Atlantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atlantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2021 Pazar

YENİ KEMALİZM OLAMAZ AMA GÜNCEL KEMALİZM OLABİLİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 YENİ KEMALİZM OLAMAZ AMA GÜNCEL KEMALİZM OLABİLİR

          Günümüzün süper gücü Amerika Birleşik Devletleri son zamanlarda yorgunluk belirtileri göstermeğe başladı. İngilizlerin beş yüz sürdürdüğü dünya imparatorluğunu geçen yüzyılın başlarında devralan bu büyük dünya devleti, Britanya İmparatorluğunun gösterdiği istikrarı ve sürekliliği eskisi gibi gösterememekte ve İngilizlerin dünya egemenliğinin beşte biri kadar kısa süren bir yüzyıllık dönem sonrasında dökülme ve çökme sinyalleri vermektedir. Türkiye‘nin ulusalcı aydınları ve Atatürkçülerinin yirmi yıl önce tartışarak bir sonuca bağladığı Yeni Kemalizm konusunu ABD düşünce kuruluşlarının daha yeni gündeme getirmeleri bu durumun açık göstergesi olarak kabul edilebilir.  Soğuk savaş sonrası dönemde bütün dünya ile beraber Türkiye’de küreselleşme dönemine girmiş ve yeni dünya düzeni süreci içerisinde dünyanın nereye gittiğini ve yeni dönemde Türkiye’nin ne olacağını hemen tartışmağa başlamıştır. Doksanlı yılların başlarında başlayarak iki bin yılına kadar tam on yıl süre ile Türkiye’nin Kemalistleri, Atatürkçüleri ve ulusalcıları yeni dünya düzeni ile beraber Türkiye’nin durumunu ve değişen koşullarda bir Yeni Kemalizm ya da batı dillerindeki adı ile Neo-Kemalizm olup olamayacağını yoğun bir biçimde tartışmışlardır. O dönemin dergileri incelenirse bu tartışmaların ve   yeni arayışların örneği olan bir çok yazı ve  makaleye rastlamak mümkündür. Ne var ki, Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin kontrolü altındaki dünya medyasının uzantısı olan Türkiye’deki Bizans medyası ve basını  ile küresel sermayenin denetimi altındaki yayınevleri, bu durumu Türk kamuoyundan gizlemek için her türlü yolu deneyerek ve gerçeklere tamamen ters düşen yayınlarla sahte bir kamuoyu yaratarak, Türkiye’yi yeni bir yüzyılın başlarında kendi çıkarlarına uygun düşecek bir doğrultuda farklı bir yerlere doğru sürüklemeğe çalışmışlar ve Büyük Atatürk’ün Türk ulusuna armağan ettiği Kemalist devlet  modelinin  güncelleşerek yoluna devam edebileceği  gerçeğini  ortadan kaldırabilmenin çabası içerisinde olmuşlardır.

         Türkiye’nin Atatürkçü potansiyeli ve Kemalist aydınları yeni bir Kemalizm olup olamayacağını, soğuk savaşın son yıllarından başlayarak çeyrek yüzyıldır tartışmaktadırlar. Bu konuda çeşitli öneriler ve yorumlar zaman zaman Kemalist çizgideki yayın organları tarafından gündeme getirilmiş ve özellikle Atatürkçü Düşünce derneğinin beş yüzü aşan şubeleri aracılığı ile yurt düzeyinde tartışılmıştır. Böylesine bir tartışma ortamının gelişmesinde özellikle Atatürk düşmanlarının, Kemalizm karşıtı Siyonistlerin, emperyalist ülke yandaşı mandacı liberallerin, şeriat peşinde koşan siyasal İslamcıların, etnik eyalet devleti için teröre başvuran bölücülerin elbirliği ile yürüttükleri Atatürk ve Kemalizm düşmanlığının önde gelen rolü olmuştur. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra batı emperyalizmi Atlantik üzerinden dünyanın merkezini kontrol altına almağa yöneldiğinde merkezi bir devlet olarak Kemalist Türkiye Cumhuriyeti dünyanın gündeminde en ön sıraya oturmuştur. Atatürkçü görünümüyle tezgahlanan bir Nato harekâtı olarak son askeri dönemde Kemalist devletin bağımsızlığı ortadan kaldırılarak Türkiye Cumhuriyeti ABD emperyalizminin bir alt kolu olarak yeniden yapılandırılmağa doğru zorlanmıştır. Atatürk’ün devlet modeli böylesine emperyal bir zorlamadan fazlasıyla zarar görmesine rağmen gene d e ayakta kalmasını bilmiş ve böylesine büyük bir saldırı karşısında ülkenin önde gelen Atatürkçü potansiyeli ADD çatısı altında örgütlenerek geleceğe dönük yeni bir sivil toplum yapılanmasına yönelmiştir. Yirmi birinci yüzyıla doğru Atatürkçüler yeniden örgütlenirken, başlıca tartışma konusu yeni dönemin Atatürkçülüğünün ne olacağı meselesi olmuştur. Küresel emperyalizm ve Siyonizm iş birliği ile medya ve basından dışlanan Atatürkçüler yeni bir Kemalizm olup olamayacağını, Atatürkçü Düşünce Derneğinin yurt düzeyindeki yüzlerce şubesi üzerinden oluşturulan karşı medya ortamında ele alarak tartışmışlar ve on yıllık bir dönemden sonra kesin olarak bir Yeni Atatürkçülük ya da Yeni Kemalizm olamayacağına karar vermişlerdir. Kemalist kesimin önde gelen bilim adamlarından birisi Neo-Kemalizm başlığı altında bir kitap hazırlamasına rağmen bu kitabı yayınlamamış ve zaman içerisinde yeni açılımlar ile Atatürk’ten Türk ulusuna miras kalan Kemalizm’in güncelleşmesine öncelik verilmiştir.

        Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak Atatürk, bu devletin geleceğe dönük olarak sonsuza kadar yaşamasını bir direktif olarak dile getirirken, kurucu önder olarak hem ulusuna hem de devletine yön gösteriyordu. Böylesine bir sürekliliğin ancak değişen koşulların dikkate alınmasıyla mümkün olabileceğini iyi bilen Mustafa Kemal altı temel ilkenin içerisine devrimciliği alarak sürekli yenilenmeyi sağlayacak bir temel yapı kuruyordu. Bir anlamda sürekli devrimciliği ana ilke olarak benimseyerek, ulusuna bırakmış olduğu büyük mirasın kalıcı olmasını sağlıyordu. Onun izinden gidecek cumhuriyetin yeni kuşakları, Atatürk ilkelerinden oluşan Kemalizm’in sürekli yenilenerek güncelleşmesine sağlayacak ve böylece değişen koşullara ayak uydurarak bir yeni Kemalizm sapmasının ortaya çıkmasına fırsat vermeyeceklerdi. Atatürk’ten rahatsız olan düşmanları ve karşıtlarının bir gün Türkiye Cumhuriyeti’ni onun yolundan ayırmak üzere Neo-Kemalizm uydurmasıyla yeni oyunlara kalkışmasına izin vermeyecek kararlı tutum, ancak zaman içerisindeki değişime göre güncelleşecek Kemalizm ile sağlanabilirdi. Gerçek Atatürkçüler ve Kemalist aydınlar bu durumu görerek ve bilerek hareket ettikleri için, Türk devleti bugüne kadar kurucu önderin iradesine sadık kalmış ve O’nun yolundan giderek bugüne kadar gelebilmiştir. Ne var ki, bu durumdan rahatsız olan emperyalist ve Siyonist çevreler, gene kendi bildikleri yoldan giderek Atatürk cumhuriyetini çıkarları doğrultusundaki çizgilere çekebilmek için bir Neo-Kemalizm saptırmasına doğru zorlama girişimlerini sürdürmüşlerdir. Türk halkı bu durumu iyi bildiği için, hiçbir biçimde kışkırtmalara alet olmamış, Kemalist aydınlar ülkenin Atatürkçü birikimini canlı tutarak zaman içerisinde Kemalizm’in güncelleşmesinin önünü açık tutabilmişlerdir.

         Türkiye bir dinsel bayram ve anayasa referandumuna doğru giderken, Amerika’nın başkentinde son derece etkili çalışmalar yapan İsrail lobilerinin denetimi altındaki Siyonist bir araştırma merkezinin Türkiye masası şefi Türkiye’deki cumhuriyet çizgisinin temsilcisi olduğunu iddia eden bir düşünce gazetesinde ”Yeni Kemalizm” başlığı altında  önemli bir makale yayınlamıştır. Şimdiye kadar bu kadar açık bir biçimde bir Yeni Kemalizm sinyalinin ABD’den ya da moda deyimi ile Okyanus ötesinden Türkiye’ye gelmediği düşünüldüğünde, okyanus ötelerinden Türkiye’ye köşe döndürmesi planlanan anayasa referandumu öncesinde böylesine bir yazının açıkça yayınlanması üzerinde durmak gerekmektedir. Süper güç ABD‘nin durduk yerde hiçbir şey yapmadığı, hesapsız adım atmadığı dikkate alınacak olursa, referandum  aşamasında  geleceğe dönük bir doğrultuda Türkiye’nin Atatürkçü çevrelerine ABD emperyalizmi tarafından bir Yeni Kemalizm hattı çizilerek iktidardaki ılımlı İslamcı siyasal yapıya karşı bir alternatif oluşturulmağa çalışılmaktadır. Okyanus ötelerinden ABD emperyalizminin merkezi alan hegemonyası doğrultusunda hazırlanmış olan Büyük Orta Doğu projesinin iflas ettiği ve yürümediği bir aşamada, her ata oynayan ve her siyasal gelişmeyi ya da çizgiyi kendi çıkarları doğrultusunda oportünistçe kullanmasını iyi bilen Atlantik emperyalizminin  dini kullanan projesinin iflas ettiği aşamada hemen yedek proje olarak Yeni Kemalizm’i Türk ismi taşıyan bir ABD vatandaşının imzası ile ortaya atmasında gene bir hikmet aramak gerekmektedir. ABD başkentinde etkin çalışmalar yapan bir Siyonist kuruluşun sorumlusunun imzası ile gündeme getirilmek istenen Yeni Kemalizm önerisi için, Türkiye’nin Atatürkçüleri “Şimdiye kadar neredeydiniz ve neden bugüne kadar Kemalizm’i silmek ve ortadan kaldırmak için her yolu denediniz, ya da neden şimdiye kadar Atatürk düşmanlarına destek verdiniz?“ diye sormak hakkına sahiptirler. Biz de bu doğrultuda ABD yönetiminin ve Siyonist lobilerin Türk ulusuna hesap vermek, açıklama yapmak gibi bir borçları olduğunu burada belirtmek durumundayız. Türkiye gibi dünya ülkeleri batılı emperyalistlerin oportünist girişimleri doğrultusunda zarara uğradıklarında ya da ulusal çıkarlarını koruyamadıkları durumlarda hesap sormak ve zarara uğrayan çıkarlarını onarmak durumundadırlar.

        Amerikan üniversitelerinde Türk tarihi ve sosyal yapısı üzerine doktora yapan yazarın makalesi incelendiğinde açıktan bir Amerikan oportünizmi göze çarpmaktadır. Dışarıdan ve içeriden her türlü zorlamaya rağmen yıkılmayan Atatürk Cumhuriyetini bir yönlere çekebilmek üzere, Amerikan emperyalizmi tam bir tornistan yapmakta ve şimdiye kadar uyguladıkları anti-Kemalist politikalardan vazgeçerek, Türkiye’nin Kemalist birikimini Büyük Orta Doğu projesine alternatif olarak kendi çıkarları doğrultusunda devreye sokmağa çalışmaktadırlar. Ayrıca kendi destekleri ile iktidara gelen ılımlı İslamcı siyasal yapı ile tam ters düştükleri aşamada yeniden Kemalizm’i hatırlamaları ve Yeni Kemalizm adı altında ters düştükleri İslamcı iktidara karşı bir alternatif olarak yeniden Kemalizm’e sarılmaları da gene kendi çıkarlarını kurtarma hesabına dayandığı anlaşılmaktadır. Siyasal İslam’ın Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda Türkiye’de iktidara gelmesi üzerine geçen sekiz yıllık dönemin sonunda eski ittifakın bozulduğu görülmektedir. İktidarla bozuşan ABD’nin yeni bir alternatif ararken, ülkede çökertilen sol ve sağ partilerin devre dışı kaldığı bir aşamada yeniden Kemalizm’i öne sürmesi de İran savaşı öncesinde asker alternatifine oynanmak istendiğini açıkça göstermektedir. Son yıllarda Türk ordusunu zor durumda bırakan çeşitli kampanyalara dolaylı destek veren ABD’nin tam İran savaşı öncesinde Yeni Kemalizm kavramı üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerine mesaj çakması üzerinde, Türk ulusunun ve devletin yetkili organlarının ciddi olarak durup düşünmeleri gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti devletini emperyalizme karşı savaşarak kurmuş olan Atatürk’ün ordusunu demokrasi görünümlü saldırı senaryoları ile hırpalanmasına ses çıkarmayanların, İsrail siyonizminin dünya hegemonyası amacıyla kışkırtılan üçüncü dünya savaşında Türk ordusunu İran’a karşı sahaya sürülmesine sağlayacak bir doğrultuda Yeni Kemalizm kavramını ortaya atmasındaki hesapları iyi görmek ve buna göre hareket etmek gerekmektedir.

         Soğuk savaş koşullarından yararlanılarak kurulan İsrail devletinin ikinci dünya savaşı sonrasındaki sürekli savaş ve işgale dayanan politikalarının iflas ettiği aşamada Büyük Orta Doğu Projesi öne sürülmüş ve ABD sırtından Büyük İsrail’e giden yol açılmak istenmiş, ama bütün zorlamalara ve komplolara rağmen istenen sonuç elde edilememiştir. Her türlü baskı ve zorlamaya rağmen Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin iflas ettiği aşamada, Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm II Eylül komplosunu tezgahlayarak dünya ülkelerine saldırıya geçmiş ama dünyanın yeni büyük güçleri ve kutup merkezlerinin devreye girmeleriyle bu topyekün üçüncü dünya savaşı saldırganlığı önlenebilmiştir. Ne var ki, yer küre üzerinde tam bir hegemonya isteyen Atlantik emperyalistleriyle İsrail siyonizminin, Irak ve Afganistan maceralarından sonra İran’ı ana hedef tahtasına oturttukları aşamada bütün savaş planları Türkiye’nin ve Türk ordusunun kullanılması üzerine yapılmıştır. Irak’a yönelik haksız saldırı ve savaşa karışmayan Türk Silahlı Kuvvetleri İran savaşına da benzeri bir biçimde uzak dururken ,  Türkiye’deki siyasal iktidarın İslamcı kimliğine ve BOP projesi angajmanlarına  rağmen  gerçekleri görerek, batılı emperyal çevrelerden  savaş sürecinde uzak durmağa başlamış  ve şimdiye kadar yönettiği devletin çekirdek gücü ve merkezi organı olan Türk Silahlı Kuvvetleriyle bir araya gelerek, Türkiye’nin savaş koşullarındaki ulusal savunma stratejisinin  oluşturulmasına öncelik verilmiştir. İşte bu aşamadan sonra, Türk halk deyimi ile öküz ölmüş ve ortaklık bozulmuştur. Irak savaşına karşı çıkan Türk parlamentosu ile beraber Türkiye Cumhuriyeti yönetimi haksız İran savaşına karşı çıkma doğrultusunda komşularıyla yakınlaşma politikalarına girişmiştir. Komşularla sıfır sorun açılımı doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti sınır komşusu İran ile de yakınlaşma içerisine girince, başta İsrail olmak üzere batılı devletlerin haksız tepki ve baskılarıyla karşılaşılmıştır. Bu aşamaya kadar ABD ve İsrail çıkarları için komşularıyla savaşa karşı çıkan Türk ordusunun köşeye sıkıştırılmasına neden olan kampanyalara ses çıkarmayan Atlantik emperyalizminin, tam İsrail’in İran’ı vurmaya hazırlandığı aşamada Türk silahlı kuvvetlerinin gönlünü alacak doğrultuda bir Yeni Kemalizm açılımı yapması artık Türkiye’de hiç kimseyi ve hiçbir kurumu etkileyemeyecek kadar oportünizm kokmaktadır. Şimdiye kadar Atatürk ve Kemalizm karşıtı her girişimi destekleyenlerin çıkarcı Yeni Kemalizm açılımı, Türkiye’de artık hiçbir etki sağlayamaz. Ancak ABD’ye göbeğinden ya da cebinden bağımlı olan işbirlikçi ve mandacı çevrelerin Kemalizm üzerine nutuk atmalarına ve de bazı yayın organlarının yeniden Atatürk ve Kemalizm üzerine program yapmalarına yarar.

        Atatürk’ün partisinin başındaki Atlantik yediemini bir kaset senaryosu ile uzaklaştırıldıktan sonra, iktidardaki ılımlı İslamcı partiden iktidarı alabilecek derecede güçlü yeni bir alternatif arayışı öne çıkmıştır. İşte bu aşamada Atlantik emperyalizmi Siyonist kuruluşun Türkiye masası şefinin kalemiyle Atatürk’ün partisine laikliği yumuşatmasını önermektedir. Ilımlı İslamcı politikalar ile Türkiye Cumhuriyeti’ni laik devletten bir din devletine dönüştürmeğe çalışan Amerika Birleşik Devletleri, bir İslam devleti olan İran’a Siyonist İsrail’in çıkarları doğrultusunda savaş açarken, İran gibi bir İslam devletine karşı laik Türk devletinin ordusunu Yeni Kemalizm ile kullanmağa hazırlanırken, bu arada da yeni genel başkanı ile Atatürk’ün partisine laikliği yumuşatmasını ve bu ılımlı laiklik politikasını da Yeni Kemalizm adına savunmasını önermektedir. Yeni Kemal ile Yeni-Kemalizm peşinde koşan Atlantik emperyalizmi, ılımlı İslam’ın tutmadığı bir aşamada açıkça ılımlı laiklik politikasını önermekte ve bu politikayı da yeni genel başkanın öncülüğünde Atatürk’ün partisine önermektedir. Amerika’nın keyfi uğruna Atatürk’ün partisi geleneksel laiklik politikasından vazgeçecek, ılımlı İslamcı partinin tabanından da oy alarak iktidara gelebilmek için daha yumuşatılmış bir laiklik anlayışını ılımlı laiklik olarak uygulayacaktır. Bir Avrupa devlet modeli olan laiklik uygulamasını Amerika benimsemezken, İsrail gibi bir din devletini Türkiye’de ılımlı İslam üzerinden yaratmağa çalışmış ama bu girişimde başarısız kalınca bu kez, laik Türkiye ile barışabilmek için ılımlı laiklik de karar kılınınca, böylesine bir politika değişikliği Türk kamuoyuna en Atatürkçü gazete üzerinden “Yeni Kemalizm “olarak aktarılmağa çalışılmıştır. Avrupa laik Türkiye’yi desteklerken, ABD-İsrail ikilisi ılımlı İslamcı bir Türkiye peşinde koşmuşlar, yirmi yıllık bir zorlamaya rağmen sonuç alamayınca İran savaşı öncesinde laik Türkiye ile barışabilmek ve Türk ordusunu İran savaşında cepheye sürebilmek için, Yeni Kemalizm’i gündeme getirmişlerdir. Bu girişim, anti emperyalist bir siyasal çizgi olan Kemalizm’in doğasına açıkça ters düşmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin aniden ortaya çıkan Yeni Kemal’ler ile Yeni-Kemalizm’e sürüklenmesini beklemek hayalden öte gidemez.

         Yeni-Kemalizm, batı dünyasının Türkiye’yi yitirdiği ve Türkiye üzerine ciddi eksen kayması tartışmalarının gündeme geldiği aşamada ortaya çıkartılmaktadır. Amerika’nın sesi olan yazara göre Yeni-Kemalizm sayesinde Türkiye yeniden İran’dan uzaklaşarak batı ile yakınlaşma şansını yakalayacaktır. ABD’nin yarım yüzyılı aşkın süre kendi emperyalizmi için Türkiye’yi bölgede  Türk ulusunun çıkarlarına aykırı bir biçimde kullandığı, Avrupa Birliğinin Türkiye’den her türlü ödünü almasına rağmen tam üyelik hakkı vermeyerek dışladığı, bir din ve ırk devleti olan İsrail’in Türkiye’nin ulusal ve laik devlet yapısını tehlikeye atan bölücü ve dinci akımları desteklediği artık kesin olarak ortaya çıktığına göre Türk devleti kendisini korumak için komşularıyla bir araya gelerek emperyalizme karşı bölgesel bir savunma paktının ardında koşacaktır. Atatürk’ün bölge ağırlıklı dış politikasına Türkiye’nin yönelmemesi için, Amerikancı yazar Yeni-Kemalizm ile Türkiye’nin yeniden batı dünyasına dönmesi gerektiğini öne sürmektedir. Kemalizm’in antiemperyalist bir akım olduğunu ve Türklerin bağımsız bir ulus devlet sahibi olabilmek için batılı emperyalistler ile savaştığını görmezden gelen Amerika’nın sesi konumundaki yazar, yeniden batı emperyalizminin kucağına Türkiye’nin oturtulmasını hiç çekinmeden Yeni-Kemalizm adına isteyebilmektedir. Türk tarihi üzerine doktora yapan bu yazarın en azından Türklerin bağımsızlıklarını elde edebilmek için batı ile savaştığını iyi bilmesi gerekirdi. Osmanlı İmparatorluğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti devleti de sürekli olarak batılı devletler ile savaşmak zorunda kalmıştır. Osmanlı devleti gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni de doğu olarak gören batının, emperyalist saldırıları böylesine olumsuz bir duruma neden olmuştur. Gerçek Kemalizm batı emperyalizmi ile savaşın ideolojisi olarak ortaya çıkarken, Yeni Kemalizm yeniden Türk devletinin batı emperyalizminin kucağına oturtulması olarak gündeme getirilmektedir. Böylesine büyük bir tarihsel çelişkiye Atatürk Cumhuriyetinin sürüklenmesini düşünmek Türk ulusu açısından mümkün değildir. Türkiye’yi tam anlamıyla bir batı sömürgesi yapmayı Yeni-Kemalizm görüntüsü üzerinden gizlemeye çalışan yazarın Türkiye’yi ve Türk ulusunu hiç tanımadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Yakındoğu ve Türkiye uzmanı bir yazarın bu konuları daha dikkatli bir biçimde ele alması beklenirdi.

       Amerika’nın sesi konumundaki yazar Avrupa Birliğini de aynı doğrultuda yanına alabilmek için makalesinde Türkiye Avrupa ilişkilerine de yer vermekte ve   Transatlantik ittifakı doğrultusunda Avrupa Birliğini de Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında göstererek, Türkiye’nin yeniden Avrupa ile ilişkilerinin düzeltilmesinde Yeni Kemalizm’in yararlı olacağını dile getirmektedir. Batının emperyalist devletleriyle savaşmış olan Atatürk’ü yanlış bir biçimde batıcı gösteren yazar Mustafa Kemal’in gerçekçi bir uygarlıkçı olduğu gerçeğini görmezden gelerek, Mustafa Kemal’in Türkiye’nin Avrupalılaşmasını istediğini yanlış bir biçimde yazabilmiştir. Çağdaş uygarlığı devletine ve ulusuna ana hedef gösteren kurucu önder Atatürk hiçbir biçimde taklitçi bir batıcılığı körü körüne desteklememiştir. Avrupa’nın büyük devletlerinin Türkiye’ye eşit haklar vermek istemediğini ve yeni bir Yugoslavya modeli ile Türkiye Cumhuriyeti topraklarını Sevr haritasına çevirmek istediğini görmezden gelen yazar hala Avrupa üyeliği masallarıyla Türkiye’yi uyutacağını sanmakta ve bu durumu da Yeni-Kemalizm kavramı üzerinden gizlemeğe çalışmaktadır. Avrupa kıtasındaki gerçek laiklik uygulamalarını görmezden gelen yazar, hiç sıkılmadan Türkiye’ye hem Avrupa birliği üyeliğini hem de ılımlı laikliği beraberce önerme cesaretini gösterebilmektedir. Böylesine büyük bir çelişki içinde Türkiye’nin referandumu öncesinde acele ile kaleme alınan bu makaledeki çelişkiler, yenilir ve yutulur gibi değildir. Yazar hala kendini beğenmiş emperyalist edasıyla Türkleri aptal yerine koymakta, içinde bulunduğu çelişkileri gidermeden Türk ulusuna akıl öğretme ukalalığını sürdürebilmektedir. Avrupa modeli bir laik devlet olan Türkiye’de ılımlı İslam tutmayınca ılımlı laiklik üzerinden politikalarını sürdürmek isteyen Atlantik emperyalistlerine birilerinin gerçekleri anlatması zamanı gelmiştir. Hem Avrupalı hem de ılımlı laik bir ülke olmanın mümkün olmadığı bugünün Avrupa Birliği çatısı altında açıkça görülebilmektedir. İsrail lobilerinin baskılarıyla Orta Doğu’dan başka bir yere bakamayan Amerikan kamuoyuna birilerinin Türkiye’nin özel durumunu anlatması gerekmektedir. Kendi çıkarları doğrultusunda son derece oportünist davranan Avrupa Birliği yönetimi de Atlantik emperyalizminin böylesine çelişkili girişimleri karşısında tavır almamakta, sessiz durarak kendi çıkarları doğrultusunda çifte standartlı davranışlarını çekinmeden sürdürebilmektedir. Atatürk açıkça Avrupa emperyalizmini eleştirmiş ve Avrupa’nın ikiyüzlü tutumuna karşı çıkarak, antiemperyalist duruşunu sürdürmüştür. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Yeni-Kemalizm görüntüsü altında edilgen davranarak bir yerlere gidemez, hele Avrupa ile ilişkilerinde ulusal çıkarlarını koruyamaz Türkiye Cumhuriyeti bugünkü yapısı ile belki hiçbir zaman Avrupa Birliğine tam üye olamaz ama Mustafa Kemal’in izinden giderek her zaman dünyanın önde gelen çağdaş ve ileri ülkelerinden birisi olabilir. Nitekim, Türkiye bu açıdan Atatürk’ün devlet modeli ile bütün Türk dünyası, İslam dünyası ve Avrasya ülkeleri içerisinde önde gelen laik ve çağdaş devlet modeli olarak örnek olmakta ve mazlum uluslara bağımsızlıkçı bir çizgide yön göstermektedir.

        Amerikancı yazar, Türkiye’nin geçmişten gelen güçlü bir Kemalist mirasın sahibi olduğunu yazısının sonlarında kabul etmekte ve diğer partiler ile beraber ılımlı İslamcı büyük partinin de bu gerçeği kabul ederek kendisini değiştirmesi gerektiğini önermektedir. Şimdiye kadar anti-Kemalist politikalar ile bir yerlere Türkiye’yi götürmek isteyen ılımlı İslamcılara, o çok sevdikleri deyim ile Okyanus ötesinden Türkiye’nin güçlü Kemalist birikimini kabul etmeleri gerektiğinin ABD’li bir uzman tarafından önerilmesi, önümüzdeki dönemde ciddi tartışmalara yol açacak gibi görünmektedir. Madem öyleydi de neden ABD şimdiye kadar Kemalizm karşıtı politikaları açıktan destekledi ya da Kemalizm karşıtı partileri destekleyerek iktidara gelmelerini sağladı? Bu gibi soruların yanıtlarını ABD devletini yönetenlerin vermesi gerekmektedir. Hiçbir büyük devletin Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli ile ya da devletin kurucu düşünce sistemi ile oynamaya hakkı yoktur. İşine geldi mi anti-Kemalist işine geldi mi Yeni-Kemalist politikaları destekleyerek büyük çelişkilere sürüklenen ABD’nin Türkiye’yi de kendisiyle beraber çelişkili süreçlere doğru sürüklemek hakkı yoktur. Türkiye’nin kuruluş aşamasından gelen güçlü Kemalist birikimi ve geleneği bugün de devrededir ve her türlü dış baskıya rağmen Türk devletinin kazasız belasız yoluna devam etmesini sağlamaktadır. Bu çerçevede Kemalizm bir ulusal düşünce sistemi ve siyasal bir devlet modeli olarak bugün de varlığını sürdürmektedir. Bugüne kadar yaşanan olaylar ve günümüzdeki siyasal gelişmeler Kemalizm’in ne derece doğru ve haklı bir düşünce sistemi olduğunu açıkça kanıtlamıştır. Yüzyıla yakın bir zaman dilimi içerisinde haklılığı ve doğruluğu birçok gelişme ile kanıtlanan Kemalizm günümüzde her yönden güncelleşmiştir. Emperyalizmin her geçen gün dünya ülkelerini ve mazlum ulusları daha fazla baskı ve kıskaç altına aldığı bu aşamada antiemperyalist bir siyasal çizgi olan ve Atatürk’ten Türk ulusuna miras kalan Kemalizm, günümüz koşullarında her açıdan geçerliliğini korumaktadır. Hiçbir şeyin aslı varken suretine itibar edilmez. Geleneksel Kemalizm bugünün koşullarında Güncel Kemalizm olarak geçerliliğini korurken, batılı emperyalistlerin planları doğrultusunda sahte bir Yeni Kemalizm ile Türk ulusunun önü kesilemez. Türk ulusu önümüzdeki dönemde yeniden güncelleşen geleneksel Kemalizm ile yoluna devam ederken, yolunu kesmek üzere emperyalistler tarafından ortaya atılan her türlü Yeni –Kemalizm saptırmasına karşı uyanık olmak ve gereken önlemleri alarak ulusal çıkarlarını korumak zorundadır.  Son yıllardaki yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler ile doğrulanan Güncel Kemalizm, her zaman için sahte Yeni –Kemalizm arayışlarına izin vermeyecek kadar güçlüdür. Önemli olan Türk ulusunun bu gerçeği iyi bilmesidir. O zaman her türlü emperyal oyun ve yapay senaryoların önü kesilebilecektir. Neo-liberalizm adı altında yeni emperyalizm arayışının ardında koşanların, buna paralel benzeri Yeni-Kemalizm arayışları hiçbir zaman güncelleşen gerçek Kemalizm’in önünü kesemeyecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

22 Mart 2021 Pazartesi

MİSAK–I MİLLİ‘DEN MAVİ VATANA - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

MİSAK–I MİLLİ‘DEN MAVİ VATANA

                Türkiye Cumhuriyeti Misak-ı Milli andı üzerine kurulmuş bir ulus devlet olarak, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi topraklarında yapılandırılmış bir çağdaş siyasal örgütlenmedir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türklerin imparatorluğu yıkılırken, İstanbul’da düşman işgali koşulları altında toplanmış olan Osmanlı Meclisi Mebusan’ı kendisini feshetmeden önce son toplantısında aldığı karar doğrultusunda, ulusal bir andı Misak-ı Milli adı altında kabul ederek dağılmış ve meclis üyeleri bu alınan karar çizgisinde, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan vatan topraklarının kurtarılması için ulusal kurtuluş savaşına başlamışlardır. Dünyanın merkezi alanında yüzlerce yıl hüküm sürmüş olan Osmanlı imparatorluğu dağılırken, emperyalist ülkelerin işgali altında kalan vatan topraklarının kurtarılması için zorunlu olan ulusal kurtuluş savaşının hedefleri ve sınırlarının iyi belirlenmesi gerekiyordu. Silahların bırakılmasından sonra Türk ve Müslüman halk kitlelerinin yaşamlarını sürdürdüğü merkezi toprakların kurtarılması için eski devletin parlamentosu bir ulusal andı kabul ederek, geleceğin müstakbel ulus devletinin sınırları Misak-ı Milli antlaşması ile çiziliyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin Trakya’dan başlayan batı sınırları doğrultusunda, Anadolu yarımadasını çevreleyen bir haritalama işlemi tamamlanıyordu. Böylece bütün Anadolu yarımadası Doğu Trakya bölgesi ile birlikte, Türklerin anavatanı olarak ilan ediliyor ve daha sonra da bu vatan topraklarını işgalden kurtarmak üzere de bir ulusal kurtuluş savaşı başlatılıyordu.

                Türkler için sınır denilince ya da vatan toprakları akla gelince, dile getirilen resmi kavram her zaman için Misak-ı Milli oluyordu. İmparatorluk sonrasında yeni bir ulus devlet kurulurken, ana vatan olarak kabul edilen Anadolu yarımadası Küçük Asya konumunu korurken, bunun yanına küçük bir toprak bölgesi olan Doğu Trakya’da ekleniyordu. Devlet deyince akla gelen ülke kavramı doğrultusunda vatan sınırları belirleniyordu. Her devletin var olabilmek için dayanak noktası olması gereken vatan toprakları, dünya kıtalarının içinde yer alan karalar bölgesinden çekip çıkarılarak harita üzerine konuluyordu. Devlet konumundaki bir siyasal örgütlenmenin sınırları belirlenirken önce kara sınırları belirleniyor ve daha sonraki aşamada da karaları çevreleyen ya da içinden geçerek parçalayan denizler, göller ve akarsuların konumları teker teker çizilerek açığa kavuşturuluyordu. Böylece devletler sınırlarının çizilmesiyle birlikte kara ülkesi belirginliğe kavuşturuluyor ve sonraki ikinci aşamada da deniz ülkesi adı verilen su ülkesinin sınırları çizilerek açıklığa kavuşturuluyordu. Sınırlar içinde uzayıp giden kara ülkesini çevreleyen ya da parçalayan su bölgeleri, devletlerin aynı zamanda deniz ülkeleri olarak benimseniyordu. Devletlerin su alanları genel olarak kara sınırlarını çevrelediği için, kara ülkesinin yanı sıra geride kalan kısımlar devletlerin deniz ülkesini gündeme getiriyordu. Genel olarak su barındırdığı için mavi rengin yaygınlık kazandığı bu bölge, ülke yönetimi ya da vatandaşları açısından mavi vatandaşlık olarak tanımlanabilmektedir. Ülkeler dünya haritalarında yer kazanmaya başladı mı, hemen ülkelerini genişletebilmek amacıyla, kara ülkesinin yanında bir de su ülkesi ya da karasuları bölgesi ilan ederek gelecekteki nüfus artışı eğrilerinin getirmiş olduğu beklentilerin realizasyonu çizgisinde, kara sınırlarını çevreleyen su bölgeleri ya da parçaları devletlerin deniz ülkesi olarak kayıtlara geçirilmektedirler. Ayrıca iç denizler, göller ve akarsular da gene kara parçası içinde dikkate alınarak incelenmektedir. Kara sularının yanında uzanıp giden kara parçaları esas alınırken, kara suları devletlerin deniz ülkesini oluşturmaktadır. Bu nedenle her ulus ya da devlet kara ve deniz ülkelerinin sahibi olmak durumundadır.

                Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada üzerinde yayılmakta olan bir büyük devlettir. Yarım ada konumunda olmak nedeniyle Türkiye kara ülkesi kadar deniz ülkesine de ağırlık vermek durumunda kalmıştır. Yarım yüzyıllık cumhuriyet tarihi sürecinde Türk devleti kara ülkesine paralel bir biçimde deniz ülkesindeki hakları ile uluslararası hukuktan gelen karar ve uygulamaları, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yerine getirmeyi başarabilmiş bir devlet olmasını bilmiştir. Üç büyük kıtanın tam ortasında kurulmuş olan Türk devleti, kıtalararası yakınlık ve ilişkiler ağı doğrultusunda birçok hukuksal ve siyasal sorunlarla karşılaşmış ama her defasında bunlara karşı ülke çıkarlarının korunması büyük bir potansiyel kullanılarak, kazanılmış haklar ve çeşitli alanlardaki çıkarlar açısından her zaman gerekli olan girişimler başarı ile gündeme getirilmiştir. Cihan savaşı sonrasında cumhuriyet devleti kurulurken ve ilk yüz yıllık dönem tamamlanırken Misak-ı Milli kararları doğrultusunda ilan edilen kara ve deniz ülkeleri üzerindeki bütün haklar, yerinde uygulamalar ile bugünlere gelene kadar korunabilmiştir. Ne var ki, dünya yirmi birinci yüzyıl sürecinde yoluna devam ederken, farklı durumlar ortaya çıkmış ve değişen güç merkezleri ile birlikte ortaya çıkan yeni jeopolitik koşullar karşısında yeni durumlara uygun düşecek yepyeni bir açılımın, Türkiye’nin kara suları üzerinden ortaya konulması gerektiği anlaşılmıştır. Bu zamana kadar Misakı Milli antlaşması ve diğer uluslararası belgeler üzerinden, yürütülmekte olan kara suları politikalarının yetersiz kaldığı görülünce yeni bir strateji oluşturmak üzere Türk devleti çeşitli girişimlerde bulunmuştur.

                Atatürk’ün Misakı Milli kavramından sonra, Türkiye’nin denizler alanında gereksinmelerinin artması nedeniyle, yeni bir siyasal açılım olarak Mavi Vatan kavramı öne çıkarılmış ve bu çizgide önemli bir yeni adım atılmıştır. Batı emperyalizminin yeni bir dünya düzeni oluşturabilmek amacıyla, dünya karaları ve denizlerine yeni yayılma ve işgal girişimlerini gündeme getirmesi dolayısıyla, Türkiye üç tarafını çevreleyen denizler üzerinden karasularını yeniden yorumlayarak hareket etmek zorunda kalmış ve yeni dönemde Anadolu ve Trakya bölgelerinin daha güvenlikli bir ortama kavuşabilmeleri amacıyla, Mavi Vatan yaklaşımına geçilmiştir. Mavi Vatan kavramını Türk genel kurmayı sadece denizler için değil ama aynı zamanda masmavi gökler içinde kullanmış ve böylece deniz ile hava kuvvetlerinin aynı kavramın çatısı altında bir araya gelerek daha etkili bir vatan savunması için yola çıkmışlardır. Son yıllarda özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan enerji yatakları bütün dünya ülkelerinin dikkatini çekince, dünyanın merkezi orta denizi olan Akdeniz ilgi çekmiş ve birçok ülke gemilerini Doğu Akdeniz bölgesine göndererek, yeni enerji kaynaklarından yararlanabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Batının önde gelen emperyalist ülkeleri Akdeniz’in enerji kaynaklarından daha fazla yararlanabilmek için gemilerini bu büyük denizin kara sularında yüzdürürken, merkezi coğrafyanın merkezi ülkesi olarak Türkiye’nin Akdeniz kıyısında en uzun şeride sahip olan ülke konumunda olduğu gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır. Emperyal ülkeler her zamanki gibi gene işi bir an önce bitirmeye çalışmışlar ama bu kez Türkiye Cumhuriyeti bir Mavi Vatan direnişine yönelerek hem kendi ulusal çıkarlarını hem de bölgedeki komşusu olan Akdeniz ülkelerinin hak ve çıkarlarını, daha etkili bir koruma sistemine kavuşturabilme doğrultusunda adımlarını artırmıştır. Anadolu sahilleri kadar, yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk devletinin çıkarları da gündeme getirilerek   ve Akdeniz’in doğusunda T.C-K.K.T.C iş birliğinin somut adımları atılarak, Mavi Vatan anlayışı içinde iki Türk devletinin somut çıkarları her türlü emperyalist saldırılara karşı güçlü bir biçimde savunulmuştur. Türkiye Mavi Vatan planını açıkladıktan sonra, karasuları ve denizler üzerinden gelen her türlü tehdit ve saldırıya karşı çıkarak, uygarlıklar denizi olan Akdeniz suları üzerinde çıkarlarını korumasını bilmiştir. Yirmi birinci yüzyılın yeni dünya düzeni oluşturulması aşamasında, Türk devleti kara ülkesinin dışına çıkarak Mavi Vatan anlayışı doğrultusunda, Doğu Akdeniz bölgesinde denizler üzerinden bir barış ortamı yaratmayı hedeflemiştir.  

                Birinci dünya savaşı sürecinde Ege adalarının Türkiye’nin ellerinden nasıl kopartıldığını iyi bilen Türk devletinin ilgili makamları, bölgede sınırı olmayan emperyalist devletlerin oyunlarını önlemek ve bu tür manevralar yüzünden sıcak çatışmalara meydan vermemek üzere dikkatli bir tutum izlemiştir. Atatürk sonrası dönemde Ege adalarını geri alamayan Türkiye daha sonraki yıllarda İngiliz inisiyatifinin çevirdiği oyunlar yüzünden, Ege adalarını kaybetmek durumunda kalmıştır. Lozan ve diğer uluslararası antlaşmalar doğrultusunda silahsız kalması gereken Ege adalarının silahlı bir konuma getirilerek, İngiltere’nin oyunları sonucunda Ege adaları Türkiye’ye bırakılacağına Yunanistan devletine teslim edilmiştir. Hrıstıyanlık dayanışması çerçevesinde Türkiye’nin komşusu olan Yunan devletini muhatap alan batılı güçler, Osmanlı ülkesinin parçası olan Ege adalarını Türkiye’den uzak tutmuşlardır. Batı bloku dağılırken ve Avrupa Birliği parçalanırken, Rusya, Çin ile İran gibi doğunun büyük devletleri Akdeniz’e girerken, Atlantik güçleri olarak ABD, İngiltere ve Fransa’nın birlikte hareket etmesi yüzünden, Türkiye ile birlikte Akdeniz’deki kıyıdaş ülkelerin hepsi savaş tehdidi ile karşı karşıya gelmişlerdir. ABD Atlantik ülkelerini yanına aldığı gibi Yunanistan ve İsrail gibi gayrimüslim ülkelerle de bir araya gelerek ortak hareket etmiş ve bu yüzden de bölgedeki Müslüman ülkeler in enerji güvenliği tam olarak sağlanamamış bir durumda kalmıştır. Soğuk savaş döneminden kalma bir güvenlik örgütü olarak Nato ittifakının Atlantik ülkelerinin saldırgan politikalarına karşı Türkiye’yi yeterince koruyamadığı ortaya çıkınca, bölge ülkesi olarak Türkiye’nin kara suları ve onun uzantısı olarak deniz sahalarındaki haklarının ve güvenliğinin korunması gerektiği için Türk Silahlı Kuvvetleri Mavi Vatan açılımını devreye sokmuştur. Bu durumda Nato’nun büyük ülkeleri enerji kaynaklarına el koyarken, bölge ülkelerine yönelen yeni tehditler yaratılmıştır.

                Emperyalist çıkarları uğruna terörü kullanmayı ve alt kimlikçilik hortlatması ile bölge halklarını birbirine karşı kullanmayı iyi bilen Atlantik emperyalistleri, Doğu Akdeniz sahasında hukuka aykırı olarak gönderdikleri gemiler ile her türlü manevralara kalkışarak dünyanın bütün maden ve enerji kaynaklarını istedikleri çizgide kullanabilmenin hesapları ile uğraşmışlardır. Birinci Dünya savaşı sonrasında bölgeye gelen emperyalist güçler, Osmanlı topraklarında bulunan büyük petrol alanlarına el koymuşlar ve Orta Doğu bölgesinde yeni küçük devletler kurarak, ayrıca Osmanlı hegemonyasının geçerli olduğu toprakları birbirinden ayırarak, merkezi bölgede bulunan bütün enerji ve maden yataklarını ele geçirebilmenin çabası içinde olmuşlardır. Dünya savaşı sonrasında bölgeye gelen iki emperyalist ülke olarak İngiltere ve Fransa, Osmanlı’dan geriye kalan bölgeleri maden ve enerji kaynaklarını dikkate alarak bölmüşlerdir. O dönemde dünyanın patronu konumunda olan İngiltere, yedi kız kardeş adı verilen yedi büyük petrol şirketine Basra körfezindeki petrol kaynaklarını paylaştırmıştır. Büyük tekelci şirketlerle ortak çalışan batı emperyalizmi körfez ya da Doğu Akdeniz bölgelerinin paylaşımı söz konusu olunca ortak çıkarları doğrultusunda paylaşımı gerçekleştirerek, Osmanlı devletinin mirasçısı olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinden malları kaçırır gibi hareket etmişlerdir. Bu yönde iş birliği yaparak Osmanlı hinterlandının batının yeni sömürgesi olmasının önünü açmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti dünya savaşı sonrasında bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesinde yerini almak için ayrıca bir de ulusal kurtuluş savaşı vererek, geleceğin bağımsız düzenini kendi çıkarları doğrultusunda oluşturarak ve yüz yıl sonra Türkiye’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerindeki yeni hegemonyasını kurmaya çalışmıştır. Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye bağımsız bir devlet olarak dünya haritasındaki yerini alırken, karasuları üzerinden Türk devletinin komşu denizler üzerindeki hakları uluslararası hukuka göre güvence altına alınarak, Mavi Vatan açılımının önü açılmıştır. Türkiye bu aşamada Mavi Vatan açılımını ilan ederek bir adım daha öne çıkıyorsa, bu olumlu gelişme yüz yıl önce verilen ulusal kurtuluş sınavının her açıdan başarıyla gerçekleşmesi sayesinde olmuştur. Yüz yıl sonra bugün o gün atılan adımlar tamamlanmaktadır.

                Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak kurulduktan sonra batı emperyalizmi ile sürekli uğraşmak zorunda kaldığı için Amerika ve Avrupa ülkelerinde Türkiye hep Balkanlar üzerinden değerlendirilmiş ama hiçbir zaman Türkiye bir Doğu Akdeniz devleti olarak görülmemiştir. Türkiye eski Osmanlı’nın uzantısı bir ülke olarak batılılarca Balkanlar üzerinden kara ülkesi olarak görülmüş ama hiçbir zaman Türkiye’ye bir deniz devleti yaklaşımı içinde bakılmamıştır. Özellikle Lozan antlaşması sırasında Ege denizinin bir Yunan denizi olarak ilan edilmesi ve bu denizdeki adaların birkaç tanesi dışında hepsinin Yunan adaları olarak ilan edilmesi yüzünden, Türk devleti bir deniz devleti olarak ortaya çıkamamış aksine Anadolu yarımadası üzerinde bir kara devleti görünümü, Türkiye’yi Avrupa kıtasından daha uzaklaştıracak birtakım gelişmeler yüzünden fazlasıyla öne çıkartılmıştır. Ege adalarını yüz yıl önce Yunanistan’a bırakan Atlantik emperyalizminin bugün bu adalara sürekli olarak çıkarma yaptığı gibi hukuk dışı manzaralar ile karşı karşıya gelinmektedir. Son dönemde ABD’nin Avrupa Birliği yüzünden iflas etmiş olan Yunanistan’a gelerek yeni yirmi askeri üs ile yerleşmesi ve burayı üs olarak kullanarak, Ege denizi ve adaları üzerinde yeni hegemonya planlarını gerçekleştirmek üzere saldırı ve işgal gibi girişimlere hazırlandığı görülmektedir. Türkler ulusal kurtuluş savaşında İngiltere destekli Yunan işgalini önleyerek Yunanlıları Akdeniz’e dökmüştür ama Türkiye’nin Ege kıyıları yanında kuzeyden güneye doğru dağılmış olan yüzlerce Yunan adasının Türklerin elinden alınarak, bugünkü yeni Atlantik işgali için bu bölgenin hazırlandığı anlaşılmaktadır. İngiltere sonrasında ABD’nin ikinci dünya savaşı sonrasında Orta Doğu bölgesine gelişi de Atlantik güçlerinin merkezi alan hegemonyası doğrultusunda yeni bir saldırı ve işgalin öncü adımı olmuştur. Yunanistan İngiltere gibi ABD’nin de Orta Doğu bölgelerine yayılma stratejilerinin ana üssü konumuna getirilmiştir. Böylece Ege adalarını ele geçirme ve adalar üzerinden Anadolu yarımadasına yönelik bir askeri harekatın çizgisi yirminci yüzyılın başlarında genel hatlarıyla ortaya konulmuştur.

                Türkiye Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinden kalma bütün bölge sorunları ile muhatap olduğu için bu sorunların bugünkü uzantıları ve yarattığı handikaplar ile de her zaman için boğuşmak zorunda olmuştur. Her dönemde dünyanın karşılaştığı yeni jeopolitik gelişmeler, hemen merkezi alana yansımalar gösterdiği için Türkiye’nin kara parçaları ile kara suları üzerindeki pozisyonları sürekli olarak değişim göstermiştir. Bu nedenle de Türk devletinin hakları ile kazanımlarının tehdit ve tehlikeler ile muhatap olmak zorunluluğunda kaldığı anlaşılmaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemde merkezi alana yönelik geliştirilen Büyük Avrupa, Büyük Orta Doğu, Yakın Doğu ve Büyük İsrail gibi hegemonya projelerini uygulama çabaları, tüm bölge ülkeleri ile birlikte bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye’yi de fazlasıyla tehdit etmiştir. Geçen asırdan kalan Sevr projesi doğrultusunda Anadolu topraklarını bölmeye çalışan emperyalistler, Türklerin kara ülkesini paramparça ettikten sonra deniz ülkesini de parçalı bir yapılanmaya sürükleyeceklerini açıkça ifade etmeye çalışmışlardır. Türk devleti son elli yıldır emperyalizmin bölücü saldırıları ile uğraşırken bugün de Doğu Akdeniz bölgesindeki saldırı ve bölgeyi işgal ederek ele geçirme senaryoları ile de boğuşmak zorunda kalmıştır. İşte bu aşamada daha fazla gerilememek ve Kuvayı Milliye mücadelesinin kazanımlarını korumak üzere, kara suları üzerinden Mavi Vatan açılımı gündeme getirilmiştir. Türkiye sınırları ile birlikte kara sularına da sahip çıkarken, kara sularının kara ülkesinin bir tamamlayıcı parçası olduğunu uluslararası hukuka uygun bir biçimde ortaya koymuştur. Balkan ülkelerinin Avrupa Birliği üyesi yapılması ve bu doğrultuda Kıbrıs’ın güneyinde yer alan  küçük Rum devletinin de Akdeniz’den kaynaklanan bazı  kara sularına dayanan hakları ileri sürmeleri yüzünden, ortaya yeni bir durum çıkmış ve bu nedenle de Türk devleti geçmişten gelen hak ve çıkarları doğrultusunda  Türkiye merkezli bir Mavi Vatan çıkışı ile, bölgedeki denizler üzerindeki konumunu koruyarak ve  emperyalist projelere karşı  çıkmayı  bir vatan görevi görerek, Mavi Vatan projesini  yeni bir savunma haritası ile ortaya koymuştur.

                Mavi Vatan projesinin adında yer alan mavi kavramı hem suyun hem de havanın rengi olarak benimsenmiş ve böylece Türklerin kara ülkesinin yukarıdan hava, çevreden ise su alanları ile çevrili olduğu vurgulanarak, bu yaklaşımdan kaynaklanan hak ve çıkarlara toplu bir biçimde sahip çıkılmaya çalışılmıştır. Mavi Vatan anlayışı bir program olarak ortaya konulurken uluslararası hukuktan ve kararlardan doğan bir yeni hukuk düzeni ortaya konarak, emperyalist devletlerin saldırı ve işgal girişimleri doğrultusundaki çıkarlarının tehdit ettiği ülkelerin korunması hedeflenmektedir. Türkiye bu çıkmazı bölgedeki komşusu olan ülkeler ile paylaşmak ve bu doğrultuda her ülkenin kendi kara suları doğrultusunda Akdeniz üzerinde doğan haklarını dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Türkiye emperyalist saldırı ve tehditlere karşı çıkarak kendisini savunurken, bu aşamada komşu ülkeler ile bir araya gelerek bir ortak savunma planı için önlemler alarak hazırlıklar yapmalıdır. Gerekirse Avrupa Birliği gibi bir Merkezi Devletler Birliği kurularak karalardaki haklar gibi karasuları üzerindeki haklar da Mavi Vatan projesi doğrultusunda savunulabilecektir. Uluslararası deniz hukukunun temel kavramları olan kara suları, kıta sahanlığı, hava sahası, münhasır ekonomik bölge , askeri üsler, yarım ada ve bağımsız adalar gibi terimlerin her birinin birbirini tamamlayan anlamları olduğu ve bunların belirli bölgelerin özelliklerine göre değişiklikler gösterdiği, dikkate alınırsa o zaman bugün Doğu Akdeniz ve Kıbrıs üzerinden geliştirilmek istenen uluslararası buhranın  önlenmesi  için geçmişten günümüze uzanan bir çizgide oluşturulmuş olan uluslararası deniz hukukunun  asgari koşulları çizgisinde  Mavi Vatan projesi, Doğu Akdeniz kıyılarında çıkartılmaya çalışılan büyük enerji savaşının önlenmesini sağlayacaktır. Akdeniz’de en uzun sahil bandına sahip olan Türkiye’nin bölge dışı emperyal merkezlerden gelen her türlü saldırılara karşı, Mavi Vatan başlığı altında bölgedeki komşularını yanına alarak dış saldırılara karşı çıkmasının anlamı dünya barışı için önemli olacaktır.

                Ege adalarının tamamına yakınını Yunanistan’a vererek Türkiye’yi Kaş körfezinin karşısında yer alan Meis adasının çevresine hapis etmek, hiçbir biçimde haklı ya da adil değildir. Türkiye gibi sekiz yüz bin kilometre karelik bir vatana ve seksen beş milyon nüfusa sahip olan ve aynı zamanda Akdeniz’in en geniş sahil bandını kendi karasuları içinde barındıran bir ülkenin, normal koşullarda Akdeniz havzasındaki maden ve enerji kaynaklarından en üst düzeyde yararlanması doğal bir hak durumudur. Ne var ki, Osmanlı devleti dağılırken enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelere el koyan batılı emperyalistler bu kez de yüz yıl sonra aynı oyunu oynamaya yönelerek eskisi gibi saldırı, işgal ve sömürgeciliklerine devam etmeye çalışırlarken, Türkiye’nin Mavi Vatan açılımı üzerinden haklı bir savunma ve eşitlikçi bir yeni düzen peşinde koşması, bölge barışı açısından normal karşılanması gereken bir durumdur. Mavi Vatan ile Türkiye kararlı bir tutum izleyerek hem komşularını kendisine bağlamalı hem de bölge dışı emperyal ülkelere karşı direnirken, bölge ülkeleri ile bir üst birlik oluşumu çerçevesinde hareket edebilmelidir. Her dönemde aldatıcı manevralar aracılığı ile oyun kuran dış güçlerin bu kez aynı oyunları oynamasına izin vermeyen bir yaklaşımın, bölge ülkelerinin dayanışmaları ile sağlanması gerekmektedir. Bölge ülkelerinin Akdeniz’in barındırdığı   maden ve enerji yatakları konusuna ulusal çıkarları doğrultusunda sahip çıkmaları ile yeni saldırı ve işgal girişimlerinin önlenmesi sağlanacaktır. Akdeniz’de kıyısı olan kıyıdaş ülkeler öncelikle kendi kara sularında var olan maden ve enerji kaynaklarına tam anlamıyla özgür ve bağımsız bir biçimde sahip çıkmalıdırlar. Öncelikle kaynakların yer altı ve su altı haritalarının çıkartılması ve komşu ülkelerin iş birliği ile bunların bölge haritaları olarak birleştirilmeleri gerekmektedir. Birinci Dünya savaşı sonrasında ülke sınırları çizilirken batı emperyalizminin el koyduğu kaynak ve yataklar onların elinden alınarak ve Akdeniz’in geniş su alanında kıyıdaş ülkelerin çıkarları doğrultusunda değerlendirilerek yeni bir yapılanmanın adımları atılabilmelidir. Bir bölge ülkesi olan Yunanistan’ın işgal edilerek bir işgalci üssü konumunda bölge ülkelerine karşı kullanılmasına kesinlikle izin verilmemelidir.

                Güney Avrupa’nın Hrıstıyan ülkeleri ile birlikte, Doğu Akdeniz’in tek Yahudi devleti olan İsrail’in sahip oldukları konumlarının bölge ülkelerine karşı kullanılmasına tepki gösterilerek bu gibi olumsuz durumların önüne geçilmesi zorunludur. Akdeniz’in en büyük donanmasına sahip olan Türkiye’nin artık yeni dönemde bir petrol ya da doğalgaz ülkesi konumuna gelmesi gerekmektedir.  Basra körfezinin petrol şirketleri üzerinden paylaşılmasına benzer bir yeni paylaşım senaryosunun bugün ABD ve Avrupa Birliği öncülüğünde yenilenmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu durumda Akdeniz’in en uzun sahiline sahip olan Türkiye’nin, bu aşamada son derece dikkatli bir çizgide hareket etmesi gerekmektedir. İsrail’in öncülüğünde Türkiye karşıtı bir paylaşım birlikteliğini Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi ve Mısır gibi ülkeler ile yapmak isteyenler, batılı emperyal ülkelerle de bu birlikteliği geliştirerek Akdeniz’in yeni enerji haritasını çizerken en uzun sahil sahibi olarak Türkiye’nin kara suları ve buna dayalı su alanı dikkatlerden kaçırılarak, yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi gene Türkiye’nin elinden enerji kaynakları alınmaya çalışılmaktadır. Yüz yıl önceki haksız bölüşümün yeni bir benzerini uygulamaya getirmek isteyen küresel güçlerin zorlamalarına karşı, bölge ülkelerinin dayanışması aracılığı ile sağlanacak bir alternatif enerji planı Mavi Vatan açılımı ile uygulama alanına aktarılabilirse, o zaman Türkiye ile birlikte diğer bölge ülkelerinin de Akdeniz’in enerji kaynaklarından gereksinmeleri karşılığında eşit yararlanabilmeleri mümkün olabilecektir.

                               Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Orta Doğu’da meydana gelen otorite boşluğunun ABD, Rusya ve İsrail gibi ülkeler aracılığı ile doldurulmaya çalışılması, orta dünya ülkelerinde sürekli sıcak çatışmalara neden olmuştur. Dün Orta Doğu bölgesindeki ülkeleri baskı altına almaya çalışan batılı emperyalistler, bugün de Doğu Akdeniz bölgesinde egemen olabilmenin çabalarını yeniden göstermektedirler. AB ve ABD patentli çevreleme kuşağı değişen jeopolitik dengelerden yararlanarak egemen olmak istemekte ve bu doğrultuda dünyanın diğer büyük güçlerinin merkezi alana gelerek öne çıkmasını önlemeye çalışmaktadırlar. Anadolu yarımadası üzerinden Asya, Kafkasya ve Orta Doğu petrollerinin tam olarak Batı ülkelerine taşınması önlenince, batının gelişmiş ülkeleri alternatif kaynakları Doğu Akdeniz’de bulmaya ve çıkarmaya çalışmışlardır. Hukukun temel ilkelerinden birisi olan hakkaniyet ilkesi doğrultusunda Doğu Akdeniz sorununa bakıldığı zaman, bölgedeki kaynakların öncelikle eşitlik çizgisinde kıyıdaş ülkeler arasında bölüşülmesi ve daha sonra da egemen devletler olarak Akdeniz ülkelerinin batının zengin ülkelerinin bu bölgedeki enerji kaynaklarından eşitlikçi ve adil bir düzen çerçevesinde yararlanmalarını sağlamak gerekmektedir. Bölgedeki devletler arasında gerçekleştirilecek iş birliği düzeni içinde kaynakların yerlerinin ve sahiplerinin açıklıkla belirlenmesi, enerji çatışmalarının bölgeden uzak kalmasını sağlayarak dünya barışına katkı sağlayacaktır. Meis çıkmazına hapsolmak istemeyen Türkiye’nin karasuları üzerinden deniz vatanı çizgisine yönelmesi sırasında önce Girit Adası ile bir araya gelerek deniz ülkesi sınırlarını genişletmek ve daha sonra da Türkiye’nin tam karşısında yer alan Libya devleti ile de bir araya gelerek bir deniz ülkesi sınırı daha çizmek gerekmektedir. Böylece Türkiye’nin deniz yetki alanı 40 bin kilometre karelik bir deniz sahasından çıkarak 190 kilometrekarelik beş misli daha büyük bir alanda devreye girerek, Akdeniz’in en uzun sahil şeridine sahip olan ülkesinin dünyanın orta denizi olan Akdeniz’in güvenliği ile yakından ilgilenmesi gerekeceği yeni bir ortam hazırlamıştır. Maden ve enerji haritalarının kesinlik kazanmasıyla sondaj çalışmalarının başlatılması gündeme gelmekte ve bu doğrultuda denizlerin altındaki toprakların hızla kazılması gerekmektedir. Kazı işlerinin yanı sıra, çıkan petrol ya da doğal gazın yeni kurulacak boru sistemleri ile bekletilmeden satışa arz edilmesi ve uluslararası pazarlara ihraç edilmesi sorunu vardır. Bölge devletleri arasında imzalanacak bir Mavi Vatan protokolü ile bu gibi konular karara bağlanmalı ve kıyıdaş ülkelerin istekleri doğrultusunda enerjiden elde edilen gelirlerin bölge ülkelerinin gereksinmeleri doğrultusunda kullanılmasına dikkat edilmelidir.

                Fransa, İtalya ve İspanya gibi Avrupa’nın önde gelen emperyalist devletleri birer Akdeniz ülkesi olarak, Doğu Akdeniz enerji yatakları ile yakından ilgilenmektedirler. ABD ise Avrupa’ya Akdeniz’i bırakmamak üzere Yunanistan’a gelip yerleşebilmektedir. İngiltere ise bir Atlantik ülkesi olarak Akdeniz ile yakından ilgilenmekte ve bu denizin kıyısında yer alan birçok ülkenin kurucusu olarak gene eskisi gibi enerji kaynakları üzerinde hak iddia ederek, Doğu Akdeniz sorununun daha da büyüyerek tırmanmasına yol açmaktadır. Osmanlı imparatorluğu sırasında bütün Akdeniz’i bir Osmanlı gölü haline getirmiş olan Türk hegemonyası, bugünün koşullarında yeniden dikkate alınırsa o zaman Mavi Vatan açılımının tarihten gelen kökleri günümüzde sorunun çözüme kavuşturulması açısından yardımcı olabilecektir. Daha önceki dönemlerde bir Roma imparatorluğu gölüne dönüşen Akdeniz havzasının günümüzde, Yunanistan üzerinden bir ABD gölüne dönüştürülmesi ABD işgali sonrasında tartışma konusu yapılmaktadır. Doğu Akdeniz’in yeni devleti olarak İsrail ise, tarihten gelen Büyük İsrail projesi doğrultusunda Doğu Akdeniz bölgesinde yayılmaya çalışırken, Kuzey Kıbrıs’ın Karpas  bölgesinde geniş topraklar alarak ada üzerinde hak iddia edecek üçüncü devlet konumuna gelmekte, Azerbaycan’da askeri üs kurmakta ve ABD baskıları aracılığı ile Arap devletleri ile çok yakın bağlar kurarak ve yeni siyasal ittifaklara yönelerek, Doğu Akdeniz bölgesinin yeni güç merkezi olma iddiası ile öne çıkarak etkin olmaya çalışmaktadır. İşgalci hegemonya oluşturulması sırasında birçok sıcak çatışma gündeme geldiği için, Doğu Akdeniz sorunu çözümden giderek uzaklaşmakta ve Orta Doğu bölgesinde çıkartılamayan büyük savaşın bu kez Doğu Akdeniz’de çıkartılarak savaş isteyen lobi ve emperyalist ülkelerin talepleri doğrultusunda, çıkar kavgalarının savaşlara dönüşebileceği gibi karamsar görüşler bugünün koşullarında gündeme getirilebilmektedir.

                Mavi Vatan projesi ile yeniden Akdeniz inisiyatifi geliştirmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, ABD ve AB ikilisinin zorlamaları ile küreselleşme sürecine uyum politikaları doğrultusunda limanlarını satışa çıkararak kabotaj hakkından vazgeçmiştir.  ABD, Fransa, İngiltere gibi büyük devletler  kendi limanlarındaki kabotaj haklarını, deniz ülkelerini korumak ve kara suları üzerinden açık denizlere dönük çalışmalarını sürdürebilmek için, ülke limanlarının ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetilmesini  gerçekleştirmek üzere, kabotaj haklarını ellerinde tutarak deniz ticareti yapma özgürlüğünü korumuşlardır. Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı en önemli hatalardan birisi kabotaj hakkından vazgeçmek ve limanlarını Çin, ABD, Rusya ve İsrail gibi emperyalist ülkelere satarak deniz ülkesini kontrol etme yetkisinin, yabancıların eline verilmesi   gibi ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir olumsuz durum yaratılmıştır. Kabotaj hakkının korunması kara suları ve bağlantılı açık deniz bölgelerinin yönetilmelerinin sağlanması açısından zorunlu bir yetkidir. Limanlarını satan ülkeler daha sonraki aşamada limanları alan büyük devletlerin ekonomik ambargolarına tanık olduğu için günümüzün acil konusu satılmış olan limanların geri alınması olacaktır. Fransa limanlarını Çin’e satmazken Cibuti ve Güney Kıbrıs gibi deniz kenarı ülkelerde askeri üsler kurabilmektedir. Limanlarına sahip çıkamayan ülkelerin kara sularını koruması da beklenemez ve o nedenle Mavi Vatan gibi açılımlar da tam anlamıyla uygulama alanına geçirilemez. Benzeri bir biçimde ABD kendi limanlarını yabancı devletlere satmazken, kendi çıkarlarına uygun gördüğü limanları dünya devletlerinin elinden almaktadır. Bu gibi durumların ortaya koyduğu gibi yeniden limanlar arasındaki taşıma ve ticaret yapma hakkı olan Kabotaj hakkının yasal düzenlemeler yapılarak tesisi öncelikle yerine getirilmelidir. Kabotaj hakkının Türk milletinin bağımsızlığı açısından önem taşıması nedeniyle bu hakkın yeniden tesisi doğrultusunda satılmış olan limanların da geri alınarak, yeniden Türk vatandaşlarının yönetimine bırakılması zorunlu görünmektedir. Misakı Milli anlayışı ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin önce satılmış limanlarını geri alması, daha sonra da deniz ülkesi üzerinden bir Mavi Vatan açılımı yapması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız geleceği açısından önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

28 Şubat 2021 Pazar

PANASYACILIK VE TÜRKİYE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 PANASYACILIK VE TÜRKİYE

               Dünya haritasına bakıldığı zaman en büyük kıta olarak Asya’nın öne çıktığı görülmektedir.  Dünyanın ana karası da denilen bu büyük coğrafyanın 45 milyon kilometre karelik alanı ile yeryüzü karalarının üçte birini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Dünya haritası açıldığında   yerkürenin doğu bölgesinde yer alan bu büyük kıta, ilk insanın tarih sahnesinde görülmesinden sonraki bütün devirlerde en önemli bölge olarak önde gelen rollere sahip olmuştur. Sarı ırmağın kenarlarında ilk insan topluluğunun bir uygarlık düzeyine ulaşmasından sonra, Asya uygarlığın beşiği olmuş, kıtanın doğusunda başlayan medeniyetler zinciri İndus ırmağının kenarlarında bir ara dönem geçirdikten sonra Mezopotamya’ya ulaşmıştır. Bugünkü çağdaş uygarlığın temeli olan batı tipi yaşam tarzınına göçebelikten yerleşik düzene geçen insanoğlunun Mezopotamya’da ortaya koymuş olduğu yerleşik düzen sayesinde geçerlilik kazandığı anlaşılmaktadır. Tarih Sümer’de başlar diyen batılı tarihçiler, Mezopotamya uygarlığını çağdaş uygarlığın çıkış noktası olarak kabul ederler ama, her nedense bunun arkasında var olan Asya uygarlıklarının getirmiş olduğu önemli katkıları bir batı fanatizmi içinde görmezden gelmektedirler. Çin ve Hint uygarlıkları, Türk uygarlıkları ile beraber, bugünkü dünya uygarlığının çıkış noktaları olmuş ve bütün bu gelişmeler Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde birbirini izleyerek tarih içinde yerini almıştır.

         Asya kıtası genel olarak değerlendirilirken, tarihi ile beraber coğrafyasının da dikkate alınması, kıtasal oluşumların açıklanması açısından önem taşımaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu kıtada çeşitli insan toplulukları öne çıkmış, bunların arasındaki çekişmeler bazen savaşları beraberinde getirmiş, bazen de bunun tamamen tersi bir çizgide yeni oluşan güç merkezleri bölge üzerinden kıtaya egemen olarak, belirli bir dönem barış ortamını kıtanın genelinde geçerli kılabilmiştir. Bugün batı dünyasının en büyük gücü olarak Atlantik emperyalizmi, çağdaş medeniyetin beşiği olan Mezopotamya’ya gelerek bu merkezi alanı işgal etmiş, şimdi de burayı üs yaparak bütün Asya kıtasına doğru bir   hegemonya savaşını başlatmaya çabalamaktadır. İnsanlık tarihinin oluşturduğu bütün birikimleri, batı blokunun dünya egemenliği için kullanmayı bir misyon olarak benimseyen Atlantik emperyalizmi, İsrail Siyonizmi ile el ele vererek, dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı fethetmek için yola çıkmışlardır. Yirminci yüzyılın başlarında iki büyük cihan savaşı sonrasında oluşturulan soğuk savaş koşullarında Sovyetler Birliği bir Asya gücü olarak, batılılara karşı bir kutup oluşturuyor ve böylece eski dünyayı yeni dünyanın saldırganlığına karşı koruyordu. Ne var ki, bir gece ansızın Rusya Federasyonu bu sosyalist düzenden vazgeçince, dünya batı merkezli kapitalist emperyalizmin her türlü saldırısına karşı açık bir duruma gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı üzerine merkezi coğrafyaya gelen batı emperyalizmi, bu kez Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine, Orta Doğu üzerinden bütün doğu bölgelerini istilaya kalkışmakta ve bu kıtada var olan bütün büyük devletleri hedef alarak, dünya tarihinin en büyük kuşatmasına doğru hazırlanmaktadır. Rusya, Çin, Hindistan, İran ve Endonezya gibi her biri kendi başına kıtasal büyüklüklere sahip olan bu Asya devletlerinin tamamı büyük bir batı kuşatmasına hedef olurlarken ya kendi içlerindeki sorunlarla ya da komşu ülkelerdeki sıcak gelişmeler ile uğraşmaya öncelik vermektedirler. Dünyayı yüzlerce yıl yönetmiş olan batı emperyalizmi bu durumdan yararlanarak Asya kıtasının her bölgesinden, kıtanın ortalarına doğru giriş yapmakta, Asya’nın batısından olduğu kadar doğusundan da bu eski dünya bölgesini tümüyle ele geçirerek kendi hegemonyası altına almaya çalışmaktadır. Yerküreyi tek bir dünya devletine çevirme projesi, batının doğuya yönelik yeni saldırısını çok yönlü bir Asya kuşatması olarak gündeme getirmektedir.

         Asya’nın bugünkü haritasına bakıldığı zaman, bu büyük kıtanın dört bir yanında birbirinden büyük dev ülkelerin yer aldıkları görülmekte ve batılıların başlatmış oldukları Asya kuşatmasının, bu yüzden pek de beklendiği gibi sonuç vermeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Yirminci yüzyıl boyunca doğu bloku olan Sovyetler Birliğine patronluk yapmış olan Rusya Federasyonu bugün bile dünyanın en geniş ülkesi olarak karaların altıda birini işgal etmektedir. Keza Çin ya da Hindistan veya dünyayı beş asır yönetmiş olan Avrupa kıtasından büyük alanları kapsamaktadırlar. İran, Pakistan ve Endonezya gibi büyük ülkeler ise yeryüzü haritasındaki bütün büyük devletler ile mücadele edebilecek büyüklüğe sahip bulundukları için sadece Asya kıtasındaki değil ama dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmelerde de etkili siyasal güçler olarak yer alabilmektedirler. Böylesine geniş bir kara kıtasının etrafında çeşitli ada devletleri yer almış ve bölge coğrafyasında özel önemlere sahip olabilmişlerdir. En büyük adalar devleti olan Endonezya Hindistan ve Çin arasında kalan alanda etkili güç olarak öne çıkarken, Japonya, Filipinler ve Malezya da diğer ada devletleri olarak tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. Batı sömürgeciliği beş yüzyıl önce Avrupa merkezli olarak başladığı zaman Asya’nın hemen hemen her bölgesi sömürgeciliğin kölesi olmuş ve yüzyıllarca batılıların hegemonyaları altında ezilmişlerdir. Asya tarihi özellikle son yüzyıllarda dünya sömürgecilik tarihinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Etrafı ada devletleri ile çevrili olması da Asya kıtasını batılılar açısından cazip kılmış, dünya denizlerine egemen olmak isteyen Atlantik güçleri, bu ada devletlerini fethederek kıtaya buralardan girmişlerdir.

         Asya tarihinin sömürgecilik tarihi açısından en ilginç ülkesi olan Japonya hem batı sömürgeciliğine karşı direnmiş hem de kendi sömürgeciliğini karşı kıyıdaki komşu Asya ülkeleri üzerinde denemiştir. İngiltere’nin kendi güvenliği için Hollanda’yı Almanya’dan, Belçika’yı Fransa’dan kopardığı gibi, Japonya’da Kore’yi ve Mançurya’yı Çin’den kopararak kendi güvenliğini bu büyük devlete karşı sağlamaya çalışmıştır. İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar ve Portekizliler Asya’nın adalarını ele geçirdikten sonra kıtanın içlerine girerek dünyanın en büyük kıtasını batılılar olarak kuşatmaya çalışırken, Asya’nın en doğusunda Pasifik okyanusu üzerinde yer alan bir ada devleti olarak Japonya bu duruma karşı çıkarak, batılılar ile sürekli olarak çatışmış ve teslim olmayarak, kendisinin merkezinde yer aldığı bir Doğu Asya büyük devleti oluşturmaya çaba göstermiştir. Batı devletlerinin sömürgeci saldırılarının başladığı on altıncı yüzyılda korunmak için içe dönük bir yaşam düzenine yönelen Japonya, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu tavrını sürdürmüş ve 1858 yılı itibarıyla dışa açılarak, karşı kıyıları ele geçirme üzerinden Doğu Asya sömürgeciliğine başlayarak, bu bölgelere batılı devletlerin gelmesini önlemeye çalışmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun dış dünyaya açıldığı dönemde aynı tutumu izleyen Japonlar, batılı devletlerin Asya kıtasını ele geçirmelerine karşı güçlü bir mücadeleye girişmiş ve bu doğrultuda kıtanın doğu kıyılarını ele geçirerek, Doğu Asya’da bir batı sömürgeciliğinin kendisini tehdit etmesini önlemek üzere kendi sömürgeciliğini kıtanın doğu bölgelerinde yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Asya’nın tamamını ele geçirmek mümkün olamayacağına göre, kıtanın doğusunu ele geçirme ile yetinen Japon devleti kendisini imparatorluk ilan ederek, batılı emperyal güçler ile bire bir mücadele etmeye kalkışmıştır. İngilizler bütün Hindistan’ı, Pakistan’ı ve Malezya’yı sömürgeleştirirken, Çin gibi kıtasal bir ülkeyi afyon kaçakçılarını kullanarak afyon ticareti ile uyuşturarak uyutmuş, kıtanın ortalarına doğru yöneldiği aşamada karşısından Rusya imparatorluğunu bulmuştur. Rusya’nın kuzeydeki gücü Asya’yı batılılara karşı korurken, Japonya’da kıtanın doğusu üzerinden geliştirdiği hegemonya düzeni ile batılıların kıtayı ele geçirmelerini önlemeye çalışmıştır.

         Batılı ülkeler bütün dünya kıtalarını ele geçirirken yaptıkları gibi önce Hırıstıyan misyonerleri Asya’nın her bölgesine göndermişler ve bunların etkinlikleri sayesinde Hırıstıyanlaştırdıkları Asyalıları işbirlikçi elemanlar olarak işgal ve sömürge eylemlerinde kullanmışlardır. Asya tarihinin derinliklerinden gelen mistik dinler, Doğu Asya ülkelerinde fazlasıyla yaygınlık kazandığı için batılı ülkeler kendi dinlerini bu bölgelere sokmakta zorlanmışlar. Sömürgeciler Pasifik okyanusu üzerinden sarı denize gelerek Japonların karşısına çıkarken, Hrıstıyan misyonerler de metafizik Asya dinlerinin geçerli olduğu ülkelerde batı kuşatmacılığının öncülüğüne soyunmuşlardır. Avrupalı ülkelerin saldırıları karşısında içine kapanan Japonya sonraki dönemde dışa açılma aşamasına geldiği zaman, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarasında denizlere açılmış yeni bir batılı güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni karşısında bulmuştur. Amerikalılar önce kendi içlerinde eyaletleri bir araya getirerek birliklerini sağlamışlar, daha sonraki aşamada Amerika’yı Avrupalı sömürgecilerden temizleyebilmek üzere harekete geçmişler ve bu doğrultuda okyanuslara egemen olmaya çalışırken, Pasifik okyanusu üzerinden Sarı denize kadar ulaşmışlardır. Amerikalılar ile karşılaşmak Japonya tarihinde bir dönüm noktası olmuş, Japonlar bir Asyalı sömürge imparatorluğu olarak düzenlerini geliştirirken, Amerikalılar ile karşı karşıya gelmişlerdir. Osmanlılar İngiltere ile karşılaşarak Tanzimat ve Islahat reformlarına yönelirken, Japonlar da dış dünyaya açılma yolunda Meiji reformları ile karşılaşmışlardır. Japonlar bu reformlar ile geleneksel toplum yapısından modern bir sosyal düzene yönelmişler, devleti yenilerken imparatora bağlı güçlü bir ordu oluşturarak batılı emperyal devletler ile benzer bir siyasal güç haline gelmişlerdir. Bir anlamda batılılaşmanın içine giren Japonya tıpkı batı gibi bir modern devlet haline gelerek Asya kıtasında öne çıkmıştır.

         Japonlar Amerika ile beraber modernleşerek güçlü bir devlet haline gelince, geleceğin dünya imparatorluğuna o dönemde hazırlanan Amerika Birleşik Devletleri Japonları önce Çin’in daha sonra ‘da Rusya’nın üzerine sürmüş, kendisi savaşacağına Japonya’yı bir Asya devleti olarak bu kıtanın en büyük iki devleti ile savaşa zorlamıştır. Japon toplumunun dışa açılarak yenilenmesi ile devlet ve ordunun güçlenmesinde yardımcı olan Amerikalılar daha sonra kendi yarattıkları bir modern askeri devlet olarak Japonya’yı Rusya ve Çin’in güçlerinin kırılmasında kullanmışlardır. Ordusu yenilenen Japonya hemen Çin’e saldırarak karşı kıyıları bu büyük devletin elinden kurtarmaya çalışmıştır. Sanayi alanında da reformlarla yenilenen Japonya, giderek artan üretimi ile bir emperyal devlet haline gelmiş ve ürettiklerini dışarıya pazarlamak için, Asya kıtasının belirli bölgelerini işgal ederek kendisi için pazar haline getirmeye çalışmıştır. Bu dönemde Japonya Kore yarımadasını işgal ederek karşı kıyıda kendi güvenliğini Çin’e karşı sağlayacak bir Kore devletinin kurulmasını sağlamıştır. Kore devletinin kuruluşunu sağlayan Japonya daha sonraki aşamada bu devletin kuruluşunu zorla Çin devletine de kabul ettirmiştir. Doğu Asya’nın güney bölgesinde Çin’in hakkından gelen Japonya, Kore devletinin kuruluşundan sonra kıtanın kuzey bölgesine yönelerek Rusya ile karşı karşıya gelmiştir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında yapılan Rusya-Japonya savaşı Doğu Asya emperyalistinin galibiyeti ile bitmiştir. İki yıl süren bu savaşın sonucu dünya tarihinin yönlenmesinde çok önemli etkiler yaratmış, bir kuzey gücü olarak Rus Çarlığı batılı ülkeler ile dünyanın merkezi coğrafyasında karşı karşıya gelince, Japonlar Rusları arkadan vurarak devre dışı bırakmışlardır. Rus Çarlığının çöküşünde ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rusya’nın batılı ülkeler ile sürdürdüğü rekabeti gücünü ve şansını kaybetmesi üzerine ilk cihan savaşını Atlantikçiler kazanmıştır. Ruslar Trans-Sibirya demiryolu ile Asya’nın doğusuna girmeye çaba gösterirken, Japonya’nın modern ordusu Rus topraklarına girerek Çarlık düzenini yıkmışlardır. Japonya gibi küçük bir devletin Rusya gibi bir dev ile savaşmasının arkasında ciddi bir Amerikan desteği olmuştur. Amerikalılar güçlendirdikleri Japonya’yı Asya devlerinin gücünü kırmak üzere piyon olarak araziye sürmüşlerdir.

         Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’nın İngiltere, Fransa ve Almanya gibi üç dev ülkesi, dünyanın çeşitli bölgelerini paylaşmak ve daha fazla pay alabilmek üzere ciddi bir yarışa girince karşılarında Kafkasya üzerinden Orta Doğu’ya inmeğe çalışan bir Asya devi olarak Rusya’yı görüyorlardı. Modernleşen Japonya ABD desteği ile bir Doğu Asya gücü haline gelirken aynı zamanda Kuzey Asya gücü olan Rusya’nın tasfiye edilmesinde savaşın karşı tarafı olarak kullanılıyordu. Japon gücü bu derece artarken, batılıların Asya kıtasına dönük manevralarında bu ada devletini bir uzak partner durumuna getiriyordu. Bir ada ülkesi olarak Asya’nın karalarından uzakta tutulan Japon devleti, bu kıtanın büyük devletlerine esir olmak istemiyor ve küçüklüğüne rağmen, modernleşen devlet ve toplum yapısı ile hem Asya kıtası üzerinde söz sahibi olmak istiyor hem de bu kıtadaki etkinleri aracılığı ile dünya kamuoyunda belirleyici bir siyasal güç olarak öne çıkmaya çalışıyordu. Koskoca Asya kıtasının Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile kaplı olması yüzünden kıtanın içlerine doğru dürüst giremeyen Japonya geleneksel Asya dinlerinin kapladığı geniş arazilerdeki nüfus yoğunluğunu dengelemek üzere kıtanın batısındaki Müslüman topluluklara yöneliyordu. Üç büyük Asya devine teslim olmak istemeyen Japonya, Çin ve Rusya savaşlarını kazanarak kendisine güven duyma noktasına geldiğinde, yeni bir emperyal doktrin olarak Panasyacılığı bir anlamda Büyük Asyacılık biçiminde öne sürüyordu. Bu görüşe göre, batılı emperyal devletlerin Asya kıtasını ele geçirmelerini önleyebilmek için bütün Asya ülkelerinin bir araya gelerek Japonya’nın önderliğinde birleşmeleri gerekiyordu. Böylece, Japonya gibi bir küçük devlet sahip olduğu güçlü ordusu ve donanmasıyla Asya birliğinin patronu olacak, batılı emperyalistler ile Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin Asya’da egemen olmalarını önleyebilecek bir kıtasal oluşum gerçekleşmiş olacaktı.

         Japonya Rusya ve Çin ile savaşa girerken Osmanlı İmparatorluğu ile yakın ilişkilere giriyor, İslam dünyasının patronu konumundaki Osmanlı padişahı ya da halifesi ile antlaşmalar imzalama aşamasına geliyordu. Merkezi coğrafyada İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi dört büyük ülke ile sürekli çekişme noktasında olan Abdülhamit Ertuğrul Fırkateyni isimli bir gemiyi donanma mensupları ile Japonya’ya gönderiyordu ama bu gemi Sarı denize girerken azgın sularda batıyor ve bu nedenle Abdülhamit’in denge sağlama politikası yatıyordu. Osmanlılar merkezi coğrafyada ayakta kalmaya çalışırlarken Japonya ile temasa geçmeleri dünya dengelerinin gerektirdiği bir girişimdi. Osmanlılar da tıpkı Japonlar gibi batılı emperyalistlerin saldırılarına karşı tek kalmamak ve diğer ülkeler ile yakın ilişkiler kurarak yeni dengeler yaratmaya çalışıyorlardı. Asya’nın doğusundaki Japonya ile batısındaki Osmanlı devleti koskoca kıtayı aşarak bir araya gelmek ve ortak bir tavır koyma gereğini fazlasıyla hissediyorlar, Asya topraklarında karşı karşıya geldikleri Rusya gibi bir dev ülkeyi iş birliği içinde arkadan vurarak yarıştan uzaklaşmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Japonların Rus savaşını kazanmasıyla Çarlık rejimi çöküyor ve Osmanlı devleti ile beraber batılı ülkeler de ciddi bir tehditten kurtuldukları için rahatlıyorlardı. Şintoizmi din olarak seçen Japonlar, Taoist Çinliler ile Budist Hintlilere karşı Müslümanlar ile yakınlaşmayı ve iş birliği yapmayı tercih ediyorlardı. Asya’nın doğusundaki Japonya, kıtanın batı bölgelerinde yer alan büyük bir Müslüman nüfus olduğunu görüyor ve bunlarla kıtadaki rakiplerine karşı ciddi bir iş birliği geliştirmek istiyordu. Japon İmparatoru ile Abdülhamit arasında başlayan sıcak ilişkiler gelişme aşamasına gelince, Ertuğrul gemisinin batılı emperyalistler tarafından batırılışı yaşanıyor ve bu üzücü olay üzerine Asya’nın doğusundaki ve batısındaki ülkelerin bir araya gelerek ortak bir tutum belirleme girişimleri geride kalıyordu. Osmanlı imparatorluğunu yıkarak merkezi alanı ele geçiren batılı ülkeler eski Osmanlı topraklarından hareket ederek, Asya kıtasının içlerine doğru saldırıya geçmeye çalışıyorlar ama Balkanlar ve Orta Doğu bölgelerindeki savaşların çok büyük kayıplara meydan olması yüzünden, kıtanın iç bölgelerine tam olarak giremiyorlardı. Orta Doğu’da başlayan sıcak çatışmalar, bu yüzden Orta Asya’ya doğru genişletilemiyordu.

         Panasyacılık bir anlamda, Panslavcılık, Panislamcılık, Pantürkçülük, Panturancılık gibi birleştirici siyasal akımın adı oluyordu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya Panslavcılık, Almanya Panislamcılık, Macaristan Panturancılık, gibi akımların öncüsü oluyorken, bölgeden gelen Türkçü birikim, Osmanlı imparatorluğunu da biraz da İngiltere’nin etkisiyle Pantürkçülüğe yönlendiriyordu. Tam bu aşamada hem ayakta kalabilmek hem de diğer emperyalistlere karşı Asya kıtası üzerindeki etki alanını genişletmek isteyen Japonya, Panasyacılık akımını öne çıkararak yaymaya çaba göstermiştir. Diğer pancılık akımları batı üzerinden Avrupa kaynaklı olarak gündeme getirilirken, son derece sınırlı koşullarda hareket eden Japonya etki alanını genişletebilmek üzere Büyük Asyacılık anlamında Panasyacılığı yeni bir akım olarak dünya kamuoyuna sunuyordu. Japonya kendi öncülüğünde Asya ülkeleri arasında sıkı bir birliğin kurulmasını isterken, batılı emperyal devletler ile Asya’nın üç büyük kıta devletinin dışında kalan devletleri birleşerek kendini koruma eylemine davet ediyordu. Özellikle Orta Asya bölgesinin boş olması ve bu çok büyük alanının yakın gelecekte Rusya, Çin ve Hindistan gibi büyük ülkelerin eline geçmesi ya ABD veya İngiltere gibi emperyal devletlerin bu alanlara el koyabilmesi durumunda ise bütün Asya ülkeleri sömürge durumuna düşeceği için, tüm Asya ülkelerinin sömürge olmamak üzere böylesine bir organizasyonu beraberlerinde getirmeleri gerekiyordu. Asya ülkelerini yabancı ve yerli emperyal devletlerin saldırı ve işgallerine karşı koruyacak bir büyük Asya Birliği eski sömürgeci Japonların aklına geliyordu. Japonlar Panasyacılığı bir yeni siyasal akım olarak destekliyor ve bu doğrultuda Asya devletlerini bir araya getirecek adımlar atıyorlardı.

         Japonların Panasyacılığı Orta Asya ve Ön Asya bölgelerinde çok kalabalık Müslüman nüfuslar ayrı devletlerin çatısı altında yaşamlarını sürdürebildikleri için, zamanla İslam dünyasını birleştirmeye yönelmiştir. Japonlar, Panasyacılık yaparak diğer pancılık akımlarının önünü kesmeğe çalışmışlar ve diğer pancılık akımlarını iyi kullanan Almanya, Rusya ve diğer emperyal devletlerin Orta Asya’da önlerini kesebilmek üzere tüm Asya ülkelerinin birlikteliğini ve birleşmelerini savunmuştur. Dünyanın en büyük kıtasındaki devletlerin bir araya gelmeleri ve bir Büyük Asya Birliği çatısı altında dünya önüne çıkmalarıyla gerçekleşecek olan Panasyacılık, beraberinde yeni bir barış düzeni getireceği için yeni cihan savaşlarını önleyerek insanlığa barış içinde mutlu bir gelecek kazandıracaktır. Hırıstıyan dünyasının tüm dünyaya yayılan misyonerliğinin kucağına düşen Asya ülkelerinin kurtulabilmesi, ancak böylesine büyük bir Asya birliği ile mümkün olabilecektir. Ayrıca Osmanlı devleti ile yapılacak iş birliği de böylesine bir kıtasal birliği güçlendirerek hem batılı emperyalistlerin hem de dev Asya ülkelerinin hegemonyalarının kırılmasını sağlayabilecektir. Japonya’nın İslam dini ile karşılaşması çok ileri bir aşamada gündeme gelmiş ve geleneksel Şintoizm dinini, Taoizm ve Budizm dinleri ile beraber elde eden Japonlar Orta Doğu’daki İslam yayılmasından çok uzak kalmışlardır. Batılı sömürgecilerin deniz yolu ile Asya’ya Hırıstıyanlığı getirmelerine karşı Japonlar’da buna tepki olarak Müslümanlığı öne çıkarmaya çalışmışlardır. Japon kalkınmasında rolü olan Amerikalılar da Japonların Şintoizm dinini bırakarak Müslümanlığa geçmelerini desteklemiş ve bu doğrultuda Japonya’da camiler yapılarak Japon ulusu Müslüman olmaya doğru yönlendirilmişlerdir. Osmanlı hegemonyası altında İslam güney Asya’dan kıtaya girmiş, Endonezya, Malezya, Bangledeş ve Pakistan gibi büyük Asya ülkeleri İslam dünyası içinde yer alarak, Asya içi dengelerde Japonya’nın İslam dünyasına yönelmesine neden olmuşlardır. Doğunun parlayan güneşi Japon İmparatorluğu, batının batan güneşi Osmanlı İmparatorluğu ile iş birliğine yönelirken, Osmanlıların elinde bulunan halifeliğin ağırlığının Asya Müslümanları üzerinde kullanılması gibi bir yeni gelişmeyi de gündeme getiriyordu. Ayrıca, Kuzey Asya’da yaşayan Tatarlar da Japonya ile İslam ilişkilerini destekleyerek Asya’da yeni dengelerin oluşumuna katkı sağlamaya çalışmışlardır. 

         Asya’nın yanı başında bir adalar ülkesi olan Japonya kıtadan dışlanmışlık görünümünü ortadan kaldırmak doğrultusunda zamanla Panasyacılığa yönelerek, Çin, Rusya ve Hindistan gibi büyük devlerin kıtaya sahip olmalarını önlemeye çalışırken, aynı zamanda batılı emperyalistlere karşı da Panasyacılığı savunarak, bu doğrultuda Asya’nın Müslüman halklarını ve bunların patronu konumundaki Osmanlı devletini doğal ortak olarak seçmiştir. Japonlar Müslümanlığı Asya kıtasına egemen olma doğrultusunda kendi emperyal oyunlarına destek için kullanma amacıyla Osmanlılar ile diplomatik ilişkilere girmişler ve aynı çizgiyi daha sonraki aşamada Türkiye Cumhuriyeti ile yakınlaşarak devam ettirmeye çalışmışlardır. İki dünya savaşı sonrasında, ABD merkezli yeni bir dünya düzeni ortaya çıktığı zaman, Amerikalılar Japonların önünü kesmek üzere ilk atom bombalarını bu ülke üzerine atarak Japon emperyalizminin önünü kesmek istemişlerdir. İkinci dünya savaşının gerçek suçlusunun Almanlar olmasına rağmen, Almanların batılı ve Hırıstıyan olmaları, Almanya’nın Avrupa ülkesi olması nedenleriyle, Amerikalılar Asya’ya ve bu kıtanın en eski emperyal gücü olan Japonya’ya atom bombası atarak sarı ırktan gelen Asyalı bir toplumu cezalandırmak istemişler ve bu yoldan yeni dönemde kendilerine uygun dengeler kurmaya çaba göstermişlerdir. Bu aşamadan sonra kolu kanadı kırılan Japonları Müslümanlığa çekebilmek üzere yeni mezhepler ve tarikatlar oluşturmuşlar, ayrıca Japonların emperyal amaçları için kullanmak istedikleri Müslümanlığın içinde bu ülkeyi kontrol altına alarak, gelecekte Çin ve Japonya arasında bir sarı ırk birlikteliğinin gündeme gelmesini önlemek istemişlerdir. Amerikalılar kendi oluşturdukları Moon tarikatı üzerinden bütün Kore’yi Hırıstıyanlaştırmışlar, şimdi de Kore üzerinden Çin’de Hırıstıyanlığı yaymak doğrultusunda Moon tarikatının öncülüğünde yeni kampanyalara kalkışmışlardır Çin gibi büyük bir ülke ile sarı ırk dayanışmasıyla bir araya gelebilecek Japonya’nın büyük tehdit oluşturacağı düşüncesi hem atom bombası atılmasını hem de Japonya’nın Müslümanlaştırılmasını gündeme getirmiştir.

         Panasyacılık akımının öne çıkışının bir nedeni de Türklerin ana vatanı olan Orta Asya bölgelerinde nüfus azlığı olmuştur. Nüfusları çok hızlı artan Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerin gelecekte aç nüfusları için yeni yaşam alanları arama çabası içine girmek istemeleri gibi bir önemli sorun batılı ülkeler gibi Japonya’yı da düşündürmüştür. ABD ve batılılar Japonya’yı Rusya’ya karşı desteklemişler, Rusların kaybına ve çöküşüne zemin hazırlamışlardır. Ama savaş sonrası aşamada yeni bir dünya düzeni oluştururken Hırıstıyan Rusların büyük Asya gücü olarak öne çıkmasını desteklemişlerdir. Sovyetler Birliği gibi nispeten batılı görünen bir Asya gücünün dinleri devre dışı bırakan yapılanması ile desteklenmesi batılıların işine gelmiş, Japonların girmeyi düşündüğü bütün Orta Asya bölgeleri sosyalist rejimler altında Rusya’nın kontrolü altına girmiştir. Bir anlamda Büyük Asya Birliği Rusya’nın önderliğinde Sovyetler Birliği olarak oluşturulmuştur. Japonya ikinci dünya savaşının yenik ülkesi olmasına rağmen dolaylı bir batı desteğine sahip olan böylesine bir Rusya merkezli yapılanmayı hiçbir zaman kabul etmeyerek, Türkiye ile geleceğe dönük yakın ilişkileri geliştirmeye çaba göstermiştir. Orta Asya kökenli bir ırk olan Japonlar, bugün yaşadıkları ada ülkesi olan Japonya’ya Milattan önceki yüzyıllarda bugünkü Moğalistan bölgesinden gitmişlerdir. Japon dili ve kültürü incelendiği zaman Japon toplumunun Türk-Moğol kökenli topluluklardan birisi olduğu açıkça görülmektedir. Bu durumu iyi bilen Japonlar Orta Asya bölgesine yönelik yeni hareketlerinde hem Türkleri hem de diğer bütün Ural-Altay kökenli toplulukları yoldaş olarak görmektedirler. Adalarda giderek sıkışan Japonlar, Asya’nın üç büyük devi ile kıtasal hegemonya için yarışırken, Orta Asya’yı ve de özellikle Moğalistan’ı hedef ülke konumuna getirmekte ve bu bölgelere yönelik hegemonya planlarında hem Türklerle hem de Müslümanlar ile iş birliği yapmaya çalışmaktadırlar. Adalara geldikleri anayurtları olan Moğalistan’a dönerek kıtanın ortalarında daha geniş bölgelere yerleşmek isteyen Japonlar iki yüz milyona yaklaşan nüfusları ile başta Moğalistan olmak üzere Orta Asya bölgesinin diğer   boş alanlarını doldurmaya hazır görünmektedirler. Orta Asya bölgelerine sızarak Asya’nın merkezine yerleşme planlarını sürekli olarak yürüten Japonlar, bu konuda Osmanlı devletinin yerine alan Türkiye Cumhuriyeti’ni doğal partner olarak seçmiş gibi görünmektedirler. Adalardaki rahatsızlıkları onları tersine bir göçe zorlamakta ve Moğalistan’dan gelen bir Moğol boyu olan Japonlar kendi geleceklerini Orta Asya’da kurmaya çalışırlarken, Rusya, Çin ve Hindistan’ın tepkilerini önleyebilmek üzere Türkiye Cumhuriyeti, diğer Türk devletleri ve İslam dünyası ile güçlü bir dayanışma içine girmeye çalışmaktadırlar.

         Dünyanın ana karası olan Asya’nın Orta Doğu üzerinden ele geçirilme aşamasında, batılı ülkeler Panslavizm, Panislamizm, Panturanizm, Pantürkizm gibi akımları devreye sokarken Japonlar’da bir Asya ülkesi olarak Panasyacılık akımını gündeme getirmişlerdir. Japonların öncülüğünde Büyük Asya Birliği kurulması anlamına gelen, Panasyacılık yirmi birinci yüzyılın başlarında önemli ölçüde anlam değiştirmiştir. Japonların ortaya attığı Büyük Asya Birliğinin kurulması gibi bir zorunluluk, günümüzdeki ABD ve NATO saldırganlığının bütün Asya kıtasını ele geçirmek üzere geliştirdiği kuşatma harekatı karşısında Rusya, Çin, Hindistan, İran, Pakistan, Endonezya ve tüm diğer Asya ülkelerinin bir araya gelerek bir Asya Birliğine doğru adım atmalarını gerektirmektedir. Eğer Asya ülkeleri böylesine büyük birlik içinde bir araya gelemezlerse, Orta Doğu’yu işgal etmiş olan Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakının merkezi alanda doğuya doğru açılacağı ve batı Asya bölgesinde yer alan Kafkasya ile Hazar bölgesini işgal ederek ve İran’ı parçalayarak, Orta Asya’ya  doğru yöneleceği,Orta Asya’da yerleştikten sonra Sibirya’yı ele geçireceği, Orta Asya üzerinden Rusya, Çin ve Hindistan’a yönelik askeri harekatlar düzenleyerek  Asya’nın bütün büyük devletlerini küçük parçalara bölerek direnme güçlerini  kıracakları gibi bir gelişme çizgisi ortaya çıkmaktadır. Bush döneminde Orta Doğu’yu batıran Atlantik emperyalizminin, yeni dönemde Orta Asya’yı da ele geçirerek Asya kuşatmasını tamamlamaya çalışacağı anlaşılmaktadır. İşte bu aşamada, Büyük Asya Birliği Japonya ya da Çin’in öncülüğüne bırakılamayacak derecede yaşamsal önem kazanmaktadır. Amerikan Birlikleri ada ülkeleri üzerinde Asya’ya yönelik askeri harekatlara hazırlanırken, bütün Asya ülkelerinin bir araya gelerek Panasyacılık doğrultusunda bir Büyük Asya birliği oluşumunu ilan etmeleri gibi bir zorunluluk ortaya çıkmaktadır. Şangay Örgütü, Bağımsız Devletler Topluluğu, Hazar Kardeşliği Birliği ve Kollektif Savunma Örgütü gibi, Asya ülkelerini bir araya getiren bölgesel oluşumların şimdiye kadar emperyal saldırıların durdurulması açısından fazla yarar sağlamadığı görüldüğü için, bütün bu bölgesel oluşumların topluca bir araya gelerek Avrupa kıtasındaki, kıtasal oluşumun bir benzeri doğrultusunda büyük Asya Birliğini ilan etmeleri dünya dengeleri nedeniyle gerekmektedir. Ancak bu yoldan, Afganistan savaşı gibi emperyal savaşlar ve kuşatmalar önlenebilecek ve Orta Doğu’daki sıcak savaşların Orta Asya üzerinden bütün Asya kıtasına yayılmaları önlenebilecektir. Arap baharı senaryosu ile karıştırılan Orta Doğu ülkelerinden sonra sıcak çatışmaların bir Suriye ya da İran savaşıyla Asya kıtasına taşınması riski, tüm kıtayı savaşa sürükleyerek üçüncü cihan savaşının önünü açabileceği için, acilen bütün Asya ülkelerinin bir araya gelerek Panasyacılık çizgisinde bir büyük birlikteliği dünya barışı için ilan etmeleri gerekmektedir. Avrupa Birliği oluşumu bir Asya Birliği oluşturulması açısından örnek alınmalı ve dünya barışı için kıtasal birlik kuralarak, emperyal kuşatmaların bir üçüncü dünya savaşına dönüşümü önlenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti, bu aşamada üzerinde kurulu bulunduğu yarımadanın Asya Minör adıyla anıldığını hatırlayarak, komşusu olan Asya ülkeleriyle bir dayanışma düzeni içerisine girmeli ve kesinlikle emperyal savaşlara alet olmamalıdır. Kurucusu Atatürk’ün dünyaya ilan ettiği üzere, yurtta ve cihanda barış ilkesi üzerine kurulan Türk devleti hem kendisi hem de bölgesi için güvenlik ve barış üretmek zorundadır. İki binli yıllarda yeni bir dünya düzeni kurulurken Asya kıtasının birlikteliğinin sağlanması bir üçüncü dünya savaşının önlenebilmesi açısından kaçınılmazdır. Türkiye ilan ettiği “Yeniden Asya” süreci ile önce komşuları ve Türk devletleri ile daha sonra da Asya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan devletlerle yakın ilişkiler kurarak, dünya barışının yeniden tesisinde öncü bir görev üstlenmelidir. Panasyacılık politikalarında Türkiye Japonya ile daha yakın ilişkiler kurarak, batılı emperyalistlerin getirdiği diğer pancılık akımlarına karşı bir kıtasal karşı çıkışı tıpkı Atatürk’ün başardığı gibi yakın komşu konumundaki devletler ile bir araya gelerek örgütlemelidir. Asya’nın doğusundaki Japonya ile batısındaki Türkiye’nin oluşturacağı Panasyacı hareket, dünyanın ortasında barışı sağlayarak batılı emperyalistlerin savaş senaryolarını bozacaktır. Böylece insanoğlunun geleceğe daha umut içinde bakabilmesini sağlayacak evrensel barış düzeni, daha güçlü bir biçimde gündeme gelerek insanlığı yeni bir kıyamet senaryosundan kurtaracaktır. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN