12 Haziran 2019 Çarşamba

Türkiye Yönü‘nü Arıyor - Prof. Dr. Anıl Çeçen


           Türkiye Yönü‘nü Arıyor
                                                                                                              
                 Türkiye  Cumhuriyeti  kendisini yönetecek bir başkanı aylardır ararken ,  geçen haftalarda bir düşünce platformunda Türkiye’nin yönü tartışma masasının üzerine konuldu . Son yıllarda siyasetin içine iyice girmiş olan bir dini cemaatın önde gelen temsilcilerinin yönetiminde, Türkiye’nin önde gelen İslamcı ,gayrimüslim,ateist , liberal,küreselci, etnikçi, ayrılıkçı, bölücü ,batıcı ve mandacı kesimlerinin içinden gelen bazı temsilciler, bir hafta sonunda  Karadeniz kıyısındaki bir sahil kasabasında bir araya gelerek, Türkiye Cumhuriyetinin yirmi birinci yüzyılda nereye gideceğini ve nasıl bir yöne doğru  ilerleyeceğini kendi aralarında  ele alarak bir sonuca varmaya çalışmışlardır . Ulusal kurtuluş savaşının bir kazanımı olarak öncü kadro tarafından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinden yana olan  ve Atatürk’ün devlet modelini  antiemperyalist bir çizgide savunan  millici,milliyetçi,ulusalcı,cumhuriyetçi ve  antiemperyalist Atatürkçü kesimleri dışlayarak, düzenlenen bu toplantıda ,gene çeyrek asırlık küreselleşme döneminin neoliberal   düşünce kalıpları öne sürülmüş  , büyük patronların hoşuna giden  teslimiyetçi şarkılar söylenmiş ve küresel sermaye imparatorluğunun çıkarları doğrultusunda , Türk ulusunun cumhuriyet  devletine bir gelecek çizgisi belirlenmeye çalışılmıştır . Finans kapitalin tosunları ile  cami cemaatinin giderek kapitalistleşen  temsilcileri , küresel emperyalizmin zorla empoze ettiği  ortak düşünceleri dışarıdan güdümlü  manüplasyon senaryoları doğrultusunda  birlikte ele alarak görüşmüşler ve  Türk devletine bir yön çizmeye çalışmışlardır .
                Türkiye’nin hem geleceği hem de yönü bütün Türk vatandaşlarını yakından ilgilendiren yaşamsal bir konudur . Bu yüzden belirli toplum kesimlerinin , bir takım zirve toplantıları yaparak bütünüyle Türk ulusunun ve devletinin geleceğine el koymaları ya da yönlendirmeleri , bağımsız bir devlet düzeni açısından mümkün değildir . İç ve dış bazı çıkar çevrelerini temsil ederek bu gibi bilimsellik  ya da siyasal plancılık görünümündeki  girişimlerin ülkeye yarar  sağlamaktan çok  kafa karışıklığı yaratarak  zarar verdiği görülebilmektedir . Daha çok İstanbul merkezli kadroların bu gibi toplantılarda boy göstermeleri ,finans kapitalin medyası tarafından da desteklenince , ülke kamuoyu açısından yönlendirici olmakta ve Türk toplumunun gerçek temsilcisi olan Türk vatandaşlarının görüş ve düşünceleri dışlanarak, Türkiye bir yerlere doğru çekilmek ya da , batılı emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda yarı sömürgeci bir çıkmaza doğru sürüklenmektedir . Küreselleşme süreci ile birlikte içine girilen zaman dilimi içerisinde , Türk halkına ,vatandaşlara ya da  ulusal kamuoyuna bakmadan birbiri ardı sıra düzenlenen  seminer ya da sempozyum görünümlü  toplantılar , bütün ülkelerde olduğu gibi dışarıdan empoze edilen fikir ve planlar doğrultusunda  belirleyici olmaya çalışmaktadırlar . Yirmi birinci yüzyılın ilk yılları geride kalırken ve bu yüzyılın içine doğru daha hızlı bir tempo  ile girilirken ,bütün dünya ülkelerine değişim görünümü altında ciddi dönüşüm programları  zorla dayatılmaktadır . Uluslar arası tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda  dünya halklarına ve devletlerine dayatılan plan ve programlar çerçevesinde , her ülkenin yapısal düzeni köklü değişikliklere doğru  iteklenirken , bu gibi  dayatmalardan Türkiye Cumhuriyeti de payına düşenleri almaktadır . Türk devletinin varlığını bir türlü içine sindiremeyen ,  kurucu önder Atatürk’ten gelen  devlet modelini  kendi çıkarları açısından kabül edemeyen  iç ve dış çıkar çevreleri , Türklerin anavatanını kendi çıkarlarına uygun bir çizgiye çekebilmek üzere , küresel emperyalizmin mandacılığına  soyunabilmektedirler . Mandacılık beraberinde taşeronluğu da bir misyon olarak gündeme getirince ,Türklerin tam bağımsız devlet düzenini , çağdaş cumhuriyetini ,  laik ve üniter  ulusal devlet yapısını  demokrasi adına değiştirmeye çalışmaktadırlar . Var olan düzen ile sorunu olan kesimler , Atatürk  ile cumhuriyet karşıtlığında birleşerek , Türklerin ülkesine yeni yönler vermeye çalışmaktadırlar .
                Amerikan emperyalizminin “Yeni Türkiye Cumhuriyeti “ tanımlamasına uygun bir doğrultuda  İslamcı  çizgiyi benimsemiş  olan  katılımcılar ,devletin laik modeline karşı çizgide birleşirlerken ,Türkiye’nin yönünü kaybettiğini  ,bu yüzden ciddi bir yönsüzlük sıkıntısı çektiğini, ülkenin yönünü yitirmesiyle birlikte de,  Türk ulusu ve devleti için  geleceğe dönük  ciddi bir yön krizinin ortaya çıktığı konusunda aralarında yapmış oldukları tartışmalar basın organlarına yansımıştır . Dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında yer alan  merkezi ülke Türkiye Cumhuriyetini ,batı ile doğu arasında bir yerlerde kalmış önemsiz bir ülke gibi göstermeye çalışan küreselci neoliberaller, Türkiye için yeni bir tanımlama getirerek ,  Türk devletini batılı olmayan doğulu ya da doğulu olmayan batılı gibi bir çelişkili yaklaşım içerisinde ,yeni bir tanım geliştirerek açıklamaya çalışmışlardır . Türkiye Cumhuriyetini doğu ile batı arasında yer alan merkezi bir devlet ya da ülke olarak ,daha düzgün ve kalıcı bir biçimde tanımlamaya yanaşmayan  zirve katılımcıları , eskiden olduğu gibi bugün de Türk devletini merkezi bir güç olarak görmekten ya da tanımlamaktan kaçınmışlardır . Bu kesimlerin öncelikle bilmeleri gereken jeopolitik gerçeklik , Türk devletinin  doğu  ve batı arasında yer alan merkezi bir güç ya da ülke olduğudur . Batı merkezli bir kafa yapısı ile hareket eden katılımcı kesimlerin , akıllarının Türkiye’yi bir merkez ülke olarak  kavramakta  zorlandığı görülmüştür . Yuvarlak yerküre düzeni içerisinde kendisini batının emperyal devletlerine yakın bir konuma yönlendiren mandacı kesimlerin, jeopolitik biliminin ortaya koymuş olduğu en büyük gerçeklik olarak, Türkiye’nin merkezi konumunu görebilmekte zorlandıkları  anlaşılmıştır . Batılı ülkelerde yetişen aydınların ya da bilim adamlarının batı merkezli düşünceden kurtulamadıkları için, bir türlü Türkiye’yi merkez olarak göremedikleri ve bu yüzden de çok ciddi politik hatalara sürüklendikleri ,yıllardır  ortaya çıkan örnekler ile anlaşılmıştır .
                Batıcı kafa yapısı ile hareket eden  katılımcıların çoğunluğu,Türkiye’nin batı bloku ile ters düşmesinden çok rahatsız olduklarını dile getirmişler ,Türk  dış politikasının batı çizgisinden uzaklaşması yüzünden  Türkiye Cumhuriyetinin son dönemlerde bir yön krizi içine düştüğünü ileri sürmüşlerdir . Orta Doğu bölgesine demokrasi getirme gerekçesi ile giren batı emperyalizminin, bu bölgeye uzun süren bir terör ve savaş çıkmazı getirdiğini görmezden gelmişlerdir . Türkiye’nin Arap coğrafyasında ortaya çıkan demokrasi taleplerinin karşılanmasında  batı bloklunun dışına çıkarak daha bağımsız bir çizgi izlemesi ,batıcı kesimlerde kuşku  yaratmış,Türk devletinin bu yüzden içinde bulunduğu coğrafya da yalnızlığa sürüklendiği ifade edilmiştir . Büyük Orta Doğu Projesinin iktidara getirdiği hükümetin, komşularla sıfır sorun sloganı ile işe girişirken , komşularla  sayısız soruna sürüklenmesi ele alınarak eleştirilmiş ve bu doğrultuda Türkiye’nin batı blokundan ayrılmadan hareket etmesinin daha doğru olacağı öne sürülmüştür . İkinci dünya savaşı sonrasının soğuk savaş dönemi koşullarında , Türkiye güvenlik  gerekçesi ile batı blokuna yakın durmuş ama, bu durumdan faydalanmak isteyen batılı emperyal devletler de Türk devletini tıpkı Osmanlı devleti gibi yarı sömürge konumunda kendilerine bağımlı kılabilmenin yollarını aramışlardır . Türkiye’nin jeopolitik konumundan yararlanmak isteyen batılı büyük devletler Orta Doğu bölgesine yönelik bütün siyasal açılımlarını , Atatürk’ün ülkesi üzerinden geliştirmeye öncelik vermişler ve bu doğrultuda Türk devletinin sınır komşuları ile bütünüyle ters düşmesine  hatta bazı durumlarda düşman konumuna  sürüklenmesine neden olmuşlardır . İsrail’i korumak için  Adana ‘da yapılan İncirlik üssü  yüzünden Türk devleti bütün güney komşuları ile düşman konumuna düşürülmüştür . Türkiye  merkezi coğrafya da bir bölge ülkesi olmasına rağmen , aynı zamanda batı ittifakı içinde yer aldığı için , bölgeye yönelen bir çok batılı operasyon da  merkez üssü olarak kullanılmış ve bu nedenle de bütün komşu ülkeler ile  batının emperyal yaklaşımları yüzünden sürekli olarak karşı karşıya gelmiştir . Böylesine çelişkili bir duruma düşürülen Türkiye Cumhuriyetinin  batı ile  Orta Doğu arasında kalınca hangi yönde  hareket edeceği , batı bloku ile mi yoksa bölge ülkeleriyle mi  birlikte  olacağı meselesi dünya  siyasal gündeminin önde gelen sorunlarından birisi olmuştur .
                Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk , Türk devletini dünyanın  orta yerinde merkezi bir model ülke olarak kurmuştur . Birinci dünya savaşı ile beraber imparatorluklar tarihe mal olunca , Osmanlı devletinin yerine , bu imparatorluğun merkez toprakları olan Anadolu yarımadası üzerinde  diğer ülke ve devlet modellerinden çok farklı bir siyasal örgütlenme gerçekleştirilmiştir .Batı bölgesindeki devlet yapıları  liberal-kapitalist bir çizgide örgütlenirken , Sovyet devrimi sonrasında da Türkiye’nin doğu sınırları yakınında bir büyük sosyalist imparatorluk düzeni oluşturulmuştur . Aynı dönemde  Osmanlı halifesine bağlılıktan  geride kalan bir büyük İslam coğrafyası da  ,Türkiye Cumhuriyetinin güney  sınırlarından başlayarak dünyanın merkezi alanlarında İngiliz emperyalizminin destek ve öncülüğünde   devletleşmeye  başlamıştır . Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarında batı tipi liberal-kapitalist devletler kurulurken , Sovyetler Birliği çatısı altında yeni geliştirilen sosyalist devlet modeli hızla örgütlenmiştir . Hilafetin kaldırılması üzerine  başsız kalan İslam coğrafyasında da İngiliz emperyalizmi , bu bölgenin çeşitli ülkelerinde İslam tipi devletçikler kurarak ,dünya haritası üzerinde  devletsiz  ülke kalmaması için yoğun çaba göstermiştir .Böylece üç ayrı dünya arasında kalan Anadolu yarımadası üzerinde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bir merkezi devlet modeli olarak , ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuştur . Ulusal kurtuluşun önderi Mustafa Kemal ,savaş içinde devleti kurarken , batı tipi  liberal-kapitalist, doğu tipi sosyalist  ya da güney tipi İslam modeli devlet yapılanmalarını bir yana bırakarak , üç dünya arasında  Kemalist model adı verilen  tamamen kendi koşullarına uygun merkezi bir özgün siyasal yapılanma modelini oluşturmuştur . Dünyanın merkezi imparatorluğu olan Osmanlı devleti yıkılınca , bu büyük devletin geride kalan topraklarında Atatürk ,dünyanın jeopolitik  gerçeklerine uygun düşen bir  denge sistemi  ile yeni bir model  oluşturmaya çalışmıştır .
                Cumhuriyetin ilanından sonra  bir yabancı gazeteci cumhurbaşkanı Atatürk ile röportaj yaparken  ilginç  bir soru sorarak , Türkiye’nin konumunu ve yönünü  gündeme getirmeye çalışmıştır . Yabancı gazeteci Türk modelinin , batı tipi  liberal-kapitalist ya da doğu tipi sosyalist Marksist  bir olmadığını , ama ne olduğunun belli olmadığını , Türkiye’nin hangi çizgide nasıl bir yöne doğru yönleneceğini  sorunca , devletin kurucusu olarak Atatürk bu soruya  önemli bir cevap vermiştir . Ona göre ,Türkiye ne batı tipi kapitalist ne de doğu tipi sosyalist bir devlet değildir .Bu nedenle , Türk modelini birilerine benzetmeye çalışmak doğru değildir . Türkiye Cumhuriyetinin kurucu  başkanına göre , Türkiye gelecekte hiçbir ülkeye benzemeyecek hatta Amerikanlılaşmayacaktır . Türk devletini hiçbir modele benzetmek söz konusu değildir . Türkiye’yi kesinlikle birilerine benzetmek isteyenler ,Türklerin hiç kimseye benzemediğini ama mutlak bir benzetme yapılacaksa o zaman ancak  kendilerine benzetilebileceklerini  dile getirmiştir . Bu çerçevede devletin kurucusu büyük önder Atatürk ,bu açıklamasıyla  hem Türk devletinin modelini hem de gelecekteki yönünü açıkça ortaya koymuştur . Türkiye Cumhuriyeti , birinci dünya savaşı sonrasında  kurulurken üç dünya arasında bağımsız ve hiç birisine benzemeyen merkezi bir devlet türü olarak  öne çıkmıştır . Bu hali ile Türkiye’nin hiçbir başka siyasal modele benzetilmesi mümkün değildir .Türkiye Cumhuriyeti kendine özgü koşulların ortaya çıkarmış olduğu bir devlet olarak , gene kendine dönük ve benzeyen bir çizgide ilerlemeler gösterecektir . Üç dünya arasında böylesine merkezi bir devlet kurulurken , hiç kimseye ya da modele benzemeye çalışılmamış aksine , yıkılan imparatorluğun bıraktığı siyasal boşluk alanında hiçbir başka modele benzemeden ,ülke halkının kuracağı tam bağımsız ulus devlet ve çağdaş cumhuriyet yapısı ile , Atatürk’ün geleceğe yönelik çizdiği model ve bunun dayandığı temel ilkelere  dayanan bir gelecek inşa edilmeye çalışılmıştır . Böylesine bir oluşum sonucunda  tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletinin hiçbir başka modele benzetilmesi mümkün olmadığı gibi ,başka yollara çekilmesi ya da kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu  yoldan çıkarılarak başka yönlere doğru çekilmesinin mümkün olmadığını  ,Türkiye’nin yönü üzerine toplantılar düzenleyerek   halk kitlelerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çaba gösteren ,iç ve dış çıkar çevrelerinin de görebilmesi gerekmektedir . Namaz kılarken selam durulan kıblenin yönünün değiştirilmesi nasıl mümkün olamıyorsa , Türkiye Cumhuriyetinin  de  Atatürk’ün çizmiş olduğu yönden kaydırılması mümkün  olamayacaktır .
                Türk devletinin modeli Birinci dünya savaşı sonrası döneminin özelliklerine göre belirlenmiştir . İmparatorluklar dağılırken ulus devletlere geçilmesi dikkate alınarak , Avrupa kıtasının hemen yanı başında  benzeri bir ulus devlet, ulusal kurtuluş savaşı kazanılarak kurulabilmiştir .Böyle bir adım atılırken gelecekte batı emperyalizminin sömürgesi olabilecek bir  liberal-kapitalist yapılanmadan uzak durulduğu gibi ,Lenin’in başında bulunduğu  Sovyetler Birliğinden de uzak durularak  sosyalist ya da Marksist bir devlet yapılanmasına gidilmemiştir . Ayrıca , halifelik  kurumu bir yasal düzenleme ile iptal edilerek Türkiye’nin güney sınırlarının ötesinde uzanıp giden Müslüman devletleşme modellerine karşı da bir mesafe konulmuştur . Türkiye’nin sınırlarını çevreleyen her üç dünyaya karşı uzak durulması sayesinde , bunların her üç tipinin ötesinde bir merkezi modele yönelebilmek mümkün olabilmiştir .Atatürk böylesine farklı bir siyasal yapılanmayı özgürce ortaya koyarken  , Türk devletinin ve çağdaş cumhuriyet rejiminin temel ilkelerini de belirleyerek  yeni devletin anayasası içerisine de  koymuştur . Halen Türkiye Cumhuriyeti anayasasının , giriş kısmında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak belirtilen genel kurallara , Türk ulusu kurucu önderin siyasal mirası olarak Atatürk ilkeleri adı altında sahip çıkmaktadır . Atatürk ilkeleri  ile dünya sahnesine çıkmış bulunan bir devletin, gene aynı ilkelere dayanarak ve sahip çıkarak ayakta kalabilmesi ve değişen dünya koşullarında yoluna devam edebilmesi  bu temel ilkeler sayesinde mümkün olabilecektir . Türk devletine yeni elbiseler giydirmek ya da yepyeni yönler çizerek bir yerlere kaydırmak üzere harekete geçen kesimlerin de,  bu gerçekliği görerek hareket edebilmeleri  doğru ve gerçekçi sonuçlara varabilmek  açısından yararlı olacaktır .İmparatorluklar cihan savaşı sonrasında dağılırken , Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelebilmeleri mümkün değildi . Sovyet devrimi gerçeği dikkate alınarak , devrimci bir atılımla çağın gereklerine uygun düşen tam bağımsız bir ulusal devlet çağdaş laik bir cumhuriyet rejimi ile birlikte inşa edilebilirdi  ve Atatürk’te bunu yapmıştır.
                 Atatürk , Türkiye Cumhuriyetini  birinci dünya savaşı sonrasının koşulları içerisinde tarih sahnesine çıkartırken , soğuk savaşın getirmiş olduğu yeni dengeleri ve  gerginlikleri dikkate alarak hareket etmiş  ve bu gerçekler doğrultusunda yeni Türk devletine geleceğe dönük bir yön kazandırmaya çalışmıştır . Böylesine olumsuz koşullarda   Ruslar ileri giderek , doğu Anadolu’dan toprak isteyecek kadar baskı yapmışlar ama  Kemalist rejim merkezde oluşturduğu tam bağımsız çizgiden feragat etmeden bu tür yeni emperyalist taleplere karşı sağlam durarak ,ortaya çıkışı sağlayan dengelerin korunması konusunda yeterince etkili bir tavır sergilemiştir . Sovyetler Birliğinin , ikinci dünya savaşı sırasında fazlasıyla güçlenerek dünya sahnesinde öne çıkması ve bu doğrultuda Nazi imparatorluğunun yıkılmasında etkin bir rol oynaması, Rus emperyalizminin yöneticilerinin  yeniden  emperyalizme yönelerek , merkezdeki tampon ülke Türkiye Cumhuriyetinden toprak talep edecek kadar ileriye gitmelerine yol açmıştır . Bu durum giderek ağır bir tehdit halini alınca , Türk devleti de batı bloku ile ilişkilerini daha da  yakınlaştırarak , kendi güvenliği açısından batı güvenlik şemsiyesinin altında bulunmayı bir güvence olarak görerek , batılı savunma sistemi  içerisinde yer almıştır . İşte bu aşamadan sonra Türk devleti bağımsızlığını elinden kaçırmış ,savaş alanlarında kazanılmış olan  tam bağımsızlık statüsünden  batı güdümünde bir  güvenlik şemsiyesi altında , doğu batı çekişmesinin yaşandığı soğuk savaş ortamında batı blokunun ileri karakolu konumuna ,Türkiye Sovyet tehdidinin dengeleri bozması yüzünden düşürülmüştür . İşte bu aşamadan sonra kurucu iradenin Türk devletine çizmiş olduğu tam bağımsız ülke kalabilme yönü yavaş yavaş batı hegemonyası doğrultusunda ortadan kaldırılmıştır . Türkiye Cumhuriyeti hak etmediği bir bağımlılık ilişkisine doğru zorlanırken ,  kurucu önder Atatürk’ten miras kalan tam bağımsızlık çizgisinden ve yönünden uzaklaşmak zorunda kalmıştır .
                Birinci dünya savaşı sonrası dönemin koşullarında tam bağımsız merkezi devlet  modeli ile ortaya çıkan  Türkiye Cumhuriyeti , ikinci dünya savaşı sonrası dönemin yeni koşullarında  zorlanmaya başlamış ve  değişen dünya konjonktüründe ,geçmişten gelen merkezi bağımsız devlet modeli tehlikeli bir duruma doğru sürüklenmeye başlamıştır . İngiltere’nin geçmişten gelen Büyük Britanya İmparatorluğu yapısı içinde göreli olarak sürdürülebilen  bağımsız devlet statüsü , ikinci dünya savaşı sonrasında Amerikan emperyalizminin bölgeye gelişi ve bunun sonucunda da , iki bin yıllık bir aradan sonra Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması üzerine   Atatürk’ün bağımsız cumhuriyeti bu iki yeni siyasal gücün baskısı altına girmeye başlamıştır . ABD yeni Atlantik gücü olarak dünya hegemonyasını İngiltere’nin elinden alırken , Birleşik Krallık’tan daha farklı bir siyasal  yapılanmaya  yöneliyor  ve askeri üsler ile dünya ülkelerinin içine giriyordu . İngilizler Fransızlar ile birlikte girdikleri yerlerde yeni devletler kurarken , Amerikalılar zaten önceden kurulu olan devletlerin içine girerek  yeniden devlet kurmak yerine üsler tesis ederek varlıklarını dünya kıtaları üzerinde örgütlüyorlardı . İkinci dünya savaşına girmekten  uzak kalan Türk devleti , savaş sonrasında ABD hegemonyasının bölgeye girişi ile karşı karşıya kalıyor ve ülkenin her köşesinde üslerin kurulması önlenemiyordu . Sovyetler Birliğinin tehdit olarak görüldüğü bir aşamada , batı emperyalizmi tehdit olmaktan çıkıyor ve bir anlamda komünizm yayılmacılığına karşı bir güvence olarak görülüyordu . Türkiye bu aşamada kendini Sovyet emperyalizmine karşı korumak için batı güvenlik sistemine kayıyor ve Amerikan emperyalizmi ile İsrail siyonizmi bu durumdan yararlanarak Türkiye’nin içerisine serbestçe girerek örgütleniyorlardı . Türkiye’nin batı güvenlik sistemine girdiği tarih bu yüzden bağımsızlığını elinden kaçırdığı aşamadır . İki kutuplu dünyada Türk devleti merkezi coğrafyadaki Sovyet yayılmacılığına karşı kendisini batı blokunun kucağına atarken , devletin kuruluş aşamasından gelen tam bağımsız ve antiemperyalist  politik çizgi terk ediliyordu . Birinci cihan savaşı sonrasında tam bağımsız bir siyasal yapı olarak ortaya çıkabilen  Türk devleti , ABD ve İsrail’in bölgeye gelişi  ile birlikte bağımsızlığını elinden kaçırarak bu iki yeni siyasal gücün hegemonyası  altına giriyordu .
                Amerikan emperyalizmi merkezi coğrafyaya gelmek için aylar önce vefat etmiş bir eski büyükelçinin naşını bahane ederken , Türkiye daha ne olduğunu anlamadan bir de güney bölgesinde İsrail’in kuruluşu vakası ile karşı karşıya kalıyordu . İkinci cihan savaşı sonrasında Stalin’in Kars ve Ardahan illerini yeniden talep etmesi Türkiye’yi batıya doğru sürüklerken , ABD bu durumdan yararlanmasını iyi bilerek, Türkiye’de üsler oluşturma yolu ile Atatürk’ün bağımsız devletinin içine giriyordu .Böylece Türkiye batı emperyalizminin merkezi alandaki üssü konumuna sürüklenirken , bölgedeki Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı İsrail’in korunması misyonu da İncirlik üssünün kurulmasıyla ,Türkiye Atlantik emperyalizmi ile Siyonizmin şemsiyesi konumuna itekleniyordu . Bu aşamada , Atlantik kıyılarında yetişmiş bazı politik kadroların  taşeron olarak kullanılmaları nedeniyle Türkiye  kuruluşundan gelen tam bağımsız dış politika çizgisinden çekilerek ,  Atlantik güçlerinin Truva atı konumunda bir çizgiye doğru yönlendiriliyordu . Çok kısa zamanda örgütlenen bu yeni durum Türk toplumunda büyük tepkilere yol açarken , gerçeklerin anlaşılmasının önlenmesi doğrultusunda  terör ve askeri darbeler çıkmazına doğru Türkiye dış baskılar ile yönlendiriliyordu . Türkiye’yi kurmuş olan bağımsızlık insiyatifinin sonraki kadrolarının bir kısmının gayrimüslim lobiler aracılığı ile Atlantikçi emperyalizm ile İsrail’ci Siyonizme yakın durmaları yüzünden, Türk devleti kendini koruma çizgisinde ulusal reflekslerini kullanamıyor ve her geçen gün bağımsızlık daha da fazla elden giderken , Türk devletinin Atatürk’ten gelen  tam bağımsızlıkçı antiemperyalist yönü  zamanla ortadan kaldırılıyordu . Soğuk savaş döneminin son yıllarında Türkiye’nin her on senede bir askeri yönetimlere mahkum bırakılmasının ana nedeni , batı güvenlik sistemi içinde Türkiye’nin  bağımsızlıkçı yönünün batıcı bir çizgiye kaydırılmasıdır .
                İkinci dünya savaşı sonrasında  Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün  antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı gelecek yönünden  saptırılması , Türkiye’nin önde gelen aydın kesimlerinde büyük tepkilere yol açıyordu . Çeşitli çıkar hesapları ile toplumun sağ kesimindeki politikacıların satın alınması ya da pasifize edilmesi yüzünden , sol aydın kadrolar içinden çıkan iyi yetişmiş uzman kadroların öncülüğünde bir yeni yön arayışı , 27 Mayıs askeri yönetim dönemi sonrasında  gündeme geliyordu . Amerikan ve Rus yayılmacılığı ile İsrail Siyonizmi karşısında bağımsızlığını yitirme noktasına gelen  Türkiye Cumhuriyetinin ,eskisi gibi tam bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemesini sağlayabilme doğrultusunda,ülkenin önde gelen sol aydınları bir araya gelerek önce yeni devletçilik adını verdikleri bir bildiriyi birkaç yüz aydının ortak imzası ile kamuoyuna açıklıyorlar ve daha sonrasında da oluşturdukları yön hareketini aynı ismi taşıyan bir dergi ile Türk kamuoyuna taşıyorlardı . Beş yıla yakın bir süre çıkan bu dergi  , İstanbul sermayesinin denetimi altındaki basının gözlerden kaçırdığı dünya ülkelerinin gerçeklerini dile getirerek , iki kutuplu dünya koşullarında ulus devletlerin nasıl bir  antiemperyalist ve bağımsızlıkçı politika ile ayakta kalabileceğini her yönü ile inceleyerek ortaya koyuyordu . Yön hareketi , tam da Türkiye’nin Atatürk’ten gelen bağımsızlık  yönünün elinden alınmaya çalışıldığı aşamada devreye girerek  , Türkiye Cumhuriyeti devletinin yirmi birinci yüzyıla kadar yoluna devam edebilmesini sağlayan bilimsel birikimi siyasal alana aktarıyordu .Beş yıl süren Yön hareketi yayınladığı dergi ile gelecek kuşaklara önemli bir siyasal ve bilimsel birikimi aktarmış ve böylece Türkiye’nin Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi yarı sömürge durumuna düşürülmesini önlemiştir .  
                Yön hareketinin dergisi incelendiği zaman , batı tipi liberal kapitalizm ile Sovyet tipi Marksist sosyalizm arasında , antiemperyalist bir bağımsızlıkçı çizginin oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir . Bir anlamda , Türkiye Cumhuriyetini var eden Kemalist bilgi birikimi Yön dergisi aracılığı ile yarım yüzyıl sonra yeniden ele alınarak değişen dünya koşulları çerçevesinde yenilenmeye çalışılmıştır . Bandung konferansı ile başlatılan üçüncü dünya hareketinin Amerikan ve Rus emperyalizmlerine karşı dünya ülkelerini bir araya getiren üçüncü yol arayışı içinde Türk kamuoyuna aktarılmasını , Yön hareketi başarıyla gerçekleştirmiştir . Ne var ki ,  Türkiye’nin bağımsızlıkçı yönünü koruyabilmesi  amacıyla ortaya çıkan bu hareket , Amerikancı ve İsrail’ci kadroların ülkeye batıcı liberal yaklaşımları getirmesi , Atatürk ilkelerine dayanan Kemalist modeli ortadan kaldırmaya çalışmaları karşısında istenen başarılı çıkışları gerçekleştirememiş ve bir süre sonra  dergi yayınına son verilmiştir . Yön hareketinin ,azgelişmiş ülkeler için geliştirmeye çalıştığı üçüncü dünya sosyalizmi , Türkiye’nin Kemalist birikimi ile bir araya gelince önemli bir siyasal potansiyeli , batıcı yönlendirmeye karşı alternatif olarak öne çıkarıyordu . Atatürk’ün partisinin zaman içerisinde batıcı liberal kadrolara teslim olması yüzünden, Kemalizm  devre dışı bırakılıyor ve Yön hareketinin canlandırdığı Kemalist düşünce ve projeler  uygulama alanının dışına itiliyordu . Yön hareketinin demokratik ortamda ve siyasal yaşamda etkin olamaması yüzünden , Türkiye için  yaşamsal öneme sahip olan bazı düşünce ve projelerin ara rejimler ve ordu destekli olarak  devreye sokulması eğilimi ülkenin her on senede bir askeri rejimlere sürüklenmesi doğrultusunda  ele alınarak ara rejim senaryoları içinde değerlendirilmeye çalışılıyordu . Türkiye için yaşamsal öneme sahip olan bir  çok plan ve programın , batıcı liberal kadrolar tarafından engellenmesi yüzünden ara rejim senaryoları ile devreye sokulmaya çalışılması  , batı güvenlik sistemi içine girmiş olan Türk silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını da gündeme getiriyordu . Demokratik ortamda Türk devletini güçlendirecek planlar engellendiği için , yurtsever çizgideki sol aydınlar tepeden inmeci girişimler ile dönüşümlerin  gerçekleştirilmesi gibi  girişimlere alet olarak , batı emperyalizmine tepki olarak geliştirdikleri karşı çıkışları ile de, askeri rejimlerin önünü açarak  dolaylı yollardan gene batı emperyalizminin Türkiye’yi kıskaç içine alan siyasal plan ve projelerine alet olmaktan kurtulamıyorlardı . İyi niyetli  girişimler siyaset sahnesinde engellenince , antidemokratik arayışlar  alternatif olarak kendiliğinden   devreye girerek ülkenin ara rejimlere sürüklenmesine yol açıyordu .
                Kurucu önder Atatürk’ün Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsızlıkçı bir çizgide geleceğe dönük bir yön arayışında , toplumcu yön hareketinin başarısız kılınması üzerine  , daha bağımlı politikalar batı  merkezleri tarafından geliştirilerek Türkiye’deki  mandacı kadrolar aracılığı ile  gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Bu gibi girişimlerin sonucunda Türk devleti daha fazla batı emperyalizminin kontrolu altına girmiş ve İsrail siyonizmi tarafından fazlasıyla bölge ülkelerine karşı kullanılmıştır . Soğuk savaşın son döneminde iyice batı blokunun yönüne angaje edilen Türkiye , küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte  bir Atlantik sömürgesi konumuna düşürülmeye çalışılmıştır . Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail Projelerinin  bölgesel merkezi konumuna getirilen Türkiye , bölge ülkelerine karşı geliştirilen çeşitli senaryolarda kullanılmıştır .  Bu doğrultuda Atlantik kıyılarında yetiştirilen mandacı siyasal kadroların yönetime getirildiği bir süreç içinde , bölgeyi batılı planlara uygun dönüşüme zorlayan projelere  doğru , Türk devleti yönlendirilmiştir . Britanya İmparatorluğunun sömürgelerine yönetici yetiştiren okullardan mezun olan bazı mandacı ve  gayrimüslim kadrolar ,Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşen bir çok  plan ve projenin  taşeronu olarak kullanılmışlardır . Türkiye’nin önde gelen yazarlarından Atilla İlhan’ın eserlerinde ileri sürdüğü gibi , Türk toplumunun yüzde onu civarındaki bir kontenjan Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı batılı emperyalistler ile işbirliği içinde olmuşlardır . Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bu gibi olumsuz gelişmeler yüzünden ,Türkiye tam bağımsız bir gelecek yönüne sahip olma  durumundan  zamanla uzaklaştırılmıştır .
                Bugün gelinen yeni aşamada , çeyrek asırlık küreselleşme dönemi geride kalırken , dünya çok kutuplu yeni bir denge arayışı sürecine doğru sürüklenmektedir .Hiç bir kutbun tek başına küresel bir hegemonya kuramadığı ve gelecekte de kuramayacağı yeni dönemde , emperyal devletler üstünlüklerini  devam ettirebilmek için  yeni senaryolara yönelerek , bütün dünya ülkeleri üzerindeki etki ve baskılarını sürdürme çabası içerisine girmişlerdir . Yeni dönemde kendi adamlarını , Türkiye gibi bağımlı ülkelerin başına getirerek diğer kutup merkezi emperyal devletlere karşı üstünlük sağlamak isteyen  batılı emperyalistler  geri adım atmama konusunda ısrarcı oldukları için , dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmaların önünü açmaktadırlar . Türkiye Cumhuriyeti yeni cumhurbaşkanını seçerken , gelinen yeni aşamadaki uluslar arası konjonktürü iyi değerlendirerek  hareket etmek zorundadır . Merkezi coğrafya için geliştirilen  ABD’nin  Büyük Orta Doğu Projesi ile  Siyonizmin Büyük İsrail Projeleri geride kalırken ,dünya devleti olma iddiasındaki Büyük Britanya İmparatorluğunun da , kendi kontrolu altında yeni bir İslam imparatorluğunu   İslam Birliği senaryoları ile diğer dünya devletlerine karşı bir çizgide, Orta doğu bölgesinde  bir dini yapılanma üzerinden gerçekleştirmeye çalışmasını da iyi değerlendirmek gerekmektedir . Türk ve İslam dünyasındaki tek aydınlanma devriminin gerçekleştirildiği  Atatürk Türkiye’sinin emperyal projeler doğrultusunda   laik ve çağdaş bir siyasal yapılanmadan koparak, yeniden  Osmanlı dönemindeki gibi bir ortaçağ  düzenine geri dönüşüne , Türk ulusu izin vermemelidir . Bu nedenle , Türkiye’nin yönünün belirlenmesi işi de sadece dinsel cemaatlara bırakılamayacak kadar önemli ve yaşamsal bir konudur . Türk halkı cumhurbaşkanını seçmek üzere seçim sandığına giderken , sadece bir devlet başkanını değil ama aynı zamanda kendi geleceğini de ve  Türk devletinin yönünü de belirleyeceğini de  iyi bilmek durumundadır . On bin yıllık Türk tarihi ile ,merkezi coğrafyadaki bin yıllık Türk devlet geleneği , Türk ulusuna yirmibirinci yüzyılda tam bağımsız gelecek için  yeterli bir destek  sağlamaktadır . Türk vatandaşları oylarını kullanırken , dünyanın bugün geldiği durumu iyi görmek durumundadırlar . Her türlü psikolojik savaş ve algı yönlendirmelerine karşı çıkarak, Türk halkı ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda bir seçime yönelmek zorundadır . Türk ulusu cumhurbaşkanını seçerken , halifelik düzeninin  okyanus ötesinden  İslam coğrafyasına yeniden taşınmak istendiğini de görerek hareket etmek durumundadır . Geçmişten gelen  siyasal birikimi , Türkiye cumhuriyetinin  ve Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda en iyi şekilde değerlendirecek ve her türlü emperyal baskıya direnerek zamanla  güçlü bir önder olabilecek cumhurbaşkanının  Türk ulusunca seçilmesi dünya barışına önemli katkı sağlayacaktır .
                 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Çanakkale, Anti-Emperyalist Bir Savaştır-Prof. Dr. A N I L Ç E Ç E N


Çanakkale,  
Anti – Emperyalist Bir Savaştır
                                                                                             
Her sene olduğu gibi Birinci Dünya savaşının başlangıç  aşaması olan  ÇANAKKALE  SAVAŞI  Türk devleti ve ulusu tarafından bu yılda  anıldı  . Ne var ki , aradan yıllar geçtikçe  anma törenleri ile birlikte basın ve medya organlarında  bu kutsal zaferin ele alınışı da değişiklik göstermeye başladı .İmparatorlukların çökmesine ve dağılmasına yol açan  Çanakkale Savaşı, devletlerarası bir savaş olmasına rağmen  özellikle  din merkezli  çevreler ve bazı önde gelen siyasal İslam temsilcileri bu savaşı  bir din savaşı gibi göstererek  ve  konuyu sadece  Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışması biçiminde ele alarak,devletlerarası bir savaş olan Çanakkale savaşını değerlendirirken,  çok  ciddi bir tarihsel yanlışa neden olmaktadırlar .  Devir değişikliğine giden yolu açan bu savaş ,devletler arası bir çekişme ve çatışma sürecinin en kritik noktasında gündeme gelmiş olan  tarihsel bir olgudur .

 1915 yılında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazının girişine  birden gelmeleriyle başlayan bu olaya karşı, ülkesine saldırılan Osmanlı İmparatorluğu  savunmaya geçmiş ve bu savaş sırasında Osmanlı devletinin çöküşünü önleyebilmek üzere Alman ordusunun bir bölümü de Alman subaylarının komutasında Osmanlı topraklarına gelerek, İngiliz ve Fransızların ortak saldırısını geri püskürtmek üzere  Osmanlılara yardımcı olmaya çalışmıştır . Bir yanda  İngiliz ve Fransız devletleri sahip oldukları emperyalist imparatorluklarını merkezi coğrafya üzerinde de genişletmek üzere  harekete geçerken , diğer yandan ülkesi işgale uğrayan Osmanlı devleti bu saldırıya karşı  kendini  koruyabilmek için  savaşa girmiştir . Bu aşamada ulusal birliğini geç sağlayan Alman devleti ordularını  Osmanlı topraklarına göndererek,  bu iki Atlantikçi emperyal  devletin  Osmanlı sınırlarını aşarak  merkezi coğrafyaya  egemen olmasını önlemek istiyordu . Çanakkale’de savaş  böylesine bir ortamda  dört devlet ordularının karşı karşıya gelmesiyle  başlıyordu .Bu nedenle Çanakkale savaşı dinler arası bir savaş değil aksine devletler arası bir silahlı çatışmadır .

Birinci Dünya Savaşı öncesi  dönemde İngiltere ve Fransa el ele vererek bütün dünya kıtalarını birbirine bağlayan büyük sömürge imparatorlukları kurmuşlardı . Avrupa gibi küçük bir kıtadan ortaya çıkan bu iki devlet Atlantik kıyılarında bulunmanın getirdiği jeopolitik kolaylıklardan fazlasıyla yararlanarak ,denizlerve okyanuslar üzerinden bütün dünya kıtalarına girerek, her bölgeyi Avrupa merkezli  sömürge imparatorluklarına bağlayarak bir dünya hegemonya düzeni oluşturmuşlardı . Tama anlamıyla bütün dünyaya egemen olabilmeleri için  Akdeniz üzerinden merkezi coğrafyaya da egemen olmaları gerekiyordu . Bu amaçla Akdenize girerek  Çanakkale önlerine gelen bu iki Atlantik gücünü önlemek ve dengelemek üzere de ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde devlet birliğini sağlayan Alman  devleti , Osmanlı devleti ile bir askeri anlaşma imzalayarak  Balkanlar ve Anadolu bölgelerine girerek, bir Avrupa gücü olarak Atlantik güçlerinin bütün dünyaya egemen olmasının önüne geçebilmenin mücadelesini veriyordu . Özellikle son dönemde Almanya’nın sanayi alanında öne geçmesi ve dünyanın önde gelen askeri gücü olmasıyla birlikte  Almanlar Atlantikçilere merkezi alanda yer vermek istemiyordu . İngiltere ve Fransa ‘da Almanların önünü kesmek üzere Rusya’ya yardık etmek istiyorlardı ama  Almanya Osmanlı ülkesine gelerek  bu iki Atlantikçi gücün Rusya’ya yardım göndermesini önlemeye çalışıyordu . Alman birliğinin sonraki aşamada bir Avrupa gücüne dönüşmesi ile , İngiltere ve Fransa birlikteliğinin  merkezi alan üzerinden dünya hegemonyasına yönelmelerinin önlenmesi için çaba gösteriliyordu  . İşte bu aşamada  Çanakkale savaşı  tarihin bir kesişme noktası olarak  yirminci yüzyılın başlarında  gündeme geliyordu .

Önce Roma daha sonra da Bizans İmparatorluklarının çöküşü üzerine merkezi alanda otorite boşluğu gündeme gelince , Avrupa merkezli batılı ülkelerin topladıkları ordular ile tam on bir  kez Haçlı seferlerine yöneldikleri ve bu doğrultuda Hrıstıyan ordular ile yeniden merkezi alandaki eski Roma ve Bizans topraklarına egemen olmaya çalıştıkları tarihin ortaya koyduğu bir  gerçektir . O aşamada Hazar’dan güneye inen Selçuklu orduları merkezi alana egemen olurken, sürekli olarak Haçlı seferleri ile karşı karşıya kalmışlar  ve bu orduları yenerek geri püskürtmüşlerdir .Bu ordular o dönemde Amerika  siyasal gündemde  olmadığından hep Avrupa merkezli  olarak ortaya çıkmışlar ve yeniden Roma ve Bizans hegemonyası peşinde koşan Hrıstıyan toplumların askerlerinden oluştukları için Haçlı seferleri  ismi ile adlandırılmışlardır . Ne varki , Çanakkale savaşlarında boğazlar  bölgesine gelen  deniz birliklerinin milli  devletlerin donanmaları  ile karaya çıkması,  gelen askerlerin bir din ordusu olmadığını açıkça göstermekte ve bu yüzden de Çanakkale savaşları yeni bir Haçlı seferi olarak  tarih bilimince kabül edilmemektedir . İngiliz ve Fransız askerleri Hrıstıyan toplumların içinden çıkmalarına rağmen ,mensup oldukları devletlerin ulus devlet niteliğini taşıması nedeniyle  milli ordular olarak  bir misyon üstlenmişlerdir . Bu açıdan ortada bir din savaşı vermek üzere gelmiş olan  ümmet orduları yoktur . Haçlı seferlerinde Avrupa’nın her ülkesinden toplanan  Hrıstıyan ordular sözkonusu olduğu için  , bunlara karşı  Müslüman olmuş  Selçuklu askerleri   çıkmış ve Hrıstıyan ordularının yeniden merkezi bölgeye gelerek   ikinci kez  Roma ya da Bizans gibi Hrıstıyan devletlerin  merkezi alanda  hegemonya oluşturmalarına  izin verilmemiştir .

Çanakkale savaşları yirminci yüzyılın Haçlı seferleri olmadığı gibi , merkezi bölgede var olan Osmanlı devleti de sınırları içinde her din ve kökenden gelen insanların ortak yaşadıkları bir  heterojen bölgesel  imparatorluk olduğu için , İngiliz ve Fransızlara karşı Alman general ve subaylarının yönetimi altında savaşa giren Osmanlı ordusunda Osmanlı vatandaşı olan Ermeni ,Rum ve Yahudilerin  de savaşa girdikleri görüldüğü için Osmanlı ordusuna da bütünüyle bir İslam ordusu olarak bakmak  gerçekliği bütünüyle yansıtmaktan uzaktır . Osmanlı ordusunda  gelecekte Filistin’de İsrail’i yeniden kurmak isteyen  Siyonistlerin katır birlikleri de yer almış ayrıca  Macaristan’dan gelen bazı askerlerde geleceğin oluşturulması doğrultusunda bu savaşın içinde yer alarak etkili olmaya çalışmışlardır .Bu durum dikkate alınırsa Çanakkale savaşlarının Müslümanlar ile Hrıstıyanlar arasında yapılan bir din savaşı olmadığı ama aksine  dört büyük devlet arasındaki bölgesel hegemonya çekişmelerinin  gündeme  getirdiği  sıcak çatışmalar olduğu görülmektedir . Almanların yönetimindeki Osmanlı ordusu bu savaşlarda yenilseydi İngiliz ve Fransız yardımları  Rusya’ya  ulaştırılacak ve Rus devleti  1905 yılında karşı karşıya kaldığı Japon savaşı sonrasındaki çöküntüden kurtularak  ve yeniden güçlenerek tarih sahnesine çıkarak  Alman İmparatorluğunun  önünün kesilmesinde etkin bir rol oynayacaktı .Ne var ki , savaşı Almanya destekli Osmanlı orduları kazanınca , İngiltere ve Fransa Çanakkale’yi geçerek  Rusya’ya yardım edememiş ve bu doğrultuda Rusya’daki kaos ve karışıklık , sosyalist devrimin yapıldığı tarihe kadar devam etmiştir .

İngilizler ile Fransızlar  okyanus kıyısı ülkeler  üzerinden   bütün denizlere açılabildikleri için  dünya hegemonyasını  kıtalar üzerinde  kurabilmişlerdir . Almanya ise  bir kara ülkesi olarak Avrupa kıtasının tam ortasında yer almıştır . Böylesine bir jeopolitik’e sahip olan Almanya batıdaki iki dev  ülke olan İngiltere ve Fransa’yı devre dışı bırakarak batıya ve denizlere açılamamış ama bulunduğu coğrafyanın uzantısı olan doğu bölgesine açılarak merkezdeki Osmanlı topraklarına girmiştir . Savaş öncesinde Osmanlı ülkesi ,İran ve Orta Doğu bölgelerinden Afganistan’a kadar var olan İslam coğrafyasında  bir Alman-İslam devleti olarak Töton İmparatorluğu oluşturmayı  ulusal jeopolitik hedef olarak önüne koyan Almanya  , İngiltere  ve Fransa’dan önce davranarak  merkezi alanda yapılanmaya yönelmiştir . Bu doğrultuda milyonlarca Alman vatandaşı Osmanlı ülkesi üzerinden Rusya ve Orta Asya bölgelerine gönderilerek geleceğin  Alman-İslam imparatorluğu olarak Töton devletinin temelleri  Avrasya bölgesinde yeni bir yapılanma olarak öne çıkartılmaya çalışılmıştır . İngiliz ve Fransız donanmalarının  Çanakkale’yi geçerek  Karadeniz üzerinden Rusya’ya askeri yardım götürmeyi hedeflemesinin arkasında yatan en önemli neden,  Almanya’nın kendi kontrolü altında bir İslam imparatorluğunu dünyanın orta bölgelerinde kurmaya çalışmasıdır . Alman devleti Osmanlı toprakları üzerinden İran ve Orta Asya bölgelerine uzanarak  Avrasya’yı başkalarına bırakmamaya çalışırken  , dünya hegemonya kavgasında  kendi projesi olarak Töton İmparatorluğu projesini de Atlantik güçlerine karşı yeni bir bölgesel  alternatif olarak ortaya koymuştur .

İngiltere’nin  Birleşik Krallık adı altında bütün sömürgelerini bir araya getirerek bir dünya devleti oluşturmaya yöneldiği aşamada, jeopolitik açıdan   denizlere açılma şansı olmayan  Almanya ,doğu politikasını devreye sokarak Balkanlar ,Anadolu ve İran üzerinden  Türkistan’a kadar ulaşacak ve Çin ile sınır komşusu olacak  bir Avrasya devleti olarak Töton İmparatorluğunu kendisinin yola devam edebilmesi için  zorunlu bir adım olarak görüyordu .Bu nedenle Avrasya’nın giriş kapısı konumundaki Boğazlar’da askeri varlık geliştirerek  ve Osmanlı ordusu ile birlikte İngiltere ile Fransa’nın önüne geçerek bu kapıyı Atlantik güçlerine karşı kapatıyordu . Çanakkale’de Alman  generallerinin komutasnda Alman subayları olmasaydı , Osmanlı ordusunun bu savaşı kazanması mümkün olamayabilirdi . Çünkü Osmanlı devleti  son döneminde saray yaptıran padişahlar yüzünden büyük borçlara sürüklendiği için , silah almaya ya da orduyu güçlendirmeye yönelik harcama yapamaz duruma gelmiş ve bu yüzden de Almanlara muhtaç kalarak bu ülke ile bir askeri antlaşma imzalama yoluna gitmiştir . Almanlar İngiliz ve Fransızları Çanakkale’de geri püskürtürken , bir çok vatandaşını da Rusya ve Kazakistan gibi ülkelere göndererek gelecekteki Berlin merkezli yeni  imparatorluğun  temellerini atmaya çalışıyordu . Bu durum aynı zamanda Birinci Dünya Savaşına giden yolu da açarak ,imparatorlukların parçalanmasına ve aynı zamanda ulus devlet sürecinin Avrupa kıtası üzerinden Asya kıtasına doğru  gelmesine Türkiye üzerinden   yardımcı oluyordu .

Çanakkale savaşında dört devletin çarpışmalara katılması , bu olayın bir  emperyalizm ve  kendini koruma  noktasında antiemperyalizm olarak  öne çıkmasına neden olmaktadır . İngiltere ve Fransa emperyalist devletler olarak Çanakkale önlerine gelerek Akdeniz’den Karadeniz’e geçmeye çaba göstermişler ama bu durumda toprakları tehdit altına giren Osmanlı devletinin ,bu emperyalist saldırıya karşı  antiemperyalist bir yol izleyerek  bir savunma savaşına giriştiği ve bu yolda da Atlantik emperyalizmine karşı Avrupa emperyalizminin baş temsilcisi Almanya’nın  askeri ve ekonomik yardımlarını aldığı  görülmüştür . Almanya yıkılmakta olan Osmanlı devletini destekleyerek  İngiliz ve Fransız ordularının Avrasya bölgesine girmelerini engellemiştir .Alman subayları  bu savaştan önce İstanbul’a gelerek yerleşmişler , bu arada hem Türkçe öğrenerek Türk askeri ile diyalog  kurmuşlar hem de geleceğe dönük Avrasya siyasetleri doğrultusunda  Osmanlı ülkesinde yapılanmaya başlamışlardır . Üç büyük Avrupa devletinin ulus devlet kimliği taşımaları , savaş koşullarında  Osmanlı ordusunu da yakından etkilemiş ve bu süreçte  Osmanlı askerlerinin zamanla Türkleşerek Türk askeri konumuna  geldikleri görülmüştür . Osmanlılar müttefikleri Almanya sayesinde yenilgiden kurtulmuşlar ve Alman yardımları ile Rusya, İngiltere ve Fransa gibi emperyal  güçlerin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir .Çanakkale savaşı ile başlayan  kurtuluş savaşının zamanla uluslaşması , Çanakkale’deki Osmanlı askerlerinin savaşın getirdikleriyle  bir ulusal orduya dönüşmesini ve sonra da  Osmanlı ahalisinin Türkleşmeye yönelmesinin ilk adımları  olmuştur . Özünde bir imparatorluk ordusu olan Osmanlı  askeri birlikleri savaşırken , alt kimlikler geride kalmış ve düşmana karşı birleşerek savaşan  Osmanlı askerleri milli bir direnişle Türkleşmişlerdir  .

Çanakkale savaşları bir anlamda  Birinci Dünya savaşının ilk raundu olmuş ama daha sonraki gelişmeler doğrultusunda da aynı zamanda  ulusal kurtuluş savaşının  ilk adımları olarak bir görünüm kazanmıştır .Ülkedeki bazı milli şairler ve yazarlar , Çanakkale direnişini bir anlamda dünya emperyalizmine karşı çıkışın şanlı destanı olarak görmüşler  Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulmasına giden yolda Çanakkale savaşı bir ulusal direnişin ilk adımı olarak genel kabul görmüştür . İmparatorluktan ulus devlete geçilirken  ,Hrıstıyan dünyaya karşı direnen bir İslam ordusu yerine ,batılı emperyal devletlere karşı bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak  Çanakkale savunması açıklanmaya çalışılmıştır . Çanakkale’de  bir  Selahattin Eyyubi ruhu yerine , LimonVonSanders isimli Alman generalinin ve subaylarının düzgün yönetimi etkili olmuştur . Emperyal saldırıya karşı antiemperyalist bir direniş gösterilirken , ülkede var olan yokluk ve yoksulluk gibi olumsuz etkenler de  savaşın bir ulusal çıkışa yönelmesinde etkili olmuştur .Avrupalı üç ulus devletin askerlerinin  çekişmelerinin, saldırıya karşı savaşan Osmanlı askerlerinde  dinsel bir ruh yerine zamanla ulusal bir ruhu oluşturduğu  ve daha sonraki aşamada da bunun  kurtuluş savaşının ulusal çizgide örgütlenmesine yol açtığı görülmüştür . Fransız devrimi sonrasında bir türlü Osmanlı milleti yaratamayan Osmanlı devletinin , Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlete dönüşmesi sürecinde ,Çanakkale  savaşının önemli bir dönüm noktası olduğu görülmüştür .

Çanakkale savaşını saldıranlar cephesi kazansaydı İngiliz ve Fransız orduları , Rusya’ya girerek  çökmüş olan Rus devletini ayaklandırarak Almanların karşısına çıkarmak istiyorlardı . Savaşı bu cephe kaybedince  Japonya’ya karşı yenilerek çökmüş olan  Rus devleti tam olarak  çökerek  dağılacaktı . İşte bu aşamada  Amerika üzerinden örgütlenen bir Bolşevik hareketinin  Rusya’da bir sosyalist devrim yapması üzerine Avrupa emperyalizminin  Avrasya bölgesine  girmesi ve etkin olması  önleniyordu . Eğer Osmanlı ordusu yenilseydi , İngiliz ve Fransız  birlikleri Anadolu yarımadasına da girerek  , bu yarımadanın doğu bölgesinde Rus ve Fransız kışkırtmalarıyla başlamış olan Ermeni isyanlarına da destek sağlayarak ,  Anadolu’nun doğu yarısında  Akdeniz gibi sıcak denizlerde kıyısı olan bir Büyük Ermenistan devletinin kurulması sağlanacaktı . Rus ve Fransız emperyalizmleri her zaman için bir Büyük Ermenistan devletinin kurulmasından yana olmuşlardır . Almanlar ise  Türkler’den çekindikleri için Ermeni sorununa karşı  uzak durmuşlardır . Ama daha sonraki dönemlerde Almanların’da Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almayarak bir bağımsız Ermenistan projesinden yana hareket ettikleri ortaya çıkmıştır .Çanakkale’de kaybedenler Rusya’ya giremedikleri gibi aynı zamanda Doğu Anadolu topraklarında bir Ermenistan’ın kurulmasına da katkı sağlayamamışlar ve bu yüzden bu bölgeden çok geniş bir Ermeni göçü Suriye topraklarına yönelik olarak gelişmiştir .Ermeni sorunu ulus devlet yapılanmaları doğrultusunda çözülmeye çalışılmış  ama ulusal kurtuluş savaşının Misak-ı Milli  protokolü üzerinden  getirmek istediği bütünlük çerçevesini bozduğu için ,  Büyük Ermenistan projesinin gerçekleşme şansı hiçbir zaman olmamıştır .

 1915 yılı Ermeni meselesinin gerçekleşmesiile Çanakkale savaşının yapıldığı  yıl olması  her iki olayı  aynı zaman diliminde ortak kılmaktadır . Bu çerçevede her iki olay arasında zamanlama açısından büyük bir bağlantı vardır . Osmanlı topraklarında Avrupa kıtasında olduğu gibi  batı tipi ulus devlet  kurmak isteyenler Balkanlar’da bunu başarınca , aynı Balkanizasyon sürecini Anadolu ve Orta Doğu bölgelerine de getirmek istemişler ama  bu planı Türk ulusunun vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı yüzünden  tam olarak  gerçekleştirememişlerdir . Ermenistan kurulamayınca Orta Doğu haritası değiştirilmiştir .  Rusya’ya yardım gidemeyince yirminci yüzyıla yön veren hareket olarak sosyalist devrimin önü açılmış ve bu doğrultuda Sovyetler Birliği kurularak , iki kutuplu bir dünya düzeni Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulmuştur . Bu iki büyük oluşum , daha sonraki aşamada  batı tipi bir  ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasında önemli ölçülerde etkili olmuştur .

 Ermenilerin doğu Anadolu’da Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerinde İngiliz ve Fransız donanmalarının  Çanakkale önlerine gelmesinin  çok büyük etkisi bulunmaktadır .Osmanlı devletini yıkmak ve topraklarını ele geçirmek üzere gelen Atlantik emperyalistlerinin bu  amaçlarına yardımcı olarak gelecekte kendilerine Osmanlı topraklarında yeni yurt  ve devlet kuracak  bir arayış içine giren Doğu Anadolu Ermenilerinin isyanları , beraberinde  Balkan savaşını yitirmiş olan Osmanlı devletinin  tepkisel  davranmasına neden olmuş ve Osmanlılar  Balkanlar’da olduğu gibi Sevr haritasını Anadolu topraklarında gerçekleştirecek bir Balkanizasyon dağılımına, Anadolu toprakları üzerinde yer vermeme eğilimi içinde olmuşlardır . Ermeni sorunu  Çanakkale savaşı ile birlikte patlak verince arada kalan Osmanlı devleti boğazlar  savaşında Almanlardan destek almışlar ama  Ermeni isyanlarına karşı tehcir uygulamaları getirerek yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti açısından  sorunu kalıcı  bir çözüme kavuşturma  başarısını elde etmişlerdir . İngiliz ve Fransız yardımı alamayan Ermeniler kendi devletlerini kurma  yolunda  pek fazla etkinlik sağlayamamışlar sonra da Rusların desteği ile Kafkasya bölgesinde küçük bir dağ devleti ile yetinmek zorunda kalmışlardır .Ermenistan ile Akdeniz sularına inmek isteyen Rusya  , Japon savaşı sonrasında çöküntüden bir türlü kurtulamayınca , Orta Doğunun yeniden yapılandırılmasında fazla etkili olamamış ve bu yüzden de Büyük Ermenistan kurulamamıştır .

Çanakkale savaşlarının Türk ulusuna kazandırmış olduğu en önemli gelişme , ulusal kurtuluş savaşının öncüsü ve Türk devletinin kurucusu olacak bir büyük ismi tarih sahnesine çıkartması olmuştur . Atatürk , Alman general Limon VonSanders’in kurmay  başkanı olarak Çanakkale savaşında çok etkili olmuş ve en kritik cephe savaşlarında  komutan olarak gösterdiği büyük cesaret ve kahramanlık ile  Çanakkale savaşında Osmanlı ordusunun , emperyalist saldırıları defetmesinde kilit bir rol oynamıştır . Cephe savaşlarını kazanan Mustafa Kemal  , haklı bir şöhret kazanınca  , Çanakkale savaşlarında gösterdiği kahramanlık sayesinde daha sonraki aşamada Osmanlı genel kurmayı tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi olarak seçilmiştir . Çanakkale savaşı bu açıdan da önemli bir kazanç sağlayarak , Türk ordusunun ve devletinin geleceğe dönük ulusal yapılandırılmasında  başlangıç noktası olmuştur . Çok uluslu bir imparatorluktan çağdaş bir ulus devlete geçerken , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmasını sağlayan uluslaşma sürecinin Çanakkale savaşı sırasında ortaya çıktığı görülmektedir . Sadece bu gelişme bile Çanakkale savaşının bir antiemperyalist ulusal savaş olduğunu ortaya koymakta ve kesinlikle  milli çizgide bir oluşumun  ortaya çıkmasına katkı sağladığı anlaşılmaktadır . Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasını sağlayan ulusal önderin çıktığı yer olarak da Çanakkale  bugünkü Türk devletinin  başlangıç noktasıdır .

Çanakkale savaşının bu kadar milli unsurun bir araya geldiği oluşum olarak, bir din savaşı biçiminde ele alınmasının yanlış bir değerlendirme olduğunu tarih biliminin verileri ortaya koymaktadır . Gelibolu gibi küçük bir  alanda cereyan eden kritik mücadele  , yirminci yüzyılın dünya düzenin oluşmasında önemli bir aşama olmuştur . Çanakkale savaşını kazanamayan İngiltere ve Fransa Asya toprakları üzerindeki hegemonya planlarından vazgeçmek zorunda kaldılar . Hacı hoca kadrolaşması ile Çanakkale’yi dinler savaşına dönüştürmek isteyenlere  Osmanlı yönetimi destek vermemiş ,  boğazdaki çatışmalarda her zaman emperyal projelerin etkili olduğu görülmüştür . Konuyu İslam İmparatorluğu dönemindeki gibi bir cihat savaşına dönüştürmek isteyenler etkin  olamayınca , Birinci Dünya Savaşı sonrasında  eski Osmanlı toprakları üzerinde bir din devleti değil ama tıpkı batılılar gibi çağdaş bir ulus devletin kurulması gerçekleştirilmiştir . Orta Doğu bölgesindeki Müslüman Araplar’ın İngiliz ordusunda Çanakkale’ye gelerek savaşmaları da açıkça  bu savaşın bir din savaşı olmadığının göstergesidir .Hrıstıyan Almanlar Müslüman Osmanlılar ile bir araya gelirken , İngilizler’de sömürgeleri olan Arap ülkelerinden getirdikleri askerleri Osmanlı’nın Müslüman askerlerine karşı  cepheye sürmüşlerdir . Bu da  ortada bir din savaşı olmadığını göstermektedir .

Son yıllarda , Türkiye’de ılımlı İslamcı bir yönetim uzun süre işbaşında kalmasıyla birlikte , Çanakkale savaşının bir başka türlü anıldığı görülmüştür . Resmi bayramların kutlanması ile ilgili yönetmelikler değiştirilirken,  dini bayramların  daha geniş  bir yaklaşım içinde ele alınarak  laik devlet yaklaşımının dışına çıkıldığı göze çarpmaktadır . Kurmay başkan olarak  Çanakkale savaşının her aşamasında ve her cephe savaşında bulunan Mustafa Kemal’in dışlandığı ve Atatürk’süz bir  Çanakkale  programının birbirini izleyen yıllar içinde öne çıkarılmaya çalışıldığı siyaset sahnesinde ortaya çıkan yeni bir gelişme olarak tartışma konusu olmaktadır .Atatürk , Çanakkale zaferinin bir kahramanı olarak  Türk ulusunun gönlünü kazanınca  ,Türkler O’nun arkasından giderek hem devletlerini kurmuşlar hem de emperyalizmin baskılarına karşı çıkarak tam bağımsız bir siyasal düzen içerisinde  özgür bir biçimde yaşama hakkını elde etmişlerdir .Bu durumda Türk ulusu ulusal devletini ve cumhuriyet rejimini Atatürk’e borçludur . Atatürk’de gelmiş olduğu ulusal önderlik konumunu Çanakkale zaferinden elde edilen  başarı  ile  sağlamıştır . Müslüman Araplar ile Türklerin çatışmaları , HrıstıyanAlman,İngiliz ve Fransız devletlerinin Çanakkale’de karşı karşıya gelmeleri bütünüyle , yirminci yüzyılın başlarında  ulusal gelişmelere katkı sağlamıştır . Hal böyle olmasına ve Çanakkale’nin bir antiemperyalist ulusal kurtuluş  savaşı  olmasına rağmen , sanki ortada bir Haçlı seferi varmış gibi hareket etmek ya da , Hırıstıyan uygarlığına karşı bir İslami Cihat savaşı varmış gibi değerlendirmeler yapmak , Türkiye Cumhuriyetinin hem ulusal yapısına ters düşmekte ve Çanakkale zaferinin  bir ulusal tarih başarısı olarak her yıl anılmasını önlemektedir .

Çanakkale zaferinin Türk ulusunun önderi konumuna getirmiş olduğu büyük Atatürk olmadan   Çanakkale törenleri ya da toplantıları yapmak hem tarih verilerine ters düşmekte hem de Düvel-_i Muazzama denilen büyük emperyalist düzene karşı direnme yolunda Türk’lerin atası konumuna gelmiş olan Atatürk’e karşı yapılan bir haksızlık olmaktadır . Her sene Çanakkale Şehitleri anılırken , bu cephede İngiliz ordusunun askerleri olarak Türklere karşı savaşan Anzak askerleri anılırken , Türklerin komutanı olan ulusal önder Atatürk’ün dikkate alınmaması  , ulusalcı ve cumhuriyetçi çizgideki Türk toplumunu derinden yaralamaktadır . Atatürk şehitlikte yatan  düşman askerlerine “ burada yatanlar bizim evlatlarımız “diyerek insancıl bir tutumu dünya kamuoyu önünde sergilerken , biz hala ortaçağ döneminden kalma cihatçı bir tutum ile bu ulusal savaşı  tarihsel gerçeklerden saptırarak anamayız . Çanakkale savaşı  bir din savaşı değil ama bir antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşıdır . Savaşın  bizim açımızdan zaferle sonuçlanmasını sağlayan ulusal önder Atatürk’süz bir Çanakkale anması söz konusu olamaz .Olursa tarihsel gerçeklere ters düşen bir durum ortaya çıkar ki  , bunu da Türk ulusu kabul edemez.Türk devleti önümüzdeki dönem de şimdiye kadar yapılmış olan bu yanlışların yeniden ortaya çıkmasına izin vermemeli ve Çanakkale törenlerinde bu zaferi bize kazandıran kurucu önder Atatürk’e hak ettiği yer verilmelidir . I915 zaferi Türkleri 1919’a taşımıştır . Çanakkale’de başlayan ulusal direniş Samsun kıyılarına taşınmış ve oradan hareket ile Anadolu’nun bağrına girilerek , Türk halkı çağdaş bir ulus devlet çatısı altında örgütlenebilmiştir . Osmanlı genelkurmayı , ulusal kurtuluş savaşının önderini seçerken , Çanakkale zaferi bir çıkış noktası olmuş ve Çanakkale’de elde edilen zafer daha sonraki aşamada  yurdun bütün köşelerine taşınarak  ulusal kurtuluş savaşı da zaferle taçlandırılmıştır . İlk adımda elde edilen zafer son adıma giden yolda Türk ulusuna yön göstermiştir .Sonuçta ortaya çağdaş bir ulus devlet çıkarılmıştır  ama  ortaçağ döneminden kalma bir din devleti hiçbir zaman düşünülmemiş ve bu yüzden de laiklik ilkesi  devletin temel prensibi  olarak  anayasanın içinde önemli bir yere sahip olmuştur .Balkan savaşları sonrasında gündeme gelen Çanakkale savaşı , Osmanlı devletini parçalayan Balkanizasyon sürecinin   Anadolu yarımadasına  taşınmasını engelleyerek  Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine giden yolun açılmasını sağlamıştır .

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

10 Haziran 2019 Pazartesi

Çok Kutuplu Dünya - Prof. Dr. Anıl Çeçen

Çok Kutuplu Dünya


Dünya artık geçen haftadan bu yana çok kutuplu bir yapıya sahip oldu.

Türkiye iç gerginlikler ve meseleler ile uğraşırken, sessizce dünyanın yeni kutup merkezi olarak öne çıkan dört büyük ülkesi Rusya’nın Ural dağlarının kıyısında bulunan Yekaterinburg isimli kentte bir araya gelerek bir kaç zirve toplantısını bir arada gerçekleştirdiler.

Osmanlı paşası Baltacı Mehmet’e oyun oynayan Rus çariçesi Katerina’nın kenti olan bu yerleşim merkezinde, bu kez dünyanın yeni büyük devletleri eski süper güç ABD’ye karşı birçok kutupluluk oyunu oynamak üzere bir araya geldiler.

Bütün dünya basını, yirmi birinci yüzyılda dünyanın alacağı yeni biçimle ilgili en önemli toplantılardan birisi olan Yekaterinburg zirvesine en başta yer verirken, içeride gerginlik yaratmaya kilitlenen Türk basını ve medyası bu çok önemli olayı görmezden geldiler.

Türk halkının geçmişten gelen koşullanmalar ile batı bloğunun çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesine alet olan Türkiye’deki medya ve basın, küresel sermayeye teslim oldukları için, yeryüzünde meydana gelen ve ülkemizi yaşamsal düzeyde etkileyen hiç bir önemli olayı ya da toplantıyı Türk kamuoyuna yansıtmama konusunda kararlılık göstermektedirler.

Bu nedenle, Yekaterinburg zirvesi üzerinde Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından biraz durmak gerekmektedir.

İstanbul’un yeniden mütareke kenti konumuna geldiği bu aşamada, Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara’da dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşmesi olgusu üzerinde durmak gerekmektedir.

Bugün Türkiye’yi yönetmekte olan kuşaklar, yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında iki kutuplu dünyada doğmuşlar ve yaşamışlardır.


Bu nedenle, normal bir Türk insanı sanki dünya sürekli olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan Amerika ve Rusya ikilisi tarafından yönetiliyormuş gibi bir bakış açısına sahip bulunmaktadır.

Stalin’in Türkiye’den toprak istemesi üzerine batı bloğu içine giren Türkiye’de hala bu nedenle patron olarak ABD görülmekte ve Rusya’da geçmişin koşullanmaları nedeniyle düşman olarak kabul edilmektedir.

 Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olan büyük savaşlar nedeniyle, Türk halkında ciddi bir Moskof korkusu bulunmakta ve Amerikan emperyalizmi de bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, Türkiye’yi merkezi coğrafyada ana üssü konumuna getirmektedir.

Bu koşullarda Amerika, Avrupa ve İsrail gibi batılı merkezlere yanaşan Türkiye zaman içerisinde fark etmeden bir batı sömürgesi ülke konumuna sürüklenmiş ve batılı merkezler Türkiye’nin bu zaafından yararlanarak, eski emperyalist politikalarını Türkiye üzerinden merkez coğrafyaya ve Avrasya kıtasına yönlendirmişlerdir.

Bu nedenle, Atatürk döneminde başlatılmış olan tam bağımsız dış politika sürdürülememiş, batı ülkelerinde yetiştirilen mandacı zihniyetteki politikacılarla Türkiye batının bir uydusu olarak yönetilmeye başlanmıştır.

Sovyet korkusu pompalandıkça, Türkiye ABD ve batının kucağına daha fazla oturtulmuş ve resmen dışarıdan yönetilmeye başlanmıştır.

Bundan sonra Türkiye batı denilince ABD’ye teslim olmuş ve Amerikan emperyalizminin kuklaları siyaset sahnesinde öne çıkarılınca Türkiye soğuk savaş döneminde batı sömürgesi yapılmıştır.

NATO’ya üye olmakla Türkiye iki kutuplu dünyada batı kutbunun ülkesi durumuna gelmiş ve Sovyet bloguna karşı sürekli olarak ABD öncülüğünde batı bloğunun ülkesi olarak yönetilmiştir.

Bu nedenle, siyaset ya da kutup denilince akla Türkiye’de sadece ABD gelmekte, başta Rusya olmak üzere diğer kutuplaşma girişimlerine karşı mesafeli davranılmaktadır.

Hele, Rusya’nın oluşturacağı dört kutup girişimleri ise Türkiye açısından çok ciddi tehdit olarak algılanmaktadır.

Bu koşullarda Türkiye’de sürekli olarak komünistlerin yani oyunbozanların Rusya’ya gitmeleri dile getirilirken, küreselleşme aşamasına gelindiğinde komünizmin çöktüğü ama komünistlerin gidemediği Rusya’ya kapitalistlerin gitmek zorunda kaldıkları görülmüştür.

Böylece dünyadaki değişimi Türk toplumu anlayabilmiş, yıllarca düşman görülen Rusya’ya Türk işadamlarının giderek yatırım yapmalarından sonra küreselleşme olgusu daha iyi anlaşılabilmiştir.

ABD ve onun güdümündeki batı bloğu Rusya’nın öncülüğündeki Sovyet bloğunu çökerttikten sonra, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi federasyonları paramparça etmiş ve iki federal yapının dağılmasından sonra ortaya yirmi iki yeni bağımsız devlet çıkmıştır.

Türkiye bu dağılan devletlerin arasında kalınca önce ciddi bir şaşkınlık geçirmiş sonra da, ABD’nin gücü doğrultusunda bu kez tek kutuplu dünyaya doğru yönlendirilmeğe başlanmıştır.

İki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batı blogu içerisinde yer almasına rağmen zaman zaman diğer kutbun varlığından yararlanarak siyaset sahnesinde kendi çıkarları açısından dengeler oluşturmaya çalışmış ve böylece kurtuluş savaşından gelen bağımsız siyasal yapısını korumaya çaba göstermiştir.

Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı Sovyet blogu ile denge oluşturma siyaseti, zaman zaman Türk politikasında gündeme gelmiş ve böylece Türkiye yirmi birinci yüzyıla bir bağımsız devlet olarak girebilme şansını elde edebilmiştir.

Bu nedenle, dünyanın merkezinde bir orta boy devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin iki kutuplu dünya yapılanmasının denge siyasetlerinden bağımsızlığını koruyabilmek açısından yararlandığı söylenebilir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya gücünü yitirince, Türkiye iki kutup arasında denge politikasını uygulama şansını yitirmiş ve küresel sermayenin öncülüğünde batı emperyalizmi Türk ülkesini tam bir batı sömürgesi düzeyine düşürme şansını elde etmişlerdir.

ABD’nin kendisini dünyanın tek hegemon gücü olarak ilan ettiği bu aşamada, Türkiye’de diğer dünya ülkeleri gibi Amerikan emperyalizminin saldırganlığına uğramış ve tek kutuplu dünyanın çıkmazları içerisinde bocalamaya başlamıştır.

Kendisini dengeleyecek başka bir gücün kalmadığı bir aşamada ABD,  giderek saldırganlaşmış, kendi sözünü dinlemeyen ülkeleri haydut ilan edecek kadar kendisi gerçek anlamda haydutlaşmıştır.

Her türlü saldırganlığı küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bütün dünya ülkelerine yönlendiren ABD, uzun süre küresel bir imparatorluk kurabilmek amacıyla ciddi baskı, tehdit ve saldırı örnekleri sergilemiş ama bu girişimlerinin tamamında başarısız kalmıştır.

Milattan tam yirmi yüzyıl sonra insanlık zorba bir devletin baskısı altına girmemiştir. Yirmi yıl süre ile bütün dünyanın başına bir ağ olarak geçirilmek istenen küresel politikalar zaman içerisinde iflas etmiş ve nelerin olamayacağı artık görülmeğe başlanmıştır.

Yirmibirinci yüzyılda yedi milyar insanın iki yüz den fazla devletin çatısı altında yaşadığı bir aşamada artık ortaçağdaki gibi bir küresel imparatorluğun kurulamayacağı kesin olarak anlaşılmıştır.

Bu nedenle iki kutuplu düzenin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tek kutuplu dünya projeleri de yürümemiş ve giderek tamamen tersi bir durum ortaya çıkmağa başlamıştır.

Yirmi yıllık bir baskı ve saldırı döneminden sonra, ABD küresel bir düzeni Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin çıkarları doğrultusunda kuramayınca, bütün dünyada haklı olarak tepkiler gündeme gelmiş ve dünya devletleri ile halkları bu saldırganlığa karşı kendilerini korumaya başlamışlardır.

Önce, Ekonomik Forum ve Bilderberg toplantılarına karşı dünya halkları ayağa kalkmışlar ve böylece dünya kamuoyunun ilgisi yeni emperyalizm üzerine odaklanmıştır.

Küresel sermayenin güdümündeki Dünya Ticaret Örgütü de Birleşmiş Milletlerin yerine ikame edilmeğe kalkışılınca bu duruma karşı çıkan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi dev ülkeler zaman içerisinde bir antiemperyalist blok oluşturmaya başlamışlardır.

Bu dev ülkelerin isimlerinin baş harflerinden oluşan BRİC kelimesi, yeni bir ittifakın simgesi olarak dünya kamuoyunda öne çıkmış ve ABD saldırganlığı ile bütün dünyaya baskı uygulayan küresel sermayeye karşı bozulan ekonomik ve siyasal dengelerin yeniden kurulabilmesi için tüm girişimlerin çerçevesini oluşturmuştur.

Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında doğan BRİC bloğu artık dünyanın tek kutuplu olmadığının ve gelecekte de olamayacağının en açık göstergesi olarak günümüzde geçerlilik kazanmış ve ilk zirvesini geçen hafta içinde Rusya’nın Yekaterinburg isimli Ural kentinde yapmıştır.

Yekaterinburg kentinde iki zirve bir arada yapılmıştır. Bir yanda Brezilya’nın da katılmasıyla BRİC ittifakının ilk resmi toplantısı tamamlanırken, diğer yanda da İran’ın katıldığı Şangay Örgütü zirvesi aynı günlerde birbiri ardı sıra Urallar’da yapılmıştır.

Böylece tam bir batı karşıtı çizgide zirveler birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir. Bu toplantılarda ABD ve onun kontrolündeki batı emperyalizminin daha fazla dünya ülkelerini rahatsız etmemesi için çeşitli önlemler görüşülmüş ve tartışılarak karara bağlanmıştır.

Porta Allegre örgütlenmesiyle alternatif küreselleşmenin hem öncüsü hem de merkezi konumundaki Brezilya’nın da dünyanın öbür ucundan kalkarak Urallara gelmesiyle tam bir batı karşıtı yapılanma dünya kamuoyuna sergilenmiştir.

Alternatif küreselleşme arayışları artık çok kutuplu dünya girişimlerine yerini bırakmış ve ABD ya da batı saldırganlığını dizginleyecek ya da dengeleyecek yeni bir çok kutuplu dünya arayışı açıkça öne çıkarılmıştır.

İflas eden kapitalist sistemin bu durumu dikkate alınarak Dünya Ticaret Örgütünün ortadan kaldırılması ve yerine daha dengeli bir katılımcı yapı ile yeni bir örgütlenmeye gidilmesi önerilmiştir.

Ayrıca, ABD emperyalizminin Irak savaşı ile beraber küresel bir ekonomik krize girmesi nedeniyle dolara bağımlılıktan kurtulmak üzere, yeni bir küresel para sistemi önerilmiştir.

Kendi parasının avantajlarını dünyayı sömürmek üzere kullanan ABD’ye, artık izin verilmemesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

İlke kararı olarak doların dünya parası olmaktan çıkarılması yerine yeni bir para sisteminin kurulması ile beraber,  uluslararası alanda farklı örgütlenmelere gidilmesi konuları karara bağlanmıştır.

İsrail’in güvenliği için Irak’a saldıran ABD’nin gene aynı çizgide İran’a saldırıya hazırlanması dikkate alınarak, bu duruma açıkça karşı çıkılması için her iki zirvede ayrı ayrı kararlar alınmıştır.

Böylece; Ural dağları yirmi birinci yüzyılda yenidünya düzeninin batıdan değil ama doğudan çıktığı bir yapılanmanın ev sahipliğini yapmıştır.

BRİC zirvesinde; batı emperyalizminin dünya ülkelerini sömürmesinin önlenmesi ve daha dengeli bir ekonomik düzenin çok kutuplu bir yapıda kurulabilmesi için gerekli kararlar alınmış Porta Allegre sürecine uygun bir yeni alternatif düzen ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır.

Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin artık çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezleri olarak öne çıkmışlar ve güçlerini birleştirerek, Atlantik hegemonyasının saldırganlığına karşı yepyeni bir denge oluşturmuşlardır.

Yekaterinburg toplantısının ikinci zirvesi İran’ın da katılmasıyla Şangay Örgütü çerçevesinde yapılmıştır.

Yirmibirinci yüzyılda New York merkezli batı kapitalist sistemline karşı doğu merkezli yeni bir ekonomik yapılanmanın merkezi olarak öne çıkan Şangay Örgütü gelinen bu aşamada, ABD’nin Afganistan ve Pakistan hattında savaşları Asya kıtasına yayma girişimlerine karşı bir askeri güvenlik paktına dönüşme eğilimi göstermiştir.

Bundan önceki Bişkek zirvesinde Kırgızistan steplerinde bir askeri manevra yapan Şangay Örgütü Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurularak, tüm Orta Asya ülkelerini içine almış ve son olarak da İran’ı üyeliğe davet etmiştir.

İsrail ve ABD saldırganlığının yeni hedefi konumuna gelen İran ‘da, kendi güvenliği için Şangay zirvesine aday ülke olarak katılmıştır.

Daha yeni seçimlerin kesin sonucunu almadan İran cumhurbaşkanı da ayağının tozu ile Urallara giderek Yekaterinburg zirvesinde konuşma yapmıştır.

Böylece İran batı saldırganlığına karşı doğunun dünyanın diğer bölgelerinin desteğine sahip olduğunu kamuoyuna açıkça sergilemiştir.

ABD’nin Irak sonrasında İran, Pakistan hattında yeni savaşlar araması, Türkiye’yi bu hat üzerinde savaşlara sürüklemek istemesi aşamasında, Türkiye’nin sınırlarına çok yakın bir yerde yapılan bu alternatif zirvelerin etkisi fazlasıyla büyük olmuştur.

Brezilya’nın katılmış olduğu BRİC zirvesiyle beraber İran’ın da kakıdığı bir Şangay zirvesi birbirini tamamlamış ve bu zirvelere katılan dört yeni bölgesel kutup merkezi devlet artık ABD hegemonyasını ya da batı emperyalizmini tanımayacaklarını ve işbirliği yaparak dünyaya daha adil ve dengeli bir düzene kavuşturacaklarını açıkça ilan etmişlerdir.

NATO isimli savunma örgütünü küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir saldırı kuruluşuna dönüştüren ABD emperyalizmine karşı bir dur diyecek denge sağlamak üzere gündeme gelen Şangay Örgütü İran ile beraber benzeri saldırılara maruz kalan Türkiye’yi de üyeliğe davet etmektedir.

Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan Şangay yapılanması Hindistan’ı, İran’ı ve Orta Asya ülkelerini bütünüyle içine alarak bir Asya kıtası örgütüne dönüşmekte ve batı emperyalizminin Asya ülkelerini sömürmesini önleyecek bir denge arayışı içerisine girmektedir.

ABD’nin NATO üzerinden Avrupa ülkelerini de peşinden sürüklemesi girişimlerinin başarısız kaldığı bir aşamada, Asya ülkelerinin Şangay Örgütü çatısı altında bir araya gelmeleri üzerinde ciddi olarak düşünmek gerekmektedir.

Avrupa ile Amerika’nın yolları ayrılırken, Asya’nın dev ülkelerinin yolları ABD saldırganlığına karşı biraraya gelmektedir.

NATO’da yol ayırımı kesinleşirken, Şangay’da yollar birleşmekte ve ortak bir yol olarak kendini savunma ile beraber dengeli ve adil bir yeni düzen arayışı önce çıkmaktadır.

Dünya tıpkı iki kutuplu düzenin çöktüğü gibi artık ABD hegemonyasına dayanan tek kutuplu bir yapıdan da çıkmaktadır.

Bu gerçekliğin tüm yönleri ile görülerek kabul edilmesi, dünyanın merkezi alanında orta boy bir ülke olarak varlığını sürdürmeğe çaba gösteren Türkiye‘nin daha gerçekçi bir dış politikaya yönelmesini sağlayacaktır.

Dünya artık tek kutuplu değil ama altı büyük devletten meydana gelen çok kutuplu bir yapıya sahiptir.

ABD ile beraber Avrupa Birliği, Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan çok kutuplu dünyanın değişik kıtaları üzerinde öne çıkan yeni kutup merkezleridir.

Ayrıca, Arjantin, Meksika, Türkiye, Mısır, İran, Endonezya, Güney Afrika, Kanada ve Avustralya gibi on ayrı büyük ülke de ikinci derecede dünya ekonomisini ve siyasetini etkilemeğe başlamıştır.

ABD bu gerçeği görünce hemen G-20 ülkeleri platformu oluşturarak çok kutuplu dünya düzenini önlemek istemiş ama çok geç kalmıştır, Yirmi yılı aşkın bir süredir tam bir haydut politikası ile dünya ülkelerine saldıran ABD’ye karşı artık dünya ülkeleri çaresiz değildir.

BRİC ittifakı ve Şangay Örgütü, Porta Allegre sürecinin tamamlayıcıları olarak yirmi birinci yüzyılın yenidünya düzenini daha adil ve dengeli bir doğrultuda kurabilmek üzere ABD ve onun batılı müttefiklerine karşı ortak bir işbirliğini her geçen gün geliştirmektedirler.

Bütün dünya ülkeleri ile beraber Türkiye’de bu gerçek durumu yerinde izleyerek kendi konumunu buna göre belirlemek durumundadır.

Çok kutuplu dünyada hiç kimse ya da hiç bir güç Türkiye gibi büyük bir ülkeyi eskisi gibi ABD emperyalizminin bölge karakolu, jandarması ya da üssü konumuna sürükleyemez.

Diğer dünya ülkeleri gibi Türkiye’de yeni dönemde ulusal çıkarlarını tam bağımsız bir biçimde belirleyerek,  sürekli barış ve güvenlik için çok kutuplu yenidünya düzeninin dengelerine oynamasını bilecektir.

Çariçe Katerina, Osmanlı hegemonyasının önünü kesmişti, şimdi de Yekaterinburg zirvesi, ABD hegemonyasının önünü keserek, çok kutuplu dünyanın önünü açmakta ve insanlığa daha güvenilir bir ortamda barış ve güvenlik müjdelemektedir.

Yekaterinburg zirvesinden sonra artık tek kutuplu değil ama çok kutuplu bir dünya vardır. Türkiye’yi yönetenlerin de ilk olarak dikkate almaları gereken reel politik faktör bu durumdur.

ABD hegemonyası ile Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek eskisi gibi kolay olmayacaktır. 

Dünyanın merkezi ile artık tek kutup değil ama çok kutup ilgilenmektedir.

Yeni dönemin dengeleri yeni politik yaklaşımlar ve açılımlar gerektirmektedir. Umarız, Türk dışişleri yıllardır içine düşmüş olduğu batı rüyalarından kurtularak şöyle bir etrafına bakmayı becerebilir. Aksi Türkiye için çok tehlikeli yeni durumların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Prof. Dr. Anıl Çeçen