Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2025 Pazar

KEMALİZM BAASÇILIK DEĞİLDİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

   KEMALİZM BAASÇILIK DEĞİLDİR  

Yeni yıla girişle birlikte hem dünya düzeyinde hem de ülke düzeninde çok önemli değişiklikler yaşanmış ve birbiri ardı sıra güdeme gelen dönüşümler birbirini etkileyerek yeni yılla birlikte, yepyeni bir dünya ve ülke düzenlerinin birbirini etkileyerek eskisinden çok farklı bir küresel düzene doğru yönelirken, Türkiye gibi ulus devletler yepyeni bir küresel düzene doğru yönlendirilmeye başlanmıştır. Var olan ulus devletler düzeninden önce merkezi coğrafya ve dünya karalarının çoğunda geniş topraklara egemen olan imparatorluklar uzun süren geçerlilik süreçlerinde yaşanan olaylara dayalı bir biçimde gündeme gelen ulus devletler, son üç yüz yılda dünya konjonktürünün yeni uluslararası düzeni zorlayan değişim döneminde, dünyanın her bölgesindeki sömürgelerin zamanla ulus devletlere dönüştüğü görülmüştür. Bugünkü küresel düzen açısından konuya yaklaşıldığında, imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasının son dönemleri yaşanmaktadır. Ulus devletler üç yüz yıllık zaman süreci içinde kendilerine tanınan süre içinde uluslaşma oluşumunu tamamlayabilirlerse, yirmi birinci yüzyıla batı dünyasında yer alan ulus devletler gibi katılarak, uluslaşmanın gerçekleştirdiği ulus devlet yapılanması ile yollarına devam edebilmektedirler. Ne var ki, birinci dünya savaşı sonrası dönemde imparatorlukların dağılmasıyla birlikte, gündeme gelen uluslaşma olgusu böylece toplumsal milletleşme ile bir ulus ve devlet kaynaşmasını öne çıkarmaktadır. Yirminci yüzyılın son dönemlerinde büyük devletlerin uluslaşma oluşumunu tamamladıkları görülmekte ama küçük devletlerin merkezi açıdan güçlenemedikleri için ülke halklarının çeşitli toplulukların uzantısı olan farklı kimlikleri, ulusal bütünleşme içinde entegrasyona kavuşamadıkları ve bu yüzden dağılma, çözülme ya da çökme gibi olumsuz durumlarla karşı karşıya kaldıkları anlaşılmaktadır.

Bugün yaşanmakta olan Suriye devletinin bitiş senaryosu, Türkiye ile karşılaştırıldığı zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet niteliğini cumhuriyetin yüzüncü yılında ki etkinlikler ile tam olarak kazandığı görülmektedir. Yüz yıl sonra bazı devletlerin toplumlarının geniş birliktelikler oluşturarak uluslaşmayı bir hedef yaptıklarını ve bu doğrultuda uluslararası süreç içinde toplumsal uluslaşma açısından olumlu yaklaşımlarını tamamladıklarını ama bazı küçük ulus devletlerin ise bu açıdan böylesine bir dönüşüme konu olamadıkları, ancak bu gibi bir dönüşüm için yeni uluslaşma programları uygulayarak, diğer ulus devletler ile oluşturulan geniş birlikteliğin içinde yer almaya çalıştıkları ortaya çıkmaktadır. Dünya tarihi incelendiği zaman büyük devletlerin daha kolay uluslaşarak birer ulus devlet görünümünde, uluslararası toplum içinde daha güvenceli bir konumda çağ değişimi olgusunu tamamlamaktadırlar. Suriye bir küçük devlet olarak ulusal merkezini güçlendiremediği için devlet düzenini koruyamamış ve bu nedenle bir çöküş sonrasında gündeme gelen yeni dünya düzenine doğru siyasal olaylar yönlenmeye başlamıştır. Türkiye ise, eski bir imparatorluğun bugünkü uzantısı olan bir ulus devlet olarak imparatorluk sonrasında, eski Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş olan tek ulus devlet olarak kendisini çevreleyen diğer sınır komşusu devletlere örnek olmuştur. Çağ değiştirirken, Türkiye Atatürk’ün güçlü ulus devleti olarak üniter ve ulusal yapı sentezini koruyarak yoluna devam ederken, yanıbaşındaki sınır komşusu olan Suriye devleti içine girdiği siyasal çöküntü dönemi sonunda, hiçbir zaman doğru dürüst bir ulus devlet olma noktasına gelememiştir. İşte böylesine bir aşamada önce Irak ve daha sonra da Suriye gibi iki eski BAAS devleti, bölünme ve dağılma süreci ile karşı karşıya kalmışlardır. Kutsal topraklar olarak ilan edilen eski Osmanlı ülkelerinde yeni dönemde iki ayrı devlet kurulurken, imparatorluk dışında kalan Arap topraklarında BAAS partisinin çekirdek yapısına dayanan cumhuriyetci devlet yapıları örgütlenerek imparatorluk sonrası dönem için ulus devlet arayışlarına girilmiştir.

Birinci dünya savaşı sonrasında yaşanan yüz yıllık zaman dilimi dolarken, Türkiye bir ulus devlet olarak oluşumunu tamamlayarak yüzyıl değişiminde ulus devlet kimliğini koruyarak hareket etme şansını elde etmiş ama Baas partisinin iki ayrı devleti olarak, önce Irak sonra da Suriye devletleri bölünme ve dağılma sürecine doğru kaymışlardır. Bugün Irak devleti üçe bölünmüşken Suriye’ye müdahale eden batılı emperyalist devletler, bu küçük ülkeyi de kendi çıkarları doğrultusunda bölerek parçalamaya çalışırlarken, bu ülkenin sınır komşusu olarak Türkiye’de yeni başlayan Suriye bozgunu sonrasında dışarıdan gelen birçok yansımanın etkisi altında kalmıştır. Birer Orta Doğu devleti olarak tarih sahnesine çıkan Irak ve Suriye batılı emperyalist güçlerin müdahaleleri ile uğraşmak zorunda kalmışlardır. Yirminci yüzyılda ortaya çıkan bu iki ulus devlet projesi başarısızlıkla uğraşarak, bölgeye dışarıdan müdahale eden Emperyalist ve Siyonist güçlerin savaş senaryolarına sürüklenirken, savaş sonrası dönemde bu iki devlet için İngiliz emperyalizmi kendi kurdurduğu BAAS partisi modeli çizgisinde hareket ederek, Arapların çok yoğun olarak yaşadığı bu toprakları uzaktan kumandalı yönetmek üzere yeni bir hazırlık olarak, bölgedeki Arapları örgütlemek üzere, Arap milliyetçiliğinin belirli ilkelere dayalı olarak yenilenmesini öne çıkarmışlardır. İngilizlerin çıkarları doğrultusunda Orta Doğu bölgesi yeni bir düzene oturtulurken, Araplık, Müslümanlık ve sosyalizm kaynaklı bir ülkesel sentezi BAAS partisini kurdurarak yeni dönemin Arap dünyası yapılanmasını öne çıkarmışlardır. Osmanlı sonrası Orta Doğu yeniden yapılandırılırken, İngilizler batı dünyasının birikimini kullanarak merkezi alanda ilan edilen Arap cumhuriyetlerini demokrasi ile buluşturmak ve sonraki aşamada da bu cumhuriyetleri demokrasi ile bir araya getirerek, kaynaştırmaya çalışmak gibi devlet kuruculuğu yaptıkları görülmüştür. Orta Doğu modeli olarak gösterilen BAAS modeli siyasal rejimler bu isimleri çağrıştıran üçlü senteze uygun bir yapılanma içinde uygulama alanına getirilmişlerdir. Yirminci yüzyılda Orta Doğu için model olan BAAS rejimleri son olarak gündeme gelen Suriye krizi ile dönemini tamamlayarak geri çekilmeye başlamıştır.

Orta Doğu için hazırlanmış bir model olarak İslam devletleri için hazırlanan BAAS rejimi bölgede varken, kuzeyde Sovyetler Birliği dünyanın kuzey bölgelerini etkilemeye başladığında Avrupa’nın eski emperyalistleri kendi aralarında çekişmeye başlamıştır. İngiltere, Fransa gibi büyük emperyal güçler merkezi coğrafyayı öne çıkarırlarken, Almanya, İtalya ve İspanya gibi eski devletler de yeni imparatorluklar oluşturmak üzere kıtalar ve denizler üzerinden, dünya topraklarını kendi hegemonyaları altına alabilmenin kavgalarına kalkışıyorlardı .Sovyetler Birliği’nin dağılması, ABD’nin dünya hegemonyasına girişmesi ve Avrupa Birliği’nin bir türlü kurulamaması gibi yeni siyasal gelişmeler  yeryüzüne yenilikler getirirken, bu çerçeve de ikinci dünya savaşına gidilmiştir. İkinci büyük savaş  İsrail’in kurulması doğrultusunda dünya gündemine girince, Avrupa’da başlamış olan birinci dünya savaşının ikinci cihan savaşı olarak dünya dengelerini bozması üzerine bir oldu bittiye getirilerek, Sovyetler Birliği’ne karşı İsrail devleti orta dünyanın tam ortalarında kuruluyordu. İsrail’in kurulmasıyla birlikte uluslararası politikalar değişmeye doğru yönlenince, Orta Doğu’nun önde gelen İslam ülkeleri BAAS rejimleriyle yakınlaşarak sosyalist ve milliyetçi politikaları içeren ulusal senteze dayalı yeni politikalar geliştirmeye çalışıyorlardı. Dünyanın en eski etnik ve ulusal toplumlarından olan Arapların İngiltere’nin güdümünde BAAS politikalarına yönelmesi, Orta Doğu’yu Siyonistlerin askeri rejimlere dayalı otoriter cumhuriyet rejimlerine mahkûm etmiştir. Orta Doğu ‘da İngiliz emperyalizmi Müslüman Kardeşler örgütlenmesiyle Batı Avrupa rejimlerine benzer bir çizgide demokrasi rüzgarlarını merkezi alanda estirmeye çalışırken, Büyük İsrail projesi ile Siyonizme yönelen Yahudi lobileri, kendi çıkarlarını koruyacak bir biçimde bölgeye askeri rejimler ya da kendisini devrim olarak tanımlayan ara rejimleri de öne çıkarıyorlardı. Son olarak Suriye’de, daha önceleri Irak’ta, Mısırda ve yakın gelecekte İran’da ortaya çıkacağı söylenen askeri   yönetimlerin daha çok BAAS kökenli siyasal hareketler olarak devreye girdikleri görülen. BAAS rejimleri, Arap milliyetçiliği ile sosyalizm sentezi üzerinden demokrasilere karşı çıktılar.

İçinde bulunduğumuz yeni yılın ilk günleri ile birlikte gündeme gelen Suriye krizi, dünya politikasını merkezi coğrafyaya kilitlemiştir. BAAS rejimleriyle birlikte iş yapan devletler, İngiltere ve İsrail dengelerinde yeni dünya düzenini izleyerek ve de  karşı çıkarak yeni dönemin farklı fırsatlarından yararlanmaya çalıştıkları görülmüştür. Türkiye’nin güneyinde yer alan Arap devletlerinin hemen hemen hepsi BAAS partileri üzerinden, İngiltere’ye yakın bir tutum içinde olmuşlardır. Ne var ki, bu devletleri tek ve büyük bir bölge devleti yapılanmasına İngiltere destekli BAAS rejimleri yönlendirememiştir. Arapların güçlü milliyetçilikleri giderek ağır basmaya başladığı dönemlerde, Arap milliyetçiliği sürekli olarak ön planda yer aldığı için, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan ve Libya gibi ulus devletlerin kendi isimleriyle anılan kendi milletleri biçiminde bir yapılanma, Orta Doğu’nun Arap ülkelerinde görülmemiştir. Büyük İsrail ya da Büyük Orta Doğu gibi bölgesel emperyal projelerde merkezi coğrafya yeniden düzenlenirse, o zaman Büyük Arap Devleti, ya da Büyük Türk Birliği veya Büyük Şii Birliği gibi ulusal kimlikler üzerinden büyük ulus devleti kurma alternatifi öne çıkarılamamıştır. Küçücük İsrail Büyük İsrail Projesi ile bütün merkezi coğrafyaya egemen olmaya çalışırken, Araplar ve Türklerin orta dünya da hegemonik bir büyük devlet kurmaya yönelmelerini eski emperyalist ve siyonist devletlerin büyük oyunu olarak görmek mümkündür. Arapların yeni dönemde bir Büyük Arabistan’ı öne çıkarmaları, ya da Türklerin Orta Doğu ile Orta Asya ülkelerini bir araya getirecek bir Büyük Türk Birliği, bugünün koşullarında bütün dünya dengelerini yerinden oynatacak bir girişim olacaktır. Dünya kıtaları üzerinde kurulan büyük devletler gibi Orta Doğu bölgesinde de yeni bir büyük devletin küçük İsrail, küçük Suriye ya da küçük Irak gibi diğer devletler üzerinden kurulmaya çalışılması, ABD’nin Büyük Orta Doğu, İsrail’in Büyük İsrail ya da diğer devletlerin kendi kimlikleri üzerinden kuracakları birliktelik düzenleriyle, merkezi alanda emperyalizm ve siyonizmin baskı uyguladığı savaş senaryolarını dikkatle izlemek ve bunları engelleyecek alternatif karşıt planların uygulamaya getirilmesi gerekmektedir.

Orta Doğu ülkelerinde derin sarsıntılar yaratan Suriye krizinin bütün dünya ülkelerinde ele alınması yeni dönemin siyasal koşullarını da etkilemektedir. Uluslararası kuruluşların öncülüğünde bir üçüncü dünya savaşı gibi çok büyük savaş macerasına kalkışmak, ancak Hitler ya da Mussolini gibi delilik çizgisine gelmiş olan sapık siyaset adamlarının varlıklarıyla beraber tartışılacak bir konudur. Orta Doğu coğrafyasının siyasal koşullarında öne çıkan gelişmeler günümüzdeki savaş lobileri tarafından kışkırtıldıkça, dünyanın sonu olabilecek bir büyük maceraya insanlık her an sürüklenebilir. O yüzden bu bölgede hem büyük devletlerin orduları küçük devletlerin halkları ile birlikte dayanışma içinde yeni bir arayış döneminin koşullarını zorlamaktadırlar. Merkezdeki İslam ve Arap devletlerinin giderek savaş yolundaki hedeflere doğru kışkırtılmaları, bölgedeki BAAS birikimini de savaş senaryolarının bir parçası durumuna getirmektedir. Günümüzdeki olumsuz gelişmeler bir BAAS devleti olan Suriye’yi alt üst ettiği gibi, daha önceki dönemde kurulmuş olan Irak devleti ile Mısır devletleri arasında giderek önemli ölçülerde dayanışma ve işbirliği konularını da gündeme getirmektedir. Orta Doğu’nun önde gelen Arap ve Müslüman devletler, Merkezi alanda büyük bir Arap, Türk ya da Şii devleti gibi oluşumlar ile karşılaşarak geleceğe yönelik emperyalist ya da siyonist plan ve programları bozabilecektir. Arapların böylesine büyük bir bölgesel Arap devletine yönelmeleri, ancak BAAS partilerinin ülkeler ve de devletler arası yeni ortaklık ya da dayanışma politikalarına bağlı olarak gerçeklik aşamasına gelebilecektir. Bugüne kadar yaşanan siyasal gelişmeler, bu bölge ile ilgili bütün plan ve projelerin arkasında büyük devletlerin olduğunu gösterdiğine göre, yeni dönemde bu tür plan ve projelere karşı Türk ve Arap planlarının öne çıkartılması ve bunların içinde İran’ın geçmişten gelen din esaslı emperyal planlarının da hesaba katılması gereklilik kazanmaktadır. Türk birliği düşüncesi, Atatürk’ün ulusal kurtuluş savaşının ilk günlerinden bu yana dile getirdiği bir ulusal hedef olarak Türk ulusuna, Türk devletine ve Türk dünyasına yön göstermektedir. Bu çerçevede bugün gelinen noktada geçmiş, bugün ve gelecek birlikte tartışılmalıdır.

BAAS partisi ikinci dünya savaşı sonrasında, 1953 yılında Michel Eflak isimli bir siyaset adamı tarafından kurulmuştur. Arap diriliş partisi ile Arap sosyalist partisinin bir araya gelmesi sonrasında kurulmuş olan bir partidir. Bütün Arap devletlerinin bir araya gelmeleriyle kurulacak olan Büyük Arap Devletinin kurucusu olmak üzere, kurulmuş olan bir Arap kurtuluş hareketi partisi olarak devreye girmiş ve kurulusundan sonra sürekli olarak bütün Arapların tek bir büyük devletin çatısı altında bir araya gelmesiyle, büyük Arap milliyetçiliğinin diriliş hareketi olarak benimsenmiştir. BAAS partisi bütün Arap devletlerinde örgütlenmiş ve bu doğrultuda şubeler açarak yayılmıştır. Bütün Arap dünyasında örgütlenmesine rağmen, sadece Suriye devleti içinde açık çalışmalar yapabilmiştir. Diğer Arap ülkelerinde ise dış baskılar nedeniyle sürekli olarak kapalı ve gizli çalışmalar yaparak, varlığını koruyabilmiş ve bu çizgide mücadelelerini güçlü bir biçimde yapabilmiştir. Eski Mısır devlet başkanı olan Cemal Abdülnasır’ın ilke ve görüşlerinden yararlanılarak ve bir teori oluşturularak, batı emperyalizmine karşı direnmek amacıyla böyle bir örgüt kuran Arap uyanış hareketi, çeşitli komplolar ve isyan hareketleri örgütleyerek amacına ulaşmaya çalışan bu örgüt daha sonraki yıllarda hem dünya çapında hem de Arap ülkeleri düzeyinde her zaman için siyaset sahnesinin önünde ve içinde yer alarak Arap hegemonyası için yoğun bir mücadeleyi yürütmüştür. Bir Ürdün ayaklanması sonrasında isyana kalkışan BAAS partisi 1950’li yıllarda bölünmek zorunda kalmış ve bu nedenle de eskisi gibi güçlü muhalefet eylemleri yürütememiştir. Cemal Abdülnasır’ın devlet başkanı olduğu dönemde Mısır-Suriye ve daha sonraları da Irak devletinin katılımı ile Birleşik Arap Cumhuriyeti isimli büyük Arap devletinin öncüsü ve kurucusu olmuştur. Bu devletin kuruluşu ile birlikte bütün Arap parti ve örgütlerinin kapanmasına karar verildikten sonra, I960’lı yıllarda Şam’daki iktidarı ele geçiren BAAS partisi sonraki yıllarda milliyetçi ve sosyalist kanatların kendi örgütlerini kurmalarıyla birlikte resmen ikiye bölünmüştür. Nasır’ın sol politikalarını benimseyen BAAS örgütü köklü biçimde üretim devrimi oluşturarak emperyalizme karşı sosyalist ve milliyetçi ilkeler çizgisinde direniş hareketlerini yıllar boyunca yürütmüştür. Mısır da bir yeni örgüt kuran BAAS çılar kendilerine karşı çıkan siyasal grupları baskı altına alarak, yeni bir darbe harekâtını önlemişlerdir. Diğer Arap devletlerinde en önde gelen siyasal hareketlerin gene BAAS örgütleri tarafından yürütüldüğü görülmüştür. Bu durumda 1966 yılında Suriye BAAS partisi İsrail’e karşı etkili eylemler yürüterek siyonizmin önünü kesmiştir.

Sovyetler Birliği varken İsrail’e karşı antiemperyalist gelişmeler izlenerek yeni siyasal açılımlar kamuoyuna yansıtılmaya çalışılmıştır. Suriye ordusunun Sovyetler Birliği çizgisinde antiemperyalist çizgilerde politikalar yürütmesi nedeniyle, 1970’li yıllarda Baas partisinin güdümünde olan askeri birlikler ile İsrail’e karşı yoğun bir savaş yürütülmüştür. Bağdat ve Şam gibi iki Arap başkentinde egemen olan BAAS partisi sosyalist bir programa sahip olduğu için o dönemin en büyük sosyalist devleti olan Sovyetler Birliği’ne karşı bağlılık çizgisinde hareket ederek, Arap-İsrail savaşı içinde İsrail’in yenik düşmesini sağlamıştır. Arap devletlerinin BAAS politikaları nedeniyle aralarının açılmasıyla birlikte, İsrail faktörü daha güçlü bir biçimde devreye girerek, Orta Doğu’daki savaş ortamını daha da kızdırarak tırmanmaya geçmesine neden olmuştur. Bu aşamada batılı ülkeler tarafından terörist devlet ilan edilen Suriye Cumhuriyeti gene BAAS kadrolarının yönetiminde Sovyet sonrası dönemde ülkeyi yönetirken, yeni dönemde daha çok batılı ülkeler ile yakın ilişkiler kurularak, bu küçük Arap ülkesinin dünya ülkelerine açılışı hızlandırılmıştır. Yirmi birinci yüzyıla girerken, Suriye devleti giderek genişleyen dünya ekseni üzerinde kendi çıkarlarının gerektirdiği adımları atarak, daha güçlü bir Arap devleti konumunda geleceğe dönük gelişmelerde, bazı önemli olayların gerçekleşmesine giden yollar açılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Suriye’de büyük devletlerin uzaktan kumandalı müdahaleleri öne çıkarken, bunların arkasında yer alan Rusya, Çin ve İran gibi büyük devletler Suriye’ye egemen olabilmek için mücadele etmişlerdir. Bugün ABD’nin de devreye girerek Suriye’deki hegemonya mücadelesinde batılılar aracılığı ile etkili olmaya başladıkları görülmektedir.

Son günlerde Suriye’de yapılan bazı toplantıların basın organları üzerinden Türk kamuoyuna yansıması üzerine, Türk siyasal hayatında da Suriye tartışmaları öne çıkarak diğer konuları geride bırakacak düzeyde tartışma alanlarında daha fazla yer almaktadır. Genel anlamda tüm Arap ülkeleri için düşünülmüş olan BAAS partisi ve ideolojisinin aradan geçen yıllar içinde sadece Suriye devletinde etkili olmasının nedeni olarak diğer Arap ülkelerinin dışa açılarak çok yönlü ilişkilere girme fırsatlarını değerlendirdikleri ve bu nedenle eskiden olduğu gibi Rusya ya da Çin gibi büyük sosyalist ülkelerin peşinden gitmedikleri anlaşılmaktadır. Mısır ve Irak devletlerinin Amerika ile işbirliğini geliştirirken Libya ve Lübnan gibi devletlerin İsrail ile daha yakın ilişkilere girerek kendilerini kurtarmaya öncelik verildiğini göstermektedir. Arap İsrail savaşlarının uzun süre devam etmesi yüzünden, iki büyük kutup arasında kalarak BAAS rejimlerinin giderek etkisini yitirdiğini ve önümüzdeki dönemde daha da farklı ülkeler ile ilişkiler geliştirerek hem devletin hem de ülkenin gereksinmeleri doğrultusunda dengeli ilişkiler aracılığı üzerinden, eski Sovyet bloku olan sosyalist devletlerin kendileri için geliştirdikleri kapitalist sisteme uyumlu bir yakınlaşma arayışı içine girmektedirler. Suriye devleti yeni dönemde artık Sovyet sisteminin kontrolü altında değildir. Suriye devleti bugün, bir Arap, bir Afrika ve bir Akdeniz ülkesi olarak, bu tür bölgelerin içinde yer aldıkları gruplaşmalarda yer alarak bulundukları uluslararası ilişkilerde daha olumlu yönlere doğru yönelmeye hazırlanmaktadır. Yıllardır Sovyetler Birliği dengeleri yüzünden Türk kamuoyu önünde Türkiye’den uzaklaşan Suriye Cumhuriyeti yeni dönemde kendisini Suriye Arap Cumhuriyeti olarak tanımlayarak tek başına yalnız kalmaktan uzaklaşarak, Arap kimliği ile kendisini tanımlayarak diğer Arap devletleri ile yan yana gelmeye razı olduğunu ifade etmektedir. Devletin çatısı altında yaşayan Suriye vatandaşlarının yeni dönemde gideceği yol henüz tam olarak kesinleşmediği için ülkeyi sosyalist ve milliyetçi bir çizgiye çekmiş olan BAAS politikalarının, sona erdirileceği gibi bir baskı bugün batı ülkelerinden gelmeye devam etmektedir.

Türkiye Suriye ve Irak’ın sınır komşusu olduğu için her iki ülkeden estirilen BAAS’çı politikalar yüzünden bu iki devlet ile ilişkiler, Türkiye’de hegemon konumda bulunan batılı ve batıcı güçler yüzünden, uzun bir süre duraklamış ve zamanla geriye gitmiştir. Türkiye rejim farkları yüzünden sınır komşusu ile kapıları kapamış ve bu yüzden iki ülke halkı arasındaki akraba görüşmeleri bile yasaklanmıştır. Bu çerçevede iki ülke ilişkileri ele alındığında Türkiye’yi yaratan Atatürk sistemi olarak Kemalizm ile bugünkü Suriye devletini yaratan BAAS’cılık birçok açıdan birbiriyle farklı ülkelerdir. Aynı coğrafya da sırt sırta vermiş iki sınır komşusu olarak Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye cumhuriyeti arasında önemli ölçülerde farklar vardır. Hiçbir biçimde iki devletin ortaya çıkışı ile geçmişten gelen çizgileri benzerlik göstermemektedir. Bu nedenle Suriye’deki sosyalistler ile Türkiye’deki Kemalistleri bir tutmak ya da birbirinin aynısı olduklarını söylemek tamamen gerçek dışıdır. Kemalist devletin dünya sahnesine çıkışı bir imparatorluğun dağılışı sayesinde gerçekleşmiştir. Suriye devletinin sosyalist bir devlet modeli olarak dünya haritasındaki yerini alması ise, Sosyalist bir devrim sonrasında Sovyetler Birliğinin kuruluşu üzerine ve bu büyük siyasal yapılanmanın dünyanın merkezi bölgesine dönük bir yapılanmaya girişmesi sonrasında gerçekleşmiştir. Bu nedenle Türkiye’yi yaratan Kemalizm ile Suriye’yi yaratan BAAS’cılık arasında hiçbir biçimde benzerlik ya da aynıyet yoktur. Türkiye’de üniter ve merkezi bir ulus devlet kurulurken, Suriye’de giderek federasyona doğru yönelen bir Arap devleti uygulaması ile dünya kamuoyu karşılaşmıştır. Türkiye bir Türk devletidir ama Suriye’de bir Arap devletidir. Her iki ülkenin jeopolitik konumları kesinlikle birbirinden çok farklı bir konumda olduğundan dolayı, bu durum farklılık içinde genel olarak devletlerin benzemezliği ilkesi burada da geçerli olmaktadır. Kemalizm bir merkezi devlet sistem, Suriye de bir bölgesel yapı olarak birbirlerinden fazlasıyla uzak ve farklıdır. Bu çerçevede Kemalist devlet modeli kesinlikle Suriye’nin BAAS’cı yapılanmasına hiçbir biçimde benzememektedir. Bu nedenle Türkiye Suriye değildir ve de Kemalizmin de BAAS’cılıkla hiçbir ilgisi yoktur. O nedenle Kemalizm BAAS’çılık değildir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

21 Haziran 2024 Cuma

ALMANYA SİYASETİNDE TÜRKİYE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ

ALMANYA SİYASETİNDE TÜRKİYE

            Dünya haritasını önünüze sererek incelemeye başladığınız zaman Almanya ve Türkiye’nin ne kadar birbirine yakın devletler olduğu görülmekte ve bu doğrultuda akla birçok konu gelmektedir. Geçmişe doğru bir bakış çerçevesinde bu bölgeler son yüz yıllardaki siyasal gelişmeler içinde ele alınarak incelendiğinde, Çanakkale savaşları içinde Alman Osmanlı askerleri ile birlikte, generallerinin de yer aldığını gösteren resmi fotoğraflar dikkati çekmektedir. Birinci dünya savaşı sürecinde İngiltere ve Fransa gibi Atlantik kıyısındaki emperyal ülke askerlerinin, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirme doğrultusunda Balkanlar üzerinden Anadolu yarımadasına doğru çıkış ve işgale yönelirken, Osmanlı ordusunun yanında Almanya ordusu destekleyici ordu olarak yer almıştır. Daha sonraki aşamada ise Macaristan ve Bulgaristan gibi gene orta dünya haritasında yer alan Türk kökenli ülkeler de Balkanlarda başlatılan birinci dünya savaşının uzantısı olarak, Doğu Avrupa bölgesi üzerinden kışkırtılan sıcak çatışmalara dahil olarak batı emperyalizminin orta dünya topraklarını işgal etmelerine karşı kuvvetli bir mücadeleye kalkışmışlardır. Almanya bir orta Avrupa devleti olarak Orta Doğu merkezli bir savaşa katılırken, Balkan harbi sonrasında Almanya doğu Avrupa’ya doğru savunma amaçlı bir mücadeleye kalkışırken, İngiliz, Fransız ve Rusya ordularına karşı bir merkezi coğrafyayı savunma atılımına kalkışmıştır. Tarih kitaplarında yer alan Türk ve Alman generallerinin ortak resimleri, aslında iki orta alan ülkesinin var olan jeopolitik konumun gerekli kıldığı bir çizgide dayanışma içinde yer almaları, kaçınılmaz bir durum yaratmıştır. Osmanlı yıkılırken İngiltere, ABD ve Fransa gibi batılı ülkeler merkezi alan taksiminden yararlanabilmek üzere, Osmanlı topraklarına her yerden saldırmışlardır. Bu aşamada Osmanlının yıkılışını önlemek üzere Almanya yönetiminde Macaristan ve Bulgaristan gibi devletler devreye girerek, saldırgan batı Avrupa’ya karşı yeni bir doğu Avrupa barışı yaratabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu  üçgeni içinde birinci dünya savaşı yayılırken, Orta Avrupa ülkesi olarak Almanya Doğu Avrupa bölgesinde yer alan Orta doğuya yönelerek Orta Avrupa ile birlikte yeni bir orta alan barışı arayışı içinde olmuştur. Almanya’nın orta Avrupa bölgesindeki konumu cihan savaşında hem orta Avrupa hem de doğu Avrupa bölgelerinin birlikte korunmaları gerektiğini göstermiş ve bu nedenle de Almanya, Orta Avrupa üzerinden Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinin savunulabilmesi için dünya savaşını kazanmaya çalışmıştır.

            Birinci dünya savaşı sonrasında Orta ve Kuzey Asya ülkelerinin içinde yer aldığı bir ideolojik imparatorluk olarak Sovyetler Birliği kurulurken, birçok Avrupa kökenli Alman asıllı insanlar Özbekistan ile Kazakistan arasında yer alan bölgelere yerleşerek en büyük kıta olarak dünya haritasında yer alan Asya’nın tam ortalarında yeni bir Germen hegemonyası oluşturabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Yüz yıla yakın bir yeni devlet arayışını Almanlar orta Asya’nın doğu bölgelerinde araştırırken, Rusların hoşgörülerinden yararlanmayı bilmişler ve bu doğrultuda Çin’in önünü kesmek doğrultusunda orta Asya devletlerinin topraklarında örgütlenerek, Sovyet sonrası dönemler için bir Alman hegemonyasının öncülüğünü yapmak için yoğun çabalar göstermişlerdir. Sovyetler Birliğinin yirminci yüzyılın sonlarına doğru dağılmak zorunda kalması üzerine, Orta Asya bölgesindeki Türkler ile birlikte yaşayan Almanların ve diğer etnik topluluklarının bir kısmı geri dönerek, yeniden birleşen Almanya’nın doğu bölgelerine yerleşmişlerdir. Avrupa Almanları ana vatanlarının güçlendirilmesi ve de Avrupa Birliği uğraşlarında önemli derecedeki öncülük görevlerini yerine getirmek için çaba harcamışlardır. Orta Avrupa’dan başlayarak Orta Asya’ya kadar uzanan Avrasya bölgesinin geleceği için eski dönemlerde yapılan plan ve programlar yeni dönemlerdeki siyasal çekişmelerin temelini oluşturmuştur. Büyük Almanya bir yönü ile Avrupa Birliği diğer yönü ile de Avrasya Birliğine yönelik olarak yol almaya devam ettiği sürece Almanya da bir orta dünya bölge ülkesi olarak, tıpkı Türkiye gibi her iki yöne açılmak durumundadır. Amerikan kıtasındaki ABD hegemonya için doğuya doğru açılımlar yaparken, Almanya’da bir orta dünya ülkesi olarak tıpkı İngiltere gibi hareket etmekte ve hem batıya hem de doğuya doğru açılım yaparak küresel hegemonya planlarını gündeme getirmektedirler. ABD’nin çok yönlü yayılma politikalarını İngiltere ile birlikte Almanya’da kendi jeopolitik ortamında sürdürdükçe, dünya ülkeleri beş kıta üzerinde egemen olma hedefine doğru gitmektedir. Bir orta dünya ülkesi olarak Türkiye’de Almanya gibi hareket ederek, kendi merkezli jeopolitik konumunun gereklerini yerine getirebilmenin arayışı içinde bulunurken, birinci dünya savaşında Almanya ile bir dayanışma birlikteliği oluşturmuş, daha sonraki gelişmelerde de doğu ve batı ülkeleriyle bölgesel güvenlik örgütlenmelerine gidilerek, yeniden savaş rüzgarlarının merkezi coğrafyada öne çıkmasına izin verilmemiştir.           

            Birinci savaşın yarım kalması yüzünden ikinci bir savaş eğilimi Orta Doğu ülkelerini zorladığı aşamada, Hitler fenemoneninin liderliği ve komutasında ikinci dünya savaşı başlatılmış ve bu doğrultuda Alman orduları Asya kıtasında Volga kıyılarından Çin sınırlarına doğru geniş bir alan istilası yaratmışlardır. Birleşmiş Milletlerin kuruluşu ile ikinci dünya savaşına son verilince Nazi yönetimi teslim olmuştur. Naziler sonrasında bütün dünya ülkelerini demokrasi rüzgarları baskı altına alınca, Almanya’da demokrasiye yönelerek yeni dünya düzeninin kurucusu olmuştur. Ne var ki, bütün devletlerde olduğu gibi Alman devleti de harita üzerindeki jeopolitik konumunu unutamamış ve bu doğrultuda geçmişten gelen politikalarını sürdürmeye devam edince, batıya dönük yüzü ile Almanya giderek batılılar tarafından engellenince Avrupa kıtası ile bütünleşerek, Atlantik emperyalizminin okyanus kıyılarından Avrasya içlerine girmesini önlemeye çalışmıştır. Ne var ki, Avrupa kıtasında aynı Almanya yüzünü doğuya doğru dönünce, kendi emperyalizmini uygulayacak geniş bir alan ile karşılaşmaktadır. Tarih boyunca Türk devletlerinin at koşturduğu ve kılıç salladığı Avrasya bölgesinin geniş topraklarında, Asya uluslarının geleceğin dünyasının kurulması aşamasında, bütün bu alanların tarihten gelen temsilcileri olarak öne çıkmaktadır. Orta çağdan bu yana Almanlar, her zaman için doğu bölgeleri ile yakından ilgilenmişler ve Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde Alman asıllı bazı sosyal topluluklar bölge ülkelerinin ve Asya uluslarının siyasal sorunları ve yapılanmalarına yakınlık göstermişlerdir. Bu bölgelere Almanlar girdikçe, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma Türk varlığı ile cumhuriyet döneminde de karşı karşıya kalınmıştır. Orta çağ sonrasında yaşanan modernleşme dönemlerinde Almanlar ve Türkler geç kalmış uluslaşma süreçlerini tamamlarken, hem ulusal bir varlık olarak kendi devletleri içinde hem de Alman ve Türk topluluklarının tarih içinde birlikte yaşadıkları ortak geçmişlerinin yaşandığı topraklarda yeni bir dönem başlarken ,geçmişten gelen siyasal mirasın bugünün gerçekleri içinde ele alınarak  yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir .Orta dünyanın Avrupa ve Asya kıtalarının köşegeninde yer alan iki büyük ülke dünya dengelerinin yeniden belirleneceği aşamada, Alman ve Türk devletlerinin karşı karşıya gelmeden işbirliği içinde hareket etmeleri, daha barışçı ve adil bir siyasal düzenin kurulmasını sağlayacaktır.

  Almanya ve Türkiye iki ayrı kıtanın tam ortasında yer almasına rağmen bugün her ikisi de komşu kıta üzerinden birbirine komşu olan bir statüye sahiptirler. Özellikle yakın kıtadaki ülkeler ile ilişkiler, Türkiye ve Almanya gibi iki büyük ülkeyi dünya düzeni ve küresel barış ortamı içine çekerken, modern dünyanın birçok siyasal sorunu daha da kolay çözümlere sahne olmaktadır. Almanya Avrupa’nın en güçlü devleti olarak dünya ülkelerine yön gösterirken ve geçmişteki savaş dönemlerinden dersler çıkararak küresel sorunları çözerken, geleceğin dünyasının yeniden biçimlenmesine de katkılar getirmektedir. Almanya ulus devlet kimliğini kazandığından bu yana diğer ulus devletlere karşı ağabeylik yaklaşımlarını daha da artırarak, bölgesel sorunların çok büyümesini önleyebilmektedir. Bütün dünya ülkeleriyle kardeşlik yaklaşımları çizgisinde kurulan diplomatik ilişkiler, Almanların emperyal arayışlarına bir yönü ile tercüman olmakta diğer açıdan da beklenmedik durumların ortaya çıkardığı sürtüşme ve çekişme gibi olumsuz gelişmeler de bu arada sıraya girerek yeni koşulların getirdiği çözüm yoluna doğru yön alabilmektedirler. Şimdiye kadar Alman devletinin devreye girerek çözüm girişimleri yarattığı olumlu durumların artık yeni dönemde, Türk devletinin öne çıkması ve bölgesel bir insiyatifi kullanmasıyla birlikte, yeni çözüm yollarının birbiri ardı sıra öne çıktıkları görülebilmektedir. Yeni Türkiye farklı sorunlara karşı çözüm üretebilen bir orta boy devlet olarak, komşu küçük devletler ile bölgesel orta boy devletler için bir öncülük misyonu geliştirebilmektedir. Zamanında Osmanlı devletinin orta Avrupa’da Katolik ve Protestan çatışmalarına karşı Macaristan’a giderek doğu Avrupa’da siyasal dengelerin yeniden kurulmasını sağladığı gibi, bugün de dünyanın ortasındaki Türk devletinin bir yandan doğu bölgelerinde bir  Türk birliği oluşturma çabaları devam ederken, yirmi birinci yüzyılda Osmanlı devletinin halefi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya ve Macaristan üzerinden orta ve doğu Avrupa topraklarında yeni siyasal girişimlerde bulunarak, Türklerin ve Almanların birlikte  yeni bölgesel denge politikalarına doğru yol aldıkları görülmektedir.

Her iki devlet orta ve doğu Avrupa toprakları üzerinde yeni siyasal girişimler örgütlerken, önceliği bölge dışı büyük devletlerin emperyalist saldırılarını önleme konusuna vermişlerdir. Almanlar Çanakkale savaşında Osmanlı devletine yardımcı olmak için doğu seferlerine kalkışırken, Rusya ile savaşı göze alarak bir anlamda ikinci dünya savaşının provasını Rus ordularına karşı yapıyordu. Merkezi coğrafyanın üç büyük devletin birisinin kontrolu altına girmesiyle birlikte kavga ve savaş ortamı gündeme gelirken, üç büyük devlet arasında çekişme ve çatışmalar birbirini izlemiş ve dünya tarihi bu yüzden savaş dolu yıllar görmüştür. Alman desteğinin Osmanlı devleti için yeterli olamadığı aşamada, Rus askerleri gelerek batı emperyalizmine karşı destek sağlamaya çalışmışlardır. Almanya kendi güvenliği için Osmanlı devletine yardımcı olurken geleceğin dünyasında bir orta Avrupa ve Orta doğu işbirliğinin yeni adımlarını atabilmiştir. Almanlar birinci dünya savaşını kaybederek geri çekilirken, önce Ruslar ve sonra da İngilizler İstanbul adalarına yerleşerek Osmanlı yönetimini desteklemişlerdir.

Dün Almanya Osmanlı ülkesine gelerek buradaki emperyalistlerin oyunlarını önlemeye çalışırken, bugünün dünyasında da Türk devleti ortalarında bulunduğu merkezi alanının, batılı emperyalistlerin kontrolü altına geçmesin diye etkili bir çıkışı Almanya ve Macaristan üzerinden orta ve doğu Avrupa topraklarında öne geçirmeye çalışmaktadır. İki kutuplu dünya döneminde Amerikan orduları Atlantik üzerinden saldırıya geçerlerken, Almanya merkezi hedef konumuna yerleştirilerek bir Avrupa ve Asya hegemonyasının önü açılmaya çalışılmaktadır. Osmanlı döneminden gelen siyasal birikim ve tecrübeler Almanya’nın konumu birlikte ele alınarak değerlendirildiği zaman aşamada bugünün dünyasına ışık tutan bazı gerçekler gündeme gelmektedir. Türkiye’de bir Müslüman hükümet işbaşına gelince, bunun önünü kesmek isteyen batı kendi Hristiyan yapılanması doğrultusunda Türkiye’deki ılımlı İslam yapılanmasının önüne geçmeye uğraşmaktadırlar. Fener Rum patrikhanesinin öncülüğünde batının etkin Hristiyanları din savaşını sürdürerek, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni basamak yaparak Asya kıtasını 21.yüzyılda Avrupa ve Amerika kıtaları üzerinden, Hristiyan yapmaya uğraşmaları yüzünden Müslüman kimliği ile Avrupa’dan uzak tutulan Türk devleti, yeni iktidarı döneminde siyasal dengeleri yeniden tesis etmeye yönelmiştir. Böylesine yeni bir sürecin başlarında ortaya Avrupalı Osmanlılar adıyla yeni bir örgüt kurulmuştur. Bu örgüt Osmanlı dönemini çıkış noktası olarak ilan ederek ve adını da buna göre belirleyerek çalışmalarını sürdürmüştür. Avrupa’ya Osmanlı düzenini yeniden getirmek bir düş olmanın ötesine gidememiştir. Doğu Avrupa ve Balkan yarımadası üzerindeki devletlerde geçmişten kalan Türk asıllı nüfusların Türk ve Müslüman kimliklerinin korunması ve eski Osmanlı coğrafyasında korunabilmesi ve yeni bir Osmanlı benzeri bir yeni siyasal düzen kurulabilmesi amacıyla yeni dünya düzeni ve geleceğe dönük çalışmalar, Avrupalı Osmanlılar örgütü üzerinden tamamlanmaya çalışılmış ama istenen olumlu sonuçlar böylesine bir örgütlenme ile başarılı olamamıştır.  

            Türkiye’de yeni Osmanlıcılık girişimleri ılımlı İslamcı iktidarlar tarafından sürdürülürken, Avrupalı Osmanlılar örgütü yetersiz kalmış ve bu doğrultuda yenilikler düşünülürken, siyaset sahnesinin ana örgütü olan siyasal partilere yönelik ilgilerin arttığı görülmüştür. Yurt dışından gelen göçmenlerin bütün Avrupa ülkelerindeki partilere üye olmaları ve bu partilerin yönetim kademelerine seçilerek önde gelen siyasal kadroları oluşturmalarıyla birlikte, göçmen rüzgarlarının Avrupa siyasetini partiler aracılığı ile yönlendirmesi başarılı olunca, Almanya’daki Türk göçmenlerin önce Alman partilerine üye olmaları sağlanmış ve daha sonraları da Türk asıllı parti üyelerinin bir araya gelmeleriyle Alman siyasal sistemi içinde bir Türk lobisi oluşturulabilmiştir .Almanya’daki Türk nüfusun üç milyondan beş milyona doğu artması üzerine, ülkedeki Türk lobisinin etkileri artmış ve Türk lobisi içinden çıkan siyasetçi ya da iş adamlarının ülkenin her yerinde örgütlenmiş bulunan yapılanmalar aracılığı ile, rekabet düzeninde içine girdikleri yarışları  kazanmaları gerçekleştirilmiştir. Küresel emperyalizm alt kimlikleri hortlatarak bunlar üzerinden ulus toplumlarını ve devletlerini parçalamaya çalışmaları dikkate alındığı zaman bütün ulus devletler kendi ulusal toplumları ile birleşerek ulusal sınırları içinde tek bir bütünsellik içinde uluslaşma olgusunu tırmandırmaya çalışmışlardır. Önce dernek ile yola çıkan Almanyalı Osmanlılar daha sonraki aşamalarda ikinci adımda lobiciğe ağırlık vermişler ve üçüncü aşamada da yeni bir siyasal parti oluşturmak fikrine gelmişlerdir. Diğer Avrupa ülkelerindeki gelişmelerde Türklerin örgütlenmelerine ciddi anlamda destekler sağlanmış ve Türkleri güçlü bir yapılanmaya getirmiştir.

Küresel emperyalizmin alt kimlikleri hortlatması sonrasında, ulus devletlerin hepsinde ciddi anlamada alt kimlikçilik sorunları ortaya çıkarak ülkeleri sarsmaya başlamıştır. Almanya Avrupa’nın en güçlü ülkesi olarak yeni bir politik döneme girerken Avrupa’nın ortalarında bağımsız devlet olarak yer alan Avusturya, Danimarka, Hollanda gibi küçük ülkeler giderek bir Alman birliği arayışı içine girmiştir. Almanya hem orta Avrupa Germen nüfusunun odak noktası konumuna gelmiş, hem de kendi devleti içinde diğer alt kimlikli vatandaşlarının hareket tarzları ile karşı karşıya gelmiştir. Orta Avrupa’nın Germen topluluklarına Almanya sahip çıkmaya çabalayarak, Avrupa kıtasının tam ortalarında, bu güçlü ülkenin artan işçi ve çalışan orta yaş kuşağı nesiller ihtiyacı, geleceğin dünyasında bir Büyük Almanya devletini Avrupa’nın tam ortalarında insanlığın karşısına çıkartabilecektir. Benzeri bir durum bugünün koşullarında Türkiye için de söz konusudur. Almanya Avrupa’nın ortalarında kendisinden kopmuş Germen toplulukları ile birlikte bir büyük devlet arayışı içine girerken, yeni Osmanlıcılık söylemleri ile de Osmanlı hinterlandında sahip birçok Türk asıllı topluluk ve ülke bugünkü dünya haritası üzerinde birlikte yaşamaktadırlar. Almanlar yıllarca Osmanlı uzantısı toplum ve devletlerin yönlendirmesini yaparak Çanakkale savaşı sonrasında yeni bir geniş alan hegemonyası ardında koşarken, Türkler böylesine bir emperyal oluşumun öncülüğünü yapmamışlardır. Türklerin sömürgecilik yapmamaları dünya barışı için olumlu bir örnek oluşturmuştur. Almanların komşuları üzerinden büyük bir Alman birliği oluşumunu kurmak istemelerini öne çıkarmıştır. Birinci dünya savaşı sırasında Osmanlı devletinin Almanya önderliğindeki orta alan askeri yapılanması, daha sonraki aşamada Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye gibi Türk asıllı ülkelerin Anglo Sakson devlet ve toplumların saldırılarına karşı, Alman ve Türk asıllı toplum ve devletlerin birlikteliğini öne çıkarmıştır. Almanlar ve Türkler orta dünya devletleri ve ulusları olarak birinci cihan savaşında dayanışma içinde savunma yapmışlardır.

 Almanya için bir alternatif olarak kurulan sağ ulusalcı parti son birkaç seçimde beklenenin üzerinde oy alması, kamuoyunda büyük sarsıntılar yaratmış ve tedirgin olan seçmen kitlelerini giderek yeni sol ve sağ partiler arayışına yönlendirmiştir. Alman ulusal kimliğinin ötesinde sol ya da sağ çizgiler hazırlayan yeni partiler ortaya çıkarak seçmen kitlelerini etkilemeye başladığında, siyasi partiler listesi değişmiştir. Önce aşırı uçları sarsan oy patlaması ile başlayan yeni süreç daha sonraki aşamada da aşırı uçlardan yavaş yavaş alt kimlikler temeline oturmaya başlayınca, Türkler de kendi siyasal partilerini kurarak Almanya siyasetinde nüfusu toplam ulusal nüfusun on beşte biri olan Almanya’daki Türk nüfusunun, siyasal bir parti ile örgütlenerek siyasal alandaki yarışa girmesine zemin hazırlamıştır. Beş milyonluk bir oy potansiyeline sahip olan Türk lobisinin yeni kurulan DAVA isimli partiye sahip çıkarak, genel siyaset düzeni içinde Alman yasaları ve siyasal düzeni çerçevesinde çağdaş bir siyasal örgütlenmeyi gündeme getirmişlerdir. Türkiye’nin doğu bölgesindeki gibi bir sorun ile Alman devleti karşı karşıya gelmiştir. Avrupa ülkelerindeki siyasal parti listelerine bakıldığı zaman ideoloji ve siyasetlerin yerini etnik köken ve dinsel kimlik örgütlenmelerinin aldığı yeni bir durum vardır. Almanya Türk partisinin Avrupa Parlamentosu seçimlerine girmesi üzerine aşırı uçtaki Almanya için alternatif partisinin, Türklerin ve diğer etnik grupların Alman siyasal alanı içindeki yerlerinin belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Almanya’nın bölünmez bir bütün olduğunu savunan ulusalcılar ise hem aşırı uçlara hem de etnik kökenli örgütlenmelere karşı çıkmaktadırlar.

Sınırları geniş belirlenen demokrasilerin Avrupa gibi gelişmiş ve modern ülkelerde bile bölücülüğü öne çıkardığı, son Alman seçimlerinde açıkça ortaya çıkmıştır. Türkiye’ye karşı bölücülüğü destekleyen Avrupa ülkelerinin yeni dönemde kendi ülkelerinde de etnik kökenli siyasal örgütlenmelerin bölücülük yapma tehlikesiyle karşı karşıya gelmektedir. Yeni dönemde Almanya, bütün dünya ülkelerine karşı etnik köken ve ırksal yapılanma konularını insan hakları diye savunulmalarını zorla kabul ettirmeye çalışırken, kendisinin ulusal çıkarları doğrultusunda diğer devletlerin çatısı altında kendi alt kökenleri üzerinden yepyeni bir siyasal model yapılanmasına doğru yönlendikleri anlaşılmaktadır. Yıllardır batı dünyasının önde gelen devletleri böylesine çifte standartlı bir yapılanmaya dönük çalışarak dünya ülkelerini parçalanmaya doğru yönlendirirken, şimdi gelinen noktada Avrupalı ülkelerin düştüğü çelişkili durumlar Türkiye gibi dünya ülkelerinde de görülmektedir. Etnik ve dinsel farklılıkların  giderek siyasal örgütlenmelere dönüşmesi ulus devletlerde tedirginlik yaratırken, her ulus devlet kendi durumunu yeniden inceleyerek değerlendirme yapmak durumundadır. Uluslar bir devletin çatısı altında yaşayan herkesi ulus devletin ulusu olarak görmek ve bu doğrultuda ülkede birlik ve beraberlik statüsünü koruyarak devletlerin ülkeleri üzerinde kamu düzeni oluşturma yetkisi ile gücünü artırmak zorundadırlar. Ulus devletlerin birliklerini koruyamaz bir duruma geldikleri zor aşamalarda, aynı ulusun içindeki farklı kimliklerin kendilerine benzer bir biçimde örgütlenmeye çalıştıkları da artık bugünün gizlenemeyecek önde gelen siyasal gerçekliğidir.

Türkiye bütün dünya ülkelerinde temsilcileri ile bulunan modern bir orta doğu devletidir. Devletlerin ve toplumların birlikte var olduğu ve birbirlerine karıştığı çeşitli dünya bölgelerinde Avrupa, Asya, Afrika ve de Amerika gibi büyük kıtaların kesişme noktalarında her devletin jeopolitik konumları bölgesel sorunların kontrol edilmesinde ve çözüme kavuşturulmasında etkin rol oynamaktadır. Kıtadan kıtaya, bölgeden bölgeye her devletin konumu değiştiği için sorunlar farklılık göstermekte ve bunların çözüme kavuşturulmasında farklı yöntemler ve bakış açılarıyla hareket edilerek kesin sonuçlar alınabilmektedir. Almanya Avrupa’nın ortasında yer alan merkezi bir orta alan devletidir. Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde Avrupa Birliği ile birlikteliği sağlamak için Almanya gibi merkezi devlet ile yakınlaşmak ve bu ülkenin olanaklarından yararlanarak, tarihin zor aşamalarında gündeme geldiği gibi, Almanya’nın Orta Doğu’da ki girişimlerine benzer bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti de Orta Avrupa bölgesinde kendi ulusal çıkarlarını korumak amacıyla siyasal çalışmalara yönelmesi durumunda, Avrupa ve Orta Doğu gibi  bölge ülkeleri gibi devletlerle yakınlaşarak barış ve güvenliği gerçekleştirmek  için üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Her ülkede çeşitli siyasal partiler vardır ve bunların siyasal aktiflikleri ile üretilecek siyasal tavır ve çözümler sorunların aşılabilmesi doğrultusunda işe yarar ve yeni bir düzenleme getirebilirse, o zaman her devlet için geçerli olan farklı yaklaşımların devreye girerek sonuç alması gerekmektedir. Almanya bütün Avrasya bölgesine dağılan Alman asıllı vatandaşları ile nasıl ki, Asya ve Avrupa ülkelerini gözetim altına alıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bazı partiler ile yakınlık sağlayarak Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Avrupa’nın en büyük ülkelerini yakından izlemesinde dünya barışı açısından ulusal ve küresel yararlar vardır. Türkiye’nin Almanya’yı daha yakından izlemesi de Avrupa kıtasının güvenliğine katkı sağlayacaktır. Alman-Türk birlikteliği gelecekte Avrasya barışının öncüsü olabilir.   

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

9 Temmuz 2023 Pazar

CUMHURİYETİN 100. YILINDA 100 İL VE 1000 İLÇE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

           CUMHURİYETİN 100. YILINDA 

100 İL VE 1000 İLÇE

                                                                                                                                              Cumhuriyetin yüzüncü yılında, Türkiye Cumhuriyeti genel seçimlerini yenilerken, gelecek yüz birinci yılda da yerel seçimlerini tamamlayacaktır. İki seçim arasında yüzüncü yılını kutlamaya hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti devleti, yüzyıl değişimi ile birlikte yeni bir çağ değişimi ile karşı karşıya kalmakta ve bu doğrultuda ortaya çıkan yeni koşullar çerçevesinde ve böylesine önemli bir zaman dönüşümü içerisinde, Türkiye geleceğin dünyasında yeni yerini aramaktadır. Cumhuriyet tarihi içinde yüz elli sayısını geride bırakacak kadar fazla bir siyasal partinin siyaset sahnesinde yerini almaya çalıştığı bir aşamada, her alanda ve her siyasal çizgide birbirinin tekrarı konumunda bir çok yeni siyasal parti kurularak, ülkenin geleceğine ve geçmişten gelen kazanılmış haklarına sahip çıkmak zorunda kalan Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti, bu doğrultuda örgütlenme çabası içine girmiş ve böylece  yüz elli civarında bir sayıda  partinin aktif olduğu bir siyasal ortamda, Atatürk cumhuriyeti  yüz yıllık bir birikimi arkasında bırakarak, geleceğin yüzyıllarına doğru açılım yapmaya çalışmıştır. Kamusal alandaki önde gelen kurumlar ile birlikte özel sektör alanındaki kuruluşlar da kendi çalışmalarıyla ilgili  tanıtım ve kutlama organizasyonları düzenleyerek ülkenin gelecekteki var oluşunu güvence altına  alabilmek doğrultusunda girişimler ile birlikte, her alanın kendine özgü özel yönelimleri  ile yapılanmaları birbiri ardı sıra kamuoyuna yansıtılarak, devlet ve millet kaynaşması içinde Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılının tamamlanmasının gerçekleştirilmesi için yoğun bir biçimde çaba gösterilmiştir. Bu tür ulusal çalışmalar ve kutlamaların birçok toplum kesimini bir araya getirmesi, ülkede giderek artmakta olan ayırımcı ve bölücü hareketlerin önünün kesilmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Türkiye yüzüncü yılını tamamlarken ve yeni dönemde daha güçlü bir yapılanmaya doğru giderken aynı zamanda kendisine ayak bağı olan çeşitli siyasal sorunlarla her zaman karşı karşıya kalmıştır. Bu gibi sorunların aşılmasında ve iki binli yılların geleceğinde yerini sağlama almak durumunda olan Türk devleti, cumhuriyetin yüzüncü yıl törenleri ile birlikte bu tür bir yol arayışının gerçekleştirilmesi için yoğun bir program uygulama başarısını göstermiştir.

                Yüzüncü yılın gelişine önceden hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti yılbaşından başlayarak gerekli önlemleri almış ve yayınlanan programlarda her kesim ile devletin ulusal bir zafer olarak anılması istenen yakınlaşma sürecine yönelmesi doğrultusunda, devlet ve kamu kurumları destekli sektörel plan ve programlara yüzüncü yıl boyunca yer verilmesine dikkat edilmiştir. Yirminci yüzyılın başında tarih sahnesine çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti yokluklar ve sorunlar karmaşası bir ortamda ulusal kurtuluş savaşı vererek önce bağımsızlığını kazanmış ve daha sonra da çağdaş devletler gibi bir siyasal örgütlenmeye giderek çağdaş uluslar dünyasının bir parçası olmak hakkını elde edebilmiştir. Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye’nin çağdaşlaşma yönünde yapısını ve yolunu belirlerken, merkezi coğrafyada modern dünyanın gereklerine uygun düşen bir çağdaş devletin öncelikle kuruluşunu sağlamıştır. Bugün yüzüncü yılını geride bırakmakta olan Türk devleti, ilk yüz yıl sonrasında ikinci ve üçüncü yüzyıllara doğru hazırlanırken kurucu önderin sonsuzluğa yönelen bir cumhuriyet çizgisi çizmesini iyi değerlendirerek, cumhuriyetin sonsuza kadar ayakta kalacağını ve kalması gerektiğini çeşitli söylev ve demeçleriyle, Türk halkına duyurmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Atatürk cumhuriyetinin hem varlığının korunması hem de aynı zamanda diğer çağdaş ülkeler ile rekabet yarışında daha ileri düzeylerde geleceğin dünyasında yerini alabilmesi için, cumhuriyetin yüzüncü yılı kutlamaları yeni bir fırsat gibi görülerek değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu vesile ile yapılan yeniliklerin yanı sıra Türkiye için yepyeni bir hukuk ve idari düzen araştırmalarına gidilmiş ve Türkiye’deki merkezi devlet düzeni ile birlikte, Misakı Milli anlayışı ile çizilmiş olan ulusal sınırlar içinde bütün ülkeye yayılmış olan taşra teşkilatının yenilenerek güçlendirilmesine çalışılmıştır.

                Osmanlı devletinin çöküşü üzerine yaşanan ulusal kurtuluş savaşı sırasında Anadolu ve Trakya bölgelerinde on milyon civarında insanın yaşadığı dikkate alınırsa, Türkler dünyanın merkezi bölgesinde orta boylu bir ulus devlet ancak kurabilmiştir. Osmanlı devletinin bir imparatorluk olarak Balkan, Arap ve Anadolu yarımadaları üzerinde uzanıp giden ülke toprakları, devletin çökmesi ile ortada kalınca devlet geri kalmış bir siyasal örgütlenme olarak kendisini gerektiği gibi  koruyamamıştır.  Tarih boyunca fethedilen ülkelerin  bir araya getirilerek İmparatorluk topraklarının uzayıp gitmesi Osmanlı hinterlandını fazlasıyla genişletirken, benzeri bir çizgide insan unsuru artırılamamış ve tarih boyunca devam edip giden savaşlar yüzünden de ülke nüfusunun yarıdan fazlası kırdırılmıştır. Devlet çökertilirken Osmanlı ahalisinin dağınıklığı devam etmiş ve giderilememiştir. Bu dağınıklık devam ettiği sürece yeni bir Osmanlı ulusu yaratılamamış ve çeşitli bölgelerden gelen göçmenler, Osmanlı ahalisi olarak kayda geçirilerek ülke nüfusunun artması sağlanabilmiştir. Yüz yıl önce on milyonluk nüfusu ile yola çıkan yeni Türkiye Cumhuriyeti, yüzüncü yılında yüz yıllık birikimin sonucu olarak yüz milyonluk bir nüfusa sahip olabilmesi gerekirdi ama gene de bu tür bir sonucun oluşabilmesini destekleyecek derecede nüfus işleri normal boyutlarda yürütülmüştür. Bir ara batı ülkelerinin öncülüğünde nüfus planlaması çalışmaları yapılmış ve İstanbul’da yaşayan gayrimüslim zengin ailelerin öncülüğünde, Türk halkının tıpkı Çin’de olduğu gibi bir ya da iki çocuk ile yetinmesi gerektiği, Türk devletinin gündemine zorla getirilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’nin nüfusu batılı vakıflar aracılığı ile kontrol altına alınarak, Anadolu  ve Trakya yarımadaları üzerinde  Türklerin nüfus olarak artması ya da yüz yılda yüz milyon nüfusa sahip olabilmesinin önüne geçilmek istenmiştir. İki milyara yakın bir nüfusu olan Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerde bir türlü uygulanamayan nüfus kontrolü programları, dünya nüfusunu azaltmak için uygulamaya getirildiğinde, İstanbul merkezli nüfus kontrolü plan ve projeleri emperyalist batı ülkeleri üzerinden Türkiye’ye getirilerek, Türk nüfusunun artırılmasını engellemek için uygulanmıştır. Ankara merkezli bir yapılanma içindeki Türk devletinde İstanbul merkezli politikalar ile nüfus kontrolü düzenli olarak yapılmıştır. Böylece yüz yılda yüz milyonluk nüfus gücüne sahip olma çizgisindeki ulusal politika, emperyalist destekli nüfus kontrolü yüzünden gerçekleştirilememiştir.

                Ankara’nın doğusunda yer alan Doğu Anadolu bölgesinde ise, İngiliz emperyalizminin yüz yıl önce hazırlamış olduğu Sevr planı ve haritası doğrultusunda Ermenistan, Lazistan, Alevistan ve Kürdistan adlarını alacak dört ayrı ulus devlet kurdurulmaya çalışırken, tehcir uygulaması ile Suriye’ye gönderilen Ermenilerin geri dönüşü sağlanmaya çalışılmıştır. Kuzey Irak’da Türkiye’nin önüne kesecek derecede güçlü bir Kürdistan  ile Lazistan devletleri  ABD emperyalizmini kullanan İsrail siyonizmi çizgisinde Türkiye topraklarının doğu bölgesinde oluşturulmaya çalışılmıştır .Batı Anadolu’da nüfusun gelişimini önlemek, doğu Anadolu’da ise yaşayan bütün toplulukları alt kimlikli bir yapılanmaya sürükleyerek Türklüğün ortadan kaldırılmaya çalışılması, yüz yılda yüz milyon nüfusa erişebilen Türkiye projesinin önünü kesmiş ve Osmanlı döneminde olduğu gibi bir ulus devlet olarak kurulmasına rağmen, Türk topraklarının eskisi gibi alt kimlikli toplulukların yaşam alanı olmasının yolu açık tutulmuştur. Yüz yıl önce on milyonluk nüfus ile işe başlayan Türk devletinin kendi nüfusunu kontrol edebilmesi emperyalist ve Siyonist projeler aracılığı ile önlenirken, batı Anadolu’daki batılı vakıflar ile, doğu Anadolu bölgesindeki terör örgütleri hep beraber birlikte geleceğin Siyonist federasyonunun oluşturulması yönünde, emperyalist istihbarat örgütlerinin denetimi altında çalışmalarını sürdürmüştür. Bugün cumhuriyetin yüzüncü yılı idrak edilirken, Türkiye yüz yılda yüz milyon nüfus projesini eski Osmanlı uzantısı toplulukların ülkeye getirilmesi ile çözmeye çalışmış ama bu gibi toplulukların tamamı alt kimlikli olduğu için, zorla vatandaşlık verilen eski Osmanlı uzantıları bugün Anadolu’nun belirli bölgelerine gelip yerleşerek Ermenistan, Lazistan, Kürdistan, Alevistan, Trakya ve Ege Cumhuriyetlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde kurmaya çalışmaktadırlar. Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türk halkı ülkeye dağınık bir biçimde yerleştirildiği için devlet bu durumun yönetilmesinde etkin olamamış, Sevr projesi, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projeleri doğrultusunda, bölgesel alt kimlikler çizgisinde Türkiye parçalanmış bir devlet yapılmak istenmiştir.

                Türkiye genel seçimler aracılığı ile yeniden bir yerel yönetimler seçimi aşamasına gelirken, bu kez batı emperyalizminin bölücü planları ve İsrail’in bölge merkezli politikalarının bölücü tehditleri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Elli sene tam üyelik vaatleri ile Avrupa kapısında bekletilen Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’nın güvenlik sorunlarında ve göçmen meselesinde sonuna kadar kullanılırken ve para yardımlarının esirgenmesi aşamasında, Avrupa ile karşı karşıya kalınmış ama şimdi gelinen noktada Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda Türkiye hem Rusya hem de İran ile savaştırılmak istenmektedir. Şimdiye kadar böylesine Türkleri dışlayıcı bir politika uygulayan Avrupalılar, bu gibi olumsuz politikalarla yetinmeyerek, Barcelona merkezli uluslararası şehir devletleri ve yerel yönetimler birliğine Türkiye’yi üye yaparak, deniz kenarındaki büyük belediyeler üzerinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel birlik ve bütünlüğü ortadan kaldırmak istemektedirler. Türk devleti batılı devletlerle merkezi hükümetler üzerinden uluslararası ilişkilerini yürütürken, batı blokunun önde gelen emperyalist büyük devletleri Türk tarafına karşı çıkmaktadırlar. Büyük İsrail projesi çizgisinde bir İngiliz planı olan bölgesel federasyon oluşumunun önünü açmaya çalışan Türkiye’nin sahte dostlarının aslında, Türk devletine karşı düşmanca bir ortak tavır içinde oldukları görülmektedir. Kendisi birleşemeyen Avrupa Birliğinin, ya da bölünme süreci içindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin de Türkiye’nin bölünmesinden yana oldukları, İsrail lobilerinin baskıları sayesinde Osmanlı devleti sonrasında büyük bir merkezi coğrafya federasyonu hesapları içinde hareket ettikleri açıkça görülmektedir. Türkiye yeteri kadar iç ve dış düşmana sahipken bir de yeni dönemin emperyalist plan ve projelerinin ortaya çıkarılması, Türkiye merkezli coğrafyada kurulmuş olan Türk devletinin geleceğe yönelen misyonunu görmezden gelerek, merkezi alanı bir belirsizlik sürecine doğru yönlendirmektedir.

                Yüzüncü yıl döneminde bir genel seçim yaparak ülkesindeki cumhuriyet rejiminin demokrasi ile bütünleşmesi hedefinde önemli bir siyasal adım atan Türk devletinin, toplumsal tabanının giderek genişlediği ve bu doğrultuda Anadolu coğrafyasının doğal bir süreç içerisinde eskisine oranla çok daha farklı bir yapılanma kazandığını, ortaya çıkan yeni koşullar belirlemiştir. Özellikle dünya nüfusunun sekiz milyarı geçmesi ve bu doğrultuda kendisine yerleşecek yeni yurt arayan milyonlarca insanı evlerinden ve yurtlarından uzaklaştırarak, ekmek kavgası amacıyla başka ülkelere doğru estirilen rüzgarlar aracılığı ile, sürüklenmelerinin yolunu açmıştır. Hedef ülkeler içinde yer alan Türkiye her geçen gün gelen göçmen dalgaları ile boğuşmak zorunda kalırken, özellikle Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasında giderek hızlanan göçmen trafiğinin Türkiye’yi dört bir yandan tehdit ettiği ve bu yüzden Türk toplumunun ciddi bir sarsıntı içerisine doğru sürüklendiği görülmektedir. Birinci dünya savaşı sonrasında Anadolu yarımadasını bir Türk ülkesi olarak yeniden biçimlendiren Türk kavimlerinin göçleri ile Türkiye bir yüzyılı geride bırakırken, Avrupa Birliği süreci içinde uygulanan insan haklarının bölücü amaçlarla kullanılması  ve bu doğrultuda alt kimlikli insanların  giderek Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde alt kimlikli şehir ya da eyalet devletlerinin oluşturulması için yeni politikaların uygulanması için, önemli ülkelerden emperyalist projeler ile birlikte maddi katkı ve desteklerin sürdürüldüğü açıkça ortaya çıkmıştır. Dünya haritalarındaki oransızlık ve tasnif dışı yaklaşımlar çerçevesinde küçük bir ada devleti olan Malta adası ile birlikte, kocaman bir kıtasal alan oluşturan Avustralya devleti dünya hukuk düzeni içinde, var olan çelişkileri ve de devletlerinin oransızlığı çerçevesinde yer alması karışıklık yaratmıştır. Yirminci yüzyılda devlet sayısının  iki yüzden iki binlere çıkartılması amacıyla ulus ötesi bir evrensel oluşum biçiminde şehir ve eyalet devletlerine giden yollar, küresel sermayenin tek dünya devletini kurmaya çalıştığı yeni dünya düzeni çerçevesinde zorlanmakta ve insan hakları kavramı ile üstü örtülen alt kimlikçiliğe devam edilerek, yeni yüzyıllarda  iki bin eyalet devleti ya da beş bin şehir devleti gibi yeni siyasal oluşumlar olarak, var olan ulus devletleri ortadan kaldırmak ya da yok etmek çizgisinde, yeni dünya düzeninde temel dayanak noktası durumuna getirilmek istenmektedir. Bütün ulus devletleri tehdit eden şehir ve eyalet devletçiklerine karşı var olan ulus devletler kendilerini korumaya başladığı için kaotik bir ortam öne çıkmaktadır.

                Dünya hegemonya kavgasının cereyan ettiği orta bölgedeki bütün ulus devletlerin birliği ve ulusal sınırlar içinde bütünlüğü küresel sermayenin bölücülüğü karşısında fazlasıyla önem kazanırken, yerel ve genel seçimlerin konumları farklı boyutlar kazanmıştır. Genel seçimler sırasında ülkenin birliği ve bütünlüğü yerine bölgelerin farklılığı ve bu doğrultuda ayrı bir yapılanma içinde olması dile getirilirken, yerel seçimler sırasında da yerel kimlikler ya da alt kimliklerin hortlatılmasına dikkat edilerek, ülke içinde birbirinden farklı bölgelerde yerelcilik ya da bölgecilik politikaları önemsenerek ortaya Avrupa Birliği gibi bölgesel devlet olmak isteyen oluşumlar siyasal gündeme getirilmektedir. Böylesine var olan siyasal düzeni dışlayan ya da görmezden gelerek gereklerini yerine getirmeyen devletlerin ya da benzeri uluslararası kuruluşların, yaşanmakta olan çözülme ve dağılmaya yönelik konjonktürlerinde  ülkenin birliği ve bütünlüğünden yana olan milliyetçi ya da ulusalcı toplum kesimlerinin bu gibi yerelci ya da bölgeci yaklaşımlara karşı gereken dikkati göstermeleri ve bu tür olumsuz yaklaşımların devlet ve millet bütünlüğünü ortadan kaldırma girişimlerine karşı, hem dağılmayı önleyen hem de ülkedeki ulus devlet ile ulusal toplumun parçalanmadan, tek ve bütün bir konumda kalabilmek ya da yola böylesine güçlü bir biçimde devam edebilmek üzere, anti bölücü ya da anti emperyalist çizgide kararlı karşı çıkışları ve politik tepkileri milliyetçi toplum kesimleri tarafından ortaya koymak gerekmektedir. Bu doğrultuda her ulus devlet gereken önlemleri anayasa ve yasalar çerçevesinde almak durumundadır. Eğer devletin kurumları ve kadroları alt kimlikçi etnik gruplar ya da dinsel  topluluklar tarafından işgal edilirse ve ulus devletin mekanizmalarının çalışmasına engel çıkarılarak kamu düzenine zarar verilirse, o zaman bir ulus devlet çatısı altında vatandaş konumunda olan herkes, sahip olduğu bireysel hakları doğrultusunda ülkenin birlik ve beraberlik içinde varlığını koruyabilmesi için harekete geçebilir ve suç duyurusunda bulunarak,  bölücü ve yıkıcı siyasal kuruluşları ya da hareketleri izleyerek bunlara destek verebilir ya da finansal kaynak sağlayabilir. Tüm ülkeyi genel hatlarıyla desteklemek ve bu çizgide ulus devlet yapılanmasının korunabilmesi için gerekli olan siyasal adımların atılması, ulusalcıların örgütlenmesine ve de toplumun milli kanatlarında yaşayan insanların daha aktif bir politikaya yönelerek, hareket etmesine bağlı bulunmaktadır.

                Türkiye Avrupa üzerinden gelen bölücü hareketlerin parçalayıcı girişimlerinin etkileri altına girerken, yeni açılan mecliste ele alınması istenen Türkiye’nin yeni idari yapılanması kamuoyuna yansıtılmıştır. Bu doğrultuda cumhuriyet devletinin yüzüncü yılının kutlandığı bu tarihi aşamada ülkedeki vilayet sayısının yüze ve ilçe sayısının da bine çıkartılması önerisi dile getirilmiştir. Böylece ülkede giderek artan nüfusun yerleşim gereksinmelerinin daha kolay karşılanabileceği ve kentler arasındaki var olan geçmişten gelen idari taksimatın daha geliştirilerek, ülkenin her yanına dağılmış olan göçmen nüfus ile  işsiz halk kitlelerine iş bulmak ve bunlar için ülkede yerleşik düzeni daha da büyüterek devletin yapısının genişletilmesi ve değişen koşullarda yeni dengelerin devletin modeline uygun bir çizgide  öne çıkartılması, var olan hukuk düzeni çerçevesinde  geliştirilebilecek yeni devlet aklı uygulamaları aracılığı ile sorunlar çözüme kavuşturulabilir. Böylesine bir aşamadan geçmekte olan Türkiye Cumhuriyeti dış konjonktür ile iç oluşum süreçleri karşısında yeni bir ikileme doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır. Bölücüler ve emperyalistler Türkiye’nin yerine yeni bir emperyal plan ya da proje gündeme getirerek ülkeyi yok etmeye doğru var olan konjonktürü derinleştirirlerken, bölücülüğe ve ayrılmaya karşı çıkan ulusalcı kesimler, ülkeyi ayakta tutabilmek ve bu çizgide devletin devamlılık çizgisinin kesintisiz devam etmesini istemekte ve ülkeyi bölebilecek her türlü girişime karşı tehditleri ortadan kaldırabilecek yeni adımları atabilmektedirler. Var olan hukuk devleti çatısı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusalcı yapısı ve kimliği korunarak hareket edildiği zaman h er türlü bölücü ve de ayrımcı senaryoların devre dışı kaldıklarını geçmişten bugüne gelen senaryolar ortaya koymaktadır. Yeni bir dünya düzenine geçilirken imparatorluk peşinde koşan emperyalistlere karşı yeni dönemde ulus devletlerin yeni savunma stratejileri devreye girmektedir. Saldırgan emperyalistlere karşı kazanılmış haklar düzenini korumak isteyen ulus devletler, bu duruma karşı çıkarak kendilerinin geleceğin yeni dünyasında var olabilecekleri uluslararası bir dayanışma düzeni istemektedirler.

                Tarih boyunca ulus devletler kendi toplumsal ya da yönetsel yapılarını değişen koşullara göre yeniden ayarlayan yönetim reformlarına giderek, varlıklarını güvence altına almak ve bu doğrultuda yeni ortaya çıkan koşullar ile durumlara göre kendi siyasal ve hukuksal yapılarını yenilemek durumundadırlar. Ulus devletlerin geçen yüzyıldan gelen kazanılmış hakları doğrultusunda kendi yapılarını korumak için yaptıkları reform çalışmalarının benzerleri yüz yıllık cumhuriyet döneminde gündeme getirilmiştir. Özellikle 27 Mayıs sonrasında Süleyman Demirel ve Mümtaz Soysal ikilisinin yürüttüğü çalışmalar ile Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi merkezli çok kapsamlı bir reform çalışması Başbakanlık üzerinden yapılarak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Türk devletinin soğuk savaş döneminin koşullarına uyarak daha güçlendirilmesinin yolları aranmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türk devletinin yenilenmesi çalışmaları doğrultusunda üç büyük idari reform çalışması TODAİE adını taşıyan devletin kendini yenileme merkezinde hazırlanarak, yeni bir düzen için uygulama alanına aktarılmıştır. Başbakanlık raporu sonrasında İdari Reform ve Kamu Yönetimi Araştırması adı ile yayınlanan iki ayrı idari reform çalışması, değişen koşulların dikkate alınmasıyla hazırlanarak devreye sokulmuş ve böylece her on yılda bir gündeme gelen ara rejimlerin kamu yönetimine yönelik yansımaları gerçekleştirilmiştir. Batı dünyasının önde gelen büyük devletlerinin gündeme getirdiği idari yenilikler ara rejimler sonrasında gündeme gelen idari reform kanunları ile düzene konulmaya çalışılmıştır. Batı dünyasının yanında kurulmuş olan batı tipi bir ulus devlet olarak Türkiye özellikle Avrupa ve Amerika merkezli idari gelişmeleri yakından izlemiş ve bu uygar ülkelerdeki idari gelişmelere uzak durmamak ve geçmişten gelen uluslararası düzeni desteklemek çizgisinde, reform çalışmaları üst düzey idari kurumlar ve üniversitelerin yardım ve destekleri ile tamamlanmaya çalışılmıştır. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana çağdaş bir devlet yapılanmasını benimsemesi sayesinde batıdan esen rüzgarlar doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti genç bir cumhuriyet olarak varlığını koruyabilmiş ve yüzüncü yılını tamamlayarak ne kadar güçlü bir devlet yapılanmasına sahip çıktığını ortaya koymuştur.

                Genel seçimler atmosferinde yerelci yaklaşımların öne çıkarılarak tartışma konusu yapılması ve bu doğrultuda emperyalist baskıların giderek artması nedeniyle ulus devletten yana olan milliyetçi ve vatansever kesimler geçmişten gelen bir ulusal isteği dillendirmeye başlayarak, Türk devletini daha da güçlendirmek için Türkiye’deki il sayısını 1OO’e ilçe sayısını ise 1000’e çıkartılması gerektiğini kamuoyuna yansıtmışlardır. Yüz yıllık cumhuriyetin doğal hedefi olarak 100 milyon nüfus ile 100 vilayete sahip olma düşüncesi uzun süredir gündemde olan bir talep olarak, daha önceleri de Ulusal Güç Birliği Programı ile gündeme getirilmişti. O zaman bu girişimi bölücülük olarak gören ve karşı çıkan milliyetçi kesimlerin bazı kuruluşları Ulusalcı kesimlerin başından bu yana destekledikleri 100 il ve 1000ilçe programının ülkenin bölünmesine karşı yeni bir idari reform girişimi olarak kabul etmek mümkündür. Merkezi coğrafyada 100 vilayete dayanan ve bu çizgide yüz milyonluk bir nüfusa sahip olacak bir Türk devleti bu aşamadan sonra gelecekteki nüfus yapısını çok daha dikkatli olarak ele almak ve incelemek durumundadır. Siyonizm ve emperyalizm Anadolu’dan Türklüğü dışarı atmaya öncelik verirken, bazı siyaset adamlarının ülkeyi Arap, Rus, Ukrayna ve de Asya ya da Afrika kökenli başka ulusların temsilcileriyle Anadolu ve Trakya topraklarını doldurmaya çalıştıkları görülmektedir. Türkiye bugün Osmanlı hinterlandının merkez ülkesi olarak geçmişten gelen Osmanlı ahalisini teslim alarak onlara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma hakkını tanımış olan bir demokratik cumhuriyet devleti olmanın bütün gereklerini yerine getirmiştir. Ne var ki başta Siyonist İsrail olmak üzere Türkiye’nin nüfus yapısını oluşturan eski Osmanlı mirası nüfus içindeki gayrimüslimler ile yabancı devletlerin vatandaşı konumundaki alt kimlikli göçmenler bugünün Türkiye’sinde bu ülkeye izinsiz gelerek ciddi bir nüfus kargaşası ve siyasal sorunlar ortaya çıkarmaktadırlar. Sevr haritası doğrultusunda Kenan Evrenin söylediği gibi Türkiye’den sekiz ya da on devlet çıkarmak isteyen emperyalizm, devletin üst kimliği olan Türklüğü yok etmeye çalışırken, Balkanizasyon oluşumunu Balkanlar’dan sonra Anadolu’ya emperyalizm ve Siyonizm elbirliği ile taşımaya çalışmaktadırlar.

                Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemin rüzgarları arasında silinip gitmemek için kendisini yenilemek zorundadır. Bu aşamada dördüncü bir idari reform olarak, “100  İL – 1000 İLÇE “ tanımlaması ile  açıklanan yapılanmaya yerel seçimler sonrasında gidilebilir ve Sevr haritaları doğrultusunda oluşturulan yeni eyalet devletlerin önü böylesine bir idari reform ile kesilebilir. Türkiye’nin coğrafi bölgelerinde Bizans imparatorluğu sırasında da yedi bölgede yedi ayrı devlet kurulması için eyaletler üzerinden federasyona gidilmek istenmiş ama başarılı olamamıştır. Roma imparatorluğu bu yüzden çökerken geleceğin parçalı devletleri Bizans toprakları üzerinde kurulmaya çalışılmıştır. Daha sonraki aşamada Selçuklular aracılığı ile Türk boyları merkezi coğrafyaya gelerek Hazar imparatorluğunun devamı çizgisinde orta alanın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Türklerin sayısının göçler yolu ile çoğalması üzerine, önce Selçuklu sonra da Osmanlı yönetimleri devletleşme şansını elde etmiştir. Üç kıta üzerinde kurulan merkezi devletlerin imparatorluklar çağında on ya da on beş civarında eyaletler oluşturarak imparatorluk yönetimlerine yönelmişlerdir. Bizans döneminde olduğu gibi eski Osmanlı topraklarının Balkanizasyon devletlerine mahkum edilmemesi için, merkez ülke Türkiye’nin idari örgütlenmesinin yenilenmesi ve çok büyüyen ilçelerin il yapılması ve yeni gelen göçmenlerin yerleştikleri yerlerde oluşturdukları yeni yerleşim yerlerinin de öncelikli olarak ilçe statüsüne kavuşturularak, bunların da yavaş yavaş devreye girdiği yeni bir yerleşim düzeni aracılığı ile iller arasındaki çekişmelerin önlenmesi ve bölgesel eyaletleşmelere izin verilmemesi için ilan edilecek 1000 ilçe 100 il düzeni ile emperyalistlerin 7 ya da  8 alt kimlikli küçük devletçikler önlenebilir ve dördüncü bir idari reform ile Türkiye bölünmekten kurtulabilir. Balkanlaşma olgusunu önleyecek ama bu arada giderek sayısı artan göçmenlerin bölücü devlet kurmalarına izin vermeyecek adımlar atılabilir. Bizans eyaletleri ya da mikro milliyetçi Balkanlaşma eğilimlerine karşı 100 il ve 1000 ilçe modeli ile ulusal birlik ve devletin bütünlüğü gibi temel hukuk kuralları güvence altına alınabilir ve bu doğrultuda yerel seçimlere giderken dış güçlerin Türk halkının kafasını karıştırmalarına engel olunabilir. Şehir devletlerini önlemek için 100 il, bölgesel eyaletleri engellemek için de 1000 ilçenin kurulması devletin toplumsal tabanının daha da güçlenmesine ve de taşra örgütlenmesinin merkezi devlete daha sıkı bir biçimde bağlanmasını sağlayarak, ülkenin merkezinde ya da bölgelerinde yönetim krizlerinin çıkması önlenebilecektir.

                Şu an 81 vilayet ve 945 ilçeden oluşan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke yapılanması giderek artan nüfus sayısı ve yeni yerleşim yerlerinin oluşmasıyla 81 vilayetin 100 ile, 945ilçenin ise 1000 ilçeye dönüştürülmesi ile birlikte, Türkiye yepyeni bir yeni düzene kavuşacak ve bunun sonucunda Türkler Anadolu yarımadası ille Trakya bölgelerine yeniden yerleşmek durumunda kalacaklardır. Günümüzde Cumhuriyetin 100 yıldönümünde Türk dünyasına açılarak yeni dünya dengelerine yönelecek, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milletiyle bütünleşmek üzere yola çıkacak, Balkanlaşmanın getirebileceği her türlü bölücülüğe karşı yeni oluşturulacak 100 il – 1000 ilçe modeli ile Türkiye merkezini ve ülkesini güçlendirerek ve bütünleşerek güçlenme alternatifine yönelmek durumundadır. Yeni iller ve ilçeler kurulurken, var olan eski düzenlere dikkat edilmeli ve geçmişten gelen çekişmelerin ve sorunların günümüzde yeniden hortlatılmasına izin verilmemelidir. Son günlerde basına yansıyan İskenderun ilçesinin vilayet olması Hatay’ın bölünmesine giden yolu açmamalıdır. Reform yapılırken ve İl ile ilçeler yeniden değerlendirilirken her bölge ve yerleşim yerinin durumları açığa kavuşturulmalıdır. Yeni merkezler yaratılırken, şehirlerin devletleşmesi önlenmeli belirli bölgelerde toplanan halk kitlesi ya da göçmenlerin alt kimlikle yer alabileceği eyalet devletleri yaratılmamalıdır. Güçlü bir başkent olarak Ankara yeniden yapılandırılmalı ve iller, ilçeler ve diğer yerleşim merkezlerinin de güçlü başkentin çatısı altında yeniden yapılanmaları sağlanmalıdır. Türkiye’nin Avrupa birliğine üyeliğini önleyen yerel yönetimler özerklik şartı gibi bölücü ve karıştırıcı antlaşmalara yer verilmemelidir. Türkiye’ye kasten dayatılan bu özerklik şartına hiçbir Avrupa ülkesi ulus devlet olarak katılmamıştır. Uluslararası toplantılarda halkı aldatmak için alınan kararlar doğrultusunda Avrupa ülkeleri yeni yasaları meclis kararı ile kabul etmedikleri için, bize dayattıkları şartları kendileri uygulamamaktadırlar. 

 Prof. Dr.  Anıl ÇEÇEN

23 Şubat 2023 Perşembe

TÜRKİYE‘DE YÖN HAREKETİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ

TÜRKİYE‘DE YÖN HAREKETİ

                Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık yaşamı boyunca her alanda farklı görüşler ortaya çıkmış ve bunlar zaman içerisinde düşünce hareketlerine dönüşünce, siyasi ve edebi akımlar ülkenin düşünsel tarihini oluşturmuşlardır. Osmanlı devleti döneminde başlayan düşünce akımları merkezi devletin  yönetiminde ve yönlendirilmesinde etkin olmuşlar ,ayrıca bu doğrultuda öne sürülen fikirler ve yaklaşımlar dünyanın merkezi coğrafyasında siyasal yönlendirmeler ortaya çıkarmışlardır. Orta dünya bölgesinde meydana çıkan düşünce hareketleri çıkardıkları yayınlar aracılığı ile kamuoyu oluşturmaya başladıkları zaman hem bölge devletleri hem de dünyanın önde gelen emperyal güçleri arasında çekişmelere yol açmış ve ayrı ayrı gündeme gelen fikir hareketleri, var olan devletlerin yönetimlerini etkileyerek bölgesel gerginlik ve çatışmalara yol açmışlardır. Bu doğrultuda ülke ve devlet yönetimlerinin yönlenmesinde fikir ve düşünce hareketlerinin ön planda etkileri olduğu görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti dünyanın tam ortasında kurulmuş bir ülke olarak, haritanın ortalarında yer aldığı için, doğu-batı ve kuzey-güney çekişmeleri sürecinde sağa sola çekilmeye çalışılmış ve o dönem var olan iki kutuplu dünyanın doğu-batı bloklaşmasının tam ortalarında yer almıştır. İki kutuplu dünya düzeninin bir ileri iki geri sloganı ile tanınan mehter yürüyüşü, soğuk savaş döneminde Türk diplomasisinin ana ilkesi konumuna gelmiştir. Doğu-batı eksenindeki siyasal çekişmeler daha sonraları kuzey-güney eksenine doğru sürüklenmiş ve dünya haritasının doğu bölgesinde yer alan sosyalist blok dağılana kadar dünya dengelerinde belirleyici olmuştur.

                Dünyanın tam ortalarında  yüz yıllarca egemen olan Osmanlı devleti üç kıta arasında yer alan bölgeyi askeri gücü ile korumaya çalışırken, yön göstergesinin tam ortalarındaki güç merkezi olarak doğu -batı ya da kuzey-güney eksenleri arasında gidip gelerek, ülkesel ve küresel doğrultuda dünya dengelerinin oluşumuna dikkat etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken böylesine bir zengin kaynaktan olabildiğince yararlanmaya çalışılmış ve o dönemden alınan dersler ile cumhuriyet rejiminin diplomatik yönetimi kurulmuştur. İmparatorluğun son yıllarında birbiri ardı sıra yaşanan olaylar ve bir çöküş sonrasında gündeme gelen küllerin arasından yeniden doğmak misyonu, genç cumhuriyet rejiminin yönünün belirlenmesinde fazlasıyla etkinlik sağlamıştır. Sürekli değişen koşullar yeni dönemleri gündeme getirirken, merkezi devlet yönetimleri zaman zaman bocalamışlar ama  geçmişten gelen bin yıllık devlet deneyimlerinin katkılarıyla, yönler çatışması ya da yönsüzlük çıkmazı gibi kaotik ortamlardan Türk devletleri uzak durarak, geleceğe dönük yeni yönetimlerini uygulama özgürlüğünü siyaset alanına getirebilmişlerdir. Uluslararası alandaki gelişmeler dünya politikasını etkiledikçe, yeni koşulların ortaya çıkardığı gerginlikler ve çatışmalar dünya politikasında etkin oldukça, her devlet için gündeme gelen yön arayışları dünyanın tam ortasındaki Türk devletini de yakından etkileyerek ,yeni dünya dengelerinin ortaya çıkmasında ağırlık kazanmıştır. Yirminci yüzyılın jeopolitik yapılanmasının ürünü olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti devleti, yirmi birinci yüzyılın koşulları altında yola devam ederken, yeni ortaya çıkan uluslararası konjonktürlerden yararlanmak ve bu doğrultuda dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek durumunda olduğundan, geçen yüzyıldan gelen yön sorunu gelişerek gündemde kalmıştır. Özellikle yirminci yüzyılın ortalarında bir devrim ortamının siyasal alanda doğması üzerine, ülkede bir yön arayışı kendiliğinden öne çıkarak geleceğin dünyasında Türk devletinin yerinin ve de konumunun ne olacağı sorusuna kalıcı yanıtlar aranmıştır. Yarım yüzyılı aşan bir zaman dilimi içinde Sovyetler Birliği sonrası dünyanın içine gireceği konjonktür yeni dönemin jeopolitik yapılanmaları ile birlikte ele alınarak tartışılmaya çalışılmıştır. Bu tartışmalar sonrasında ülkenin yeni yönü ve jeopolitik yönlenmeleri değerlendirilerek bir karara bağlanmıştır.   

                Soğuk savaş döneminin ikinci yarısına girerken Türkiye bir askeri müdahale ile karşılaşarak çağdaş bir anayasaya kavuşma doğrultusunda yeni bir siyasal düzene doğru yol alıyordu. Yirminci yüzyılın başlarında kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti anayasası, yeni dünya düzeni açısından bazı konularda geride kalması yüzünden ülkede yeni bir anayasa gereksinmesi gündeme gelirken yeni ortaya çıkan cumhuriyetçi Türk gençliği zinde güçler olgusunu da beraberinde getiriyordu. Rusya sosyalist sistemin patronu olarak güç kaybetmeye başlayınca, bu savaşın esas tarafı olan Amerika Birleşik Devletleri kurucusu ve baş patronu olduğu NATO örgütü aracılığı ile, Türkiye’ye müdahale etmeye başlamış ve bu yeni durum Türk toplumu üzerinde olumsuz yansımalar yaratmıştır. Yeni yetişen cumhuriyet gençliğinin cumhuriyet rejimine sahip çıkan girişimleri, ülkedeki asker ya da sivil kökenli zinde güçleri harekete geçirerek, değişen ortama daha uygun düşecek bir yeni anayasa ile devlet yapılanması istemeye başladıklarında, ülkeyi soğuk savaş döneminin ikinci yarısına hazır bir duruma getirmek üzere, yeni bir siyasal yöneliş aracılığı ile Türk devletinin yoluna eskisi gibi normal bir çizgide devam edebilmesinin yolu açılmıştır. Ülkede var olan zinde güçlerin devreye girmeleriyle birlikte devletin asker ve sivil bürokratik kadrolarının devreye girmesiyle birlikte, o dönemin koşullarında hissedilen yenilenme gereksinmesi karşılanmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın ortalarında Türkiye kendini yenileyerek geleceğin yüzyılının koşullarına uygun bir duruma gelmiştir. İlerleyen zaman yeni dönemleri ortaya çıkarırken, Türkiye değişen koşulları dikkate alarak hareket etme zorunluluğunun gündeme gelmesi nedeniyle, soğuk savaşın ikinci yarısına bir yenilenme adımı ile girmiştir.

                YÖN hareketi, 27 Mayıs sonrasında Türk toplumunun gereksinmesi olan fikri oluşumlar ve bir düşünce akımının karşılanması çizgisinde bir oluşumun somut biçimlenmesiyle, Türkiye’nin gündemine girerek, Kurucu Meclis çalışmaları sırasında YÖN isimli bir derginin yayın hayatına girmesiyle birlikte doğmuştur. Türkiye’nin önde gelen bazı bilim adamları ve yazarların bir araya gelmesiyle birlikte kurulan dergi kısa zamanda büyük tirajlara  ulaşınca, YÖN hareketini destekleyen bir aydın oluşumu ülkenin önde gelen yazarları arasından öne çıkmış ve yeni anayasa ile birlikte devletin yeniden yapılanması sırasında, YÖN dergisi ülkeye istikamet vererek ve soğuk savaş döneminin ikinci yarısında Türkiye’nin yeni koşullarda yönünü belirleyecek ulusal strateji ve politikaları, Türkiye kamuoyu önünde ülkenin okumuş kesimlerine ulaşacak düzeyde yaygınlaştırarak, 27 Mayıs anayasası doğrultusunda Türk devleti ile toplumunu ülkeye yön gösterecek bir düzeye ulaşmasını sağlamıştır. Türkiye’de başarılı bir yayıncılık ile ülkeye hedef gösterecek derecede etkinlik kuran bu dergi ayrıca kendi ismini öne çıkaran bir toplumsal ve siyasal hareketin de öncüsü olmuştur. YÖN dergisi 164 aydının imzaladığı bir YÖN BİLDİRİSİ ile kendisini kamuoyuna tanıtarak, derginin yayın ilkelerini aynı zamanda ulusal bir hareketin de temel direkleri olarak benimsendiğini herkese duyurmuştur. Yayınlanan bildiride, ana fikir olarak Türkiye’nin kalkınmasının ana tezi üzerinde durularak yeni devletçilik akımı açıklanmaya çalışılmış ve bunun da ancak devlet eliyle olabileceği dile getirilmiştir. Bildiri de asıl amacın bu bildirinin toplumun çeşitli kesimleri tarafından tartışılması ve bu tartışmaların sonucunda Türk devleti ile ulusunun doğru yolu bularak, ülke için en yararlı çizginin  doğrultusundaki yönün alınacak kararlar ile belirlenmesi olduğu belirtilmiştir. İlk sayısı 20 Aralık 1961 tarihinde yayınlanan YÖN dergisi Sovyetler Birliği gibi bir büyük devlete dayanan sosyalist sistem ve politikaların dünya ülkelerini etkisi altına aldığı bir dönemde, sosyalist sistem üzerinden gelen devletçi politikaların bütün sosyalist ülkelerde geçerli olmasını sağlama yolunda yayın yapan diğer dergi ve gazeteler gibi, YÖN dergisi de bir haftalık yayın organı olarak böylesine bir mücadeleye giriyordu. Kapitalist sistem şirketlerin tekelleşerek büyümesi doğrultusunda giderek genişlerken sosyalist sistem devlet temelli bir yapılanma olduğu için, kapitalist büyüme senaryolarına karşı var olan dengeleri ve yeni devletçilik akımlarını öne geçirerek koruyarak sürdürmeyi, yeni bir yol olarak gündeme getiriyorlardı. Şirketler devletlerin üzerine yürürken, devletler de o dönemde kendilerini yeni devletçilik akımları ile koruyarak ve güçlenerek yola devam etmek çabasına giriyorlardı.

                YÖN dergisinin ortaya çıkışı o dönemin konjonktürüne uygun bir biçimde gündeme gelirken, iki dünya savaşı sonrasında batı ülkelerinin şirketleri fazlasıyla büyüyerek, dünyayı kontrol altına alma çabaları içine giriyorlardı. Batı sistemi şirketleri sınırsız bir biçimde aşırı desteklerle yönlendirirken, devletler giderek tekelleşen büyük şirketler yüzünden çok zor durumlara sürüklenerek, devletlerin iç bünyelerinde kamu yönetimini bozan ve devletlerin sahip oldukları bütünlüklü yapılanmaları tehlikeye sürükleyen kapitalist saldırılar, sermaye düzeni içinde gündeme getirildikçe, devletler çöküşe doğru sürüklenerek sahip oldukları normal düzenlerini koruyamaz duruma geliyorlardı. Bu durumda eski dengeler ile sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki normal ilişkiler bozulmaya başlıyordu. Bu gibi dengeler ve normal ilişkiler devletlerin giderek zayıflaması ve bu doğrultuda uluslararası sistemin dışına doğru sürüklenmeleri, beraberinde birçok ülkede devletsizlik ortamı yaratmıştır. Siyaset, basın ve medya büyük sermaye tekellerinin elinde kontrol altına alındıkça, ulusal ekonomik düzenler sarsılmaya başlamış ve böylesine bir süreç içinde de ulus devletler varlıklarını koruyamaz ya da yola devam edemez biçimde olumsuz çıkmazlara sürüklenmişlerdir. Kapitalist devletler giderek çok büyük sermaye oluşumlarına sahne olurken, bu gibi dengesiz durumlara düşmemek ya da bu gibi gelişmeleri önceden görerek önleyebilmek amacıyla yeniden devletçilik uygulamalarına yönelen ulus devletler ikinci dünya savaşı sonrası ortamda öne çıkmaya başlamışlardır. Emperyalist şirketlerin saldırganlığını hür dünya görünümlü batı bloku desteklerken, bu tür saldırılara hedef olan ulus devletler yeniden devletçilik uygulamalarına dönmek zorunda kalmışlardır. Yeniden devletçiliğe dönerek kendisini kurtarmak isteyen devletler, yeni devletçilik adı altında kendi kurtuluşlarını sağlayacak bürokratik programlara öncelik vermişlerdir. Yeniden devletçiliğe dönüş aşamalarında yeni devletçilik görüşleri ve programları öne çıkarak, bozulmuş olan eski düzenlerin tekrar oluşturulabilmesi için uğraşılırken bunlardan yararlanabilmenin arayışları gündeme gelmiştir. Yeni devletçilik siyaseti ve programları şirket hegemonyasının önlenebilmesi doğrultusunda ulus devletlerin kendilerini kurtarabilmenin çıkış yolu olarak öne çıkartılmıştır.

                İki dünya savaşı sonrası devletlerin başlattığı yeni devletçilik anlayışı Türkiye’de YÖN dergisi aracılığı ile başlatılmış ve daha sonraki aşamada da bu derginin öncülüğünde YÖN HAREKETİ adıyla yeni bir siyasal akımın öne çıkışı örgütlenmiştir. Dünyanın tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyetinin böylesine bir siyasal oluşumun dışında kalması mümkün olamayacağı için, uluslararası alandaki bu tür gelişmelerin yansıması olarak önce YÖN dergisi çıkartılmış, daha sonra da YÖN  hareketi aktive edilerek, Türkiye Cumhuriyetinin bütünüyle geleceğini düşünen ve bu doğrultuda  yeni bir yaklaşım sergileyerek , bir anlamda Türk devletinin geleceği için yepyeni bir yön hedefi belirleyen çıkış sergilenerek, YÖN dergisinin düşünsel tabanı oluşturulmaya çalışılmıştır. Türk basınında Kuvayı Milliye döneminden kalma bir geleneğin izleyicisi olarak var olan  Kemalist  kadro, yıllardır yazarak yirmi birinci yüzyıla taşıdıkları Atatürk ilkeleri ve çağdaş cumhuriyetçilik akımının oluşturduğu siyasal birikimin sağladığı olanaklardan yararlanarak , bütün bu gibi geçmişin ürünü olan yaklaşımların bir araya getirildiği yeni bir açılım, YÖN hareketi olarak Türk devleti ve ulusu üzerinde farklı bir biçimde devreye sokularak yeni bir açılım üzerinden yön hareketi ülkenin önde gelen aydınları ve zinde güçlerine aktarılmaya çalışılmıştır. YÖN hareketinin ortaya çıkışında iç ve dış nedenler birbirlerinden farklı bir çizgide etkin olmuşlardır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden gelme Türk toplumunun devletçi karakteri yeni dönemeçte de yön gösterici etkinliğini sürdürmüştür. YÖN hareketi bir eğilim olarak, Demokrat Parti yönetimine yönelik iç muhalefet hareketlerinin içinden doğarak, ülkede geleceğe dönük yeni bir yapılanmanın öncüsü olmuştur. Demokrasi, kalkınma ve Kemalizm kavramlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmak istenen yeni sentezci yaklaşım, yeni yön arayışına yönelirken özellikle Türkiye’nin gelişmişlik sorununu Kemalizm çizgisinde devletçilik ile kalkınmacılık bütünleşmesinde aramıştır. Önde gelen yazarların yayınlanan makalelerinde sentez arayışı öne çıkarken devletlerarası rekabet düzeninde, Türkiye’yi yeniden güçlendirecek bir atılımın Kemalist devletçilik ile ulusal kalkınmacılık birlikteliğinde olabileceği gibi genel bir eğilim doğuyordu.

                Yayın hayatına bir bildiri ilanı ile başlayan YÖN dergisi164 bilim adamı ve yazarın imzalarıyla iç ve dış kamuoyuna bildirilirken, derginin dayandığı fikirler ve ilkeler açıkça dile getiriliyor ve bu doğrultuda adımlar atılabilmesi için nasıl bir yol izleneceği de açıklanıyordu. Ülkenin önde gelen bilim adamı düşünür ve yazarları ortak bir yön bulabilmek için yola çıkarlarken, batı emperyalizmine karşı direnen Sovyet sosyalizmi ile Atatürk Kemalizmi arasında kalıyorlardı. Doğu bloku saldırgan batı emperyalizmine karşı  Rusya’da sosyalist bir devlet yapılanmasını örgütlerken, Türkiye’de üç dünya arasında Atatürk’ün devlet modeli ile dünya haritasındaki yerini alan  Atatürk Türkiye’sinin modeli olarak Kemalizm, Sosyalizm ve Kapitalizm modelleri arasında yapılan karşılaştırmalarda, Türkiye’nin devreye girmesiyle birlikte yapılan değerlendirmeler sırasında eski Osmanlı hinterlandı üzerinde sosyalist sisteme sınırdaş bir yeni devlet, Türkiye Cumhuriyeti olarak kuruluyor ve kendisine bir devlet modeli olarak Kemalizm’i benimsiyordu. Bu doğrultuda yayınlanan YÖN bildirisi ülkenin önde gelen aydın ve yazar kadrolarını devreye sokarak, onların sahip olduğu ulusal birikimi gündeme getirmeyi hedefliyordu. Dünya değişirken Türk halkının kendisini bütün özlemlerine kavuşturacak bir yön aramakta olduğu ve bu bildirinin altına imzasını atan ülkenin önde gelen aydınlarının katkılarıyla, yeni bir YÖN belirleme girişiminin benimsenmesi gerektiği açıkça vurgulanarak bildirinin giriş kısmı özetlenmektedir. Türkiye’yi yaratan Atatürk devrimlerinin ana amacı iyi bilinirse o zaman yeni dönem için Türkiye’nin yönünü belirlemenin daha kolay olacağı belirtilmektedir. Batılılaşmanın Atatürk’ün hedefi olduğu bildiride dile getirilirken, aynı zamanda batı blokunun içinden çıkan çağdaş demokrasi anlayışı ve uygulamaları da önemsenerek, diğer bir maddede dile getirilmiştir. Yoksulluğun sosyal adalet politikaları aracılığı ile önlenebileceği ve bu doğrultuda kalkınma politikalarının kesinlikle sosyal adalet anlayışına dayanması gerektiği vurgulanmaktadır. Ekonomik kalkınmanın hızla gerçekleştirilebilmesi için demokrasinin halk kitlelerine ulaştırılması gerektiği dile getirilmektedir.

                Türkiye’nin hızla kalkınabilmesi için özel ve devlet sektörlerinin birlikte çalışmaları ve bunun içinde iki sistemin bir araya getirilerek karma bir ekonomik modelin gündeme getirilmesinin gerekli olduğu, gene aynı bildirinin maddeleri içinde yer almıştır. Yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın bilimsel verilere dayanarak hazırladığı ulusal kalkınma stratejisinde devlete ve topluma yön göstererek, Türk devletinin devletler arası rekabet düzeninde daha güçlü bir biçimde ön sıralardaki yerini alması hedefleniyordu. Ekonomik sektörlerin daha etkin bir çizgide çalışabilmeleri için verimliliği her alanda artıran önlemlere gereksinme olduğunu görerek ve yeni adımların atılması hazırlanarak devreye sokulmuştur. Türkiye’nin planlı bir merkezi ekonomi düzeninde yeni devletçi yaklaşımlar aracılığı ile kalkınma yarışında daha üst düzeylerde yer alması, YÖN hareketinin öne sürerek savunduğu ana ilkelerden birisi olmuştur. İnsanların çok çalışması ve ortaya koydukları emeğin karşılıksız kalmaması hızlı kalkınmanın gerçekleştirilmesi açısından YÖN hareketi açısından savunulmuştur. Planlı bir eğitim seferberliğine girmek Köy Enstitüleriyle başlatılan kırsal alan üretim seferberliğinin sürdürülmesi açısından bildirinin son paragrafında dile getirilerek savunulmuştur. Ülke düzeyinde sendikaların, kooperatiflerin, sivil toplum kuruluşlarının ve meslek kuruluşlarının demokrasiyle bütünleşerek güçlenmeleri, YÖN hareketinin örgütlü halkçılık ve demokratik katılım ilkeleri açısından savunulmuştur. Adil ve eşitlikçi bir ekonomik düzen kurulurken, köklü bir toprak reformunun yapılması YÖN hareketi tarafından sonuna kadar savunulmuştur. Orta tabakalar ve yoksul halk kitlelerinin açlık sınırından kurtulabilmeleri için, kırsal alandaki toprak reformu girişiminin kentlerdeki endüstriyel kalkınmaya paralel bir biçimde yeni devletçilik uygulamaları içinde ele alınmalarının gerekli olması, eşitlikçi ve adil bir ekonomi açısından orta tabakalar tarafından desteklenmeleri gerektiği, önemle bildiri metni içinde yer almaktadır. Türkiye’nin nasıl içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulacağına dair açıklamalar, YÖN bildirisi içinde önerilen tutum ve politikaların örgütlü bir biçimde uygulanabilmesine bağlı olduğu, hareketin ana metni olan bildiride belirtilerek kamuoyuna açıklanmıştır. Bugünün dünyası açısından da çok önem taşıyan bir yeni devletçilik anlayışı, dünyaya ve de Türkiye’ye yön vermek üzere bildiri aracılığı ile açıklanıyordu.

                YÖN isimli derginin yayınlanması ile başlayan YÖN HAREKETİ, demokratik düzen içerisinde kendisine bir taban yaratmak ve bu taban üzerinden de geleceğe dönük bir yapılanmayı örgütlü bir biçimde yapabilmek üzere hareketin önde gelen yönetici ve temsilcilerinin bulunduğu örgütler kurarak, demokratik düzen içinde kendisine toplumsal açıdan örgütlenmiş bir yapılanma sağlamaya çalışmıştır. Dergi’nin çıkışından sonraki aşamada örgütlü bir yapılanma arayışı içine giren hareketin öncüleri derginin çıkışı sonrasında Sosyalist Kültür Derneği adı altında dernekleşerek, gelecek için kurumlaşma arayışına girmiştir. Sosyalizm ve Kemalizm arasında bir dergi çıkaran ve daha sonra da dernekleşerek örgütlü bir yapıya kavuşan YÖN hareketi Sosyalist Kültür Derneği oluşumu ile Kemalizm’den daha çok sosyalizme yakın olduğunu ortaya koymuştur. Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluş sırasında açıkladığı bildiride, YÖN bildirisinde ve hareketin programlarında ele alınarak işlenen konulara yakın bir duruş sergilendiği anlaşılmaktadır. Sosyalist Kültür Derneği hareketin sosyalist içeriğini kuruluş sırasında açıklarken, aynı zamanda YÖN hareketinin de bu doğrultuda daha açık bir kimliğe sahip olmasını sağlamıştır. Çıkış noktası olarak Atatürk devrimleri açıklanırken, daha sonraki aşamada da sosyalist bir hareketin esasları ortaya konmuştur. Batılı bir devlet düzenine sahip olmak ana amaç olarak ortaya konurken, bu doğrultuda neler yapılabileceği açıklanmıştır. YÖN HARAKETİ Sosyalist bir dernek kurarken ve batı tipi bir devlet kurmaya öncelik verirken, baştan çelişkili bir görüntü vermiş ama daha sonraki yayınlarında ve toplantılarında, Atatürk ve Kemalizm’i de tartışma alanına çekerek inceleyerek de Türkiye’nin içinde yer alarak sahip bulunduğu jeopolitik dengeler kendiliğinden gündeme gelmiştir. Kemalist Türkiye kapitalist batı ve sosyalist doğu bloku arasında yer alırken YÖN hareketi de Kemalist bir cumhuriyet ile sosyalist bir devlet modeli arasında yer alarak, siyasal tartışmalarda ana sorun olarak her zaman için gündemde yer almıştır.

                Sosyalist Kültür Derneği, sosyalizm kimliği ile kurulurken, YÖN HAREKETİ Kemalist kimliği ile Türkiye Cumhuriyeti’ne yakın durmuş ve böylece bir Sosyalizm ve Kemalizm birlikteliğinin yollarını açmaya çalışmıştır. YÖN bildirisi ile Sosyalist dernek bildirisi birlikte ele alınarak incelendiği aşamada sosyalizmin uluslararası bir düzen olarak ele alındığı, Kemalizm’in de ulusal bir devlet modeli olarak kapitalist batı dünyası ile sosyalist doğu dünyası arasında yer aldığı görülmektedir. Bu açıdan iki farklı kategori içinde bulunan sosyalizm ve Kemalizm birlikteliği, orta dünyada yer alan Türkiye’nin jeopolitik konumuna göre belirlenmeye çalışılırsa, o zaman da sosyalizmi yön olarak belirleyerek Kemalizm üzerinden bu hedefe yönelmek bir seçenek olarak gündeme gelmektedir. İki kavramın birlikte incelenmesi sırasında ya Kemalizm üzerinden Sosyalizme ulaşılacaktır ya da sosyalizm esas kabul edilerek Kemalizm bu duruma göre yeni bir içerik kazanacaktır. Sosyalist sistemin soğuk savaş sonrasında yıkılması, ama bu noktada Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin ayakta kalmasıyla üçüncü dünya ülkeleri için ortadan kalkan sosyalist devlet modeli silinirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk modeli bir devlet düzeni olarak devam etmesi ve geleceğe dönük olarak kapitalist devlet modelinin gerçek bir alternatifi haline gelmesiyle, Kemalizm’den sosyalizme geçiş değil ama bu durumun tam aksi yönde sosyalist sistemi çökerken küçük ve orta boy devletler için alternatif devlet düzeni olarak Kemalist modelin giderek büyüyen bir seçenek haline geldiği dile getirilmektedir .Sosyalist sistem varken kurduğu sosyalist dernek ile bu ideolojiye daha yakın duran YÖN HAREKETİ’nin uzantıları, sosyalizm sonrası yeni dünya düzeni aşamasında, şirketçi kapitalizme karşı devletçi bir Kemalizm’i yeni bir alternatif olarak öne sürerken, kapitalist saldırıların çökerttiği  ütopik sosyalizmin, yerini realist bir Kemalizm’in aldığı görülmektedir. Soğuk savaş ve sonrasında gündeme gelen küreselleşme dönemleri dikkate alındığı zaman önce tekelleşen ve daha sonra da küreselleşen batının önde gelen büyük şirketleri saldırgan bir kapitalizme yöneldikçe, üçüncü dünya hareketleri içinde yer alan orta ve küçük boy devletlerin, daha mütevazi bir tavır izleyerek dünya ülkelerine orta tabakaların ve ulusal devletlerin çıkarları yönünde ulusal ve üniter devletleşme yoluna girmiş olan üçüncü dünya devletlerinin, çöken sosyalist sistemin devre dışı kalmasıyla öne geçerek ,geleceğin dünya düzeninde küresel şirketler emperyalizmine karşı, ulus devletler dayanışmasıyla karşı çıkılacağı anlaşılmaktadır.

                YÖN HAREKETİ önce dernekleşerek başladığı toplumsal alan kazanma girişimlerine daha sonraki aşamada ÇALIŞANLAR PARTİSİ adı altında bir siyasal örgüt kurarak devam ettirmeye çalışmıştır. Sosyalist ekonominin gerektirdiği ilkeleri benimseyen YÖN HAREKETİ, en büyük ekonomik değer olarak alınteri ve emeği esas alarak hareket ederken, işçi sınıfına dayanan sosyalistleri taklit etmeyerek, asker ve sivil bürokrasinin desteğini alarak, işçi sınıfı dışında çalışan halk kitlelerinin emeğini ve alınterini  korunması gereken en büyük ekonomik değerler olarak savunmuş ve bu duruş ile de zengin sınıfların aşırı kazanç peşinde koşan sömürgeci haksız sömürülerine karşı, alınteri ve emek ile çalışan halk kitlelerinin emperyalizme karşı  gösterdikleri mücadelenin haklı göstergeleri olarak korunmaları gerektiği, YÖN hareketinin çalışan halk kitlelerine verdiği önem ve öncelik olarak benimsenmiştir. Sosyalist Kültür Derneği  işçi sınıfı  ve emek faktörünü en büyük değer olarak açıklarken, bürokratik ve entelektüel toplum kesimlerinin içinde yer aldıkları orta tabakaların örgütü olarak  YÖN HAREKETİ yalnızca işçi sınıfını esas almamış ama bir halk cumhuriyeti çatısı altında  yaşayan tüm orta sınıfları, çalışan halk kitlelerini ve bürokratik güçleri yanına alan YÖN dergisi, kendisinin önderliğinde dernek ve parti kurarken sosyalizm ideolojisine karşı mesafeli hareket ederek işçi sınıfını ikinci plana atarak, Kemalizm’in ana ilkeleri arasında yer alan ulusal toplum yapısı ile birlikte ulus devlet modelini de koruma altına alarak, Türkiye’nin yeni yönü olarak  ulus devletin güçlendirilmesi ve bu doğrultuda bölgesel ve küresel ilişkilere girerek  küresel emperyalist saldırıların önlenebilmesi için yeni ekonomik politikalar geliştirilmesine öncelik tanınmıştır. YÖN HAREKETİ işçi sınıfı sosyalizmini değil ama bunun yerine çalışan halk kitlelerinin çıkarları üzerinden eşitlikçi bir demokrasiyi Türk toplumunun ulusal çıkarları doğrultusunda savunmuştur. Ülkenin önde gelen aydınları ülkenin önde gelen bürokrat kadrolarının öncü katılımı ile çağdaş uygarlık çizgisine doğru yönelerek, modern dünyanın daha ileri düzeyde örgütlenmelerini YÖN HAREKETİ çizgisinde Türk devleti çatısı altında gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

                Yirmi birinci yüzyıla doğru ilerlerken ortaya çıkan YÖN akımı, Türk solunu fazlasıyla sarstığı gibi aynı zamanda Türkiye’deki yeni siyasal oluşumların ortaya çıkmasında da etkin bir rolü olmuştur. YÖN dergisinin kurucusu ve YÖN hareketinin teorisyeni olarak öne çıkan Doğan Avcıoğlu eski bir planlama uzmanı olarak hazırlamış olduğu “Türkiye’nin düzeni” isimli kitabıyla dünya tarihi içinde Türkler ve Türk devletleri konularını incelemiş ve bu doğrultuda bazı önemli öneriler geliştirerek, kurucusu olduğu YÖN hareketinin istekleri doğrultusunda YÖN’cülüğü bir siyasal ve toplumsal akıma dönüştürmeye çaba göstermiştir. ÇALIŞANLAR PARTİSİ ile birlikte Sosyalist Kültür Derneği oluşumları, YÖN hareketinin Türkiye için yol gösteren bir öncülük girişimleri olarak tarih sahnesinde gündeme gelmişlerdir. Atatürk’ün partisinin varlığını sürdürmesi karşısında Kemalizm kavramı yeterince ele alınarak incelenememiştir. Ne var ki, sosyalist sistemin dağılması üzerine de tüm sosyalist dünyada olduğu gibi Türkiye’de de farklı gelişmeler siyaset sahnesinde gündeme gelmiştir. En son nokta ya da ana hedef olarak bir YÖN tespiti, YÖN dergisinin ana amacı olarak Türkiye’de etkinliğini sürdürürken derginin çıkış aşaması geride kaldıkça, YÖN hareketinde de yön değişiklikleri ile başka konulara ya da ilkelere yönelme gibi çelişkili durumlar gündeme gelmiştir. YÖN dergisinin yayın hayatına girerken ana amacı olan Kemalizm-sosyalizm çekişmesinin bir sonuca bağlanması istendiği gibi yapılamamış ve bu nedenle Türk devleti ve ulusuna yeni bir YÖN tayini konusunda gerekli adımlar tam olarak atılamamıştır. Sol Kemalistler Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından Kemalizm’i Marksizme üstün kılmaya çalışırken sosyalistlerin karşı saldırıları ile karşılaşıyorlardı. Bu nedenle YÖN hareketi istediği gibi bir sosyalizm-Kemalizm karşılaştırması yapamıyordu. Kemalizm milli bir kapitalizm kurma yolunda Türk halkına öncülük yapıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin önümüzdeki yeni dönemdeki ana hedefi olarak da ve YÖN dergisinin aracılığı ile de Türkiye geleceğin dünyasında daha güçlü bir ulus devlet yapılanması doğrultusunda ön plana doğru çıkıyordu. YÖN DERGİSİ Atatürkçülüğü tam bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yolu ile çağdaş uygarlığa ulaşmak olarak açıklıyor ve Türk devletini YÖN hareketi aracılığı ile daha derli toplu bir siyasal örgütlenme olarak öne çıkarıyordu.

                Soğuk savaş döneminde komünizm bir suç unsuru olarak tanımlanırken, sosyalizm de bu doğrultuda potansiyel suçluluğun ön adımı olarak görülüyordu. Bu çerçevede sol bir akım olarak öne çıkan YÖN hareketi, sosyalizm yüzünden takibata uğramamak üzere Kemalist kimliğini öne çıkararak ve var olan anayasal düzen çerçevesinde meşruiyet zırhını kullanarak mahkemelerle uğraşmamayı tercih ederken, Türkiye’nin iç dünyasına dönük araştırma ve çalışmalarda Sovyetler Birliği üzerinden açılabilecek davalar ya da sol senaryolar içinde gösterilmek isteniyordu. Sosyalizm ve Kemalizm arasında bir yerde karma görüş ve düşünceler ile davranan YÖN HAREKETİ, bu alanda Türkiye’deki ilk örnek olarak devletçilik uygulamalarının ulusal ve devletçi yönlerini bir bütünsellik içinde bir araya getirerek yirmi birinci yüzyıla doğru giderken, yirminci yüzyılın siyasal birikiminin bir sentezini gündeme getiriyordu. Meşruiyet zemininde Kemalizm’i araç olarak kullanan YÖN HAREKETİ uluslararası alanda sosyalist sistemin çöküşü üzerine, Türkiye’nin geleceği için Kemalizm’i öne çıkararak ve yeni devletçilik uygulamalarını ulusal bir ideoloji ile besleyerek destekleyebilmenin yollarını aramıştır. Yirminci yüzyılın en önemli siyasal olayı olarak Sovyetler Birliğinin çöküşü gerçekleşince, bütün dünya ülkelerinde sol ve sosyalist partiler çökmüş ve siyasal akımlar içinde de sosyalist hareketler önemini ve gücünü yitirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisi olarak siyaset sahnesinde yerini alan Kemalizm uzun süre komünizmin panzehiri olarak kabul edilerek, resmi ideoloji görünümü ile Türk devletinin politika sahnesinde denge unsuru olarak kullanılmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelen ara rejimler ve askeri yönetimlerin zaman zaman Kemalizm kavramını dayanak noktası yapmaya yönelmeleri, Türk devletinin kurucu önderi Atatürk’ün belirlemiş olduğu cumhuriyetin temel ilkelerinin, Kemalist sistemin temel düşünsel dayanakları ile içerik ve anlam açısından ortak anlama sahip olması nedeniyledir.

                 Türkiye’de YÖN sorunu çok büyük bir meseledir. Dünyanın merkezi bölgesinin ortalarında bir jeopolitik konuma sahip olması nedeniyle, Türkiye için her zaman doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde bir yön sorunu vardır ve giderek çok kutuplu bir gezegen haline gelen dünyanın harita üzerinde incelenmesi sırasında bu durum bölgenin geleceği açısından ağırlıklı bir biçimde öne çıkmaktadır. Türkiye için ilericiliğin ve gericiliğin ölçüsü emperyalizme karşı çıkmak ya da bu akıma yandaş olmak gibi oluşumlar, Türkiye’nin merkezi konumunun açık bir göstergesidir. Partiler ve siyasal örgütler emperyalizmin konumuna göre yerlerini belirlerken piyonluk, yandaşlık gibi Truva atı olarak da yerlerini ya da konumlarını belirleyebilmektedirler. Siyasal partiler merkezi alana gelen emperyalist ya da Siyonist akımlara göre yerlerini belirlerken aynı zamanda bu tür örgütlere karşı mesafeli bir tutum içine girerek, kendilerini karşıt ya da düşman çizgisinde bir konumda olduklarını ifade ederek daha farklı bir yönde geleceğe dönük siyasal tutum ve davranışlarını açıklayabilirler. Türk siyaseti batı hegemonyasına yakın duran bir çizgide geliştiği sürece, Türkiye batı blokunun bir parçası olarak görülmektedir. Ne var ki, bu durumun tersi bir gelişme batı karşıtlığı çizgisinde orta dünyaya yansıdığı zaman da Türk devletinin doğu-kuzey ve güney çizgisinde konum değiştirdiği görülmektedir. YÖN hareketi 27 Mayıs sonrası dönemde sahneye çıkmış ve 12 Mart ,12 Eylül,28 Şubat gibi askeri dönemlerde YÖN HAREKETİ’nin ara rejimler ve askeri yönetimlerin üzerinde düşünsel çizgide her zaman için ağırlığı olmuştur. Emperyalizme ve siyonizme karşı ulusal çizgide yol izleyen askeri yönetimler batı kapitalizmi ile doğu sosyalizmleri arasında kalırken, son dönemlerde bölgedeki din ağırlığı üzerinden ortaçağın dinci politikaları yeni YÖN olarak batı emperyalizmi üzerinden Türkiye’ye empoze edilmektedir. Laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmak üzere yola çıkan Kuvayı Milliye hareketinin, aradan geçen yüz yıllık zaman dilimi sonrasında başka yönlere kayması ya da dış müdahaleler ile emperyalist yönler doğrultusunda saptırılmasının yüz yıllık bağımsızlık dönemi sonrasında mümkün olmadığı görülmüştür. Türkiye geçmişte yaşanan siyasal gelişmelerden yararlanarak kendi geleceği için ulusal bir yön hareketine yönelirken, geçen yüzyılın son döneminde ortaya çıkmış olan YÖN HAREKETİ’nden yararlanarak, kendi çıkarları çizgisinde sentezci bir yola yönelecektir.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN