Avrasya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrasya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2023 Pazartesi

TARİHTE TÜRK – MACAR YAKINLIĞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TARİHTE TÜRK – MACAR YAKINLIĞI

               TÜRKİYE  ve  Macaristan  bugünün dünya haritası üzerinde yer almakta olan iki ayrı devlettir Üzerinde kurulu bulundukları  toprakları uluslararası geçerli hukuk kurallarına dayanarak kendi ülkeleri olarak ilan eden bu iki ulus devlet, dünya karalarının orta alanlarında kurulmuş ve Birinci Dünya savaşı sonrasında çizilmiş olan yeryüzü haritalarında son derece önemli merkezi konumlara sahip bulunan Türkiye ve Macaristan, bugünün koşullarında yeni bir dünya düzeni oluşturma hazırlıkları devam edip giderken, var olan uluslararası sınırlar tartışılmaya başlandığı yeni aşamada Avrupa’da Macar devleti, Avrasya’da ise Türkiye Cumhuriyeti var olup olmama çizgilerinde önemli tartışmaların içinde yer almaktadırlar. İki ayrı kıtanın ortalarında yer alan bu iki ülke, barındırdıkları ulusal toplumları ile her devlet gibi kendi yoluna devam etmek istemekte ama dünya devletlerinin sınırları ile oynayarak eskisinden çok farklı yeni siyasal düzenler oluşturma peşinde koşmakta olan zengin ve güçlü toplum kesimleri, kendilerinin merkezinde ve başında olabileceği yeni devlet modelleri ortaya çıkarmaya hazırlanırken, eski devletlerin hedef alındığı aşamalar da sınırlarla oynayarak, eski sınırları  bir yana bırakırken, egemen güçlerin yeni çıkarları doğrultusunda planlanan yeni devlet yapılanmaları çizgisinde, eskisinden çok farklı bir görünümde yeni sınırlarla çevrilmiş yepyeni siyasal düzenler kısa zaman dilimi içinde kurulmaktadır. Yeni dünya düzenleri hazırlıkları tamamlanırken yeryüzünde yer alan büyük kıtaların hemen hemen hepsinde ortaya çıkan yeni dengeler çerçevesinde, eskisinden çok farklı yeni yapılanmalara doğru gidildiği anlaşılmakta ve bu nedenle harita üzerinde bulunan devletlerin jeopolitik yapılarında meydana gelen yeniliklerin jeo-stratejik değişim planları olarak egemen güçler tarafından dünya halklarına kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine değişken bir yapılanma içinde ortaya çıktıkları zaman çok farklı olan devlet yapılanmalarının, bugünün değişen koşullarında eskisi gibi kalamayacakları ve bu nedenle yeni dönemin esen rüzgarları çerçevesinde eskisinden çok farklı bir yeni düzenlemeler doğrultusunda gidip gelerek, yeni dönemin eskisinden çok farklı yapılanması içinde gelecekteki yerlerini belirlemeye çalıştıkları göze çarpmaktadır.

               Yeryüzü haritalarından yer alan bugünkü devletlerin durumları incelendiği zaman, hepsinin tarihin derinliklerinden gelen özelliklere sahip oldukları, devletlerinin bugünkü topraklarının yaşanan çeşitli olaylar ve gelişmeler sonucunda ülke vasfı kazandıkları görülebilmektedir. Devletlerin yapıları nüfus çoğunluğuna, üzerinde oturulan ülke topraklarının coğrafi koşullarına ve içinde bulunulan bölgenin farklı özellikleri dikkate alınmasıyla belirlenerek geleceğe dönük kalıcı bir siyasal model gündeme getirilmektedir. Tarihin dönüm noktasında var olan kavimlerin nüfus özelliklerine göre yeni dünya haritaları çizilirken, devletlerin ismi, modeli, ülkesi ve coğrafi bütünlükleri kuruluş sırasındaki kurucu önderliğin ya da güç merkezinin  sahip olduğu kimlikler üzerinden sahip olunan gücün ortaya çıkardığı bir egemenlik yapılanması öne çıkarak, yeni oluşmakta olan devletlerin iskeletini ve kendine has özelliklerini, uzun süren bir tarihsel süreç içinde bütün devletler nasıl ortaya çıkarıyorlarsa ,benzeri bir süreç içinde Macaristan ve Türkiye Cumhuriyetleri de, belirli aşamalardan geçerek, ulus devletler çağına girilirken kendi ulusal yapılarına sahip çıkan ve bu doğrultuda kimlik ile yapılanma özellikleri kazanan devletler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Her iki ulus uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlarken, tarihsel bir gerçek olarak kendi ulus devletlerine sahip olmuşlardır.

                Bugünün dünyasında bir orta Avrupa devleti olarak var olan Macaristan daha önceleri başka devlet modellerinden geçerek bugünlere kadar gelmiştir. Uzun süren bir tarihsel kişilik içinden gelmenin getirdiği avantajlar ile Hazar devletinin içinden çıkan kollar üzerinden önceleri Hazar denizi kıyılarında  Macarlar kendi devletlerini kurmaya çalışmışlar ama bu bölgenin kavimler göçü ve benzeri göç dalgaları aracılığı sürekli bir biçimde sallanarak dünyanın ortalarında bir istikrarsızlık bölgesi haline dönüşmesi yüzünden, Volga kıyılarındaki Hazar devletinin dağılarak bir devlet için hiç istenmeyen bir  yıkılma sonucu ile karşılaştığı görülmektedir. Macarlar önceleri diğer Hazar kolları ile birlikte önceleri Avrasya alanında, daha sonraları da batıya doğru geliştirilen göç yollarından geçerek, doğudan batıya yönelen bir ülke değiştirme sürecini, uzun süreli bir göç hareketliliği içinde yaşamış Hazar devletinin doğu kıyılarında yer alan Volga ırmağının kıyılarından kalkıp gelip orta Avrupa bölgesinin merkezi ırmağı olan Tuna nehri kıyılarında durarak bu noktada geldikleri topraklara yerleşmişlerdir. Dünyada Asya dönemi geride kalırken, yeni başlamakta olan Avrupa dönemine uygun bir tutum olarak Macar orduları bütün Tuna nehri kıyılarını ele geçirerek, Avrupa ortalarından Adriyatik kıyılarında yer alan güney Avrupa topraklarına kadar bir büyük imparatorluk oluşturmak için çaba göstermişlerdir. Merkezdeki Buda ve Peşte şehirleri Budapeşte olarak birleşirken, Macar hegemonyası orta ve güney Avrupa topraklarının bir merkezi devlet kontrolü altında birleşmelerine giden yolu açmıştır. Roma İmparatorluğunun çöküşü sonrasında doğu Avrupa da ciddi bir siyasal boşluk gündeme gelince, Avrupa’nın kuzey kıyısındaki Tuna nehrinden başlayarak egemenlik düzeni kurabilmek amacıyla bölgeye yayılan Macar devleti ve orduları, Adriyatik denizine kadar inerek Roma imparatorluğu sonrasında bir doğu Avrupa İmparatorluğu kurabilmeye çaba göstermiştir. Hazar göçlerinin devam etmesi, Polonya, Romanya, Letonya, Estonya, Litvanya ve Bulgarya gibi devletlerin doğu Avrupa bölgesinde tarih sahnesine  çıkmasıyla birlikte, kurulmakta olan Macar krallığının toprakları bölünmüş ve diğer Hazar boylarının da tıpkı Macarlar gibi orta Asya steplerinden gelerek doğu Avrupa toprakları üzerine yerleşerek kendi devletlerini kurmak için çalışmaları sonucunda, bölgeye daha önce gelmiş olan Macarlar ile diğer Hazar kabile devletleri arasındaki çekişme ve çatışmalar uzun sürmüştür.

                Orta çağ döneminde Asya bölgesinden başlayan göçlerin daha sonraki aşamalarda Avrupa kıtasına doğru yayılması ve sürekli olarak bu tür göçler nedeniyle bir türlü istikrar sağlanamayan Hazar topraklarında daha sonraki aşamalarda Kiev bölgesinde tarih sahnesine çıkan Rus asıllı halklar kısa zamanda üreyerek eski Hazar topraklarında siyasal hegemonya kurmuşlardır. Hazar devletinin çöküşe geçmesiyle birlikte eski Hazar boyları başlattıkları göç hareketlerini doğu Avrupa bölgelerine yönelik olarak Bizans topraklarına doğru hareket etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu tür göçlerin giderek artması yüzünden, Avrupa kıtasının kuzey bölgelerinde nüfus giderek artarken orta Avrupa bölgesine daha önce gelerek yerleşmiş olan Macarlar, merkezi Avrupa’da kurmuş oldukları devleti güneye ve eski Roma topraklarına doğru genişleterek yeni gelen göç dalgaları karşısında yıkılmamak üzere doğu Avrupa hegemonyasını daha da güçlendirerek bölgeye egemen olabilmenin çabası içinde hareket etmişlerdir. Hazar boyları Avrupa kıtasının kuzeyine ve doğusuna doğru yürürken, Macarlar ile orta Avrupa’ya gelen bazı Türk boyları da Balkan yarımadası üzerinden eski Osmanlı toprakları olarak kabul edilen doğu Avrupa bölgesinde yer alan Türk göçmenlerin doğu ve güney yönleri çizgilerinde genişlemeyi sürdürmüşlerdir. Hazar kökenli Macar boyları ile  orta Asya kökenli başka Türk toplulukları, Kafkasya üzerinden Anadolu ve bu merkezi yarımadayı çevreleyen merkezi alan toprakları da doğudan batıya doğru göçlerin devam etmesiyle birlikte, kuzey Avrupa’da Hazar kökenli topluluklar ile, doğu Avrupa’da da orta Asya kökenli Türk boylarının birbirini izleyerek yerleştikleri ve bu doğrultuda yeni ortaya çıkan halk topluluklarıyla birlikte ortak bir yeni siyasal yapılanmayı siyasal dayanışma içinde gerçekleştirerek, orta çağ sonrasında Avrupa kıtasının biçimlenmesinde Türkiye ve Macaristan yeni siyasal yapılanmalarla ortak bir çizgide yönlendirici olmuşlardır. Bugün kuzey Avrupa’da Hazar boyları üzerinden Macarlar, doğu Avrupa da ise Osmanlı uzantısı Türk topluluklar üzerinden de tarihin uluslaşma olgusu Türk boyları ile öne geçmiştir.

       Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Orta ve Kuzey Asya bölgelerinden başlayan göçler aracılığı ile Macarlar Başkürdistan topraklarından harekete geçerek Rus ve Bizans topraklarını aşıp geçerek Hazar coğrafyasının iki sınır ırmağı olan Volga’dan Tuna nehri kıyılarına taşınmışlardır. Macarların tarih sahnesine çıkışlarında Roma ve Bizans imparatorluklarındaki gerilemenin çok büyük rolü olmuştur. Özellikle merkezi coğrafyanın kontrol altına alınmasında Macarların göçleri Balkan yarımadasına dönük olarak etkili olmuş ve daha sonraki aşamalarda Macarlar orta Avrupa’nın en önemli merkezine gelerek bir Asya toplumu hegemonyasını bu bölgelerde geçerli kılmışlardır. Tarihteki Türk devletleri Asya ve Avrupa toprakları üzerinde Türk asıllı kavimler tarafından oluşturulurken, Macarlar da Türk topraklarından çıkıp gelerek yeni bir merkezi coğrafya hegemonyasını bütün dünyaya karşı çıkartırken aslında Türklerin egemen oldukları bu topraklar üzerinde bu kez bir başka Türk kavmi olan Macarlar tarihsel süreç içinde öne çıkmışlardır .Macarlar Avrupa kıtasına gelirken deniz kenarı ya da okyanusa açılan bölgelerde yayılmamışlar ve bu nedenle de  denizci bir devlet olamamışlar, orta Avrupa bölgesinin önde gelen kara gücü olarak bütün kıtayı ele geçirebilmenin arayışları içinde  hareket etmişlerdir. Tuna nehrinin tam ortasında egemenlik ilan ederken, Macarlar doğu Avrupa’ya doğru açılarak bu bölge üzerinden Adriyatik kıyılarına ulaşmaya çalışmışlar ama daha sonraki gelişmeler doğrultusunda Osmanlı imparatorluğu ile karşı karşıya kalınca duraklayarak kuzeye doğru geri çekilmişlerdir .Kuzeye çekilen bir Avrupa devleti olarak Macarlar doğu bölgesindeki Türk toprakları  ile kuzey topraklarında uzanıp giden Rusya’nın çok geniş alanlara yayılmış olan ülkesi gerçeği ile yeniden karşı karşıya kalmışlardır. Zamanla orta Avrupa’da ortaya çıkan Bohemya, Bavyera ve Polonya gibi devletlerin tarih sahnesine çıkarak Macaristan devleti için bölgesel rakipler haline gelmeleri sonrasında Macaristan, yeni komşularıyla savaşarak ayakta kalabilmenin arayışı içine girmiştir.

                Avrupa’da giderek yayılan Hristiyanlık dini yeni dönemde İslamiyet ile karşı karşıya kalınca Roma imparatorluğu sonrasında Doğu Avrupa’da küçük Hristiyan devletlerin sayıları artarken ve Vatikan yeni bir Hristiyan imparatorluğu arayışı içine girerken, özellikle Musevi toplulukları hedef konumuna gelmişler ve bu doğrultuda da  Katolik kilisesinin organizasyonları aracılığı ile yeni saldırılar hazırlanırken, yeni ortaya çıkan Protestan tarikatının Macaristan’da yayılmasını önlemek üzere Osmanlı ordusunun Macaristan’a gönderilmesi gündeme gelmiştir. Böylesine bir aşamada Türk asıllı Osmanlı devletinin gene Hazar imparatorluğu kökenli bir Türk kavmi olan Macarların Katolik saldırılarına karşı korunması ve Müslüman Osmanlı ordusunun Protestanlığa yönelen Macar halkını koruyabilmek üzere Vatikan’ın Katolik ordularına karşı Müslüman güçlerinin desteği altına germesi gibi yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bugün halen Müslüman Bosna devleti ile Hristiyan Orta Avrupa bölgelerinin tam ortasında varlığını koruyan Bihaç isimli şehrin Osmanlı desteği ile Katolik Hristiyanlıktan uzaklaşan yapılanmasını göstermektedir. Bihaç şehri Osmanlı hegemonyasının ulaştığı sınırın tam ortasında yer alan ve Müslümanların en batı sınırını ifade eden yeni bir sınır olarak ortaya çıkmıştır. Macarların doğu Avrupa bölgesindeki ilerlemeleri durunca, bu kez yeni bir Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğunun öne çıktığı görülmektedir. Hunlar ve Avarlar gibi Türk asıllı büyük devletlerden sonra gündeme gelen yeni devletleşme süreçlerinde imparatorluklara geçilirken ve de Vatikan Avrupa’nın ortasında tam bir Katolik imparatorluğu oluştururken, tarih sahnesine bir Müslüman imparatorluğu olarak çıkmış olan Osmanlı devletinin Roma ve Bizans sonrasında onların egemenlik kurduğu topraklardaki otorite boşluğunu doldurmak üzere ele geçirmeye çalışmış ve temsilcisi olduğu İslam dinini Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Bihaç kentine kadar götürerek Hristiyanlığın Avrupa üzerinden Asya topraklarına yönelmesini önlemeye çalışmıştır. Balkanlar jeopolitik bir bölge olarak Avrupa ile Asya kıtaları arasında yer alan bir jeopolitik konuma sahip olurken, Macaristan Hristiyan dünyasının bir temsilcisi olarak ortada kalıyor ve mezhep savaşlarının sonucunda Müslüman Türkler, yeni ortaya çıkmış olan Protestanlığın koruyucusu olarak ve aynı zamanda dinler ve mezhepler arasındaki savaş sürecini önleyerek toplumsal barış ortamının dünyada yaratılmasına önemli ölçülerde katkı da bulunuyordu.

                Türkler ve Macarlar arasında barış amaçlı yakınlıkların kurulması, Avrupa topraklarında yüzlerce yıl Hristiyanlığın yayılması karşısında, Müslüman Türkler Osmanlı gücü üzerinden bir anlamda kurtarıcılık yaparak Vatikan’da bir Katolik imparatorluğunun oluşturulmasına karşı çıkmıştır. Osmanlı devletinin Macaristan’a sahip çıkmasıyla  birlikte Avrupa kıtasında bir Katolik imparatorluk oluşumu Protestanlık üzerinden engellenmiştir. Bir buçuk asırlık bir zaman dilimi içinde Osmanlı ordusu Macaristan’a güvenlik ortamı sağlamışlardır. Protestanlığın bir mezhep olarak Macaristan’da örgütlü bir konuma gelmesiyle birlikte Macaristan’da bir toplum barışı gerçekleştirilmiştir. Macar devletinin yöneticileri ve sorumluları geçmişten gelen tarihi bilgilere sahip oldukları için ülkedeki Osmanlı varlığı sorunsuz bir biçimde sona erdirilmiş ve Osmanlı orduları, Türk dünyasının bir parçası konumundaki Macaristan’a sahip çıkarak bu ülkeyi ve toplumu iç savaş ve çatışma ortamına sürüklenmekten kurtarmışlardır. Orta Asya dönemi sonrasında Türklerin batıya doğru göç etmeleri üzerine Macarlar ile Türkler bir arada olmuşlardır. Türkler ile Macarlar arasında zaman zaman yakınlık düzeyinde gündeme gelen iş birliği beraberlikleri bugünlere kadar sürüp gelmiş ve zaman içerisinde ortaya çıkan Macar ve Türk ulus devletleri, yeni bir yüzyıla doğru dünya yol alırken, daha fazla birlikte olma ve dünya siyaset sahnesini etkileyerek yönlendirebilme gibi şanslar, her iki devlet ve uluslar tarafından güncel fırsatlar olarak değerlendirilmiştir. Bugün gelinen noktada Macaristan Cumhuriyeti hem bir Avrupa ülkesi konumuna sahiptir hem de yeni kurulan Türk Devletleri Teşkilatı isimli devletler üstü bir bölgesel oluşumun içinde Türklükten gelen geçmişi ile birlikte öne çıkabilmekte ve gözlemci üye olarak yönetim kurulu toplantılarına katılabilmektedir. Buna eşit bir çizgide Türk devleti de Müslüman kimliğine rağmen tıpkı Macaristan’ın konumuna benzer bir biçimde Avrupa Birliği organlarında yer alarak Macaristan ile hem Avrupa hem de Asya kıtasal oluşumlarının çatısı altında iş birlikleri göze çarpmaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde sürdürülen yakın ilişkiler geliştirme ve bu doğrultuda dayanışma ve yakınlıklar geliştirme açısından her iki devlet tarihten gelen siyasal bilinç ile önemli rolleri yerine getirebilmektedir.

                Bugün İspanya sınırları içinde yer alan Katalanya Cumhuriyetinin kurucu kadroları Roma ve Bizans imparatorluklarının çöküşü sonrasında, batıdan Anadolu’ya gelerek Osmanlı devletini kuran askeri birliklere karşı, İzmir bölgesinde Anadolu yarımadasının Hristiyanlık adına korunması için çaba göstermişlerdir. On üçüncü yüzyılda Orta Asya ve Hazar bölgesinden gelen Türklerin kavimler göçü aracılığı ile Hristiyan Katalanların dünyanın önde gelen merkezi yarımadası olarak Anadolu’yu ele geçirmeleri önlenmiş ve Selçukluların merkezi alana gelmeleriyle birlikte Avrupa ve Asya kıtalarındaki Türk egemenliği bölgelerindeki güç dengeleri korunabilmiştir. Orta Asya bölgesinden gelen Türk usulü ordu ve devlet kurma alışkanlıklarının Macar ulusu ve devleti tarafından iyi bilinerek uygulama alanına getirilmesiyle birlikte, Türkler ve Macarlar arasındaki yakınlık ilişkilerinin daha da artmasına giden yolu açmıştır. Sibirya ile Hazar bölgesi arasında kalan Ural-Altay bölgesinin doğal koşulları dikkate alınarak kurulan Türk tipi devlet ve ordu oluşumları çerçevesinde, Türkler ile Macarlar arasında önemli iş birlikleri gelişmiştir. Balkanlar bölgesinde Rumlar, Sırplar ve diğer Balkan ulusları Bizans sonrasında örgütlenirken, araya giren Tuna bölgesi Macar Krallığını yok etme çizgisinde birlik ve beraberlik halinde hareket etmişler ve böylece Avrupa’da kendi çizgisinde ilerlemeye çalışan Macar topluluğu, yeniden Türk dünyasına yüzü dönük bir duruma gelmiştir. Selçuklu, Osmanlı ve Karaman oğulları ile Hazar bölgesinin Türkleri Anadolu yarımadasına doğru göçler aracılığı ile gelirken Hazar dönemi göçleri aracılığı ile Karadeniz üzerinden kuzey yolları kullanılarak, Hazar Türklerinin göçebeleri önce Doğu Avrupa’ daha sonra da Orta ve Kuzey Avrupa bölgelerinde boy göstermişlerdir. Bugün Avrupa’nın ortasında ve kuzeyinde var olan Türk boyları arasında tarihten gelen dayanışma daha da yükselirken, Avrasya bölgesinin geleceğinde Ruslara karşı yeniden Türklerin ön planda yer alacağı bir Turancılık akımı dünya savaşları sonrasında giderek belirleyici olmaktadır. Geleneksel Türk kültürü ve geçmişin siyasal birikimi Türkler ile Macarların bir araya gelmesinde her geçen gün daha fazla ortak etkinlik ve çalışmalar giderek artmakta ve geleceği belirlemektedir.

                Osmanlı orduları Macaristan’ı koruma altına aldığı dönemde Osmanlı ve Macar devletlerini bir araya getirmek ya da daha ileriye giderek iki devleti ortak çatı altında birleştirmek gibi bir yakınlık projesi gündeme getirilerek uygulama alanına geçirilmeye çalışılmıştır. Bugünkü Rusya topraklarından başlayarak batı ve kuzey Avrupa’ya doğru yayılan Hazar göçleri sonucunda, önce Anadolu’ya Türkler gelmişler ve daha sonraları da bu göçlerin Karadeniz üzerinden sürdürülmesiyle de bugünkü Finlandiya ile birlikte Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Polonya gibi kuzey ve doğu Avrupa ülkeleri meydana gelmişlerdir. Bazı Macar bilim adamları Hunları Türklerin ataları olarak görmekte ve bu çizgide Hunlar ile Avarların hem Macarlara hem de Türklere atalık yaptıklarını öne sürebilmektedirler. Bugünkü Bulgaristan incelendiği zaman Ogur boylarının bu ülkede toplanarak Türk dünyasının güney kısmını gündeme getirdikleri ileri sürülmektedir. Onuncu yüzyıldan sonra Macar isminin Türkologların çalışmalarında inceleme konusu yapılmaları, Bulgaristan-Macaristan ve Finlandiya hattı üzerinden Türk çizgisinin kuzey kutbuna kadar gittiğini ortaya koymaktadır. Türklerin önünün kesilmesi amacıyla Çin seddinin yapıldığı esas alınırsa Sibirya, Ural-Altay, Hazar, Kırım ve doğu Avrupa hattı üzerinden çok ciddi bir Türk asıllı nüfus ile dünya kamuoyu karşı karşıya kalmıştır. Macaristan hem Başkürdistandan gelen nüfus yapısı ile hem de Selçuklu ve Osmanlı uzantılı Avrupa-Asya hattı üzerinden ve tarihten gelen Türklük bağlantısı aracılığı ile üç büyük kıta arasındaki Türklük koridorunun bir parçasıdır. Bu tür bir coğrafi konuma sahip olan Türkler ve Macarlar hem üç kıta arasındaki nüfus hareketlerinin hem de uluslararası alanda gündeme gelen bütün siyasal gelişmelerin doğrudan içinde olmak durumundadır. Böylesine bir hat üzerinde dünyanın siyasal gündemi biçimlenirken Türkler ve Macarların birlikte yer aldıkları merkezi coğrafya hattı üzerinden Çin seddinden Atlas okyanusuna kadar bir Türklük koridoru kendiliğinden dünyanın siyasal gündemine gelmektedir. Avrupa’dan Asya’ya ya da Asya’dan Avrupa’ya doğru bir ciddi bağlantı Türklük üzerinden insanlığın önünde yer almaktadır.

                Macarlar kavimler kapısından geçmiş olan bir kavimler karışımı bir topluluktur. Orta Asya’da Şaman dinine sahip olan Macarların daha sonraki aşamada din değiştirmeleri, öncelikle Hristiyan dinini benimseyerek hareket eden Macarlar Müslüman Türklerden uzaklaşmaya doğru toplumsal bir kayma süreci yaşamışlardır. Kumanlar, Peçenekler ve Polonezler gibi Türk boylarını içinde barındıran Macar ulusu, Türk dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen bazı boyların ve toplulukların etkisi altında kalmamak için kendi içinde barındırdığı Türk boylarını ulusal bir karışım potasında eriterek  ortaya yeni bir Macar toplumu çıkartabilmek üzere yoğun çabalar göstermişlerdir. Türklüğün Avrupa’daki kalesi olan Macaristan’ın önümüzdeki dönemde daha da ileri giderek  Türk dünyasının Avrupa’daki temsilcisi konumuna gelebileceği şimdiden ortaya çıkmaktadır. Macarların Avrupa Birliği çatısı altında var olabilmeleri ve yaşayabilmeleri açısından Macaristan’a bütün Türk dünyasının yetki ve vekalet vermesi önemli bir adım olacaktır. Bu doğrultularda yapılmakta olan çalışmalar daha yeni bir dünya düzeni kurulamadığı için henüz sonuç noktasına erişememiştir. Batı dünyasının önde gelen büyük emperyalist devletlerinin ellerinde tarihin çeşitli dönemlerinden gelen siyasal ve sosyal bilgi birikiminin daha tam olarak ortaya konamayan içerikleri ve bugünkü siyasal alana uzanan boyutları daha kesin olarak ortaya konulamadığı için, gerek Macarların gerekse de diğer Türk devletleri ve topluluklarının var olan koşullarda  öncelikle kesin bir durum tespiti çalışmasına gerek olduğu için, böylesine bir gereksinmenin siyasal gelişmelerin ve koşulların dayatmaları doğrultusunda Türk Devletleri Teşkilatı tarafından acilen ve öncelikli olarak bilimsel raporlar aracılığı ile  dünya gündeminin önüne konulması gerekmektedir. Türk kimliğinin öncelikli bir biçimde ortaya konulmasıyla birlikte Türk dünyasının her köşesinden gelecek olan bilgi birikimlerinin ortak bir değerlendirmeye alınmasıyla birlikte ,geleceğe dönük adımların da bir an önce atılmaya başlamasıyla da şimdiye kadar kurulması mümkün olmayan Türk dünyasının öne geçmesi ağırlık kazanarak, geleceğin yeni dünya düzeninin önce dağınık bulunan Türk dünyasının yeni bir toplu örgütlenmeye gidiş ile birlikte yepyeni bir düzen çatısı altında bir büyük Türk birliği oluşturulması üzerine öncelikle eğilmeleri kısa zamanda sonuç verebilecek düzeyde örgütlenmelidir.

                Ulus devletler küresel emperyalizmin tekelci şirketleri aracılığı ile yıkılmaya başlandığı bir sırada Türk dünyasının önde gelen iki ulus devleti olarak Türkiye ve Macaristan’ın çok sıkı bir işbirliğine girerek, ulus devlet modeli ile ayakta kalmaları emperyalizmin önünün kesilebilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Küresel şirketler büyük sermaye oyunlarına yönelirken, ulus devletler kendileriyle aynı durumda olan diğer devletlerle ya da uluslar üzerinden geçmişten gelen siyasal birikimleri kullanarak varlıklarını korumak ve de ayakta kalarak yola devam etmek üzere bir uzun yürüyüşe gereksinme duyacaklardır. İşte bu aşamada Macar toplumunun içinden küresel şirketlere yön gösteren akıl ya da fikir veren ulusalcı bilim ya da siyaset adamları çıkması gerekirken, George Soros gibi küreselci ya da Macar Yahudisi emperyalist iş adamları gibi figürler gündeme gelebilmektedir. Macaristan’dan çıkan bu gibi bu gibi halk düşmanı iş adamları Macarları tekelci şirketler aracılığı ile kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmektedirler. Amerika ve Avrupa gibi küresel anlamda batı emperyalizminin merkezi konumundaki yerler ve bölgeler, gelecek için daha büyük emperyal oyunlar hazırlayarak kendi başlarına yok oluşun bir tiyatrosunu hazırlamaktadırlar. Küresel şirketler koalisyonuna karşı çıkacak düzeyde güçlü bir devletler topluluğu yaratılabilirse o zaman küresel sermayenin emperyalist oyunları bozulabilecektir. Macaristan gibi orta boy bir devletin küreselcilerle yarışmasının mümkün olamayacağını geçmişte yaşanmış olan birçok siyasal oyun ortaya koymuştur. Her siyasal dönemin getirdiği yeni koşullar düzeyinde devletler yeni bir düzene geçmek için her türlü senaryo ve oyuna açık olarak hareket etmektedirler. Türk-Macar yakınlaşması ya da ortak hareket planları doğrultusunda hareket edilirse o zaman küresel şirketlerin emperyalizm oyunlarının önünü kesmek mümkün olabilecekti.

                Türkiye’de Yeni Osmanlıcılık çizgisinde yayın yapan SEBİLÜR REŞAT isimli bir siyasal dergi on yıl önce yayımlamış olduğu bir dergi aracılığı ile, Türkiye ile Macaristan cumhuriyetlerinin birleşmesini ve tek devlet olarak hareket etmesini istemiştir. Eski dünya düzeni çökerken ve yenisi için adımlar atılırken VOLGA ve TUNA nehirleri arasındaki Türk koridoru yeniden ön plana gelmektedir. Bu çizgide Yeni Osmanlıcı bir derginin Ural-Altay kökenli halklar olarak tanımladığı Türk ve Macar halklarının bir araya gelerek tek ve güçlü bir devletin çatısı altında, geleceğe doğru bir ortak plan ya da projelere dayalı olarak çalışmaları gerektiği dile getirilmektedir. Macar dilinde bulunan beş yüzden fazla Türkçe kelime kültürel açıdan iki ulusun daha kolay bütünleşebileceğini göstermektedir. Osmanlıcı Sebil Reşat isimli derginin ortaya koyduğu Türkiye ve Macaristan birleşmesi emperyalizme yönelmiş olan büyük devletlerin önünü kesmek için geliştirilmiş bir projedir. Türkiye ve Macaristan gibi orta boy devletlerin bir araya gelerek tek devlet gibi hareket etmeleri, bugünün dengesiz koşullarında giderek eşitsizliğin büyümesiyle birlikte acil zorunluluk haline gelmektedir. Çin, Hindistan ve Rusya gibi emperyalizme yönelen büyük devletler kendi hemcinslerini büyük bir çatının altında korurken, Türk ve Macar devletlerinin de bir araya gelerek bütün Türklerin tıpkı Çinliler, Ruslar ve Hintliler gibi bir ortak ulus devletin çatısı altında yaşayabildiklerini gösteren bir yeni devletleşme senaryosunu devreye sokmaktadır. Osmanlı 300 yıl Ruslarla savaştığı için son yüzyıldaki bütün savaşları kaybederek çöküş ve dağılma senaryolarına alet olmuştur. Türkiye ile Macaristan’ın birleşmesini isteyen Osmanlıcılar yedi yüzyıl dünyanın merkezindeki Osmanlı hinterlandını yöneterek, doğu ya da batılı emperyal güçlerin karşısında engel olabilecek bir birleşik güç merkezileşmesi yapabileceği görülmektedir. İki ulus devletin birleşmesiyle bir araya gelebilecek siyasal güç, iki ulus arasında bir Türk-Macar kardeşliği gibi dostluk yakınlaşmasını resmi devlet politikasına dönüştürerek, anti emperyalist çizgide bir tavır geliştirecek yeni bir siyasal insiyatife yön verilmesi gerekmektedir. Büyük Turan Birliği başlığı altında gündeme getirilebilecek bir büyük siyasal birliktelik çatısı altında Türk ve Macar yakınlaşmasıyla yeni bir kardeşlik ortamı yaratılabilecektir. Türk tarihi ve Türkoloji çalışmalarına öncülük eden Budapeşte Üniversitesi, Türkoloji ile birlikte Hungaroloji bilim dalına da önem vererek, bütün Türk devletleri ve topluluklarına örnek bir öncülük yapmaktadır. Bugünün koşullarında yeniden geliştirilecek bir tutum ile iki ulus devlet arasında kardeşlik yakınlaşması sağlanarak, Büyük Turan Birliği kurulmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

                                                           (Türk-Macar Dostluk Derneği Kurucu Başkanı)           

11 Nisan 2020 Cumartesi

KEMALİST AVRASYACILIK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


KEMALİST AVRASYACILIK

           Yirminci yüzyılın son döneminde “Atatürk ve Avrasya” adındaki kitabım yayınlandığında, daha sonraları küresel emperyalizme teslim olan Bizans’ın liberalleri, Türkiye’nin Kuva-yı Milliye döneminden gelen Kemalist birikiminin temsilcileri olan Kemalistleri “Avrasyacı Kemalistler” diye, alay ediyorlardı. Avrupa ya da ABD merkezli eğitimlerden geçen bu batı kafalı enteller bir türlü anlayamadıkları Avrasya gerçeğini görmezden gelirken, anti-emperyalist tutumları nedeniyle sürekli olarak batı düşmanı gösterilen Kemalistleri Avrasyacı olmakla suçlayarak, bir anlamda kamuoyunun gözünden düşürmek için, kontrolleri altıda bulunan yayın organlarını devreye sokmaktaydılar. Amerikan ve Avrupa mandacılığına teslim olan bu Bizans entelleri; bütün Doğu uluslarının desteğini alarak, Batılı emperyalistlere karşı küçük Asya’da büyük bir direnişi başarılı bir biçimde ortaya koyan, bir anlamda “Düveli Muazzam’a” denilen dünya devleti oluşumuna kafa tutan Türklerin kutsal isyanını küçümseyip, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’ten Türk ulusuna miras kalan antiemperyalist siyasal birikimi, Avrasyacı olmakla suçlamaktan geri kalmıyorlardı. Kendilerini haklı çıkarabilecek her türlü argümanın Türk ulusuna karşı batılı merkezlerce bilinçli olarak kullanıldığı bir dönemde, Kemalizm’i çağdışı gibi göstererek halk kitlelerinin gözünden düşürmeye çalışan emperyalizm işbirlikçisi mandacı Truva atları, bilmedikleri Avrasya kavramını kullanarak sanki Kemalizm doğu dünyasının geri kalmış bir siyasi macera imiş gibi göstermekten geri durmamışlardır. Atatürk ve Kemalizm’in getirmiş olduğu büyük siyasal birikimin Türkiye Cumhuriyetinden bütünüyle silinmek istenmesine rağmen gene de Atatürk’ten kalan bu büyük birikim Türk ulusunu yol ve yön göstermeğe devam etmiştir.

      Dünya kıtalarının altı da birini kapsayan Sovyetler Birliği zamanında, bütünüyle sosyalist dünyanın merkezinde yer alan Avrasya bölgesi uluslararası konjonktürün dışında kalıyordu. O dönemde, dünya iki kutuplu bir yapılanmaya sürüklendiği için merkezi coğrafya Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere ve Rusya arasında paylaşılıyor, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Orta Doğu’ya gelmesiyle Sovyetler Birliği ve ABD arasında bir çekişme alanı oluşuyor ve bu aşamada İsrail’in kurulması sonrasında da Sovyetler Birliği’nin kurmuş olduğu Demirperde yapılanması Avrasya bölgesini Batı dünyasına karşı arkasına alarak koruyordu. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni serbest alanı Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Süleyman Demirel; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” diyerek çizdiği alan soğuk savaş sonrasında yeniden Avrasya bölgesi olarak dünya sahnesine çıkıyordu. Asya ile Avrupa kıtalarının birleşme alanında ortaya çıkan bu bölgenin adı gene iki kıtanın adlarının bir arada kullanılmasıyla ifade ediliyordu. Bu bakış açısına göre, Avrupa’nın doğusu Viyana’dan sonra başlarken, Asya’nın batısı da Çin Seddi’nden sonra başlayan alan olarak öne çıkıyor ve iki hat üzerinden çizilen haritada Avrasya bölgesi, dünya anakaralarının merkezi coğrafyası olarak dünya haritasının en kritik jeopolitik alanı olarak uluslararası politikanın en yoğunlaştığı yer oluyordu. Her açıdan önem taşıyan Avrasya merkezi alanı giderek dünya sahnesinde öne çıkarken, küresel hegemonyayı bu bölgelere taşımak isteyen batılı emperyal merkezlerin ana hedef tahtasına da gene aynı Avrasya coğrafyası gelip oturuyordu. Dünyanın ana karası olarak kabul edilen Asya-Avrupa-Afrika yapılanmasının tam ortalarında yer almakta olan Avrasya kıtası geleceğin küresel hegemonya çekişmelerinin savaş alanı olarak soğuk savaş sonrası dönemde öne çıkıyor ve demir perdenin kalmasıyla beraber de sıcak çatışmaların birbirini izlediği bir karanlıklar coğrafyasına dönüşüyordu.
      Jeopolitik kitaplarında “kalpgah” olarak adı geçen Avrasya bölgesi, üç kıtanın ortasında yer alırken, Asya-Avrupa ve Afrika kıtalarının birleştiği dünya ana karasının merkez bölgesi olarak öne çıkıyordu. İşte böylesine bir yapılanma, dünya sahnesine Ural-Altay bölgesinden çıkarak, bütün Sibirya, Moğolistan, Orta Asya, Doğu Asya, Güney Asya, Orta Doğu, Kuzey Asya, Batı Avrupa ve Kuzey Afrika gibi bölgelere kadar uzanan Türk toplulukları, bu bölgelerde kurmuş oldukları Türk devletleri ve imparatorlukları ile Avrasya kıtasının asıl sakinleri ve sahipleri olarak dünya tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Doğu-Batı ekseninde gelişen olaylara dayalı olarak yazılan dünya tarihinde bu yüzden Türklerin yaşam alanı olan Avrasya bölgesi ve Türklerin bu alanda kurmuş olduğu Türk devletleri kilit bir rol oynamışlardır. Dünya tarihi içerisinde Türkler doğudan batıya kayan uygarlıklar zinciri içerisinde anahtar bir role sahip olmuşlar, doğu bölgelerinde ilk kez ortaya çıkmış olan dünya uygarlıklarının merkezi bölge üzerinden batı ülkelerine doğru taşınmasında gene Türk boylarının at sırtında her bölgede ortaya çıktıkları görülmüştür. İki yüzü aşkın Türk devletinin, Çin’de, Hindistan’da, Moğolistan’da, Sibirya’da Orta Asya’da, İran’da, Rusya’da, Anadolu’da, Orta Doğu’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da ve Avrupa kıtası üzerinde kurulmuş olduğu hatırlanırsa, koskocaman Avrasya bölgesinin, Türklerin at sırtında dolaştırılan uygarlıklarının yaşam alanını oluşturduğu görülmektedir. Avrasya denildiği zaman Türklerin yaşam alanı, Türk devletleri denildiği zaman da Avrasya bölgesinin çeşitli yerlerindeki siyasal yapılanmalar akla gelmektedir. Türkler olmadan bir Avrasya tarihinden ya da coğrafyasından söz edebilmek, bu açıdan son derece zordur. Türkler için, Avrasya kıtasının gerçek sahipleri şeklinde yapılacak bir açıklama, tarihi ve coğrafi gerçeklere uygun olacaktır.

      Tarihte görülen bütün Türk devletlerinin ucuyla ya da kıyısıyla Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde yer aldıkları, bu çerçevede birer Avrasya yapılanması olarak öne çıktıklarını söylemek bilimsel gerçeklere uygun düşecektir. Orta Asya’da tarih sahnesine çıkarak Asya kıtasının her bölgesinde devlet kurma şansını elde etmiş olan Türk toplulukları, sonraki aşamalarda batıya doğru göç ettiklerinde gene Avrasya kıtasının bu kez de batı bölgelerinde devletleşme şansını elde etmişlerdir. Böylesine bir genelleme çerçevesinde Avrasya bölgesi ile Türk devletleri beraberce ele alınırsa, Türkiye Cumhuriyetinden önce bu topraklar da var olan Osmanlı İmparatorluğu ve Selçuklu İmparatorluğu gibi iki büyük Türk devletinin, daha önceki dönemlerdeki Harzemşah ve Hazar İmparatorlukları gibi iki büyük Türk devletinin devamı olarak tarih sahnesindeki yerlerini aldıkları görülmektedir. Selçuklu devleti Hazarların ve Harzemşahlar’ın çözülmesinden sonra İran merkezli olarak tarih sahnesine çıkarken Kafkasya, Irak, Suriye ve Anadolu bölgelerinin Türkleşmesinde öncü bir rol oynamış, daha sonra da Moğol istilası üzerine dağılınca Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasına giden yol açılmıştır. Bütün bu devletlerin birer Avrasya yapılanması olması gibi, son olarak dünyanın en büyük merkezi devleti olan Osmanlı İmparatorluğu ve onun yıkılmasından sonra aynı topraklarda bin yıllık Türk egemenliğinin uzantısı olarak tarih sahnesine çıkma şansını elde eden Türkiye Cumhuriyeti de birer Avrasya devletleridir. Bu doğrultuda, Fatih’ten Kanuni’ye, Abdülhamit’ten Atatürk’e kadar bu Türk devletlerinin başına geçen devlet adamları da birer Avrasya hükümdarı ya da önderi olarak kabul edilmektedir. Bugün tarihsel konjonktürdeki varlığını sürdüren Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Atatürk’ten gelen yaşam çizgisini geleceğe dönük olarak ilelebet payidar kılacak doğrultuda sürdürmeye çaba gösterirken, Avrasya kıtasında gündeme gelen değişiklikler ya da gelişmelerin etkisi altında kalmaktadır. Bu doğrultuda Atatürk’ün eseri olan Türkiye Cumhuriyeti için bütünüyle bir Avrasya devletidir biçiminde bir tanımlama yapmak bilimsel verilere uygun düşecektir.
         Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti bir Avrasya devleti olarak tanımlanırken, aynı zamanda bu devletin kurulu bulunduğu topraklar üzerinde geleceğe dönük olarak varlığını sürdürebilmesi açısından ciddi bir Avrasyacı birikime ve etkinliğe sahip olunması gerekmektedir. Balkanlar’da doğmuş bir siyasal önder, Avrupa birikimine sahip olduğu gibi, Anadolu’ya gelerek bu ülkenin kurtuluşu için savaşırken, küçük Asya denilen büyük bir yarımadanın geleceğe dönük olarak yepyeni bir siyasal yapılanmaya yönelmesinde etkili olurken aynı zamanda bir Asya birikimini de tarih sahnesine çıkarırken, Asya ve Avrupa karışımından bir sentez olarak Avrasya birikimi gündeme geliyordu. Atatürk, Avrupa kıtasında tarih sahnesine çıktıktan sonra Asya kıtasının önde gelen bir bölgesi olarak, küçük Asya yarımadasını batılı emperyal ülkelerin askerlerinin işgalinden kurtarırken ciddi anlamda bir Avrasya birikimini öne çıkarıyordu. Bu çerçevede hem Atatürk hem de onun düşünce ve eylemlerinin birleşmesinden meydana gelen Kemalizm için Avrasyacı tanımını yapmak tarihsel süreç ve coğrafi konumlar açısından doğru bir yaklaşım olacaktır. Atatürk için bir Avrasya önderi demek ne kadar doğru ise, Kemalizm için de bir Avrasyacı hareket ya da düşünce diye tanımlama yapmak o kadar doğru olacaktır. Avrasyacı Kemalizm ya da Avrasyacı Kemalistler tanımı da bu doğrultuda doğru bir açıklama olarak görülebilmektedir. Nereden bakılırsa bakılsın, Atatürk ve Kemalizm için Avrasyacı bir açıklama yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti için de benzeri bir doğrultuda Avrasya devleti demek bilimsel açıdan gene doğru bir yaklaşım olacaktır.
       Çin Seddi’nden Adriyatik kıyılarına ya da Avrupa ortalarına kadar harita üzerinde uzanmakta olan Avrasya bölgesi, kuzey, güney, doğu ve batı olarak ayrı bölgelere ayrılırken, Kuzey’de Rusya ve Moskova, güneyde ise Türkiye ve Ankara bölgesel merkezler olarak öne çıkmaktadır. Eski dönemde Rus Çarlığı Avrasya kıtasının bütünüyle kuzeyini kapsarken, Osmanlı İmparatorluğu da güney bölgesini kapsamakta, bu nedenle de Rusya’nın başkenti Moskova kuzey Avrasya’nın, Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’da güney Avrasya’nın merkezleri olarak öne çıkmaktaydılar. Bu nedenle yüzyıllar boyunca iki büyük devlet ve iki büyük merkez arasında Avrasya egemenliği ve merkezi olma yarışı devam edip gelmiş ve bu doğrultuda zaman içerisinde büyük savaşlara varan kanlı çatışmalar tarihin her döneminde görülmüştür. Avrasya bölgesinin doğusunda Çin batıya doğru genişleyerek tümüyle Avrasya bölgesini hegemonyası altına almaya çalışırken, önce Türklerin daha sonraki aşamada da İngilizlerin hegemonyası altında uzun süre kalan Hindistan yarımadası da kuzeye doğru hegemonyasını genişletirken gene bir Avrasya hâkimiyetini hedeflemiştir. Kuzeyden Ruslar güneye inerken, güneyden İngilizler Hindistan üzerinden kuzeye doğru çıkarlarken, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında orta Asya bölgesinde karşı karşıya gelmişler ve bu nedenle Rus ve İngiliz hegemonya alanlarının çatışma noktasında bir tarafsız bölge ülkesi olarak Afganistan devleti kendiliğinden tarih sahnesine çıkmıştır. Aynı Afganistan ülkesi bugünün koşullarında batıya doğru açılmak isteyen Çin ile Orta Doğu üzerinden uzak doğuya uzanmak isteyen Amerika Birleşik Devletlerinin çatışma alanının tam ortasında yer alan bir ülke olarak gene eski tampon ülke konumunu bu kez kuzey-güney ekseninde değil ama doğu-batı ekseninde devam ettirmekte ve bu yüzden de sıcak çatışmalardan bir türlü kurtulamamaktadır. Çin’in batıya bu tampon ülke üzerinden açılarak Avrasya alanına yayılmasını istemeyen Amerikan gücü, Orta Doğu üzerinden girmeye çalıştığı Avrasya bölgesinde batı hegemonyasını sürdürmek isterken, Çin’e fırsat bırakmayacak bir yapay savaşı kendi yarattığı bir göstermelik bir terör örgütü ile savaş bahanesiyle sürdürmektedir. İki büyük süper dev olan Çin ve ABD, eski süper devler olan Rusya ve İngiltere’nin Avrasya hegemonyası doğrultusunda karşı karşıya geldiği Afgan dağlarında gene karşı karşıya gelmekteler ve bu nedenle Avrasya çekişmesi artarak sürüp gitmektedir.

      Bütün bu gelişmeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş aşamasında görerek ortaya çıkan ve yıkılanın yerine yeni bir Türk devletini Avrasya’nın ortalarında kuran Mustafa Kemal Atatürk, Avrasya kıtasının güney hattında uzanan Türk çizgisini tarihsel konumu itibarıyla yakalayarak,bu durumdan yararlanabilmenin yollarını aramış,batılı emperyal güçlerin dünyanın merkezine doğru Birinci Dünya Savaşı sürecinde saldırıya geçmeleri üzerine, Küçük Asya yarımadası üzerinden geleceğe dönük bir Türk egemenlik alanını güney Avrasya hattı üzerinden gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çok uluslu bir imparatorluktan ulus devlete geçerken, on beş milyon kilometrekarelik bir imparatorluk coğrafyasından sekiz yüz bin kilometrekarelik bir ulus devlet ülkesine doğru yönelirken, devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olarak konulmasının ardında yatan bir Avrasya Türk gerçeği bulunduğu, kurucu önderlik tarafından bütün dünyaya gösterilmek istenmiş ve bu doğrultuda, İran üzerinden Afganistan’a uzanan ve Çin Seddi’ne kadar giden bir Türk hegemonya coğrafyasının geleceğe dönük kalıcı bir yapıya dönüşebilmesi doğrultusunda Sadabat Paktı gibi bir bölgesel dayanışma paktı Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde Sovyetler Birliğine karşı yeni bir güvenlik ittifakı olarak, Mustafa Kemal’in öncülüğünde gündeme getirilmiştir. Batı bölgesinde Mussolini ve Hitler gibi faşist önderlerin, tıpkı İngiltere ya da ABD gibi merkezi coğrafya üzerinden bir Avrasya saldırganlığına kalkışmaması için, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından dolayı meydana gelen otorite boşluğu iki orta boy devletin bir araya gelmesiyle, Türkiye-İran ortaklığı ile giderilmek istenmiş,böylesine bir güney Avrasya birlikteliğine Irak ve Afganistan’da ortak edilerek,geleceğe dönük bir Avrasya birliğinin ilk temelleri yirminci yüzyılın ortalarında,bölge dışı emperyal güçlerin merkezi coğrafyaya gelerek yeni bir Avrasya hegemonyasına soyunmalarını önlemek için,böylesine Türk nüfus ağırlığına dayanan bir Avrasya yapılanması dünya sahnesinde öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Eğer İkinci dünya savaşı öncesinde Sovyetler Birliğinin güney Avrasya’ya inişinin önlenebilmesi amacıyla gündeme getirilmiş olan bu ittifak geleceğe dönük olarak kurumlaştırılabilseydi, bugün yaşanmakta olan Amerikan saldırganlığının bütün Avrasya bölgesini kana bulaması gibi savaş dolu bir çağdışı sömürgeci macera yaşanmayabilirdi.
       Avrasya bölgesinin tam ortalarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasında üç dünya arasında kalan merkezi bir devlet modeli ile ortaya çıktığı için kurucusunun adından gelen bir Kemalist Cumhuriyet’tir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Lozan Antlaşmasıyla bütün dünya ülkeleri tarafından resmen bağımsız bir devlet olarak kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa kıtasının yanında batılı bir devlet olarak ortaya çıkarken çağdaş bir cumhuriyet olmaya özen göstermiş ama tam olarak batının liberal siyasal yapılanmasına kendisine örnek almamıştır. Aynı aşamada, kuzeyde Rusya üzerinden kurulmuş olan büyük Avrasya imparatorluğu olarak Sovyetler Birliğinin getirmiş olduğu sosyalist devlet modeli de benimsenmemiştir. Ayrıca eski Osmanlı hinterlandından başlayarak Orta Doğu bölgesinden uzak doğu ülkelerine kadar güney Asya hattı üzerinden uzanıp giden İslam devleti modeli de yeni dönemde benimsenmemiştir. Batı, sosyalist ve İslam dünyaları gibi üç büyük siyasal sistemin tam ortasında merkezi bir devlet olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti her üç sisteme benzemeyen bir yapıda kurulurken, geleceğe dönük bir merkezi model olarak Avrasya kıtasının özgün konumu gündeme getirilmiştir. Bir Avrasya devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün önderliğinde dünya sahnesine çıkarken, batı dünyası, sosyalist sistem ve İslam ülkeleriyle arasına ciddi bir model farkı koyarak hareket etmiş ve bu nedenle de özgün modelin adı Kemalist rejim olarak belirlenmiştir. Avrasya’nın ortasında üç dünya arasında sıkışıp kalan ama hiçbirine teslim olmayarak kendi merkezi modelini ortaya koyabilen Kemalist Türkiye, geleceğin Avrasya yapılanmasının siyasal merkezi modeli olarak öne çıkmış ve bizzat kurucusu tarafından dizayn edilerek, geleceğin Avrasya yapılanmasının temelleri yirminci yüzyılın başlarında atılmıştır. Atatürk, beş bin kitaplık bir büyük kütüphaneyi incelemeye alırken, belirli alanların uzmanlarıyla her gece sofrasında bir araya gelerek Anadolu bozkırının tam orasındaki yeni Başkent Ankara’yı geleceğin Avrasya merkezi yapacak düzeyde bir dünya birikimini Türkiye merkezli olarak örgütlemeye çalışmıştır. Yabancı gazetecilere Türkiye’yi hiçbir başka ülkeye benzetmemeleri gerektiğini eğer benzetilecek başka bir model aranıyorsa, o zaman Türkiye’nin ancak kendisine benzetilebileceğini Kemalist Cumhuriyetin kurucusu olarak Atatürk bizzat söylemiştir. Bir kurmay subay olarak dünya jeopolitiğini iyi bilen, tarihi iyi okuyan ve bir devlet kurucusu olarak sahip olunan jeopolitik alanın koşullarından ileri gelen özel durumu iyi değerlendirerek geleceğe yönelik bir farklı siyasal modeli ortaya koyabilmeyi başaran Kemalist Cumhuriyet, iki büyük dünya savaşı sonrasında her türlü üçüncü dünya savaşı zorlamalarına rağmen, bugün sapasağlam ayakta kalabilmesini bilen bir merkezi devlet olarak Avrasya hegemonya çekişmesi sürecinde Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan Avrasya bölgesinin bütün ülkelerine yol ve yön gösterecek birikime sahip bir konumdadır. Bu yönü ile de bölge ülkeleriyle çok yönlü ilişkilere girerek yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olmaya doğru emin adımlarla ilerleyebilecek bir konuma sahip bulunmaktadır.
      Türkiye Cumhuriyeti bugünlere, sahip olduğu Kemalist modelini her türlü saldırıya rağmen koruyarak gelmesini bilmiştir. Kemalist model bir anlamda Türk devletinin güçlü ana yapısını ve çekirdek oluşumunu ifade etmektedir. Kendisini çevreleyen üç ayrı dünyanın taklitçi bir kopyası olmanın ötesine giderek kendi ülkesinin koşullarında eklektik ve sentezci bir yapılanmaya yönelen Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütün devletlerden ayrılan yönünü Kemalist modeline borçlu bulunmaktadır. Orta Doğu ya da Orta Asya hegemonyasına yönelen batılı güçler, bu coğrafyalara din üzerinden girmeye çalışırken, Kemalist Cumhuriyetin farklı modelini zorlamaktalar ve Türk devletinin laik düzenini ortadan kaldırabilmenin çabası içerisine girmektedirler. Bu nedenle, Kemalist Cumhuriyetin temelinde var olan ulusal sentez ile ülkesel farklılık göz ardı edilmeye çalışılmaktadır. Batı dünyasının yanı başında kurulurken Avrupa devlet modelinin çıkış noktası olan Fransız devrimi esas alınmış ve bu doğrultuda laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik temel ilkeler olarak benimsenmiştir. Sovyetler Birliğinin yanı başında yeni Türk devleti kurulurken sosyalist devrimin üç ana ilkesi olan halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkeleri de benimsenerek Fransız ve Rus devrimleri arasında bir sentez oluşturulmaya çalışılmış ve böylece kötü bir kopyacılıktan uzak kalınarak iki büyük devrim arasında Türkiye koşullarına uygun düşecek bir sentez, ulusal eklektikçi bir metot ile oluşturulmaya çalışılmıştır. Böylesine bir farklı yaklaşım dünyanın merkezindeki bir ülkede merkezi bir model olarak öne çıkarılmıştır. Batı kopyacılığı ile batının sömürgesi olmaktan kaçınılmış, sosyalist dünya ile de araya mesafe konularak yeni bir Rus sömürgesi, Demirperde sınırında yaratılmak istenmemiştir. Batının sınır karakolu konumuna sürüklenmemek için mücadele eden Kemalist Türkiye, ABD’nin bölgeye gelmesiyle emperyal baskılar sonucunda böylesine olumsuz bir duruma zorla iteklenmiştir.

      Türkiye Cumhuriyeti, İslam dünyası içerisinde kurulmuş olan tek laik devlettir. Bu yönü ile batıyı batı yapan Fransız devriminin bir anlamda Müslüman dünyaya taşınmasının öncüsü olarak da Kemalist rejim kabul edilmektedir. Batının bugünkü üstünlüğünün çıkış noktası olan Fransız Devrimi’nin getirdiği ulus devlet, cumhuriyet rejimi ve laik devlet düzeni, Kemalist devrim ile Türkiye gibi bir Müslüman millete sahip olan ülkede ilk kez gerçekleştirilmekte ve bu yönü ile de bütün İslam coğrafyasına örnek bir model oluşturmaktadır. Batı uygarlığının temelinde yatan bilimsel aydınlanma devrimi Fransızların büyük ihtilali ile bütün batı dünyasına yayılırken, Avrupa’nın yanı başındaki Osmanlı İmparatorluğunu da yakından etkilemiş ve milliyetçilik cereyanlarının yaratmış olduğu Balkanizasyon süreci sonucunda Osmanlı devleti yıkılmak zorunda kalmıştır. Laik ulusal cumhuriyet devleti modeli bütün İslam coğrafyası için Türkiye üzerinden örnek olurken, halkçı, devletçi ve devrimci bir yapılanma da bütün doğu ülkeleriyle beraber Türk dünyası ve Avrasya devletleri için de yeni bir model olarak öne çıkıyordu. Avrasya bölgesindeki devletlerin büyük çoğunluğunun tıpkı Türkiye gibi Müslüman toplum yapılarına sahip olması nedeniyle, Atatürk devrimi ve Kemalist devlet modeli bütün Müslüman ülkeler için geçerli bir yeni örnek olarak onlara yön göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk devrimi ve Kemalist rejimi ile doksan yıllık bir süreç içerisinde bölgesinin en güçlü devleti konumuna gelirken, batılı emperyal güçlerin hedefi konumuna gelmiş ama bütün dış müdahalelere rağmen, Kemalist devlet modeli eski Osmanlı hinterlandında yer alan bütün Müslüman ülkeler için örnek olmağa devam etmiştir. Eğer Türkiye bugün için güçlü bir merkezi devlet olarak ayakta durabiliyorsa bunu kurucu iradenin oluşturduğu sağlam Kemalist yapılanmaya borçludur. Tüm İslam dünyası demokrasi dışı rejimler içerisinde bocalarken, Türkiye Cumhuriyeti ilk kez batı tipi bir demokrasiyi çağdaş boyutlarda bir Müslüman toplum yapılanması içerisinde başarmış ilk devlet modelidir. Avrasya bölgesinin bütün Müslüman ülkeleri açısından Türkiye’nin çağdaş demokrasi deneyimi büyük örnekler ve derslerle dolu olarak yön göstermektedir. Laik devlet düzeninin getirmiş olduğu bilime dayalı pozitif devlet ve hukuk düzeni Türk devletinin temelinde var olan en güçlü yapılanmadır. Bütün İslam ülkeleri açısından örnek oluşturan bu modelin önümüzdeki dönemde, Kemalist bir Avrasya yapılanması için de öncülük yapacağı açıktır. Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’inin Türkiye üzerinden bölgeye ılımlı İslamcı cemaatler üzerinden yaymaya çalışmasının ana nedeni, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde güçlü bir anti-emperyalist ve laik bir siyasal yapılanmanın Avrasya bölgesinde öne geçmesini önleyebilmek içindir.
       Avrasya kıtasında yaşayan büyük nüfusun önemli bir kısmının Türk kökenli olması çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti çağdaş bir Türk devleti olarak aynı zamanda Türk devletleri açısından da izlenmesi ve ders alınması gereken bir siyasal model olarak yön göstermektedir. Finlandiya’dan ve Macaristan’dan başlayarak Afganistan’a ve Uygur bölgesine kadar uzanan geniş bir Türk coğrafyası da Avrasya merkezli bir coğrafi konuma sahip bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti günümüzde sahip olduğu Kemalist yapılanmasıyla, İslam ülkeleri için olduğu kadar Türk devletleri için de önemli bir model ülke olarak öne çıkmaktadır. Tarih boyunca Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde kurulan Türk devletlerinin günümüzdeki uzantısı olan Türk devletlerinin geleceği açısından da Kemalist model açıkça örnek olmakta ve geleceğe dönük daha güçlü bir bölgesel yapılanma açısından yol göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu Kemalist modeli ile nasıl soğuk savaş dönemini aşarak bugünlere geldiyse, sosyalist sistemin ortadan kalkmasından sonra yerine Kemalist modelin eski Sovyet Cumhuriyeti olan Türk devletleri üzerinde etkili olmasını beklemek mümkündür. Kemalizm, sosyalist sistemden halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerini eklektik olarak aldığı için, bu yapılanması nedeniyle eski Sovyet coğrafyasındaki Türk devletleri ya da diğer komşuya da akraba toplumlar açısından da uygulanabilir bir alternatif olarak Kemalizm kendiliğinden devreye girmektedir. Sosyalizmin bittiği yerde Kemalizm başlamakta ve Avrasya ülkelerine yön göstermektedir ama bu durumu kabul etmek istemeyen Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i Türkiye’yi hızla bir İslam devletine dönüştürerek din üzerinden bütün Avrasya kıtasını kontrol etmeye çaba göstermektedirler. Bu çekişmenin çatışma alanı olarak da ılımlı İslam’ın zorla dayatıldığı Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde siyasal alanda öne çıkmaktadır. Ne var ki, bütün zorlama senaryolara ve dıştan destekli operasyonlara rağmen, Kemalist Cumhuriyet sağlam iç bünyesi ile bugüne kadar varlığını Avrasya bölgesine örnek olacak derecede bir güçlülük ile sürdürebilmiştir.
      Merkezi coğrafyayı ele geçirmeye yönelik Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin iflas ettiği günümüzde, emperyalizmin ılımlı İslam üzerinden bütün bölgeye dayattığı din merkezli kontrol girişimini önleyecek yegâne model olarak Kemalist Türkiye Cumhuriyeti örneği yeniden gündeme gelmekte ve bütün Avrasya kıtası ile beraber doğunun tüm mazlum uluslarına yön göstermektedir. Avrasya kıtasının tam ortasında hala güçlü bir devlet olarak varlığını her türlü emperyal girişime rağmen sürdürebilen Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekte izleyeceği yol kesinlikle Kemalist Avrasyacılık olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti bir Kemalist devlet olarak hem Avrasya bölgesinin bütünleşmesine öncülük ederek öne geçecek, hem de Kemalist modeli ile Avrasya kıtasının bütün Türk ve Müslüman ülkelerine yol göstermeğe devam edecektir. Türk devleti, Kemalist Cumhuriyetçilik ile bugünlere gelmiştir. Gelecekte de Kemalist Avrasyacılık ile yoluna devam ederken, Atatürk’ün Sadabat Paktı ile başlatmış olduğu Kemalist Avrasya yapılanması sürecinin tamamlanmasını sağlayacaktır. İran’a karşı füze kalkanına alet olan stratejik derinlik politikalarının iflas ettiği bir aşamada, İran’ı bir büyük Avrasya yapılanması doğrultusunda yanına alacak Kemalist Avrasyacılık akımının hem Türkiye’nin hem de bütünüyle merkezi coğrafyanın kaderini antiemperyalist bir doğrultuda belirleyeceği açıktır. Avrupa Birliğine, Amerika Birleşik Devletleri’ne, İsrail’e, Çin’e, Rusya’ya ve Hindistan’a karşı büyük Avrasya Birliğini gerçekleştirecek olan siyasal akım Kemalist Avrasyacılık olacaktır. Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki dönemde böylesine bir bilinç ile yoluna devam ederse her türlü savaş tehlikeleri önlenerek, bölgesel ve küresel barışa giden yol açılabilecektir. Yurtta ve cihanda sulh isteyen Kemalizm, Avrasya kıtasına da barış ve düzen getirecektir. Kemalist Avrasyacılık üçüncü dünya savaşını önleyerek hem bölgeyi hem de küresel barışı kurtaracaktır. Kemalist Avrasyacılık, bölge ülkelerini bir araya getirerek gelecekte güçlü ve kalıcı bir Avrasya Birliğinin bölgesel yapılanma olarak oluşturulmasının önünü açacaktır. Kemalist Avrasyacılık, Atatürk reformlarını ve devlet modelini bölge ülkelerine taşırken, onları çağdaş bir bölgesel birlikteliğe antiemperyalist bir çizgide hazırlayacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN