Türk Dil Kurumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Dil Kurumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2021 Salı

TÜRK KİM VE TÜRKLÜK NE? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRK KİM VE TÜRKLÜK NE? 

                 Türklük ve Türk kavramları genel olarak birlikte kullanılmaktadır. Türklük bir milletin adı olarak tarih sahnesinde kendisini göstermiş ve bu milletin içinden çıkan kişiler de kendilerini Türk olarak isimlendirmişlerdir. Türklük bir olgu ya da oluşum olarak dünyanın gündemine gelirken, Türkler de bu milletin içinden çıkarak ve bu milletin yaşadığı ülkeler ile devletleri yöneten bir grup insan olarak görülebilir. Ne var ki, Türk toplulukları ile devletlerini yöneten Türkler zaman içerisinde aynı milletin içinden çıktıklarından dolayı, sosyolojik ve tarihsel olarak benzer özelliklere sahiptirler. Onların zaman içerisinde kazanmış oldukları ortak özellikler, Türk milletini tarih sahnesine çıkartırken aynı zamanda bugünün ulus devletlerine giden yolda, Türklerin de kendi ulus devletlerine sahip olarak tarihin belirlenmesinde önde gelen rollere sahip olacaklarını gösteriyordu. Etniklik olgusu ve her insan toplumunun bulunduğu ve yaşadığı bölgelerden gelen ayrı etnik özelliklerin yarattığı farklı yapılanmalar, beş büyük kıtanın değişik bölgelerinde yaşayan her insan topluluğunda özgün yansımalar yaptığı için, bugün beş binden fazla ayrı kültürel topluluk ile birlikte, iki yüzden fazla da ulus devlet tarih sahnesinde, siyasal ve sosyal serüvenlerine bugün de devam etmektedirler.

                Belirli özellikler üzerinden farklı karakterlere sahip bulunan insan toplulukları, zaman içerisinde kişilik ve anlam kazanarak geleceğin ulusal toplumlarının oluşumunda etkili roller oynamışlardır. Etnik yapılanmalar tarihsel süreçlere belirginlik kazandırırken, o dönemin gerçeklik dünyasını yansıtıyordu. Ulus olgusu daha sonraki aşamada ortaya çıkan yeni bir yapılanma olarak bugünün gereksinmelerini karşılamaya yöneliyordu. Etnik yapılanmaların geride kaldığı bir süreç içinde, uluslar günümüzde dünden gelen siyasal ve sosyal birikimi bugünün koşullarında yaşatabilecek kurguyu temsil etmektedirler. İnsanların doğdukları ve de yaşadıkları bölgelerin özelliklerini yansıtan etnisiteler, aradan geçen zaman dilimleri boyunca uzun süre birlikte yaşamaktan ileri gelen toplumsallaşmaların ortak ifade edildiği ulusların, yaşam süreçlerine dahil olmalarını sağlamışlardır. İnsan nüfusunun giderek artması üzerine oluşan kalabalıklar yeni yeni toplumlar yaratırken, beraberinde toplumların uluslaşmalarına da katkı getiriyorlardı. Etnik grup kapsamına giren halkın aidiyet bilinci ise, bir süre etnik kimlik kavramı ile karşılanmaya çalışılmıştır ama bir süre sonra ulusların tarih sahnesine çıkışı üzerine artık kimlikler ulusallık çizgisi üzerinden belirlenerek açıklanmaya başlanmıştır. İnsan toplumlarının sosyal yapılarından etnik grupların doğduğu gibi yavaş yavaş belirginlik kazanan ulusal özellikler de önce uluslaşma süreçlerini daha sonraki aşamada da ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışlarını hızlandırmıştır. Etnik topluluklar daha geriden gelen ilkel toplumları ifade ederken, ulusal toplumlar ise uluslaşma süreçlerinin tüm birikimlerini bünyelerinde bütünleştirerek tümüyle temsil etmeye çaba göstermektedirler.

                Ulusculuk akımları zaman içerisinde dünyadaki ulusları yaratırken ve uluslar da kendilerini toparlayarak yollarına devam ederlerken, ulusal toplumlar ve ulusçuluk hareketleri birbirine karışarak yeni bir bütünlük oluşumunu hızlandırmışlardır. Bu iki kavram hem birbirlerinin ortaya çıkışlarını desteklemiş hem de geleceğin ulus devletine giden yolda birbirlerini destekleyerek, yirminci yüzyılın güçlü ulus devletlerinin ortaya çıkmasında birlikte etkin olmuşlardır. Bugünün modern ulus devletleri topluca ele alındıkları zaman, günümüzün uygarlık düzenini temsil ettikleri açıkça görülmektedir. Uluslar hem toplumlarına hem de devletlerine bir ulusal kimlik kazandırırken, aynı toplumun içinden çıkan kişilere de ulusun bir parçası olduğunu gösteren ulusal kimliklerini kazandırabilmektedirler. Uluslar tarihsellik yapılanması ile kendi toplumlarının içinden gelen bir yenilenme ve süreklilik eğilimi içinde oluşmaktadır. Bugünün dünyasında modernizmin simgesi olan ulus devletlerin oluşumunda da uluslar önde gelen etkiler yaratarak yönlendirme yapmaktadırlar.

                Türkiye Cumhuriyeti tarihten gelen bir ulus devlet olarak, tarihin çeşitli dönemlerinde gündeme gelmiş olan Türkçülük akımlarının ortaya çıkardığı siyasal ve sosyal birikimin günümüzdeki kalıcı yansımasıdır. Dünyanın tam ortasında varlığını sürdüren bir devlet modeli olarak Türkiye Cumhuriyeti yaşadıkça geçmişten gelerek geleceğe yönelen Türkler, tarih sahnesinin temel aktörleri olmaya devam edeceklerdir. Milattan önceki eski çağlarda Çin devletinin komşusu olan bölgelerde ilk olarak tarih sahnesine çıkmış olan Türk toplulukları, zaman içerisinde devletleşerek   o dönemin büyük Çin devletine sınır komşusu olmuş ve halen uzaydan görülebilen büyük Çin Seddi ile yüz yüze gelince, geri dönerek dünyanın doğu bölgelerinden göçler yolu ile batı bölgelerine ve merkezi coğrafyaya yayılmışlardır. Bu nedenle, Türkler birbirine yapışık bir ana kara görünümündeki üç büyük kıta olan, Asya, Afrika ve   Avrupa kıtalarında yayılarak geriye dönük on bin yıllık yaşam sürecinin her dönemin de devletler kurarak, Türklüğün ve Türk kimliğinin bugüne dönük hem koruyucusu hem de taşıyıcısı olmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında Anadolu yarımadası gibi bir merkezi ülkede açık kimliği ile bir Türk devleti kurulurken, devletin kurucu önderi ve ona bağlı olarak hareket eden bilim kurullarının araştırmaları ile hem insanlık tarihi hem de Türk tarihi üzerinde önemli araştırmalar yapılmıştır. Bu aşamada Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu oluşturularak, kurulmakta olan modern Türk devleti bilimsel temeller üzerine oturtulmaya çalışılmıştır.

                Modern Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türklerin tarihsel süreç içindeki yerlerini araştırırken, Milattan önce on binli yıllara kadar giderek iz sürmüş ve bugünün çağdaş Türk devleti ile Türk topluluklarının nerelerden geldiğini belirlemeye çaba göstermiştir. Bugünkü Türk dünyasının geçmişi aranırken, Asya-Avrupa ve Afrika üçgenindeki Türk devletleri teker teker incelenmiş, bunların kökeninde var olan Mezopotamya dönemi ile, bu dönem öncesindeki Hun, Avar, Göktürk ve Uygur dönemleri ele alınarak tartışılmış ve Mezopotamya öncesi dönemde, Büyük Okyanus’ta var olan iki yüz bin yıllık Mu kıtası ilgili uzmanlara araştırma yaptırılarak, tarihin ilk dönemleri ile Türk toplulukları arasındaki bağlantılar belirlenmeye çalışılmıştır. Temelde bir Asya uygarlığı olan Türklerin Sümerler ile etnik bağlantılara sahip oldukları ve Sümerlerin de Mu kıtasının batışı üzerine, Asya kıtasına çıkan Uygurlar ile akraba oldukları tespit edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde üç kıta üzerinde tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletlerinin, hemen hemen hepsinin birbirleri ile sosyal ve siyasal bağlantılar içinde bulundukları araştırmalar sonucunda tespit edilmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında imparatorluklar sona ererken, yeni bir ulus devletin temelleri sağlam zemine atılmaya çalışılmış ve bugünkü çağdaş Türkiye Cumhuriyeti böylesine özenli ve titiz çalışmaların sonucunda dünya sahnesindeki kalıcı yerini alabilmiştir. Tarih araştırmalarına göre Türklerin geldiği bölge Mu kıtasıdır ve Mezopotamya bölgesi de Sümerler aracılığı ile Türklerin dünya sahnesine çıktığı ülke olarak öne çıkmaktadır.

                Türklerin Orta Asya bölgesi ile bağlantıları araştırılınca, tarih kitaplarında Ergenekon gibi çeşitli efsaneler, mitolojik olaylar ve senaryolar öne çıkmaktadır. Konuyu bu noktadan ele alarak Türklerin yüzden fazla devlet kurduğu Türk dünyasının fazlasıyla malzemeye boğulduğu ve esas kaynaklar olan Rus ve Çin arşivleri incelemelere açılmadığı için, daha tam olarak birbirini tamamlayan kaynak ve çıkış bağlantıları yeterli biçimde bütünleştirilememiştir. Hun, Avar, Göktürk, Uygur, Hazar gibi büyük Türk imparatorluklarının incelenmesi sonrasında ortaya çıkan bilimsel malzemelerin   tam anlamıyla incelemelere açılması ve bunların üzerinde tarih ve siyaset bilimleri açısından tamamlayıcı açıklama ve değerlendirmelerin yapılmasıyla, Türk kimdir ve Türklük nedir gibi asıl soruların bilimsel yanıtlarının verilebileceği anlaşılmaktadır. Tarih öncesi dönemler, Proto-Türkler, Türklerin kurmuş oldukları devletler ve imparatorluklar ve diğer devletlerin izlediği çizgiler birbirine bağlı bir biçimde incelendiği aşamada, ancak netleşmiş ve kesinleşmiş bir Türk tarihinden söz edilebilmektedir. İlk çağ dönemindeki Proto-Türkler ile bugünün çağdaş dünyasının Türklerini birlikte ele alarak incelemek, son derece zor bir bilimsel çalışma olarak geleceğin genç Türk bilim adamları ve araştırmacılarını beklemektedir. Türk kimliği ve Türklük olgusu ancak bu aşamadan sonra belirginlik kazanabilecektir.

                Türk devletleri genel olarak kurucusu olan devlet adamının adı ile bütünleştiği için Türklerin kurmuş olduğu devletlerde millet adı geçmez ama, Mete, Timur, Cengiz, Selçuk, Osman gibi kurucu imparatorların adı, Türk kökenli halkların devletlerinin resmi kimliği olarak benimsenmiştir. Aslında Atatürk’de bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurmuş olduğu devletin kurucu başkanı olarak Kemali İmparatorluğu adı altında yeni bir devlet kurabilirdi. Ne var ki, yirminci yüzyılın bilimsel bilgi birikiminin çağdaş cumhuriyetçi bir çizgide ulus devlet anlayışına dayandığı için, Atatürk’te kendi döneminin devlet adamı olarak hareket etmiş, Türklerin tarihinde ilk olarak kendi adına değil ama Türk ulusu adına bir ulus devlet kurmuştur. Böylece modern Türk devleti Kemali adı ile değil Türk kimliği ile kurularak, çağdaş uluslar ailesinin önde gelen bir üyesi olmuştur. Türk devletlerinde eskiden bu yana var olan kurucu önderin ismi ile devlet kimliğinin bütünleştirilmesi geleneği, ilk kez modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile aşılırken, uygarlık tarihinin önde gelen büyük ulusu olarak Türkler, bir kez daha olumlu adım atarak çağdaş uygarlığın verileri ile Türk ulusunu ve dünyasını buluşturmuştur. Soğuk savaş döneminde Rus ve Çin kaynakları kapalı tutulduğundan gerçeklere ulaşma konusunda genç araştırmacılar, Çin ve Rusya gibi emperyalist devletlerin baskılarını aşarak sonuca ulaşamamıştır Sovyetler Birliğinin dağılması ile başlayan küreselleşme döneminde açık toplum ilkesi öne geçince, Türk araştırmacılar Pekin ve Moskova yollarını arşınlamaya başlamışlardır. Ruslar ve Çinliler ile iç içe geçmiş bir tarihin üçüncü Asya ulusu olan Türkler’in, gerçek kimliklerini ve tarihsel varlıklarını ortaya çıkarabilme doğrultusunda geçmişten gelen bilimsel kaynakları değerlendirerek, Türk kimliğinin ve de Türklük olgusunun bütün yönleriyle açıklık kazanması doğrultusunda geleceğe dönük yeni bir açılımı bugünün koşullarında tamamlamaları gerekmektedir.

                Çağdaş Türklük araştırmaları yeni dönemin koşullarında hızla gelişirken, üç kıtadaki Türklük olgusunu tamamlayıcı bir biçimde Amerikan Kızılderililerinin Türklüğü, ya da Aztek ve Maya gibi eski uygarlıkların Türklük bağlantıları öne çıkarılarak, dördüncü kıta olan Amerikan topraklarında ki Türk varlığı öne çıkarılarak tartışılmaktadır. Avrupa’nın orta bölgelerindeki taş devrinden kalma Türk izlerinin belirlenmesi sırasında İran gibi bir ülke ile Turan bağlantılarının ağırlık kazandığı Asya kıtasına dönülerek, eski ve yeni çalışmalar arasında jeopolitik bağlantılar kurulmaya çalışılmaktadır. Türk halkları ya da Türk asıllı topluluklar konusu tarihin önde gelen sorunlarından birisi olmasına rağmen, aynı zamanda dünya coğrafyasının da öncelikli önem taşıyan konuları arasında yer almıştır. Türklük olgusu ele alınırken millet kavramı ulus ve halk kavramları ile birlikte incelenerek bütünsellik içinde bir Türk kimliği ortaya konmaya çalışılmış ama bilimsel çalışma alanının çok geniş olması yüzünden tarih ve coğrafya bilgilerinin tam olarak bilimsel bir tasnife kavuşturulması mümkün olamamıştır. Hun imparatorluğu döneminde gevşek bir düzen içinde kavimler birliği olarak hareket eden Türk devleti, daha sonraki aşamada devletin başına Mete hanın geçişiyle merkezi bir güç haline dönüşerek Türk varlığının geleceğinin korunmasına öncelik verilmiştir. İnsanlık tarihinin son beş bin yılında imparatorluklarla bugünlere gelen Türklük olgusu, kozmopolit ve heterojen toplum yapıları yüzünden, birlik ve bütünleşme açılarından fazlasıyla zorlanarak dağılma tehditleri ile boğuşmak zorunda kalmıştır. Bu tür bir tarihsel süreç içinde Türklerin birliği ve birliktelikleri hemen sağlanamamış ve kozmopolit toplum yapısı bu koşullarda denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Türk tarihine bir imparatorluk oluşturarak katkı sağlayan Köktürkler, bir anlamda bugünkü Türk devletinin de tarihten gelen isim babaları olmuşlardır. Avar imparatorluğuna bağlı olan topluluklar içinde yer alan Köktürkler daha sonraki dönemde ayrılarak ve güçlenerek yeni bir imparatorluk yapılanması ile tarihteki yerlerini almışlardır. Türklüğün tarihsel olarak oluşumunda Köktürklerin bir devlet olarak etkileri olumlu destek sağlamıştır. Ural-Altay bölgelerinde bir araya gelen beş yüz aile aracılığı ile oluşturulan Köktürk imparatorluğu, bugüne kadar kurulmuş olan Türk devletlerinin çıkış noktası ve Türk kimliğinin dayanak noktası olarak önem kazanmıştır. Köktürk devleti Türklüğün devletleşmesi açısından önemli bir dönemeç yaratmıştır. Orta Asya bölgesinin Türklüğün ana vatanı haline gelmesi, bir anlamda Köktürk imparatorluğunun eseri olmuştur. Bu nedenle Türk tarihi Köktürk devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yaşanan dönem olarak açıklanabilir.


                Bugünkü Türk devletinin adı olan Türklük, Köktürk devletinin bu kimliği benimsemesi ile başlayan bir sürecin sonucudur. Türk tarihinin temel kaynaklarından birisi olan Orhun Kitabelerinde Köktürk devletini kuranlar “TÜRÜK “olarak adlandırılmaktadır. Türk asıllı bir Hazar boyu olan Macaristan’da ise Türklere TÖRÖK adı verilmektedir. Hazar devleti döneminde ise Türklere TURUK ya da TURK adı verilmekteydi ... Kök-Türk adı ise kitabelerde Kültigin ve Bilge Kagan ile ilgili bölümlerde geçmektedir. Kök-Türk adı kitabenin bazı yerlerinde “idi oksızlık”kavramı ile birlikte kullanılmakta ve bağımsızlığını kazanmış anlamına gelmektedir.  Siyasi anlamda hiçbir yere bağlı olmayan, bağımsız bir siyasal otoritenin devletleşmesi olgusu burada anlatılmaya çalışılmaktadır. İki kavramın birlikte kullanımı Köktürk devletinin devlet organizasyonu ve bağımsız siyasal organizasyon ile tamamlanarak öne çıkmasını anlatmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Köktürk kavramı bir boy ya da kavim adı olmaktan çıkarak, siyasal bir organizasyon olan devletin adı olarak geçerlilik kazanmaktadır. Nitekim Köktürk devleti daha sonraki aşamada kendi hegemonyasını kurduğu alan ile kendi egemenliği altına aldığı tüm boy ve  sosyal toplulukları  gene  kendi çatısı  altında  birleştirerek, devletin birliği ve bütünlüğü  ilkesini  uygulama alanına getirmiştir .Orhun Kitabelerinde devleti kuran esas kitlenin Türkler olduğu,” Türk Bilge Kagan”ının Tanrı”dan kut aldığı  ve kutsanmış topluluğun temsilcisi olarak  Gök-tengri tarafından tüm aile ve hanedan üyelerine  verilen kutsama yetkisinin devletin başlangıç noktası olduğu belirtilmiştir. Türk töresinde devlet kuran Türk hanedanı üyelerinin hepsine eşit ölçülerde tanınmış olan siyasal güç ve yetkilerin, kavimlerin birleştirildiği devletin çatısı altında tek ve bütün bir otoriteye dönüştürülerek, devletin özü çizgisinde Türklüğün devamlılığı sağlanmıştır. Köktürk devletinin kuruluşu ile birlikte Türk adı devleti kuran kabile ile birlikte bu devlete bağlı tüm unsurları tanımlayan ve birleştiren siyasal bir projenin adı olmuştur. Bu nedenle, Köktürk adı tüm Turan bölgesinde yaşayan Türk boyları ve kavimlerini kapsayacak bir devlet modeli olarak kullanılmaktadır.

                Türklüğün tarihsel gelişim süreci devlet kuruculuğu ile paralel gelişmiştir. Türk soyundan gelme ve kutlu olmak gibi bir özellik, bu yönde bir makam tarafından kutsanarak hakan üzerindeki karizmatik iktidar gücünü teslim ediyordu. Türk hakanlarının yaşam boyu iktidarda kalmaları mümkün değildi çünkü Tanrı kut verdiği gibi hatalı ve yanlış durumlarda verdiği kutu geri alarak hakanın görevden alınmasını sağlayabilirdi. Bu çizgide yaşam boyu hakanlık Türk devletlerinde yasaktı.  Böylece devlet yönetiminde yozlaşma ya da gerilemenin önü kesiliyordu. Devleti kuran toplumsal unsurların siyasal birimi olan budun, soyların ve kavimlerin birliği ile ortaya çıkan siyasal birliğin adı olarak devreye giriyordu. Türkistan, Türkiye ya da Turan bölgelerinde birlikte yaşayan Türk asıllı toplulukları tıpkı benzer bir biçimde Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, tek bir pota içinde eritilmesi düşünülerek Türklük olgusu yaratılmıştır. Ortak bir bölgede yaşam ve kader birliği, birlikte yaşama isteği ve gelecekte toplumsal bütünlük içinde var olma iradesinin kurumsal bir yapılanmaya doğru kavuşturulması ile, Türklük bir siyasal ve toplumsal oluşum sürecinde dünya haritası üzerindeki yerini almıştır. Türk topluluklarının Türk devletlerine dönüşme sürecinde ana merkez olarak görev yapan Kök-Türk devleti, bugüne kadar devam edip gelen Türk devlet yapılanmasının ortaya çıktığı aşamadır. Budunların birleşmesinden meydana gelen Kök-Türk devleti boy, kavim ve budun birliklerine dayanıyordu ama kan birliği tam olarak aranmıyordu, ya da kan ve ırk birliği hiçbir zaman dayatılmıyordu.  Akraba boyların birleşmesiyle oluşan budunlar birliği farklı kan ve etnik gruplardan gelenleri dışlamamış aksine, hakanın aracılığı ile bu gibi grupların da budunlar birliğinden oluşan toplumsal bütünlük içinde, bir anlamda çok kültürlü yapılanmayı kabul ederek birlikte yaşam arayışlarına girmişlerdir. Tarihi kitabelerde Kazak, Kırgız, Karluk, Türgiş, Uygur ve benzeri budunlardan ayrı ayrı söz edilmiştir. Kök-Türk devletinin kuruluşu ile Türk adı geleceğe yönelik bir çizgide ölümsüzleştirilmiştir. Kök-Türk devleti ile Türk kimliği öne çıkmış ve Türk devletlerinin bugüne kadar ayakta kalması sayesinde de Türklük yapılanması zaman içinde bir olgu haline gelerek, geleceğin dünyasında Türklerin gene önde gelen bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Yenisey kitabelerinde rastlanan Oğuz Türkleri Kök-Türk devletinin kuzey bölgelerine yerleşerek Türklüğün bir araya gelmesi ve bütünleşmesi için çaba göstermişlerdir.

                Eski Türkler de toplumsal örgütlenme, hep bir bölgede birlikte yaşayan toplulukların düşmana ve dışarıdan gelenlere, saldırı ya da işgal hareketlerine kalkışanlara karşı, kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla dayanışma ve iş birliği içine girdikleri ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele ettikleri, Yirminci yüzyılın başlarında Türkiye’deki Kuvayı Milliye hareketi ile görülmüştür.  Türklerin ulusal birliğini sağlama yolunda Kök-Türk devleti yetersiz kalarak devre dışı kaldığı aşamada, Uygurlar doğu Türkistan’da örgütlenerek Türk kimliği ve varlığının korunabilmesi doğrultusunda bugüne kadar süren bir ulusal mücadele yürütmüşlerdir. Türk devletlerinde, devlete düşen ilk işin yoksul halk tabanı içinde yaşam mücadelesi veren budunlara sahip çıkarak, devleti ülkesi ve milletiyle bir bütün haline getirmek olmuştur. Kavimler ve boylar birleşerek ortak yaşama doğru yöneldikçe Türk devletleri ve boyları çağdaş medeniyet yolunda uygarlaşmaya başlamışlardır. Bir aile soy ya da kavim adı olarak ilk kez öne çıkan Türk kavramı, zamanla büyük bir milletin adı haline gelmiştir.  Türk devletleri budunlar birliği olarak tarih sahnesine çıktıkça, Türk kimliği ve varlığı güçlenerek bugüne kadar yoluna devam etmiştir. Türklerde hiçbir zaman ırkçılık ya da etnik ayrımcılık uygulamalarına izin verilmemiş, bunun tamamen aksine uygarlık yolunda ilerlerken toplumu bir araya getiren asabiyet bağı olarak Türkçülük, daha da yaygınlık kazanarak etkinlik alanını genişletmiştir. Boylar ve kavimler birleşirken Türkleşmişler ve aynı zamanda Türkleşirken de uygarlaşmışlardır. Bugünün koşullarında Turan, Türkistan ve Türkiye coğrafyalarında Türk toplulukları daha özgür ve uygar bir yaşam mücadelesi vererek geleceğin barış ortamı için çaba göstermektedirler. Yüzyıllar önce kazanılmış olan Türklük duygusunun yeni dönemlerde de devam etmesiyle birlikte, Atatürk’ün isabetli bir biçimde dile getirdiği, sonsuza kadar Türklüğün ve Türk devletlerinin yaşaması sorunu aşılmaktadır. Türklük olgusu Türk kimliğinin ardından devletleşince, Türklük siyasal bir yapılanma kazanarak, Türk kimliğinin geleceğe dönük bir kurumsallaşma içinde arlığını koruyarak sürdürmesi sağlanabilecektir.

                Türkçülük bir siyasal akım olarak, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin ortaya çıkarak Osmanlı devletini bir ulus devlete dönüştürme mücadelesine girdiği aşamada gün yüzüne çıkmıştır. Fransız devrimi sonrası Avrupa devletlerinde uluslaşma ve ulusçuluk akımları başlayınca, Osmanlı imparatorluğunda bu doğrultuda Yeni Osmanlılar Cemiyeti kurularak bir Osmanlı ulusu yaratma çabalarına girişmişlerdir. Ne var ki uzun zaman diliminde bir Osmanlı ulusu yaratılamayınca bu sefer Türkistan ve Türkiye hattında güçlü bir tabana sahip bulunan Türkler ve Türkçülük, öncelik kazanarak öne geçmişlerdir. On sekizinci yüzyılın ortalarında başlayan bu hareketler Osmanlı devletini sarsarken, Osmanlı ahalisinin de Türkistan ve Turan coğrafyaları üzerinden geçmişten gelen Türk kökenlerine doğru bir geri adım atmaya başladıkları görülmüştür. Türkiye’de ilk Türkçüler Tanzimat dönemi edebiyatçıları olmuşlardır. Tanzimat döneminin getirdiği özgürlük ortamında Osmanlı aydınlarının gelecek arayışı içine girmeleriyle birlikte, ulusalcılık başlamış ve eli kalem tutanlar Osmanlı yerine Türk ulusu yapılanmasını o dönemin gerçek koşulları çerçevesinde yazarak ve konuşarak, bu doğrultuda bir kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Dil bilen Tanzimat edebiyatçıları ulusçuluk akımını örgütlemeye çaba gösterirlerken, Osmanlı devletinin son yıllarında geleceğin ulus devleti olarak gündeme gelecek Türkiye Cumhuriyeti’nin müstakbel kurucuları olarak Türkçüler ile cumhuriyetçi kadrolar   aynı dönemde ve birlikte yetişiyordu. Kurulacak ulus devlet hem bir Türk devleti hem de bir cumhuriyet rejimi olarak düşünüldüğü için, geleceğin yapılanma sürecinde Türkçüler ve Cumhuriyetçiler birlikte mücadele ederek, Kuvayı Milliye örgütü çatısı altında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kurucuları olarak tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlardı.

                Tanzimat dönemine gelmeden önce Türklerin Asya tarihi, Orhun Abideleri ile birlikte, Türk asıllı bilim adamlarının el yazısı olarak hazırlamış oldukları Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati Türk isimli büyük sözlüğü ile gene bir Türk asıllı yazar olan Ali Şir Nevai’nin hazırlamış olduğu Muhakematül Lügateyn isimli Türk tarihi ile ilgili eserler, Türkçülük akımının kütüphane kanadından gelen kaynaklar olarak Osmanlı döneminde değerlendiriliyordu. Tanzimat yıllarında yenilikçilik arayışları ile gündeme gelen Türkçülük hareketleri daha sonraki yıllarda devreye giren Meşrutiyet dönemlerinde gelişmeler göstermiştir. Paris ve Londra gibi batı ülkelerinin önde gelen üniversite ve başkentlerinde devreye giren Jön Türk hareketleri de Türkçülük arayışlarının yeni bir çizgiye yönelmesinde etkili olmuşlardır. İkinci Meşrutiyet dönemine kadar Türkçülük akımları çeşitli yazar ve bilim adamlarının eserlerinde dağınık ve karışık bir yapılanma içinde görünüyorlardı. İkinci Meşrutiyetin ilanı ile içine girilen özgürlük ortamında, Türkçü yazar ve bilim adamları bir araya gelerek Türkçülük akımı üzerinde daha geniş görüşmeler yapabiliyorlardı. Osmanlı imparatorluğu dağılırken her alt kimlikli topluluk kendi bağımsızlığı için mücadeleye kalkışırken, Osmanlı devletinde en son ulusçu hareket olarak Türkçülük geriden geliyordu.  Türkler, Türk asıllı ve Türkçü düşüncelere sahip bulunan Osmanlı imparatorluğunun ana unsuru ve devletin temel direği olarak görüldükleri için, Osmanlı dağılana kadar imparatorluktan yana bir tavır içinde olmuşlardır. Misakı Milli mücadelesi verilirken Türkçüler ilan edilen ulusal topraklardan vazgeçmemişler ve imparatorluk sonrasında da yeni ulus devletin sınırlarını oluşturan Misakı Milli sınırları içinde yeni Türk devletinin kurulabilmesi için yeni Türkçü yaklaşımlar geliştiriliyordu. Abdülhamit’in imparatorluğun dağılmasını önlemek amacıyla uyguladığı İslamcı politikalarına karşı Türkçüler, Türklük bilinci içinde Türk Birliğini savunarak yeni kurulacak devletin de bir Türk devleti olarak doğması ve geçmişten gelen Türk bölgelerinin de bu devlete bağlanması hedefi doğrultusunda mücadele ediyorlardı.

                İkinci meşrutiyet döneminin özgürlük ortamında, devlet ve Türk topluluklarının geleceği için en tutarlı yaklaşımları Türkçülük hareketleri geliştirmiştir. Böylece yüzyıllarca imparatorluk rejimlerinde Türkçü çizgilerden uzaklaşmış olan Türk asıllı Osmanlı ahalisi imparatorluğun ve milletin geleceğini kucaklamaya hazırlanıyordu. Özgürlük ortamında dünyanın ve ülkenin geleceğini tartışma şansını elde eden Türkçüler, emperyalistlerden hızlı hareket ederek, daha sonraki aşamalarda gündeme gelebilecek yeni Türk devletinin yapılanması doğrultusunda çalışmalar yapıyorlardı. Dergi ve gazetelerde Türkçülük akımının temsilcisi olarak öne çıkan fikir adamlarının geleceği yazmaya başlamalarıyla birlikte Türkçülük akımı biçimlenmeye başlamış ve eski Osmanlı ahalisi hızla Türklük bilincini kazanarak Türk milletinin yeniden yaratılması doğrultusunda imparatorluk coğrafyası içinde kesin ve kararlı bir yönlendirme içine giriyorlardı. Önce edebiyat daha sonra tarih yazılarıyla öne çıkarılan Türkçülük akımı işin içine bilim adamlarının da girmesiyle birlikte, bilimsel bir temel üzerine oturtularak geleceğin siyaseti cumhuriyetçi ve Türkçü kadrolar tarafından biçimlendirilmiştir. Siyasal bir kişilik üzerinden önem kazanmadan yola çıkan Türkçüler siyasal kimliklerini, imparatorluk sınırı içinde yaşamakta olan etnik ve dinsel toplulukların ayrılarak ülkeyi bölme maceralarına kalkışmaları üzerine kazanmaya başlamışlardır. Alt kimlikli grupların kendi küçük devletçiklerini kurma hayallerine  karşı çıkarak, ülkenin birliği ve bütünlüğünü her türlü bölücülüğe karşı savunmaya başlayan Türkçülük akımı, ülkenin geleceği için geçmişini irdelemeye başladığı noktada  tarihteki Türk devletleri üzerinden  toplu bir değerlendirmeye girdiği zaman , tarih öncesi dönemden gelen Proto-Türkler, Türk imparatorlukları ve üç kıtaya dağılmış olan Türk toplulukları gerçekliği ile karşı karşıya kalınca, açıktan Türkçülük yapmaya başlamıştır. İlk çağlardan bu yana sağlam bir temel üzerine oturan Türk tarihi Türkçülük akımının ana kaynağı ve dayanağı olmuş, bugünkü Türkçülük birikiminin kendini yenileyen devletleşmelere zemin hazırlamasıyla birlikte Türkçülük akımı hızla hayata geçirilerek Türkiye ve Türk dünyasının yeniden yapılanmasında tarihi ve sosyolojik gerçekler üzerinden yeni siyasal yapılanmalara gidilebilmiştir. Modern Türk dünyası ve Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir birikimin uygulama alanına aktarılmasıyla birlikte Türklük olgusu en üst düzeyde savunulabilmiştir.

                 Osmanlı devletinin son yıllarında etkinlik kazanan ve ülkeyi yönlendirmeye başlayan Türkçülük akımı, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde kazanılmış olan siyasal içeriğe tam anlamıyla sahip çıkarak ve Türk ulusal devriminin önderi Atatürk’ün arkasında durarak, içeriden ve dışarıdan gelen her türlü deney ve birikimlerin verileri doğrultusunda modern bir Türk devleti kurulabilmesi için Atatürk’ün önderliğinde çaba gösterilmiştir. Ümmetten millete geçiş amacıyla, ulusal bir devrim yapılarak çağdaş anlamda Türk devleti yaratılabilmesinin önü açılmıştır.  Türkçülük akımının zamanla Türk milliyetçiliğine dönüşmesi ile birlikte, ulusal devrimin her açıdan cumhuriyet devrimlerine açık bir yöne girmesine zemin hazırlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da örgütlenen Türkçülük hareketi de Rusya’da yaşayan Türk asıllı aydınların Ak ülke adı verilen Anadolu yarımadasına göçünü gündeme getiriyordu. İmparatorluklardan ulus devletlere dönüş döneminde, çok uluslu devlet yapılanmaları içindeki alt kimlikli toplulukların kendini tanıma çizgisinde bir kendine dönüşe doğru yönelmesiyle birlikte Osmanlı Türkleri de kendi gerçeklerine yönelmek şansını elde etmişlerdir. Yedi yüzyıl boyunca dünyanın merkezi devleti olarak üç kıtada at koşturarak güvenlik sağlamaya çalışan Osmanlı Türkleri, devletin bittiği aşamada kendi gerçeklerine dönerek kim ve ne oldukları gibi sorulara yanıt aramaya başladıkları ve daha sonrada bu konudaki bilgi birikimini sistemli bir biçimde dile getiren Türkçülük akımı içinde yer alarak, çağdaş Türk devletinin insan unsuru gibi hareket etmişlerdir. Böylece bir yandan Türk devleti kurulurken, diğer yandan da eski Osmanlı ahalisinin Türk milletinin eşit vatandaşları olarak Türkleşmeleri sağlanmıştır. Osmanlı modelini karakterize eden alt kimlikçi, cemaatçi ve ümmetçi yaklaşımlar yerine Türk’e dönme çizgisinde Türkçülük ve milliyetçilik akımları birlikte örgütlenerek, kısa bir zaman dilimi içinde Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti oluşumu tamamlanabilmiştir. Her zaman Osmanlı devletine sadık bir topluluk olarak kalan Türkler, büyük devletin güvenliği için alt kimliklerin bastırılmasıyla ve bölgesel güvenlik sorunları ile uğraşırken, kendi özgürlüklerini ve kişiliklerini yitirerek, dünya ticaretinin bekçiliğine mahkûm bırakılmışlardır.

                Türkçülük akımı İttihat ve Terakki döneminde yaygınlık kazanarak   zamanla Osmanlı bölgesinde egemen olan düşünce akımı konumuna geliyordu. Balkan savaşı sonrasında Panislamizm ile batı emperyalizmi karşıtı antiemperyalizmin yolları ayrılıyordu. Türkçülük akımı Anadolu yarımadasında etkili olmaya başlayınca, ulusal kurtuluş hareketi bu süreçte Türkçü bir kimlik kazanarak, yeni Türk devletinin kuruluşunu gerçekleştiriyordu. İdeali olmayan ve üyelerine bir gelecek vaad etmeyen ulusların yaşaması mümkün olamayacağından, genç Türk devletinin kurucuları Misakı Milli Antlaşmasını ilan ederek, Türk devleti ve milletini gelecekte var edecek yeni devletin hem sınırlarını hem de programını ilan ediyorlardı. Panslavizm akımının gelişmesine Panislamizm akımı yeterli bir karşı koyuş başaramayınca, Macaristan merkezli   PanTuranizm ve PanTürkizm akımları Hazar devleti kökenli Türk ve Macar boyları tarafından geliştirilerek gündeme getiriliyordu Böylece Türklüğün yeniden dünya konjonktüründe yerini almasında Hazar Türklerinin torunu olan Macarlar, üzerlerine düşen tarihi misyonu koruyarak Türklük olgusunu savaş alanındaki çekişmenin içine çekiyorlardı. İmparatorlukları çökerten Birinci Dünya Savaşı ulus devletlerin önünü açarken, Türk uluslaşmasını da bir cihan savaşı sınavından sonra özgür bırakıyordu. Pan-Türkizm böylece siyasal alana yeni bir alternatif olarak girerken, Pan-Siyonizm, Pan-Slavizm, ve Pan-Germenizm gibi bölgesel hegemonya arayışlarının önü kesiliyordu. Pan-Turanizm üzerinden bölgeye getirilen Pan-Türkizm akımı Osmanlı, Türkistan ve Rusya Türklerinin gelecekte tıpkı Çin ve Rusya halklarının yaşadığı gibi birlikte ve kardeşçe bir ortak yaşam düzeni içine girmelerini sağlayarak, dünya barışına yardımcı olacaktır. Türk kimliğinin belirlenmesi ile başlayan Türkçülük akımı, Türklüğün varlığını ortaya koyduktan sonra, yeni gelinen aşamada dünya barışı için Türk boylarının bulundukları yerlerde bir araya gelmeleri, yani bir büyük Türk devletini dünyanın yeni dengelerini oluşturmak üzere “Birleşmiş Türk Devletleri Birliği “adı altında oluşturmalarının artık zamanı gelmiştir.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

19 Nisan 2021 Pazartesi

TÜRK’E DOĞRU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRK’E DOĞRU

         TÜRK’E DOĞRU, Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulmadan önce başlatılmış olan Türk’e, Türklüğe ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna yönelme doğrultusunda başlatılmış bir vatansever hareketinin adıdır. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında doğmuş ve yetişmiş, yeni eğitim almış kuşaklar, yüksek öğretim aşamasından geçince çökmekte olan imparatorluk devletinin yıkılışına karşı yeni arayışlar gündeme gelmiştir. Özellikle Fransız devrimi sonrasında Osmanlı gençleri Avrupa ülkelerinde tahsil yaparak çıkış yollu arayışları sürdürmüşler ve zaman içerisinde Osmanlı ülkesini de Avrupa uygarlığının uzantısı olabilecek, çağdaş bir yaşam düzenine dönüştürmeye çaba gösteriyorlardı. Müspet bilimin fakülte ve üniversite düzeyinde örgütlendiği aşamada, Osmanlı gençleri de uygun gördükleri Avrupa ülkelerinde yüksek öğrenimlerini tamamlayarak ve Atatürk Türkiye’sine koşarak çağdaş cumhuriyetin kuruluş aşamasının erleri ve neferleri olarak öne geçiyorlardı. Atatürk Cumhuriyeti olarak modern Türkiye’nin ortaya çıkmasında son derece etkili oluyorlardı.

         Saray yönetiminin çökmesi üzerine önce halk kitleleri ile bütünleşmeye öncelik verilerek halka doğru hareketi başlatılıyordu. Halkevlerinin ve Halkodalarının ülkenin dört bir yanında açılması üzerine cumhuriyeti kuran parti, ulus devleti halkçı cumhuriyet açılımı ile bir araya getirerek ulus devlet ile halkçı cumhuriyet rejimi bütünleştirmesine yöneliyordu. Rusya’dan gelen Türkçülük rüzgarları doğrultusunda yeni devletin adında bir millet ismi olarak Türkiye kavramı belirleniyordu. Millet Mektepleri, Türk Ocakları ve Halkevleri gibi kitlesel örgütlerin kurulmasından sonra, ülkede yepyeni bir devletin çağdaş toplumu oluşturuluyordu. Paris ve Londra gibi batılı başkentlerde okuyan genç Osmanlılar buralarda öğrendiklerini hemen devreye sokarak Avrupa benzeri   çağdaşlaşma düzenine bir an önce geçiş için girişimlerde bulunuyorlardı. Halkevleri çatısı altında arayışlar halka doğru hareketi içinde bütünleşirken, o dönemde önceleri çok aktif olan ama daha sonraları da iç ve dış baskılar nedeniyle kapatılmak durumunda kalınan Türk Ocaklarından yetişen Türkçüler öne geçerek, yeni bir Türk’e doğru hareketinin öncülüğünü yapmaya çalışıyorlardı. Bu Türkçüler arasında, 27 Mayıs sonrasında Halkevleri genel sekreteri olarak tanımak şansına sahip olduğum Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu önde gelen bir yere sahip olarak Türk’e doğru hareketinin önderliğini yapıyordu. Yıllarca edebiyat alanında çalışan Baltacıoğlu, aynı zamanda pedagoji eğitimi de almış olan bir sosyoloji uzmanıdır. Dil, Tarih ve Coğrafya eğitiminden geçerek uzun yıllar bilim adamı ve öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Türkiye’deki Türkçülük hareketlerinin önde gelen temsilcilerinden olan Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu bilimsel çalışmalarını tamamladıktan sonra, Kırşehir milletvekili seçilerek Anadolu halkının içine çıkmaya çalışmıştır. Bu makalede, Türk’e Doğru hareketinin öncüsü olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu‘nun Türkçülük hareketini başlatmış ve halk kitlelerini yazdığı Türk’e Doğru kitabını kitlelere öğretmek üzere hareketin öncüsü konumunda kitabını yayınlamıştır. Türk İslam Enstitüsü ile Uluslararası Sosyoloji kurumlarında yetişmiş olan yazar, Türk’e Doğru kitabıyla Türklere Türkçülük öğretmiştir.  

         1942 yılında İş Bankası Kültür yayınları arasında basılan ve daha sonra Cumhuriyetin genç kuşakları için üçüncü kez yayınlanan bu eser, Türkiye’deki Türkçülük birikimi açısından önde gelen kaynaklardan birisidir. Önce gazete yazılarıyla ortaya konan kitabın içeriği daha sonraki aşamada kitaplaştırılınca bilim çevrelerinden önemli ölçülerde ilgi görmüş ve Türklük ile ilgili her konuda bir temel çıkış noktası olmuştur. Yepyeni bir Türk toplumu yaratmak için her yol denenmiştir. Bir oldu bitti ile işgale kalkışılan Osmanlı toprakları üzerinden yeni bir gelecek kurmak üzere yola çıkıldığında, öz benliğini arayan Türk toplumunun ve emperyalist işgale karşı çıkan Türk gençliğinin ideolojik çizgisi, yeni dönemde Türkçülük olarak seçilmiş oluyordu. Dünya savaşı sırasında Türk ulusu bir yandan Avrupalaşarak modern dünyaya açılıyor diğer yandan da Asyalı kökenden gelen geleneksel değerlerini zaman içinde elinden kaçırarak millet olma hakkını veren özellikler geride kalıyordu. Yaşanmakta olan zaman dilimi içinde imparatorluk düzeni geride kalırken yeni bir cumhuriyet dönemine açılım yapılıyordu. Böylesine köklü değişimin yaşandığı dönüşüm aşamasında artık eskiden olduğu gibi yeni doğan çocuklar anne ve babalarına benzemiyordu. Yeni doğan nesillerin artık eski kuşaklara benzememesi ile birlikte imparatorlukların dağınık ortamından çıkılıyor ve yeni kurulmakta olan ulus devletlerinin yeni toplum yapılanmalarına doğru bir eğilim öne çıkıyordu.

         Avrupalılaşan milletler uygarlığın yolunda emin adımlarla geleceğe doğru yönelirlerken, orta Asya’dan yola çıkarak Akdeniz’in bağrına doğru yol alan Türkler, sürekli bir hareketlilik içinde oldukları için, biz kimiz ve neyiz ya da nereden gelip nereye gidiyoruz gibi soruların yanıtlanmasında, Tanzimatçılar ve Meşrutiyetçiler gereken önlemleri alamadıklarından, gerekli olan yanıtları tam olarak karşılayamamışlardır. Osmanlı kimliğinden Türk kimliğine geçiş zaman almış ve böylesine büyük bir dönüşümün tamamlanmasında bilim ve kültür adamlarının çaba gösterdiği arayışlar geleceğe yönelik girişimlerin sürekliliğini sağlamıştır. Milliyet fikri, yüksek benlik fikri, orijinal oluş fikri, öz kültür fikri, kendine inanma fikri, kendine güvenme ve yeterlilik fikri, kendi ülkesini diğerlerinden daha yeterli ve iyi bulma fikri, ulusun tarihi varlığına inanma düşüncesi, ülkenin dününe, bugününe ve yarınına sahip çıkma düşüncesi vatanseverler tarafından yerine getirilen ülke görevi uluslaşmakta öncülük görevini yerine getirmiştir. Yabancı ülkelerin kültürünü ve ahlakını ve felsefesini kendisininkinden üstün bulanlar yabancı kültürlerin esiri olmaktan kurtulamazlar. Bu tür toplumlar da bağımsız bir biçimde ayakta kalamadıkları için ayrı bir uluslaşma sürecine giremezler. Emperyalist saldırılara ve yabancı egemenliğine karşı koyamayanlar yabancı kültürlere teslim olanlar millet olma şansını elde edememiştir. Milliyet şuuru ya da ulus olma bilinci diğer toplumlara karşı bir üstünlük bilincidir. Bu nedenle milliyet şuuru hiçbir zaman aşağılık duygusu ile birleşemez. Her ulus diğerlerinden ayrı olmak, bağımsız bir yaşam düzeni kurmak, yaşam savaşında kendi yolunu belirlemek üzere ulus olma bilincini kullanabilir. Milletler sahip oldukları üstünlük duygusu sayesinde diğer uluslara karşı mücadele ederler ve böylece uluslararası düzeni bir barış ve kardeşlik ortamı konumuna getirirler. Dünya tarihi açısından bu konulara bakıldığında batı medeniyetinin çıkış noktası olan Avrupa kıtasının, aynı zamanda ulus devletlerin tarih sahnesine çıkış yeri olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır. Uluslaşma sürecinde ulusun adı Türk olarak belirlendiğine göre, uluslaşma, bağımsızlaşma ve çağdaş toplum olma aşamasında artık her şey Türk’e doğru olacak ve Türkleşilecektir.

         İsmail Hakkı Baltacıoğlu’na göre, Türkçülük başlıca üç aşamadan geçmiştir. Türklük ise tarihsel bir olgu olarak toplumsal yapıda yerini almıştır. Türklük bir oluşum olarak toplumdaki yerini alırken Türkçülük üç aşamalı bir gelişme çizgisi göstermiştir. Önce düşünce boyutunda, daha sonra duygusallık aşamasında ve son olarak da iradi çizgide Türkçülük akımı toplum içinde gelişmeler göstermiştir. Necip Asım Harp okulunda öğrenciliği sırasında imparatorluğun çeşitli yerlerinden gelen Arap, Çerkez ve Boşnak öğrencileri görünce, kendisini de doğal bir tepki içinde Türk olarak ifade etmiştir. Osmanlı gibi çok uluslu bir imparatorluğun çeşitli bölgelerinde öncelikle Türkçülük bir düşünce olarak öne çıkmıştır. Necip Asım‘ın Harbiye öğrenciliği sırasında kendisinin alt kimlik boşluğunu Türklük ile ifade etmesi imparatorluktan ulus devlete geçiş aşamasının belirginlik kazanmasıdır. Harp okulu gibi devletin merkezini oluşturan bir yüksek eğitim kurumunda kimlikler arası çekişme ve rekabet aşamasında Türklük oluşumunun öne çıkışı artık Türklüğün zamanının geldiğinin normal göstergesi olarak görünmektedir. Bu gibi gelişmelerin kültür ve sanat ortamlarına yansıması da Türklük oluşumunun toplumsal düzeyde gelişimini tamamlamasına katkıda bulunmuştur. Romantik ya da sentimental düzeyde Türkçülük arayışları da Osmanlı toplumundaki Türkçülük hareketlerinin desteklenmesine katkılar getirmiştir.

         Fikri ya da hissi düzeydeki Türkçülük hareketlerinin birbiri ardı sıra öne çıkarak güçlenmesinden sonra, üçüncü aşama olarak iradi Türkçülük öne çıkmıştır. Türkçülük akımının gelişmesinin son aşamasında Atatürk gibi bir hareket önderinin ortaya çıkması Türkçülüğün gelişimi açısından çok yararlı olmuştur. Atatürk’ün ulus devleti kurarak başkanlığını üstlenmesi, Türkçülüğün şahlanmasında zirvedeki tepe noktası olmuştur. Küresel emperyalizmin karşısına çıkarken yeni Türk devleti oluşumu, Atatürk’ü önder seçerek iradi Türkçülüğün en önemli adımını atmıştır. Atatürk işbaşına gelene kadar Türk hareketi başsız kalmış ama hareket önderini bulunca o zaman en zirve noktasına ulaşan Türkçülük hareketi, bütün dünyaya karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dan selam durarak egemenliğini ilan etmiştir. Atatürk’ün Ankara’ya gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisini açmasından sonra Türkiye’nin önderi Atatürk aynı zamanda bütün Türk dünyasının önderi olarak görülmüştür. Avrupa eğitimi almış olan Mustafa Kemal’in devlet başkanı olması üzerine yeni Türkleşme oluşumu Avrupa uygarlığına yakın durarak bu birikimden en çağdaş düzeyde yararlanmasını bilmiştir. Her alanda Türkçü çalışmaları başlatan Atatürk, Türk Dil Kurumunu kurarak dilde Türkçülük akımını öne çıkarmış ve genç cumhuriyet devletinin destekleri ile Misakı Milli sınırları içinde Türkçe dilini konuşmayan hiç kimse bırakılmamıştır. Dil alanındaki hareketlilik daha sonraki aşamada edebiyat ve toplum ağırlıklı alanlarda yansımamış, aydınların tembelliği yüzünden cumhuriyet yönetiminin devrimciliği yaygınlık kazanamamıştır. Atatürk asker kökenli bir cumhurbaşkanı olarak devleti ve toplumu kucaklayarak, çağ atlatacak adımları birbiri ardı sıra atarken, ülkede sosyal ve siyasal alanlarda toplu bir sıçrama yaşanmış ve Ortaçağ imparatorluğundan çağdaş cumhuriyete geçiş süreci tamamlanmıştır. Atatürk’ün başlattığı Türkçülük devrimi sırasında ülkedeki aydın potansiyelinin tümüyle devrimi desteklememesi yüzünden Atatürk her aşamada karşı devrimci güçler ile karşı karşıya kalarak mücadele etmek zorunda kalmıştır.

         Tarihin derinliklerinden gelen, Alman, Fransız, İngiliz ve İtalyanlar gibi büyük uluslar tarihin her döneminde var oldukları için olaylara ve gelişmelere bağlı bir yaşam düzeni çizgisinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türkler’de batının önde gelen büyük ulusları gibi tarihin her döneminde var olan ve dünya haritası üzerindeki gelişmeler doğrultusunda hareket ederek, bugünün önde gelen ulus devletlerinden birisine sahip olmuşlardır. Orta çağ imparatorluğundan çağdaş ulus devlet toplumuna dönüşürken, Türk toplumunun gösterdiği çabaları dikkate alınırsa o zaman devrime giden yolun açıldığı görülmektedir. Ne var ki, batının ileri ülkelerindeki kültürel ve bilimsel değerler doğu toplumunda gavurluk, alafrangalık, züppelik ya da psikopatlık gibi uyumsuzluk rahatsızlıklarına dönüşmekte ve doğulu toplumların batının çağdaş uygarlığı ile birlikte var olabilmesinin çok fazla mümkün olamayacağını ortaya koymaktadır. Batıcı aydınların sırtlarını kendi toplumlarına dönerek her türlü iş birliğine yönelerek hareket etmeleri sonucunda, Türk halkı ile aydınları arasında kopma noktaları gündeme gelmiştir.

         Türkiye’nin çağdaş bir ulus olma çabası öz milliyetçilik ve ciddi medeniyetçilik açısından doğru görülen bir yöneliştir. Türkiye Avrupa ve Asya arasında kalan ve iki kıtanın da özelliklerini barındıran bir ülke olarak sahip olduğu öz kültürünü merkezi nokta olarak korumak ve bu noktadan ortaya çıkarak hareket etmek durumundadır. Türkiye geleneksel kültürden koparken ve batı kültürü ile yakınlaşırken gene kendisi olmak üzere hareket etmiş ve bu konuda çeşitli devrimler yaparak kararlı bir biçimde cumhuriyet yolunda hedefe yönelmiştir. Türkler gibi asil bir milletin tarihin derinliklerinden gelen yönleri geleceğin Türkiye’sini yaratmak açısından yeterli destek sağlamıştır. Cihan savaşları ile kapalı toplumlar geride kalırken uygarlık dünyasının ışıltıları giderek karanlıkta kalan ülkeleri de aydınlatmaya başlamıştır. Vicdan alınmaz ama medeniyet alınır. Bu doğrultuda bütün ülkeler kendi aralarında medeni ilişkilere girerek geleceğin barış ve refah düzenini el birliği ile kurabilirler ve geleceğe dönük daha güvenli bir ortam üst düzeyde bir yaşamın öncüleri olabilirler. Kendi kültürünü kaybederek yolunu şaşıranlara milli birikimi ayakta tutan kültür merkezlerinde yeterli destek ortamları oluşturarak yola devam edilmelidir. Avrupa medeniyeti tankları, topları, uçakları tam anlamıyla kapitalist batı uygarlığıdır. Kapitalizmde her şey vardır ama vicdan ve ahlak olmadığı için Türklerin geçmişten gelen sosyal ve siyasal birikimlerine gereksinme her zaman vardır. Medeniyet alınır ama vicdan ya da ahlak alınamaz. Çağdaş dünyaya ayak uydurma girişimleri bir aşamaya kadar anlayışla karşılanabilir ama her ulusun kendi geleceği için bir durma noktasında kendine dönmesi gerektiği, ulusun ve ülkenin gelecekte varlıklarını koruyabilmeleri açısından zorunlu görünmektedir. Bu aşamada kendine dönmesi gereken halk kitleleri değil ama aydınlardır. Küresel değişimler her geçen gün farklı bir dünya yaratırken yeryüzü daha hızlı dönmekte ve bu yüzden de uçurumun kenarına doğru sürüklenilmektedir. Her toplumun okumuş kesimleri aydın tavrı ile kendi halklarına öncülük de yapabilirler, ama bunun tamamen tersi bir çizgide kendi çıkarları doğrultusunda dışarıyla iş birliği yaparak, kendi ülkelerinin halk kitlelerinin geride kalmalarına yol açarak, yoksulluk ve geri kalmışlık çıkmazından ülkelerinin kurtarılması işinde üzerlerine düşen milli görevleri yerine getirmeyebilirler. İşte böyle bir noktaya gelindiğinde Türklük olgusu gene güme gitmektedir. Böylesine olumsuz gelişmelerin önünün kesilmesi için ananelerin canlandırılması gerekir.

         Halktan kopuk aydınlarda var olan anane düşmanlığını dikkatle incelemek gerekmektedir. İrtica ve muhafazakarlıktan bıkmış olan aydınların anane düşmanı kesilmeleri toplumsal alanda çekişme ortamı yaratmıştır. Anane fikrinin irtica ile aynı anlama geldiği bir aşamada, milli kültürün yıllardır sürüp gelen kurallarını temsil eden ananeler öne çıkarılarak toplum ve devlet yapısının ana merkezleri korunabilmektedir. Anane demek tam anlamıyla bel kemiği demektir. Toplum, devlet ve millet yapılarının dayandığı ananeler sayesinde eski düzenler bugünlere kadar gelebilmekte ve varlıkları gene bu bel kemikleri ile de korunmaktadır. Ananeler var oldukça milletler de var olur ve bu milletlerin devletleri de siyasal düzenlerini korurlar. Ananeler toplumları ve devletleri ayakta tutan dış akıl ürünleridir. Ananeler kalıcı örflerdir ve milli soyun özünü oluştururlar. Ananelerin orijinleri mitolojilere dayanırlar. Ananeler orijin, kafa ve ruh birliği olarak toplumlardaki milli kaynaşmaları yaratan ögelerdir. Bir ülke ya da toplum yapılarının istikrarı ananelerin güçlü olması ve bu sayede devam etmesi ile mümkün olmaktadır. Türklerin yeni yüzyıllarda yoluna devam ederek cumhuriyet rejimini sürdürebilmesi için gene siyasal geleneklerden gelen ananelerin dikkatli biçimde uygulamaya getirilmeleri gerekmektedir .

         Çağdaş uygarlık insanlık diye bir kavram üretmiştir. Her şeyin ölçüsü insan kabul edilmiş ve bu doğrultuda insanlık her şey için son bir değerlendirme ölçüsü olarak ele alınmıştır. Son yüzyılda iki büyük dünya savaşının çıkması ve bu doğrultuda büyük savaşların kıtalar üzerinde yaygınlık kazanması üzerine Birleşmiş Millet örgütlenmesi kurulmuş medeniyet kavramının bir uzantısı anlamında insaniyet kavramı öne çıkarılmış ve daha sonra da bu kavram üzerinden insan hakları başlığı altında hukuk alanının yeniden düzenleyen, yeni bir yapılanmaya Birleşmiş Milletler çatısı altında girilmiştir. İnsan toplumları arasında barış, sevgi ve iş birliği yaklaşımlarının yaygınlık kazanarak küresel bir barış ortamı yaratılmasında insaniyet kadar insan hakları kavramları da önde gelen doğrultularda etkin olmuşlardır. Sosyologlara göre hukuk ve ahlak diye iki ayrı kurum yoktur. Hukuk ahlakın yazılı ve örgütlü biçimidir. Ahlak her toplumun içinden çıktığı için milli olmak zorundadır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ni ideal bir hukuk devleti konumuna getirebilmek üzere hukuki Türkçülük adı altında yeni bir adım atılması gerekiyordu. Hukukta milli bir yapılanma sağlamak üzere hukuk alanında var olan bütün temel ananelere dayanan yeni bir düzen oluşturulması gerekmektedir. Yabancı kurallara karşı yerli hukuk ananelerine dayalı bir hukuk düzeni kurulması gerekmektedir. Türk hukuk tarihinin her açıdan bilimsel olarak incelenmesi ve bu aşamadan sonra milli bir hukuk düzeni kurulması amacıyla düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir. Milli ananelere uygun düşmeyen yabancı hukuk kuralları ve ananelerine karşı çıkılması ve bunların zaman içinde hukuk düzeninden çıkartılarak temizlenmeleri gerekmektedir. Hukukun Türkleşmesi, Türk devletinin kurulmasına giden yolda ana dönemeçlerden birisi olmuştur. Türk devletlerinde eskiden olduğu gibi geleneksel değerler ve saygı düzeni içerisinde milli terbiye, talim ve eğitim ile   adap düzenlerinin sağlanmasında da hukukta esas kabul edilen ananelerin dayanak noktası alınmasında yarar vardır. Ayrıca tiyatro ve sahne sanatları alanında da verilen eğitimin milli tiyatro yapılanmasını geliştirerek sürdürmesi Türk’e doğru hareketinin temelinde öne çıkması gerekmektedir. Edebiyatta kendine dönecek Türkler kültür sanat dünyasına yeniden Türklük eserlerini taşıyacaklardır.

         Uluslaşma sürecinde Türklük kavramının kullanılması özellikle edebiyatın biçimlenmesinde rol oynamaktadır. Bu yolda tiyatro ve sahne eserlerinin yazılması Türk düşün dünyasında Türk’e doğru hareketini hızlandırarak, ülkeye yeni eserlerin kazandırılmasını sağlamıştır. Hiç kimse Türk tiyatrosu fikrine karşı çıkmamış ama gene de sahne sanatlarında Türkleşme hareketleri ağır işlemiştir. Geleneksel Türk sahne sanatlarının dünya Tiyatrosuna armağanı olan Hacivat ve Karagöz gösterileri eski zamanlardan bu yana her dönemde etkili olan bir Türk çıkışı olmuştur. Avrupa ülkelerinin müzik ve sanat gösterileri sergileyen merkezlerine benzeyen kültür ve sanat yapılanmasına giden yollara benzer çeşitli girişimler, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında da uygulanmaya çalışılmıştır. Türk halkının ananevi tiyatrosu olan orta oyunu, meddah, kukla, tuluat. Hacivat ve Karagöz gibi geleneksel Türk sahne sanatlarının ürünleri sürekli olarak  sahnelerde sergilenmişlerdir. Yabancı eser fazlalığı yüzünden bir milli tiyatro sorunu ortaya çıkmış ama genç cumhuriyetin Kültür bakanlığı tiyatro eseri yarışmaları düzenleyerek, Türk tiyatrosunu yabancı eserlerin baskılarından kurtarmıştır.

         Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu yarım yüzyıl boyunca çıkardığı YENİ ADAM başlıklı aylık fikir dergisi ile siyaset dahil hemen her alanda Türklük, Türkçülük ve milli devlet olmanın getirdiği sorunlar üzerine kamuoyu oluşturabilmek üzere çabalar göstermiştir. Akdeniz gibi bir büyük denizin ortasında yer alan Türkiye’nin de kendi yolunda giderek mimarlık alanında da Türk ülkesinin sınırları içinde bulunan çeşitli taşların toplanması ve birlikte kullanımıyla kesin hatlarıyla bir Türk mimarisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir millet kendi kültürünün özgünlüğüne sahip çıkabiliyorsa o zaman hiçbir yabancı kültürün etkisinde kalamaz. Ev düzeninde geleneksel Türk mimarisi öne çıkarılırken, benzeri biçimde bahçe uygulamalarında da Türk stili bahçe ve çevre düzenlemeleri geliştirilmiştir. Resim alanında da Türk’e doğru bir arayış öne çıktığı zaman geleneksel Türk karakterli resim, boya ve desen çalışmalarını öne çıkartan çalışmalar, çeşitli sergiler ve gösteriler ile kamuoyunun önüne çıkartılmışlardır. Dünkü ve bugünkü halk resimlerinin incelenerek ortaya çıkan ana karakterdeki ananevi Türk resmi belirlenmeli ve bu aşamadan sonra tüm resim çalışmalarında bu tür bir yapı esas alınmalıdır.

         Şehircilikte Türkçü çizginin belirlenmesiyle yeni bir dönem başlatılmalı ve bu doğrultularda bütün şehirlerde yeni yerleşim planları eski Türk kentlerindeki yapılara uygun bir biçimde yeniden yapılanma uygulamalarına yönelinmesi bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Şehirler yeniden yapılandırılırken, heykelde öne çıkan  yenilikler kentlerde yeni ürünler aracılığı ile kamuoyuna yansıtılmalıdır. Giyim, kuşam, süslemecilik, müzik ve ses sanatları alanlarında yeni tür sanat eserleri sergilenmelidir. Teknoloji alanı ile birlikte yayın ve neşriyat konularında da yenilikçi çalışmalar gerekmektedir. Düşünce hayatında Türkiye’nin öne geçebilmesi için Felsefe de Türk’e doğru yönelen bir çıkışa gereksinme vardı. Felsefe alanında yeni bir Türkçü akımın ortaya çıkışı ile birlikte bir Türk felsefesine geçiş olabilecekti. Benzeri bir biçimde devlette, toplumda ,rejimde Türk’e doğru yönelişler, Türklüğün her alanda kendini yenileyerek güçlenmesi açısından yarar sağlayacaktır. Her Türk vatandaşı ülkesine karşı vazifesini yaparsa beklenen olumlu gelişmeler kendiliğinden gerçekleşebilecektir. Yurdunu seven, devletini sayan Türkler, Türk’e doğru hareketinin öncüleri olacaklardır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

12 Ekim 2020 Pazartesi

DEMOKRATİK ATATÜRKÇÜLÜK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

DEMOKRATİK ATATÜRKÇÜLÜK

                           Atatürk’ün eseri olan Türkiye Cumhuriyeti  yüzüncü yılına yaklaşırken, eskiden olduğu gibi gene  Atatürkçülük tartışmaları ile  uğraşmakta  ve her geçen gün ortaya çıkan yeni durumlarda  Atatürk yaşasaydı şöyle davranırdı ya da Atatürk böyle yapardı gibi ahkam kesmeler sürüp gitmekte, Türk toplumunun bütün fertleri bir türlü ortak bir Atatürkçülük üzerinde anlaşmaya varamamaktadır. Büyük Atatürk’ün söylev ve demeçleri tek tek incelendiği zaman, hemen hemen her konuda bir devlet adamı olarak duygu ve düşüncelerini ifade ettiği görülmekte, bir ulus devlet kurucusu  önder olarak, Türk ulusuna her alanda  gerçekleri söyleyerek  yön göstermeye çalışmıştır. Durum ve koşullara göre değişen ortamlarda farklı görüşlerini dile getirmekten çekinmeyen Mustafa Kemal, bir siyaset ve devlet adamı olarak  görüşlerini her fırsatta ifade ederek, Türkiye’de bir ulusal bilincin  üst düzeyde oluşmasına   çaba göstermiştir. Bu nedenle, düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyerek, dünyaya Türkiye’den ya da başkent Ankara’dan bakışın yansımalarını  kendi ulusu ile paylaşmaya çalışmıştır. Çok okuyan bir siyasetçi olarak, çeşitli kaynaklardan  öğrendiklerini ve bilgilerini, Türk kamuoyu ile paylaşmaya öncelik vermiştir.

              Atatürk’ün söylev ve demeçleri incelendiği zaman birbiriyle çelişmeyen ama birbirini tamamlayan görüşler geliştirmeye çalıştığı  anlaşılmaktadır. Siyasetin tam göbeğinde  her gün çeşitli olaylar ile boğuşurken bile genel doğrularını ve yönlerini korumaya çalışmış, hiçbir zaman bunları geride bırakarak farklı çizgilerde yaklaşımlar ortaya koymamıştır. Yaşanan anın ve içinde bulunulan koşulların getirmiş olduğu farklı durumlarda bile, Atatürk’ün  kendisiyle çelişmediği görülmekte ve bu doğrultuda  inançlı ve kararlı bir  tutum ile gerçeklerle yüz yüze gelerek  söylev ve demeçlerini sürdürmüştür. Atatürk ile ilgili bütün kayıtlar, belgeler ve dokümanların yayınlanmış olduğu  bu aşamada, Türk devletinin kurucusunun bütün sözleri yeniden didik didik edilerek, Atatürk’e saldırı için bazı karşıt merkezler ellerinden geleni yapacaktır. Ne var ki aradan uzun yıllar geçmesine rağmen, Atatürk’ün  söz ve yazılarının belirli bir bütünlük oluşturduğu gözlemlenmekte ve bu bütünlük içinde de ortaya izlenen çizginin tutarlılığı çıkmaktadır. İmparatorluğun yıkılma döneminde asker olarak orduda görev yapan bu büyük önder, cihan savaşı sonrasında bir de ulusal kurtuluş savaşı vererek  bütün dünyayı şaşırtmış ve  batının büyük emperyalistlerine meydan okuyarak, geleceğe dönük genç bir cumhuriyet  rejimi kurmuştur. Yaşamının her döneminde çeşitli yazıları ve sözleri ile geriye büyük bir malzeme bırakmış olan Mustafa Kemal’in  bıraktıkları, yeni nesiller için büyük bir  miras olarak Türk gençliğine yön göstermektedir. Devletin kuruluşunda, kurucu önder tarafından oluşturulan  ulusal çizgi; hem Türk gençliği, hem de Türk ulusu için büyük bir anlam taşımakta, ülkenin birliği ve bütünlüğünün korunabilmesi, devletin güçlü bir biçimde varlığını  sürdürerek yoluna  devam edebilmesi açısından, uyulması gereken tutum ve davranışlar ile çeşitli   hukuk ve ahlak kurallarının büyük önderin  büyük bir mirası olarak her geçen gün daha fazla anlam kazanmaktadır.

           Atatürk’ün söylev ve demeçleri, Atatürk’ten sonraki dönemlerde izlenecek yol ve yöntemlerin belirlenebilmesi açısından önem kazanmıştır. Atatürk yaşarken, onun  yönetimi altında bir araya gelebilen Türk ulusu, Ata’sını yitirdiği zaman öksüz kalmış, büyük bir boşluğa sürüklenmiş ama  daha sonra toparlanarak , büyük önderin izinden yürümeye karar vermiştir. Atatürk varken, Atatürkçülük diye bir akım ya da düşünce biçimi yoktu, Atatürkçülük  Ata’nın  yitirilmesinden sonra bir ulusal akım olarak çıkmıştır. Türk ulusu, devletini kuran  Atatürk’ü yitirdiği andan itibaren, O’nun izinden gitmeye başlamış, Atatürk’ten geri kalan yazılı malzeme ve belgeler Atatürk ile ilgili  arşiv kaynakları olarak, ülkenin önde gelen kamu kurumları tarafından incelenerek  ve üzerlerinde bilimsel çalışmalar yapılarak, gelecek kuşaklara daha sistemli bir Atatürk birikiminin yansımasına çalışılmıştır. Başta Türk  Tarih Kurumu olmak üzere, Türk Dil Kurumu, Ankara ve İstanbul Üniversiteleri  ve diğer bilimsel kuruluşlar Atatürk’ten Türk ulusuna  kalan  tarihsel birikimin iyi bir değerlendirmesini yaparak, Türk ulusunun gelecekte de Ata’sının izinden gitmesi için çaba göstermişlerdir. Böylece, devletin resmi kurumları ile ülkenin önde gelen kamu kurumları, devlet kurucusu öndere sahip çıkarak, O’nun bıraktığı yerde O’nun izinden gidilmesini sağlayacak bir Atatürkçülük  görüşü  oluşturmuşlardır. Her devletin kuruluş aşamasında görülen geçiş dönemlerinde, devletlerin kurucu önderlerine bağlı kalarak O’nun izinden gidilmesini sağlayacak kurumsal adımlar attığı ve daha sonraki aşamada da kurucu önderden kalan her türlü mirasın kurumlaştırılması için yeni yapılanmalara gidildiği görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti de yeni kurulmuş olan genç bir devlet olarak, geleceğe dönük bir kurumlaşma aşamasına geçtiği noktada, devletlerarası rekabet düzeni içinde ayakta kalabilmek ve varlığını gelecek dönemlere taşıyabilmek  amacıyla, kurucu önderden kalan söz ve yazılı malzemeler doğrultusunda  bir resmi görüşün oluşturulması için  girişimlerde bulunmuş ve çalışmalar yürütmüştür.

                 Atatürk bir kurucu önder olarak devletin öncüsü olduğu gibi bir de ulusal  kurtuluş savaşı kazanmış  komutan olarak aynı zamanda ulusun da kahraman lideri idi.  Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucusunun izinden giderek kendine göre  resmi bir Atatürkçülük görüşü geliştirirken, Türk ulusu da kendisini var eden ulusal kurtuluş savaşının muzaffer  başkomutanının  izinden gitmeye karar veriyor ve bu doğrultuda çeşitli örgütlenmelere yönelerek, Atatürk’ten kalan birikim doğrultusunda O’nun izinden gidilmesini sağlayacak bir ulusal yolu gene Atatürkçülük olarak benimsiyordu. Bir tarafta devlet kurucusundan sonrası için O’nun yolunda örgütlenirken, ulusal toplum da  kendisini var eden  kahramanın çizgisinde yoluna devam edebilmek üzere  yeniden yapılanarak  uygar dünya içerisindeki yerini alıyordu. Birinci dünya savaşı sonrasının soğuk savaş yıllarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti  hem iki siyasal kutup arasında kalıyor hem de dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortalarında  Müslüman bir bölgenin içinden laik bir devlet olarak dünya sahnesine çıkıyordu. Böylesine kritik bir bölgede ve tarihin en zor dönemlerinden birisinde Türkiye Cumhuriyeti gibi ulusal, üniter ve merkezi bir laik devletin oluşturulabilmesi, ancak  Atatürk gibi güçlü bir komutan ve devlet adamının dehası ile mümkün olabiliyordu. Kapitalist ve sosyalist devlet modellerini redederek yola çıkan Kemalist hareket aynı zamanda İslam dünyasının tam ortasında bir de laik devlet oluşturarak diğer devletlerden apayrı bir yol izliyordu. Kapitalizm ya da sosyalizm felsefe olarak red edilirken, İslam dini toplumsal bir gerçek olarak kabul ediliyor ama  devlet yapılanması, ülkenin içinde bulunduğu jeopolitik  koşullar dikkate alınarak laik bir model olarak  tamamlanıyordu  Hiçbir modele ya da  ideolojiye dayanmayan bu farklı yapılanma, Türklerin  dünyanın ortalarında kendine özgü bir yol izleyerek bağımsızlık düzenine kavuşmasını gündeme getiriyordu. İşte  bu tavır, yeni Türk devletinin kendine özgü bir yoldan ilerlemesinin önünü açıyor ve kurucu önderin ortaya koymuş olduğu çizginin geleceğe dönük bir süreç içinde süreklilik kazanmasına giden yolu açıyordu. Sosyalizm ve Kapitalizmin red edildiği ülkede izlenen farklı yol zaman içerisinde batılılar tarafından Kemalizm olarak adlandırılıyordu. Atatürk sonrasında  O’nun yolundan gitmenin  adı da Atatürkçülük olarak  belirleniyordu. Atatürk sonrası dönemlerde böylece  hem devlet hem de ulus kurucu önderlerinin izinden giderek Atatürkçü bir çizgi içinde geleceğe dönük bir biçimde  ilerliyorlardı. Bugün çok tartışılan Atatürkçülük  tarihsel anlamda böylece gün yüzüne çıkıyordu.

              Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk sonrası  zaman dilimi içinde çeşitli dönemlerle karşı karşıya kalıyor ve yılların ilerlemesi karşısında ayakta kalabilmek amacıyla bir var olma mücadelesi içine giriyordu. Bu nedenle de her dönemin farklı koşullarına göre uyum sağlayabilen bir Atatürkçülük anlayışı geliştirildiği için, Atatürkçülük denilen siyasal akım ya da düşünce çizgisi  giderek birbirinden farklılıklar arz eden değişik  tutum ve davranışların adı olmak durumunda kalıyordu. Değişen dönemlerin kendine özgü koşullarında,  devletin resmi kurumları ya da toplumun önde gelen ulusal kuruluşları  çalışmalarını sürdürürken, gene Atatürkçülük adına hareket ediyorlar ve büyük önderden kalan birikimi değerlendirmeye çalışırlarken  çok farklı eylemlere kalkışabiliyorlar ya da yepyeni bir  yaklaşımı Atatürkçülük adına gündeme getirerek  uygulama alanında eylemlere  girişebiliyorlardı. Tek parti döneminde Milli Şef Atatürkçülüğü, Demokrat Parti döneminde  liberal bir Atatürkçülük, dinci kesimlere ödünler verilmesini gündeme getirince  laik kesimlerde tepkisel bir Atatürkçülük gelişiyordu. Bunu izleyen  yıllarda  ortaya çıkan  27 Mayıs döneminde de, bu kez askeri bir içerik kazanan yepyeni bir Atatürkçülük anlayışı ileri sürülüyordu.  Yeni bir anayasaya kavuşan Türkiye’de bu durumdan  yararlanmak isteyen sol akımlar çok etkili çalışmalar yapınca ve  bu gibi etkinlikler sokağa dökülünce  ülkede anarşi ve terör olayları birbirini izliyor  ve  bu duruma tepki olarak  daha tutucu bir çizgide merkez sağda yer alan daha katı bir Atatürkçülük anlayışı ortaya çıkıyordu. Soğuk savaşın son dönemlerinde, Sovyetler Birliği Türkiye üzerinde etkisini artırmağa başlayınca, bu kez batılı ülkeler sol hareketleri  terörize  ederek, Türkiye’nin  kamp değiştirmesini önlemeğe çalışıyorlar ve bu durumda  Atatürkçülük daha katı ve askeri bir siyasal çizgi haline getiriliyordu.

           İki kutuplu dünya koşullarından yararlanarak Türkiye’ye yerleşen batılı emperyalist ülkeler, sistemin bekçisi olan Nato’yu çok etkili bir biçimde  Türkiye’de örgütleyince, artık Atatürkçülük  Nato’nun eline geçiyor ve Türk ordusunu bütünüyle Atlantik emperyalizmine bağımlı kılma sürecinde  Natoculuk Atatürkçülük olarak ifade edilmeğe başlanıyordu. Atatürk’ün antiemperyalist kimliği göz ardı edilerek, komünizm düşmanı ve sol karşıtı bir çizgide Nato’cu Atatürkçülük örgütleniyor ve bu doğrultuda iki ara dönem askeri müdahaleler ile gündeme getirilince, Nato’cu olmayan Atatürkçüler devletten ve toplumdan tasfiye ediliyorlardı. Sovyetler Birliğinin dağıtılması sürecinde, Türkiye tam anlamıyla bir Nato darbesi ile askeri rejime kaydırılınca gerçek Atatürkçüler devlet, üniversite ve basın gibi ülke yaşamını birinci derecede etkileyen merkezlerden uzaklaştırılıyorlardı. Natoculuk Atatürkçülük haline getirilince, ülkedeki bütün antiemperyalist kadrolar işten atılıyor ya da emekliye sevk ediliyorlardı. 27 Mayıs müdahalesi sırasında ordudaki bütün Atatürkçü subayların Eminsu adıyla tasfiye edilmesinden sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri Atatürkçülük adına  bütünüyle Nato’nun güdümü altına giriyordu. İşte bu aşamadan sonra sırayla gündeme gelen 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerinin ikisi de Atatürkçülük adına  devreye giriyor ve Türkiye’nin daha fazla Nato ile ABD kontrolü altına girmesine  giden yol açılıyordu. Emperyalizm karşıtı bir çizginin temsilcisi olan Atatürk adına  geliştirilmiş olan Atatürkçülük akımı sonunda Nato ve ABD üzerinden  emperyalizme teslimiyetin ideolojisi haline getiriliyordu. Anti-emperyal çizgi emperyalizm işbirlikçiliğine dönüştürülürken, gene bunun Atatürkçülük adına sahneye sürülmesi toplumda çok büyük tepkilere yol açıyordu. Tümüyle bir Nato manevrası olan 12 Eylül rejimi devam ederken, buna tepki olarak ülkenin laik ve çağdaş kesimlerinde bir Avrupacılık akımı gündeme getiriliyor ve bu Avrupacılık da gene Atatürkçülük adına Türk toplumuna  benimsetilmeye çalışılıyordu. ABD baskısı altına giriş Nato üzerinden Atatürkçülük olarak lanse edilirken, bu kez de Avrupa sömürgesi olmak doğrultusunda bir Avrupacılık akımı gene Atatürkçülük olarak Türk ulusuna empoze ediliyordu. Avrupa Birliği’ne üyelik hayalleri altında Atatürk Cumhuriyeti dağılmaya doğru zorlanıyor ve  Atatürk’ün eserini ortadan kaldıracak bu durum gene Atatürkçülük adına öne sürülüyordu. Bu kadar büyük çelişkilerin ve farklı tutumların Atatürkçülük adına sürekli olarak kamuoyunda canlı tutulması Türk halkı üzerinde çok olumsuz yansımalara neden oluyor ve halk kitleleri bu gibi saptırmalara karşı  giderek artan tepkisini seçimlerde gündeme getirerek, her genel seçimde bir başka partiye en fazla  desteği veriyordu.

            Türkiye sahip olduğu özel konumu ve son derece  kritik jepolitik durumu nedeniyle sürekli olarak emperyal güçlerin çekişme alanı haline getirildiği için, Osmanlı İmparatorluğu sonrasında onun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti’nin   durumu  her değişiklik gösterdiği aşamada bir başka Atatürkçülük yorumu öne çıkarılmıştır. Atatürk’ün söz ve demeçlerinden yapılan çeşitli derlemeler ile hem orta sağ da hem orta solda, hem de merkezde yer alan birbirinden çok farklı Atatürkçülük  anlayışları geliştirilmiştir. Bu yüzden Türk halkının kafası karışmış, düzenli ve istikrarlı bir Atatürkçülük çizgisi sürekli olarak gündemde tutulamadığı için  her döneme uygun bir Atatürkçülüğü iç ve dış çıkar çevreleri kendi kontrolleri altındaki basın ve medya organları aracılığı ile  kamuoyuna taşıyarak, değişen koşullarda çıkarlarını en iyi koruyacak bir esnekliği göstermişler ama her defasında başka bir tür Atatürkçülüğü öne sürmeleri nedeniyle hem Atatürk’e hem de Atatürkçülüğe fazlasıyla zarar vermişlerdir. Atatürk’ün büyüklüğü her geçen yıl yaşanan olaylar karşısında daha da  genişlemesine rağmen, iç ve dış çıkar çevrelerinin  oportünist yaklaşımlarının Atatürkçülük olarak yansıtılması nedeniyle, Türk ulusunun kurucu önderinden kalan miras ve siyasal çizgi fazlasıyla zarar görmüştü. Kendi çıkarları doğrultusunda sahte bir Atatürkçülük imal eden iç ve dış çıkar çevreleri, ülke ve devlet yönetimine ekonomik güçleriyle el koyabilmişler  ve Türk halkının ulusal çıkarlarına ters düşecek bir yolda  kendi hegemonya düzenlerini oluşturmuşlardır. Türk ulusunu var eden siyasal birikim zamanla iç ve dış çıkar çevrelerinin siyasal çizgisi haline gelmiş ve bu çevrelerin hegemonya düzenini kurma yolunda  Atatürkçülük çok ciddi boyutlarda istismar edilerek  Türk ulusu ve halk kitleleri karşıya alınmıştır. Türk halkını Atatürk’ten uzaklaştırmak için her türlü atraksiyon yapılmış, neredeyse  Atatürk ve Atatürkçülük halk düşmanı olarak ilan edilen bir aşamaya gelinmiştir Türk ulusunu ve Türkiye Cumhuriyetini var eden bir ulusal önderin  halk ile karşı karşıya getirilmesi emperyalizmin bir oyunu olarak tezgahlanmış,  işbirlikçi cemaatlar üzerinden  din siyasal bir silah olarak kullanılarak Atatürk  bazı çevrelerce açıkça din düşmanı gibi ilan edilebilmiştir. Aşırı dinci çevreler, Atatürk heykellerine saldırıda bulunmaları için  kışkırtılabilmişlerdir.

           Soğuk savaşın bitmesi üzerine kendiliğinden yeni bir dönem başlarken, dünyanın merkezini  Asya ve Avrupa güçlerine kaptırmak istemeyen Atlantikçi ve Siyonist güçler, Atatürk’ün ülkesini ele geçirerek bu ülke üzerinden geliştirdikleri  siyasal senaryoları devreye sokmaya başlamışlar ve bu gibi girişimlerin sonucunda Türkiye’de  devlet ve toplum düzeni ile beraber  toplumun önde gelen kesimlerinin bir çoğu alt üst olma  süreçlerine zorlanmışlardır. Sosyalist dünyaya karşı önceden Türkiye’yi  soğuk savaş stratejileri içinde kullanmaya alışan Atlantik emperyalistleri, Siyonistleri de yanlarına alarak merkezi coğrafya fethine çıktıkları aşamada artık Atatürkçülüğe gereksinimleri kalmamı, bu kez  daha geniş kitleleri yönlendirmek ve daha büyük coğrafyalara egemen olabilmek doğrultusunda açıkça dini kullanan strateji ve politikalara angaje olmuşlardı. Soğuk savaş dönemin Atatürkçülüğü bin bir çeşidiyle kullanmaya kalkışan emperyalizmin  artık Atatürk ve Atatürkçülük’ten vazgeçerek   Türkiye’ye anti Atatürkçü politikaları empoze etmeye başlamaları üzerine, Türk halkında bu ters gidişe karşı ciddi bir gerçek Atatürkçülük duygusu  uyanmaya ve zamanla gelişerek  toplumun çeşitli katmanlarında yaygınlık kazanmaya başladığı görülmektedir. Böylesine bir ulusal tepki doğal olarak gelişirken, bu durumun siyasal alana yansımasını önleyebilme doğrultusunda başka mekanizmaların devreye sokulduğu görülmekte  toplum üzerinde baskı ve korku salan  sert politikalar birbiri ardı sıra öne çıkarılarak  toplumsal muhalefetin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Muhalefetteki başlıca partilerin ele geçirilmesi ve bağımlı politikalara angaje olmaları yüzünden halk kitlelerinin beklentilerine karşılık veremedikleri görülmekte ve Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına yaklaşırken, tıpkı kuruluş yıllarında olduğu gibi yeniden tek partili bir rejime mahkum edilmektedir. Sürekli olarak demokrasi adına yürütülen girişimlerin sonucunda  Türkiye’nin ileri demokrasi adına tek partili rejime  mahkum edilmesi çok ciddi bir çelişki olarak öne çıkmıştır.

               Atatürk’ün devlet modeli ortadan kaldırılırken, Atatürk’ün partisinin bu duruma seyirci kaldığı görülmekte, ulus devlet ortadan kaldırılırken, milliyetçi olduğunu söyleyen parti  bir emperyal proje olan Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda atılan adımları  meclis grubu ile açıktan destek olmaktadır. Meclisteki iki muhalefet partisinin pasif ve teslimiyetçi politikalara iç ve dış baskılar sonucunda angaje olmaları nedeniyle, Türk halkı  bu partileri siyasal alternatif olarak görememekte, tek tek bağımsızlar ile meclise giren bölücü partiyi ise  hiçbir biçimde seçenek görmediği için sürekli olarak barajın altında bırakmaktadır.  Küresel emperyalizmin. Türkiye’ye dayatmış olduğu yeni plana göre, Türklerin ulusal, üniter, merkezi ve laik devlet modellerini yitirmeleri söz konusudur. Böylesine olumsuz gidişe karşı Türk ulusunun  izlemesi gereken yol gerçek bir Atatürkçülük çizgisidir. Ne var ki, Atlantikçi güçlerin emperyal çıkarları yüzünden  ara rejimlerin  ve askeri yönetimlerin  Atatürkçülük adına getirilmesi Türk halkında çok büyük bir güven bunalımı yaratmıştır. Bu yüzden yıpranmamış lider ve kadroların öncülüğünde yeni bir Atatürkçü harekete gereksinme  duyulmakta ve bu duygu her geçen gün daha da yükselmektedir. Atatürk’ün Türk halkının gerçek temsilcileriyle  kurmuş olduğu  bir siyasal partinin Atatürkçülüğü Türkiye’den silmek isteyen emperyalizm işbirlikçisi kadroların eline geçmesi son derece  düşündürücüdür. Ulus devlet  tasfiye edilirken bazı bölgesel plan ve projelere  milliyetçi olduğunu söyleyen bir partinin alet olması da  fazlasıyla üzücü bir durumdur. Eskiden Atatürkçülüğü kullanan kesimlerin, günümüzde bütünüyle bir Atatürk ve Atatürkçülük tasfiyesine yöneldiği bir aşamada, gerçek anlamda bir Atatürkçü partiye olan gereksinme giderek büyümektedir. Ayrıca, uçlarda ya da kenarlarda keskin politikalar yapan bazı marjinal partilerin de  sadece devrimcilik ilkesini öne çıkaran bir Atatürkçülüğü  Marksist kimliği koruyarak savunması da  hem kafa karıştırmakta hem de gerçek bir Atatürkçü alternatifin gündeme gelmesi sürecinin önünü kesmektedir. Adı var kendi yok bir çok küçük partinin kendisini ulusalcı göstermesi ya da Atatürkçülük adına hareket  etmeleri de herhangi bir sonuç sağlamamaktadır.

            Bugün gelinen  noktada, Türkiye’nin gerçek anlamda bir Atatürkçü partiye gereksinmesi vardır . Bu durum her geçen gün daha da önem kazanmakta  ve  Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olması açısından acil önem taşımaktadır. Atatürk’ün partisi neo-liberal işgal altındayken, milliyetçi parti bölgesel projelere destek olurken, başka hiçbir parti Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan kurucu iradeye bağlı bir biçimde politika yapmazken  Türk devletinin geleceğe dönük yoluna devam edemeyeceği  ve  yolun sonuna geldiği  açıkça yazılıp çizilmekte ve tartışılmaktadır. İktidar partisinin on yıllık iktidar sonrasında yıpranmış olması, kendini yenileyerek Atatürk Cumhuriyetinin geleceğini kucaklayamaması  Atatürkçü bir iktidar alternatifine  Türkiye’nin gereksinmesi olduğunu  doğal olarak  ortaya koymaktadır. Ulusal, üniter, merkezi ve laik bir sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini bütün değerleri ile koruyacak ve geleceğe taşıyacak  ulusal politikalara  gerek olduğu artık  inkar edilemeyecek bir düzeye gelmiştir. Neo-liberal kesimlere teslim olmuş  ya da onlarla  çeşitli  pazarlıklar doğrultusunda siyasal ilişkilere girişmiş olan muhalefet partilerinin yapamayacağı   düzeyde ciddi bir ulusal karşıtlığı gerçek bir Atatürkçü partinin yapması gerekmektedir. İşte bu  aşamada Atatürk’ün partisinin Beykoz konakları üzerinden işgal edilmesi gerçeği dikkate alınarak, ciddi ve gerçek bir Atatürkçü partinin   halk kitlelerinin özlemi  doğrultusunda kurulması gerekmektedir. Atatürk Cumhuriyeti ile beraber, Atatürk’ün tarih sahnesine çıkarmış olduğu Türk ulusu da böylesine gerçek bir Atatürkçü partinin  siyaset sahnesine çıkışını beklemektedir.

              Türkiye seçimler dönemine doğru giderken, ülkenin birliğini ve bütünlüğünü koruyacak, eyalet sistemi ya da federasyon gibi sapmalara karşı  üniter yapıyı koruyacak, Atlantikçiler ile Siyonistlerin  İslam coğrafyasını kontrol edebilmeleri doğrultusunda Türkiye’de ortadan kaldırılmak istenen laik devlet modelini  kapitalist  sistemin kucağına sürüklenmiş olan işbirlikçi cemaatlara karşı  savunacak  gerçek bir Atatürkçü parti eksikliği her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. Bugünün  Atatürkçülerine böylesine gerçekçi bir Atatürkçü partiyi kurmak ya da oluşturmak görevi düşmekte ve böylesine bir siyasal oluşum ile de Atatürkçülük her türlü ara rejim senaryolarından ya da  askeri müdahale planlarından uzaklaştırılmalıdır. Son yıllarda yaşanmış olan çeşitli  siyasal gelişmeler ve  bir çok tartışmalı  hukuki yargılamaların yaratmış olduğu  tepkiler de bugünün koşullarında ciddi bir Atatürkçü  parti iktidarının siyasal ortamı için elverişli koşullar yaratmaktadır. Son yıllarda ortaya atılan geçmişle hesaplaşma girişimleri ve bu doğrultuda geliştirilen çeşitli siyasal senaryolar ile Türkiye bir yerlere doğru çekilmeye çalışılırken, bu gidişe dur diyebilecek bir  ulusal refleksin öne çıkması gerekmektedir. Emperyalizm Atatürk Cumhuriyetini tasfiye ederken, Türk ulusu da  bu yıkım senaryosuna karşı  ikinci bir ulusal kurtuluş mücadelesi verebilecek gerçek Atatürkçü bir partiyi iktidara getirebilmelidir. Atatürkçülüğün bir askeri ideoloji olmadığını gösterecek, batılı emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda geliştirilen  darbe senaryolarına Atatürkçülük adı verilmesini önleyebilecek bir demokratik Atatürkçülüğün zamanı gelmiştir.  Soğuk savaş döneminde yaşanan ara rejimlerin, açık toplum döneminde geride kalması gerekmekte, Türk toplumu içindeki Atatürkçü taban yeniden bir Atatürkçü dönem yaşayabilmek uğruna askeri darbe ve müdahalelerden umutlanmak zorunda kalmamalıdır. Çıkar çevrelerinin rant hesapları uğruna, Türk ordusu  hiçbir zaman müdahaleye zorlanmamalı, tarih boyu sürüp gitmiş olan dinler savaşı sürecinde gayrimüslim kesimler ise  laik düzen için darbelerden medet umarak Müslüman kesimleri karşılarına almamalıdırlar. Günümüzde yaşanmakta olan bazı olaylar serisinin geçmişten gelen bu gibi çarpıklıklara karşı bir  bir rövanşist tepki  yansıttığı göze çarpmakta ve bu nedenle de artık demokratik bir Atatürkçülük dönemine Türkiye zorunlu olarak  gereksinme duymaktadır.

             Atatürkçülüğü ara rejimlerde  ya da askeri dönemlerde gizlice kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta olan iç ve dış çıkar çevrelerinin, ciddi bir demokratik Atatürkçülük denemesine karşı çıkacağı çok açıktır. Onlar şimdi olduğu gibi emperyal ülkelerden aldıkları dış destekler ile liberal görünümlü  küresel politikaları empoze etmeye devam edecekler, bu doğrultuda ulusal ekonomileri tasfiye etmekte kullandıkları işbirlikçi cemaatları da devreye sokarak  onlar ile ülkenin nimetlerini yeniden paylaşabilmenin  hazırlıklarını yapmaya devam edeceklerdir. Ne var ki şimdiye kadar soğuk savaş döneminden yararlanılarak sürdürülmüş olan bu  ters duruma artık bir son verilmesi gerekmektedir. Atatürk’ün halk kitlerine yeniden sevdirilebilmesi için gerçek Atatürk ilkelerine dayanan ve onları sonuna kadar savunan bir Atatürkçü partiye ve iktidara  gerek  vardır. Var olan partiler içinden böyle birisi çıkmıyor ise o zaman yeni bir Atatürkçü partinin kurulmasını gündeme getirmek gerekmektedir. Ülkede hala gerçek anlamıyla Atatürkçü olarak kalmış toplum kesimleri içinden seçilecek  bilgili ve etkili temsilciler ile oluşturulacak, yeni Atatürkçü parti Türk  toplumuna demokratik Atatürkçülüğü tanıtabilmeli ve zaman içerisinde sevdirerek, geniş halk kitlelerinin destekleriyle bütünleşerek iktidar olabilmenin arayışı içine girebilmelidir. Atatürkçülük bir ilkeler bütünü ve düşünce sistemi olarak, yeni kurulacak bir partinin siyasal programında yer alabilir  ve  iktidara gelindiğinde de hükümet programı olarak Türkiye Cumhuriyetinin yeniden kurucu iradenin çizgisinde güçlendirilmesini  sağlayabilir. Yeni Atatürkçü parti bu aşamada hızlı bir örgütlenme ile seçimlere girme koşullarını tamamlayabilir  ve ilk seçimlere girerek hem yerel hem de genel yönetim içerisinde alması gereken yere sahip olabilir. Ülkede var olan ve  geçmişten gelen Atatürkçü birikimin devlet yönetimine yansıtılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalmasını sağlayacak  bir güvence oluşturacaktır.

             Bütün siyasal akımlar gibi Atatürkçülük de ancak  serbest genel seçimlere girerek kazanan bir partinin iktidarı sayesinde yeniden Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi siyaseti konumuna gelebilecektir. Son zamanlarda  sürekli olarak yapılmakta olan kamuoyu yoklamalarında seçmen çoğunluğunun var olan hiçbir partiyi beğenmediği  ve yeni bir partinin kurulmasını beklediği sonucu ortaya çıkmaktadır. Seçmen çoğunluğunun neredeyse üçte iki oranındaki bir çoğunluğun yepyeni bir partinin siyaset sahnesine çıkışını beklemesinin ana nedeni, yıkılmakta olan  Atatürk Cumhuriyeti’ne var olan siyasal partilerin hiç birisinin sahip çıkmamasıdır. Özellikle Atatürk’ün partisinin neo-liberal işgal altında  ele geçirilmesi  ve meclis kadrosunun  parti merkezine uğramadan  milletvekili olmaları  facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Kurulacak olan yeni Atatürkçü parti, ülkenin bölünmez bütünlüğü ile beraber devletin ve ulusun  birliği, laik devletin yıkılmazlığı  ile başkent Ankara’nın merkezi konumunu sonuna kadar savunması gerekmekte, küresel sermaye ile beraber emperyalizmin yeniden Konstantinapolis  maceralarına karşı  sonuna kadar karşı çıkabilmelidir. İşte o zaman halk kitlelerinden  ciddi oylar alarak iktidar olma şansını yakalayabilecektir. Yoksul ve işsiz halk kitlelerinin istek ve taleplerini karşılayabilecek halkçı bir iktidar ancak yeni bir Atatürkçü parti iktidarı zamanında  oluşturulabilecektir. Atatürkçülüğü çıkarcı biçimde kullananlar ile yozlaştıranlardan uzakta kalacak bir örgütlenme ile böyle bir siyasal parti kurulabilirse o zaman  Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden Atatürkçü bir çizgide geleceğe dönük ilerleyebilmesi gerçekleştirilebilecektir.

         Yirmi birinci yüzyılda, Atatürk Cumhuriyeti yoluna güvenli bir biçimde devam ederken artık demokratik Atatürkçülük dönemi başlatılmalıdır. Yeni kurulacak bir Atatürkçü parti kısa zamanda halkın ayağına giderek halkçı bir yaklaşımı başarabilmeli, genel seçimleri kazanarak tıpkı diğer partiler gibi iktidara gelebilmelidir. Sürekli kapitalist ve liberalm çevrelerin işgali altında kalan Atatürk’ün partisinin gerçek anlamda halkçı politikaları savunamaması yüzünden, Atatürk’ün partisi hep muhalefette kalmış ve bir türlü seçim kazanarak iktidar olamamıştır. Ancak bazı ara dönemler  ya da geçiş süreçleri içinde koalisyonlar aracılığı yarım iktidar olabilmiş  ama  bu fırsatları değerlendirerek halktan yana hiçbir girişimi başaramamıştır. Halk kitlelerinin gözündeki bu olumsuz durumun düzeltilebilmesi için, halktan yana ve halkın ulusal çıkarlarını programında esas alacak  gerçek bir Atatürkçü partinin kurularak seçimlere girmesiyle beraber, Türkiye’de demokratik Atatürkçülük dönemi başlayacak, artık  Atatürk’ün partisi üzerinden geliştirilecek  çeşitli çıkarcı senaryolar önlenebilecek, halk kitlerine uzak duran bu göstermelik parti yerine gerçek Atatürkçü parti halkın içine girerek kitleler ile bütünleşecek, böylece demokratik Atatürkçülük dönemi başlatılabilecektir. Atatürkçülüğün devletten, ordudan ve  Atatürk’ün partisinden kovulduğu bir aşamada,  Türkiye Cumhuriyetini var eden  siyasal birikim yeni Atatürkçü parti ile kamuoyuna taşınacak ve halk kitlelerinin desteği ile de genel seçimler aracılığı ile iktidara gelebilecektir. İşte o zaman, küresel emperyalizm adına Türk devletini tasfiye eden  uygulamalara son verilebilecek ve  yeniden  Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün çizgisine dönerek güçlü bir biçimde yoluna devam edebilecektir. Türk halkı böylece bütün dünyaya Atatürkçülüğün darbecilik  ya da tepeden inmecilik olmadığını gösterecek ve  demokratik yoldan iktidara gelecek bir Atatürkçü parti aracılığı ile de çağdaş uygarlık dünyasında hak ettiği onurlu yerini alabilecektir. Demokrasinin  küresel emperyalizmin çıkarları doğrulusunda daha fazla yozlaştırılmaması için, gerçek Atatürkçü bir partinin Türkiye’de bir an önce  siyasal iktidara gelmesi öncelikli bir mesele olarak  Türk ulusunun önünde durmaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN