu milli mücadeleyi kazanarak çağdaş dünyada tam bağımsız devlet olarak var olma ve yaşama hakkını güvence altına almıştır. Böylece yeni devlete giden yol açılırken imparatorluk dönemi eski paradigma olarak görülmüş ve çöktüğü için geçersiz ilan edilerek, yerine Türk ulusal kurtuluşunu yürüten önderlik ve kadronun öncülüğünde ve çağdaş cumhuriyet şemsiyesi altında, ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet ortak paradigması Kemalist Cumhuriyet paradigması olarak, ulusal egemenliğine kavuşmuş olan Türk ulusunun tam bağımsızlık düzeninin yeni siyaset modeli olarak, Türkler ‘in inisiyatifi olarak devreye girmiştir. Çağdaş cumhuriyetin ulus devlet ile aynı zamanda kurulmuş olması ortaya diğer ülkelerden farklı bir durum çıkarmış ve bu nedenle de Türk ulusunun dünyanın ortasında kurmuş olduğu devletin adı Kemalist Cumhuriyet olarak konulmuştur. Atatürk ve arkadaşları Türk ulusuna çağdaş bir cumhuriyeti  ulus devlet ile birlikte kazandırırken, Türkiye’nin paradigması ayrı bir model olarak kimlik kazanmış ve sonraki yıllarda Türkiye düşmanlarının ana hedefi olmuştur.

Resmi ideoloji kavramı üzerinden geliştirilen Türkiye düşmanlığı girişimleri her aşamada dıştan destekler alarak öne çıkmış ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin ana yapısını oluşturan Kemalist Cumhuriyetin temel normunu oluşturan yapılanma modası geçmiş ya da geride kalmış bir siyasal kalıp olarak görülmüştür. Evrensel hukuka uygun olarak tarihsel süreç içinde siyasal alana çıkmış olan Türk devletinin resmi ideolojik yapı olarak ele alınması ve küçük bir azınlığın çıkarlarını temsil eden bazı değerlerin resmi ideoloji suçlaması çerçevesinde, paradigma tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Siyasal paradigma olarak kabul edilmesi gereken Atatürk Cumhuriyeti modeli, bütün dünya ülkeleri için bir çağdaş cumhuriyet olarak örnek bir yapılanma olarak görüleceğine, resmi ideoloji adı altında küçümsenerek yıpranmış ve modası geçmiş bir eski yapılanma olarak dünya kamuoyu önünde gözden düşürülmeye çalışılmıştır. Atlantik emperyalizminin iki büyük gücü olarak ABD ve Fransa gibi dev ülkeler Osmanlı devleti sonrasında geride kalan Türk halkını yok sayarak, yollarına devam etmek istemişler ve bu yüzden Kuvayı Milliye savaşının bir sonucu olarak doğan Türkiye Cumhuriyeti’ni kabul etmeye yanaşmamışlardır. Benimsemedikleri Türkiye yapılanmasını zaman içerisinde ortadan kaldırabilmek üzere, sürekli bir resmi ideoloji karalaması üzerinden devletin omurgasını oluşturan siyasal paradigmasını her zaman için reddetmişlerdir. Bunun gibi olumsuz yaklaşımların birbirini izlediği Türkiye’de sonunda bazı alt kimlikçi ve Atatürk karşıtı bilim adamı ya da yazarlar ortaya çıkarak, böylesine bir paradigmanın iflas ettiğini dile getirme çabası içine girmeye başlamışlardır. Bu çizgideki saldırıların tamamı, ulusal kurtuluş savaşını ve onun eseri olan çağdaş ve laik Türk devletini yıkmaya dönük saldırılar olarak bugünlere kadar sürüp gelmiş ve son noktada paradigmanın iflası kavramın tırmandırılması üzerinden bütünüyle dışlanarak yok edilmeye doğru zorlanmıştır.

Birinci dünya savaşı sonrasında Türk devleti kurulurken, Osmanlı aydınlarının kurtaramadığı bir ülkeyi geride kalan Türk toplumunun sahip çıkması bekleniyordu. İmparatorluk döneminin önde gelen burjuva kesimleri çağdaş dünya ile kopmamak ve eskisine oranla daha yakın olabilmek için büyük kentlerde okumuş entelektüel kesimlerin ülkeyi kurtarabilmek için bazı siyasal girişimlerde bulundukları görülüyordu. Çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devleti içinde birçok millet, etnik gruplar ve dinsel tarikatlar, devletin çöküşü üzerine altında kalmamak ve eskisinden daha iyi düzen içinde yaşayabilmek için gelişmiş batı ülkeleri ile yakın ilişkiler kurabilmenin arayışı içinde öne çıkıyorlardı. Osmanlı devletinin bir ulus devlet haline gelememesi nedeniyle imparatorluk aydınlarının üzerinde bir ulusal etiket bulunmuyordu. Üç büyük dinin yayılmış olduğu merkezi coğrafya topraklarında Osmanlı imparatorluğu bütün tebasını bir milli kimlik etrafında toplayamadığı için, İstanbul ve İzmir gibi büyük sahil kentlerinde yaşayan gayrimüslim kesimler ile cemaatlerin batılı emperyalistlere yakın durarak, geleceğe dönük bir iş birliğini oluşturabilme gibi girişimlerle savaş sonrası dönemin barış ortamını sağlayabilmenin çabası içinde oldukları görülüyordu. Türk halkının kurtuluş mücadelesinin ötesinde sahil kentleri iş birliği arayışları, daha çok halkın zengin kesimlerinin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışıldığı için, Türkiye halkının öncelikli sorunlarının ya da ulusal çıkarlarının bu aşamada ihmal edilmesi gibi bir durum gündeme geliyordu. Siyasal toplumların sınıfsal yapıları ile ulusal toplumların alt taban ve üst noktaları arasında çok büyük gelir farklarının öne çıktığı bir durumda, aydınlar ve halk kitlelerinin topluca bir ulusal kurtuluş ya da cumhuriyetçi kuruluş hedefi doğrultusunda ortak hareket etmeleri, yirminci yüzyılın ilk yıllarında mümkün olamamıştır. Aydınlar ülkeyi ve yeni kurulmakta olan devleti batıya doğru çekerlerken, geride kalan Türk halkı bulunduğu coğrafyanın koşullarını dikkate alarak yeni kurulmakta olan çağdaş devlet yapılanmasının ülkeyi geride kalmışlık ya da azgelişmişlik çıkmazından bir an önce kurtarabilmesinin yollarını arıyordu. Toplumun tepesi ile alt tabanının ters düştüğü bir aşamada toplumsal uçurum oluşması yüzünden yeni bir devlet kurmanın zorlukları kurucu iradenin önüne çıkarken, kurucu önderin daha önceden hazırlamış olduğu çağdaş cumhuriyet planı devreye sokularak, dünyanın ileri ülkeleri ayarında yepyeni bir devlet ortaya koyacak bir yönde, Türk devleti için temel bir kalıba yaslanacak yeni paradigmanın temel taşları birbirini izleyen bir yönde atılıyordu.

Türkiye devletinin kuruluşu sırasında ülkede var olan aydın potansiyeli içinden bir kısım entelektüel, devletin kuruluş aşaması içerisinde yer alarak resmi ideoloji olarak karalanmak istenen cumhuriyet modelinin hem inşasında hem de daha sonraki aşamalarda her türlü saldırıları karşı korunmasında savunmacı bir çizgide hareket etmişlerdir. Rusya’da Sovyetler Birliği işçi sınıfı olmadan Bolşevik kadrolaşmanın öncülüğünde bir sosyalist devrim yaparken, Türkiye’de Türk halkı da kurucu iradeyi temsil eden Kemalist kadrolaşmanın öncülüğünde öne geçerek, demokratik bir devrimci yapılanmayı Kemalist devrim başlığı altında inşa etmeye çalışıyorlardı. Emperyalist merkezler ve onların yerli işbirlikçileri bu aşamada devreye girerek, devletin kuruluşunda rol alan ve Atatürk ilkeleri doğrultusunda bir cumhuriyet rejimi ile ulus devleti aynı zaman dilimi içinde oluşturan bir yapılanmaya katkıda bulunan antiemperyalist ve ulusalcı aydınlara karşı, resmi ideolojinin neferleri biçiminde saldırı kampanyaları düzenleyerek ulusalcı ve cumhuriyetçi paradigmanın oluşumunu engellemeye çalışmışlardır. Bu doğrultuda yeni cumhuriyete fazlasıyla zarar verirlerken, Türk aydınlanmasını ve kalkınma çabalarını da engelleyerek paradigmanın iflas ettiğini dünya kamuoyuna göstermeye çalışmışlardır. Uzun süre gerici ve dinci çevrelerin baskıları ile harekete geçememiş bir halk olarak Osmanlı ahalisi durgun bir toplumda yerinde sayarken, batıdan esen yenilik rüzgarlarının etkisi altında kalmış ve böylece ortaçağdan kalma bir imparatorluk olan Osmanlı devletinde yenilikçi akımlar güçlenerek merkezi coğrafyanın da çağdaş dünya ile yakınlaşmasının önü açılmıştır. Tutucu bir toplum yapısından yenilikçi bir hareket çıkarabilmek ya da aydınlanma dönemi başlatmanın ne kadar zor olduğu, Osmanlı devletinin son yüzyılında açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş böylesine yüz yıllık bir oluşumun sonucu olmuştur. Türk damgalı yeni bir devletin tarih sahnesine çıkışında, yavaş yavaş gelişen yenilikçi ve kalkınmacı girişimlerin rolleri olmuştur. Dış bağlantılı işbirlikçi taşeron çevrelerin bugün karşı çıktıkları Kemalist Cumhuriyet paradigması, uluslararası alandaki yoğun gelişmeler ve uluslararası alandaki yeni ortaya çıkan yapılanmaların yansıması ile gerçekleşen gelişmelerdir.

Tanzimat ve Islahat dönemlerindeki yenilikçi girişimler, batı dünyasından yeni düşünce akımları ile bilimsel gelişmelerin rüzgarlarını orta dünyaya doğru taşıdığı zaman, Meşrutiyet dönemleri yaşanmış ve daha sonra da iki ayrı Meşrutiyet döneminin getirdiği birikimler sonucunda da Kuvayı Milliye mücadelesinin zafer ile hedefe ulaşmasıyla, Türkiye’de de cumhuriyet dönemine geçilmiştir. Türkiye düşmanlarının bir avuç azınlığa hizmet ettiğini ileri sürdükleri Kemalist devrim   tamamen ulusal ve uluslararası gelişmelere paralel bir doğrultuda gerçekleşmiştir. Osmanlı devletinin son iki yüzyılında dünya kavgası Orta Doğu bölgesine yansırken, bütün yenilikçi akımların ve düşüncelerin Osmanlı aydınları aracılığı ile bölgeye geldiği, imparatorluk sonrası yenileşme hareketlerinde açıkça göze çarpmaktadır. Sonraki aşamada Türk devletinin kurulması ile cumhuriyet dönemi aydınları devreye girerek, gelişmiş batı ülkelerinden yenilikçi bilgi, bilim ve düşünce akımlarının en kısa zamanda ülkeye aktarılabilmesi için sürekli çaba içinde girişimlerde bulunmuşlardır. Ne var ki, yılların geçmeye başlaması ile batı emperyalizmi uygar yüzünü öne çıkararak sömürgeciliğe başlamış ve bu doğrultuda emperyal gücünü zorlayarak yeni Türk devletinin geleceğini kıskaç içine almak istemiştir. Atatürk döneminde cumhuriyet çok hızlı bir tempo içinde kurulurken ve daha sonra da Misakı Milli sınırları içindeki halk kitleleri ile kaynaşırken, anti-emperyal cumhuriyet yönetiminden rahatsız olan batı dünyası ile Türkiye arasındaki  kurulmuş olan köprülerin atılmaya başlandığı ve bu noktadan sonra da cumhuriyet devleti kötülenirken, yeni bir paradigma tartışması çıkartılarak  iflas ettiği ileri sürülen bu paradigma aracılığı ile Atatürk cumhuriyetine de kara çalınarak, yeni devletin çöktüğü ya da çökertilmesi gerektiği gibi yaklaşımlar topluma empoze edilmeye başlanmıştır. Jön Türk hareketinin yarattığı İttihat Terakki ve Kuvayı Milliye hareketi örgütlenmeleri gibi yeni girişimler ülkedeki yenilikçi girişimler ile bütünleşince ve sonradan kuzeyden gelen Türkçülük akımı ile de bütünleşince, Atatürk cumhuriyetinin modeli tamamlanmıştır. Böylece paradigma olarak adlandırılan modelin sistemleştirilmesindeki son adım atılmıştır.

Devleti kuran Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkeleri resmi ideoloji olarak gören ve bu doğrultuda küçümseyerek halk kitleleri ile kurucu iradeyi ve kadroyu birbirinden ayırarak değerlendiren bir yaklaşımı  benimseyen cumhuriyet düşmanları, İtalyan solcularından yararlanarak aldıkları hegemonya teorisini dayanak noktası haline getirerek ve devleti kuran yükselen sınıf olarak  küçük burjuvaziyi öne çıkararak, bu kesimin temsilcisi konumundaki kurucu kadronun hegemonyasının eksik kalması yüzünden, tam anlamıyla bir hegemonik düzen kurulamadığını ve bu açıdan da yeni devletin paradigmasının geçersiz kaldığını öne sürebilmişlerdir.  Bir ülkede üretici güçlerin pasif kalması ya da yeterince harekete geçememesi gibi durumlarda, yeni ortaya çıkan sınıf ya da toplum kesimleriyle üretici güçlerin bir araya gelememeleri yüzünden yeni paradigmayı sırtında taşıyarak devletleştiren kurucu iradenin istediği düzeni kuramadığı ve bu nedenle de demokratik bir rejim altında halk kitlelerinin çoğunluğu ile bir ortak rıza düzeninde mutabakata varılamadığı açıkça görülebilmektedir. Bu çizgide cumhuriyet karşıtlarının, halk kitlelerine yeni bir üretim düzeni getirerek onların gereksinmelerini karşılayamayan yeni sınıf olarak küçük burjuvazinin Türkiye’de hegemonya kurma şansını elinden kaçırdığını, bu yüzden de ortaya konmuş olan siyasi paradigmanın geçersizliği ile karşılaşıldığı dile getirilebilmektedir. Onlara göre bu aşamada üretici güçleri ele geçiremeyen cumhuriyetin kurucusu öncü kadro, hegemonya eksikliğini gidermek üzere bir kurucu ideoloji oluşturarak halk kitlelerini bu doğrultuda yönlendirmeye çalışmaktadır. Türk devletinin kuruluşundan bu yana yaşanan gelişmeler bir arada değerlendirildiği zaman, yeni yükselen sınıf olarak küçük burjuvazinin bir üretim düzeni oluşturamadığı ve bu yüzden de eski üretim düzeninin sahipleri olan sermaye çevreleriyle de karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Böylesine bir siyasal boşluğun doldurulmasında kuruluş aşaması tamamlanan devletlerin kendi ideolojilerini ya da siyasetlerini oluşturma haklarını bütün devletler gibi Türk devleti de tamamlamaya çalışmış ama resmi ideoloji suçlamalarıyla hareket eden dışarının adamları ya da yerli işbirlikçileri, Türkiye’yi kendi çizgilerine çekmek üzere şimdi de paradigma kavramı üzerinden saldırıya geçebilmektedirler.

Türk ulusal kurtuluş savaşını ve bunun sonucunda kurulmuş olan tam bağımsız cumhuriyet devletini bir türlü kabul etmek istemeyen emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri, alt kimlikçi ve tarikatçı çevreler ile işbirliği yaparak yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türklerin var olabilmek için gösterdikleri kutsal savaşlarını görmezden gelerek, Türkiye’nin milli mücadelesinin  gerçekdışı olduğunu ve  batı blokunun içerideki adamları ile anlaşılmasıyla, milli mücadele kavgasının aslında görünüşte bir senaryo olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Milli mücadelenin son tahlilde emperyalizm ile gizli bir uzlaşma yapılarak, mazlum uluslar için gelecek umudu getiren bir senaryo olarak  düzenlendiğini iddia ederek, Türklerin hayatını ortaya koyduğu ölüm-kalım savaşını inkar ederek suçlayan bir tutum içine girmişler ve bu doğrultuda kitaplar yayınlayarak paradigmanın kurtuluş dönemi sonrasında  gündeme gelen kuruluş aşamasına gelindiğinde yeni bir paradigma iflası ile karşı karşıya kalındığını öne süren bilim adamları ya da araştırmacı yazarlar, ortaya çıkarak geçmişten gelen çamur atma senaryolarını geleceğe yönelik bir çizgide sürdürmeye çalışmışlardır. Yeni Türk devletinin mazlumların yanında olmadığını aksine hep emperyalist kamp ile birlikte hareket ettiğini öne süren dış bağlantılı ve işbirlikçi kesimlerin paradigma kavramı üzerinden ciddi bir cumhuriyet yargılamasına yöneldikleri görülmüştür. Avrupa Birliğine alınmayan ama batının çıkarları ya da güvenlik sorunları gündeme geldiği zaman Nato gibi bir askeri örgütün ya sınır karakolu ya da cephe ülkesi konumunda dış güçlerin çıkarı için kullanıldığı görülünce, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ne dönük karalamaların giderek arttığı ve Türk halkının Atatürk Cumhuriyetinin rejimi ile uzak tutulmaya çalışıldığı görülmüştür. Resmi ideoloji kavramı üzerinden her türlü saldırı ve kara çalma, emperyalistlerin oyunu olarak devam ettikçe, milli mücadele ile birlikte halkçı cumhuriyet de halktan kopukluk paradigması altında küçümsenmeye çalışılıyordu. Batı blokuna Osmanlı döneminden kalma bağlılık ve batıyı sürekli olarak medeniyet olarak görme tavrı yüzünden, batı emperyalizmi Türkiye’yi zaman içinde sömürgeleştirerek paradigmanın değişimini sağlıyordu.

Milli mücadelenin anti-emperyalist bir hareket olmadığı tezi Türk halkının Kuvayı Milliye’den gelen rejim ile yakınlığını sarsıyor ve halk ile devlet arasına kocaman bir güvensizlik ortamı yaratıyordu. Rusya ile Avrupa arasında kalan Osmanlı devleti yıllarca savaşmak zorunda kaldığı için içeriden çökerek çökme noktasına sürüklenmişti. Osmanlı devletinin yerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ de Asya ve Amerika arasında kalınca, geçmişten gelen birikim ile bu merkezi konumunu geliştirerek güvenliğini sağlamak durumunda kalıyordu. İngilizler Anadolu’yu işgal ederek bu yarımada üzerinden Asya’daki sömürgelerinin güvenliğini sağlamak istiyordu. İslam dünyasını Türkiye üzerinden kontrol etmek isteyen İngilizler halifeliği kaldırarak, İslam ülkelerini kendisine birer sömürge olarak bağlayabilmenin arayışı içinde idiler. İngilizlerin halifeliği kaldırtmasıyla birlikte Atlantik emperyalizmi iki okyanus arasındaki geniş alanları ortaklık düzeni içinde kendisine bağlayabilmenin yolunu buluyordu. İkinci dünya savaşında İngilizlerin yerini Amerika’nın almasıyla birlikte, merkezi coğrafyanın sömürgeci yapılanması değişiklik geçirerek Siyonizmin etkili olduğu bir coğrafyaya dönüşüyordu. İmparatorluklardan ulus devletlere doğru bir geçiş aşaması yaşanırken, Atlantik emperyalizmi bütün dünya kıtalarını sömürgeler üzerinden kendine bağlıyordu. Kendi bağımsızlığı için savaşarak ulusal egemenliğini kuran Türk devleti de bu aşamada parçalanan imparatorlukların içinden çıkan ulus devletlere benzer bir biçimde tarih sahnesine çıkıyordu. Türkler kendi ulus devletlerini kurarken Anadolu toprakları üzerinde başka devlet senaryoları ile karşı karşıya kalıyor ve bu nedenle de Türkiye’nin ulusal yapılanmasına batılı emperyalistler karşı çıkarak alt kimlikçi yapılanmaları Türk devletine karşı dayatıyorlardı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet yapılanması, emperyalistler tarafından ortadan kaldırılmak istenen bir müflis paradigma çizgisinde suçlanarak ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Milli mücadelenin ulusal kimliğini inkar ederek, Anadolu’da bir federasyon peşinde koşan emperyalist güçler, alt kimlikçi bir federasyon peşinde koştukları için, Lozan Antlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet paradigmasını görmezden gelerek ve bunun her fırsatta kaldırılması için  girişimlerini ve baskılarını güçlü bir biçimde sürdürerek, Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılabilmesinin yollarını aramışlardır Yeni kurulmuş bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti emperyalist devletler ile boğuşurken, ulusal kurtuluş savaşı yıllarından gelen  çağdaş ulusalcı paradigmasını korumakta çok zorlanmıştır. Anadolu topraklarında eskiden beri var olan etnik kimlikler arasında bir Orta Doğu federasyonu kurabilmenin çabası içindeki emperyalistler, hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanak noktası olan temel paradigmayı olumlu çizgide karşılamamışlardır. Bu çerçevede dünyayı paylaşma derdinde olan büyük emperyalist ülkeler Türkiye’yi bir alt emperyal devlet olarak ilan etmekten çekinmemişlerdir. Türkiye’nin doğu, güneydoğu ve kuzeydoğu, kuzey batı ile güney coğrafya bölgelerinde ayrı devletler kurmaya çalışan emperyalistler, bu bölgelerde yaşayan halk topluluklarına ayrı kimlikler vererek, Anadolu’yu paramparça edebilmenin çabası içinde olmuşlardır. Bir ulus devlet olarak sahneye çıkan Türk devletini alt emperyalist kol olarak suçlayan büyük emperyalistler, aynı zamanda küçük bölge halklarına da yeni etnik kimlikler kazandırarak, bunları büyük ulus devletleri parçalama planlarında bölücü güçler olarak korumanın arayışı içinde olmuşlar ve böylece yirminci yüzyılın ulus devletlerini tasfiye projeleri doğrultusunda ulus devlet paradigmalarını teker teker ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti böylesine karşıt bir süreç yaşarken, dış dünyadan hiçbir zaman destek görmemiş aksine her zaman yoluna engeller çıkartılarak, bu çağdaş ulus devlet dünya haritasından silinmek istenmiştir.  Son derece imkânsız bir ortamda kurtuluş savaşı kazanarak bağımsız bir ulus devlet kurmayı başaran Mustafa Kemal tarihte bireyin oynayabileceği en büyük rolü sahneye koymuştur. O dönemin karışıklığı içinde hem savaşı kazanmış hem de bağımsız bir devlet kurmuş komutana medeni dünya yardımcı olacağına, karşı çıkarak onun oluşturduğu tam bağımsız, ulusal ve üniter devlet modelinin paradigmasını ortadan kaldırabilmek için her yolu denemişlerdir, ama başaramamışlardır. Türkiye’nin paradigması bugün daha güçlü bir biçimde yaşamaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder