21 Haziran 2020 Pazar

BUGÜN’ÜN TÜRKİYESİNDE ATATÜRKÇÜLÜK VE A.D.D PROF. DR. ANIL ÇEÇEN İLE SÖYLEŞİ


BUGÜNÜN TÜRKİYE'SİNDE 
ATATÜRKÇÜLÜK VE A.D.D
PROF. DR. ANIL ÇEÇEN İLE SÖYLEŞİ

Soru 1: ADD’nin kurulma düşüncesi nasıl oluştu ve sizleri bu adımı atmaya hangi olaylar yönlendirdi?  Kuruluş sürecinde ne gibi dirençlerle karşılaştınız ve bunları nasıl aştınız?

Anıl ÇEÇEN: ADD yirminci yüzyılın son on yılına girerken, I989 gibi bir yılda değişim sürecinin tam ortasında kurulmuştur.  Yirminci yüzyılın ikinci yarısında her on yılda bir askeri harekât ile karşı karşıya kalmak, Atatürk dönemindekinden çok farklı bir Türkiye ortaya çıkarmıştı. Cumhuriyetin kuruluş döneminde kurucu önder milletin başında olduğu için Atatürkçülük onun izinden gitmek olarak anlaşılıyordu. Ama kurucu iktidar olan tek parti dönemi bittikten sonra, Atatürk’ün partisinde de farklı eğilimler ve siyasal çizgiler öne çıktığı için Atatürkçülük çok farklı biçimlerde ele alınarak kullanılmaya çalışılıyordu. Bir tarafta cumhuriyetin yeni kuşaklarının ortaya çıkardığı bir Atatürkçü yeni nesil öne çıkarken, diğer yandan da batı tipi bir demokrasiye geçilmesiyle birlikte liberalizm, sosyalizm ve de sosyal demokrasi gibi batı tipi ideolojiler de devreye giriyordu. Kapitalist batı karşısında Kuvayı Milliye Türkiye’si antiemperyalist doğrultuda yoluna devam ederken, antiemperyalist bir içeriğe sahip olan Kemalizm kapitalizm ve sosyalizm arasında ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Bu doğrultuda emperyalist batı blokunun çıkarları doğrultusunda örgütlenen Nato destekli askeri dönemler, Kemalizm adına birbiri ardı sıra gündeme gelirken, Atatürk Cumhuriyeti giderek kurucu önder Atatürk’ün yolundan uzaklaşıyordu.  ADD işte böylesine bir batı destekli uzaklaştırma operasyonuna karşı, Türk Ulusunun milli bir refleksi olarak ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim adamları ve hukukçuları tarafından kuruluyordu.
                Ülkeyi Atatürk’ün yolundan uzaklaştırmak isteyen batının önde gelen emperyalist devletlerine karşı Türkiye’deki cumhuriyetçi birikim ADD gibi bir büyük kitlesel örgütü kurarak Kuvayı Milliye mücadelesini yeni dönemin sivil koşullarında sürdürmeye çalışıyordu. Dünyaya egemen olan batı bloku merkezi coğrafyayı ele geçirmek için projeler geliştirirken, bütün Orta Doğu planlarını Türkiye üzerinden geliştiriyordu. Bu çerçevede batı bloku hiçbir zaman tam bağımsızlıkçı bir Türkiye değil ama batının dümen suyunda bir Türkiye istiyordu. İşte böylesine bir emperyal kıskaç Orta Doğu’yu çember içine alırken, emperyalizme karşı çıkmaya alışmış olan Türk ulusunun bu doğrultuda bir kararlılık içinde olduğunu ortaya koyacak bir büyük örgütlenmeye gereksinme vardı. 27 Mayıs’ın oluşturduğu yeni düzen çerçevesinde Atatürkçüler yeniden bir araya gelerek, 21. Yüzyıla dönük bir yeni yapılanmayı öne çıkarıyorlardı. 27 Mayıs sonrasında Halkevlerinin yeniden kurulmasıyla öne çıkan bu oluşum, daha sonraları 12 Eylül hareketi ile bütün örgütlerin kapanmasıyla karşılaşıyordu. Bunun üzerine harekete geçen Atatürkçüler 21. Yüzyıl dünyasında Atatürk’ün Cumhuriyetini temsil edecek bir Atatürkçü birikimi, ADD çatısı altında bir araya gelerek dernekleştiriyorlardı. Atatürk’ün partisini ele geçirerek batının çizgisinde Atatürkçülüğü kullanmaya kalkan bazı işbirlikçi ve batı teslimiyetçisi toplum kesimleri, Atatürkçülüğün üst düzeyde örgütlenmesini engellemek üzere toplu hareketi önleyecek başka örgütlenmelere yöneliyorlardı. ADD’nin kuruluşunu engellemek isteyenler ayrıca dernek kuruluşuna izin verilmemesi için uğraşırlarken, ortalığı karıştırmak üzere her türlü çabayı gösteriyorlardı. Yıllardır Atatürkçülük üzerinden geçinenler ya da Atatürkçülüğü kendi çıkarları için kullanan toplum kesimleri, önde gelen Atatürkçülerin temsil ettiği bir üst düzey örgütlenmeden kendi çıkar hesapları bozulmasından çok rahatsız oldukları için her türlü saldırıyı denemekten geri kalmıyorlardı. ADD’nin kurucu öncü kadrosu her şeye rağmen derneğin kuruluşunu tamamlamıştır.
Soru 2: I2 Eylül rejiminin laik cumhuriyete ve ADD’nin kuruluşuna etkileri nelerdir?
Anıl ÇEÇEN: ADD’nin resmi kuruluş tarihi 19 Mayıs 1989 dur. Bu tarih hem I2 Eylül askeri döneminin sona erdiği hem de Sovyetler Birliği adı altındaki sosyalist blokun dağıldığı bir yıldır. Türkiye 12 Eylül rejimi ile bir Nato rejimine sürüklenerek batı blokunun çıkarları doğrultusunda ABD, AB ve İsrail üçlüsünün merkezi coğrafyadaki hegemonya planları doğrultusunda yönlendirilmeye çalışılırken, diğer yanda kuzey bölgesinde dünya savaşları sonrasında konjonktürel bir oluşum olarak öne çıkan sosyalist sistemin dağılma aşamasında, yıkıntının getirdiği sorunlarla aynı dönemde boğuşmak zorunda kalıyordu. Orta Doğu bölgesindeki  siyasal yapılar hem dünyanın merkezi  alanı olarak hem de batı dünyasının yanı başında yer alan ayrı bir coğrafi bölge olarak, hem küresel hem de bölgesel yeni gelişmeler ile aynı dönemde karşı karşıya gelerek varlıklarını  korumak zorunda kalıyordu .Bu aşamada  ADD I2 Eylül rejiminin  batıcı politikalarına karşı, antikapitalist çizgide Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin savunulması yanında ,çökmekte olan sosyalizmin  ortaya çıkardığı yıkıntılarla aynı zaman dilimi içinde mücadele etmek zorunda bırakılıyordu . İç ve dış konjonktürlerin kesişmesi ve birbirini etkilemesi de Atatürkçü mücadelenin giderek daha da önem kazanmasına neden oluyordu.
                12 Eylül harekâtı Sovyetler Birliğinin dağılmasına karşı geliştirilen bir NATO müdahalesi olduğu    için, ABD’nin istekleri doğrultusunda bir siyasal çizgi geliştirilmeye çalışılıyordu. Özellikle Türk-İslam sentezi adı altında yeni bir dinci ve kimlikçi bir politikaya yönelinirken, kuruluştan gelen Atatürk ilkeleri ve Kemalist sentezci yaklaşım terk edilmeye çalışılıyordu. Özellikle , Kemalizm’in laiklik ilkesine karşı çıkılırken  askeri rejimin baş komutanı , herhalde imam olan babasından gelen gelenek çerçevesinde  Türk devletinin laik yapısını göz ardı ederek ,her gittiği yerde yaptığı konuşmalarında  İslamın temel kitabından ayetler ve pasajlar okuyarak, halk kitlelerini  laik anlayışın  ötesine giderek dinci bir çizgiye yönlendirerek, ABD’nin istemiş olduğu  Türk-İslam sentezine uygun düşecek yepyeni bir millet yapılanmasını gerçekleştirmek için uğraşıyordu. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla batının karşısında yer alan doğu bloku ortadan kalkarken, doğu dünyasında yeni bir bloklaşmanın ortaya çıkmaması için İslam dünyasının kullanılmasına öncelik veriliyordu. Atatürk’ün laiklik ilkesi ile Türkiye daha çok batı dünyasına yakın bir yerde durmaya çalışırken, diktacı ve Nato’cu general ABD’nin istekleri doğrultusunda Türkiye’nin İslam kimliğini öne çıkararak, Türkiye üzerinden bir Türk-İslam sentezcisi politika ile, Orta ve Yakındoğu bölgelerini emperyalist bir hükümranlık altına almaya çalışıyordu. İşte böylesine bir politika yüzünden Türkiye’nin laik kesimleri rahatsız oluyor ve Türkiye’yi yeniden bir Ortaçağ dönemine sürükleyebilecek böylesine bir yeni oluşuma karşı çıkıyorlardı. Böylesine bir ulusal direniş, ADD gibi Atatürkçülük ve laiklik savunması yapacak güçlü bir örgütlenme gereksinmesini öne çıkarıyordu.

                Türkiye bir anlamda Türk-İslam sentezine zorlanan bir ülke konumundayken, diğer yandan da ABD’nin Sovyetler Birliği sonrasında merkezi coğrafyaya biçim verecek, haritaları yeniden ele alarak farklı bir çizgide yönlendirecek bir konuma doğru sürüklenirken, Atatürkçü ve laik kimliğini yitirmek tehlikesi ile de karşı karşıya kalıyordu. O dönemde, Türk Ceza kanunda Sosyalizme karşı 141. Ve 142. Maddeler tartışılırken, şeriatçılığı yasaklayan 163. Madde de gündeme getiriliyor ve bu üç maddenin kanundan çıkartılmasıyla sol ve dinci çizgideki siyasal örgütlenmelerin önü açılıyordu. İşte bu tür gelişmeler laik ve Kemalist aydınları çok rahatsız ediyor ve bu gidişe karşı duracak bir örgütlenme arayışı öne çıkıyordu. Siyasal gelişmeler sonucunda, son çare olarak ADD’nin kuruluşunun açıklandığı 19 Mayıs I989 tarihli basın toplantısında, kuruluş gerekçesi olarak “Laikliğe Çağrı” başlığını taşıyan bildiri kurucu başkan   olarak bizzat Prof. Dr. Muammer Aksoy tarafından okunuyordu.  
Soru 3: ADD kurucular kurulunda yer alan 50 aydın insan nasıl bir araya geldiler?
Anıl ÇEÇEN: ADD‘nin kuruluşunda yer alan aydınların gerçek sayısı 50’dir. Dernek kurucusu olarak tüzükte yer alan kurucu üye sayısı 50’dir ama bunların yanında   derneğin kurucuları arasında kuruluş sırasında Ankara’da olmadıkları için   üç hukuk Profesörü de   onur kurucuları olarak kabul edilerek dernek tüzüğünün kurucular ile ilgili bölümünde yer almıştır. Dernek kurucuları arasında yer alan kişiler tek tek incelendiği zaman hemen hemen hepsinin hukukçu ve bilim adamı kimliklerine sahip oldukları göze çarpmaktadır. Daha çok Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde ders veren anayasa, kamu hukuku ve idare hukuku bölümlerindeki öğretim üyelerine öncelik verilmiş ayrıca bunun yanı sıra emekli subay, doktor, öğretmen, yargıç, bürokrat, gazeteci, avukat ve siyasetçi gibi değişik alanlardan temsilci olabilecek kişiler dernek kurucusu olarak belirlenmiştir. Atatürk ve Cumhuriyet konulu toplantılarda yer alarak birbirini tanıyan bir Atatürkçü kadronun bu üst düzey örgütlenme içinde öncü olarak yer almaları sağlanmıştır. İlk kez böylesine bir örgütlenme aşamasına gelen Atatürkçü kesimler içlerinden seçtikleri temsil yeteneği yerinde olan Atatürkçüleri, böylesine bir örgütlenmenin içinde yer almaları amacıyla desteklemişlerdir. Başvurular Muammer Aksoy, Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi’den oluşan üç kişilik bir kurul tarafından incelenerek karara bağlanmıştır. Normal tüzük koşullarına uygun olanlar tercih edilirken, başka özel koşullar aranmamıştır.
                Kurucuların belirlenmesinde ilk önce Anıl Çeçen, Gürbüz Tüfekçi ve Hayri Balta’dan oluşan üç kişilik öncü kadro   belirleyici olmuş ama daha sonraki aşamada Prof. Dr. Muammer Aksoy   kurucu başkanlık önerisini kabul ettikten sonra, kurucu kadronun belirlenmesinde başkanlık insiyatifi daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle de bir anayasa Profesörü olan   Muammer Aksoy’un üniversite ve bilim çevrelerinden gelen arkadaşları olarak, Anayasa, İdari ve Kamu hukuku alanında çalışmalar yürüten Ankara ve İstanbul üniversitesi kadroları böylesine bir üst yapılanma içerisinde kurucu üyeler olarak yer almışlardır. ADD tüzüğünün 27. Maddesinde normal kurucular ile onur kurucularının ad ve soyadları yer almıştır. Bu maddeyi izleyen 28. Maddede ise kurucu başkan ve onursal başkan isimleri ayrı ayrı belirtilerek, Türkiye’deki Kemalist birikimi temsil eden Prof. Dr. Muammer Aksoy kurucu başkanlığa ayrıca ülkenin önde gelen bir başka Profesörü olarak da Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da bu derneğin onursal başkanlığına getirilmiştir. Bir hoca olmanın ötesinde sürekli olarak yazdığı gazete ve dergi yazıları ile de Türk ulusunun Atatürkçü bir çizgide yetiştirilmesine çok büyük çabalar harcayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ismine kurucu başkan ile birlikte ayrı yer verilmesi bir onur borcu olarak tüzükte yer almıştır. Kuruluş çalışmalarının başlangıcında Anıl Çeçen ve Gürbüz Tüfekçi daha aktif olarak çalışırlarken, sonradan kurucu başkan olarak Prof. Dr. Muammer Aksoy’un işin başına geçmesiyle birlikte insiyatif el değiştirmiş ve bütün hazırlıklar ile toplantılar daha sonraki aşamada kurucu başkanın yönetiminde tamamlanmaya çalışılmıştır. Kurucuların belirlenmesi sırasında birçok başka başvurunun da gündeme gelmesi üzerine, öncü kadro çalışmalarını hızla tamamlayarak Türk hukuku çerçevesinde mülki idareye başvuruda bulunmuştur. Yaklaşık altı aylık bir inceleme sonrasında ilgili idari amirliklerden yasal onaylar sağlanarak 1989 yılının son aylarında yasal işlemler tamamlanmıştır. I990 yılının yılbaşından itibaren de Atatürkçü Düşünce derneği bütün yasal koşulları yerine getirilmiş bir dernek olarak başkent Ankara’da çalışmalarına başlamıştır. Derneğin kuruluşundan sonra normal çalışmalarına geçmesiyle birlikte, Atatürkçü ve cumhuriyetçi toplum kesimleri ile kurucu kadro bir araya gelerek hızla yeni kurulmuş olan derneğin toplumsal bir tabana sahip olması için sosyal amaçlı çalışmalar başlatılmıştır. Bu tür çalışmaların giderek artırılmasıyla birlikte ADD yurt içinde ve Avrupa’da yeni temsilciliklerini ve şubelerini açmaya 1990 yılı itibarıyla başlamıştır.
Soru 4: ADD’nin kuruluşundaki ana hedefler ile bugün geldiği aşamada konumunu nasıl buluyorsunuz?
Anıl ÇEÇEN: ADD’nin kuruluş aşamasındaki konjonktür ile bugün içinde bulunulan süreç birbirinden çok farklıdır.  On yıl önce yayınlanmış olan “ADD’nin Kitabı” isimli kitabımda bu konuları geniş olarak ele alarak zaman süreci içinde kurucu kadronun nasıl ADD gibi bir üst kuruluşu oluşturma noktasına geldiklerini çeşitli yönleri ile ele alarak tartışmıştım. Yirminci yüzyılın dünya siyasal tarihinde almış olduğu süreç içerisinde , Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur . Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde de dünyada yaşanmakta olan hızlı değişim süreci sonucunda her şeyin değiştiği gibi, Atatürk Cumhuriyetinin değişmesi de kendiliğinden gündeme geliyordu. Batı emperyalizmi dünyanın ortasını kontrol etmek için bu bölgeye baskılarını artırırken, soğuk savaş dengelerinde Atatürk dönemini geride bırakmaya çalışan yeni siyasetleri birbiri ardı sıra dayatıyordu. Demokrasiye geçilmesinden sonra ortaya çıkarılan her on yılda bir darbe senaryoları ile Atatürk Cumhuriyeti bağımsız bir ulus devlet olmaktan çıkarılarak, batı blokunun orta dünyadaki bir Truva atı ya da askeri üssü haline dönüştürülmek isteniyordu. Türkiye dünyanın merkezinde bir büyük ülke olmasına rağmen, Sovyetler Birliğine sınır komşusu konumunda bir sınır karakoluna dönüştürülerek batının çıkarları doğrultusunda Sovyet tehdidi ile karşı karşıya getiriliyordu. Bağımsızlık savaşı verilerek kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyetinin Kemalist aydınları, bu durumu bir türlü kabul edemiyorlar ve siyaset sahnesinde geliştirilen batı teslimiyetçiliğinden hızla uzaklaşmak istiyorlardı. Bu çizgide geleceğin Kemalist Türkiye’sini kurma ve geliştirme hedefi Atatürkçü çevrelerde öne çıkıyordu. Gerekirse yeni bir dünya düzeninin kurulması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarları doğrultusunda bu yeni düzende yerini alması, gerçek Kemalistlerin ana hedefi idi. Ne var ki, devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin batı blokunun etkileriyle merkez sağda liberal politikalara teslim olmasıyla birlikte, siyaset sahnesinde Atatürkçülük geride kalırken, batı emperyalizmi kendi çıkarları için geliştirdiği darbeleri Atatürkçülük adına yaparak, Türk halkını devlet üzerinden kontrol altına almak istiyordu. İşte böylesine çelişkili durum karşısında kalan Türkiye’nin Atatürkçüleri, batının destekleriyle Atatürk’ün partisinden dışlanıyorlar ve askeri yönetimler aracılığı ile devlet ile toplumun içindeki yerlerinden çıkartılmaya çalışılıyorlardı. Böylesine olumsuz koşullarda Atatürkçülerin ana hedefi ,27 Mayıs sonrasının Türkiye’sinde yarım kalan Atatürk devrimini tamamlamak, uluslaşma ve laikleşme süreçlerini bir an önce bitirerek merkezi bölgede örnek bir devlet modeli olarak Atatürk Cumhuriyetini geleceğe dönük bir biçimde kurumlaştırmak olmuştur. İşte bu durumun farkında olan Atatürkçüler, Türk devletini bağımsız bir cumhuriyet olarak yirmi birinci yüzyıla taşıyacak ve geleceğin dünyasında Kemalist devlet modelini hem komşu ülkelere, hem Türk asıllı devletlere ve de bütün İslam ülkelerine örnek olacak güçlü bir model biçiminde yeniden yapılandırmanın arayışı içine giriyorlardı. Atatürk’ün partisi partili olmayan kadroların elinde Atatürkçülük çizgisinden uzaklaştıkça, Türk kamuoyunda Atatürkçülük adına büyük bir siyasal boşluk meydana geliyordu. İşte ADD böylesine bir boşluğun doldurulabilmesi amacıyla  cumhuriyetin Kemalist birikiminin temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkartılıyordu. Ne var ki, kurucu kadrolar içinde bulunulan ortamın getirdiği ciddi bir birikim ve bilinçle böylesine bir örgütlenmeye yönelirken, ne yazıktır ki sonraki dönemlerde ADD’nin başına gelen yönetimler böylesine bir yeni yapılanmayı gerçekleştiremiyordu. Atatürk’ün partisinden meclise girmeye çalışanlar, ADD yöneticiliğini bir milletvekilliği basamağı olarak görüyorlar ama ADD’nin daha güçlü çalışması için kurucu kadronun tarikatlarla mücadele için kurduğu ikinci bir örgüt olarak ATA VAKFI’na sahip çıkmıyorlardı. Türkiye’nine en küçük partisinin baskıları ile Kemalist bir araştırma merkezi olarak hazırlanan KARGEM’in kuruluşunu yapamıyorlardı. Düzenli bir radyo ve televizyon aracılığı ile kitlelere yönelen yayıncılıktan uzak kalınıyor, Kemalist birikimi bugünün kuşaklarına taşıyacak bir Kemalist yayınevi kurarak düzenli olarak kitap ve dergi çıkaramıyorlardı.
                Genel merkezde bu işi bilenlerin yerlerini ne belirli merkezlerin temsilcileri alınca, Atatürkçülük birikimine sahip gençler ve ilgili uzmanlar yönetimde etkin olamıyorlar ve bu yüzden de ADD gerektiği gibi çalışmalar yapmaktan uzak kalıyordu. ADD’nin bugünkü pasif durumundan kurtulabilmesi için kesinlikle Türk siyasetini iyi bilen bazı uzmanların ve kariyer sahibi Kemalistlerin yönetimlerde yerlerini almaları gerekmektedir. Etkin bir yönetim için zamanı ve maddi olanakları olan insanların yeni yönetimlerde yer alması ve hiçbir siyasal partinin ya da yabancı ülkelerin sempatizanı konumunda olan kişilerin de   yönetim kurullarında yer almamaları gerekmektedir.  ADD, otuz yıllık geçmişin ortaya koyduğu gibi, Atatürkçülük adına darbe peşinde koşan batılı emperyalist ülkelerin ya da Türk toplumunda güncel politikada etkin olan siyasal partiler ile çıkar merkezlerinin, ADD yönetiminin oluşturulmasında devreye girmemeleri gerekmektedir. Aksi takdirde yabancı ülkeler ile güç ve çıkar merkezlerinin temsilcileri arasında kalan ADD, hiçbir biçimde kendisinden beklenen çalışmaları ortaya koyamamakta ve koşullara uygun bir yönetimi içinden çıkaramamaktadır. Yeni dönemde ADD hem güçlü bir vakıf yapılanması ile maddi bağımsızlığını garanti altına almalı ve genel merkezde kuracağı bilimsel araştırma ve strateji merkezleri ile Kemalizmin güncelleşmesini sağlamalıdır. Böylece ADD Türk toplumuna 21.yüzyılın Kemalist stratejileri ile yeni politikalarını önerecek bir ulusal merkez konumuna gelebilmelidir. Ancak böylesine bir konuma gelecek ADD genel merkezi, Türkiye’nin geleceğe dönük yönlenmesinde öncü bir rol oynayabilir. Bugüne kadar ADD böylesine çalışmalar yapmadığı ve yaptırılması önlendiği için, ülkeye ve topluma dönük bir öncülük misyonunu üstlenememiştir. İkinci cumhuriyetçiliğe teslim olarak küreselci neoliberal politikaların baskısı altına girmiş olan Atatürk’ün partisi, bölücü etnik sorunlara öncelik verdiği için ulusal politikalardan uzaklaşmış ve bu yüzden Türk kamuoyunda ciddi bir ulusalcı boşluk ortaya çıkmıştır. İşte ADD bugün bu ulusalcı boşluğu doldurmak zorundadır.
Soru 5: Türk ulusu kurucu önderi Atatürk’ü çok sevmesine rağmen ADD toplumda neden hak ettiği yeri alamamakta ve etkin olamamaktadır?
Anıl ÇEÇEN: Herkes konuya kendi çıkarları doğrultusunda baktığı için, Atatürkçülük siyaset sahnesinde etkinlik tesis eden   fırsatçıların elinde oyuncak olmakta ve bu yüzden de bir türlü Atatürkçü politikalar bugünün toplum yönetiminde öncü olamamaktadır. Atatürk’ün NUTUK ve Gençliğe hitabe ile ortaya koymuş olduğu ana düşünce yapısını belirleyecek ve bu esas doğrultusunda yepyeni bir yaklaşım içerisinde bugünün genç kuşaklarına açılacak, ciddi bir yönetime ADD’nin gereksinmesi vardır.  ADD’nin Atatürkçü düşünceye gerçek anlamda sahip çıkarak bu düşünceyi toplum önünde güncellik kazandırması için gerekli olan bilimsel çalışmaların bir an önce tamamlanması ve bu doğrultuda daha önce yayınlanmış olan bilimsel eserlerin bugünün kuşaklarına ulaşacak biçimde yeniden yayınlanması öncelikli olarak yerine getirilmesi gereken bir sorun olarak ADD’nin önünde durmaktadır.  Her geçen günün tarih sahnesinde Türk devletini kurucusu Atatürk’ün zamanından uzaklaştırdığını bilerek hareket edecek bilinçli kadrolara Atatürkçü Düşünce Derneğinin acilen gereksinmesi bulunmaktadır. Eski Atatürkçü kuşaklar günümüzde geride kalırken, cumhuriyetin yeni yetiştirdiği nesillerin kurucu önder Atatürk’e yakışır bir biçimde ulusal sorumluluklarına sahip çıkarak, Ata’nın gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine yönelik yoğun çalışmalara girmeleri gerekmektedir. Ne var ki, bugün gelinen aşamada halk kitleleri yanlış ekonomik politikalara doğru yönlendirildiği için giderek yoksullaşan halk kitleleri öncelikli olarak kendi ekonomik durumlarını kurtarma mücadelesine girmek zorunda kalmaktadırlar. Ekmek parası peşinde koşmak durumunda bırakılan okumuş kadroların gönüllü hareketlere ve idealist çalışmalara zamanları kalmamaktadır  ve bu yüzden de ADD yeterince kaliteli kadroları işbaşına getirememektedir. Okumuşlar ve uzmanlar  yönetime gelemeyince  ADD ‘de tam olarak çalışamamaktadır.
                Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan bütün kentlerin yerleşik aileleri teker teker elden geçirilse hepsinin kökünde kurtuluş savaşında yer alan bir baba ya da dedenin olduğu görüldüğü için Türk halkı kurucu önderine sahip çıkmış ve onu ülkenin ve cumhuriyetin simgesi ve öncüsü olarak bağrına basmıştır. Ailesinde ulusal kurtuluş savaşının izlerine sahip olan ve bunları günümüze kadar taşıyan toplum kesimlerinin Atatürk yolundan dönmediği aksine yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında Atatürk sevgisinin daha arttığı gözlemlenmiştir. Cumhuriyet rejimi ile bütünleşmiş olan bu gibi aileler ile ADD daha yakın ilişkiler kurarak, bu ailelerin bugünkü kuşaklarının temsilcisi olan gençlerin öncelikli olarak ADD üye tabanı içinde hak ettikleri yeri almaları sağlanmalıdır. Bu yoldan kazanılacak yeni Kemalist kadrolar aracılığı ile, ADD daha aktif bir duruma gelebilecek ve dinamik kadroları ile kendisinden beklenen çalışmaları daha etkili bir biçimde gerçekleştirebilmenin öncü gücü haline gelebilecektir. Ulusal kurtuluş mücadelesinin içinden gelen ailelerin sahip oldukları Atatürk sevgisi yeni yaklaşımlar aracılığı ile örgütlendikten sonra örgüt çatısı altında bir araya getirilecek bu ailelerin genç temsilcilerinin devreye girmesiyle birlikte, geleceğin toplum yapısı içinde Atatürkçülerin önde gelen bir yere sahip olmaları sağlanabilmelidir. Günümüz koşullarında dünya nüfusu 8 milyarlık bir büyüklüğe doğru hızla artarken, Türkiye gibi ülkeler ortada kalmakta ve yeni büyük ülkelerin devreye girmesiyle birlikte uluslararası etkinlikler çok daha farklı bir çizgide gündeme gelirken, Atatürk Türkiye’sinin çok geride kaldığı bir uzaklaşma sahnesi ile karşı karşıya kalınmaktadır.
                Cumhuriyetin kurucusu ile yeni cumhuriyet kuşaklarının bir türlü buluşamaması yüzünden, Atatürk karşıtı bazı siyasal iktidarlar devlet yönetimi sırasında devletin kurucusundan farklı çizgilerde hareket ederek toplumda kurucu önderden uzaklaşan bir yapılanmayı öne çıkarmaktadırlar. Bu durumda, Atatürk ve Cumhuriyet tarihi yerine yakın tarih yaklaşımı çerçevesinde Türkiye ve Atatürk cumhuriyeti ile ilgili bilgi birikiminin genç kuşaklara bilinçli olarak aktarılmaması ülkeyi kurucu önderinden uzaklaştırmış ve Atatürk cahili dindar kuşakların yetiştirilmelerine öncelik verilerek ve Türk toplumu yanı başındaki medeniyet beşiği Avrupa kıtasından uzaklaştırılarak, farklı yönlere doğru yeni kuşakların çekilmesine çalışılmıştır. Eğitim ve kültüre çok önem veren Atatürk, son dönemin dinci yönetimlerinin etkileri ile toplumun hafızasından silinmeye çalışılmıştır. Ayrıca bir devletin ya da siyasal rejimin kendi halkı ile buluşmasını sağlayan, devlet ile ulusu bir araya getiren siyasal köprüler olarak ulusal bayram günlerinin kutlanmasının çeşitli bahaneler yaratılarak eskiden olduğu gibi kutlanmaması da genç kuşakların yetiştirilmesi sürecinde ulusal bilincin devre dışı bırakılmasına yol açmıştır. Bu durum Kemalist devrim karşıtı karşı devrimcilerin izlediği bir olumsuz bir yaklaşım olmuştur. Ulusal bayramların kutlanmaması, Atatürk ve ulusal kurtuluş ile ilgili eğitim sayfalarının okul programlarından çıkarılması ile cumhuriyetin kamusal alanlarının tasfiyesi aracılığı ile Atatürk cumhuriyeti ile cumhuriyetin temsilcisi genç kadroların Atatürk’ten uzak bir gelişim çizgisine doğru sürüklenmesine neden olmuştur. Ayrıca Atatürk karşıtı toplum kesimlerinin batının önde gelen emperyalist devletlerinin kontrolü altına girmesiyle, planlı ve programlı bir biçimde Atatürk karşıtı kesimlerin yayın organlarına yansıtılmıştır. Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşını olumsuzluklar içinde ele alan ve her fırsatta Atatürk ile ilgili olumsuz yaklaşımları kamuoyu önünde tekrarlayan karşı devrimci oluşumlar, dış güçlerin finansmanı ve destekleriyle düzenli bir biçimde sürdürülerek, Türkiye’nin bugünkü olumsuz duruma gelmesi sağlanmıştır. Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türk devleti gene dış güçlerin emperyal oyunlarına doğru sürüklenmekten kurtulamadığı için, dış güçlerin Atatürk düşmanlığı senaryolarına Türkiye alet olmaya devam etmektedir. Böylesine olumsuz bir durumdan Türkiye’nin kurtulabilmesi için, ADD gibi bir kitle örgütünün tam kapasite ile çalışmalı ve toplum ile devletin kurucu önderin yolunda gitmesini sağlamalıdır.

Soru 6: ADD kuruluş ilkeleri doğrultusunda bugünün Türkiye’sinde ne gibi çalışmalar yapabilir?
Anıl ÇEÇEN: ADD ve kuruluş ilkeleri denince akla hemen Atatürk ilkeleri gelmektedir. Bu ilkeler aynı zamanda Atatürk’ün son döneminde anayasada da yer aldıkları için aynı zamanda cumhuriyetin de temel ilkeleri olarak kabul görmektedir.  Altıok olarak sayılan Atatürk ilkeleri hem Atatürkçülüğün hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri olarak bugünkü anayasal düzen içinde yerini korumaktadır. Türk anayasasının başlangıç hükümleri kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri aynı zamanda Atatürk ‘ün siyasal sistemini oluşturan temel taşlar olarak görülmektedir. Bu ilkelerin neden seçildiği ve Atatürk’ün bu ilkeleri neden bir araya getirerek ayrı bir sistem kurmaya çalıştığı gibi soruların şimdiye kadar yanıtsız kalması yüzünden, ilkeler ile ilgili belirli bir bilinç düzeyi ortaya tam olarak konulamamıştır. Ayrı sistemler içinden alınarak bir araya getirilen cumhuriyetin temel ilkeleri benimsenirken, diğer devlet modellerinden çok farklı bir yeni sistem eklektik bir yöntem izlenerek oluşturulmaya çalışılmıştır. ADD önce Atatürk’ün ilkelerinden oluşan sistemini iyi anlayarak bir birikimi genel merkezde meydana getirdikten sonra, bu ilkeler doğrultusunda içeriğe sahip olan belirli plan ve programları sistemli bir biçimde kamuoyuna sergilemelidir. Her ilkenin içeriğini belirleyen çalışmalardan sonra, bunların eklektik bir sistem oluşturmasının arkasında yatan nedenler de dile getirilerek, Atatürkçü taban içinde siyasal bilinçlenme çalışmaları yapılmalıdır. İlkelerin hem ayrı ve tek başına hem de birlikte ele alındığı toplu programların, çalışma yılı içindeki takvimlere uygun bir biçimde kamuoyuna yansıtıldığı etkinlikler düzenli bir biçimde sürdürülmelidir.
                Atatürk’ün altı oku iki kısma bölünmektedir. Fransız devriminden alınan cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkeleri birinci grubu oluştururken, Sovyet devriminden alınan devletçilik halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de ikinci grubu oluşturmaktadır. Birinci Dünya savaşı sonrasında dünya haritasının aldığı yeni biçime göre bir tarafta batı dünyası, diğer tarafta buna karşı olan doğu bloku ve de bu iki dünya arasında yer alan İslam dünyası üçüncü bir yapılanma modelini ortaya çıkarırken, Atatürk bu üç dünyanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadası üzerinde her üç blokun dışında kaldığı bir biçimde bağımsız bir merkezi devlet modelini kuruyordu. İşte değişik sistemlerin içinden seçilerek benimsenen altı ilke bir araya getirildiğinde her üç dünyanın dışında kalan bir yeni merkezi devlet yapılanması öne çıkıyordu. Sovyet blokunun çökmesi üzerine dünya tek kutuplu bir yönelişe doğru sürüklenmiş ama daha sonra ortaya çıkan çok kutuplu dünya yapılanması çerçevesinde Türkiye’nin gene Atatürk’ün belirlediği gibi merkezi devlet modeli olarak yoluna devam etmesi siyasal istikrarın korunabilmesi açısından zorunlu görülmüştür. Bugün gelinen yeni aşamada Türkiye’nin geçmişten gelen merkezi devlet modelini koruyarak yoluna devam etmesi, böylesine bir ilkeler bütününün kalıcı bir sisteme dönüştürülmesi sayesinde olmuştur. Bu tür bir oluşumun ortaya çıkış nedenleri ile birlikte bu ilkelerin tercih edilmesi, diğer ilkelerin sistem dışı bırakılması, ayrı bir senteze yönelen Atatürk’ün hiçbir sisteme benzemeyen tamamen farklı bir modeli oluşturmaya çalışması, O’nun veciz ifadesinde yer alan “Biz bize benzeriz “gerçeğini doğrulamaktadır.  Atatürk modelinin temelinde yer alan ilkelerin arkasında yatan gerçekliklerin de dile getirilmesiyle birlikte genç kuşakların kafasında bir kategorik yapılanmanın önünün açılması sağlanabilecektir.  Belirli kategoriler içerisinde ele alınacak cumhuriyetin temel ilkelerinin sistemleştirilmesi daha sonraki aşamada daha uyumlu bir biçimde ele alınabilecektir. Atatürk ilkeleri üzerinden geliştirilecek yeni bir Atatürkcülük programı geliştirilmezse o zaman Atatürk üzerine temel bir eğitim programını uygulama alanına getirmek zor olabilecektir. ADD şubelerinin aynı zamanda bir dershane ya da konferans salonlarına dönüştürülmesi gene ayrı bir proje olarak geliştirilerek, ülkenin her köşesinde yer alan ve ulusal bir misyonu taşıyan ADD şubeleri Kemalist cumhuriyetin yurt sathına yayılmış temel taşları olarak üzerlerine düşen görevleri zaman içerisinde yerine getireceklerdir.
Soru 7: ADD bugün üzerine düşen görevleri yeterince yerine getirebiliyor mu? Sorunlar nedir?
Anıl ÇEÇEN: ADD genel merkezi bugünün dünyasında kendisinden beklenen görevleri yerine getiremediği gibi aynı zamanda üstlenmiş olduğu siyasal misyonun bilincine de sahip çıkarak tarihsel misyonunu tam anlamıyla yerine getirememektedir. Böylesine olumsuz bir tablonun ortaya çıkmasında koşulların yetersizliği gibi aynı zamanda karşı çevrelerin dışarıdan ve uzaktan müdahale etmeleri de çeşitli engellerin ortaya çıkmasında etkili olmaktadır. Otuz yılı geride bırakarak ve çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimini aşarak kurumsallaşma yolunda emin adımlarla ilerleyen ADD’nin beklenen düzeyde etkili olamaması ya da beklenen çalışmaları yapamamasının arkasında yatan gerçeklerin açıkça ortaya konulması ve halka açık bir biçimde tartışılarak gereğinin yapılması zorunlu görünmektedir. Her türlü olumsuz koşula rağmen ADD’nin geçmişten gelen hedefler doğrultusunda   etkin olabilmesi halk kitleleri ile yakın temas içine girilmesiyle mümkün olabilecektir. Bu doğrultuda ADD genel merkezinin ya da şubelerin kendi merkezlerinde etkinlikler yapması yetersiz kalabilir. Bu doğrultuda yeni yerleşim yerleri ya da mekanların devreye sokulmaları gerekmektedir. Dernek şubelerinde dershane ve eğitim çalışmalarının yanı sıra üyeler arasında kaynaşmayı sağlayacak lokal çalışmalarına da yer verilerek, toplumsal etkinlikler daha üst düzeyde geliştirilebilir. ADD’nin şimdiye kadar eksik kalan lokal hizmetlerinin yeniden düzenlenmesiyle, toplumsal etkinliklerin kısa zamanda artarak gelişmesi doğrultusunda olumlu sonuçlar elde edilebilecektir.
                ADD genel merkezinin başkent Ankara’nın merkezinde yer alan Kızılay bölgesinde bir ADD Lokali açması, ya da    Atatürk’ün tarihsel mekanı olan Anıt Kabir’in etrafında yer alan Anıt Caddesi üzerinde bir Anıt Cafe açması, bugünün genç kuşaklarının ortak çatısı altında yer alabilecekleri bir yeni mekan sağlayacaktır. Tren ve metro istasyonlarının kesişme bölgesi olan Kızılay’da açılacak bir ADD lokali başkent Ankara’da yaşamlarını sürdüren Atatürkçü ve Cumhuriyetçi kesimlerin bir araya gelebileceği, gazete ve dergi okuyabileceği ya da sohbet edebileceği yeni bir mekan olarak, dağılmış olan Atatürkçü kesimleri bir araya getirerek düzenli toplantılar ile var olan toplumsal potansiyelin kinetik enerjiye dönüşmesine destek verecektir. Benzeri bir biçimde büyük şehirlerdeki ADD şubelerinin sahip oldukları merkezi, çok yönlü kullanıma açmalarıyla birlikte dernek üyesi olmayan kesimlerden gelen insanların da ADD çatısı altına girmelerini kolaylaştıracak ve bu doğrultuda yeni çalışmalara üye dışı potansiyelin katılımı lokal hizmetleri üzerinden sağlanabilecektir. Genel merkezin düzenli olarak yürüteceği lokal hizmetlerinin şubeler düzeyinde yaygınlık kazanmasıyla birlikte, tüm yurt sahasında lokalleşme ile birlikte Atatürkçülük yeniden Türk halkı ile buluşturularak karşılıklı bir yeniden yapılanmanın kapısı açılabilecektir. ADD’nin genel merkeze bağlı bir statüde kuracağı bir yayınevi ya da buna bağlı olarak örgütlenecek bir kitap evi de,  okur yazar toplum kesimlerinin  bir araya gelerek konuşmak ve sohbet etmek gereksinimlerini karşılayacak yeni bir açılımı toplumun hizmetine getireceği gibi, aynı zamanda  Atatürkçülük  ya da cumhuriyet ilkeleri konularında yazılmış olan kitapların aracı olacağı yeni birliktelikler, yayınevi ya da kitapevi çatıları altından ortaya çıkması için elverişli ortamlar sağlayabilecektir. ADD genel merkezinin sosyal ve kültürel bir açılım ile Türk toplumu ile yeniden kaynaşmaya yönelmesi ülkede yeni bir sıcak ortam yaratacaktır. Lokaller ya da kitapevleri gibi sosyal etkinlik merkezlerinin sağlayacağı yeni ortamlar aracılığı ile toplumda yepyeni bir etkinlik ve diyalog sürecinin önü açılacaktır. Bu tür çalışmaların yürütülmesi sırasında gereksinme duyulan maddi desteklerin sağlanması için, ATA VAKFI’nın da tüzüğündeki amaç maddelerine uygun bir çalışma düzenine kavuşturulması gerekmektedir. Vakıf lokallerin açılması ve benzeri sosyal tesislerin örgütlenmesi açısından maddi destek sağlayacak bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır.  ADD genel merkezinin atılım için gereksinmesi olan maddi destekleri n vakıf aracılığı ile sağlanması ADD örgütünün bağımsızlığının korunması açısından yararlı olacaktır yararlı olacaktır.
Soru 8: ADD’yi bugünün koşullarında bazı siyasal grupların ele geçirmeye çalışmaları nasıl önlenebilir?
Anıl ÇEÇEN: ADD sahip olduğu yüzlerce şubesi aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin en yaygın örgütü olarak öne çıkmaktadır. 28 Şubat ve sonrası dönemlerde yaşanan olumsuz gelişmeler, ADD’nin hedef alınmasına ve cumhuriyetin birikiminin örgütlendiği bu üst yapılanmaya karşı, devleti ele geçiren siyasal kadroların olumsuz gelişmeler gündeme getirdikleri görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk çizgisinin dışına çekmek isteyenler, karşılarında Atatürkçülüğün en üst düzeyde birikimine sahip olan bir büyük kitlesel oluşumdan çekindikleri için her zaman ve her yerde Atatürkçü Düşünce Derneği’ne karşı çıkmışlardır. Zamanı geldiğinde bazı demokratik kitle kuruluşları kapatılmak istenmiş ve çeşitli dernekler üzerinden gündeme getirilen kapatılma senaryolarının başka benzerleri de ADD için de söz konusu edilmeye çalışılmıştır. Devletin kuruluş modeline sahip çıkan bir Atatürkçü birikim ADD aracılığı ile topluma yayılırken, Türk toplumunu ya Ortaçağ karanlığına ya da emperyalizmin sömürgeciliğine alet etmeye kalkışanlar, antidemokratik baskılar ve senaryolar ile ADD’nin önünü kesmeye çalışmışlardır. Siyaset arenasındaki gelişmeler çerçevesinde  ADD’ye karşı çıkanlar olduğu gibi, Türkiye’nin bu en büyük derneğini ele geçirerek kendi siyasal çizgisi doğrultusunda  araç ya da basamak olarak kullanmak isteyenler de,  ADD genel kurulları sırasında fazlasıyla  öne çıkarak göze çarpmaktadırlar. Bu gibi durumlar önlenemezse, Türk devleti ve ulusunun milli kesimleri harekete geçmezlerse Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan kurtulabilmesi pek mümkün görünmemektedir.
                Aslında her siyasal parti ya da merkez, bütün dernekler ya da diğer kuruluşlar üzerinde etkin olmak isterler. Bu gibi kuruluşları siyasal arenada birer yan kuruluş konumunda kullanmak isteyen siyasal güçler, her fırsatta demokratik kuruluşları kendi yanlarına çekerek toplumsal alanda etkin olabilmenin yollarını ararlar ve ellerine geçen her fırsatta da bu gibi kuruluşlara baskı yaparak onları kendi yanlarında yönlendirmeye çaba gösterirler. İnsanlık tarihi açısından dünya haritası üzerinde yer alan devletlerin konumları ele alındığında küresel alanda yeni ortaya çıkan gelişmeler doğrultusunda jeopolitik dengelerin değiştiği ve bu süreç içinde gücü ele geçiren merkezlerin kendi çıkarları için hazırladıkları plan ve projelerin dıştan desteklenerek ülkelerin önüne konulduğu artık açıkça görülmektedir. Türkiye emperyalistlerin en çok değer vererek yaklaştığı ülkelerin en başında yer aldığı için, Türkiye ve içinde bulunulan bölgenin geleceği amacıyla hazırlanmış bölgesel plan ve haritalarda, Misakı Milli sınırları içerisinde kurulmuş olan Türk devletinin bugünkü sınırlarının ötesinde yeni yaklaşımların öne çıktığı görülmektedir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin batılı ittifaklar içinde bulunduğu müttefiki ülkeler ile, arasında çok ciddi ihtilaflı durumlar bulunduğu görülmektedir. Türkiye’nin batılı dostlarının hiçbirisi Türk devletini Atatürk’ün kurmuş olduğu gibi ulusal, üniter ve merkezi devlet olarak görmediği, hele bizim Atatürk ilkeleri dediğimiz cumhuriyet ilkelerinin sentezi ile oluşturulmuş olan Kemalist cumhuriyet modelini desteklemedikleri anlaşılmaktadır.  Bu çerçevede Türkiye üzerinde ve çevresinde kendi plan ve projelerini uygulamak isteyen emperyalist devletler, kendi çıkarlarını temsil eden parti ve örgütleri destekleyerek ve kullanarak, onların aracılığı ile Türkiye üzerinde baskı kurmak ve hegemonya düzeni   içinde Türk devletini yönlendirmeye çalışmak gibi bir yol izlemektedirler. İşte bu yüzden Türkiye’deki bazı siyasal örgütler dışarıdan finanse edilerek siyaset sahnesinde güçlü bir konuma gelirken, aynı zamanda kendi politikaları doğrultusunda kullanabilecekleri örgütlerin üzerine giderek bunları kendi kontrolleri altına almaya çalışmaktadırlar. Böylesine bir durumdan en çok zarar gören ADD olmaktadır, çünkü batı baskısı altına girmiş olan parti ve örgütler, başka kuruluşların ele geçirilerek bağlı oldukları merkezin çıkarları çizgisinde yönlendirilmeleri ile uğraşmaktadırlar. ADD bu durumdan acilen kurtulmalıdır.
Soru 9: Emperyalizmin bölgesel planları doğrultusunda ADD bugün neler yapmalıdır?
Anıl ÇEÇEN: ADD, emperyalizme karşı savaşarak bağımsız olan Türkiye Cumhuriyeti’nin antiemperyalist birikimine öncelikle sahip çıkmalıdır. Yirmi birinci yüzyılın koşullarında emperyalist batılı ülkeler tüm Orta Doğu bölgesini kendi denetimleri altına alabilmek için, Büyük Orta Doğu, Büyük İsrail, Büyük Avrupa, Büyük Rusya, Büyük İslam Birliği, Büyük Türk Birliği ve Yakın Doğu Konfederasyonu, gibi emperyalist planları öne çıkararak, bölgedeki gelişmelerde kendi planlarına uygun yeni adımların atılmasına çaba göstermektedirler. Burada belirtilen projelerin hiç birisi Atatürk Türkiye’sinin modeline uygun olmayan emperyalist planlardır. Yeniden Halifelik peşinde koşanlar laik rejime karşı çıkmaktadırlar. Türk ulusunun milli devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne tümüyle karşı çıkarak bölgede yaşayan alt kimlikli toplulukları yeni eyaletleşme süreçlerinden sonra bölgesel federasyonlara yönelten emperyalist planlarda ise, Türk devletinin ulusal, üniter ve merkezi modeli kesinlikle red edilmektedir. Osmanlının son döneminde olduğu gibi yeni bir Sevr uygulaması arayışına giren emperyalistlerin bir kısmı din devleti, bir kısmı etnik devletçikler, bir kısmı de bölgesel federasyonlar peşinde koşarlarken, Türkiye’yi Sevr planı doğrultusunda yıkarak alan temizliğine yönelmektedirler. Bu nedenle 22 Müslüman devletin sınırlarının değişeceğini açıkça söylemektedirler. Son dönemlerde büyük bir hegemonya savaşına sahne olan Türk devletinin geleceği bu hegemonya savaşını kimin kazanacağına bağlıdır. Birinci dünya savaşını kazanan İngiltere ile İkinci dünya savaşını kazanan ABD üstünlüklerini yitirdiği için, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan gibi yeni büyük güçler merkezi coğrafyanın ele geçirilmesi için siyasal ve ekonomik bir yarışa girmiş durumdadırlar. Yeni patron belli olana ya da dünya devletleri Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek anlaşmalarına kadar büyük bir hegemonya yarışına bütün dünyanın sahne olacağı anlaşılmaktadır.
                Dünya hegemonya savaşı devam ederken, Türkiye’nin Atatürkçüleri cumhuriyetin uyanık bekçiliğine devam edecektir.  Bu doğrultuda büyük güçler arasındaki çekişmeyi taraf tutmadan izleyerek ve kendi bağımsız varlığını koruyacak yeni antiemperyalist önlemler alarak kendisini koruyacaktır. Öncelikle merkezi devletin güçlenmesi için merkezin sağ ve sol yanlarında yer alan toplum kesimlerinin, yeni bir demokratik Kemalist merkez yapılanması içinde yer almalarını sağlayacak bir ulusal bütünleşmenin çağrısını, Atatürk Cumhuriyetinin özünü temsil eden ADD hiçbir parti ayırımı yapmadan toplumun her kesimine dönük olarak yapmalıdır. Böylece ülke ve devletin güçlenmesine öncelik verilecek ve ikinci aşamada da  cumhuriyetin kuruluş  döneminde Atatürk’ün İran’ı yanına alarak Orta Doğu devletlerini emperyalizme karşı birleştiren bölgesel ittifakı olan  Sadabat Paktı benzeri  bir  Merkezi Devletler Topluluğu oluşumunun, Türkiye tarafından bir ulusal politika ve bölgesel bir milli  plan olarak   benimsenmesi için, Atatürkçü güçler ADD’nin öncülüğünde yoğun bir kamuoyu oluşumuna  gitmelidirler .Bütün emperyalist projelere karşı  bölgesel bir alternatif olacak böylesine bir oluşum, Türkiye Cumhuriyetinin emperyalistlere karşı  komşuları ile oluşturacağı bölgesel işbirliği  aracılığı ile çok hızlı bir biçimde dünya kamuoyuna taşınabilmelidir .ADD bu aşamada Kemalist dış politikayı tartışma sahnesine getirmelidir . Genel merkez ve şubeler, merkezi coğrafyada çıkartılmaya çalışılan üçüncü dünya savaşının önünü kesmek üzere, Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış politikalarını öne çıkaran toplantı ve sosyal etkinlikleri, eskisinden çok daha yoğun bir biçimde ülkenin her yanında ADD öncülüğünde düzenlemelidirler. Çağdaş cumhuriyeti yaratan Atatürkçü gücün bugünkü   uzantısı olarak ADD, Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna bırakmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti mirasını yaşatabilmek için gerekli olan neyse, bütün bu konu ile ilgili işleri ve girişimleri öncelikli olarak tamamlayabilmek üzere bir cumhuriyetçi seferberliğe yönelmelidir. Olağanüstü gelişmeler dikkate alınarak yurt düzeyinde bir cumhuriyetçi seferberliğin öne çıkmasında ADD ilgili kuruluş olarak önde gelen bir misyon acilen üstlenmelidir.

Soru 10: Atatürk Cumhuriyetinin korunmasında önümüzdeki dönemde ADD neler yapabilir
Anıl ÇEÇEN: Bugünün dünyasında batı emperyalizmi  kontrol altında yeni bir dünya  düzeni  kurmaya çalışırken  bugünün dünyasındaki devletleri ve ulusları çökertmeye çalışmaktadır. Gelinen noktada Avrupa Birliği gibi Amerika Birleşik Devletleri de parçalanmanın eşiğine gelmiştir. Kendilerini kurtarmak üzere bütün dünyaya saldırmakta kararlı olan bu iki emperyalist güç, yeryüzü haritalarında yer alan ulus devletleri parçalamaya uğraşmaktadırlar. Eğer var olan ulus devletleri alt kimlikli toplumları kışkırtarak parçalayabilirlerse, o zaman kendilerini toparlayarak hegemonyalarını sürdürebileceklerdir. Bugün gelinen aşamada hem emperyalizm ile ulus devletler karşıtlığı tırmandırılmakta hem de küreselleşen büyük tekelci şirketler ile devletler karşı karşıya gelmektedirler. Büyük Orta Doğu Projesi için getirilen ılımlı İslam hükümetinin yirmi yıla yaklaşan iktidar süresinin uzamasının en büyük nedeni, bu genel gidişe karşı duracak bir alternatif hareket ya da siyasal partinin çıkmamasıdır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’yi kurtaracak bir Kemalist iktidarın siyasal alternatif olarak iktidara gelmesi ancak ve ancak yeni bir Atatürkçülük rüzgarının yurt sathında estirilmesi ile mümkün olabilecektir. Böylesine güçlü bir Atatürk’çü rüzgârı estirebilecek tek milli güç merkezi, bugünün koşullarında Atatürkçü Düşünce Derneği’dir. Bazı liberal, kapitalist, Marksist ya da bilimsel sosyalistlerin kendi siyasal çıkar planları doğrultusunda hareket ederken, Atatürkçülüğü kendi ideolojilerine süs takmak için kullanmalarına, gerçek Atatürkçülerin izin vermemeleri gerekmektedir. Türkiye’nin en büyük derneği olarak ADD hiçbir partinin ya da örgütün baskısı altına girmeden bağımsız kimliği ile Türk devletinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda varlığı için çalışmalıdır. Hele küçük partilerin, Atatürkçü görünerek güncel siyasal platformlarda geliştirdikleri konjonktürel politikaların ADD çatısı altında hiçbir biçimde yerleri olmaması gerekir. ADD partiler arası çekişmelerde kendisini koruyarak bu tür siyasal manevraların hiçbir zaman aracı olmamalıdır.
                Kemalizm hem sosyalizmin hem de liberalizmin ötesinde bir ideoloji ve özgün bir siyasal sistemdir. Bu siyasal gerçeğin iyi bilinmesi ve Atatürkçülüğün kalesi olarak ADD’nin antiemperyalist çizgide yoluna devam etmesi gerekmektedir. ADD öncelikle Atatürkçülüğün merkezi olmalı ve Türkiye’nin Kemalist birikimini bugünün Türkiye’sinde sorumluluk içinde öne çıkararak, Türk toplumuna ve devletine Kemalist yönde bir öncülük yapmalıdır. Türkiye’nin Atatürk çizgisinde yenilenmesi ile birlikte Türk devlet modeli ortaya çıkarılmalı ve merkezi coğrafyadaki devletler ile birlikte Türk ve İslam asıllı toplumlarda Kemalist devlet modeli örgütlenerek, yeni dünya düzeninin daha dengeli ve adil bir biçimde oluşturulmasına katkıda bulunulmalıdır. Yüz yıl önce Atatürk ile Samsun’a çıkanların getirdiği siyasal birikim, bir asır sonra dünya yenilenirken Türkiye Cumhuriyetinin önünde ciddi bir siyasal alternatif olarak görülmektedir. ADD bugünün koşullarında Atatürkçülüğü yeniden Türk toplumu içerisinde yaygınlaştırırken, bütün siyasal örgütlere karşı mesafeli durarak hareket etmelidir. Türk ulusunun Atatürk’ün mirasına sahip çıkabilmesi için gerekli olan mücadeleyi ADD tek başına sırtlanmalıdır. Cumhuriyeti kuranların bugünkü uzantılarının Atatürk yolundan gidebilmeleri için gerekli olan rehberlik görevini ADD yerine getirebilmelidir. ADD sahip olduğu otuz yıllık birikimi ile Türkiye’nin ulusal programına öncülük yapmalıdır.

16 Haziran 2020 Salı

DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR


                Bir virüs yayılması senaryosu üzerinden bütün dünya ülkeleri büyük sarsıntılara doğru sürüklenirken,  yirminci yüzyılın dünyasının süper gücü olarak bütün dünyaya egemen olan  Amerika Birleşik Devletleri de, bu süreçten etkilenerek  geniş boyutlu toplumsal kargaşalara doğru  kaydırıldı. Bu yıla kadar dünya düzeni ABD ağırlıklı olarak  sürdürülürken ve her şeyin altında bu yüzden herkes bir ABD parmağı ararken, bugün gelinen noktada  ABD büyük  sarsıntılar içine girerken  herkes ABD’ye karşı gündeme getirilen toplumsal  kargaşanın, saldırı ve şiddet olaylarının arkasında kimin olduğunu araştırmaya ve tartışmaya başlıyordu. Bir Amerikan dolarının arka yüzüne “Ordo ab Cao “ diye bir sloganı yazan gizli güçlerin, kaostan sonra düzen  kavramını insanlığın beynine yerleştirerek  ve virüs gerekçeli  toplumsal kaos hareketlerini başlatarak, dünyanın en büyük devleti görünümündeki ABD’yi siyasal kargaşa yaratarak, çok büyük problemlerle kuşatılmış biçimde  uluslararası konjonktürün  tam ortasına oturtuyorlardı. Her zaman için dünyanın gündemini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme gücüne sahip olan ABD, bugün gelinen yeni aşamada kendisi dünyanın gündemi haline geliyordu. İşte dünya böylesine yeni bir siyasal dönüşüm noktasına gelirken, Amerikan devletinin yirmi birinci yüzyılda geçen asırdaki gibi hegemon süper güç konumunu koruyamayacağı   anlaşılıyordu.

                Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu dünya düzeni biterken, kapitalist ekonominin patronlarının yönlendirdiği bir doğrultuda yeni dünya düzeni tek kutuplu bir merkeze dayalı olarak kurulacaktı. Birinci dünya savaşına kadar bütün dünyayı güneş batmaz bir siyasal yapı çatısı altında kurmuş olduğu imparatorluğun sınırları içerisinde yöneten İngiltere, ikinci blok olan sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra   kendi eski sömürgesi olan ABD’nin hükümranlığı altında bir yeni düzenin oluşturulmasını bekliyordu. Yirminci yüzyılın son on yılı ile yirmi birinci yüzyılın ilk yirmi yılının birlikte yaşanmasıyla ortaya çıkan çeyrek asırlık zaman dilimi içinde, iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş olamamıştır. Bugünkü dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere ABD merkezli bir dünya imparatorluğunun kurulabilmesi için çeyrek yüzyıl beklemesine rağmen, bir türlü süper güç merkezli bir ABD imparatorluğu, dünyaya egemen olarak barış içerisinde tek kutuplu bir dünya düzenini insanlık için getiremeyince, bunun üzerine bütün dünya ülkelerinde önce bir beklenti ve daha sonra da düzensizliğe sürüklenilmesi yüzünden büyük bir karamsarlığa doğru dünya kamuoyunda olumsuz gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bütün dünyayı sömürgeleri üzerinden beş yüz yıl yöneten İngiltere, ABD’nin duruma hakim olmasını çeyrek yüzyıl bekliyor ama ABD tek merkezli yeni hegemonya düzenini bu sürede gerçekleştirilemeyince, Avrupa Birliği sürecinden koparak gene eskisi gibi Atlas okyanusunun ortasında bağımsız bir ada gibi hareket edebilme özgürlüğünü elde ediyordu. Bu yeni aşama Atlantik ittifakında da eskisinden farklı bir yeni dönemi gündeme getirirken, ABD merkezli yeni dünya düzeni arayışları geçen yüzyılda kalıyor ve yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru gittikçe İngiltere ABD bağımlılığından kurtularak, kendi geleceğini   gündeme getirmiş olduğu   çok kutuplu yeni dünya düzeni içerisinde yapılandırmaya yöneliyordu.
                Yirminci yüzyılın ikinci yarısında siyasal tartışmalarda yer alan önemli bir konu gerçeklik kazanıyordu. Bu görüşe göre önce Sovyetler Birliği dağılacak ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri bu doğrultuda parçalanacaktı. Sovyet sistemini çökertecek ABD’nin daha da güçlenerek yoluna devam edeceği, bir süre sonra da İngiltere’den çok daha güçlü bir dünya imparatorluğunu kurarak bütün dünyayı yeni Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yöneteceği, elli yıl önce tartışılan başlıca konular olarak siyasal kulislerde fazlasıyla öne çıkartılıyordu. Sovyetler Birliğinden sonra ABD’nin yıkılacağı konusu yirminci yüzyılın gerçekleri içinde pek de inanılır bir  konu olarak benimsenmiyordu. Bu durumun tamamen aksine, sosyalist sistemi çökerten bir kapitalist süper gücün artan gücü altında, bütün dünya ülkelerinin bir araya geleceği öngörüsü daha yaygın bir onay görüyordu. Sosyalist sistemin dağılışı bir on yıl içinde tamamlanırken  ve  yeni yüzyıla girerken,  ABD’nin kendi merkezli güçlü bir siyasal yapılanmayı bir alternatif  düzen  olarak  kurması gerekirken,  böylesine bir yapılanmayı başaramadığı anlaşılıyordu. Amerikan devleti çok istemesine rağmen siyasal gücünü bir türlü artıramıyor ve yeterli düzeyde bir güçlü ve otoriter yeni düzeni kuramadığı için de yeryüzüne bütünüyle egemen olma şansını elde edemiyordu. Doksanlı yılların bu açıdan verimsizliği yüzünden iki kutuptan tek kutup yapılanmasına geçilemeyince, ortalık yavaş yavaş karışıyor ve zamanla ortaya çıkan yeni büyük devletler ile, çok kutuplu bir düzene doğru geçiş süreci öne çıkıyordu. Daha önce beklenmeyen yeni gelişmelerin kaos ortamı sonrasında gündeme gelmesi ile, iki binli yıllarda daha önce beklenmeyen siyasal gelişmeler ortaya çıkarak, bugün gelinen çok kutuplu dünya dönemini başlatıyordu.
                Birinci dünya Savaşı sürecinde iki kutuplu dünya bloklaşması öne geçerken, yeryüzü haritasında yer alan her devlet böylesine bir kutuplaşmaya uygun olarak kendisine yeni bir yön çiziyordu. İki kutuplu yapılanmadan tek kutuplu yeni bir düzene yönelemeyen dünya, iki binli yılların başlamasından sonra bu kez de çok kutuplu daha farklı bir siyasal düzen çerçevesinde daha farklı bir yönlenmeye doğru geçiş yapıyordu. Doksanlı yılların başlarında ABD’de açığa çıkan bir çekişme, tek kutuplu dünyaya geçiş sürecini sarsıyor ve devlet düzenini zayıflatarak, ABD’nin kendisinin merkezinde yer alacağı ve süper güç olarak kendi hegemonya düzenini her ülkeye dayatacağı daha güçlü bir konuma gelmesini engelliyordu. Özellikle bazı büyük şirketlerin Amerikan devleti ile ters düşmesi, devletin istediği iç bölgelerde ve sınır içi eyaletlerde ülkenin ulusal gereksinmelerini karşılayacak çizgide yeni yatırımlar yapmamaları, tekelci şirketler ile Amerikan devletini karşı karşıya getiriyordu. Şirketler kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bölgesine ya da ülkesine yatırım yapmayı kazançlı görüyorlardı. Çin’de iş gücünün çok düşük olması  ve işçi ücretlerinin  alt düzeyde kalması, Afrika ülkelerinde maden sahalarının fazlaca bulunması  ya da Asya’nın geniş ülkelerinin büyük pazarlar olarak özel sektörün kazanç şansını yükseltmesi  gibi gerekçelere dayalı olarak, eski tekelci şirketler giderek küreselleşiyorlardı. Kendi ülkelerinde eskisi gibi kazanamayan özel sektör kuruluşlarının zamanla   küresel  tercihleri  öncelikli olarak kullanması, ABD’nin ulusal çıkarlarının ihmal edilmesine neden oluyordu. ABD şirketlerinin giderek dış ticaret üzerinden küresel ekonomiye ağırlık vermeleri, Amerikan devletinin geleceğe dönük ulusal ekonomi planlarını alt üst ediyordu. Küresel ticaret ekonomiyi bütün dünyaya yayarken şirketler böylesine bir hareket tarzı içinde devletlerin aldığı kararları dinlemiyor, kendi çıkarları yönünde bildikleri ya da istedikleri gibi hareket ederek, büyüyen dünya ekonomisi içinde yerlerini ararken, artık ABD kuruluşu olmaktan çıkarak küresel şirket konumuna geliyorlardı. Böylesine bir konuma geldikten sonra da artık Amerikan planları ya da ekonomi programları çizgisinde değil ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda, dünya platformları ya da uluslararası kuruluşların oluşturdukları yapılar içinde yer alarak, küreselleşen dünya içinde kendilerine kendi ülkelerinin dışına çıkarak ve küresel dünya planı içinde yer alarak evrensel bir yapılanmaya gidiyorlardı. Tekelleşen ve zaman içerisinde dışa açılarak dünyanın her bölgesinde şubeler ya da temsilcilikler açarak örgütlenen küresel şirketler de, tıpkı devletler gibi dışa açılarak büyüyor ve büyüdükçe de ana vatanlarındaki devlet düzeni ile ters düşerek ve devletin çıkarları yerine  kendi sermayelerinin  çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih ederek,  resmen kendi devletleri ile  karşı karşıya geliyorlardı.

                Dışa açılarak bütün ülkelerde yayılan Amerikan şirketleri, küresel hayallere kapılarak kendi devletlerinden uzaklaşmaya başladıkları ve   kendileri için yeni bir alternatif yöneliş olarak küreselleşmeyi seçtikleri aşamada artık yeni bir devletin oluşumu yolunda ilerlemeye başlıyorlardı. Ekonominin dışa açılması, ülke dışı yapılanmaları beraberinde getirince sermaye kimlik değiştirerek milli sermayeden yabancı sermayeye dönüşüyordu. Milli sermaye döneminin bitişi ile birlikte ülkelerin ulusal ekonomileri sarsıntı geçiriyor, dışa açılan sermaye artık yabancı sermaye görünümünde dünyanın bütün ülkelerine yönelerek istedikleri yerlere yerleşmesini biliyorlardı. Bugünkü dünya düzeninin oluşmasına giden yol on beşinci yüzyılda Endülüs İmparatorluğunun yıkılması üzerine gündeme gelmiş ve İspanya’dan kovulan Yahudiler gemilere dolarak denizlere açılmış ve okyanusları fethetmeye çalışmışlardır. Bugünkü dünya haritası incelendiği zaman Avrupa dışındaki kıtalara Avrupalılar yayılmışlar ve bir çok  Avrupa asıllı gemicinin ismi,  Amerika, Afrika, Avustralya  gibi kıtalar ile birlikte yeryüzünü çevreleyen adalara dağıtılınca, bugünkü küresel dünya devletine giden yolun başlangıcından hareket edilmiştir. Endülüs’ün dağılmasına kadar Avrupa ülkeleri kendi toprakları üzerinde yaşarlarken, Avrupalılar arasındaki din kavgası Yahudilerin, bu kıtayı terk ederek   dünya kıtalarına açılmalarına ve böylece yeryüzünde bir  küresel yapılanmanın ortaya çıkmasına  neden olmuştur. On beşinci yüzyıl  yeni döneme geçilirken bir dönüm noktası olmuş ve dünya nüfusunun yarısı  kıtalara ve adalara doğru göç olgusunu öne çıkarırken, insanların bir kısmı eski ülkelerinde yaşayarak kendi ulus devletlerini yaratmışlardır. İnsanlığın geri kalan kısmı ise başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği sömürgeciliğe yönelerek, gelecekte yeni bir dünya yapılanmasını sömürge bölgelerini imparatorluk çatısı altında yöneten imparatorluklar üzerinden oluşturmaya çaba göstermişlerdir.
                İspanya’dan kovulan Müslümanlar Kuzey Afrika ve Orta Doğu bölgelerine yerleşirken, Endülüs devletini yıkan Hrıstıyanların baskıları ile Yahudiler keşifler yolu ile dünya coğrafyasının tamamını görerek ve inceleyerek geleceğin yerleşim planlarını dünya kıtaları üzerinde tamamlamaya yönelmişlerdir. Bu aşamada, Avrupa kıtasında başlayan olaylar hızla gelişerek yayılmış, İspanya ve Portekiz gibi iki okyanus ülkesinden denizlere açılınmış ve arkadan İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika gibi batı Avrupa ülkeleri denizlere açılarak önce keşifleri tamamlamışlar sonra da sömürge ülkelerini belirleyerek kendi evrensel imparatorluklarını kurmuşlardır. Okyanus’un tam ortasındaki İngiltere’de başlayan siyasal çekişmeler din ve mezhep kavgalarına dönüşmeye başlayınca bu ülkeden binlerce gemi Amerikan limanlarına göçmen taşıyarak, bugünkü süper güç ABD’nin ortaya çıkışının ilk adımını atmışlardır. İngiltere’deki  Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi hızla tırmanınca  Yahudi dini içindeki mezheplerin karşı karşıya geldiği ve bu nedenle  bazıları kraliyet rejimini desteklerken ,  buna karşı çıkanlar ise  gemilerle yeni kıtaya gelerek Atlantik okyanusunun kıyılarında, geleceğin Amerika Birleşik Devletlerini oluşturacak  on eyalet devletini kurdukları görülmektedir. İngiltere’de cumhuriyet kuramayanların daha sonraları, Amerika’ya giderek   bugünkü Amerikan cumhuriyetinin temellerini attıkları tarihi bir olgu olarak gerçekleşmiştir. On beşinci yüzyılda göçlerle taşınan nüfus, on sekizinci asırda kendini yönetme aşamasına geldiğinde Amerikan devrimi yapılmış ve   bunun Avrupa’ya yansıması ile gerçekleştirilen Fransız devrimi ile, Avrupa ülkelerinin insan hakları doğrultusunda modern devletlere sahip olmalarına giden yollar açılmıştır. İngiltere bu aşamada sömürge devletleri ile kendi imparatorluğunu yönetmeye çalışırken, ABD batıya yönelerek önce kendi ülkesini ve daha sonra da bütün Amerikan kıtasını ele geçirebilmenin arayışı içinde olmuştur. Emperyalizm rejimi beraberinde sömürgeciliği getirince yavaş yavaş  ülkelerin ötesinde bir küresel ekonomik yapılanma ortaya çıkmıştır. İngiltere ve Fransa’nın zenginleri sömürgeleri üzerinden aynı zamanda dünyanın da zenginleri olmuşlardır.
                 Batı Avrupa’nın okyanus kıyısında olması ve buradan daha kolay denizlere açılınması nedeniyle, Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını denizler üzerinden bölüşerek kendi sömürge imparatorluklarını kurmuşlardır. Avrupa ülkeleri dünya kıtalarında sömürge yarışına girerken, ABD önce kendini toparlayarak ülkesine sahip çıkıyordu. Daha sonraki aşamada ise ABD Amerikan kıtasına yönelerek kendi yönetiminde Amerikan Devletler Topluluğu adı altında bir kıtasal birlik oluşturarak, Avrupalı sömürgeci devletleri Amerikan kıtasından uzaklaştırabilmenin yollarını arıyordu. ABD bu tavrı ile yeni bir dönemi başlatırken “ Amerika Amerikalılarındır “ sloganı ile  harekete geçiyordu. Yeni dönemde ABD kendi kıtasına sahip çıkarken aynı zamanda diğer kıtalar üzerindeki Avrupa devletlerinin hegemonyalarını da kırabilmenin arayışı içine giriyordu. Batı Avrupa’nın sömürgeciliği beş asırlık bir zaman dilimi içinde dünya hegemonyasını sürdürürken, Amerika Birleşik Devletleri on eyalet ile çıkmış olduğu oluşum sürecini elli eyalete ulaşarak tamamlamaya çalışıyordu. ABD bir yandan sürekli batıya giderek Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’a ulaşmaya çalışırken, Avrupalı sömürgeci devletler dünyanın her bölgesinde birbirleriyle savaşlara kalkışıyorlardı. ABD dünyaya açılmak üzere harekete geçtiği aşamada, doların gücünü her alanda öne çıkarmaya çalışırken Alaska Ruslar’dan, Texas eyaletini ise Meksikalılar’dan para ile satın alarak ülkesel bütünlüğünü tamamlamaya öncelik veriyordu. İki okyanus arasında sıkışıp kalmış bir konumdan kurtulmak üzere de ülke güvenliği için Büyük Okyanus’un tam ortasında yer alan ada devleti Hawaii’yi işgal ederek burasını bölgesel federasyonun son eyaleti olarak kendi içine alıyordu.
                On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tam beş yüz yıl Avrupa ülkeleri modern çağlara öncülük ederek yaşamını sürdürürken,  Amerika Birleşik Devletleri  yavaş ilerleyen  bir oluşum sürecinden geçiyordu. Fransız devrimi ile birlikte bütün Avrupa ülkeleri uluslaşmaya başlarken, ABD daha resmen devlet olarak ortaya yeni çıkıyordu. Bu nedenle Avrupa’daki üç asırlık ulus devletleşme sürecini ABD yaşayamıyordu.  Amerika’nın keşfinden sonra ABD sürekli olarak göçmen kabul ederek yeni kıtada büyük bir devlet olabilmenin çabası içine giriyordu. ABD üç yüz yıllık bir oluşum sürecinde elli eyaletlik bir büyüklüğe ulaşırken, Avrupa ülkeleri de Vestfalya barışı sonrasında uluslaşma aşamasına  geliyorlardı. Avrupa devletleri  sömürge imparatorluklarını yürütürken, diğer yandan da Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen uluslaşma  süreçleri ile ulus devletlere dönüşüyorlardı  ABD İngiltere gibi bir Avrupa devletinin hatta daha da ileri gidilerek, Britanya İmparatorluğunun ilk sömürgelerinden birisi olarak  tarih sahnesine çıkmasına rağmen daha sonraki aşamada İngiliz sömürge yönetimine isyan ederek, Atlantik kıyısındaki on eyaletin bir araya gelmesiyle   federasyon yapılanmasına dayanan  bir  yeni cumhuriyet olarak devletleşme sürecini tamamlıyordu. Avrupa ulus devletleri arasındaki çekişmeler dünyayı cihan savaşlarına götürürken ABD geride kalıyor, Birinci dünya savaşında İngiltere Almanya’yı yenerken ABD arka planda kalarak İngiltere’ye yardım ediyordu. İkinci dünya savaşında ise ABD bu sefer Almanya’ya karşı Rusya’yı öne sürerek İngiltere ile beraber hareket ediyordu. Her iki dünya savaşı sırasında müstakbel İsrail önce İngiltere’nin, daha sonra da ABD’nin omuzları üzerinde yeni dünya düzeni oluşumunun önde gelen aktörü konumuna sahip olmaya çalışıyordu. Atlantik okyanusunun doğusundaki İngiltere ile batısındaki ABD, bir anlamda Atlantik emperyalizminin temsilcileri olarak Avrupa kıtasına meydan okurlarken, İsrail gibi geleceğin devleti olabilecek bir siyasal oluşumun taşıyıcılığını da yapmak zorunda kalıyorlardı. Birleşik Krallık olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu Birinci savaş sonrasında bir Yahudi devletinin kurulması girişimlerine karşı çıkarak, İsrail’in kurulmasına izin vermiyordu. Bir Yahudi devleti ve sonrasında da bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Siyonist hareket, İsrail’i İngiltere’ye kabul ettiremeyince, bu sefer ikinci dünya savaşını  Hitler provakasyonu ile çıkartarak  İsrail’in kurulmasına giden yolun açılması doğrultusunda   ABD’yi bu amaçla kullanıyorlardı.

                Dünya siyasal olarak devletlerarası ilişkiler üzerinden yönlendirilirken ekonomi de kendi yolunda çeşitli gelişmeler ile ilerliyordu. İlkel toplumdan modern topluma geçene kadar insanlar gıda, beslenme ve korunma gibi temel gereksinmelerini karşılama doğrultusunda ekonomik faaliyetlerini geliştirerek sürdürmüşlerdir. Ticaret şehir devletleri arasında başladıktan sonra kendini başkent ilan eden kentin, merkezinde yer aldığı bir ulus devletin oluşması üzerine ekonomi uluslaşmaya başlamıştır. Ulusal ekonomilerin gelişmesi üzerine ulus devletler tarih sahnesine çıkmış ve bu doğrultuda dünyada ulus devletler çağı başlatılmıştır. Dinlerin hegemonyasını kırmak üzere de Yahudi toplulukları tarafından dışarıdan desteklenen ulus devletler birbirleriyle rekabet içine girdikleri aşamada Birinci dünya savaşı çıkmıştır Müslüman ve Hrıstıyan toplumlar olarak eski sömürge devletlerinden ulus devletlere doğru bir dönüşüme sürüklenmişlerdir.  Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dünyada hızla yayılırken, kentler üzerinden kurulan ulus devletler ekonomik açıdan desteklenerek dinlerin gücü kırılmış ve büyük din alanları ulus devletler aracılığı ile küçültülmüştü. Fransız devriminin ulus devletleri gündeme getirmesi sırasında laiklik ilkesinin de kabul edilmesi, din üzerine kurulu toplumların, din ötesinde bir devletleşmeye ulusal yapılar üzerinden yönlendirilmesi gibi bir gelişmeyi de beraberinde gündeme getirmiştir. Birinci dünya savaşı öncesindeki çekişmeler savaş sonrasında imparatorlukları ortadan kaldırarak, Hrıstıyan ve Müslüman alanlarında yeni ulus devletlerin önünü açmıştır.
                Üç büyük din dünya sahnesinde yaşanırken ve özellikle Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dinlerinin çok yayılmış olduğu alanların daha küçük ulus devletlere yönlendirilmesiyle farklı bir oluşum süreci ortaya çıkınca, üç büyük dinden ikisi ulus devletler olarak paramparça bir konuma gelmiştir. Üçüncü büyük tek tanrılı din olarak Yahudilik kendi ulus devletini Birinci Dünya Savaşı sonrasında kuramayınca, bir yeni senaryo ve provakasyonlar üzerinden ikinci dünya savaşı çıkartılarak, üçüncü tek tanrılı dinin ulus devleti olarak İsrail, Tevrat tarafından kutsal topraklar olarak gösterilen Filistin’de kurulmuştur. Ne var ki, İsrail kuruluşu itibarıyla Tevrat’a dayandığı için bir ulus devlet olarak değil bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve bu nedenle de devletin anayasası yerine Tevrat kabul edilmiştir.  Vatikan’ın engellemeleri yüzünden İsrail bir din devleti olarak Hrıstıyan Avrupa’da kurulamamıştır. Balkan savaşı ile Osmanlı devletinin Avrupa’dan sökülüp atılmasına kadar sürdürülen dinler arası çatışmalar, sonradan İkinci dünya savaşı olarak gene Doğu Avrupa bölgesinde gündeme gelmiştir. Savaş sonrasında Nazi hegemonyası öne geçince, Müslüman coğrafyasının tam ortasında İsrail devleti dinsiz Sovyetler Birliği ile laik Türkiye çatısı altında kurulabilmiştir. Beş yüz yıllık modern dünya gelişmeleri böylesine bir süreç içinde birbirini izleyerek gündeme gelirken, küçük İsrail sonrası yeni dönemde İngiltere, Amerika ve İsrail arasında Avrupa kıtasına karşı oluşturulan kutsal ittifak dağılma noktasına gelmiştir. Devletler tarihi içinde her dönemde farklı bir devlet çatısı altında öne çıkan Yahudi sorunu, yeni gelinen küreselleşme aşamasında   var olan devletlerin ötesinde küresel dünya devleti olgusu ile birlikte yeniden başka bir biçimde gündeme gelmiştir.
                Bugün gelinen aşamada yeni bir dünya düzeni kurulması için yoğun çabalar gösterilirken ,Avrupa ülkelerinin bir Hrıstıyan Birliğine yönelmesi, Orta Doğu ülkelerinde  bütün Müslüman ülkelerin katılımı ile Büyük İslam Birliği oluşturulması ve de  iki bin yıl sonra Orta Doğu’da kurulmuş olan Küçük İsrail’in  Büyük İsrail İmparatorluğuna dönüştürülmesi gibi, gene din kökenli siyasal yapılanmalar aracılığı ile  merkezi coğrafyada anlaşmazlıkları tırmandırarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi  Hrıstıyan-Müslüman çatışması ile Armegeddon ismi verilen  bir Üçüncü dünya savaşı arayışı günümüzde sürdürülmektedir. Dinler arası çekişmeler dünya tarihinin yönlendirilmesinde her dönemde olduğu gibi bugün etkili olmakta ve yaşanmakta olan dönemin özelliklerinin belirlenmesine  katkı sağlamaktadır. Avrupa’da iki bin yıl süren dinler arası kavga her zaman savaşlara dönüşmüştür. Hrıstıyanlık ve Yahudilik arasındaki ana çekişme, daha sonraki aşamada bir Siyonist Hrıstıyan mezhebi olarak Evanjelizm’in Amerika merkezli olarak kurulması ile farklı bir çizgiye gelmiştir. Hrıstıyan toplumlarına karşı sayıca çok az bir durumda olan Yahudiler, toplumsal tabanı genişletmek üzere bir kısım Hrıstıyan topluluğunu Siyonist bir tarikatın çatısı altında toplayarak ve siyasal etkinlik yaratarak Hrıstıyan mezheplerini dengelemeye yönelmişlerdir. Avrupa’daki geleneksel Hrıstıyan mezhepleri anti-siyonizmden anti-semitizeme yönelirlerken, İsrail’in kuruluşu sırasında Amerika’da oluşturulmuş olan Evanjelizm mezhebi  Hrıstıyanları  Siyonistleştirerek  ABD’nin İsrail’i  desteklemesini sağlayarak, Avrupa   karşıtı  çizgide  büyük katkıları  olmuştur. İki bin yıl süren dinler kavgası Avrupa’yı İsrail karşıtı bir noktaya getirirken, Evanjelik tarikatı Amerika’yı İsrail’ci bir çizgiye getirerek, Avrupa ve İngiltere’nin önlemeye çalıştığı İsrail devletinin kuruluşunu sağlamıştır.
                ABD’nin kuruluşunda İngiltere’den kovulan Püriten Yahudilerin büyük etkileri olmuştur. İngiliz krallığı modeline karşı çıkan Püriten Yahudiler, sürüldükleri ABD’de Avrupa’da kuramadıkları cumhuriyet idaresini yeni kıtada kurarak, çağdaş uygarlık düzeyinde yeni bir açılım ile yola devam etmeye çalışmışlardır. ABD on sekizinci yüzyılda kurulurken dünyada Avrupalı Hrıstıyan devletlerin hegemonyası devam ediyordu. İşte bunu hiçbir biçimde kabul etmeyen bir Yahudi insiyatifi, orta Avrupa merkezli bir yapılanmayı Bavyera devletinin sınırları içinde örgütlüyorlardı. Bir bankacı aile altı çocuğunu Hrıstıyan Avrupa ülkelerinde ki bankacılık sisteminin yönetim düzeni içindeki karar mekanizmalarında sorumlu makamlarına yerleştirince, bu noktadan sonra ulus devletler kendi ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetme şansını ellerinden kaçırıyorlardı. Bankacılık yapan büyük bir aile Avrupa ülkeleri içinde örgütlenince on altıncı yüzyıldan sonra altı Hrıstıyan ülkenin ekonomileri Bavyeralı bu ailenin eline geçiyordu. İşte bugün ABD’nin karşısına çıkan dünya devleti oluşumu böylesine bir gelişme sonucunda dünya sahnesine çıkıyordu. Altı ülkede yetkili kılınan altı kardeş kendi aralarında haberleşerek bankalar üzerinden ekonomiyi yönlendiriyorlar ve böylece ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetmesinin önünü kesiyorlardı. Bankalar üzerinden ekonomik sistemi elinde tutan  aile yönetimi, bütün Avrupa ülkelerinin bankalarının kontrolünü ellerine geçirdikten sonra  Amerikan kıtasına geçerek benzeri bir uygulamayı da,  Amerika Birleşik Devletleri çatısı altında çalışan bankalar üzerinde de sürdürmeye başlayarak ve  Avrupa ekonomisi  ile birlikte Amerikan ekonomisinin yönetimini de ele geçirerek, dünyanın batısında yer alan iki büyük kıtanın ekonomileri üzerinden, sömürge imparatorlukları aracılığı ile ekonomik alanı temel alan bir dünya devleti oluşumunun önünü açıyorlardı.
                Almanya’nın Bavyera eyaletinde kurulan ekonomik dünya devleti, daha sonraki aşamada İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçerek Büyük Britanya İmparatorluğu çatısı altında bütün İngiliz sömürgelerinde örgütlenmiştir. Daha sonraki aşamada ise bütün Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde Avrupa bankaları aracılığı örgütlenen ekonomik dünya devleti önce İlluminati, Tavistock  ve  Opus Dei gibi   gizili örgütlenmelerle yapılanmasını tamamlamış ve daha sonra da dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası konjonktürden yararlanarak Bilderberg, Üçlü komisyon ve   Dış İlişkiler Komisyonu gibi  yasal örgütlenmeler  aracılığı ile, devletlerin ötesinde kendisi için kalıcı bir yapılanma arayışı içinde olmuştur . Gizli örgütlerle yeraltında mafyalaşmaya giden gizli dünya devleti, cihan savaşları sonrasında legaliteye  kayarak  var olan devletlerin dışında ve ötesinde  geleceğin dünya devletini oluşturabilme doğrultusunda girişimlerini sürdürmüştür . Avrupa Bankacılık sistemini ele geçiren gizli dünya devleti yapılanması, Avrupa ülkelerinin sömürgelerinden yararlanarak büyürken bütün kıtalar ve adalar üzerinde örgütlenmiş , ulus devletlerin kontrolundan uzak durmak için de ulus devletlerin dışında kalan Man, Malta, Rodos, Cayman ve  Singapur gibi  adalarda da alternatif devlet düzenleri oluşturarak, küreselleşen sermayeyi ulus devletlerin ülkelerinden kaçırarak, uluslararası ekonomi üzerinden  bir ekonomik insiyatifi,  bütün devletlerin üzerinde baskı unsuru olarak  bir süper devlet konumunda kullanmıştır.Yüz yıllarca sömürge devletlerinin her türlü sorunu ile ulus devletler uğraşırken, gizli dünya devleti kıyı bankacılığı adı altında adalar üzerinden bir alternatif ekonomik yapılanmayı geliştirerek  dünya  ülkelerini ekonomik alan üzerinden ele geçirmişlerdir.
                Geleceğin dünyasında tek bir dünya devleti için yola çıkanlar daha çok ulus devletlerin üzerinde etkin olan Hrıstıyanlık ya da Müslümanlık içinden değil ama Yahudilik ya da  Musevilik  içinden gelen kadroları devşirerek , ulus devletlerin dışında bir tek dünya devletini her zaman için ekonomi üzerinden kurabilmenin yollarını aramışlardır. Daha çok patronlar ve iş çevreleri içinden çıkartılan kadrolar Hrıstıyanlık ve Müslümanlığa karşı dururlarken gizli örgütler üzerinden Musevi dininin etkisiyle hareket ettikleri görülmüştür. Özellikle gizli örgütlerin kullandığı simgeler ve işaretlerin  Musevi  geleneğinden gelenlerle benzerlik göstermesi , belirli  yapılanmalar açısından dünya kamuoyunda önemli yansımalar  yaratmıştır. Ekonomik alanın her geçen gün ulus devletlerin elinden alınması ve küreselleşme sürecinde ekonominin bir bütün olarak özelleştirilmesi ile, piyasa üzerinden şirketler dünyanın kontrolünü ellerine almışlar, halklar yoksullaşırken, bankacılık sistemini elinde tutan bir avuç aşırı zengin kişi ya da aileler  tek dünya devletine giden yolda  ulus devletleri karşılarına alırken, aynı zamanda hem alt kimliklerin siyasallaşması için oluşturulan fonlar ile  siyaseti  finanse etmişler ve medyayı da büyük oranda satın alarak  siyasetin kendi çıkarları doğrultusunda  yürütülmesini sağlamışlardır. Gizli dünya devletinin temsilcisi küresel şirketlerin, ulus devletlere meydan okuma aşamasına geldiği noktada, bütün ulus devletlerin parçalanması gündeme gelmiştir. Para babalarının çıkarları doğrultusunda geliştirilen devlet sistemleri, başlangıçta yirmi imparatorluk olarak kurulmuş, daha sonraları sömürgelerin uluslaştırılması ile iki yüz ulus devlet tarih sahnesine çıkmıştır. Şimdi gelinen yeni aşamada ulus devletler içinden iki bin eyalet devleti çıkartılması düşünülmektedir. Bu doğrultuda bütün ulus devletlerin eyaletleri ve büyük kentleri eyalet devletler olarak örgütleyerek harita üzerinde iki bin eyalet devleti yaratabilmenin çabası içine girmişlerdi.

                Sovyetler Birliği dağılınca ortaya 15 adet yeni devlet çıkmıştı. Yugoslavya Federasyonu dağılınca benzeri bir biçimde 7 devlet bağımsız olmuştu. Sovyetlerden sonra   Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılacağını öne sürenler, son dönemdeki gelişmeler karşısında  gizlenen bir gerçekliği ortaya çıkarmıştır. Sovyetler Birliği gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin de dağılması 50 adet devletin ortaya çıkmasına yol açacaktır. ABD tam sosyalist sistem dağıldığında bir dünya devleti haline gelerek ve var olan ulus devletleri kendine bağımlı duruma getirerek, bu yoldan bir dünya imparatorluğunun merkezi olamadığı için bu gün dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır.  Özellikle Alaska, Kaliforniya ve Teksas gibi çok büyük eyaletlerin bağımsızlık kazanması, dünya dengelerini alt üst edecek düzeyde yansımalar yaratacaktır. Maden deposu Alaska, Tarım merkezi Teksas  ve dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak Kaliforniya’nin  ABD’den kopmaları  Amerikan üstünlüğüne son vereceği gibi  ,aynı zamanda  ABD’nin ortadan kalkmasıyla da  dünya ciddi bir kaos ortamına sürüklenecektir. Böylece büyük devletlerin büyük kentleri öncelikle eyalet devletlerine dönüşecek ve belirli kentlerde yerel yönetimler görünümünde Ortaçağ dönemindeki gibi yeni şehir devletlerine dönüşeceklerdir. Böylece devlet sayısı  iki yüzden iki bine çıkarken, küresel sermayenin denetimindeki gizli dünya devleti, kıtasal alanlarda kurulacak çok uluslu federasyonlar  aracılığı ile yönetimi üstlenecektir.
                Gizli dünya devletinin ulus devletleri çökertmek üzere tezgahladığı virüs salgını operasyonu ile ulus devletler çalışamaz hale gelirken, kamu düzenleri çökertilerek kamusal hizmet alanlarının durması sağlanmıştır  Bütün dünya ülkeleri ile birlikte insanlık için çok büyük bir tehdit olarak örgütlenen Corona  virüsü projesi son üç aydır dünyayı sarsarken, en büyük sorunlar ABD’de yaşanmıştır. Öncelikle New  York valisinin başkanlığında doğu bölgesindeki  on eyalet Washington yönetimine isyan ederek bir Doğu Amerika Birliği gibi çalışarak dünyanın en büyük devleti olan ABD’yi resmen parçalamışlardır . Birleşmiş Milletlerin yer aldığı New York kenti dünya devletinin başkenti olarak geliştirilirken, Washington merkezli Amerikan devleti karşıya alınmıştır. ABD başkanı Trump aslında ABD tarafından dünya devleti emperyalizmine karşı çıkmak üzere Beyaz Saray’a Pentagon tarafından getirilmiştir. Böylece küresel sermayenin temsilcisi olarak gizli dünya devletine çalışan Hilary Clinton’un başkanlığa seçilmesi önlenmiştir. Dört yıl önceki Amerikan başkanlık seçimleri sırasında başlayan Dünya Devleti ve ABD çekişmesi günümüzde iyice tırmanarak ülke için bölücü bir aşama olarak görünürken, virüs meselesinde New York kentinin küresel sermayenin temsilcisi olarak öne çıkması ve başkan Trump’ın  şahsında  merkezi yönetimi suçlayarak on doğu eyaleti ile ortak hareket etmesi bir devlet düzeni açısından kabul edilemeyecek bir durumdur. ABD ya bunun hesabını sorarak devlet olarak varlığını koruyacak ya da böylesine bir hesap soramayarak ve  prestişini kaybederek  bugünkü devlet düzeni modelini elinden kaçıracaktır. Bu aşamada Trump  Amerikan devleti olarak ulusal kamu düzenini, Pentagon ile  FBİ  arasındaki ulusal birlik dayanışmasını temsil ederek seçimleri kazanırsa  ABD yoluna devam edebilir. Bayan Clinton’u geçen seçimde başkan seçtiremeyen küresel sermaye  e Siyonist İsrail ittifakı  onun yerine eski başkan yardımcısı  Biden’i seçtirirlerse, o zaman Washington merkezli Amerikan yönetimi sona erer ve küresel sermayenin  denetimindeki  New York kenti öne çıkarak  küresel dünya devletinin merkezi  haline gelir . Bu durumda ABD biter ama gizli dünya devleti de açığa çıkarak, Siyonistlerin dümen suyunda çok farklı biri dünya düzenine doğru gelişmeleri yönlendirebilir. Virüs olayı sonrasında yaşananların hepsi, Amerikan Devletini aciz bırakmak ve sokak hareketleri ile yıkmak olduğunu olaylar göstermiştir. Zencilerin ve güneyden gelen Latinlerin hedef alındığı kaos senaryolarının da ABD’yi yıkmaya dönük olduğu yaşanan gelişmeler sonucunda kesinlik kazanmaktadır. Küresel sermaye açıkça bir dünya devleti kurmak için Amerikan devletini yıkmaktadır. Bu durumu bütün dünya yakından izlemelidir.
                Gizli dünya devletinden açık dünya konfederasyonuna doğru götürülmek istenen bugünün dünyasında bütün ulus devletler hedef tahtasına oturtulmaktadır. Küresel sermaye hegemonyasına teslim olmamak için bütün ulus devletlerin bir araya gelerek emperyalizme karşı  enternasyonel  bir dayanışma düzeni kurmaları zorunlu görünmektedir. Birleşmiş Milletlerin yetersiz kaldığı bir aşamada dünya devletleri ya da halkları birliği misyonunu üstlenecek bir uluslararası örgütlenmeye şiddetle gereksinme vardır. Böylesine bir çıkmaza küresel sermaye emperyalizmi yüzünden sürüklenen dünya ülkelerinin, silkelenerek kendilerine gelmeleri ve ulus devletlerin bir an önce yıkılmak istenen ABD’nin öncülüğünde bir ulus devletler dayanışma düzeni kurmaları gerekmektedir. Virüs senaryoları ile ulus devletlerin kamu düzenlerini yıkmayı göze alan küresel saldırganlığa karşı çıkılırken, alternatif bir dünya yapılanması için dünya halkları bir araya gelerek yeni bir uluslararası örgütlenme çatısı altında var olma ve yaşamı sürdürme mücadelesini güçlendirmelidir.  Bütün dünya halklarının işbirliği ile ulusal  avunma  yapılabilir. Ulus devletler öncelikle özelleştirilen bütün kamu işletmelerini yeniden kamulaştırarak merkezi güçlerini artırmalıdır.  Daha sonra ki aşamada bankacılık sistemi küresel sermayenin kontrolünden alınarak ulus devletlerin yönetimine bırakmalıdır. Açlık, işsizlik ve kaos gibi toplumsal sorunların aşılabilmesi için, Türkiye daha da öne çıkarak daha adil, eşitlikçi, barışçı ve refah içinde bir dünya düzeni için öncülük yapmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
               
                 

9 Haziran 2020 Salı

CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU

                Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucu önderliğin ve onu destekleyen kadronun ortaya koyduğu yapıda, kuruluş modeli gereği bir cumhuriyet devletidir. Devleti kuran Atatürk’ün partisinin isminin başında cumhuriyet kavramının yer alması da bu durumun açık bir göstergesi olarak, bugünkü genç cumhuriyet kuşaklarına yol göstermektedir. Dünyanın tam ortasında ve çok farklı bir jeopolitik konumun üzerinde ortaya böyle bir cumhuriyet devletinin çıkışı, rastlantıların değil ama tarihsel sürecin dünya jeopolitiğine yansımasının sonucunda gerçekleşmiş olan bir siyasal oluşumdur. Aradan bir yüzyıllık zaman dilimi geçmesine rağmen ve aradan iki büyük dünya savaşı ile birlikte Osmanlı coğrafyasında sosyalist sistemin kuruluşu ile Siyonist İsrail’in merkezi coğrafyada bir yeni devlet olarak doğması bölgenin yeni haritasında etkili olmuştur.   Batılı emperyalist ülkelerin bu coğrafyayı sürekli olarak karıştırarak, kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanda uzaktan kumandalı biçimde, bölge koşullarına ters düşen yeni siyasal yapılanma maceralarına sürüklemeleri ve yeni bazı emperyalist projeleri bölge devletlerine dışarıdan dayatmalarına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir tarihi gerilerde bırakarak bugünlere gelme şansını elde etmiştir.

                Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde yaşanmakta olan zaman dilimine ulaşması kolay olmamış, birçok badireler atlattıktan sonra  Atatürk’ün Cumhuriyeti yüz yılın ilk çeyreğinde varlığını koruyabilmiştir. Yeni yüzyılın ortalarına doğru yol alırken ve bu dönemin içine iyice girilirken daha önceleri hesapta olmayan bir ok yeni durumun ve koşulların ortaya çıktığı görülmekte ve böylesine bir büyük değişim rüzgarının tam ortalarında, Türkiye Cumhuriyeti devleti de geçen asır ile bugünkü zaman dilimi arasında sıkışıp kalarak kendi yolunu bulmakta zorlanmaktadır.  İşte böylesine bir alt üst oluş döneminden çıkmaya çalışırken, Türk devleti hem varlığını korumak hem de kuruluştan gelen devlet modeline sahip çıkarak yoluna devam etmek gibi iki büyük misyon ile karşı karşıya kalıyordu. Kurucu önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşaması ve varlığını gelecek yüzyıllara taşıması, bugünkü cumhuriyet kuşaklarının önde gelen görevleri olmasına karşılık, bu doğrultuda toplumun içinden çıkması gereken cumhuriyetçi refleksin bir türlü ortaya çıkamadığı ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendini yenileyerek yoluna devam etmekte zorlandığı görülmüştür. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni genç cumhuriyet kuşaklarına emanet ederken böylesine bir ulusal beklenti içinde olduğunu, geleceğin Türk toplumunu oluşturacak genç kuşakların uyanık bekçiliği ile Türkiye’nin geleceğe açılacağını umut ediyordu.
                Merkezi coğrafyanın tam ortalarında batı kapitalist sistemi, doğu sosyalist sistemi ile birlikte bir de İslam dünyasının önde gelen devletleri ile çevrili olan bir jeopolitik konumda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları etrafı çeviren üç sisteme dahil olmayarak, bu üç büyük sistemin tam ortasında tam anlamıyla bağımsız ve özgür bir devlet modelini dünya kamuoyunun gözleri önünde öne çıkarıyorlardı. Batı sistemini ortaya çıkaran Fransız devriminin getirdiği üç ile olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laik esasları ile, Sovyet devriminin getirdiği devrimcilik, devletçilik ve halkçılık ilkeleri eklektik bir yöntem uygulanarak bir araya getiriliyor ve ortaya ülkenin özel koşullarına uygun düşen bir yeni siyasal oluşum, Kemalist devrim adı verilen köklü değişim sonucunda ortaya çıkarılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih sahnesine çıkarken, kurucu irade böylesine bir ulusal sentezi ortaya çıkarıyordu . Bu çerçevede geçmişteki hiçbir rejime ya da siyasal kutuba benzemeyen bir yeni cumhuriyet modeli tarihteki yerini alıyordu.
                Cumhuriyetçilik ilkesi rejimin temel yapısını oluşturan altı ilkenin en önemlisi olarak ortaya çıkarılırken, yeni devletin yapılanması da bu doğrultuda kurulmaya çalışılıyordu. Ne var ki, böylesine bir tutum açık olmasına, beklenmedik gelişmeler ve dünya savaşları sürecinde ortaya çıkan dış müdahaleler ülkenin önüne birçok siyasal mesele çıkarıyordu. Böylesine sorunlarla dolu bir süreçten geçerken Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal yapılanmasında da önemli değişiklikler birbiri ardı sıra kendiliğinden gündeme geliyordu. Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusunda, batı tipi modellere paralel bir yeni cumhuriyet devleti Müslüman bir toplum yapısı üzerine kurulurken, bölgedeki Arap devletlerinin askeri kadrolara dayanan Baas tipi bir sosyalizmden de uzak durulmaya çalışılıyordu. Bu tür bir konjonktür de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tamamlanmaya çalışılıyor ve bu model, çevredeki bütün Müslüman, Türk ve diğer devletler için de bir Kemalist model olarak kamuoyuna empoze edilmek isteniyordu. Arap ya da Müslüman birliği çalışmaları Türk devletinin milli karakterine ters düştüğü gibi, laik yapılanması ile de yeni devlet çevredeki din rejimlerinin de ötesine giderek varlığını geliştirmeye çalışıyordu. Bunların hepsi yeni devletin cumhuriyetçi karakterine uydurulmaya çalışılırken, halkçılık ile milliyetçilik ilkesi dengelenmeye çalışılıyordu. Yeni devletin cumhuriyetçiliğin bütün esaslarına uygun olmasına çalışılırken, batıdan gelen dış müdahalelerin cumhuriyet rejiminin demokratik olmaktan uzaklaşmasına yol açtığı ortaya çıkıyordu. Hal böyle olunca ara dönemler ve askeri rejimler Nato üzerinden sürekli olarak devreye giriyor ve bu durum da genç Türk cumhuriyetinin bütünüyle Türk ulusu tarafından yönetilmesi gibi bir durumu ortadan kaldırıyordu. Dış müdahaleler batı emperyalizminin etkisini artırıyordu.  

                Cumhuriyetin kuruluş dönemi geride kalırken, Türkiye Cumhuriyeti sürekli olarak dış askeri müdahalelerden kurtulamayarak batı emperyalizminin yarı sömürgesi bir ülke konumuna düşmekten bir türlü kurtulamıyordu. Askeri rejimleri ortak askeri birlik üzerinden destekleyen batı emperyalizmi hem kendi temsilcisi olarak yetiştirdiği kadroları taşeron iktidarlar olarak iş başına getiriyor, hem de bu duruma karşı gerçek bir ulusal muhalefetin doğmaması için göstermelik muhalefet görevi yapıyor görünecek işbirlikçi kadrolardan kendine bağlı muhalefet partilerini öne çıkarıyordu. Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece, tam bağımsız cumhuriyeti kendi kontrolü altına alamayacağını gören batı emperyalizmi bir Nato darbesi döneminde bu partiyi kapatma yoluna gitmiş ama bunu tam olarak başaramamıştır. Ara rejim sonrasında partinin yeniden açılması cumhuriyetçi kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Rejimi kuran partinin kapatılamaması üzerine bu kez de batı ülkelerinde yetiştirilmiş olan işbirlikçi kadrolar aracılığı ile Atatürk’ün partisinin gerçek kimliğinden uzaklaştırılarak, sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal ikinci cumhuriyetçiliğe bu örgüt teslim edilerek, Atatürk’ün eklektik modeli ile oluşturulan ve altı ilkenin dengeli bir ulusal sentezine dayanan Kemalist çizgiden kurucu parti iyice uzaklaştırılıyordu. Askeri dönemde kapatılan bu parti daha sonraki aşamada yeniden açılırken, batı işbirlikçisi liberal ve bağımlı kadroların partinin başına gelmesi sağlanıyordu. Böylesine bir sürece iteklenen Türk devleti gerçek anlamda bir çağdaş cumhuriyete kavuşamamış ve bu yüzden de cumhuriyetçilikten giderek uzaklaşmıştır.
                Askeri ara rejimleri batı işbirlikçisi liberal partilerin iktidarlarının izlediği bir dönem içinde Türkiye Cumhuriyeti kurucu önder Atatürk’ün tam bağımsızlık çizgisinden yavaş yavaş uzaklaştırılarak, batı blokuna bağımlı bir yarı bağımlı sömürge devletine doğru yönlendiriliyordu.  Böylesine büyük bir çelişkili dönemin içine düşen Türk devleti toparlanarak kendine gelmeye çalışırken ve Türk ordusu yeniden eski bağımsızlıkçı çizgisine doğru yönelirken , bu kez de batı sermayesinin ortağı olan büyük şirketlerin işbirlikçisi olarak din kökenli cemaatlar ortaya çıkarılmış  ve bunların etkili olduğu yeni bir siyasal  rejim yaratılarak ,siyasal partilerin  ülke yönetimindeki etkilerini ortadan kaldırmışlardır.
                Cumhuriyet devleti demokrasi görünümü altında, batılı gizli servislerin kontrolü altında ki yeni cemaatların baskısı altına düşmesi ile birlikte Türk milleti bağımsız cumhuriyetini elinden kaçırarak yeni yetme tarikatların oyun alanına dönüşmüştür. Tarikatlar partilerin yerini alınca, batının tekelci şirketleri tarikatlar ile ortak çalışmalara başlayarak Türkiye’yi yavaş yavaş İslam devleti görünümlü bir yarı sömürge devleti haline getirebilmenin yollarını aramışlardır. İşbaşındaki iktidarlar batı emperyalizminin kuklası haline gelince ve neoliberal batıcı iktidarlar yıpranınca bunların yerini batının güvenlik örgütüne bağlı askeri kadrolar alınca, ülkede cumhuriyet rejiminin en küçük bir parçasının kalmadığı iyice açığa çıkmış ve böylesine bir durumdan rahatsız olan cumhuriyetçiler, yeniden eski cumhuriyet dönemi çizgisine nasıl dönülmesi gerektiğini araştırmaya başlamışlardır. Anayasa değişikliği ile devlet rejimi bir çorbaya dönüştürüldüğü  için böylesine ters bir gidişe karşı çıkarak gerçek anlamda bir cumhuriyetçi yaklaşımı öne çıkarması gereken devletin kurucusu olan  Atatürk’ün partisi, sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal siyasete esir olarak kendi kendini pasifleştirdiği için, devlet kuran partinin programında var olan Atatürk ilkeleri devre dışı bırakılmış ve bu durumda  rejimin öncüsü parti gerçek bir muhalefet yapamayarak, dolaylı olarak emperyalizmin aracılığını yapan  bir konuma sürüklenmiştir. Böylece ana muhalefet durumundaki partinin bütün gelişmelere seyirci kalması, gerçek anlamda bir toplumsal muhalefet yapmaması ve ortaya ulusal bir alternatif program koymaması yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin bitme noktasına getirildiği açıkça görülmeye başlanmıştır.
                Atatürk karşıtı bir Dersimcilikten  asla vaz geçmeyen  ,Avrupa ülkelerini paramparça eden bir  yerel yönetimler özerkçiliği peşinde ısrarlı bir biçimde  koşan  ve Türkiye’nin şerhlerini kaldırmaya çalışan, halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik  çıkarlarını savunmak yerine  küreselci şirketlerin dümen suyunda giden, çalışanların meslek örgütleri yerine  sermaye kuruluşları ile yakınlaşan bir olumsuz siyasetler bütününe teslim olmuş olan  particilik anlayışı ile, Atatürk’ün partisi teslimiyetçi bir çizgiye çekilirken, Atatürk’ün partisinden dışlanmış olan gerçek Atatürkçüler, ulusalcılar ve cumhuriyetçiler bir çıkış noktası bulmak üzere  harekete geçmişlerdir . Okumuş insanların öncülüğünde bir aydın hareketi oluşturarak ve çağdaş demokratik ülkelerdeki hak arayış mekanizmalarına benzer bir biçimde bir cumhuriyetçi platform oluşturarak, Atatürk’ün Cumhuriyetine sahip çıkmaya çaba göstermişlerdir. Kurucu önderin yolundan sapanlar ve ulusalcı ya da cumhuriyetçi partilerin üyeliğine alınmayanlar, Atatürkçü kuruluşların dışında bırakılan bir çok cumhuriyet aydınının ülkeyi yeniden Atatürk’çü ve cumhuriyetçi   çizgiye çekebilmek üzere “Cumhuriyetçi Birlik Platformu “ bundan on yıl önce İstanbul merkezli olarak kurulmuştur . Kurulduğu günden bu yana on yıla yaklaşan süre içinde İstanbul ve Ankara gibi iki büyük kentin sınırları içinde yaşayan, cumhuriyetçi aydınları örgütlemek üzere böylesine bir platform, çağdaş demokrasi normları çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Böyle bir platform kendiliğinden oluşmamış, olumsuz gidişi görenler, ülkeyi insan hakları adına bölen, sivil toplumculuk görünümünde tarikatçılık yapan ve piyasa ekonomisi görünümünde sömürgecilik yapanlara karşı direnecek bir toplumsal örgütlenme, Cumhuriyetçi Birlik Platformu adı altında harekete geçirilmiştir. Bu platform genel olarak her ay bir otelde ya da kültür merkezinde bir araya gelerek ülke ve dünya sorunları üzerine düşünen aydınları bir araya getirmiş ve bunların oluşturduğu ortak platform çatısı altında Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirecek yaklaşımların öne çıkarılması için çaba gösterilmiştir. Sermayenin güdümü altına giren basın ve medya kuruluşlarının da teslim alındığı bir aşamada, karşıt medya oluşturulacak bir alternatif ortam Cumhuriyetçi Birlik Platformu çatısı altında yaratılmaya çalışılmıştır. Birbiri ardı sıra yapılan toplantılar aracılığı ile ciddi bir cumhuriyetçi birikim yaratılmasına çaba gösterilmiştir.

                “Cumhuriyetçi Birlik Platformu”nun kuruluş aşamasında bu örgütlenmenin İstanbul  merkezli kesiminde  kurucu önder  olan Faik Kurtulan  yayınlamış olduğu “Cumhuriyetçi Birlik Platformu – Altı ok ve altı ilke “ isimli kitabında  böylesine bir platform örgütlenmesine neden gidildiğini ve hangi ilkeler ile nasıl bir düşünceye sahip olarak çalışılacağını açıkça ortaya koymuştur. Platformun Ankara kesiminde temsilcilik yapan Prof. Dr. Anıl Çeçen de bu kitabın başlangıç kısmında Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri olarak anayasada yer alan altı ilkenin günümüz açısından önemini dile getiren bir açıklamayı platform adına bu kitapçıkta bir önsöz yazısı ile dile getirmiştir. Çeçen buradaki yazısında üç büyük dünya sisteminin tam ortasında kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç irine benzemediğini ve dünyanın ortasında merkezi bir model ile tarih sahnesindeki yerini aldığını, bu nedenle de sonuna kadar bağımsız kimliği ile Atatürk Cumhuriyetinin sonuna kadar yoluna devam edeceğini vurgulayarak, Cumhuriyetçi Birlik Platformunun stratejik yapılanmasını ortaya koymaya çalışmıştır. Faik Kurtulan, öncü kimliği ile neden cumhuriyetçi birlik adı altında yeni bir sosyal platform örgütlenmesine gidildiğini gene bu kitapçıkta anlatmaya çalışmıştır. Monarşi, oligarşi gibi tek kişi ya da belirli grupların yönetim biçimlerine karşı çıkarak, gerçek anlamda bir halk yönetiminin ancak demokrasi çatısı altında olabileceğini ve bunun da ancak cumhuriyet devletinin çatısı altında gerçekleşebileceğini açıkça dile getirmiştir. TBMM’de cumhuriyetin kabul edilmesi sırasında bir din hocasının da meclis üyesi olarak söz aldığını ve din açısından da en yararlı yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunun o sırada meclis çatısı altında ifade edildiğini vurgulamıştır. Halkın bütününün tümüyle benimsemiş olduğu cumhuriyet rejiminden geri dönmenin mümkün olmadığını ve Türk halkının gelecek yüzyıla doğru adımlarını atarken, gene cumhuriyet rejimi içinde hareket edeceğini vurgulamıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti anayasasında belirtilen laik ve sosyal hukuk devletinin ancak cumhuriyetle birlikte mümkün olabileceğini de kuruluş kitabında dile getirmiştir.
                Cumhuriyetçi Birlik Hareketi İstanbul ve Ankara kentlerinde güncel siyasal konular üzerine toplantılar yaparken olabildiğince partiler tarafından dışlanan Atatürkçü, ulusalcı ve cumhuriyetçi aydınları konuşmacı olarak davet etmiş ve onlara söz vererek alternatif medya arayışı içerisinde etkin olmaya çalışmıştır. Cumhuriyetçi Birlik Platformu düzenli toplantıların yanı sıra, birçok siyasal sorunun güncelleşmesi aşamasında bunlar ile ilgili kamuoyu açıklamaları ya da basın aracılığı ile imza toplama girişimlerini, ulusal refleks çizgisinde tamamlamaya çalışmıştır. Böylece batı bloku bağlantılı siyasal kadroların muhalefet yapmadığı bir dönemde Türk demokrasisinin işleyebilmesi için cumhuriyetçi aydınların sesi, Birlik Platformu aracılığı ile dünya ve ülke kamuoylarının bilgisine sunulmuştur. Aydın birliği ve dayanışmasını ulusal çizgide örgütlemeye çalışan platform, daha sonraki çalışmaları sırasında bütün bu girişimlerin cumhuriyetçilik ilkesi içinde bir araya getirilerek, ülkedeki cumhuriyet karşıtı bazı olumsuz gelişmelerin önlenebilmesi doğrultusunda öne çıkarmaya çaba göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olduğu ve aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimine sahip bulunduğunu dile getiren platformun kurucusu, altı ilkenin eklektik birleştirilmesi ile sağlanan ulusal siyasal sentez doğrultusunda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin gerçekleştirildiğini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin eşit ve özgürlükçü bir çizgide bütün hak ve özgürlüklere sahip kılındığını da kuruluş bildirisinde açıklamıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek isteyenlere karşı, Fransız ulus devlet modeli ile birlikte bu ülkedeki düşünsel potansiyeli dile getirerek, Türkiye’nin benzer durumda olduğunu kamuoyuna açıklamıştır. Atatürk’ün farklı bir sentezi gerçekleştirirken, hiçbir rejim ya da ideolojiyi taklit etmediğini ve başka ülkelere benzemeyen koşulların gereğini yerine getirdiğini, ancak kendi gerçekliğine uygun düşen bir yola yönelerek hiç kimseye benzemeyen bir yönde ilerlediğini de altını çizerek Atatürk ilkeleri ile birlikte kamuoyuna açıklamıştır.  
                 Platformun yayınlarında, Kemalist halkçılık ile neoliberal içerikli sosyal demokrasi arasında büyük farklar sürekli olarak dile getirilmiştir. Sosyal demokrasi batı, halkçılık ise doğu kökenli kavramlardır. Sosyal demokrasi batı işbirlikçisi iken, halkçılık doğunun antiemperyalizmini ortaya koymaktadır. Halkçılık köylü ve toplumun bütününü ifade ederken, sosyal demokrasi aydınları ve çalışan kitleleri öne çıkarmaktadır. Atatürk devleti kurarken, batı tipi sosyal demokrasiyi yasaklamıştır ama devleti kuran partinin adını halkçılıkla ifade ederek, batı emperyalizmine karşı antiemperyalist bir halkçılığa Türk cumhuriyetini dayandırmaya çalışmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye üzerinde etkili olan batılı emperyalist devletler, Türkiye’yi yanlarına alma doğrultusunda demokrasiyi batı bağımlılığı olarak öne çıkarmışlar, Atatürk halkçılığını ise sosyalist sistemi öne çıkararak komünistlikle suçlamışlardır. İşte bu noktada Türk devleti bağımsız yapısından kaydırılarak batı emperyalizminin kucağına yeniden düşürülmüştür. Antiemperyalist muhalefet de komünistlikle suçlanarak devre dışı bırakılırken, halkçılık kavramından uzaklaşılarak bireycilik anlamında liberal ve sosyal demokrat bir siyasete yönelme eğilimi öne çıkarılmıştır. Normal gelişmelerin ötesinde  bir de Türkiye’de özel bir gelişme dönemi yaşanmış, Atatürk’ün partisine üçüncü genel başkan olarak dışarının desteği ile bir gazeteci getirilmiş ve bu kişi  emperyalist ve Siyonistlerin isteği doğrultusunda bölgecilik yaparken, hem  Kemalizme hem de batı tipi sosyal demokrasiye karşı çıkarken, Orta Doğu merkezli yeni bir yapılanma aşamasında ,Türkiye’de demokratik sol adı altında  eskisinden çok farklı bir yapılanmayı öne çıkararak kendisini destekleyen emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hareket etmiştir . Liberalizmden neoliberalizme geçerken, Türkiye’de de halkçılık ve cumhuriyetçilik uygulama alanından çıkartılarak, batı tipi yeni modellere uygun davranan iktidarlar siyaset sahnesinde öne çıkartılmışlardır. Ulusalcı bir Kemalist halkçılıkla kurtuluş savaşını kazanan Türk ulusu, günümüzde liberal bireyciliğe dayanan bir sosyal demokrasi siyaseti ile yeniden teslim alınmaya çalışılmaktadır. Devleti kuran parti bu oyunlara karşı çıkacağına çeşitli girişimlere alet olarak ve halkçılıktan uzaklaşarak batı tipi sosyal demokratçılık oynamaktadır.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformunun, Kemalizm’e karşı çıkan batı tipi sosyal demokratlık konusunu bir yana bırakmadan, bu doğrultuda geliştirilen yeni emperyalist projelere yönelen çalışmaları da olmuştur. Özellikle bugünün koşullarında küresel sermayenin örgütlediği küresel emperyalizm, açıktan şehir devletlerini destekleyerek ulus devletlerini tehdit ettiğini gene bu platformun toplantıları ile yayınlarından Türk kamuoyu öğrenmiştir. Küresel sermaye bugünün koşullarında ulus devletleri ortadan kaldırmaya çalışırken, bunların yerine halk kitlelerini daha küçük birimler halinde yönetebilmek üzere, Ortaçağ da olduğu gibi şehir devletleri yapılanmasını öne çıkarmaya çalışmaktadır. Batının önde gelen tekelci şirketleri giderek dev bir biçimde büyürken, şirket yapılanmalarının da devletlere benzemeye başladığı görülmektedir. Bir avuç aşırı zengin azınlığın elindeki oyuncaklar haline düşen büyük şirketler üzerinden dünya hegemonyası kurulması için   yoğun çalışılırken, var olan ulus devletlerin ortadan kaldırılması ve bu doğrultuda alt kimliklerin hortlatılarak yerelleşmenin önünün açılmaya çalışıldığı görülmektedir. Ulus devletlerin tarihsel süreçteki sonunu getirecek olan şehir devletleri projesi, gene neoliberal içerikte sosyal demokratçılık oynayan ikinci cumhuriyetçilerin işi olarak Atatürk’ün partisine mal edilmeye çalışılmaktadır.  Son yerel seçimlerde bütün büyük şehirlerde belediye seçimlerini kazanan sosyal demokratlar, arka plandaki neoliberal hazırlığın sonucu olarak şehir devletleri siyasetlerine yönelmektedirler. Avrupa Birliği öncülüğünde kurulmuş bulunan Uluslararası şehirler ve yerel yönetimler birliği çatısı altında, üye olan belediyelerin, uluslararası alanda devletler gibi bağımsız hareket etmelerini sağlayarak, ulus devletleri şehirler üzerinden parçalamaya kalkışan, böylesine emperyalist bir politikaya sosyal demokrat görünümlü siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin alet olmasını ulus devletlerin kabul etmesini beklemek mümkün değildir . Bugünün koşullarında ulus devletlerin başkentine bağlı olan şehirlerin Singapur, Malta ya da Hong Kong gibi şehir devletlerine benzer statülere dönüştürülmesini kabul edecek ulus devletler, birer siyasal mekanizma olarak ortadan kalkacaklardır. Emperyalizm şirketleri büyütürken devletleri küçültmeyi hedeflemekte ve çok büyük ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda şehirleri küçük devletçiklere dönüştürerek, piyasa üzerinden sahip olduğu ekonomik üstünlüğünü aynı zamanda şehirler üzerinden siyasal kontrola almaya çalışmaktadır. Böylesine emperyalist bir projenin sosyal demokratlık olarak savunulması, çok büyük bir sahtekarlık olarak siyasal gündeme gelirken, ulusal yapılar ile halk kitleleri açıkça karşı karşıya getirilmektedir. İşte Kemalist cumhuriyetçilik yerine sosyal demokrasiyi öne   geçirmek isteyenlerin arkalarında var olan büyük emperyal oyun böylece ortaya çıkmaktadır. Özgürlükçü belediyecilik diye bu bölücü projeyi savunan işbirlikçi kesimler, açıkça şehir devletlerinin oluşumu için ulusal toplumları bölme oyunlarına resmen alet olmaktadırlar.
                Bugünkü zamanın ruhu olarak öne çıkartılan ve bu doğrultuda savunulan  eşit yurttaşlık projesi de, ulus devletlerin kamu düzenlerini görmeden , ulusal kimliğe sahip çok büyük ulus devletleri  dikkate almadan alt kimlikçilikleri örgütleyerek öne çıkaran  neoliberal sosyal demokratçılık insan hakları adına alt kimlikçiliği  gündeme getirerek savunurken,  alt kimliklerin bir arada yaşadığı yerel yönetimlere  otonomi verilmesi gibi  uçuk  önerileri  de gündeme getirmektedirler. Yeni projeye göre  şehirler devletleşirken, yerel  yaşam birimleri de otonomlaşarak ulus devletlerin başkentlerine bağlı olmaktan kurtulacaklardır. Bu doğrultuda Avrupa Birliği yerel yönetimler özerklik şartı savunulmakta ve bununla ilgili bütün şerhlerin kaldırılması gerektiği vurgulanarak ve gelecekte şehirlerin bağlı oldukları başkentlerden bütünüyle uzaklaşarak kendi yerel yönetim alanlarında küçük devletçikleri dönüşmeleri savunulmaktadır. Yerel yaşam bölgeleri ya ayrı bir şehir devleti olacak ya da bunların dayanmış olduğu alt kimliklere ulusal kimlikler ile birlikte eşit bir statü tanınarak, eşit yurttaşlık adı altında ulusal yapılar tasfiye edilerek küresel emperyalizmin istediği çok kültürlü ya da çok kimlikli bir toplum düzeni kurulacaktır. Böylece ulus devletler temelden çökertileceklerdir.

                 Türkiye gibi her şeyin ortasında yer alan bir ülkede, cumhuriyetçilik için yola çıkan bir platformun sosyal demokrasi, şehir devletleri, eşit vatandaşlık ya da komünal yaşam biçimi gibi konular ile uğraşmasının çeşitli nedenleri vardır. Yüz yıl önce dünya yeniden kurulurken, Türkiye’nin kuzeyinde kurulan sosyalist sistem şura adı verilen ama Sovyet kavramı ile açıklanan küçük yerleşim birimlerine dayanıyordu. Ayrıca bu büyük yapılanmadan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra da İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti olarak kurulan Siyonist yapılanma da, Kibutsz ya da Moşav gibi yerel birimlerin şehirleşmesi modeline dayanan bir toplumsal örgütlenme ile ortaya çıkıyordu. Orta çağ döneminde Avrupa tipi derebeylik yaşamayan Asya bölgelerinde şehir devletlerinin Avrupa’da olduğu gibi kurulamaması yüzünden Şura ve Kibutz uygulamalar, doktriner ya da dinsel yaklaşımlar çizgisinde oluşturulmaya çalışılmıştır. Avrupa Birliği bugün ulus devletlerin birleşememesi yüzünden dağılma noktasına gelirken, Orta Çağ döneminde var olan beş yüze yakın şehir devletinden oluşan bir Avrupa Birliği arayışının öne çıktığı göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği deneyimi çökerken ve Avrupa kıtası yeniden şehir devletleri arayışına doğru yönlendirilirken, Türkiye Cumhuriyeti Avrupa ve Asya kıtaları arasında sahip olduğu jeopolitik konumunu iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır. Avrupa otuz ulus devletten oluşan bir kıtasal birliği gerçekleştiremediği aşamada, geri dönerek Orta Çağ Avrupa’sında beş yüz şehir devletinden oluşan bir yapılanmaya yönelmektedir. Bu açıdan Avrupa modeli şehir devletleri oluşumu, Kemalist Cumhuriyet tarafından kabul edilemez. Ayrıca laik Türk devletinde İsrail gibi bir dini örgütlenme ya da çökmüş olan Sovyetler Birliğinde olduğu gibi, yerel yönetimlerin şuralar biçiminde örgütlenmesi de ulusal devlet yapılanması açısından hiç bir zaman düşünülemez .Kuvayı Milliye döneminde Kars’da toplanan  yönetim arayışının Kars Şurası yönetimi olarak  gündeme getirildiğini  hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir .Türkiye cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olarak kurulduğu için  Kars Şurası benzeri Sovyet yapılanmaları Anadolu yarımadası üzerinde örgütlenememiştir. Avrupa kendi köklerine dönerken şehir devletleri ile karşılaşıyorsa, Türkiye’de kendi kökenlerine dönerken hem Asya tipi üretim tarzı hem de imparatorluk arazilerine dönüş senaryoları ile karşı karşıya kalmaktadır. Avrupa tarihinde görülen eski şehir devletlerinin Asya topraklarında ortaya çıkması bugünün büyük ve güçlü devletleri düzeninde mümkün görünmemektedir.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformu, bir toplumsal insiyatif ve de aynı zamanda ulusal bir refleks olarak yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve bugünlere kadar gelmiştir. Avrupa, Amerika, İsrail gibi üç büyük emperyalist merkezin kendi projeleri üzerinden ele geçirmek istedikleri merkezi coğrafyanın tam ortasında bugün her şeye rağmen Atatürk Cumhuriyeti varlığını sürdürmektedir.  Yüz yıl önce dünya yeniden imparatorluklar sonrasında biçimlendirilirken, Avrupa’dan kaynaklanan ulus devlet modeli ile Türkler hükümranlık düzenlerini yenilemişlerdir. Kuzey bölgesindeki sosyalist sistemin özelliklerinden de yararlanarak, Türk modelinin sentezini oluşturan altı ilkenin üçü olarak devletçilik, halkçılık ve devrimcilik esasları benimsenmiştir.  Bugünün koşullarında Türk cumhuriyetçilerinin hem tarihsel süreci hem de jeopolitik konumu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyetçilik anlayışı içinde hareket etmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman hem dünyadaki değişmeler doğrultusunda bir yeni yapılanmalara gidilebilir. Tam bu aşamada dağılarak yok olmamak üzere de ulusal kurtuluş savaşından gelen kuruluş modeline sahip çıkarak, biz olma hakkını Türk ulusu ve cumhuriyet rejimi benimsemek durumundadır. Ulusal toplum ve ulus devletlerin esası olan ulusalcılık anlayışının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için güçlü bir cumhuriyetçi akıma gereksinme vardır. Atatürk bunu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyet rejimi kurmuş ve aynı zamanda uygulanan ulus devlet anlayışı ile de topluma kucak açılmıştır. Bu bölgede kendilerine bağımlı şehir devletleri, şura yapılanmaları, dini şehirleşme girişimleri ya da otonom yerel yapılanma arayışlarının önü kesilmek isteniyorsa, yeniden uluslaşmayı ve cumhuriyet devletinin güçlendirilmesini sağlayacak ulusal programlar ile cumhuriyetçi yapılanmalara gereksinme   vardır. Bu kadar karışık bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürürken, kendisini tehdit eden her gelişmeyi yakından izlemeli ve bunların kendisini tehdit etmesine asla izin vermemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olması ancak böylesine aktif tutumlar ile mümkün olabilecektir. Bu koşullar altında her cumhuriyetçinin, ya cumhuriyetçi partiler çatısı altında ya da cumhuriyetçilik platformları aracılığı ile, uyanık bekçilik görevlerini yerine getirmeleri zorunluluk kazanmaktadır.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformu, on yıla yakın devam eden çalışma döneminde, Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimi ülkenin önde gelen düşünce ve bilim adamlarının katkıları ile bugünlere taşımıştır. Hareket aynı zamanda Atatürk modeli cumhuriyet devletimiz açısından ortaya çıkan gelişmeleri ve değişmeleri yakından izleyerek, Türkiye için alternatif olabilecek çeşitli planlar ve projeler de geliştirerek, cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edebilmesi için yoğun çalışmalar sergilemiştir. Ülkeye ve rejime karşı gelişen bütün tehditlere ile mücadele edilirken, şehir devletleri ve bölgesel devletler gibi emperyalist projelerin gündeme getirdiği tehlikelerle de yakından ilgilenerek, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin önümüzdeki çağlarda da varlığını koruyarak, yoluna devam edebilmesi için her türlü özveri ile çalışmalarını sürdürmektedir. Platform üç kıta arasındaki çağdaş cumhuriyet modelinin örnek olmaya devam etmesi insanlığa katkıda bulunmayı sürdürecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN