Osmanlı İmparatorluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı İmparatorluğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2024 Perşembe

TÜRK DÜNYASI’NIN MERKEZİ: TÜRKİYE Mİ, AZERBAYCAN MI? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ

TÜRK DÜNYASI’NIN MERKEZİ: 

TÜRKİYE Mİ, AZERBAYCAN MI? 

            Türk dünyasının üzerinde yaşadığı topraklarda Türkiye ve Azerbaycan devletleri yan yana yaşayan iki ülke olarak, yüz yıllarca süren bir komşuluk statüsü doğrultusunda siyasal varlıklarını sürdürmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti Orta doğu bölgesinin merkezi devleti olarak yoluna devam ederken, Azerbaycan devleti de Kafkasya bölgesinin merkezi ülkesi olarak bugünlere gelebilmiştir. Dünya haritası üzerinde her iki ülke yan yana dururken geçmiş dönemlerden gelen bir süreklilik içinde her iki ülkenin halkı komşuluk statüsünü devam ettirmiştir. Kısaca Türkler ve Azeriler hem bulundukları bölgelerde merkezi konumlarını korumuşlar hem de tarihsel süreç içerisinde dayanışmalarını geliştirerek, üzerinde yaşadıkları Avrupa ve Asya kıtalarının yeniden yapılanmalarında anahtar roller oynamışlardır. Her iki kıta tek tek ele alındığı zaman, Türkiye’nin Avrupa üzerinde, Azerbaycan’ın da Asya kıtasının şekillenmesinde kilit rollere sahip oldukları görülmektedir. Türkiye kendisinin tam ortasında yer aldığı Orta Doğu bölgesinin her açıdan merkeziliğini korurken, Azerbaycan’da harita üzerinde sınırları belirlenen ülke toprakları üzerinde, Rusya ve İran gibi iki büyük devletin arasındaki kıtasal biçimlenmede ana belirleyici rollere sahip oldukları öne çıkmaktadır. Her iki ülkenin yan yana olduğu komşuluk dönemlerin de birbirlerine destek olabildikleri göze çarparken, ayrı düştükleri kıtasal ya da bölgesel süreçlerden geçerken, daha farklı gelişmeler ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Tarihin değişik dönemlerinde ortaya çıkan büyük devletlerin kendi bölgeleri ile beraber kıtasal alanlara yayılarak yeni yeni jeopolitik haritaların oluşmasına yardımcı oldular. Üç büyük kıtanın kesişme noktalarının üzerinde yer alan Türkiye ve Azerbaycan devletleri zaman içerisinde birbirlerini daha iyi anlayarak hareket etmeyi öğrenince, var olan jeopolitik dengelerin daha sağlıklı bir biçimde oluştuğu görülmüştür. Kıtalar arası geçiş yolları üzerinde kurulmuş olan her iki Türk devleti, tam ortasında bulundukları merkezi coğrafyanın geçiş yolları üzerinde olması nedeniyle, hemen hemen her dönemde birbirinden çok farklı sorunlar ile uğraşmak zorunda kalmışlardır.

            Geçen asırlardan bu yana gelen tarihsel dönemde Azerbaycan Rus çarlığının bölünmesi sonrasında kurulurken, Türkiye’de Osmanlı imparatorluğunun dağılması sonrasında kurulmuş olan yeni dünya düzeni yapılanmalarının etkileriyle tarih sahnesine çıkmış olan bir Türk devleti kimliği ile yeni harita düzeninde yerlerini almışlardır. Rus devrimi ile Sovyetler Birliği’nin kurulması sayesinde bütün Asya ve Avrupa kıtaları üzerinde yaygın bir hegemonya düzeni oluşturulurken, yeni dünya dengeleri dikkate alınarak Türk dünyasının bölünmesine ve bu doğrultuda Türkleri paramparça eden bir yaşam düzenine mahkûm edilmeleri gibi bir olumsuz duruma doğru kilitlenmişlerdir. Sosyalist sistem kurulurken Türkiye bu oluşumun dışında bırakılmış ve Avrupa ile Asya arasında kendisine yeni bir yer araması gibi beklenmeyen bir duruma sürüklenmesi gibi gelişmeler ile uğraşması gerekli olmuştur. Harita üzerinde yan yana duran iki Türk devleti, sınır komşusu olarak yer aldıkları yeni siyasal düzen içerisinde eskisinden farklı konumlara doğru sürüklenerek birbirlerinden ayrı düşmüşlerdir. Ankara merkezli bir Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kuruluşu sırasında burada ilk büyük elçiliğini açan Azerbaycan’ın yeni Türkiye’ye karşı olumlu bir tutum izleyerek imparatorluklar dönemi sonrasında, iki Türk asıllı komşu devletin birlikteliği hedeflenirken sonraki aşamada Rusya merkezli sosyalist sistemin içine Azerbaycan alınmış ve Bakü yönetiminin Ankara’da açmış olduğu büyük elçilik kapatılarak her iki Türk devletinin birbirlerinden uzaklaşmasının yolu açılmıştır .İmparatorluklar döneminden ulus devletler dönemine geçilirken ve her iki devlet Türk asıllı kimliğini öne çıkararak birlikte yeni bir büyük Türk devleti oluşturmaya yönelirlerken, Orta Doğu topraklarında İsrail’in kurulmasına yönelen iki kutuplu dünya bu gibi bir oluşuma karşı çıkarak izin vermemiştir.

            Eski Hazar imparatorluğu ile Altın Ordu devleti ve Kırım hanlığı gibi Türk devletleri birbiri ardı sıra tarih sahnesine çıkarken, birbirlerinin bıraktığı siyasal ve kültürel miraslar üzerinde Türk hegemonyasının yayılması üzerine bugünkü Azerbaycan devletini geride bırakan bir siyasal oluşum, eski Türk devletlerinin yarattığı birikim olarak bugünün dünyasına geniş bir ölçüde yansımıştır. Altın Orda devletinin dağılması üzerine bölgesel hanlıkların Bakü, Kırım, Semerkand ve Buhara gibi büyük Türk kentlerinde kurulması üzerine, bugünkü Azerbaycan devletinin ortaya çıkmasını sağlayan bir toplumsal hazırlık eski imparatorluklar döneminin sonrasında ulus devletlere yönelmenin ana nedenini oluşturmuştur. İmparatorlukların dağılmasıyla birlikte yeni bölgesel oluşumlar ortaya çıkarken, Kafkasya ve Hazar bölgelerinde yeni siyasal oluşumlar gündeme gelmiştir. Rus devrimi ile birlikte ortaya çıkan yenilenme işi daha da tırmandırılarak ve bugünün Orta Asya oluşumlarına giden yolları açarak geleceğin Türk dünyasının oluşumlarına zemin hazırlanmıştır. Hazar’dan Altın Orda’ya, Kırımdan Buhara’ya doğru yürütülen Türk yapılanmaları, Türklerin ana vatanları üzerinde egemen bir statü de yerleşmelerini sağlamıştır. Osmanlı devleti ile İran devletinin birlikte harita üzerinde yer aldığı zamanlarda, Türk asıllı kavimleri parçalı ve dağınık ortamlarda yollarına devam etmelerini yönlendirmiştir. Böylesine bir dağınık dönemden geçerken eski imparatorluk ve Hanlık dönemlerinden gelen Türk boylarının zaman içinde nüfusları artarken, Hazar döneminden gelen eski kültürel birikimin Orta Asya üzerinden geçerek, Kafkasya ve Hazar bölgeleri üzerinde daha modern bazı yaklaşımlar aracılığı ile geçmişten gelen Türklük bilincini yükselttikleri görülmüştür .Eski Türk imparatorluklarının yerini alan Türk devletleri, Orta Asya’nın batısı ile birlikte Kafkasların batısını da aynı doğrultuda etki altına almıştır. Kafkasya ile Hazar bölgelerinde yeni oluşumlar imparatorluk sonrası için devreye girerken, bugünkü harita üzerindeki Türkiye ve Azerbaycan cumhuriyetleri üzerinde yaşadıkları topraklara sahip çıkarak, yirminci yüzyılda hanlıkları iki ayrı ulus devlet biçimine dönüştürmüşlerdir.

            Türkiye ve Azerbaycan dünya konjönktürü ile birlikte Asya ve Avrupa kıtaları üzerinde yeni oluşumlar olarak gündeme getirilen farklı yapılanmaların Kafkasya ve Orta Asya ile Hazar bölgesini de çevrelemesi üzerine, bugünkü Türkiye ve Azerbaycan devletlerinin kuruluşları siyasal gündem içindeki yerlerini almışlardır. Böylesine bir çevresel oluşumun etkisi altına giren Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki Türk potansiyeli, Rusya içindeki hızlı uluslaşma ile birlikte dünya konjonktürünün ortaya çıkardığı yeni yansımalar doğrultusunda yaratmıştır. Çarlık Rusya’sı sonrasında Kafkasya’da Azerbaycan devleti ile Türkiye Cumhuriyeti sınır komşuları olarak ortaya çıkan yeni ulus devletler konumunda bölgesel yapılanmaların etkileriyle bugünkü kimliklerine sahip olabilmişlerdir. Aynı kökten gelmelerine rağmen ortak bir bölgede kendi ulusal yapılanmalarını oluşturmaya çabalayarak ve çağdaş uluslar ailesinin yeni ulus devletleri olarak dünya sıralamasındaki yerlerini almışlardır. Komşuluk statüsü içinde dayanışma girişimleri üzerinden ortak bir Türk devleti çatısı altında birleşemeyen Türkler ve Azeriler ortak milli kimlik olan Türklük üzerinde birleşmelerine rağmen, aynı ve ortak bir ulus devlet çatısı altında bir araya gelememişlerdir. Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinde oluşan farklı siyasal yapılar Asya kıtasının batısında bir büyük Türk devleti oluşumunu engellemiştir. Selçuklu devleti ile bu bölgeye gelen Türk boyları, eski Hazar devletinin uzantıları olarak ön Asya’ya doğru yeniden yapılanırken, Anadolu ve Balkan toprakları üzerinde yayılarak Asya ve Avrupa dengeleri içinde geleceğe yönelmek istemişlerdir. Ne var ki, bütün çabalara rağmen tek ve büyük bir Türk devleti tıpkı Çin gibi Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinin birlikteliğinde kurulamayınca, yeni kurulan iki Türk devletinin bir araya gelerek çizdiği ortak yol üzerinde “bir millet - iki devlet “sloganı ortaya atılmıştır. Her iki devlet Sovyetler Birliğinin yıkılması üzerine ulusal birlikteliğe önem veren yeni adımlar atarak ve tek millet anlayışını daha da güçlendirerek Türk dünyasının Asya-Avrupa kıtaları üzerinde bağlayıcı bir köprü olması yolunda iş birliği ve ortak politikalar oluşturma girişimlerini, beklenmedik bir biçimde geliştirerek öne almışlardır. İki devlet bölünmenin sakıncalarını gidermek üzere tek millet anlayışında birleşmeyi kararlaştırmışlardır.

            Bir millet-iki devlet ilkesinde anlaşan Türkler ve Azeriler zaman içerisinde birbirlerini daha iyi anlayarak yeni ortak politikalar geliştirmeye yönelirken, daha önceden beklenmeyen bazı gelişmeler ile karşı karşıya geldikleri, bazen bocalamışlar bazen da çok büyük yanlışlara sürüklenerek kendi ülke ve toplumlarının tehlikeli konumlara düşmesi gibi olumsuz yapılanmalara yönlendirildikleri görülmektedir. Yüz yılların birikimi olarak ortaya çıkan siyasal sorunlar ve dönemeçler açısından konuya Türkiye Cumhuriyeti’nden daha küçük olan Azeri devletine bakıldığında Azeri devletinin daha fazla hata yaptığı ve Rusya, İran ve İsrail gibi emperyalist devletlerin etkisi altında kaldığı ve bu nedenle de Türk kardeşi olan Türkiye Cumhuriyeti ile eski uyumluluk halinin ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Eskisi gibi bir millet-iki devlet anlayışından uzaklaşılırken iki devlet arasındaki yeni dönem ilişkisi bütün diğer devletler gibi herkesin işine geldiği gibi davranmasını beraberinde getirmektedir. Geçen yıl içinde öne çıkan Dağlık Karabağ savaşı sırasında, Azerbaycan devleti kendisine kardeş devlet olarak kabul ettiği Türkiye ile birlikte hareket etmemiş aksine bölgeye siyonist bir emperyalizm getirmeye çalışan küçük İsrail devletinin yönlendirdiği bir kukla devlet halinde yönlendirilmeye çalışılmıştır. Daha önceki Ermeni –Azeri savaşları sırasında Türkiye ile birlikte ortak hareket eden Azerbaycan devleti, böylesine bir ittifaktan çok yararlanarak bölgeye emperyalizmin ve siyonizmin hegemonyasının girişinin önlenmesinde tek millet ve iki devlet anlayışı ile hareket etmişlerdir. Türkiye yardımlarından fazlasıyla yararlanan Azerbaycan’ın her türlü dış müdahale ile siyonizm ve emperyalizmin baskısı altına girmesiyle birlikte, Türkiye ile geçmişten gelen bir dayanışma ittifakının olduğunu unutmamak gerekmektedir. Azerbaycan devleti son zamanlarda İsrail vatandaşı olan bazı üst düzey yöneticiler tarafından yönetilmeye başlandığı için Türkiye ile geçmişten gelen bir millet-iki devlet anlayışından ve kardeşlik esasına dayanan ittifakın ortadan kalktığı ve Türkiye’nin son dönemde dışlandığı bir çizgide yeni ittifakın devreye sokulduğu görülmektedir. Azerbaycan son savaşta silah yardımlarını Türkiye yerine İsrail’den alırken siyonist emperyalizme boyun eğdiği gibi bir olumsuz tutum ile Türkiye’den uzaklaşmaktadır.

            Türkiye yeni dönemde geçmişten gelen siyasal birlik ve ittifaklara önem vermekte ve öncelikle başta Azerbaycan olmak üzere bütün Türk devletleri ile yeni kurulmakta olan Türk Devletleri Teşkilatı’nın büyümesi ve güçlendirilmesi çizgisinde Türk devletleri ile yeni ve daha yakın iş birliklerine doğru yönelirken, Azerbaycan ile daha önceki yıllarda oluşturulan ve uzun süre barış ilişkilerinde kullanılan tek millet-iki devlet anlayışını yeniden canlandırmak zorundadır. Küçük bir ülke olan Azerbaycan bir petrol ülkesi olarak kendi güvenliği çizgisinde yoluna devam ederken Rusya, İran ve Çin gibi petrol ve enerji kaynağı olan ülkelerin hedefi konumuna gelmiştir. Azerbaycan’ın böylesine bir olumsuz durumdan kurtulabilmesi için ilk dikkate alması gereken konu, Türkiye ile imzalanmış olan kardeşlik antlaşmasıdır. Türkiye kardeş ülke için her türlü potansiyelini devreye sokarken, siyonist İsrail’in emperyalist saldırıları ile karşılaşarak komşuları ile ciddi savaş tehlikeleri gibi olumsuz durumların öne çıkmasını önleyememiştir. Batının büyük emperyalist ülkeleri petrol ve enerji kaynaklarına el koyarken, İsrail’in enerji emperyalizmi girişimleri ile karşı karşıya gelmekte ve bu nedenle de üçüncü dünya savaşının şimdiden cephe ülkesi olarak ilan edilmektedir. Sahip olduğu zenginlikleri Türk devletleri ile paylaşamayan ve bu doğrultularda Türkiye ile ciddi anlaşmazlıklara sürüklenen Azerbaycan’ın ,yeni dönemde daha akıllı diploması uygulamalarına geçerek merkezi bölgeye yönelen her türlü savaş tehlikesine karşı, silah ve enerji potansiyellerini Türk devletlerinin daha güvenli bir konuma gelebilmeleri için kullanması gerektiği, son dönemlerde yaşanmakta olan bazı olumsuz gelişmelerin gösterdiği gibi, yeni dönemde Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinin enerji potansiyellerinin bir araya getirilerek kardeşlik dayanışması doğrultusunda   öncelikle Türk  devletlerine verilmeleri sağlanmalıdır . Türk Devletleri Birliğinin öncelikle Orta Asya ülkelerinde örgütlenmesi sağlanarak, dünya dengelerinin daha koruyucu bir yapılanma içinde kurulması bir an önce gerçekleştirilmelidir. Öncelikle, Araplara tahsis edilen petrol kuyuları Türklere verilmelidir.

            Azerbaycan’ın yeni dönemde bölünmüş bir devlet olmaktan kurtulması, İran sınırları içinde bırakılan güney Azerbaycan ile birleşmeye yönelmesi ve İran’daki Azeri kökenli Türk toplulukları ile birleşerek Orta Asya çevresinde tıpkı eski Pers imparatorluğu dönemindeki gibi büyük bir Türk imparatorluğuna yönelmesinin bugünün koşullarında pek mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Dünya dengelerinde yeni büyük devletler öne çıkarken bunların arasında yer alan İran’ın diğer büyük devletler ile küçük devletlere karşı dayanışma içine girerek statüko dayanışması geliştirmesi gibi gelişmeler, Türkiye-Azerbaycan ve İran birlikteliğini ya da bölgesel anlamda büyük bir Türk devleti yapılanmasını öne çıkarmaktadır. Her üç devlette Türk unsurunun ağır bastığı birer devlet olarak Türk dünyasının içinde yer alan önemli bir konuma sahiptir. İran Türkiye’den büyük bir devlet olarak nüfusunun yarısından fazlasını Türk kökenli gruplardan oluşturmak durumundadır. İran halkının çoğunluğu Azeri kökenli olmasına rağmen devlet kurulurken bir ulus devleti olarak değil ama bir mezhep devleti olarak örgütlenmiş ve Şia anlayışının siyasal boyutlarda örgütlenmesinin çağımızdaki tek örneğidir. Orta ve Kuzey Asya’dan yola çıkan Türk boylarının üç büyük kıta üzerinden dünya karalarına yayılması sonrasında Türkiye ve İran hattı yan yana gelmiş ve Azerbaycan da bu iki büyük Türk devleti arasında bölgesel birliği sağlayan bir köprü konumunda yerini almıştır. Orta Asya çevresinde yan yana gelen bu üç büyük Türk devleti, bazen imparatorluklar ya da büyük devletlerin arasında kalarak birbirlerinden kopuk yaşamışlar bazen da Orta Asya ve civarında bir araya gelmiş bir büyük imparatorluğun çatısı altında birliktelik içinde varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Bugünkü statüleri ile bağımsız devlet olabilmenin yalnızlığını yaşamaktadırlar. Çin, Hint ve Rus halklarının birlikte yaşadıkları büyük devlet yapılanması bugün dağılmış ve parçalanmış Türk devletlerini bu gibi örnekler doğrultusunda bütünleştirecek bir yeni yapılanmaya gereksinme vardır.

            İsrail’in Kuzey ve Güney Azerbaycan arasına gelip yerleşerek kurmuş olduğu yeni askeri üs çizgisinde bir yeni oluşum düzeni, Siyonist emperyalizmin bölgesel hegemonyası için bu bölgede gerekli görülmektedir. Kutsal topraklar senaryosu doğrultusunda geniş alanlara yayılmak ve buralarda var olan eski devletleri yıkarak ve parçalayarak Siyonizmin peşine takılan her türlü emperyalist saldırı ya da işgal girişiminin buralarda kurulu bulunan eski devletlerin dayanışmaları ile şimdiye kadar her türlü  antiemperyalist çıkışlar üzerinden önceden İki önlenebilmiştir .İsrail tarihsel Siyonizm çizgisi doğrultusunda Asya, Avrupa ve Afrika topraklarında yayılırken her üç kıta üzerinde yer alan Türk devletlerini ve topraklarını kendisine bağlayarak, Büyük İsrail imparatorluğunu gerçekleştirebilmenin arayışları içine girmiştir. Azeri toprakları üzerinde kurulmuş olan İsrail askeri üssü, Siyonizmin gelecek dönemde örgütlenmesi açısından yeni bir aşamanın öne çıktığını göstermektedir. Önceleri kendisini gizleyen İsrail Siyonizmi yeni dönemde eskisinden çok farklı bir yola yönelmektedir. Daha önceleri Yahudilerin bütün dünya ülkelerinde serbest dolaşım ve yaşama hakları kullanılırken, oluşturulan Musevi cemaatleri içinde bulunan Yahudi asıllı insanlar, bulundukları ülkelerde öne çıkarılarak siyasal ve sosyal yapılanmalar içerisinde tepe noktalara kadar dış desteklerle tırmandırılmışlardır. Daha önceleri hiçbir ülkede askeri üs kurmayan İsrail, yeni dönemde işe Azerbaycan’da eskisinden çok farklı bir biçimde işe askeri üs kurmakla başlaması, daha önceleri İngiliz ve Amerikan emperyalizmlerinin bütün dünya ülkelerinde uyguladıkları bu tip bir askeri üsler yolu ile dünya hegemonyası oluşturma planları Türk dünyasının merkezlerinden birisi olan Azerbaycan devleti üzerinden uygulama alanına getirilmiştir. İran sınırındaki askeri üs acilen Ermenistan-Azerbaycan savaşı sırasında açılarak kullanılmış ve savaş sürecinde Azerilerin silah gereksinmeleri bu askeri üs üzerinden sağlanmaya çalışılmıştır. Daha önceleri Türkiye’nin Azeri devletine yardımları ve sahip çıkmasıyla sağlanan silah gereksinmeleri, yeni dönemde İsrail gibi bir Siyonist devletin denetimi altına girmekte olduğu için Türk devletlerinin arasına bir kara kedi olarak İsrail bir oldu bitti senaryosu ile girmektedir.

            Atatürk zamanında kurulmuş olan Türkiye-Azerbaycan ilişkileri yüzüncü yılını geride bırakırken üç çeyrek yüzyıllık Sovyetler Birliği dağılmış ve bu büyük konfederasyon içinde yer alan Türk devletleri bağımsızlıklarına kavuşurken, yeni dönemde Türk devletlerinin birliğini ve dayanışmasını sağlayabilecek oluşumların özgürlük ortamında geliştirilmesi gibi bir hedef yapılanma öne çıkarılmıştır. Böylesine bir yeni adım atılırken İsrail Türkiye ile dostluk ya da birliktelik ortamlarını unutarak, tıpkı İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük çaplı bir emperyal düzeni askeri üsler üzerine oturtarak geliştirmeye çaba göstermiştir. Osmanlı döneminde geliştirilen Yahudiler ile Türkler arasındaki yoldaşlık ilişkileri çerçevesinde konu ele alındığında Yahudi asıllı insanlar Türk devletleri içinde çok rahat yaşam düzenleri kurabilmişlerdir. Ne var ki, yeni bir düzen kurma yolundaki çabaların böylesine olumlu bir barış gelişmesi varken işi daha da savaş çizgisine çekmek çizgisinde, askeri üsler üzerinden önce Azerbaycan’a, sonra da Türkiye ve Türkmenistan üzerinden Yakın Doğu, Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinde Azerbaycan üzerinden yeni askeri üsler kurulacak gibi yeni bir emperyal durum yavaş yavaş devreye girmektedir. Böylece dünyanın merkezi coğrafyası üzerinde yer alan Türkler ve Türk devletlerinin Siyonist hegemonya planlarında ön plana alındıkları göze çarpmaktadır. Ondan fazla Türk devletinin yer aldığı dünya düzeni içinde var olan Türk devletlerinin bir araya getirilerek Çin ve Hint imparatorluklarına benzer büyük bir Türk devletine giden yol üzerinde Türk Devletleri Teşkilatı oluşturularak geçen yüzyılda izin verilmeyen Türk Birliğinin böylesine bir teşkilat aracılığı ile önümüzdeki yıllarda bütünüyle bir büyük devlet yapılanması olarak öne çıkarılacağı anlaşılmaktadır. Var olan Türk devletlerinin birlikte beraberce bir devlet düzenine yönelmesi yeni bir Türklük akımı olarak en büyük hedef anlamında tüm Türk devletlerine yön göstermektedir

            İsrail Azerbaycan’dan başlayarak askeri üsler aracılığı yolu ile var olan Türk devletlerine açılan yeni bir kapı aralarken, Türkiye’de önde gelen siyasetçilerin içinde Anadolu’daki Türk varlığına son vermek isteyen ya da karşı çıkan, Türklük düşmanı atılımların ya da siyasal demeçlerin kamuoyu önünde olumsuz yansımaları kışkırtıcı üsluplar aracılığı ile tırmandırılırken Türkiye ve Türk dünyası Siyonizmin denetimi altına alınmaktadır. Türklüğün ayaklar altına alınıp ezileceği bazı politik çevreler tarafından dile getirilirken, emperyalizm ve Siyonizim, ortalık bu yönlerde karıştırılırken Türklük karşıtı söylemlerle yeniden örgütlenerek saldırılara doğru yönelmektedirler. Yeni dönemde ABD askeri gücünü, İngiliz ve batı kaynaklı yeni yapılanmayı kendi tekeline almaya çalışan İsrail artık eskisi gibi rahat çalışmaları yürütemediği, Türkiye Cumhuriyeti’ni bir yana bırakarak, Türkiye üzerinden Türk dünyasını izleme ve inceleme çalışmalarını yürüten İsrail, artık yeni dönemde Türk dünyasını Azerbaycan üzerinden izlemek ve incelemek yolunu açacak gibi görünmektedir. Türkiye’nin dostu olduğunu söyleyerek Türkiye’yi parçalama ve yıkma operasyonlarını diğer Türk devletleri ile birlikte ele alarak Siyonizmi genişletme çabalarını sürdüren emperyalistlere karşı İsrail Siyonizmi yıkıcı ve yakıcı bir savaş rüzgârını estirerek, kutsal topraklar denen merkezi alanı tümüyle kendi hegemonya bahçelerine dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Dünyayı yönetmeye kalkan emperyalizm ve Siyonizm orta dünya alanlarına saldırırken, Türk dünyasının merkezinin en büyük devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin omuzlarında olduğunu görmek zorundadırlar. Küçük İsrail devletinin bir hayal olarak öne çıkardığı Azerbaycan merkezli bir Türk dünyası hegemonyası, hiçbir biçimde gerçek anlamda mümkün olamayacak gibi görünmektedir. Daha işin başında Türk dünyasına egemen olmak isteyenler bu dünyanın merkezi noktasını ya da kentlerini bilmeyen veya göremeyenlerin gelecekte bir Türk dünyası belirlemesinde gerçekçi davranmaları mümkün olmadığı için, Türkiye Türk dünyasının merkezi konumunu yeniden onararak öne geçecekti. Türk dünyasının en büyük devleti olarak Türkiye her zaman için merkezi konumunu koruyacaktır. Türklüğü ayakları altında çiğneyerek yok etmeye çalışanların kavga çıkmadan artık bu diyarlardan çekip gitmelerinin zamanı gelmiştir. Unutmasınlar ki, Türklüğün merkezi her zaman için Türkiye’dir. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

7 Şubat 2021 Pazar

BEŞ TARZI SİYASET - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 BEŞ TARZI SİYASET

          İnsanlığın üzerinde yaşamını sürdürmekte olduğu dünyanın yönetimi, beraberinde siyaset olgusunu öne çıkarmakta ve tarihsel gelişmeler de bu çizgide biçimlenmektedir. Yeryüzü haritasında yer alan her ülke ve bölgenin kendine özgü yapısı ve bu nedenle de birbirinden çok farklı yönetimleri vardır. Bu doğrultuda tarihsel süreç geleceğe doğru gelişirken, birçok ülkede yeni olaylar gündeme gelmekte ve bu doğrultuda da her bölgede kendine özgü olaylar birbiri ardı sıra yaşanmaktadır. Kütüphaneler bu birikimi belgeleyen ve günümüze aktaran kaynaklar olarak bugünün kuşaklarına da ışık tutmaktadır. Günümüzde yaşanan olaylar ve onların perde arkasındaki gelişmelere bakıldığı zaman, dönemsel değişikliklerin beraberinde önemli dönüşümlere yol açtığı ve böylesine hareket dolu süreçler içerisinde tüm devletlerin ve milletlerin var olan durumu tespit ederek, yeni ortaya çıkan ortamlara uyum sağlama ve bu doğrultuda geleceğin dünyasında var olarak yoluna devam etme stratejileri ortaya koydukları görülmüştür. Bugün de insanlığın karşı karşıya kaldığı durumları anlayabilmek ve geleceğin dünyasında varlığını koruyarak yola devam etmek çizgisinde, insanlık yeni bir çıkış yolu aramak durumundadır.

                Osmanlı İmparatorluğu yıkılmasaydı Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Osmanlı devletinin dağılması üzerine meydana gelen merkezi coğrafya alanındaki oluşan otorite boşluğunun giderilmesi arayışları, ortaya hem bir dünya savaşı hem de savaş sonrası senaryoları beraberinde getirmiştir. Bu değişim sürecinde orta dünyadaki büyük devletin sonrası için çalışmalar başlatılmış ve öne çıkan güçler kendilerini merkeze koyarak ya da kendi merkezli konumları üzerinden yeni bakış açıları geliştirerek, Osmanlı sonrası için öngördükleri plan ve projelerini hazırlamaya başlamışlardır. Batı emperyalizminin büyük gücü olan İngiltere bu doğrultuda çalışmalarını aşamalı planlara bağlayarak geliştirirken; Fransa, Amerika, Almanya ve Rusya gibi o dönemin diğer önde gelen emperyalistleri Osmanlı topraklarını kendilerine bağlayacak yeni stratejiler geliştirmek durumunda kalıyorlardı. Bu hazırlıkların en önde gelenini güneş batmayan bir dünya imparatorluğu kurmuş olan İngiltere hükümeti yapıyordu. Bir İngiliz Yahudisi olarak Büyük Britanya İmparatorluğunun başına geçen ve geleceğe dönük merkezi coğrafya planlar ı yapan Başbakan Benjamin Disrael, Osmanlı sonrası merkezi coğrafya üzerine hazırlamış olduğu merkezi alan projesini 1852 yılında uygulama alanına getiriyordu. Türklere dayatılan Sevr planının ilk hazırlığı olarak hazırlanan bu proje, birinci dünya savaşı sonrasında iki Atlantik gücünün bir araya gelmesi ile birlikte uygulama alanına sokuluyordu. Benjamin Disrael bir Yahudi asıllı İngiliz başbakanı olarak, Britanya İmparatorluğunun başında tek bir dünya devleti için uğraşırken, aynı zamanda Osmanlı sonrası için orta dünya üzerinde de Hint yarımadası gibi kendilerine bağımlı olacak bir merkez bölge federasyonunun peşinde koşuyordu.

                Yeni kurulmuş olan Amerika Birleşik Devletleri I800 lü yılların başlarında merkezi alana gelerek ve yüzden fazla okul ile Amerikan Kolejileri açarak bölgede yerleşirken, Avrupalı ve Asyalı emperyalistlere karşı merkezi coğrafyanın paylaşılması kavgasında okyanus ötesi güç olarak kendisinin de var olduğunu ortaya koyuyordu. Amerikan okullarına gönderilen hocalar ve papazların birer ajan olarak çalışmaları üzerine, İngiltere’nin Orta Doğu ve Fransa’nın Kuzey Afrika bölgesindeki çalışmaları daha da hızlanması ile orta dünyanın bölüşülmesi kavgası gelecekte daha büyük hesaplaşmalara yönelik bir doğrultuda tırmandırılıyordu. Avrupa kıtası üzerinden dünyaya açılan emperyalist güçler, dünya kıtalarını tanıdıktan sonra ele geçirme mücadelesine kalkışınca cihan savaşlarına dönük siyasal hazırlıklar, Balkanlar-Kafkaslar ve Orta Doğu gibi üç büyük Osmanlı alanında gündeme geliyordu. Büyük İmparatorluklar dünya haritasını bölüşme kavgası yaparlarken orta dünya sahalarında birbirleriyle kavga ederek, egemenlik yarışının kazananı durumuna gelmek istiyorlardı. Tüm emperyalist gelişmelerde baş aktör olarak öne çıkan Büyük Britanya İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında şiddetlenen emperyalist yarışta en önde olmak ve de için hem plan ve projeler aracılığı ile öne geçmek istiyor, hem de bu doğrultuda okyanuslardan iç denizlere yönelerek Akdeniz’in doğusunda Kıbrıs adasını alarak bu coğrafyanın merkezine oturuyordu. Rusya’nın tam Kafkaslar bölgesinden güneye doğru inmeye başladığı anda İngilizler de Kıbrıs adasına asker çıkartarak Doğu Akdeniz’e yerleşiyor ve böylece de Rusya‘nın sıcak denizlere inmesini önlüyorlardı. Rusya güneye inerken İngiltere doğuya doğru açılım yapıyor ve Fransa’da İngiltere’nin yanın da suç ortağı olarak Afrika’nın kuzeyi üzerinden doğu açılımı yaparak, Akdeniz’in doğusuna   geliyor ve Lübnan ile Suriye’de kendine bağlı sömürge yapılanmaları   kuruyordu. Rusya, Fransa ve İngiltere bu yayılmaları açıktan yaparken, Amerika Birleşik Devletleri ‘de geleceğin büyük emperyalist devleti olarak okullar üzerinden gizli ve dolaylı bir merkezi alan örgütlenmesini, diğer emperyal güçlere karşı çıkarak Osmanlı hinterlandı üzerinde yapıyordu.

                Atlantik güçleri Avrasya güçlerine karşı örgütlenirken, bir Avrupa gücü olarak Almanya’da Balkanlar üzerinden aşağıya doğru inerek, Osmanlı devletinin yıkılmasını önlemek ve Atlantik ile Avrasya imparatorluklarına merkezi coğrafyayı kaptırmamak üzere, orta Avrupa’dan Balkanlara, daha sonra da Marmara ve Ege kıyılarına doğru yayılıyordu. Balkanların küçük topluluklarını Balkanizasyon sürecinde Osmanlı’ya karşı Rusya, İngiltere ve Fransa kışkırtırlarken, Almanya askeri yardım bahanesi ile İstanbul’a geliyor ve Atlantikçilerin Çanakkale saldırısına karşı dağılmış olan Osmanlı ordusunu toparlayarak, Atlantikçilerin Anadolu üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgelerine uzanmalarını önlemeye çabalıyordu. Osmanlı devleti merkezi coğrafyada ayakta kalabilmek için direnirken, dört bir yandan sürdürülen saldırılar ile Birinci Dünya savaşına doğru gidiliyor ve bu durumun sonucunda da imparatorluklar tarihin derinliklerine doğru sürüklenirken, bunlardan boşalan alanlarda Avrupa modeli yeni ulus devletler dünya sahnesinde boy gösteriyorlardı. Çok geniş alanlara yayılmış olan Osmanlı devleti ipek yolu üzerinden işleyen dünya ticaret yollarını, uluslararası ekonominin güvenliği açısından denetlemeye çalışırken, Kafkasya’dan Macaristan’a, Kırım’dan Libya’ya kadar çok geniş bir alanın güvenliğini ve devlet düzenini korumaya çalışmış ama bu yüzden de zamanla zayıflayarak çöküş sürecine doğru sürüklenmiştir. Büyük güçler arasında çekişme konusu olan orta dünya alanları cihan savaşlarının cephe ülkelerine dönüşmüştür. Atlantik, Avrupa ve Avrasya güçleri dünyanın merkezini ele geçirerek orta dünyada bir tek dünya devleti kurmak ve bunun üzerinden de cihan hegemonyalarını ilan etmek için sürekli bir çaba içinde olmuşlardır.

                Fransız devrimi Avrupa’daki krallıkları çökertirken ve hanedanların arkasından ulusal toplum yapılanmalarını öne çıkarırken dünya haritası değişmeye başlamıştır. Avrupa’da milliyetçilik cereyanları tırmanırken, imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır. Avrupa’da esmeye başlayan milliyetçilik cereyanları doğuya doğru esmeye başladığında Rus Çarlığı, Avusturya Macaristan imparatorluğu ve Osmanlı devleti alt kimlikçilik üzerinden başlatılan milliyetçilik cereyanlarına karşı duramamış ve yıkılarak ulus devletler oluşumunun önünün açılmasına aracı olmuşlardır. İngiliz, Fransız ve Rus imparatorlukları merkezi alana doğru on dokuzuncu yüzyılın ortalarında yayılmaya başladıkları aşamada, merkezi devlet Osmanlı İmparatorluğu da kendi geleceğini düşünmeye başlamıştır. Tam bu aşamaya gelindiğinde Bartholdy’nin yönlendirdiği Paris’teki Türkologlar Osmanlı devletinden gelen gençleri yetiştirmeye başlamışlar ve Fransa merkezli bir dünya planı doğrultusunda oluşturdukları gençlere, Jön Türkler adı verilerek bunların ülkelerine döndüğünde Fransa ve batı Avrupa ile ortak hareket etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır. Benzeri bir biçimde İngiltere’ye giden Osmanlı gençleri de Londra üzerinden Jön Türk örgütlenmesine yönelmişler ve böylece Fransız devriminin getirmiş olduğu siyasal yapılanma Osmanlı ülkesine taşınarak, büyük emperyalistlerin merkezi alandaki devleti ortadan kaldırmasını önleyecek önlemler alınmaya çalışılmıştır. Paris ve Londra üzerinden Jön Türk hareketi Osmanlı topraklarında bir batı rüzgârı estirmeye başladığı yıllarda, Rusya’yı da etkileyen batı rüzgarlarının ve Fransız devriminin verilerinin Rus aydınlarını etkileyerek yönlendirmeye başladığı görülmüştür. Bu durumun sonucunda Rusya’nın en önemli kentlerinden birisi olan Kazan’da Tatar aydınlarının öncülüğünde, Cedit hareketi bir aydın örgütlenmesi olarak doğmuş ve Avrasya bölgesinde yayılmaya başlayarak siyasal alanda etkili olmuştur.  

                Fransız devrimi Rusya’da Cedit hareketini getirirken, Osmanlı ülkesinde de Jön Türk hareketi aynı dönemde yayılmaya başlayarak yirminci yüzyılda doğu bölgesindeki yenilikçi gelişmeleri etkilemiştir. Rusya’daki yenilikçiler Cedit Hareketi olarak Osmanlı bölgelerine gelmişler ve daha sonraki aşamada Fransa’dan gelen Jön Türkler ile İsviçre’de çalışmalar yürüten Türkçüler ve Turancılar İstanbul’da bir araya gelerek, işgal ve saldırı halindeki Türk topraklarının geleceğini konuşmuşlardır.  Bu tür çalışmalar Birinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa’nın doğu toprakları ile Rusya ve Osmanlı’nın orta alan bölgelerinde ne gibi siyasal yapılanmalara gidilebileceği konularında Jön Türkler ile birlikte Ceditcilerin görüş alışverişleri olmuş ve bu doğrultuda ki arayışların daha düzenli ve eşgüdüm altında yürütülmesi karara bağlanmıştır. Fransız devriminin yarattığı yenilikçi ortamda hangi bölgelerde ne gibi siyasal yapılanmalara yönelmenin mümkün olabileceği   konusu, ana sorun olarak bütün yenilikçi çevrelerde tartışma konusu olmuştur. Fransız devrimi sonrasında yaşanan on dokuzuncu yüzyılda meydana gelen gelişmeler doğrultusunda, bilim ve siyaset çevreleri kendi devletleri ile kamu düzenlerini korumak, bunları ayakta tutmak ve geleceğin koşullarında   varlıklarını sürdürmek üzere topluca harekete geçiyorlardı. Bu durumda aynı doğrultuda Osmanlı aydınları da yeni arayışlara yönelerek, kendi devlet ve kamu düzenlerini ayakta tutabilecek farklı öneriler ve yolları gündeme getirerek bir çıkış yolu arıyorlardı. Emperyalistlerin hegemonya planlarına karşı, oluşacak yeni durumlara göre, savunma ve yeniden yapılanma alanlarında farklı düşüncelerle günün koşullarına göre oluşturulacak gelecek planlarına acilen gereksinme vardı.

                Jön Türkçüler batı ülkelerinde yetiştirildikleri için genelde batı yanlısı bir tutum çizgisinde hareket ediyorlar ve bu nedenle de batı ülkelerinde geliştirilmiş olan plan ve projelere karşı sessiz kalarak, dolaylı yollardan bunlara onay veriyorlardı. Daha çok Osmanlı devletinin gayrimüslim kesimleri batı ülkelerinin emperyalist planları doğrultusunda kendilerini bu tür hazırlıklara yakın tutarak, onların projelerinin işbirlikçi taşeronu konumunda hareket etmeyi tercih ediyorlardı. Ne var ki, ileri batı ülkelerine giderek orada öğrendikleri yenilikleri benzeri bir biçimde kendi yurdunda uygulamaya öncelik veren antiemperyalist kadroların bir kısmı ise Jön Türkler ve Ceditcilerin içinde yer alarak, bu yenilikçi akımların kendi ülkelerinin kurtuluşunda ortaya batıdan farklı ve bölge ülkelerinin özgün koşullarına uygun daha ulusal plan ve projeleri kamuoyunun önüne getirmeye çalışıyorlardı. Batılılar doğuluları yok ederek onların ülkelerine sahip olmaya çalışırken, doğulular ve merkezi coğrafya da yaşayan toplumlar da   batı emperyalizmine karşı kendini korumanın ve var olarak geleceğin dünyasında daha güçlü bir biçimde yollarına devam edebilmenin yollarını araştırıyorlardı. Bu çerçevede, Rusya’da Türkçülük kongrelerini yöneten Cedit hareketinin önde gelen temsilcilerinden birisi olan Yusuf Akçura İstanbul’a gelerek, Türk Derneği ve Türk Ocaklarını kurarak ve daha sonra da Türk Yurdu dergisini çıkararak, Osmanlı ülkesinde yıkılan imparatorluk sonrasında, batı tipi bir ulus devleti merkezi alanda Türk kimliği altında kurabilmenin yollarını arıyordu.

                Yusuf Akçura Rusya’dan kovulduktan sonra Almanya ve İsviçre’de çalışmalar yapmış, Almanya kökenli bir Sosyalist ihtilalin sanayileşmiş Almanya yerine kırsal alanda tarımcılık yapan Rusya’da gerçekleşmesinin nedenlerini araştırmıştır. Daha sonraları da İsviçre’ye giderek buradaki Türklerin ve de özellikle Fransa’daki Jön Türklerin, Paris’te yaptıkları çalışmaları yakından inceleyerek etüd etmiştir. Daha sonrasında ise Osmanlı ülkesine dönerek İstanbul’da incelemelerini sürdürmüş ve Osmanlı devleti sonrasında aynı topraklar üzerinde bir Türk devletinin çağdaş ulus devlet olarak kurulabilmesinin ön koşullarını belirlemeye çalışmıştır. Bu tür çalışmalarını sürdürürken dergilerde yazılar ve bazı önemli kitaplar yayınlayarak, Osmanlı kamuoyunda geleceğe dönük bir ulusal oluşum için zemin oluşturmaya çaba göstermiştir. Daha çok çalışmalarını İstanbul merkezli yürüten Yusuf Akçura, hazırladığı broşürlerinden en önemlisini Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlayarak hem Osmanlı devletine hem de bu devletin toprakları üzerinde yaşamakta olan Türk asıllı topluluklara yön göstermeye çaba göstermiştir. Savaş sonrası ortamda emperyalist plan ve programlar arasında rekabet ve yarışlar arasında bir tırmanma gündeme geldiğinde, Yusuf Akçura “Üç tarzı siyaset “başlıklı makalesini TÜRK ismi taşıyan ve Abdülhamit rejimi ile sürekle kavga eden, Kahire’deki dergilerden birisinde yayınlamıştır. İmparatorluğun dağılma koşullarında Mısır Türk sınırlarının dışında kalmasına rağmen, Yusuf Akçura hazırlamış olduğu ve gelecek için gerekli gördüğü üç siyaset biçimini kamuoyuna açıklarken, eski Osmanlı topraklarını muhatap aldığını göstermek üzere böylesine bir siyasal bildiriyi Mısır’ın başkentinde yayınlamıştır. Bu bildiri başta Avrupa başkentlerinde ele alınarak tartışılmış, ama daha sonra da eski Osmanlı topraklarının ve Türk dünyasının tam ortasında yer aldığı Avrasya kıtasının her bölgesinde ele alınarak tartışılmıştır.

                Yusuf Akçura bu makalesinde Osmanlı devletini çöküntüden kurtararak yoluna devam edebilmesi için üç temel siyaseti gündeme getirmiştir. (OSMANLICILIK- İSLAMCILIK-TÜRKÇÜLÜK) başlıkları altında dile getirilen üç tarzı siyaset makalesinde üç hedef olarak, önce bir Osmanlı ulusu meydana getirmek, ikinci aşamada İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı oluşturmak, üçüncü adım da ise bir Türk siyasal ulusçuluğu yaratmak belirtiliyordu. Yusuf Akçura Rusya’dan çıkarak Avrupa ve Asya ülkelerini gördüğü için çağdaş anlamda bir Osmanlı milleti yaratmaya öncelik veriyordu. Bunun için din, mezhep, etnik köken ve cins ayrımı gözetilmeksizin bütün Osmanlı halklarının   bir araya getirilmesiyle, onların oluşturdukları toplumsal birliğe Osmanlı milleti denilmesini hedefliyordu. Bu noktada dünyanın her ülkesinden gelen göçmenlerin birlikte yaşayarak kendilerini Amerikan ulusu olarak tanımlamalarını dikkate alarak, buna benzer konumda olan Osmanlı halklarının da Osmanlı ulusu oluşturmalarını istiyordu. İmparatorluğun parçalanma ve çöküş süreçlerinden kurtulmak için var olan sınırların korunarak, milli sınırlar içinde yaşayan tüm Osmanlı ahalisinin Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yeni bir ulusal yapılanmaya yönelmesini bir çözüm olarak düşünüyordu. Osmanlı devletinin yola devam edebilmesinin ancak Osmanlı ulusunun oluşturulması ile mümkün olabileceğini aksi takdirde Osmanlı imparatorluğunun dağılmaktan kurtulamayacağını belirtiyordu. Osmanlı ulusunun oluşturulmasıyla birlikte devletin bir Arap devleti olmaktan kurtulabileceğini belirtiyordu. Bu arada Fransız devrimi sonrasında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin çalışmalarında başarısız kalması da ülkede bir Osmanlı ulusu oluşumuna giden yolu açamıyordu. İmparatorluk on milyon kilometre karelik çok geniş topraklar üzerinde bir büyük ülke konumuna sahip olduğu için, milli sınırlar içinde yer alan her ülke kendi bölgesinin özelliklerine göre kimlik kazanıyor ve bu doğrultuda diğer bölgelerden farklı bir uluslaşmaya doğru yönelişler ortaya çıkıyordu. Bu durumda Yusuf Akçura, Osmanlı milletinin oluşturulamayacağını ve bu yüzden de Osmanlı milleti yaratmaya çalışmanın boş bir çaba ve yorgunluk olmaktan öteye gidemeyeceğini itiraf ediyordu. Ona göre Osmanlı milleti yaratma çabası, sonuçta Osmanlının Araplara teslim olmasını gündeme getiriyordu.

                Yusuf Akçura’ya göre üç tarzı siyasetin ikincisi olarak İslamcılık öne çıkıyordu. Dünyada bir İslam Birliği kurulmasının  ana  hedef olarak ortaya çıkartılması ile birlikte Osmanlı devletinin  Arnavutluk’tan  Endonezya’ya kadar uzanan büyük coğrafyada  bir din ulusu yaratılması siyasetinin uzantısı olarak İslamcılık, Osmanlı devletinin önüne geliyor ama bu kadar, çeşitli ve dağınık bir geniş bölgede İslam adına ulus yaratabilmenin de mümkün olamayacağını, Yusuf Akçura gene  bu  üç tarzı siyaset çalışmasında  belirtiyordu . Ne var ki, din devletine yönelme durumunda bu kez Osmanlı toplumunun farklı dinler ve mezhepler arasında çekişme alanı olacağını ve bu yüzden de din temeline dayanan bir millet yaratmanın ulus devlet sürecinde gerçekleşemeyeceğini gene aynı çalışmasında dile getiriyordu. Bir din devletinin ümmet kavramına dayanması nedeniyle, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi millet yaratmak açısından yetersiz kalacağını görerek, Osmanlı devleti içinde yaşayan Yahudi ve Hrıstıyan dinlerinin mensuplarının bulunması da belirli grupların dışlanmasına neden olacağı için İslamcılık Osmanlı devletinin batı tipi bir ulus devlet olmasını sağlamayacaktı. Din esasına dayanan güçlü bir İslam birliği diğer din mensuplarının bulunduğu toplum yapısında kurulamayacaktı. Ayrıca Müslüman asıllı olan Arapların Osmanlı ülkesinden ayrılarak bir Arap birliği devleti kurma ihtimali ile Müslüman Arnavutların Osmanlı sınırlarının dışında kalarak ülke birliğinin dışına çıkması da Osmanlı devleti açısından din temelli bir uluslaşmanın mümkün olamayacağını ortaya koyuyordu. Ayrıca Türk dünyası içinde yaşayan Hrıstıyan ve Yahudi topluluklarının bulunması da Müslüman olmayan Türkler ile İslam yapılanmasını karşı karşıya getirebileceği için, modern anlamda bir ulus yaratılmasına karşı engel olabilecek bir yeni durumu öne çıkarıyordu.

                Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının çağdaş anlamda bir ulus yaratmak için yeterli olmadığının ortaya çıkması üzerine, Yusuf Akçura, geriye Türk dünyasının kaldığını ve Osmanlı devleti için Türk dünyasından gelecek Türkçü bir yapılanmanın soruna çözüm olabileceğini ileri sürerek, Osmanlı toplumunda küçümsenen Türk kimliğinin yeni devletin toplumsal yapısının oluşumunda beklenen temeli oluşturabileceğini savunmak durumunda kalmıştır. Osmanlı devleti giderek dağılırken, dikkate alınacak Türk kimliğinin imparatorluk sınırları içinde yaşamakta olan Türk asıllı toplulukları büyük çapta bir araya getireceğini yazarken, Osmanlı ahalisi içinde yaşamakta olan sağ duyulu kesimler ile Türklüğe sempati ile bakan diğer toplum kesimlerinin de katılımıyla, imparatorluk ahalisinin en çok Türk kimliği altında bir araya gelebileceğini dile getirmiştir. Orta Asya, Kuzey Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu bölgelerine yayılmış bir biçimde yaşamakta olan Türk toplulukları farklı isimler altında yaşamlarını sürdürürken, tarihsel araştırmalar sonucunda Türk asıllı toplulukların içinden geldiklerini öğrendikleri aşamada, Türk kimliğine ve Türklerin ayrı isimler altında bölünmesine karşı çıkarak, merkezi coğrafyada bir Türk ulus devletinin oluşturulmasına olumlu bir çizgide yaklaşmışlardır. Daha önceki dönemlerde Türk tarihi hep imparatorluklar ya da krallıklar üzerinden yaşandığı için hep devlet bağlantılı Türk olgusu siyasal alanda etkin olduğundan, siyasal anlamda bir Türkçülük sonradan gelişmiştir. En gelişmiş sosyal ve siyasal yapının bulunduğu Rusya toplumunda başlayan siyasal Türkçülük akımı sonradan gelişerek tüm Türk dünyasında etkin olmuştur. Yoğun bir Türk nüfusa sahip bulunan Rusya’da devlet modern anlamda ulusal olmaya yönelirken, kendi içinde yaşayan milyonlarca Türkün varlığını kabul etmek istememiş ve Türkçülük kongrelerini düzenleyenleri ülkeden kovarak Rusya’yı sadece Rusların devleti yapmak istemiştir. Osmanlıcılık ya da İslamcılık akımlarının peşinden giderek bir ulus devlet olabilmenin gerçeklerle pek bağdaşmaması nedeniyle, batılı imparatorlukların doğu bölgelerine saldırdığı aşamada doğu bölgesindeki halkları birleştirecek en etkili akım olarak Türkçülük ortaya çıkartılmıştır. Ne var ki, Kırım savaşında Türkleri Rusya’ya karşı koruyamayan Türklerin, Avrasya bölgesindeki Türk birliğini hiç kuramayacağını ileri süren Türklük karşıtı yayınlar bazı yayın organlarında ifade edilmiştir.

                 Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk asıllı topluluklar kadar Türk olmayan gruplar da vardı ve birlikte yaşıyorlardı. Türk asıllı olmayanlar içindeki Müslümanlar da zamanla Türkleşiyorlardı ama gayrimüslimler Türkleşmeye karşı çıkarak hep farklı bir yapılanma arkasında koşuyorlardı. Dindeki ortaklık zamanla tüm Osmanlı Müslümanlarının Türkleşmesine yardımcı oluyordu. Atatürk çağdaş bir cumhuriyet devleti kurarken, Türk asıllı olanlar kadar Türkler ile birlikte yaşayarak Türkleşen toplum kesimlerini de eşit statüde Türk vatandaşı olarak kabul etmiştir. Türk devleti cumhuriyetin ilanı sırasında, mübadele yollarına başvurarak sınır dışında kalan Türklerin de anavatana getirilerek eşit Türk vatandaşlığı statüsünden yararlanmalarını sağlamıştır. Böylece çok uluslu bir devletin dağılma aşamasında tek uluslu bir ulus devlete geçiş mümkün olabilmiştir. Yusuf Akçura’nın önerisi doğrultusunda Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının yetersiz kaldığı ulus devlete erişebilmek için devlet yapısı değiştirilirken Osmanlı yerine Türk kavramı esas kimlik olarak benimsenmiştir. Böylece üç tarzı siyasetin ilk ikisi devre dışı bırakılırken üçüncü tarzı siyaset benimseniyor ve Türkçülük akımı siyasal kadrolaşma tamamlanarak hem Türk milletine hem de Türk devletine dönüştürülüyordu. Ne var ki, böylesine bir dönüşüm Avrupa tipi ulus devlet modeli ile tamamlanırken, gene de Misakı Milli sınırları içinde yaşayan ve Türk olmayı kabul etmeyen toplum kesimleri vardı. Yeni kurulmuş olan ulus devlet, bu doğrultuda vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan eski Osmanlı ahalisinin her bireyine de Türk vatandaşlığı statüsünü tanıyarak, bir iç kargaşa ya da savaşa giden yolun önünü kesiyordu. 

                Üçüncü tarz siyaset ile toplumun bütünün taleplerini karşılayamayan yeni ulus devletin kurucu kadrosu, bu kez bir dördüncü siyaset olarak Atatürkçülük oluşumunu toplumun önüne getiriyordu. Yeni ulus devlet bütün vatandaşlara eşit statü sağlarken, Avrupa ulus devlet oluşumunun ulusçuluğunu benimsemekle yetinmeyerek, aynı zamanda büyük bir Türk nüfusun içinde yaşadığı Sovyetler Birliği topraklarında millet kavramı yerine benimsenmiş olan halk kavramını da bir halkçılık akımı anlamında ve yeni bir siyasetin simgesi biçiminde kabul ederek, kurucu önderin ismi ile bu yeni yapılanmayı, Türkçülük adına değil ama bu kez dördüncü bir siyaset biçimi olarak ele alıyordu. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında alt kimlikleriyle öne  çıkan nüfus grupları ya da  farklı din cemaatlerinin ayrı devlet isteyerek öne çıkan temsilcilerinin  baskılarına rağmen, ulus devlet çatısı altında herkese eşit vatandaşlık tanınarak devlet modeli değişimi tamamlanmış ama daha sonra ortaya çıkan farklı kimliklerle hareket etme girişimleri ya da emperyalist devletlerin gizli servisleri aracılığı ile yurdun doğu bölgelerinde çıkartılan isyanlar  kimlik kavgasına dönüşünce, yeni ulus devlet yönetimi  Rusya’da olduğu gibi halkçılık kavramını kabul ederek  millet ve halk kaynaşması oluşturmayı  hedef almış ve bu doğrultuda cumhuriyetin temel ilkeleri arasına hem milliyetçilik hem de halkçılık birlikte eklenerek,  devlet ile millet kaynaşması hedefi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

                Türkçülük ilkesi devlet kuruluşu sırasında temel dayanak noktası olarak benimsenmiştir. Ne var ki, bunun dışında kalan kesimlerin devlet çatısı altında oluşturulmuş olan ulusal uzlaşmaya katılımlarının sağlanabilmesi açısından, Türkiye’ye özgü bir yolun seçilerek bu yoldan gidilmesi ortaya yeni bir siyaset çıkarmıştır. O da devletin kuruluş aşamasında ortaya çıkan Türk ve Türk olmayan ayırımın aşılabilmesi doğrultusunda, milliyetçiliğin yan ısıra halkçılığın da cumhuriyetin ikinci temel ilkesi olarak benimsenmesidir. Ulusal vatandaşlığın getirdiği yeni kamu düzeni içerisinde vatandaşlar arasındaki her türlü din, dil, kültür ve etnik köken ayırımlarının aşılarak tam anlamıyla bir ulusal bütünleşme hedeflenmiştir. Bu durum normal ulus devlet yapılanmasının ötesinde geliştirildiği için, kurucu iradeyi temsil eden kurucu önderin ismi Türkçülüğe paralel yeni bir akımın adı olmuştur. Türkçülüğün gayrimüslim ya da farklı etnik köken dayanağı olan toplum kesimlerinin isteklerini karşılayamadığı noktada, Atatürkçülük yeni bir akım yapılanmasıyla dördüncü siyaset tarzı olarak devreye sokulmuştur. Milliyetçilik halkçılıkla ve de Atatürkçülük Türkçülük ile birlikte olmuşlardır.

                Beşinci siyaset tarzı ise, daha önce ele alınan dört siyaset tarzının hem temel dayanağı hem de ana hedefi olarak dile getirilen batı uygarlığı olmuştur. Dünya tarihi boyunca her zaman önde olmuş bir uygarlık olarak günümüzde de batı olgusu ön plandaki yerini korumaktadır. Uygarlık yarışında bütün uluslar geleceğe doğru koşarken, batı uygarlığından yana olmak bir anlamda batıcılık olarak benimsenmiş ve siyaset alanında batıcılık temel bir siyasal ilke olarak olumlu açıdan değerlendirilmiştir. Batı bloku sahip olduğu uygarlık düzeyi ile bütün ülkelere yön gösterirken, gene batı kaynaklı olumsuz bir oluşum olarak batı emperyalizmi de bugünlere kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün gelinen noktada, evrensel düzeyde emperyalist bir yer küre hegemonyası batı blokunun dünya uluslarının başına bela yaptığı bir olumsuz durumdur. Günümüzde insanlık batı uygarlığının batı emperyalizmini ortadan kaldıracağı yeni bir olumlu sürecin devreye girmesini beklemektedir. İnsanlık her yönden birçok tehdit ile mücadele ederken, sömürü ve emperyalizmin olmadığı daha mutlu, adil, eşit ve barışçı bir yeni bir dünya düzeni hayal ederken, hala dünya halkları üzerinde emperyalist saldırı ve baskı düzenlerini insanlar ortadan kaldıramamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucu önder Atatürk ana merkezin belirleyici gücü olmuş ve bu doğrultuda kurucu iradeden ileri gelen kararlar ve insiyatif, dördüncü siyaset tarzı olarak Atatürkçülük yolunun hem içeriğini hem de hedeflerini belirlemiştir. Atatürk Avrupa kıtasının yanı başında Türk devleti kurarken Avrupa kaynaklı batı uygarlığından en üst düzeyde yararlanarak her zaman için yüzünü uygarlığa dönmüş ama batının emperyalist saldırıları ile de karşılaştığı zaman da batının ordularına karşı çıkmaktan ve onlarla savaşmaktan da geri kalmamıştır.

                Yusuf Akçura 1905 yılında yayınladığı üç tarzı siyaset ile Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelmenin çizgilerini belirlediği için Türk kamuoyu bu üç siyaset biçimini tartışmıştır. Ne var ki, daha sonraki aşamalarda Osmanlıcılık ve İslamcılık devre dışı kalırken, Türkçülük akımı öne geçerek etkin olmuş ve yeni devlet Türk ulus devleti olarak örgütlenmiştir. Türklüğün ya da Türkçülüğün yetersiz kaldığı aşamalarda ise, Atatürkçülük kurucu önderin iradesiyle devreye girerek dördüncü siyaset tarzını Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal gündeminde etkin kılmıştır. Cumhuriyetin iki temel ilkesi bir araya gelebilirken, Türkiye’nin Türkçüleri ile Atatürkçülerinin bir araya gelerek, Atatürk cumhuriyetine birlikte sahip çıkmaları artık gerçekleştirilmelidir.  Ayrıca küreselleşme adı altında başlatılmış olan yeni sürecin orta çağ eğilimlerini öne çıkarmaya başladığı bugünün olumsuz koşullarında, insanlığın uygarlıktan vazgeçmemesi kararlılığı çizgisinde bir batıcılık akımı da beşinci siyaset tarzı olarak, bugünün siyasal gündeminde en başta etkinliğini korumalıdır. Türkiye’yi yöneten hükümetler ve de siyasal iktidarlar, devletin kuruluş aşamasında yaşanan gelişmeleri her zaman için dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Üç tarzı siyasetin yetersiz kaldığı noktada Türk ulusu beş tarzı siyaseti düşünebilmelidir. Osmanlıcılığın geride kaldığı bir dünyada, dinciliğin din ve mezhep kavgalarına zemin hazırladığı öncelikle görülmelidir. Tarih kitapları okunursa tarihin   ders alınması gereken oyunlarla dolu olduğu görülecektir. İmparatorlukların yüz yıl önce geride kaldığı bir dünyada, insanlık ya çağdaş cumhuriyetler ve ulus devletler çatısı altında ilerlemenin yollarını arayacak ya da siyasal aldatmacalarla postmodern senaryolara teslim olarak, yeni bir orta çağın yolcusu olacaktır. Zenginliğin bir avuç insanın elinde toplanması halk kitlelerini yoksulluğa mahkûm ederken, cumhuriyetlerin diktatörlüğe dönüştüğü ve ulus devletlerin de alt kimlik parçalanmalarıyla bölünmeye doğru sürüklendiği bir ülkede, insanlığın zorla bir kaos ortamına süreklenmesine izin verilmemelidir. Üç tarzı siyaset ile yola çıkan Türkiye bugün için beş tarzı siyaseti tartışma aşamasına geldiyse, bu durumun dikkatlice yeniden değerlendirilmesi ülke ve dünya barışı açısından zorunluluk kazanmaktadır. Önümüzdeki dönemde  değişen koşullar  ve yeni ortaya çıkan uluslararası süreçlerde yeni siyaset tarzlarının öne çıkabileceği ihtimali ile Türkiye  her şeye hazırlıklı olmalıdır.   

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN