Macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2023 Pazartesi

TARİHTE TÜRK – MACAR YAKINLIĞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TARİHTE TÜRK – MACAR YAKINLIĞI

               TÜRKİYE  ve  Macaristan  bugünün dünya haritası üzerinde yer almakta olan iki ayrı devlettir Üzerinde kurulu bulundukları  toprakları uluslararası geçerli hukuk kurallarına dayanarak kendi ülkeleri olarak ilan eden bu iki ulus devlet, dünya karalarının orta alanlarında kurulmuş ve Birinci Dünya savaşı sonrasında çizilmiş olan yeryüzü haritalarında son derece önemli merkezi konumlara sahip bulunan Türkiye ve Macaristan, bugünün koşullarında yeni bir dünya düzeni oluşturma hazırlıkları devam edip giderken, var olan uluslararası sınırlar tartışılmaya başlandığı yeni aşamada Avrupa’da Macar devleti, Avrasya’da ise Türkiye Cumhuriyeti var olup olmama çizgilerinde önemli tartışmaların içinde yer almaktadırlar. İki ayrı kıtanın ortalarında yer alan bu iki ülke, barındırdıkları ulusal toplumları ile her devlet gibi kendi yoluna devam etmek istemekte ama dünya devletlerinin sınırları ile oynayarak eskisinden çok farklı yeni siyasal düzenler oluşturma peşinde koşmakta olan zengin ve güçlü toplum kesimleri, kendilerinin merkezinde ve başında olabileceği yeni devlet modelleri ortaya çıkarmaya hazırlanırken, eski devletlerin hedef alındığı aşamalar da sınırlarla oynayarak, eski sınırları  bir yana bırakırken, egemen güçlerin yeni çıkarları doğrultusunda planlanan yeni devlet yapılanmaları çizgisinde, eskisinden çok farklı bir görünümde yeni sınırlarla çevrilmiş yepyeni siyasal düzenler kısa zaman dilimi içinde kurulmaktadır. Yeni dünya düzenleri hazırlıkları tamamlanırken yeryüzünde yer alan büyük kıtaların hemen hemen hepsinde ortaya çıkan yeni dengeler çerçevesinde, eskisinden çok farklı yeni yapılanmalara doğru gidildiği anlaşılmakta ve bu nedenle harita üzerinde bulunan devletlerin jeopolitik yapılarında meydana gelen yeniliklerin jeo-stratejik değişim planları olarak egemen güçler tarafından dünya halklarına kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine değişken bir yapılanma içinde ortaya çıktıkları zaman çok farklı olan devlet yapılanmalarının, bugünün değişen koşullarında eskisi gibi kalamayacakları ve bu nedenle yeni dönemin esen rüzgarları çerçevesinde eskisinden çok farklı bir yeni düzenlemeler doğrultusunda gidip gelerek, yeni dönemin eskisinden çok farklı yapılanması içinde gelecekteki yerlerini belirlemeye çalıştıkları göze çarpmaktadır.

               Yeryüzü haritalarından yer alan bugünkü devletlerin durumları incelendiği zaman, hepsinin tarihin derinliklerinden gelen özelliklere sahip oldukları, devletlerinin bugünkü topraklarının yaşanan çeşitli olaylar ve gelişmeler sonucunda ülke vasfı kazandıkları görülebilmektedir. Devletlerin yapıları nüfus çoğunluğuna, üzerinde oturulan ülke topraklarının coğrafi koşullarına ve içinde bulunulan bölgenin farklı özellikleri dikkate alınmasıyla belirlenerek geleceğe dönük kalıcı bir siyasal model gündeme getirilmektedir. Tarihin dönüm noktasında var olan kavimlerin nüfus özelliklerine göre yeni dünya haritaları çizilirken, devletlerin ismi, modeli, ülkesi ve coğrafi bütünlükleri kuruluş sırasındaki kurucu önderliğin ya da güç merkezinin  sahip olduğu kimlikler üzerinden sahip olunan gücün ortaya çıkardığı bir egemenlik yapılanması öne çıkarak, yeni oluşmakta olan devletlerin iskeletini ve kendine has özelliklerini, uzun süren bir tarihsel süreç içinde bütün devletler nasıl ortaya çıkarıyorlarsa ,benzeri bir süreç içinde Macaristan ve Türkiye Cumhuriyetleri de, belirli aşamalardan geçerek, ulus devletler çağına girilirken kendi ulusal yapılarına sahip çıkan ve bu doğrultuda kimlik ile yapılanma özellikleri kazanan devletler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Her iki ulus uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlarken, tarihsel bir gerçek olarak kendi ulus devletlerine sahip olmuşlardır.

                Bugünün dünyasında bir orta Avrupa devleti olarak var olan Macaristan daha önceleri başka devlet modellerinden geçerek bugünlere kadar gelmiştir. Uzun süren bir tarihsel kişilik içinden gelmenin getirdiği avantajlar ile Hazar devletinin içinden çıkan kollar üzerinden önceleri Hazar denizi kıyılarında  Macarlar kendi devletlerini kurmaya çalışmışlar ama bu bölgenin kavimler göçü ve benzeri göç dalgaları aracılığı sürekli bir biçimde sallanarak dünyanın ortalarında bir istikrarsızlık bölgesi haline dönüşmesi yüzünden, Volga kıyılarındaki Hazar devletinin dağılarak bir devlet için hiç istenmeyen bir  yıkılma sonucu ile karşılaştığı görülmektedir. Macarlar önceleri diğer Hazar kolları ile birlikte önceleri Avrasya alanında, daha sonraları da batıya doğru geliştirilen göç yollarından geçerek, doğudan batıya yönelen bir ülke değiştirme sürecini, uzun süreli bir göç hareketliliği içinde yaşamış Hazar devletinin doğu kıyılarında yer alan Volga ırmağının kıyılarından kalkıp gelip orta Avrupa bölgesinin merkezi ırmağı olan Tuna nehri kıyılarında durarak bu noktada geldikleri topraklara yerleşmişlerdir. Dünyada Asya dönemi geride kalırken, yeni başlamakta olan Avrupa dönemine uygun bir tutum olarak Macar orduları bütün Tuna nehri kıyılarını ele geçirerek, Avrupa ortalarından Adriyatik kıyılarında yer alan güney Avrupa topraklarına kadar bir büyük imparatorluk oluşturmak için çaba göstermişlerdir. Merkezdeki Buda ve Peşte şehirleri Budapeşte olarak birleşirken, Macar hegemonyası orta ve güney Avrupa topraklarının bir merkezi devlet kontrolü altında birleşmelerine giden yolu açmıştır. Roma İmparatorluğunun çöküşü sonrasında doğu Avrupa da ciddi bir siyasal boşluk gündeme gelince, Avrupa’nın kuzey kıyısındaki Tuna nehrinden başlayarak egemenlik düzeni kurabilmek amacıyla bölgeye yayılan Macar devleti ve orduları, Adriyatik denizine kadar inerek Roma imparatorluğu sonrasında bir doğu Avrupa İmparatorluğu kurabilmeye çaba göstermiştir. Hazar göçlerinin devam etmesi, Polonya, Romanya, Letonya, Estonya, Litvanya ve Bulgarya gibi devletlerin doğu Avrupa bölgesinde tarih sahnesine  çıkmasıyla birlikte, kurulmakta olan Macar krallığının toprakları bölünmüş ve diğer Hazar boylarının da tıpkı Macarlar gibi orta Asya steplerinden gelerek doğu Avrupa toprakları üzerine yerleşerek kendi devletlerini kurmak için çalışmaları sonucunda, bölgeye daha önce gelmiş olan Macarlar ile diğer Hazar kabile devletleri arasındaki çekişme ve çatışmalar uzun sürmüştür.

                Orta çağ döneminde Asya bölgesinden başlayan göçlerin daha sonraki aşamalarda Avrupa kıtasına doğru yayılması ve sürekli olarak bu tür göçler nedeniyle bir türlü istikrar sağlanamayan Hazar topraklarında daha sonraki aşamalarda Kiev bölgesinde tarih sahnesine çıkan Rus asıllı halklar kısa zamanda üreyerek eski Hazar topraklarında siyasal hegemonya kurmuşlardır. Hazar devletinin çöküşe geçmesiyle birlikte eski Hazar boyları başlattıkları göç hareketlerini doğu Avrupa bölgelerine yönelik olarak Bizans topraklarına doğru hareket etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu tür göçlerin giderek artması yüzünden, Avrupa kıtasının kuzey bölgelerinde nüfus giderek artarken orta Avrupa bölgesine daha önce gelerek yerleşmiş olan Macarlar, merkezi Avrupa’da kurmuş oldukları devleti güneye ve eski Roma topraklarına doğru genişleterek yeni gelen göç dalgaları karşısında yıkılmamak üzere doğu Avrupa hegemonyasını daha da güçlendirerek bölgeye egemen olabilmenin çabası içinde hareket etmişlerdir. Hazar boyları Avrupa kıtasının kuzeyine ve doğusuna doğru yürürken, Macarlar ile orta Avrupa’ya gelen bazı Türk boyları da Balkan yarımadası üzerinden eski Osmanlı toprakları olarak kabul edilen doğu Avrupa bölgesinde yer alan Türk göçmenlerin doğu ve güney yönleri çizgilerinde genişlemeyi sürdürmüşlerdir. Hazar kökenli Macar boyları ile  orta Asya kökenli başka Türk toplulukları, Kafkasya üzerinden Anadolu ve bu merkezi yarımadayı çevreleyen merkezi alan toprakları da doğudan batıya doğru göçlerin devam etmesiyle birlikte, kuzey Avrupa’da Hazar kökenli topluluklar ile, doğu Avrupa’da da orta Asya kökenli Türk boylarının birbirini izleyerek yerleştikleri ve bu doğrultuda yeni ortaya çıkan halk topluluklarıyla birlikte ortak bir yeni siyasal yapılanmayı siyasal dayanışma içinde gerçekleştirerek, orta çağ sonrasında Avrupa kıtasının biçimlenmesinde Türkiye ve Macaristan yeni siyasal yapılanmalarla ortak bir çizgide yönlendirici olmuşlardır. Bugün kuzey Avrupa’da Hazar boyları üzerinden Macarlar, doğu Avrupa da ise Osmanlı uzantısı Türk topluluklar üzerinden de tarihin uluslaşma olgusu Türk boyları ile öne geçmiştir.

       Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Orta ve Kuzey Asya bölgelerinden başlayan göçler aracılığı ile Macarlar Başkürdistan topraklarından harekete geçerek Rus ve Bizans topraklarını aşıp geçerek Hazar coğrafyasının iki sınır ırmağı olan Volga’dan Tuna nehri kıyılarına taşınmışlardır. Macarların tarih sahnesine çıkışlarında Roma ve Bizans imparatorluklarındaki gerilemenin çok büyük rolü olmuştur. Özellikle merkezi coğrafyanın kontrol altına alınmasında Macarların göçleri Balkan yarımadasına dönük olarak etkili olmuş ve daha sonraki aşamalarda Macarlar orta Avrupa’nın en önemli merkezine gelerek bir Asya toplumu hegemonyasını bu bölgelerde geçerli kılmışlardır. Tarihteki Türk devletleri Asya ve Avrupa toprakları üzerinde Türk asıllı kavimler tarafından oluşturulurken, Macarlar da Türk topraklarından çıkıp gelerek yeni bir merkezi coğrafya hegemonyasını bütün dünyaya karşı çıkartırken aslında Türklerin egemen oldukları bu topraklar üzerinde bu kez bir başka Türk kavmi olan Macarlar tarihsel süreç içinde öne çıkmışlardır .Macarlar Avrupa kıtasına gelirken deniz kenarı ya da okyanusa açılan bölgelerde yayılmamışlar ve bu nedenle de  denizci bir devlet olamamışlar, orta Avrupa bölgesinin önde gelen kara gücü olarak bütün kıtayı ele geçirebilmenin arayışları içinde  hareket etmişlerdir. Tuna nehrinin tam ortasında egemenlik ilan ederken, Macarlar doğu Avrupa’ya doğru açılarak bu bölge üzerinden Adriyatik kıyılarına ulaşmaya çalışmışlar ama daha sonraki gelişmeler doğrultusunda Osmanlı imparatorluğu ile karşı karşıya kalınca duraklayarak kuzeye doğru geri çekilmişlerdir .Kuzeye çekilen bir Avrupa devleti olarak Macarlar doğu bölgesindeki Türk toprakları  ile kuzey topraklarında uzanıp giden Rusya’nın çok geniş alanlara yayılmış olan ülkesi gerçeği ile yeniden karşı karşıya kalmışlardır. Zamanla orta Avrupa’da ortaya çıkan Bohemya, Bavyera ve Polonya gibi devletlerin tarih sahnesine çıkarak Macaristan devleti için bölgesel rakipler haline gelmeleri sonrasında Macaristan, yeni komşularıyla savaşarak ayakta kalabilmenin arayışı içine girmiştir.

                Avrupa’da giderek yayılan Hristiyanlık dini yeni dönemde İslamiyet ile karşı karşıya kalınca Roma imparatorluğu sonrasında Doğu Avrupa’da küçük Hristiyan devletlerin sayıları artarken ve Vatikan yeni bir Hristiyan imparatorluğu arayışı içine girerken, özellikle Musevi toplulukları hedef konumuna gelmişler ve bu doğrultuda da  Katolik kilisesinin organizasyonları aracılığı ile yeni saldırılar hazırlanırken, yeni ortaya çıkan Protestan tarikatının Macaristan’da yayılmasını önlemek üzere Osmanlı ordusunun Macaristan’a gönderilmesi gündeme gelmiştir. Böylesine bir aşamada Türk asıllı Osmanlı devletinin gene Hazar imparatorluğu kökenli bir Türk kavmi olan Macarların Katolik saldırılarına karşı korunması ve Müslüman Osmanlı ordusunun Protestanlığa yönelen Macar halkını koruyabilmek üzere Vatikan’ın Katolik ordularına karşı Müslüman güçlerinin desteği altına germesi gibi yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bugün halen Müslüman Bosna devleti ile Hristiyan Orta Avrupa bölgelerinin tam ortasında varlığını koruyan Bihaç isimli şehrin Osmanlı desteği ile Katolik Hristiyanlıktan uzaklaşan yapılanmasını göstermektedir. Bihaç şehri Osmanlı hegemonyasının ulaştığı sınırın tam ortasında yer alan ve Müslümanların en batı sınırını ifade eden yeni bir sınır olarak ortaya çıkmıştır. Macarların doğu Avrupa bölgesindeki ilerlemeleri durunca, bu kez yeni bir Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğunun öne çıktığı görülmektedir. Hunlar ve Avarlar gibi Türk asıllı büyük devletlerden sonra gündeme gelen yeni devletleşme süreçlerinde imparatorluklara geçilirken ve de Vatikan Avrupa’nın ortasında tam bir Katolik imparatorluğu oluştururken, tarih sahnesine bir Müslüman imparatorluğu olarak çıkmış olan Osmanlı devletinin Roma ve Bizans sonrasında onların egemenlik kurduğu topraklardaki otorite boşluğunu doldurmak üzere ele geçirmeye çalışmış ve temsilcisi olduğu İslam dinini Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Bihaç kentine kadar götürerek Hristiyanlığın Avrupa üzerinden Asya topraklarına yönelmesini önlemeye çalışmıştır. Balkanlar jeopolitik bir bölge olarak Avrupa ile Asya kıtaları arasında yer alan bir jeopolitik konuma sahip olurken, Macaristan Hristiyan dünyasının bir temsilcisi olarak ortada kalıyor ve mezhep savaşlarının sonucunda Müslüman Türkler, yeni ortaya çıkmış olan Protestanlığın koruyucusu olarak ve aynı zamanda dinler ve mezhepler arasındaki savaş sürecini önleyerek toplumsal barış ortamının dünyada yaratılmasına önemli ölçülerde katkı da bulunuyordu.

                Türkler ve Macarlar arasında barış amaçlı yakınlıkların kurulması, Avrupa topraklarında yüzlerce yıl Hristiyanlığın yayılması karşısında, Müslüman Türkler Osmanlı gücü üzerinden bir anlamda kurtarıcılık yaparak Vatikan’da bir Katolik imparatorluğunun oluşturulmasına karşı çıkmıştır. Osmanlı devletinin Macaristan’a sahip çıkmasıyla  birlikte Avrupa kıtasında bir Katolik imparatorluk oluşumu Protestanlık üzerinden engellenmiştir. Bir buçuk asırlık bir zaman dilimi içinde Osmanlı ordusu Macaristan’a güvenlik ortamı sağlamışlardır. Protestanlığın bir mezhep olarak Macaristan’da örgütlü bir konuma gelmesiyle birlikte Macaristan’da bir toplum barışı gerçekleştirilmiştir. Macar devletinin yöneticileri ve sorumluları geçmişten gelen tarihi bilgilere sahip oldukları için ülkedeki Osmanlı varlığı sorunsuz bir biçimde sona erdirilmiş ve Osmanlı orduları, Türk dünyasının bir parçası konumundaki Macaristan’a sahip çıkarak bu ülkeyi ve toplumu iç savaş ve çatışma ortamına sürüklenmekten kurtarmışlardır. Orta Asya dönemi sonrasında Türklerin batıya doğru göç etmeleri üzerine Macarlar ile Türkler bir arada olmuşlardır. Türkler ile Macarlar arasında zaman zaman yakınlık düzeyinde gündeme gelen iş birliği beraberlikleri bugünlere kadar sürüp gelmiş ve zaman içerisinde ortaya çıkan Macar ve Türk ulus devletleri, yeni bir yüzyıla doğru dünya yol alırken, daha fazla birlikte olma ve dünya siyaset sahnesini etkileyerek yönlendirebilme gibi şanslar, her iki devlet ve uluslar tarafından güncel fırsatlar olarak değerlendirilmiştir. Bugün gelinen noktada Macaristan Cumhuriyeti hem bir Avrupa ülkesi konumuna sahiptir hem de yeni kurulan Türk Devletleri Teşkilatı isimli devletler üstü bir bölgesel oluşumun içinde Türklükten gelen geçmişi ile birlikte öne çıkabilmekte ve gözlemci üye olarak yönetim kurulu toplantılarına katılabilmektedir. Buna eşit bir çizgide Türk devleti de Müslüman kimliğine rağmen tıpkı Macaristan’ın konumuna benzer bir biçimde Avrupa Birliği organlarında yer alarak Macaristan ile hem Avrupa hem de Asya kıtasal oluşumlarının çatısı altında iş birlikleri göze çarpmaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde sürdürülen yakın ilişkiler geliştirme ve bu doğrultuda dayanışma ve yakınlıklar geliştirme açısından her iki devlet tarihten gelen siyasal bilinç ile önemli rolleri yerine getirebilmektedir.

                Bugün İspanya sınırları içinde yer alan Katalanya Cumhuriyetinin kurucu kadroları Roma ve Bizans imparatorluklarının çöküşü sonrasında, batıdan Anadolu’ya gelerek Osmanlı devletini kuran askeri birliklere karşı, İzmir bölgesinde Anadolu yarımadasının Hristiyanlık adına korunması için çaba göstermişlerdir. On üçüncü yüzyılda Orta Asya ve Hazar bölgesinden gelen Türklerin kavimler göçü aracılığı ile Hristiyan Katalanların dünyanın önde gelen merkezi yarımadası olarak Anadolu’yu ele geçirmeleri önlenmiş ve Selçukluların merkezi alana gelmeleriyle birlikte Avrupa ve Asya kıtalarındaki Türk egemenliği bölgelerindeki güç dengeleri korunabilmiştir. Orta Asya bölgesinden gelen Türk usulü ordu ve devlet kurma alışkanlıklarının Macar ulusu ve devleti tarafından iyi bilinerek uygulama alanına getirilmesiyle birlikte, Türkler ve Macarlar arasındaki yakınlık ilişkilerinin daha da artmasına giden yolu açmıştır. Sibirya ile Hazar bölgesi arasında kalan Ural-Altay bölgesinin doğal koşulları dikkate alınarak kurulan Türk tipi devlet ve ordu oluşumları çerçevesinde, Türkler ile Macarlar arasında önemli iş birlikleri gelişmiştir. Balkanlar bölgesinde Rumlar, Sırplar ve diğer Balkan ulusları Bizans sonrasında örgütlenirken, araya giren Tuna bölgesi Macar Krallığını yok etme çizgisinde birlik ve beraberlik halinde hareket etmişler ve böylece Avrupa’da kendi çizgisinde ilerlemeye çalışan Macar topluluğu, yeniden Türk dünyasına yüzü dönük bir duruma gelmiştir. Selçuklu, Osmanlı ve Karaman oğulları ile Hazar bölgesinin Türkleri Anadolu yarımadasına doğru göçler aracılığı ile gelirken Hazar dönemi göçleri aracılığı ile Karadeniz üzerinden kuzey yolları kullanılarak, Hazar Türklerinin göçebeleri önce Doğu Avrupa’ daha sonra da Orta ve Kuzey Avrupa bölgelerinde boy göstermişlerdir. Bugün Avrupa’nın ortasında ve kuzeyinde var olan Türk boyları arasında tarihten gelen dayanışma daha da yükselirken, Avrasya bölgesinin geleceğinde Ruslara karşı yeniden Türklerin ön planda yer alacağı bir Turancılık akımı dünya savaşları sonrasında giderek belirleyici olmaktadır. Geleneksel Türk kültürü ve geçmişin siyasal birikimi Türkler ile Macarların bir araya gelmesinde her geçen gün daha fazla ortak etkinlik ve çalışmalar giderek artmakta ve geleceği belirlemektedir.

                Osmanlı orduları Macaristan’ı koruma altına aldığı dönemde Osmanlı ve Macar devletlerini bir araya getirmek ya da daha ileriye giderek iki devleti ortak çatı altında birleştirmek gibi bir yakınlık projesi gündeme getirilerek uygulama alanına geçirilmeye çalışılmıştır. Bugünkü Rusya topraklarından başlayarak batı ve kuzey Avrupa’ya doğru yayılan Hazar göçleri sonucunda, önce Anadolu’ya Türkler gelmişler ve daha sonraları da bu göçlerin Karadeniz üzerinden sürdürülmesiyle de bugünkü Finlandiya ile birlikte Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Polonya gibi kuzey ve doğu Avrupa ülkeleri meydana gelmişlerdir. Bazı Macar bilim adamları Hunları Türklerin ataları olarak görmekte ve bu çizgide Hunlar ile Avarların hem Macarlara hem de Türklere atalık yaptıklarını öne sürebilmektedirler. Bugünkü Bulgaristan incelendiği zaman Ogur boylarının bu ülkede toplanarak Türk dünyasının güney kısmını gündeme getirdikleri ileri sürülmektedir. Onuncu yüzyıldan sonra Macar isminin Türkologların çalışmalarında inceleme konusu yapılmaları, Bulgaristan-Macaristan ve Finlandiya hattı üzerinden Türk çizgisinin kuzey kutbuna kadar gittiğini ortaya koymaktadır. Türklerin önünün kesilmesi amacıyla Çin seddinin yapıldığı esas alınırsa Sibirya, Ural-Altay, Hazar, Kırım ve doğu Avrupa hattı üzerinden çok ciddi bir Türk asıllı nüfus ile dünya kamuoyu karşı karşıya kalmıştır. Macaristan hem Başkürdistandan gelen nüfus yapısı ile hem de Selçuklu ve Osmanlı uzantılı Avrupa-Asya hattı üzerinden ve tarihten gelen Türklük bağlantısı aracılığı ile üç büyük kıta arasındaki Türklük koridorunun bir parçasıdır. Bu tür bir coğrafi konuma sahip olan Türkler ve Macarlar hem üç kıta arasındaki nüfus hareketlerinin hem de uluslararası alanda gündeme gelen bütün siyasal gelişmelerin doğrudan içinde olmak durumundadır. Böylesine bir hat üzerinde dünyanın siyasal gündemi biçimlenirken Türkler ve Macarların birlikte yer aldıkları merkezi coğrafya hattı üzerinden Çin seddinden Atlas okyanusuna kadar bir Türklük koridoru kendiliğinden dünyanın siyasal gündemine gelmektedir. Avrupa’dan Asya’ya ya da Asya’dan Avrupa’ya doğru bir ciddi bağlantı Türklük üzerinden insanlığın önünde yer almaktadır.

                Macarlar kavimler kapısından geçmiş olan bir kavimler karışımı bir topluluktur. Orta Asya’da Şaman dinine sahip olan Macarların daha sonraki aşamada din değiştirmeleri, öncelikle Hristiyan dinini benimseyerek hareket eden Macarlar Müslüman Türklerden uzaklaşmaya doğru toplumsal bir kayma süreci yaşamışlardır. Kumanlar, Peçenekler ve Polonezler gibi Türk boylarını içinde barındıran Macar ulusu, Türk dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen bazı boyların ve toplulukların etkisi altında kalmamak için kendi içinde barındırdığı Türk boylarını ulusal bir karışım potasında eriterek  ortaya yeni bir Macar toplumu çıkartabilmek üzere yoğun çabalar göstermişlerdir. Türklüğün Avrupa’daki kalesi olan Macaristan’ın önümüzdeki dönemde daha da ileri giderek  Türk dünyasının Avrupa’daki temsilcisi konumuna gelebileceği şimdiden ortaya çıkmaktadır. Macarların Avrupa Birliği çatısı altında var olabilmeleri ve yaşayabilmeleri açısından Macaristan’a bütün Türk dünyasının yetki ve vekalet vermesi önemli bir adım olacaktır. Bu doğrultularda yapılmakta olan çalışmalar daha yeni bir dünya düzeni kurulamadığı için henüz sonuç noktasına erişememiştir. Batı dünyasının önde gelen büyük emperyalist devletlerinin ellerinde tarihin çeşitli dönemlerinden gelen siyasal ve sosyal bilgi birikiminin daha tam olarak ortaya konamayan içerikleri ve bugünkü siyasal alana uzanan boyutları daha kesin olarak ortaya konulamadığı için, gerek Macarların gerekse de diğer Türk devletleri ve topluluklarının var olan koşullarda  öncelikle kesin bir durum tespiti çalışmasına gerek olduğu için, böylesine bir gereksinmenin siyasal gelişmelerin ve koşulların dayatmaları doğrultusunda Türk Devletleri Teşkilatı tarafından acilen ve öncelikli olarak bilimsel raporlar aracılığı ile  dünya gündeminin önüne konulması gerekmektedir. Türk kimliğinin öncelikli bir biçimde ortaya konulmasıyla birlikte Türk dünyasının her köşesinden gelecek olan bilgi birikimlerinin ortak bir değerlendirmeye alınmasıyla birlikte ,geleceğe dönük adımların da bir an önce atılmaya başlamasıyla da şimdiye kadar kurulması mümkün olmayan Türk dünyasının öne geçmesi ağırlık kazanarak, geleceğin yeni dünya düzeninin önce dağınık bulunan Türk dünyasının yeni bir toplu örgütlenmeye gidiş ile birlikte yepyeni bir düzen çatısı altında bir büyük Türk birliği oluşturulması üzerine öncelikle eğilmeleri kısa zamanda sonuç verebilecek düzeyde örgütlenmelidir.

                Ulus devletler küresel emperyalizmin tekelci şirketleri aracılığı ile yıkılmaya başlandığı bir sırada Türk dünyasının önde gelen iki ulus devleti olarak Türkiye ve Macaristan’ın çok sıkı bir işbirliğine girerek, ulus devlet modeli ile ayakta kalmaları emperyalizmin önünün kesilebilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Küresel şirketler büyük sermaye oyunlarına yönelirken, ulus devletler kendileriyle aynı durumda olan diğer devletlerle ya da uluslar üzerinden geçmişten gelen siyasal birikimleri kullanarak varlıklarını korumak ve de ayakta kalarak yola devam etmek üzere bir uzun yürüyüşe gereksinme duyacaklardır. İşte bu aşamada Macar toplumunun içinden küresel şirketlere yön gösteren akıl ya da fikir veren ulusalcı bilim ya da siyaset adamları çıkması gerekirken, George Soros gibi küreselci ya da Macar Yahudisi emperyalist iş adamları gibi figürler gündeme gelebilmektedir. Macaristan’dan çıkan bu gibi bu gibi halk düşmanı iş adamları Macarları tekelci şirketler aracılığı ile kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmektedirler. Amerika ve Avrupa gibi küresel anlamda batı emperyalizminin merkezi konumundaki yerler ve bölgeler, gelecek için daha büyük emperyal oyunlar hazırlayarak kendi başlarına yok oluşun bir tiyatrosunu hazırlamaktadırlar. Küresel şirketler koalisyonuna karşı çıkacak düzeyde güçlü bir devletler topluluğu yaratılabilirse o zaman küresel sermayenin emperyalist oyunları bozulabilecektir. Macaristan gibi orta boy bir devletin küreselcilerle yarışmasının mümkün olamayacağını geçmişte yaşanmış olan birçok siyasal oyun ortaya koymuştur. Her siyasal dönemin getirdiği yeni koşullar düzeyinde devletler yeni bir düzene geçmek için her türlü senaryo ve oyuna açık olarak hareket etmektedirler. Türk-Macar yakınlaşması ya da ortak hareket planları doğrultusunda hareket edilirse o zaman küresel şirketlerin emperyalizm oyunlarının önünü kesmek mümkün olabilecekti.

                Türkiye’de Yeni Osmanlıcılık çizgisinde yayın yapan SEBİLÜR REŞAT isimli bir siyasal dergi on yıl önce yayımlamış olduğu bir dergi aracılığı ile, Türkiye ile Macaristan cumhuriyetlerinin birleşmesini ve tek devlet olarak hareket etmesini istemiştir. Eski dünya düzeni çökerken ve yenisi için adımlar atılırken VOLGA ve TUNA nehirleri arasındaki Türk koridoru yeniden ön plana gelmektedir. Bu çizgide Yeni Osmanlıcı bir derginin Ural-Altay kökenli halklar olarak tanımladığı Türk ve Macar halklarının bir araya gelerek tek ve güçlü bir devletin çatısı altında, geleceğe doğru bir ortak plan ya da projelere dayalı olarak çalışmaları gerektiği dile getirilmektedir. Macar dilinde bulunan beş yüzden fazla Türkçe kelime kültürel açıdan iki ulusun daha kolay bütünleşebileceğini göstermektedir. Osmanlıcı Sebil Reşat isimli derginin ortaya koyduğu Türkiye ve Macaristan birleşmesi emperyalizme yönelmiş olan büyük devletlerin önünü kesmek için geliştirilmiş bir projedir. Türkiye ve Macaristan gibi orta boy devletlerin bir araya gelerek tek devlet gibi hareket etmeleri, bugünün dengesiz koşullarında giderek eşitsizliğin büyümesiyle birlikte acil zorunluluk haline gelmektedir. Çin, Hindistan ve Rusya gibi emperyalizme yönelen büyük devletler kendi hemcinslerini büyük bir çatının altında korurken, Türk ve Macar devletlerinin de bir araya gelerek bütün Türklerin tıpkı Çinliler, Ruslar ve Hintliler gibi bir ortak ulus devletin çatısı altında yaşayabildiklerini gösteren bir yeni devletleşme senaryosunu devreye sokmaktadır. Osmanlı 300 yıl Ruslarla savaştığı için son yüzyıldaki bütün savaşları kaybederek çöküş ve dağılma senaryolarına alet olmuştur. Türkiye ile Macaristan’ın birleşmesini isteyen Osmanlıcılar yedi yüzyıl dünyanın merkezindeki Osmanlı hinterlandını yöneterek, doğu ya da batılı emperyal güçlerin karşısında engel olabilecek bir birleşik güç merkezileşmesi yapabileceği görülmektedir. İki ulus devletin birleşmesiyle bir araya gelebilecek siyasal güç, iki ulus arasında bir Türk-Macar kardeşliği gibi dostluk yakınlaşmasını resmi devlet politikasına dönüştürerek, anti emperyalist çizgide bir tavır geliştirecek yeni bir siyasal insiyatife yön verilmesi gerekmektedir. Büyük Turan Birliği başlığı altında gündeme getirilebilecek bir büyük siyasal birliktelik çatısı altında Türk ve Macar yakınlaşmasıyla yeni bir kardeşlik ortamı yaratılabilecektir. Türk tarihi ve Türkoloji çalışmalarına öncülük eden Budapeşte Üniversitesi, Türkoloji ile birlikte Hungaroloji bilim dalına da önem vererek, bütün Türk devletleri ve topluluklarına örnek bir öncülük yapmaktadır. Bugünün koşullarında yeniden geliştirilecek bir tutum ile iki ulus devlet arasında kardeşlik yakınlaşması sağlanarak, Büyük Turan Birliği kurulmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

                                                           (Türk-Macar Dostluk Derneği Kurucu Başkanı)           

7 Şubat 2021 Pazar

BEŞ TARZI SİYASET - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 BEŞ TARZI SİYASET

          İnsanlığın üzerinde yaşamını sürdürmekte olduğu dünyanın yönetimi, beraberinde siyaset olgusunu öne çıkarmakta ve tarihsel gelişmeler de bu çizgide biçimlenmektedir. Yeryüzü haritasında yer alan her ülke ve bölgenin kendine özgü yapısı ve bu nedenle de birbirinden çok farklı yönetimleri vardır. Bu doğrultuda tarihsel süreç geleceğe doğru gelişirken, birçok ülkede yeni olaylar gündeme gelmekte ve bu doğrultuda da her bölgede kendine özgü olaylar birbiri ardı sıra yaşanmaktadır. Kütüphaneler bu birikimi belgeleyen ve günümüze aktaran kaynaklar olarak bugünün kuşaklarına da ışık tutmaktadır. Günümüzde yaşanan olaylar ve onların perde arkasındaki gelişmelere bakıldığı zaman, dönemsel değişikliklerin beraberinde önemli dönüşümlere yol açtığı ve böylesine hareket dolu süreçler içerisinde tüm devletlerin ve milletlerin var olan durumu tespit ederek, yeni ortaya çıkan ortamlara uyum sağlama ve bu doğrultuda geleceğin dünyasında var olarak yoluna devam etme stratejileri ortaya koydukları görülmüştür. Bugün de insanlığın karşı karşıya kaldığı durumları anlayabilmek ve geleceğin dünyasında varlığını koruyarak yola devam etmek çizgisinde, insanlık yeni bir çıkış yolu aramak durumundadır.

                Osmanlı İmparatorluğu yıkılmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Osmanlı devletinin dağılması üzerine meydana gelen merkezi coğrafya alanındaki oluşan otorite boşluğunun giderilmesi arayışları, ortaya hem bir dünya savaşı hem de savaş sonrası senaryoları beraberinde getirmiştir. Bu değişim sürecinde orta dünyadaki büyük devletin sonrası için çalışmalar başlatılmış ve öne çıkan güçler kendilerini merkeze koyarak ya da kendi merkezli konumları üzerinden yeni bakış açıları geliştirerek, Osmanlı sonrası için öngördükleri plan ve projelerini hazırlamaya başlamışlardır. Batı emperyalizminin büyük gücü olan İngiltere bu doğrultuda çalışmalarını aşamalı planlara bağlayarak geliştirirken; Fransa, Amerika, Almanya ve Rusya gibi o dönemin diğer önde gelen emperyalistleri Osmanlı topraklarını kendilerine bağlayacak yeni stratejiler geliştirmek durumunda kalıyorlardı. Bu hazırlıkların en önde gelenini güneş batmayan bir dünya imparatorluğu kurmuş olan İngiltere hükümeti yapıyordu. Bir İngiliz Yahudisi olarak Büyük Britanya İmparatorluğunun başına geçen ve geleceğe dönük merkezi coğrafya planlar ı yapan Başbakan Benjamin Disrael, Osmanlı sonrası merkezi coğrafya üzerine hazırlamış olduğu merkezi alan projesini 1852 yılında uygulama alanına getiriyordu. Türklere dayatılan Sevr planının ilk hazırlığı olarak hazırlanan bu proje, birinci dünya savaşı sonrasında iki Atlantik gücünün bir araya gelmesi ile birlikte uygulama alanına sokuluyordu. Benjamin Disrael bir Yahudi asıllı İngiliz başbakanı olarak, Britanya İmparatorluğunun başında tek bir dünya devleti için uğraşırken, aynı zamanda Osmanlı sonrası için orta dünya üzerinde de Hint yarımadası gibi kendilerine bağımlı olacak bir merkez bölge federasyonunun peşinde koşuyordu.

                Yeni kurulmuş olan Amerika Birleşik Devletleri I800 lü yılların başlarında merkezi alana gelerek ve yüzden fazla okul ile Amerikan Kolejileri açarak bölgede yerleşirken, Avrupalı ve Asyalı emperyalistlere karşı merkezi coğrafyanın paylaşılması kavgasında okyanus ötesi güç olarak kendisinin de var olduğunu ortaya koyuyordu. Amerikan okullarına gönderilen hocalar ve papazların birer ajan olarak çalışmaları üzerine, İngiltere’nin Orta Doğu ve Fransa’nın Kuzey Afrika bölgesindeki çalışmaları daha da hızlanması ile orta dünyanın bölüşülmesi kavgası gelecekte daha büyük hesaplaşmalara yönelik bir doğrultuda tırmandırılıyordu. Avrupa kıtası üzerinden dünyaya açılan emperyalist güçler, dünya kıtalarını tanıdıktan sonra ele geçirme mücadelesine kalkışınca cihan savaşlarına dönük siyasal hazırlıklar, Balkanlar-Kafkaslar ve Orta Doğu gibi üç büyük Osmanlı alanında gündeme geliyordu. Büyük İmparatorluklar dünya haritasını bölüşme kavgası yaparlarken orta dünya sahalarında birbirleriyle kavga ederek, egemenlik yarışının kazananı durumuna gelmek istiyorlardı. Tüm emperyalist gelişmelerde baş aktör olarak öne çıkan Büyük Britanya İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında şiddetlenen emperyalist yarışta en önde olmak ve de için hem plan ve projeler aracılığı ile öne geçmek istiyor, hem de bu doğrultuda okyanuslardan iç denizlere yönelerek Akdeniz’in doğusunda Kıbrıs adasını alarak bu coğrafyanın merkezine oturuyordu. Rusya’nın tam Kafkaslar bölgesinden güneye doğru inmeye başladığı anda İngilizler de Kıbrıs adasına asker çıkartarak Doğu Akdeniz’e yerleşiyor ve böylece de Rusya‘nın sıcak denizlere inmesini önlüyorlardı. Rusya güneye inerken İngiltere doğuya doğru açılım yapıyor ve Fransa’da İngiltere’nin yanın da suç ortağı olarak Afrika’nın kuzeyi üzerinden doğu açılımı yaparak, Akdeniz’in doğusuna   geliyor ve Lübnan ile Suriye’de kendine bağlı sömürge yapılanmaları   kuruyordu. Rusya, Fransa ve İngiltere bu yayılmaları açıktan yaparken, Amerika Birleşik Devletleri ‘de geleceğin büyük emperyalist devleti olarak okullar üzerinden gizli ve dolaylı bir merkezi alan örgütlenmesini, diğer emperyal güçlere karşı çıkarak Osmanlı hinterlandı üzerinde yapıyordu.

                Atlantik güçleri Avrasya güçlerine karşı örgütlenirken, bir Avrupa gücü olarak Almanya’da Balkanlar üzerinden aşağıya doğru inerek, Osmanlı devletinin yıkılmasını önlemek ve Atlantik ile Avrasya imparatorluklarına merkezi coğrafyayı kaptırmamak üzere, orta Avrupa’dan Balkanlara, daha sonra da Marmara ve Ege kıyılarına doğru yayılıyordu. Balkanların küçük topluluklarını Balkanizasyon sürecinde Osmanlı’ya karşı Rusya, İngiltere ve Fransa kışkırtırlarken, Almanya askeri yardım bahanesi ile İstanbul’a geliyor ve Atlantikçilerin Çanakkale saldırısına karşı dağılmış olan Osmanlı ordusunu toparlayarak, Atlantikçilerin Anadolu üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine uzanmalarını önlemeye çabalıyordu. Osmanlı devleti merkezi coğrafyada ayakta kalabilmek için direnirken, dört bir yandan sürdürülen saldırılar ile Birinci Dünya savaşına doğru gidiliyor ve bu durumun sonucunda da imparatorluklar tarihin derinliklerine doğru sürüklenirken, bunlardan boşalan alanlarda Avrupa modeli yeni ulus devletler dünya sahnesinde boy gösteriyorlardı. Çok geniş alanlara yayılmış olan Osmanlı devleti ipek yolu üzerinden işleyen dünya ticaret yollarını, uluslararası ekonominin güvenliği açısından denetlemeye çalışırken, Kafkasya’dan Macaristan’a, Kırım’dan Libya’ya kadar çok geniş bir alanın güvenliğini ve devlet düzenini korumaya çalışmış ama bu yüzden de zamanla zayıflayarak çöküş sürecine doğru sürüklenmiştir. Büyük güçler arasında çekişme konusu olan orta dünya alanları cihan savaşlarının cephe ülkelerine dönüşmüştür. Atlantik, Avrupa ve Avrasya güçleri dünyanın merkezini ele geçirerek orta dünyada bir tek dünya devleti kurmak ve bunun üzerinden de cihan hegemonyalarını ilan etmek için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır.

                Fransız devrimi Avrupa’daki krallıkları çökertirken ve hanedanların arkasından ulusal toplum yapılanmalarını öne çıkarırken dünya haritası değişmeye başlamıştır. Avrupa’da milliyetçilik cereyanları tırmanırken, imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır. Avrupa’da esmeye başlayan milliyetçilik cereyanları doğuya doğru esmeye başladığında Rus Çarlığı, Avusturya Macaristan imparatorluğu ve Osmanlı devleti alt kimlikçilik üzerinden başlatılan milliyetçilik cereyanlarına karşı duramamış ve yıkılarak ulus devletler oluşumunun önünün açılmasına aracı olmuşlardır. İngiliz, Fransız ve Rus imparatorlukları merkezi alana doğru on dokuzuncu yüzyılın ortalarında yayılmaya başladıkları aşamada, merkezi devlet Osmanlı İmparatorluğu da kendi geleceğini düşünmeye başlamıştır. Tam bu aşamaya gelindiğinde Bartholdy’nin yönlendirdiği Paris’teki Türkologlar Osmanlı devletinden gelen gençleri yetiştirmeye başlamışlar ve Fransa merkezli bir dünya planı doğrultusunda oluşturdukları gençlere, Jön Türkler adı verilerek bunların ülkelerine döndüğünde Fransa ve batı Avrupa ile ortak hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Benzeri bir biçimde İngiltere’ye giden Osmanlı gençleri de Londra üzerinden Jön Türk örgütlenmesine yönelmişler ve böylece Fransız devriminin getirmiş olduğu siyasal yapılanma Osmanlı ülkesine taşınarak, büyük emperyalistlerin merkezi alandaki devleti ortadan kaldırmasını önleyecek önlemler alınmaya çalışılmıştır. Paris ve Londra üzerinden Jön Türk hareketi Osmanlı topraklarında bir batı rüzgârı estirmeye başladığı yıllarda, Rusya’yı da etkileyen batı rüzgarlarının ve Fransız devriminin verilerinin Rus aydınlarını etkileyerek yönlendirmeye başladığı görülmüştür. Bu durumun sonucunda Rusya’nın en önemli kentlerinden birisi olan Kazan’da Tatar aydınlarının öncülüğünde, Cedit hareketi bir aydın örgütlenmesi olarak doğmuş ve Avrasya bölgesinde yayılmaya başlayarak siyasal alanda etkili olmuştur.  

                Fransız devrimi Rusya’da Cedit hareketini getirirken, Osmanlı ülkesinde de Jön Türk hareketi aynı dönemde yayılmaya başlayarak yirminci yüzyılda doğu bölgesindeki yenilikçi gelişmeleri etkilemiştir. Rusya’daki yenilikçiler Cedit Hareketi olarak Osmanlı bölgelerine gelmişler ve daha sonraki aşamada Fransa’dan gelen Jön Türkler ile İsviçre’de çalışmalar yürüten Türkçüler ve Turancılar İstanbul’da bir araya gelerek, işgal ve saldırı halindeki Türk topraklarının geleceğini konuşmuşlardır.  Bu tür çalışmalar Birinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa’nın doğu toprakları ile Rusya ve Osmanlı’nın orta alan bölgelerinde ne gibi siyasal yapılanmalara gidilebileceği konularında Jön Türkler ile birlikte Ceditcilerin görüş alışverişleri olmuş ve bu doğrultuda ki arayışların daha düzenli ve eşgüdüm altında yürütülmesi karara bağlanmıştır. Fransız devriminin yarattığı yenilikçi ortamda hangi bölgelerde ne gibi siyasal yapılanmalara yönelmenin mümkün olabileceği   konusu, ana sorun olarak bütün yenilikçi çevrelerde tartışma konusu olmuştur. Fransız devrimi sonrasında yaşanan on dokuzuncu yüzyılda meydana gelen gelişmeler doğrultusunda, bilim ve siyaset çevreleri kendi devletleri ile kamu düzenlerini korumak, bunları ayakta tutmak ve geleceğin koşullarında   varlıklarını sürdürmek üzere topluca harekete geçiyorlardı. Bu durumda aynı doğrultuda Osmanlı aydınları da yeni arayışlara yönelerek, kendi devlet ve kamu düzenlerini ayakta tutabilecek farklı öneriler ve yolları gündeme getirerek bir çıkış yolu arıyorlardı. Emperyalistlerin hegemonya planlarına karşı, oluşacak yeni durumlara göre, savunma ve yeniden yapılanma alanlarında farklı düşüncelerle günün koşullarına göre oluşturulacak gelecek planlarına acilen gereksinme vardı.

                Jön Türkçüler batı ülkelerinde yetiştirildikleri için genelde batı yanlısı bir tutum çizgisinde hareket ediyorlar ve bu nedenle de batı ülkelerinde geliştirilmiş olan plan ve projelere karşı sessiz kalarak, dolaylı yollardan bunlara onay veriyorlardı. Daha çok Osmanlı devletinin gayrimüslim kesimleri batı ülkelerinin emperyalist planları doğrultusunda kendilerini bu tür hazırlıklara yakın tutarak, onların projelerinin işbirlikçi taşeronu konumunda hareket etmeyi tercih ediyorlardı. Ne var ki, ileri batı ülkelerine giderek orada öğrendikleri yenilikleri benzeri bir biçimde kendi yurdunda uygulamaya öncelik veren antiemperyalist kadroların bir kısmı ise Jön Türkler ve Ceditcilerin içinde yer alarak, bu yenilikçi akımların kendi ülkelerinin kurtuluşunda ortaya batıdan farklı ve bölge ülkelerinin özgün koşullarına uygun daha ulusal plan ve projeleri kamuoyunun önüne getirmeye çalışıyorlardı. Batılılar doğuluları yok ederek onların ülkelerine sahip olmaya çalışırken, doğulular ve merkezi coğrafya da yaşayan toplumlar da   batı emperyalizmine karşı kendini korumanın ve var olarak geleceğin dünyasında daha güçlü bir biçimde yollarına devam edebilmenin yollarını araştırıyorlardı. Bu çerçevede, Rusya’da Türkçülük kongrelerini yöneten Cedit hareketinin önde gelen temsilcilerinden birisi olan Yusuf Akçura İstanbul’a gelerek, Türk Derneği ve Türk Ocaklarını kurarak ve daha sonra da Türk Yurdu dergisini çıkararak, Osmanlı ülkesinde yıkılan imparatorluk sonrasında, batı tipi bir ulus devleti merkezi alanda Türk kimliği altında kurabilmenin yollarını arıyordu.

                Yusuf Akçura Rusya’dan kovulduktan sonra Almanya ve İsviçre’de çalışmalar yapmış, Almanya kökenli bir Sosyalist ihtilalin sanayileşmiş Almanya yerine kırsal alanda tarımcılık yapan Rusya’da gerçekleşmesinin nedenlerini araştırmıştır. Daha sonraları da İsviçre’ye giderek buradaki Türklerin ve de özellikle Fransa’daki Jön Türklerin, Paris’te yaptıkları çalışmaları yakından inceleyerek etüd etmiştir. Daha sonrasında ise Osmanlı ülkesine dönerek İstanbul’da incelemelerini sürdürmüş ve Osmanlı devleti sonrasında aynı topraklar üzerinde bir Türk devletinin çağdaş ulus devlet olarak kurulabilmesinin ön koşullarını belirlemeye çalışmıştır. Bu tür çalışmalarını sürdürürken dergilerde yazılar ve bazı önemli kitaplar yayınlayarak, Osmanlı kamuoyunda geleceğe dönük bir ulusal oluşum için zemin oluşturmaya çaba göstermiştir. Daha çok çalışmalarını İstanbul merkezli yürüten Yusuf Akçura, hazırladığı broşürlerinden en önemlisini Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlayarak hem Osmanlı devletine hem de bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Türk asıllı topluluklara yön göstermeye çaba göstermiştir. Savaş sonrası ortamda emperyalist plan ve programlar arasında rekabet ve yarışlar arasında bir tırmanma gündeme geldiğinde, Yusuf Akçura “Üç tarzı siyaset “başlıklı makalesini TÜRK ismi taşıyan ve Abdülhamit rejimi ile sürekle kavga eden, Kahire’deki dergilerden birisinde yayınlamıştır. İmparatorluğun dağılma koşullarında Mısır Türk sınırlarının dışında kalmasına rağmen, Yusuf Akçura hazırlamış olduğu ve gelecek için gerekli gördüğü üç siyaset biçimini kamuoyuna açıklarken, eski Osmanlı topraklarını muhatap aldığını göstermek üzere böylesine bir siyasal bildiriyi Mısır’ın başkentinde yayınlamıştır. Bu bildiri başta Avrupa başkentlerinde ele alınarak tartışılmış, ama daha sonra da eski Osmanlı topraklarının ve Türk dünyasının tam ortasında yer aldığı Avrasya kıtasının her bölgesinde ele alınarak tartışılmıştır.

                Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı devletini çöküntüden kurtararak yoluna devam edebilmesi için üç temel siyaseti gündeme getirmiştir. (OSMANLICILIK- İSLAMCILIK-TÜRKÇÜLÜK) başlıkları altında dile getirilen üç tarzı siyaset makalesinde üç hedef olarak, önce bir Osmanlı ulusu meydana getirmek, ikinci aşamada İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı oluşturmak, üçüncü adım da ise bir Türk siyasal ulusçuluğu yaratmak belirtiliyordu. Yusuf Akçura Rusya’dan çıkarak Avrupa ve Asya ülkelerini gördüğü için çağdaş anlamda bir Osmanlı milleti yaratmaya öncelik veriyordu. Bunun için din, mezhep, etnik köken ve cins ayrımı gözetilmeksizin bütün Osmanlı halklarının   bir araya getirilmesiyle, onların oluşturdukları toplumsal birliğe Osmanlı milleti denilmesini hedefliyordu. Bu noktada dünyanın her ülkesinden gelen göçmenlerin birlikte yaşayarak kendilerini Amerikan ulusu olarak tanımlamalarını dikkate alarak, buna benzer konumda olan Osmanlı halklarının da Osmanlı ulusu oluşturmalarını istiyordu. İmparatorluğun parçalanma ve çöküş süreçlerinden kurtulmak için var olan sınırların korunarak, milli sınırlar içinde yaşayan tüm Osmanlı ahalisinin Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yeni bir ulusal yapılanmaya yönelmesini bir çözüm olarak düşünüyordu. Osmanlı devletinin yola devam edebilmesinin ancak Osmanlı ulusunun oluşturulması ile mümkün olabileceğini aksi takdirde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulamayacağını belirtiyordu. Osmanlı ulusunun oluşturulmasıyla birlikte devletin bir Arap devleti olmaktan kurtulabileceğini belirtiyordu. Bu arada Fransız devrimi sonrasında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin çalışmalarında başarısız kalması da ülkede bir Osmanlı ulusu oluşumuna giden yolu açamıyordu. İmparatorluk on milyon kilometre karelik çok geniş topraklar üzerinde bir büyük ülke konumuna sahip olduğu için, milli sınırlar içinde yer alan her ülke kendi bölgesinin özelliklerine göre kimlik kazanıyor ve bu doğrultuda diğer bölgelerden farklı bir uluslaşmaya doğru yönelişler ortaya çıkıyordu. Bu durumda Yusuf Akçura, Osmanlı milletinin oluşturulamayacağını ve bu yüzden de Osmanlı milleti yaratmaya çalışmanın boş bir çaba ve yorgunluk olmaktan öteye gidemeyeceğini itiraf ediyordu. Ona göre Osmanlı milleti yaratma çabası, sonuçta Osmanlının Araplara teslim olmasını gündeme getiriyordu.

                Yusuf Akçura’ya göre üç tarzı siyasetin ikincisi olarak İslamcılık öne çıkıyordu. Dünyada bir İslam Birliği kurulmasının  ana  hedef olarak ortaya çıkartılması ile birlikte Osmanlı devletinin  Arnavutluk’tan  Endonezya’ya kadar uzanan büyük coğrafyada  bir din ulusu yaratılması siyasetinin uzantısı olarak İslamcılık, Osmanlı devletinin önüne geliyor ama bu kadar, çeşitli ve dağınık bir geniş bölgede İslam adına ulus yaratabilmenin de mümkün olamayacağını, Yusuf Akçura gene  bu  üç tarzı siyaset çalışmasında  belirtiyordu . Ne var ki, din devletine yönelme durumunda bu kez Osmanlı toplumunun farklı dinler ve mezhepler arasında çekişme alanı olacağını ve bu yüzden de din temeline dayanan bir millet yaratmanın ulus devlet sürecinde gerçekleşemeyeceğini gene aynı çalışmasında dile getiriyordu. Bir din devletinin ümmet kavramına dayanması nedeniyle, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi millet yaratmak açısından yetersiz kalacağını görerek, Osmanlı devleti içinde yaşayan Yahudi ve Hrıstıyan dinlerinin mensuplarının bulunması da belirli grupların dışlanmasına neden olacağı için İslamcılık Osmanlı devletinin batı tipi bir ulus devlet olmasını sağlamayacaktı. Din esasına dayanan güçlü bir İslam birliği diğer din mensuplarının bulunduğu toplum yapısında kurulamayacaktı. Ayrıca Müslüman asıllı olan Arapların Osmanlı ülkesinden ayrılarak bir Arap birliği devleti kurma ihtimali ile Müslüman Arnavutların Osmanlı sınırlarının dışında kalarak ülke birliğinin dışına çıkması da Osmanlı devleti açısından din temelli bir uluslaşmanın mümkün olamayacağını ortaya koyuyordu. Ayrıca Türk dünyası içinde yaşayan Hrıstıyan ve Yahudi topluluklarının bulunması da Müslüman olmayan Türkler ile İslam yapılanmasını karşı karşıya getirebileceği için, modern anlamda bir ulus yaratılmasına karşı engel olabilecek bir yeni durumu öne çıkarıyordu.

                Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının çağdaş anlamda bir ulus yaratmak için yeterli olmadığının ortaya çıkması üzerine, Yusuf Akçura, geriye Türk dünyasının kaldığını ve Osmanlı devleti için Türk dünyasından gelecek Türkçü bir yapılanmanın soruna çözüm olabileceğini ileri sürerek, Osmanlı toplumunda küçümsenen Türk kimliğinin yeni devletin toplumsal yapısının oluşumunda beklenen temeli oluşturabileceğini savunmak durumunda kalmıştır. Osmanlı devleti giderek dağılırken, dikkate alınacak Türk kimliğinin imparatorluk sınırları içinde yaşamakta olan Türk asıllı toplulukları büyük çapta bir araya getireceğini yazarken, Osmanlı ahalisi içinde yaşamakta olan sağ duyulu kesimler ile Türklüğe sempati ile bakan diğer toplum kesimlerinin de katılımıyla, imparatorluk ahalisinin en çok Türk kimliği altında bir araya gelebileceğini dile getirmiştir. Orta Asya, Kuzey Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu bölgelerine yayılmış bir biçimde yaşamakta olan Türk toplulukları farklı isimler altında yaşamlarını sürdürürken, tarihsel araştırmalar sonucunda Türk asıllı toplulukların içinden geldiklerini öğrendikleri aşamada, Türk kimliğine ve Türklerin ayrı isimler altında bölünmesine karşı çıkarak, merkezi coğrafyada bir Türk ulus devletinin oluşturulmasına olumlu bir çizgide yaklaşmışlardır. Daha önceki dönemlerde Türk tarihi hep imparatorluklar ya da krallıklar üzerinden yaşandığı için hep devlet bağlantılı Türk olgusu siyasal alanda etkin olduğundan, siyasal anlamda bir Türkçülük sonradan gelişmiştir. En gelişmiş sosyal ve siyasal yapının bulunduğu Rusya toplumunda başlayan siyasal Türkçülük akımı sonradan gelişerek tüm Türk dünyasında etkin olmuştur. Yoğun bir Türk nüfusa sahip bulunan Rusya’da devlet modern anlamda ulusal olmaya yönelirken, kendi içinde yaşayan milyonlarca Türkün varlığını kabul etmek istememiş ve Türkçülük kongrelerini düzenleyenleri ülkeden kovarak Rusya’yı sadece Rusların devleti yapmak istemiştir. Osmanlıcılık ya da İslamcılık akımlarının peşinden giderek bir ulus devlet olabilmenin gerçeklerle pek bağdaşmaması nedeniyle, batılı imparatorlukların doğu bölgelerine saldırdığı aşamada doğu bölgesindeki halkları birleştirecek en etkili akım olarak Türkçülük ortaya çıkartılmıştır. Ne var ki, Kırım savaşında Türkleri Rusya’ya karşı koruyamayan Türklerin, Avrasya bölgesindeki Türk birliğini hiç kuramayacağını ileri süren Türklük karşıtı yayınlar bazı yayın organlarında ifade edilmiştir.

                 Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk asıllı topluluklar kadar Türk olmayan gruplar da vardı ve birlikte yaşıyorlardı. Türk asıllı olmayanlar içindeki Müslümanlar da zamanla Türkleşiyorlardı ama gayrimüslimler Türkleşmeye karşı çıkarak hep farklı bir yapılanma arkasında koşuyorlardı. Dindeki ortaklık zamanla tüm Osmanlı Müslümanlarının Türkleşmesine yardımcı oluyordu. Atatürk çağdaş bir cumhuriyet devleti kurarken, Türk asıllı olanlar kadar Türkler ile birlikte yaşayarak Türkleşen toplum kesimlerini de eşit statüde Türk vatandaşı olarak kabul etmiştir. Türk devleti cumhuriyetin ilanı sırasında, mübadele yollarına başvurarak sınır dışında kalan Türklerin de anavatana getirilerek eşit Türk vatandaşlığı statüsünden yararlanmalarını sağlamıştır. Böylece çok uluslu bir devletin dağılma aşamasında tek uluslu bir ulus devlete geçiş mümkün olabilmiştir. Yusuf Akçura’nın önerisi doğrultusunda Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının yetersiz kaldığı ulus devlete erişebilmek için devlet yapısı değiştirilirken Osmanlı yerine Türk kavramı esas kimlik olarak benimsenmiştir. Böylece üç tarzı siyasetin ilk ikisi devre dışı bırakılırken üçüncü tarzı siyaset benimseniyor ve Türkçülük akımı siyasal kadrolaşma tamamlanarak hem Türk milletine hem de Türk devletine dönüştürülüyordu. Ne var ki, böylesine bir dönüşüm Avrupa tipi ulus devlet modeli ile tamamlanırken, gene de Misakı Milli sınırları içinde yaşayan ve Türk olmayı kabul etmeyen toplum kesimleri vardı. Yeni kurulmuş olan ulus devlet, bu doğrultuda vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan eski Osmanlı ahalisinin her bireyine de Türk vatandaşlığı statüsünü tanıyarak, bir iç kargaşa ya da savaşa giden yolun önünü kesiyordu. 

                Üçüncü tarz siyaset ile toplumun bütünün taleplerini karşılayamayan yeni ulus devletin kurucu kadrosu, bu kez bir dördüncü siyaset olarak Atatürkçülük oluşumunu toplumun önüne getiriyordu. Yeni ulus devlet bütün vatandaşlara eşit statü sağlarken, Avrupa ulus devlet oluşumunun ulusçuluğunu benimsemekle yetinmeyerek, aynı zamanda büyük bir Türk nüfusun içinde yaşadığı Sovyetler Birliği topraklarında millet kavramı yerine benimsenmiş olan halk kavramını da bir halkçılık akımı anlamında ve yeni bir siyasetin simgesi biçiminde kabul ederek, kurucu önderin ismi ile bu yeni yapılanmayı, Türkçülük adına değil ama bu kez dördüncü bir siyaset biçimi olarak ele alıyordu. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında alt kimlikleriyle öne  çıkan nüfus grupları ya da  farklı din cemaatlerinin ayrı devlet isteyerek öne çıkan temsilcilerinin  baskılarına rağmen, ulus devlet çatısı altında herkese eşit vatandaşlık tanınarak devlet modeli değişimi tamamlanmış ama daha sonra ortaya çıkan farklı kimliklerle hareket etme girişimleri ya da emperyalist devletlerin gizli servisleri aracılığı ile yurdun doğu bölgelerinde çıkartılan isyanlar  kimlik kavgasına dönüşünce, yeni ulus devlet yönetimi  Rusya’da olduğu gibi halkçılık kavramını kabul ederek  millet ve halk kaynaşması oluşturmayı  hedef almış ve bu doğrultuda cumhuriyetin temel ilkeleri arasına hem milliyetçilik hem de halkçılık birlikte eklenerek,  devlet ile millet kaynaşması hedefi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

                Türkçülük ilkesi devlet kuruluşu sırasında temel dayanak noktası olarak benimsenmiştir. Ne var ki, bunun dışında kalan kesimlerin devlet çatısı altında oluşturulmuş olan ulusal uzlaşmaya katılımlarının sağlanabilmesi açısından, Türkiye’ye özgü bir yolun seçilerek bu yoldan gidilmesi ortaya yeni bir siyaset çıkarmıştır. O da devletin kuruluş aşamasında ortaya çıkan Türk ve Türk olmayan ayırımın aşılabilmesi doğrultusunda, milliyetçiliğin yan ısıra halkçılığın da cumhuriyetin ikinci temel ilkesi olarak benimsenmesidir. Ulusal vatandaşlığın getirdiği yeni kamu düzeni içerisinde vatandaşlar arasındaki her türlü din, dil, kültür ve etnik köken ayırımlarının aşılarak tam anlamıyla bir ulusal bütünleşme hedeflenmiştir. Bu durum normal ulus devlet yapılanmasının ötesinde geliştirildiği için, kurucu iradeyi temsil eden kurucu önderin ismi Türkçülüğe paralel yeni bir akımın adı olmuştur. Türkçülüğün gayrimüslim ya da farklı etnik köken dayanağı olan toplum kesimlerinin isteklerini karşılayamadığı noktada, Atatürkçülük yeni bir akım yapılanmasıyla dördüncü siyaset tarzı olarak devreye sokulmuştur. Milliyetçilik halkçılıkla ve de Atatürkçülük Türkçülük ile birlikte olmuşlardır.

                Beşinci siyaset tarzı ise, daha önce ele alınan dört siyaset tarzının hem temel dayanağı hem de ana hedefi olarak dile getirilen batı uygarlığı olmuştur. Dünya tarihi boyunca her zaman önde olmuş bir uygarlık olarak günümüzde de batı olgusu ön plandaki yerini korumaktadır. Uygarlık yarışında bütün uluslar geleceğe doğru koşarken, batı uygarlığından yana olmak bir anlamda batıcılık olarak benimsenmiş ve siyaset alanında batıcılık temel bir siyasal ilke olarak olumlu açıdan değerlendirilmiştir. Batı bloku sahip olduğu uygarlık düzeyi ile bütün ülkelere yön gösterirken, gene batı kaynaklı olumsuz bir oluşum olarak batı emperyalizmi de bugünlere kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün gelinen noktada, evrensel düzeyde emperyalist bir yer küre hegemonyası batı blokunun dünya uluslarının başına bela yaptığı bir olumsuz durumdur. Günümüzde insanlık batı uygarlığının batı emperyalizmini ortadan kaldıracağı yeni bir olumlu sürecin devreye girmesini beklemektedir. İnsanlık her yönden birçok tehdit ile mücadele ederken, sömürü ve emperyalizmin olmadığı daha mutlu, adil, eşit ve barışçı bir yeni bir dünya düzeni hayal ederken, hala dünya halkları üzerinde emperyalist saldırı ve baskı düzenlerini insanlar ortadan kaldıramamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu önder Atatürk ana merkezin belirleyici gücü olmuş ve bu doğrultuda kurucu iradeden ileri gelen kararlar ve insiyatif, dördüncü siyaset tarzı olarak Atatürkçülük yolunun hem içeriğini hem de hedeflerini belirlemiştir. Atatürk Avrupa kıtasının yanı başında Türk devleti kurarken Avrupa kaynaklı batı uygarlığından en üst düzeyde yararlanarak her zaman için yüzünü uygarlığa dönmüş ama batının emperyalist saldırıları ile de karşılaştığı zaman da batının ordularına karşı çıkmaktan ve onlarla savaşmaktan da geri kalmamıştır.

                Yusuf Akçura 1905 yılında yayınladığı üç tarzı siyaset ile Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelmenin çizgilerini belirlediği için Türk kamuoyu bu üç siyaset biçimini tartışmıştır. Ne var ki, daha sonraki aşamalarda Osmanlıcılık ve İslamcılık devre dışı kalırken, Türkçülük akımı öne geçerek etkin olmuş ve yeni devlet Türk ulus devleti olarak örgütlenmiştir. Türklüğün ya da Türkçülüğün yetersiz kaldığı aşamalarda ise, Atatürkçülük kurucu önderin iradesiyle devreye girerek dördüncü siyaset tarzını Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal gündeminde etkin kılmıştır. Cumhuriyetin iki temel ilkesi bir araya gelebilirken, Türkiye’nin Türkçüleri ile Atatürkçülerinin bir araya gelerek, Atatürk cumhuriyetine birlikte sahip çıkmaları artık gerçekleştirilmelidir.  Ayrıca küreselleşme adı altında başlatılmış olan yeni sürecin orta çağ eğilimlerini öne çıkarmaya başladığı bugünün olumsuz koşullarında, insanlığın uygarlıktan vazgeçmemesi kararlılığı çizgisinde bir batıcılık akımı da beşinci siyaset tarzı olarak, bugünün siyasal gündeminde en başta etkinliğini korumalıdır. Türkiye’yi yöneten hükümetler ve de siyasal iktidarlar, devletin kuruluş aşamasında yaşanan gelişmeleri her zaman için dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Üç tarzı siyasetin yetersiz kaldığı noktada Türk ulusu beş tarzı siyaseti düşünebilmelidir. Osmanlıcılığın geride kaldığı bir dünyada, dinciliğin din ve mezhep kavgalarına zemin hazırladığı öncelikle görülmelidir. Tarih kitapları okunursa tarihin   ders alınması gereken oyunlarla dolu olduğu görülecektir. İmparatorlukların yüz yıl önce geride kaldığı bir dünyada, insanlık ya çağdaş cumhuriyetler ve ulus devletler çatısı altında ilerlemenin yollarını arayacak ya da siyasal aldatmacalarla postmodern senaryolara teslim olarak, yeni bir orta çağın yolcusu olacaktır. Zenginliğin bir avuç insanın elinde toplanması halk kitlelerini yoksulluğa mahkûm ederken, cumhuriyetlerin diktatörlüğe dönüştüğü ve ulus devletlerin de alt kimlik parçalanmalarıyla bölünmeye doğru sürüklendiği bir ülkede, insanlığın zorla bir kaos ortamına süreklenmesine izin verilmemelidir. Üç tarzı siyaset ile yola çıkan Türkiye bugün için beş tarzı siyaseti tartışma aşamasına geldiyse, bu durumun dikkatlice yeniden değerlendirilmesi ülke ve dünya barışı açısından zorunluluk kazanmaktadır. Önümüzdeki dönemde  değişen koşullar  ve yeni ortaya çıkan uluslararası süreçlerde yeni siyaset tarzlarının öne çıkabileceği ihtimali ile Türkiye  her şeye hazırlıklı olmalıdır.   

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN