19 Temmuz 2020 Pazar

ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV

              Ön Asya Türklerinin kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal Atatürk ile, Orta Asya Türklerinin bağımsızlık önderi   Sultan Galiyev aynı yıllarda yaşayan ve etkili olan önderlerdir. Atatürk’ten bir yıl önce doğan ve gene bir yıl önce idam edilen Sultan Galiyev Doğu Türklüğünün temsilcisi olarak bağımsız bir Turan İmparatorluğu peşinde koşmuştur. Atatürk, dünyanın jepolitik merkezi olan topraklarda, Ön Asya Türklüğünün egemenliğinin simgesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Sultan Galiyev’de Orta Asya ve Doğu Türklüğünün yaşadığı topraklarda egemenliğinin göstergesi olacak bir bağımsız devlet kurabilmenin çabası içerisindeydi. Bazen İdil-Ural, bazen Tatar-Başkırt bazen da Turan adını taşıyan devlet modelleri ardında koşmak, Doğu Türklüğünün ve Müslümanlığının önde gelen temsilcisi olarak Sultan Galiyev’in başlıca işi ve tarihsel misyonu olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa merkezli dünyanın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluk çökerken, bu siyasal yapıların içerisinde yer alan halklar kendi başlarının çaresine bakmak üzere yeni devlet modelleri üzerinde durmuşlar ve her topluluk kendi devlet modelini kurmak için uğraşırken, diğer toplumlar ve halklarla karşı karşıya gelmiştir. Bu nedenle, Birinci dünya savaşı öncesinde Doğu Avrupa’daki Osmanlı topraklarında küçük halklar kendi ulus devletlerini kurma mücadelesine girince, Balkanizasyon denilen dağılma ve parçalanma süreci Osmanlı ve Avusturya İmparatorluklarını yıkmıştır. Aynı dönemde ise Rus Çarlığında milliyetçi ayaklanmalar gündeme gelince Rus devleti şiddete yönelen bir halkçılık akımını destekleyerek, Balkanizasyonun Rus devletini parçalamasını önlemiştir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus İmparatorluğu çökme noktasına gelince, bu büyük yapı dağılmış ve sonrası için halklar arasında çekişme başlayınca, yirminci yüzyılın başlarından itibaren Rusya sınırları içerisinde yaşamakta olan Türk asıllı halk kitleleri kendi geleceğini aramaya başlamıştır. İşte bu mücadelenin ortaya çıkardığı   Asya Türklüğünün bağımsızlık önderi Sultan Galiyev olmuştur.

          Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler, kendi devletlerinin kurucusu olan Mustafa Kemal’i çok iyi bilmelerine rağmen, Orta Asya ve Doğu Türklüğünün önderi olan Sultan Galiyev’i yeterince bilmezler çünkü, emperyalizm Orta Asya Türklüğü ile Ön Asya Türkleri arasındaki bağı kesmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Sovyet devrimi, bütün Kafkasya ve Orta Asya bölgelerini sınırları içerisine alırken, Asya Türklerini bir açık hava hapishanesine demir perde uygulaması sayesinde hapsetmiştir. Dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan büyük Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğu da çökünce, geri çekilen topraklardan göçüp gelen Türk boyları Ön Asya Türk egemenliğinin merkezi olan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Adriyatik’ten Çin seddine kadar uzanan büyük Türk dünyası  yirminci yüzlılın  koşullarında  ikiye bölünmüş , Ön Asya Türkleri Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında özgür bir biçimde bağımsızlığa kavuşurken , küresel dünya dengelerinin gündeme getirmiş olduğu Sovyet devrimi sayesinde Rus hegemonyasının egemen olduğu Sovyetler Birliği gibi bir büyük imparatorluk coğrafyasına  Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan bütün Doğu Türkleri  katılmak zorunda kalmışlardır . Ön Asya Türkleri Atatürk sayesinde özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip olurken, Orta Asya’nın Doğu Türkleri ise Rus hegemonyası altındaki bir baskı rejimine demir perde gerisinde kalarak yetmiş beş yıl süre ile mahkûm olmuşlardır. Bunun da nedeni, Doğu Türklüğünün simgesi olan Sultan Galiyev’in Atatürk gibi başarılı olamamasıdır. Ayrı coğrafyalarda Türk ve Müslüman asıllı halk topluluklarının bağımsız geleceği için mücadele eden iki büyük önderden Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı başarılı olarak zafer elde etmesi Sultan Galiyev’in ise, Rus emperyalizmine karşı yürüttüğü bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini kaybetmesi nedeniyle böylesine bir ayırım ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün kurmuş olduğu bağımsız Türk devleti bu sene doksanıncı yılına girerken, Sovyet İmparatorluğunun dağılmasından bu yana yirmi yıl geçmesine rağmen, bütün Doğu Türkleri ve Müslümanları hala kendi bağımsız ve özgür geleceklerini aramaktadırlar. Yüzyılların Rus hegemonyasını sürdürmek isteyen Rus devleti bugün bile sınırları içinde veya yakınında yaşamakta olan Türk topluluklarına ya da devletlerine bağımsız olma hakkını tanımak istememektedir. Tarihi iyi bilen Ruslar , bugün egemen oldukları geniş topraklarda  uzun yüzyıllar Türk asıllı devletlerin ve imparatorlukların hüküm sürdüğünü çok iyi bilmektedirler.
           Milattan önce iki binli yıllarda başlayan göçler sayesinde Orta Asya Türkleri ana karalar boyunca yayılırken, bugünkü Rus topraklarında önce Hun İmparatorlukları daha sonra da Avar ve Hazar İmparatorlukları yüzyıllarca birer Türk devleti olarak hüküm sürmüşlerdir. Ruslar, Milat yıllarında bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan Kiev dolaylarında bir küçük prenslik iken, Türkler Hazar imparatorluğu olarak bugünkü Rus coğrafyasının mutlak egemeni konumundaydı. Üçüncü yüzyıldan onuncu yüzyıla kadar devam eden büyük Hazar İmparatorluğu yedinci yüzyılda Avrupa’ya zorlanan Türk göçleri nedeniyle zayıflamaya başlayınca, Kiev’den Moskova’ya taşınan Rus Prensliği zamanla büyümüş ve bir Çarlık rejimi altında sonraki yıllarda bölgesel bir büyük imparatorluğa dönüşmüştür. Yedinci yüzyıl sonrasında göçler devam ettikçe Hazar ülkesi zamanla Rus ülkesine dönüşmüştür. Onuncu yüzyılda Hazar imparatorluğunun yıkılmasıyla da bütün Hazar topraklarının Rus hegemonyasına geçtiği görülmüştür. Bugünkü Çek Cumhuriyeti’ni, Finlandiya’yı, Estonya’yı, Macaristan’ı ve Bulgaristan’ı Avrupa kıtasında bağımsız devlet olarak oluşturan Türk kökenli halklar, Hazar topraklarını terk ettikçe Rusların önü açılmış ve zaman içerisinde eski Türk topraklarında büyük bir Rus egemenliği gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Asya’nın kuzey bölgesinde tarih boyunca bir Rus ve Türk hegemonya çekişmesi yaşanmıştır. Yüzyıllarca süren büyük göçlere rağmen Türk asıllı halklar Asya’nın kuzeyinde, ortasında ve doğusunda varlıklarını sürdürmüşler, yirminci yüzyılın büyük devleti olan Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra da varlıklarını ayrı devletler halinde koruyabilmişlerdir. Bugün Rusya Federasyonu çatısı altında sekiz, Orta Asya ve Kafkasya’da beş ve Avrupa Birliği çatısı altında da beş olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC ile beraber günümüzde tam yirmi adet Türk devleti bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli devletlerin sınırları içerisinde yaşayan farklı Türk toplulukları da günümüzde çeşitli bölgelerde görülebilmektedir.  Türkler bugün Asya ve Avrupa kıtalarının çeşitli bölgelerinde yaşamaya devam ederken, Türkiye Cumhuriyeti de bu iki kıtanın tam ortasında bir doğu ve batı köprüsü olarak varlığını sürdürmektedir. Atatürk’ün eseri olan Türk devleti bağımsızlığını korurken, Sultan Galiyev’in aynı doğrultuda bir büyük Turan İmparatorluğu çatısı altında bir araya getirmek istediği Orta ve Kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları hala günümüzde de bağımsız geleceklerini aramaya devam etmektedirler. Bununda başlıca nedeni, Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesini kazandığı zaman diliminde, Sultan Galiyev’in Rus emperyalizmine karşı yürütmüş olduğu bağımsızlık mücadelesini kaybetmesidir. Eğer Sultan Galiyev’de Ruslara karşı yürüttüğü mücadeleyi kazanarak bağımsız bir Turan devleti kurabilseydi, bütün Avrasya kıtasında Türk egemenliği kurulmuş olacaktı. Sovyetlyer Birliğinin dağılmasından sonra bugünkü Avrasya kavgası o zaman çıkmayacaktı. Türklerin dağınık olmaları ve bir türlü Ruslar gibi merkezi yönetime sahip olamamaları yüzünden, Rusya ve Asya Türk toplulukları bir büyük devlet çatısı altında bir araya gelememişlerdir.
             Atatürk ile Sultan Galiyev beraberce ele alındığında ilk yapılması gereken şey, tarihsel süreç içerisinde bu iki önderin bir ortak değerlendirmeye konu edilmesidir. Yirminci yüzyılın başlarında Ön Asya Türklerinin merkezi coğrafya da bağımsız bir devlet kurma şansına sahip olabilmeleri ile, Kuzey ve Orta Asya Türklerinin böylesine bir şansı yakalayamamaları üzerinde durmak ve iki ayrı bölge Türklerinin neden bir ortak dayanışma içerisinde bir büyük Avrasya yapılanmasını kendi egemenlikleri altında yakalayamadıkları konusunu irdelemek gerekmektedir. Burada tarihsel koşullar ile beraber uluslararası konjonktürün önde gelen etkilere sahip olduğunu görmek gereklidir. Ayrıca, Atatürk’ün bir asker olarak sahip olduğu bilgi birikimini ve devlet aklını ustalıklı bir biçimde bağımsız yeni bir devlet için kullanması ile, Sultan Galiyev’in ise bir öğretmen olarak sahip olduğu entellektüel bilgi birikimini büyük Türk coğrafyasında devlet kurucusu olarak kullanamamasının üzerinde durmak gerekmektedir. İki ayrı coğrafyanın kendine özgü jeopolitik konumlarını Atatürk yerinde değerlendirebilirken, Sultan Galiyev bu konuda yetersiz kalmıştır, Sultan Galiyev’in çalıştığı alanın Türkiye topraklarının on misli büyüklüğünde olması faktörü dikkate alınırsa o zaman Atatürk’ün daha küçük bir ülkede yürütmüş olduğu bağımsızlık savaşında, Galiyev’den daha şanslı olduğu görülmektedir. Tarihin köşe başında doğu imparatorlukları çökerken, merkezdeki Türk devleti dağılmış ve İstanbul başkent olmaktan çıkmıştır. Türkler büyük devletlerini ellerinden kaçırırken, Ruslar Çarlık rejimi çökmesine rağmen gene de ayakta kalmışlar ve Moskova merkezli imparatorluk coğrafyasını yeni dönemde gene Moskova merkezli bir büyük ideolojik siyasal yapılanma çerçevesinde sürdürebilmişlerdir. Bu dönemde bütün Kuzey ve Orta Asya Türk toplulukları Sovyet imparatorluğu çatısı altında Rus hegemonyasına mahkûm edilmişlerdir. Üç çeyrek asır devam eden ideolojik imparatorluk, Rusya Türkleri için tam bir demirperde hapishanesine dönüşmüş, sosyalist sistemin çöküşü üzerine, bir kısım Türk devletleri bağımsızlıklarını yakalayabilmiş, diğerleri ise gene Rus hegemonyası altında federasyonun sınırları içerisinde Çeçenistan gibi baskı altına alınmışlardır. Sultan Galiyev’in denemiş olduğu üç tür devlet yapılanmasının devam edememesi nedeniyle, Rusya Türkleri hala Rus baskısı altında yaşam mücadelesi vermektedirler. Hazar’ın kuzey bölgesinde bir İdil-Ural ya da Tatar-Başkırt devletlerinin kurulması veya Orta Asya ile kuzey Asya Türklerini bir araya getirecek olan bir büyük Turan İmparatorluğunun kurulmuş olması, Türk dünyasının daha özgür ve bağımsız bir geleceğe yönelmesini sağlayabilecekti. Ne var ki, Sultan Galiyev dönemindeki mücadeleyi Rusların kazanması ve Türklerin yitirmesi yüzünden ortaya çıkmış olan dağınık tablo bugün değişmediği için mazlum Türk topluluklarının esareti günümüzde de devam etmektedir. Orta Asya ve Kafkasya Türkleri bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen, Rusya ve kuzey Asya Türk toplulukları gene Rusya Federasyonu’nun çatısı altında yaşamaya zorlanmaktadırlar. Türk devletlerinin yarısı bağımsız yaşarken, geri kalan yarısı da Rusya hegemonyası altında gene eskisi gibi esarete zorlanmaktadırlar. Sultan Galiyev ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı sırasındaki mücadeleyi kaybetmeleri nedeniyle ortaya çıkan olumsuz tablo yirmi birinci yüzyılın başlarında da devam etmektedir. Rusya Türklerinin Atatürk’ün elde etmiş olduğu zaferi sağlayamamaları yüzünden, büyük Türk dünyası Rus hegemonyasının baskılarına terk edilmiştir. İdeolojik imparatorluğunu elinden kaçıran Rus devleti, yeni dönemde gene eskisi gibi imparatorluk macerasını sürdürmek istediği için, sınırları içerisinde yer alan Türk ve Müslüman asıllı toplulukların bağımsızlıklarını bir türlü kabul etmemektedir. Özellikle, Çeçenistan’a karşı uygulanan ağır baskı ve katliam girişimleri böylesine bir olumsuz tutumun en açık göstergeleri olarak dünya tarihi içindeki yerini almıştır. Benzeri bir biçimde bağımsızlığa yönelen Tataristan’a karşı da Rus emperyalizmi elinden gelen tüm yolları deneyerek, Tatar Türklerini gene kendi çatısı ve baskısı altında tutmaya çalışmaktadır. Tüm halklar ve ülkeler bağımsız bir geleceğe doğru yönelirken, eskiden kalma baskı düzenleri içerisine Asya ve Rusya Türklerini hapsetmenin ne derece ters bir durum olduğu her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Sultan Galiyev yerine Stalin’in galip gelmesi ve tüm karşıtlarını temizlemesi sonucunda ortaya çıkan Türkler için esaret tablosunun günümüzde eskisi gibi sürdürülmek istenmesi geleceğin Rusya’nı bir çekişme ve çatışma alanına dönüştürecek gibi görünmektedir.
           Lenin ve Stalin karşısında mücadeleyi yitiren Sultan Galiyev bsir öğretmen olarak son derece bilgili ve kültürlü bir siyasetçiydi. Hapishanede kendisini anlatan bir kitap yazan Galiyev yoksul geçen bir çocukluk döneminden sonra kendisini okumaya ve yetiştirmeye vermişti. Tatar öğretmen okulunu bitirdikten sonra tatar Sosyalist Örgütünü kurarak siyasal önderliğe başlayan Galiyev, Tatar milliyetçiliği ile beraber sosyalist girişimlerini de sürdürüyordu. Daha sonra Kazan’a geçerek Mollanur Vahidov’un kurucusu olduğu Müslüman Sosyalistler Komitesine katıldı. Rusya’da yaşayanbütün Müslümanları sosyalist bir devlet çatısı altında bir araya getirmeyi hedefleyen bu komitede Mollanur Vahidov sonrasında Galiyev başkanlığa geldi ve bu görevini uzun süre yürüttü. Devrim sonrasında Moskova’da toplanan Komünist Partisinin kongresinde bütün milli komitelerin kapatılması karar altına alınınca, bu komitenin çalışmaları durduruldu. Sultan Galiyev komite başkanı olarak girişimlerini sürdürmeye devam etti ve böylece Moskova ile ters düştü. Tatar-Başkurt Meclisinin almış olduğu İdil-Ural devleti kurma projesi, yeni dönemde Moskova merkezli sosyalist sistemin tüm ülkeye egemen olmasıyla beraber duraklamıştır. Orta ve kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları için öncü bir örnek hareketi örgütlemek için uğraşan Tatarlara karşı Rusların tepkisi giderek artmış ve belirli bir aşamadan sonra Tatar-Rus karşıtlığı tırmanmaya başlamıştır. SSCB yönetimi ülke içindeki iç savaşı gerekçe göstererek merkezi yönetim dışındaki bütün yerel ve bölgesel siyasal yapılanmaları yasaklamıştır. Moskova’nın direktifiyle Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan ayrı devletler olarak kurularak Rusya Federasyonu içerisinde eyalet statüsüne sahip oluyorlardı. Böylece Rusya’da Sultan Galiyev’in başlattığı girişimlerin ters tepmesiyle ulusal sorun daha da büyüyerek ülkenin gündemine oturuyordu. Merkeze bağımlı eyalete yapılanmasına karşı çıkan Tatarların ulusal özerklik talepleri Galiyev tarafından dile getirilince, Stalin Tatar hareketine karşı yeni önlemler almak zorunda kalıyordu. Rus hegemonyasına karşı bütün doğu halklarının desteğini arkasına almak isteyen Sultan Galiyev bu doğrultuda I9h20 yılının Eylül ayı içinde Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü kentinde bir Doğu Halkları kurultayını Moskova desteği ile gerçekleştiriyordu. Batı emperyalizmine karşı bütün doğu halklarını bir büyük Turan İmparatorluğu çatısı altında bir araya getirmeyi hedefleyen Birinci Bakü kurultayı hem Rusya’da hem de savaş sonrasında bütün dünyada önemli etkiler yaratmıştır. Bu kurultaya Osmanlı devletinin son hükümetini temsilen Enver Paşa ile Anadolu hareketinin oluşturduğu Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İbrahim Tali Öngören ‘de katılıyordu. Sultan Galiyev’in öncüsü olduğu bu kurultaya Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ilgisiz kalmıyor ve yeni kurulan Türk devletinin başkanı olarak Atatürk kendi adına bir temsilciyi Bakü Kurultayına göndererek Doğu Halkları içerisinde yer alıyordu. Rus komünistleri Enver paşayı emperyalistlerin adamı olarak görürken, Kemalist Türkiye’nin temsilcisi olan İbrahim Tali beyi bir antiemperyalist ve Doğu Halklarının temsilcisi olarak selamlıyorlardı. Galiyev Bakü Kurultayında ortaya çıkan ortamdan yararlanarak bütün Doğu Halklarını bir Mazlumlar ya da Sömürgeler Enternasyoneli adı altında bir araya getirmeyi planlıyordu. Moskova rejiminin sosyalist enternasyoneli bir Rus hegemonyasına sokması üzerine Galiyev buna tepki olarak Doğu Türkleri ve Müslümanlarının egemenliğinde yeni bir Mazlumlar Enternasyoneli arayışını gündeme getiriyordu.
         Sultan Galiyev’in sürekli olarak Moskova ile ve Rus hegemonyası ile ters düşen girişimleri sonucunda Bolşevik partiden atılması gündeme geliyordu. Sürekli olarak Stalin ile karşı karşıya gelen Galiyev partiden atıldıktan sonra gene anti Rus çizgide çalışmalarını sürdürüyor ve Tatarların öncülüğünde bir büyük Türk birliğini Turan devleti çatısı altında gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Sovyetler Birliğini Büyük Rusya’ya dönüştürmek isteyen Bolşeviklere karşı mücadele başlatan Sultan Galiyev bu doğrultuda bütün doğu halklarının desteğini arkasına almak istiyordu. Stalin ile ters düşen Galiyev denge kurmak için Troçki’ye yanaşıyordu. Bu durumu önlemek isteyen Stalin milliyetçilik suçlusu olarak Sultan Galiyev’i hapse attırıyordu. İşçi sınıfı diktatörlüğü için proleterya felsefesine inanarak çalışan Bolşevikler, Sultan Galiyev’i hem milliyetçi hem de burjuva görerek mahkûm ediyorlar ve bu doğrultuda hapse attırarak Doğu Türklerinin Moskova’dan kopmasını önlüyorlardı. Rus hegemonyasına karşı Pantürkizm ve Panislamizm akımlarını bir büyük Turan yapılanması doğrultusunda   savunan Sultan Galiyev bir anlamda hem parti suçlusu hem de ideolojik hain olarak görülüyordu. Sonraki yıllarda partiye dönme isteği ret edilen Sultan Galiyev önce idama mahkûm edildi ve daha sonra da on yıl zorunlu çalışma cezası ile Kuzey denizindeki Solovki adasına gönderildi. Bir ara serbest bırakılan Sultan Galiyev daha sonra yeniden yakalanarak hapse atıldı.  Türkiye Komünist Partisi başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürüldüğü gün Kazan’da kurşuna dizilerek öldürüldü.  Ülkesinden kaçmayı hiçbir zaman düşünmeyen Sultan Galiyev bir anlamda siyasal mücadelesinin kurbanı oluyordu. Rus hegemonyasında oluşturulan bir ideolojik diktatörlük her türlü ulusalcı hareketi tehlike olarak görürken, büyük Türk ve İslam milliyetçisi Sultan Galiyev’i ölüme mahkûm etmekten hiç çekinmiyordu. Sovyetler Birliği gibi bir sosyalist sistemin zaman içerisinde Rus diktatörlüğüne dönüşmesine karşı çıkan Sultan Galiyev, Rus düşmanlığı yapmıyor ama bir tatar olarak temsilcisi olduğu Türk ve İslam dünyasının eşit haklarını dile getirerek bunlar için yaşamını feda ediyordu. Lenin döneminin kısa sürmesi, Troçki’nin bir lider olmaktan çok aydın kimliği ile yetinmesi Stalin gibi katı faşist bir diktatörün önünü açıyor ve bu doğrultuda Sultan Galiyev de ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak hedef alınıyordu.  Eski yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin başına Karadeniz’de bir motor faciası düzenlenirken aynı gün ve saatlerde toplumdan soyutlanmış olarak hapislerde çürüyen Sultan Galiyev’de kurşuna dizilerek bir anlamda kim vurduya götürülüyordu. Böylece, Bakü Kurultayı ile başlatılmak istenen Doğu halklarının kurtuluşu ya da Asya Türklerinin özgürlüğü bir başka bahara erteleniyordu.
         Sultan Galiyev çok okumuş bir Tatar aydını olarak, Türkçülük, İslamcılık ve Sosyalizm gibi üç akımı kendi şahsında birleştiren yeni bir akımın temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Rus milliyetçiliğine karşı tepki olarak Rusya topraklarında Tatarların öncülüğünde doğan Türkçülük akımının Rus nüfus çoğunluğuna karşı başarıya ulaşabilmesi için Müslümanların da bu harekete katılması gerekiyordu. Bu doğrultuda Rusya Müslümanlarına da seslenen Galiyev, Rusya’da Bolşevik hareketi ile gündeme gelen sosyalizme karşı da ilgisiz kalamazdı. Rus asıllı bir sosyalizme karşı Türklerin ve Müslümanların da sosyalizmi savunmaları söz konusu idi. Bu durumda Sultan Galiyev, Rusya Türkleri ve Müslümanlarının kurtuluşu hareketini her üç ideolojiyi birlikte bütünleştirerek savunuyordu. Büyük bir Turan İmparatorluğu hedeflendiği için bu doğrultuda bütün Türk ve Müslüman toplulukların sosyalist bir rejim ile yönetilen Turan Federasyonu çatısı altında bir araya gelmeleri söz konusuydu. Turan Birliği bir anlamda Koloniler Devrimi ya da Sömürgeler Enternasyoneli’nin başlangıcı olacaktı. Rus hegemonyasına karşı inatçı bir biçimde direnen Galiyev’e göre doğu halklarının eşit katılımı olmadan sosyalist bir dünyanın kurulabilmesi mümkün değildi. Doğu halkları ile beraber bütün mazlum ulusların birleşmesi gündeme getiriliyordu. Galiyevcilik bir anlamda bütün mazlum ulusların bir araya gelme ve birleşme teorisi olarak öne çıkıyor ve antiemperyalizm doğrultusunda savunuluyordu. Rus hegemonyacılığının daha sonraları bir Rus sosyal emperyalizmine dönüşmesi nedeniyle Galiyev’in başlatmış olduğu mazlum doğuculuk felsefesine Mao Zedung sonrasında komünist Çin yönetimi sahip çıkmaya çalışmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında, Rusya’ya karşı ABD ve diğer batılı emperyalist ülkeler tarafından desteklenen Maoculuk akımı, Sultan Galiyev’in geliştirmiş olduğu anti Rusculuk çizgisinde doğunun mazlum uluslarının özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunmuştur. Doğulu Türklerdin ve Müslümanların bir büyük çatı altında batı emperyalizmine ve Rus hegemonyasına karşı bir araya getirilmesi hem Galiyevciliğin hem de Maoculuğun temel düşüncesi olmuştur. Atatürk Türkiyesi ise batıya karşı ortaya çıkan Sovyetler Birliği güdümündeki sosyalist blok arasında hem tarafsızlığını hem de bağımsızlığını koruyabilmek için, Maoculuk gibi Rus düşmanlığı yapmamıştır. Galiyev’in Rus hegemonyacılığına karşı çıkan tutumunu Atatürk izlememiş, aksine Rus gücünü batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru biçiminde kullanarak   merkezi coğrafyada yaşayan Ön Asya Türklerine bir bağımsız devlet kazandırmıştır. Rusya ve Türkiye’nin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumları nedeniyle, Atatürk ve Sultan Galiyev’in Rusya’ya karşı tutumları arasında ciddi bir ayrılık görülmüştür.
          Sultan Galiyev’in düşüncesinde topyekun bir batı karşıtlığı bulunmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkan ve Türkler ile Müslümanların bağımsızlığını savunan bir yaklaşım içerisinde hem batı hem de Rus emperyalizmine açıkça karşı koyan Galiyev’in bu tutumunu Atatürk izlememiştir. Mustafa Kemal, Türkleri ezmek ve yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı Galiyev gibi karşı çıkarken, Sovyetler Birliğini bir batı karşıtı merkez ve blok olarak görmüştür. Kendisi de sol ve sosyalist düşüncelere açık bir önder olan Mustafa Kemal kurmuş olduğu devleti iki kutuplu dünyada bir merkezi model olarak oluştururken, iki kutba karşı eşit mesafede kalmış ve her iki kutbun ilkelerinden yararlanarak bir karma yapı ile siyasal bir sentezi ulus devlet çatısı altında gerçekleştirmeye çalışmıştır. Atatürk yeni devleti kurarken ilk anayasa için temel olarak hazırladığı halkçılık programında sosyalist bir anlayışı benimsemiş ve daha sonra Türkiye ile anayasasına konulan altı ilkeden üçünü, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik devletin temel yapısına almıştır. Antiemperyalizm de ve anti sömürgecilikte birleşen Kemalizm ve Galiyevizm, ortaya çıktıkları ülke farkı nedeniyle Rus devrimine farklı yaklaşmışlardır. Galiyev’in Rus hegemonylacılığına karşı tavrı açıkça gündeme gelirken, Atatürk Sovyet sistemini açıkça batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru olarak kullanmıştır. Böylece, bitmiş olan bir imparatorluğun kalıntılarından bağımsız bir cumhuriyet devleti ortaya çıkarabilmiştir. Batılı emperyalistlerin ülkeyi içeriden ele geçirmelerine karşı, Sovyet dengesiyle yeni Türk devleti yeniden bağımsız olma şansını yakalayabilmiştir. Galiyev’in yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Partisi, Doğu Türkleri ve müslümanlarının haklarını   her türlü emperyalizme karşı savunurken, Galiyev’den farklı olarak Moskovacı bir çizgi izlemiştir. Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman Moskovacı bir çizgiye yönelmemiş ama Rus dostluğunu sürekli canlı tutarak batılı emperyal devletlerin Osmanlı imparatorluğuna yaptıklarını tekrarlamasını önlemek istemiştir. Kemalist Türkiye için Rus dostluğu emperyal devletlere karşı kullanılan en önemli bir siyasal koz olmuştur. Atatürk bu amaçla Rus dostu bir dışişleri bakanını sürekli olarak görevde tutarak, batılı emperyal devletlerin baskılarını dengelemeye çalışmıştır. Bir ulusal kurtuluş savaşı sonucunda antiemperyalist bir çizgide kurulmuş olan Türk devletine yardım edilmesi de Sovyetler Birliğinin öncülüğünde Sosyalist Enternasyonel tarafından karara bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sosyalist ülke olmamasına rağmen, gene de bir antiemperyalist devlet olması nedeniyle, batı emperyalizmine karşı dünya halklarının kurtuluşu için kurulmuş olan Sovyetler Birliği, ulusal kurtuluşçu Kemalist Cumhuriyeti yardım kararı almıştır. Bunun da nedeni, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekli olarak Sovyetler Birliğine dostça bir yaklaşım içerisinde olmasıdır. Bu dostluk hiçbir zaman Türkiye’yi doğu blokuna kaydırmamıştır ama, batılı ülkeler bu durumdan çok rahatsız olmaları nedeniyle Atatürk sonrasında İnönü rejimini hemen Atlantik insiyatifinin kontrolu altına alarak Türkiye ile büyük komşusu Sovyetler Birliğinin arasının açılmasına yol açmışlardır.  Bu nedenle ikinci dünya savaşı sonrasında Stalin Türkiye’den toprak talep etmiş, Türk devleti de bunun üzerine Nato’ya üye olarak Atatürk’ün aktif tarafsızlık politikasından uzaklaşmıştır.

              Sultan Galiyev bütün doğu Türkleri ve Müslümanlarının özgürlüğü ve bağımsızlığı doğrultusunda çalışırken, bu doğrultuda Ruslar ile çatışmayı ve Rus hegemonyası ile savaşmayı göze alıyordu.  Mustafa Kemal ise elden giden bir büyük imparatorluktan geride kalan milli sınırlar içerisinde hareket ediyor ve kesinlikle sınır ötesi maceralara uzak duruyordu. Bu nedenle, Türk askerinin girdiği Azerbaycan’dan birlikleri geri çekerek Doğu sınırı olan Kafkasya’da Ermeni ve Gürcüleri hizaya getirdikten sonra Sovyetler Birliği ile anlaşmaya varıyordu. Atatürk, gerçekçi bir siyasal önder olarak Enver Paşa ve diğer İttihatçılar gibi geniş alanda macera aramıyor ve milli sınırlar ötesindeki Türk topluluklarının kurtarılması doğrultusunda girişimlerde bulunarak Rusya’nın husumetini çekmiyordu. Bu nedenle, Samsun’a çıktıktan sonra kendisiyle Havza’da görüşmeye gelen Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti temsilcisinin Rusya’ya karşı yardım isteğine uzak duruyordu. Her türlü Turancı yaklaşıma uzak duran Atatürk, Bakü Kurultayına göndermiş olduğu temsilci aracılığı ile de batı emperyalizmine karşıt bir görüş sergilerken doğu halklarına umut vererek onları Ruslara karşı kışkırtmıyordu. Bunun üzerine Rusya, doğu Anadolu’da kendine bağlı bir Ermeni eyaletinden vazgeçerek, batılı emperyalistlere karşı bir tampon devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni dolaylı olarak desteklemeye başlıyordu. Türkiye’nin bu dikkatli tavrını, Mustafa Kemal Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında dile getirerek, bütün Panturanizm ve Panislamizm akımlarına yeni devletin uzak duracağını dünyaya açıklıyordu. Dünyada ve yurtta barışı ana ilke olarak benimseyeceğini açıklayan Atatürk, Misakı- milli sınırları dışındaki her türlü askeri maceraya açıkça karşı çıkarak Türk dünyasının beşte dördünün içinde bulunduğu Sovyetler Birliğini ürkütmekten çekiniyordu. Sultan Galiyev bu Sovyetler Birliği içindeki Türk dünyasını özgürlüğe kavuşturmak isterken, bu coğrafyanın dışında başka bir siyasal yapılanma olan Türkiye Cumhuriyeti Sovyet topraklarında yaşamakta olan büyük Türk dünyasını kendi geleceği için görmezden geliyordu. Kızılordunun kurulmasından hemen sonra bütün Kafkasya’nın Rus işgali altına girmesine sesini çıkarmayan Ankara hükümeti, batılı emperyalistlere karşı Sovyetler Birliği desteğini güvence altına alabilmek için Azerbaycan gibi yüzde yüz bir Türk devleti ile bütünleşmekten bile uzak duruyordu. Enver paşa Azerbaycan’da yüz bin kişilik Türk ordusu kurmaya çaba gösterirken, Türkiye Cumhuriyeti doğu sınırları üzerinde Sovyet yönetimi ile anlaşarak filler arasındaki tepişmede kendisini kurtarmaya çalışıyordu. Atatürk’ün bu dikkatli politikası sayesinde Ruslar Ankara hükümetini muhatap kabul ederek İstanbul’u devre dışı bırakıyorlardı. Ankara hükümeti kendisini Ruslara kabul ettirdikten sonra dünyaya tam anlamıyla bağımsız bir devlet olarak açılma ve askeri zaferlerini uluslararası antlaşmalarla batılı büyük devletlere kabul ettirme şansını yakalayabiliyordu. Bu nedenle, Türk devleti Azerbaycan ile birleşemiyor ve Kuzey Kafkasya’da kurulu bulunan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetini Ruslara karşı destekleyemiyordu. Gene bu doğrultuda, Bakü Kurultayı sonrasında gündeme gelen doğu halklarının ulusal kurtuluş mücadelelerine   katkıda bulunamıyordu.
         Ön Asya’nın jeopolitik konumu ile  Kuzey Asya’nın koşullarının birbirinden çok farklı bulunması nedeniyle, Ön Asya Türklerinin önderi  olan Atatürk ile  Orta Asya Türklerinin lideri olan Sultan Galiyev  birbirlerinden çok ayrı politikalar izlemek zorunda kalıyorlardı .Yeryüzünde var olan güçler mücadelesi ile  büyük devletler arasında emperyal yarış, her bölgede farklı yansımalar yaratıyor ve  küçük ülkeler ve halklar kendilerini kurtarabilmek üzere bu devler ve kurtlar sofrasında birbirlerinden çok ayrı politikalar izeleyebiliyorlardı. Türk dünyasının iki önderi  Ön Asya ve Orta Asya’da emperyalizme karşı savaşırlarken, Atatürk batı emperyalizmi ile, Sultan Galiyev ise  Rus emperyalizmi ile mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Her iki emperyalizm Türk dünyasına yönelik olmasına rağmen, Ön Asya ve Orta Asya Türklerinin birbirlerinden ayrı ve kopuk olmaları yüzünden Atatürk ve Sultan Galiyev arasında bir iş birliği olamamıştır. Her iki önder de aynı tarihlerde yaşamalarına rağmen, mücadele ettikleri toprakların birbirinden ayrılan jepolitik konumları nedeniyle farklı politikalara kaymak zorunda olmuşlardır. Kuzey Türkleri Rus emperyalizmline karşı bağımsızlık savaşı verirken, Ön Asya Türkleri bu durumdan tamamen farklı olarak batı emperyalizmine karşı vermiş olduğu var olma savaşı sırasında Rus devletinin oluşturduğu karşı blokun gücünden denge unsuru olarak yararlanmasını bilmiştir. Kemalizm her türlü emperyalizme karşı çıkmasına rağmen, Türkiye özelinde ülkenin jeopolitik konumu doğrultusunda büyük komşuyu uzak devlere karşı denge unsuru olarak devreye sokabilmiştir. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından anlaşılabilir bu durumun, Türk dünyasının bütünüyle kurtulması açısından  anlaşılamayacağı açıktır . Nitekim, Lozan Antlaşması sonrasında Türk dünyası, Atatürk’ü Azerbaycan’dan vazgeçtiği, Kuzey Kafkasya’daki Birleşik Kafkasya cumhuriyetine yardımcı olmadığı ve Sultan Galiyev’in gündeme getirdiği Kuzey ve Orta Asya Türklerinin özgürlüğüne uzak durduğu için ağır biçimlerde eleştirmiştir. İslam dünyası ise, halifeliğin kaldırılması doğrultusunda bütün İslam dünyasının sahipsiz bırakılması gibi bir durumun ortaya çıktığını öne sürerek Atatürk’ün politikalarına karşı çıkmıştır. Bin yıl önce göçler yolu ile Anadolu yarımadasına gelen Ön Asya Türklerinin Osmanlı sonrasında yeni bir bağımsız devlet çatısı altında ayakta kalarak varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan her türlü politik yaklaşım Atatürk tarafından geliştirilmiş ve denenmiştir. Ne var ki, bütünüyle Türk ve İslam dünyasını kurtaracak bir büyük devlet gücü olmadığı için, Anadolu ve Asya Türkleri bir bütünsellik içerisinde özgürlüklerine sahip çıkamamışlardır. Sultan Galiyev ve Atatürk’ün farklı ülkelerde yaşamaları yüzünden ortak politikalara ve iş birliğine gidemedikleri görülmektedir.
        Osmanlı İmparatorluğunun dağılma aşamasında devleti ve ülkeyi kurtarabilmek üzere kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti   Balkanlar’da kurulduktan sonra hem İmparatorluğun hem de bütün Türk ve İslam dünyasının geleceği ile yakından ilgilenmiştir. Daha sonra partileşerek iktidara gelen bu cemiyetin işbaşında olduğu sırada ordu ve devlet teşkilatı yenilenmiş ve oluşturulan geniş istihbarat örgütü Fas’dan Endonezya’ya kadar tüm Müslüman topluluklar ile olduğu kadar Kuzey ve Orta Asya’da yaşamlarını sürdüren Türk toplulukları ile de yakından ilgilenmiştir. İttihat ve Terakki Partisi, iktidarı sırasında hem Pan Türkizm hem de Panislamizm siyasetleri izleyerek bir büyük Turan yapılanması ardında tıpkı Sultan Galiyev ve arkadaşları gibi koşturmuştur. İttihatçıların bu siyaseti nedeniyle, Sultan Galiyev ve arkadaşları İttihat Terakki Cemiyeti ile yakın ilişkiler kurmuşlar ve bu örgütün Rusya’da da yaygınlık kazanması için girişimlerde bulunmuşlardır. Stalin bu durumu da dikkate alarak Galiyev’in izlediği milliyetçi ve ittihatçı politikaları kendisinin yargılanması için gerekçe olarak kullanmıştır. İttihatçılığın bir Panturanist politikalar ile Rus düşmanlığı yapmasından ders alan Kemalist yönetim Misakı Milli sınırlarını esas alarak hiçbir biçimde sınır ötesi maceraya kalkışmayacağını açıkça ilan etmiştir. İttihatçılığın nasıl bir hayal olduğu zaman içerisinde ortaya çıktıkça hem İttihatçılar siyasal mücadeleyi kaybetmişler hem de Sultan Galiyev ve arkadaşları büyük dünya dengesi olarak gerçeklik kazanan Sovyetler Birliği içerisinde silinme aşamasına sürüklenmişlerdir. İttihatçılık da tıpkı Galiyevcilik gibi bütün Türk dünyasını batı emperyalizmine karşı birleştirmek isterken, tarih sahnesinden silinip gitmek zorunda kalmıştır. Çöken bir imparatorluğu yeniden toparlamak için hem birleşme hem de gelişme esas olmalıdır düşüncesiyle yola çıkan İttihatçılar, sonraki aşamada dünya dengelerini iyi hesap edemedikleri için tıpkı Galiyev ve arkadaşları gibi kaybetmek noktasına sürüklenmişlerdir. Kendi ülkesini kurtaramayan İttihatçıların Orta ve Kuzey Asya’da macera aramaları Galiyevci hareketi de olumsuz yönde etkileyerek Rus karşıtlığının artmasına ve Sultan Galiyev’in tasfiyesine giden yolun açılmasına neden olmuştur.  Çöken Rus İmparatorluğu üzerine kurulan yeni ideolojik imparatorlukta Ruslar gene merkezi rol üstlenince, Moskova rejimi Rusya Türkleri ne olduğu kadar Osmanlı ittihatçılarına da karşı olmuşlardır. Hatta Ruslar daha da ileri giderek İttihatçılara karşı açıkça Azerbaycan’dan vazgeçen Mustafa Kemali desteklemişlerdir. Sultan Galiyev ve arkadaşları bu durumu da yerinde değerlendiremeyerek hem Moskova’yı karşılarına almışlar hem de Bakü Kurultayı sonrasında Atatürk rejimi ile yakın ilişkiler kuramamışlardır.
          Atatürk ve Sultan Galiyev beraberce ele alındığında birisinin kazanan, diğerinin ise kaybeden lider olduğu görülmektedir. Atatürk bir asker olarak devlet adamı aklı ve dehası ile zaferi kazanmış ama Sultan Galiyev bir öğretmen aydın olarak sahip olduğu geniş kültüre rağmen yürüttüğü mücadeleyi kaybederek kurşuna dizilmiştir. Dünyanın yeni bir yüzyıla girdiği aşamada tarih sahnesine aynı anda çıkmış olan bu iki önderin jeopolitik konum nedeniyle politikalarının farklı olmasına rağmen gene de insanlık ve Türk dünyasının geleceği açısından sahip oldukları bazı ortak düşünceler olduğu görülmektedir. Atatürk gerçekçi bir lider olarak Avrasya’nın ortasında bağımsız bir Türk devletini kurarken bunu bütün Türk dünyasının özgürlüğü için bir ilk basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Mazlum ulusların uyanışını ve güneşin doğudan doğuşunu açıkça gördüğünü söyleyen Atatürk, bir anlamda Doğu halkları kurultayından gelen bir çizgide, Sultan Galiyev’in Büyük Doğu yapılanmasına yöneldiği söylenebilir. Cumhuriyetin onuncu yılında, Sovyetler Birliğinin bir gün dağılabileceğini dile getiren Atatürk, Sovyet coğrafyasında yaşamakta olan büyük Türk dünyasının özgürlük ve bağımsızlığı için hazır olunması gerektiğini açıkça ifade etmiştir. O günün koşullarında Sovyet dengesini ve sosyalist bloku batı emperyalizmine karşı denge unsuru olarak kullanan Atatürk’ün Sovyetler Birliğinin bir gün yıkılabileceğini daha o günden gördüğü anlaşılmaktadır. Doğudan doğan güneş gibi mazlum doğu uluslarının da bir gün bağımsız olarak dünya dengelerinde etkili olacağını o dönemin koşullarında gören Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun, Sultan Galiyev’in hedeflediği büyük doğu yapılanması ve Türk dünyasının kurtuluşunun bir gün gerçekleşeceğini gördüğü söylenebilir. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk dünyasındaki gelişmeler ve Avrasya coğrafyasında yaşanmakta olan olaylar da hem Atatürk’ü hnem de Sultan Galiyev’i doğrulamaktadır. Bugünün genç kuşaklarına düşen ulusal görev, yüz yıl önce Türk ve İslam dünyasının kurtuluşu için mücadele eden bu iki büyük önderin düşüncelerine sahip çıkmaları ve bir Atatürk- Sultan Galiyev sentezi aramalarıdır. Türkiye cumhuriyetinin emanet edildiği Türk gençliği ile Türk dünyasının çeşitli ülkelerinden gelecek olan yeni genç kuşakların, Atatürk ve Sultan Galiyev’in izinde giderek bir büyük yapılanmayı Avrasya kıtasında gerçekleştirmeleri gerekmektedir .Böylesine bir büyük proje Türkiye’nin önderliğinde bütün Türk devletleri ve topluluklarının katılımlarıyla sağlanabilirse , o zaman Avrasya süreci barış içerisinde  tamamlanır ve bölge dışı emperyal güçlerin bir Avrasya hegemonyasına  kalkışarak üçüncü dünya savaşı tehlikesi yaratmaları önlenebilir . Bu doğrultuda bir ilk adımın atılabilmesi için ikinci Bakü Kurultayı, Türkiye ve İran’ın öncülüğünde Azerbaycan’ın başkentinde bir an önce toplanmalıdır. Artık doğu halklarının yerini doğu devletleri ve Avrasya ülkeleri almalıdır. Türkiye’de bir büyük Avrasya devleti olarak, ikinci Bakü Kurultayı ile doğunun Türk ve Müslüman halkları ve ülkelerinin her türlü emperyalizme karşı dayanışma içerisine girebilmeleri için öncü bir dış politika yürütmelidir. Atatürk ve Sultan Galiyev’in bıraktıkları siyasal miras bugün için böylesine bir tarihsel misyonu zorunlu kılmaktadır. Çok kutuplu dünyada evrensel barışın kurulabilmesi böylesine bir oluşuma bağlı bulunmaktadır.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN



15 Temmuz 2020 Çarşamba

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ATATÜRK VE ABDÜLHAMİT
Bugünün koşullarında yan yana gelmesi pek de mümkün görünmeyen iki büyük isimi bir arada ele almak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır. Osmanlı tarihinde tahta II. Abdülhamit olarak çıkmış olan padişah ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Atatürk’ün artık beraberce ele alınarak değerlendirilmesinin zamanı gelmiştir. Dünyanın merkezi bölgesindeki cihan devletini dış saldırılar ve iç karışıklıklar yaratarak çöküşe mahkûm eden Batılı emperyalist devletlerin oluşturduğu düşünceler ve bu doğrultuda estirilen rüzgârlarla, Türkiye’de Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya gelmişlerdir. Bir yanda Abdülhamit’ten yana olan Müslüman kesimler ile bunun karşısında yer alan laiklikten yana olan Atatürkçüler, ya da Atatürk’ü savunan laikçiler saflaşması giderek Türk toplumunu ciddi bir yarılma ve dağılmanın eşiğine getirmiştir. Olayı sadece din açısından ele alanlar, Türk toplumunun böylesine bir saflaşmaya ve zaman içerisinde Türk devletinin bir dağılma aşamasına katkıda bulunmuşlardır. Konuya duygusal yaklaşan İslamcılar ile laikçiler de böylesine bir çıkmazın gündeme gelmesinde ve giderek ülkede ikili bir kamplaşmanın ortaya çıkmasında konu mankeni ya da siyaset figüranı olarak kullanılmışlardır. Gelinen bu noktada, konunun tek yanlı olarak ele alınamayacağı, tarihten ve uluslararası konjonktürden gelen çok farklı yönlerinin de bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle Türk tarihinin iki önemli devlet adamı olan Atatürk ve Abdülhamit’in birlikte ele alınarak karşılıklı değerlendirilmesinin sadece din açısından yapılamayacağı anlaşılmıştır. Dinci bir yaklaşım bu iki büyük ismi karşı karşıya getirirken, konunun diğer açılardan ele alınmasını sağlayacak daha genel ve geniş açılı bir yaklaşım ise Türkiye Cumhuriyet’inin bugün içinde bulunduğu çıkmaz açısından önemli tarih derslerinin çıkarılmasını sağlayabilecektir.

Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu çöküş süreci içerisinde başa geçen ve tam otuz üç yıl süre ile dünyanın merkezindeki bir cihan devleti yöneten kudretli bir padişahtır. Aynı zaman halife olarak ta İslam dünyasının etkili bir yöneticisidir. Osmanlı İmparatorluğunu sınırları içinde yönetirken aynı zamanda, güney ve doğu Asya’da yaşayan Müslüman toplumların da önderi olmuş ve Rusya’da yaşayan Müslümanları da yakından etkilemiştir. Abdülhamit’in Rusya Müslümanları ile yakından ilgilenmesinden Rus devleti rahatsız olmuştur ama Anadolu ulusal kurtuluş savaşına ilk yardım Rusya Müslümanlarından gelmiştir. Daha sonra Hint Müslümanlarının da Türk Kurtuluş Savaşına maddi yardım sağlamasında gene Abdülhamit’in panislamist politikayı bir halife olarak başarılı bir biçimde yürütmesinin son derece etkili bir rolü görülmektedir. Bir ön Asya devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta ve Güney Asya bölgelerindeki Müslümanlarla Abdülhamit aracılığı ile yakından ilgilenmesi, Rus İmparatorluğu ile beraber Batının önde gelen sömürge imparatorluklarını da korkutmuş ve Osmanlı halifesinin yönetimi altında bütün Asya Müslümanlarının bir araya gelmelerini önleyebilmek üzere her türlü oyuna kalkışmışlardır. Abdülhamit’in ciddi bir devlet adamı olarak, yönettiği İmparatorluğun yeryüzünde bulunduğu konumu iyi bilmesi, yeryüzünün jeopolitik yapısı doğrultusunda merkezi bir imparatorluğu ayakta tutabilmek üzere Batının saldırganlığına karşı Doğu bölgelerinde etkinlikler kurarak denge sağlama çabası içine girdiği anlaşılmaktadır. Böylesine bir devlet adamı yaklaşımı da modern bir devletin yönetimine uygun düşmektedir. Altı yüzyıllık bir uzun zaman sürecinden sonra düşüşe geçene bir imparatorluğun başı olarak, devleti otuz üç yıl ayakta tutabilmek ve giderek artan Batılı emperyalistlerin saldırılarına karşı doğu-batı dengeleri aramak ancak modern bir devlet anlayışı çerçevesinde düşünebilirlerdi. Abdülhamit’in bu doğrultuda ki girişimleri daha sonraki dönemde Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşına Rusya ve Hindistan Müslümanların destek sağlamasına ve maddi yardımlarda bulunmasına yol açmış ve Türk milletini yeryüzünde yalnız kalmaktan kurtarmıştır.
Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, onun yerine devletin merkezi ülkesinde bir Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmiş ve Mustafa Kemal Paşa böylesine milli bir mücadelenin öncüsü ve önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Dünyanın merkezi coğrafyasında topraklarda ve benzeri bir konumda bir büyük imparatorluk çökerken, geri kalan Türk topluluğu, elde kalan orta boy bir ülke olan Anadolu üzerinde Ulusal Kurtuluş Savaşına kalkışmıştır. Abdülhamit’in büyük çabalarla kurtaramadığı İmparatorluk yıkılınca yerine yeni bir devlet Atatürk’ün öncülüğünde kurulabilmiştir. Bu açıdan Atatürk ile Abdülhamit arasında çok önemli bir benzerlik bulunmaktadır. İkisi de dünyanın önde gelen emperyalist devletlerin saldırılarına karşı, merkezi coğrafyadaki bir devlet koruma ve kollama çabası içerisinde olmuşlardır. Abdülhamit çökmekte olan bir devleti kurtarmaya çalışırken, Atatürk yıkılan bir yapı sonrasında yepyeni bir devleti yeniden aynı coğrafya üzerinden kurma çabası içerisinde olmuştur. Bu ortak konum, Atatürk ile Abdülhamit’in beraberce ele alınarak değerlendirilmesinde ana çıkış noktası olarak kabul edilebilir. İki devlet başkanının dünya coğrafyasının getirdiği konum üzerinde benzeri bir jeopolitik nedeniyle, uluslararası ilişkilerde benzeri bir eğilim göstermeleri ve bir strateji ile devletlerini korumaya kalkışmaları daha kolay anlaşılabilmektedir. Dünyanın merkezindeki devletler hem doğu ile batı hem de kuzey ile güney arasındaki dengelere göre varlıklarını korumak durumundadırlar. İkisi de bu bilimsel gerçeği bilerek hareket etmişlerdir.
Abdülhamit bir cihan imparatorluğunun uzun süreli ve dirayetli bir padişahı olarak, Atatürk de ondan sonraki dönemde aynı topraklarda yepyeni bir devletin kurucusu olarak, devlet aklı denilen kavramın farkındaydılar. Her ikisi de uluslararası alanda geçmişten gelen devletler arası büyük oyunun ne olduğunu bilen ve bu doğrultuda kendi devletlerini koruyarak geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çalışan bir çabanın içerisinde olmuşlardır. Altı yüz yıl sonra çökmekte olan bir imparatorluğu ayakta tutabilmek ve gelecek yüzyıla taşımak gibi önemli bir misyonu başarıyla yerine getiren Abdülhamit, kurtlarla dans oyununu iyi oynamıştır. Rusya’ya karşı İngiltere’yi, İngiltere’ye karşı Almanya’yı kullanmasını başaran Abdülhamit’in, Almanya’yı da Fransa ile dengelemeye çalıştığı zamanlar olmuştur. O dönemin dört büyük emperyalist gücünü birbirine karşı kullanarak, bazen çatıştırarak bazen de dengeleyerek otuz üç yıl gibi uzun bir süre Osmanlı tahtını ayakta tutabilmiştir. Batılı güçler arasındaki bu çekişmede imparatorluk topraklarının işgaline karşıda doğulu Müslüman topluluklar ile yakınlaşarak dünyanın merkezinde bir doğu batı dengesi arayışını düzene kavuşturmak için önemli girişimlerde bulunmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu aslında beş yüz yıllık bir egemenliği tamamladıktan sonra 1828 yılında Yunanistan’ın kopmasıyla yıkılma aşamasına gelmiştir. Ne var ki o dönemde dünya gücünü temsil eden İngiltere, kendisine karşı yeni bir büyük güç olarak Rusya ya da Almanya’nın çıkışını engelleyebilmek için Osmanlı devletinin ömrünü uzatmaya çalışmıştır. Londra büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa bu doğrultuda, İstanbul’a geri gönderilerek Sadrazam yapılmış ve bu aşamadan sonra Osmanlı devleti üzerinde İngiliz baskısı giderek artmıştır. Rusya’nın bir büyük güç olarak güneye inmesini istemeyen İngiltere, kendisine rakip olarak ortaya çıkan Almanya’nın da doğuya doğru genişlemesini önlemek istemiş ve bu doğrultuda bitmiş olan Osmanlı devletini yarı himayesine alarak yirminci yüzyıla kadar bu devletin devam etmesini istemiştir. Tanzimat fermanı ile Osmanlı devletinin sanayileşmesi önlenmiş ve Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasıyla Osmanlı ülkesi İngiltere için serbest pazar konumuna getirilmiştir. II. Mahmut bu aşamada başa geçmiş ve yaptığı reformlarla devlet ile orduyu yeniden düzenlemiştir. Bankerler aracılığı ile çökertilen Yeniçeri Ocağı basılarak feshedilmiş ve yerine yepyeni bir ordu kurularak Osmanlı devletinin ömrü bir yarım yüzyıl daha uzatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın son yarısında başa geçen Abdülhamit ise dirayeti ve otoritesi ile devleti toparlayarak, Osmanlı egemenliğinin yirminci yüzyılın başlarına kadar sürmesini sağlamıştır. Abdülhamit’in yaptıklarıyla daha sonra başa geçen İttihat ve Terakki iktidarı Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar ülkeyi yönetebilme şansını yakalayabilmiştir. Gayrimüslim kesimlerin örgütlenmesiyle bir senaryo düzenlenmiş ve Abdülhamit tahttan indirilmiştir. Başa geçen İttihatçılar ise Abdülhamit’in yaptıklarına sahip çıkarak devam ettirmişlerdir. Bir anlamda İttihat ve Terakki iktidarı Abdülhamit’in devamı olmuştur.
On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın en uzun asrı olmuştur. Çünkü bu dönemde gelişen olaylar ve saldırılar ile bu büyük merkezi devletin yavaş yavaş ortadan kalkmasına giden yolu açmıştır. II. Mahmut ile birinci yarıyı, II. Abdülhamit ile ikinci yarıyı kurtaran Osmanlı devleti, bu kritik yüzyılı geride bırakarak yirminci yüzyıla ulaşabilmiştir. On beşinci yüzyılda okyanuslara açılarak bütün dünya kıtalarını işgal ederek sömürgeleştiren, batının emperyal devletleri artık dünyanın merkezini de ele geçirerek kendi egemenliklerinde bir dünya hegemonyası arayışı içindeydiler. İngiltere ve Fransa’ya rakip olarak Almanya ve İtalya’nın ortaya çıkması, kuzey gücü olan Rusya’nın ise güneye inmeye çalışması sonucunda Birinci Dünya savaşına giden yol gündeme gelmiştir. Batılı güçler dünyanın merkezi ele geçirmek için birbirleriyle yarışırlarken, kuzey gücü olan Rusya ise önce Kırım savaşı, daha sonra Kafkasya savaşı ile güneye inmeye başlamış ve yirminci yüzyılın başlarında da büyük bir Balkan savaşı çıkartarak Osmanlının Avrupa bağlantısının önünü kesmiştir. Bu üç bölgede göç eden Türk ve Müslüman ahali, imparatorluğun merkez topraklarına yerleşerek devleti yeniden güçlendirmenin arayışı içinde olmuşlar ama bu konuda Müslümanlar ile gayrimüslimler anlaşamamışlardır. Abdülhamit ise İslam’ın halifesi olarak Müslüman ahali ile beraber hareket etmek zorunda kalmıştır.
İmparatorluğun Balkan ülkeleri zamanla Hıristiyan ülkeler olarak Osmanlı’dan kopunca geriye Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar kalmıştır. Özellikle, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Anadolu’nun Müslüman topluluklardan oluşan bir nüfusa sahip olması nedeniyle, Abdülhamit İslam’ın halifesi olarak yeni bir panislamizm politikasına başlamış ve böylece dini kullanarak, Balkanlarda yaşanan kopmaların imparatorluğun diğer bölgelerine yayılmasını önlemek istemiştir. Osmanlı beş yüz yıl esas ülkesi olarak kabul ettiği Balkanların elinden çıkmasından sonra giderek tam anlamıyla İslam devletine doğru bir dönüşüm aşamasına gelmiştir. Hıristiyanların yaşadığı ülkelerin Balkan Savaşı sonrasında bağımsız olması üzerine, Abdülhamit geri kalan Müslüman bölgeleri merkezden yönetmek üzere başkenti Şam’a taşımak istemiştir. Böylece, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Anadolu topraklarını, Hıristiyan Avrupa’ya karşı bir büyük Müslüman devletin çatısı altında tutmak istemiştir. Ne var ki, Abdülhamit’in bu girişimine karşı çıkan Selanik’in gayrimüslim kesimleri Hareket Ordusunu hazırlayarak İstanbul’a göndermişler ve 31 Mart olayını kışkırtarak da Abdülhamit’i tahttan indirmişlerdir. Böylece, panslavizm ve pancermenizm akımlarına karşı Abdülhamit’in uygulamaya başladığı panislamizmin önü kesilmiş ve ittihatçılar aracılığı ile panturanizm akımının önü açılmıştır. İngilizler bu aşamada hem Türk milliyetçiliğini hem de Arap milliyetçiliğini örgütleyerek, Abdülhamit’in Büyük İslam İmparatorluğu projesinin önünü kesmişlerdir. İngilizlerin desteği başa geçen İttihatçılar ise sonradan Abdülhamit’in haklılığını anlayarak Almanya’ya yakın bir siyaset izlemeye başlamışlardır. Almanlara yaptırılan Berlin – Bağdat demiryolunun bittiği aşamada Abdülhamit, gayrimüslim unsurların ortak hareketi ile tahttan indirilmiştir. Ermeni, gürcü ve Yahudi temsilcilerden oluşan heyet Abdülhamit’in tahttan indirilmesi işini tamamlamışlardır.
Hıristiyan topraklarının elden gitmesinden sonra zorunlu olarak panislamizm’e yönelen Abdülhamit aslında pek de dinci bir padişah değildi. Tıplı II. Mahmut gibi devleti çağdaşlaştırma doğrultusunda önemli adımlar atmış, amcası Abdülaziz ile beraber gittiği Avrupa ülkelerinde gördüğü batılı ve modern yaşam tarzını ülkesine getirmek istemiştir. Avrupa tipi eğitim yapan birçok okulu zamanında açan padişah, devlet ile beraber toplumu da batı tipi modern bir tarzda yeniden kurmak istemiştir. Kadın ile erkeğin beraberce yaşayacağı bir Avrupalı ülke olarak Osmanlıyı yeniden oluşturmaya çalışırken, sürekli olarak batılı ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya kılmıştır. Batılı emperyalistler çağdaşlaşan bir Osmanlı devletini hiçbir zaman istememişler, bu büyük devletin ortadan kalkması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir. Batılılar kendilerinin dışında kalan ülkelerin kalkmasını istemedikleri için, diğer devletlere uyguladıkları sömürge politikalarının benzerlerini Osmanlı için de gündeme getirmişlerdir. Abdülhamit sürekli olarak bu gibi olumsuz girişimlere karşı çıkarak ülkesini ve devletini güçlendirebilmenin yollarını aramıştır.
Yabancı devlet ajanlarının cirit atmasına karşı önlem olarak Osmanlı devletinin ilk ciddi istihbarat örgütünü kurmuş ve katı bir sansür uygulayarak, ajan kılıklı gazetecilerin Osmanlı devletine karşı yıkıcı propaganda yapmalarına izin vermiştir. Jurnal ve hafiye teşkilatı ile kendi yönetimini güvence altına almasına rağmen, Abdülhamit kendi döneminde batı tipi bir basının örgütlenmesine izin vermiş ve desteklemiştir. Onun ısrarla izlediği panislamizm politikasına karşı çıkan gayrimüslimler Babıâli denilen merkezde basını kurarak Abdülhamit yönetimine karşı savaş açmışlardır. Modernleşmeye çok önem veren padişah, batı tipi bir basının oluşumunu önlememiş, sıkı denetim altında Babıali’nin gelişmesinin önünü açmıştır. Osmanlının ilk ciddi basınının Abdülhamit döneminde gerçekleştiği söylenebilir. Batı tipi okullar açarak aydın nüfusun gelişmesine yardımcı olan Abdülhamit bu okullardan işbirlikçi ve mandacı aydınların yetişmesini istememiş ve buna karşı önlemler almıştır. Bu nedenle, gayrimüslim aydınlar sürekli olarak Abdülhamit’i kızıl sultan adıyla bir diktatör gibi göstermeye çalışmışlardır. Bağımsız düşüncenin gelişmesi için okullara felsefe dersi koyduran Abdülhamit, emperyal devletlere bağımlı işbirlikçi aydınların ülkeyi kışkırtmalarına izin vermemiştir. Tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi aydınlanmadan yana bir yol izlemiş ama aydınların içinden hain çıkmasına ve ülke aleyhine emperyalist güçlerle iş birliği yapmalarına izin vermemiştir. Abdülhamit’in ne derece haklı olduğu daha sonraki yıllarda Atatürk’ün ilan etmiş olduğu 150’likler listesi ile ortaya çıkmıştır. Osmanlının önde gelen aydınları Batı ülkelerinin işbirlikçisi gibi davranarak ülkenin çöküşüne alet olmuşlardır. Türkiye bugünde benzeri bir durum yaşamakta ve ne yazıktır ki, yüz yıl sonra yeniden aydınların emperyalistlerle neoliberalizm görüntüsü altında işbirlikçiliğine sahne olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu gibi bir büyük cihan devletinin çöküşüne neden olan bu ihaneti Atatürk ve Abdülhamit cezalandırmak istemiştir ama günümüzün Türkiye yönetiminden böyle bir tepki çıkmaması için ciddi bir psikolojik savaş saldırısı, demokrasi mücadelesi görünümünde son derece ustalıklı olarak sürdürülmektedir.

Bugünün Türkiye’sinde Atatürkçüler ile Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Böylesine bir durumun yaratılmasında din faktörü kullanılmakta ve panislamizmi Batı emperyalizmine karşı uygulamaya çalışan Abdülhamit’i dinciler bayrak haline getirilerek Türkiye Cumhuriyeti’ni laik ve çağdaş bir cumhuriyet olarak kurmuş olan Atatürk’e ve onun izinden giden Atatürkçülere karşı geliştirilen saldırılarda bir büyük Hakan ve Büyük Önder çekişmesi yaratmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin tıpkı Osmanlı’nın son dönemine benzer bir yıkıcı emperyalist saldırı ile karşı karşıya kaldığı bugünkü aşamada, Abdülhamitçilerle Atatürkçülerin karşı karşıya gelmelerinin ne derece büyük bir tarihsel hata olduğunu yüz yıl önce yaşanmış olan olaylar göstermektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak noktaları her türlü emperyalizme karşı çıkmak ve direnerek bu gibi saldırılara karşı savaşmak olmasına rağmen, günümüzün Atatürkçüleri ile Abdülhamitçilerinin dışa karşı bir savaşı ya da direnişi bırakarak birbirleriyle uğraşmalarının büyük bir senaryonun sahneleri olarak gündeme geldiği görülmektedir. Bugün Türk devletinin başında Atatürk ya da Abdülhamit olsaydı ilk yapacakları iş her türlü emperyalist saldırıya karşı çıkarak ve direnerek kendi devletlerini ve ülkelerini korumak olacaktı. Özellikle türban meselesi, laikliği savunan Atatürkçülerle, Abdülhamit’in izinden giden Müslüman kesimleri karşı karşıya getirmek için kullanılmaktadır. Üniversitelerde ilk türban sorununu çıkartan hanımın bir yakın akrabasının sonradan siyasette öne çıkması, aileler düzeyinde nasıl bir hazırlık yapıldığının en açık göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün cumhuriyetinde, onun getirmiş olduğu çağdaş eğitim sisteminde Atatürkçülerle Abdülhamitçilerin karşı karşıya kalması nedeniyle, Türk eğitim sistemi ve toplumu çökme aşamasına doğru hızla sürüklemektedir. Türk bayrağına karşı türbanın bir siyasal simge halinde kullanılması, geleneksel Müslüman kesimleri tahrik etmekte ve bunun sonucu olarak da Atatürkçülerle Abdülhamitçiler karşı karşıya getirilmektedir. Birbirleriyle uğraşmak ve çatışmak durumunda kalan bu toplum kesimleri dış tehdit ve tehlikelere karşı toplum ve millet olarak iş birliği yapacağına türban kışkırtmasıyla karşı karşıya gelmekteler ve böylece emperyalist devletler Türkiye’yi bölmek üzere hazırlamış oldukları her türlü senaryoyu kolaylıkla uygulama alanına aktarabilmektedirler. Birbirleriyle uğraşan bu kesimleri dışa karşı bir araya gelemedikleri görülmekte ve bu nedenle de Türkiye bir türlü toparlanamamaktadır.
Atatürk bir devlet adamı ve kurucusu olarak Abdülhamit gibi modernizm ve pozitivizmden yana idi. Bu yönleri ile bilime inanıyor ve tek yol gösterici olarak bilimi kabul ediyordu. Hıristiyan batının saldırılarına karşı bir var olma mücadelesi veren Müslüman Türk milletinin devletini kurduğunu iyi biliyordu. Devletin kuruluş günü olan Meclis’in açılış töreni öncesinde Hacıbayram camiisine giderek milletin temsilcileriyle beraber dua etmiş ve bir Cuma günü Meclis’i açmıştır. Meclisi açış konuşmasında olduğu gibi daha sonradan yaptığı bir konuşmada Türk halkının dini olan Müslümanlık ile ilgili destekleyici sözler söylemiştir ama devleti kurarken de çağdaş dünya devletlerinde olduğu gibi laik bir düzeni oturtmaya çaba göstermiştir. Müslüman bir milletin çağdaş örgütlenmesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin laik temelleri bizzat Atatürk tarafından atılmıştır. Tanzimat döneminde başlayan batıya yönelik değişim atılımları hem Abdülhamit hem de Atatürk dönemlerinde devam etmiştir. Her iki devlet adamı, kendi devletlerinin tıpkı batının güçlü devletlerinin sahip olduğu çağdaş düzeye getirebilmek için uğraş vermişlerdir. Bu doğrultuda bir araya gelen iki devlet adamının sonraki takipçilerinin karşı karşıya gelmesinde bir emperyal oyunun olduğu artık ortaya çıkmaktadır. Her iki kesimin önde gelen temsilcilerinin böylesine olumsuz bir durumun nedenleri üzerinde durmak ve araştırarak çözüm getirmek gibi sorumlulukları vardır.
Osmanlı devletini çökerten emperyalist saldırıların benzerleri Anadolu halkı üzerine yöneltilirken, Türk halkı bir var olma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında, Türk ulusunun çeşitli fertleri bir araya gelerek dış saldırılara karşı bir arada bir mücadele verirken cephede ya da siperde laiklik ya da türban tartışması yapmıyorlardı. Bir devletin ya da milletin varlığına kasteden emperyalist bir saldırının var olduğu aşamada, ulusal fertleri arasındaki her türlü ayrılık kendiliğinden kalkar ve dışa karşı bir ortak mücadele gündeme gelir. Dünyanın her yerinde ulusal kurtuluş savaşları böylesine bir aşamada ortaya çıkar ve toplumun bir araya gelerek kenetlenmesiyle başarıya ulaşır. Türkiye’de bugün böylesine bir dayanışma içinde dışa karşı ortak mücadele yapılacağına laiklik ve türban sorunları ile iç çekişmeler tırmandırılmakta ve toplumun gücü iç nedenlerle kırılarak, dışa karşı yönlendirilmesi gereken ulusal birlik ve beraberlik önlenmektedir. Atatürkçüler laiklik nedeniyle suçlanırken, geleneksel Müslüman kesimlerde türban nedeniyle gericilik noktasına sürüklenmektedirler. Türk kadınının geleneksel başörtüsünün, türban adı altında bir siyasal simgeye dönüştürülmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk’ün laik devlet modelinden çekip çıkararak, Amerikan Emperyalizminin Büyük Orta Doğu projesinin deney ülkesi konumuna getirmektedir. Türk devleti kurucusu Atatürk’ün çizmiş olduğu laik ve çağdaş çizgiden kaydırılırken, Abdülhamitçilerin geleneksel değeri olan İslamcı bir yapılanmaya doğru zorlanmaktadır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bu emperyalist oyun tezgâhlanmaktadır.

İnsanlığın bütün kazanımlarını geride bırakarak, dünyayı yeniden bir Ortaçağ düzenine sürüklemek isteyen küresel emperyalizm, bilimi bırakarak dine sarılmakta, ve dini insanları pasifleştiren ruhsal durumundan yararlanarak bütün dünyanın kontrolünü ele geçirmek istemektedir. Böylesine bir haksız saldırıya bugün hayatta olsalar hem Atatürk hem Abdülhamit karşı çıkarlardı. Bu iki liderin bugünkü takipçilerinin, böylesine bir emperyalist oyuna alet olarak birbirleriyle çekişmeyi bırakmaları gerekmektedir. Atatürkçüler ve Abdülhamitçiler için bugünün koşullarında ilk yerine getirilecek ulusal görev her türlü emperyalist saldırı ve oyuna karşı çıkmak olmalıdır. Laikliği savunan Atatürkçülerin din düşmanı olmaları mümkün değildir. Atatürk bir Müslüman ülkede laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. Böylesine bir bilinçle hareket edecek olan Atatürkçülerin Türk halkının geleneksel değerlerine din ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermesi kaçınılmazdır. Müslüman kesimlerde, okumuş ve aydın kesimlerin laiklik düzenine sahip çıkmalarına, çağdaş bilimin verileri olan pozitif değerlere saygı göstermelerine anlayış göstermelidirler. Böylece karşılıklı anlayış hem bir ortam yumuşaması sağlayacak hem de gayrimüslim kesimlerin ülkeyi bölme doğrultusunda kışkırttıkları çekişme ve çatışmalara elverişli bir ortam yaratmayacaktır. Türkiye, laik devlet ve Müslüman milletiyle dışa karşı tek vücut olabilmeyi artık öğrenmelidir.
Atatürk ve Abdülhamit bir toplantı sırasında Osmanlı sarayında beraber bulunmuşlardır. Bu toplantı sonrasında, Abdülhamit, Mustafa Kemal’den çok etkilendiğini ve bu gencin Türk ulusunun geleceğinde önemli işler başaracağını yakınındakilere aktarmıştır. Atatürk ise devlet başkanı olduktan sonra Abdülhamit ile ilgili düşüncelerini dile getirirken, O’nun büyük bir devlet adamı olduğunu ülkesi ve devleti için önemli değişimler gerçekleştirdiğini açıkça söylemiştir. Ayrıca Abdülhamit ile ilgili eleştirilere katılmadığını da açıkça ifade etmiştir. Birbirlerinin izleyicisi olan bu iki devlet adamı, ülke ve devletleri için hayatlarını feda ederken, onların izleyicilerinin birbirleriyle uğraşmalarının anlamsızlığı iyice ortaya çıkmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkarak iç ve dış düşmanlara karşı direnerek mücadele eden Atatürk ve Abdülhamit’in izinden giden toplum kesimlerinin bugün bir araya gelerek Türk devletinin varlığı için birlikte hareket etmeleri gerekmektedir. Birlik ve beraberliğin dışa karşı gerçekleşebilmesi için de iç sorunların artık daha fazla deşilmeden bir yana bırakılması gerekmektedir. Atatürk ve Abdülhamit’in ortak antiemperyalist çizgisi bugünün Türkiye’si için dışa karşı verilecek var olma savaşımının ortak paydası olmalıdır. Karşılıklı hoşgörü ve anlayış, yeni bir başlangıç için ilk adımların atılmasında yararlı olabilecektir. Yeniden emperyalizme karşı verilecek var olma mücadelesinde, iç kavgalar artık bir kenara bırakılmalıdır.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı sorunlar dikkate alınırsa, bunların tıpkı Atatürk döneminde çözüme kavuşturulması doğrultusunda Abdülhamitçiler ile Atatürkçüler arasında bir yakınlaşma ve diyalog köprüsü kurulabilir. Bu sorunlar yüzünden Türk devleti Yugoslavya gibi dağılırsa ya da Irak’ta gibi çökertilirse, bunun altında bütün Türk ulusu kalacaktır. Gün iç çelişkileri bir yana bırakarak dışa karşı iş birliği yapma günüdür. Dış sorunlara karşı Atatürk ve Abdülhamit’in ortak bir çizgide benzeri bir diplomasi uyguladığını Müslüman ve laik kesimler hatırlayarak hareket etmelidirler. Osmanlı’nın gayrimüslim unsurlarının, imparatorluk sonrasında bu coğrafyada kendi büyük devletlerini kurma projelerine hem Abdülhamit hem de Atatürk karşı çıkmışlardır. Abdülhamit Filistin topraklarını vermeyerek Siyonistleri geri çevirmiştir. Atatürk de Orta Doğu’da bir İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkarak Siyonizm yerine Kemalizm’in Orta Doğu’nun geleceğini oluşturması için çaba harcamıştır. Atatürk daha da ileri giderek İsrail’in Avustralya’da kurulması gerektiğini dünya dengelerinin dikkate alarak köşkteki bir toplantıda açıkça dile getirmiştir. Abdülhamit Ermeni devletinin kuruluşunu önlemek için elinden gelen girişimleri yapmış ve bu doğrultuda güneydoğu halkının temsilcilerinden Hamidiye alaylarını oluşturarak Anadolu’da bir Ermeni devleti oluşumunu önlemeye çalışmıştır. Atatürk’te İttihat ve Terakki dönemi sonrasında ortaya çıkan yeni tabloya göre hareket etmiş ve son Osmanlı Meclisinde alınan Misakı Milli kararı doğrultusunda ulusal sınırlar içinde bir Türk devleti oluşturulması için çalışmıştır. Ermenilere ve Yahudilere karşı izlenen ortak tutum Yunanlılara karşıda sürdürülmüş, Abdülhamit Balkan savaşı sırasında Yunanistan’ın büyüme eğilimlerine karşı çıkmış, Atatürk ise ulusal kurtuluş savaşının son sahnesini Yunanlılara ayırarak Megaloidea projesini Yunanlılarla beraber Akdeniz’e dökmüştür. İslamcı geçinen Abdülhamitçilerle, laik devlet savunucusu Atatürkçülerin milli tarihimizin bu gerçeklerini bilerek antiemperyalist cephede yeniden Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi bir araya gelmelerinde Ön Asya’da Türk varlığının korunabilmesi açısından tarihsel zorunluluk vardır. Emperyalist ve Siyonist çevreler bu durumu iyi bildikleri için, ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu gibi kendi çıkarlarına uygun düşen projelerle, Müslüman Türk halkı ile laik cumhuriyeti savunanları birbirlerine karşı kışkırtmaktadırlar. Medya gücü böylesine bir kışkırtma doğrultusunda geliştirilen, psikolojik savaş senaryolarını kamuoyuna taşımak için kullanılmaktadır. Küresel sermaye bu doğrultuda Türk medyasına girerek emperyal politikalar doğrultusunda devleti ve milleti baskı altına almaya uğraşmaktadır.
Bugün yaşanmakta olan emperyalist oyunlar ve senaryoların hiçbirisi yeni değildir. Abdülhamit ve Atatürk döneminde uygulanmış olan anti Türk ve Müslüman politikaların benzerleri günümüzde yeniden devreye sokulmaktadır. Bu aşamada Atatürkçülerin dikkatli davranarak laiklik adına, gayrimüslimlerin emperyalist oyunlarına alet olmamaları, Abdülhamitçilerin de İslam adına batı emperyalizminin bütün İslam dünyasını ele geçirmeye yönelik oyunlarına kanmamaları gerekmektedir. Aradan emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri çekildiği zaman, Türk milleti tıpkı Kuvayı Milliye günlerinde olduğu gibi emperyalizme ve Siyonizm’e karşı açıkça birlik ve bütünlük içerisinde hareket edebilecektir.
Müslümanlar Abdülhamit’in Avrupa görmüş bir devlet adamı olarak çağdaş uygarlıktan yana olduğunu, batılı bir devlet ve toplum yaşamını Osmanlı ülkesine getirmek için elinden geleni yaptığını, çağdaş bir devlet yapılanması ile beraber yeni eğitim kurumları ile aydınlık bir ülke kurmak için çaba gösterdiğini hatırlamalıdırlar. Osmanlı kadınını topluma kazandırmak isteyen Abdülhamit’in çarşaf giymeyi yasakladığını bugünün türbancıları iyi bilmek durumundadırlar. Batılı bir yaşamın simgelerinden birisi olan içkiyi Atatürk’ün rakı ile Abdülhamit’in rom ile günlük yaşamlarına taşıdıkları gene anımsanması gereken olgulardan birisidir. Her ikisi de Arap tipi bir dini düzen peşinde olsalardı, çağdaş batılı yaşamın bir simgesi olan içkiyi toplumun önünde kullanmazlardı. Çarşafa karşı çıkmakta ve içki kullanmakta aynı çizgide olan iki devlet adamının, çağdaş uygarlığa dönük yepyeni bir ülke yaratmak için çaba gösterdikleri söylenebilir. İkisi de dünyanın ortasında bir Türk ve Müslüman toplumun devletini yönettiklerini çok iyi biliyorlardı. Bu doğrultuda jeopolitik konumlarının gerektirdiği her adımı atmaktan çekinmemişlerdir. Müslüman Türkler tarihten gelen böylesine bir bilinci günümüz Türkiye’sinde göstermek zorundadırlar.
Abdülhamit Macaristan’dan Endonezya’ya kadar temsilciler göndererek Avrasya kıtasının bütün bölgelerindeki Türk ve Müslüman ülke ve toplumlarla çok yakından ilgilenmişlerdir. Atatürk de dünyanın ortasında bir Türk devleti kurarken, Avrupa’nın ortasında bir Türk imparatorluğu kurmuş olan Macarlardan yararlanarak bu ülkenin uzmanları Türkiye’ye davet etmiş ve onların deneyimlerinden yararlanarak, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türkiye Cumhuriyeti de bir Avrasya devletidir. Bu nedenle Viyana’dan Pekin’e kadar olan bütün Avrasya sahası Türklerin yaşam alanıdır. Atatürk de Macar uzmanlarla beraber çalışırken, Afganistan ordusunun kurulması için bu Türk ülkesiyle yakından ilgilenmiştir. Böylesine tarihi gerçekler hem Abdülhamit’in hem de Atatürk’ün Avrasyacı devlet adamları olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu bir dünya imparatorluğu olarak merkezi coğrafyada tam altı yüzyıl egemen olmuştur. Bugün Osmanlı’dan meydana gelen otorite boşluğunun doldurulabilmesi için Atatürk’ün Türkiye’sinin tarihten gelen bilinçle öne geçmesi ve bir Avrasya bütünleşmesine giden yolda, Merkezi coğrafyanın devletlerinin bir araya gelmesinden oluşacak Merkezi Devletler Birliği’nin oluşumu için öncülük yapması gerekmektedir. Dünya barışını kalıcı kılacak böylesine bir yeni yapılanmada Atatürkçüler ile beraber Abdülhamitçilerin beraberce hareket etmeleri bütün emperyalist oyunları bozacak ve saldırılara karşı önlem olacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


5 Temmuz 2020 Pazar

YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK

               Son yıllarda dünya eskisine oranla daha hızlı bir biçimde dönerken, iki yüzyıl arasında bir geçiş dönemi yaşanıyordu. Geçen yüzyılın birikimleri teker teker öne çıkarken, içine girilmekte olan yeni yüzyılın yenilikleri de teker teker insanlığın önüne çıkıyordu. Dünya tarihinin farklı dönemleri arasındaki geçiş aşamalarının bir benzeri yeniden yaşanırken, yeni yüzyılın içine doğru yer küre yol alıyor ve böylece yeni yüzyılın gerçekleri üzerinden farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalıyordu. Geçmişin olgularının ortaya çıkardığı insanlık ve dünya yapılanması, yeni dönem koşullarında ciddi bir biçimde tartışma zemininden geçirilerek geçmişin geleceği engellemesi gibi bir durum ile yer küre karşı karşıya kalıyordu. İnsanlık bir taraftan engelleri ortadan kaldırarak dünyanın özgürce yeniçağa yönelmesini sağlamaya çalışırken, geçmişten kalan silinmeyen yapılanmaların yeni ortaya çıkan gelişmeleri ister istemez etkilediği görülmekte ve böylesine çakışma noktalarında, daha farklı bir yönlenme ile bugünün kuşakları uğraşmak zorunda kalmaktadırlar. Herkes geçmişten gelen kimliğini ve kişiliğini korumaya çaba gösterirken, bir yönü ile de gelecek yüzyıla uyum sağlayabilme doğrultusunda bir dönüşüm geçirmeye hazır olmak istiyordu. Gelecek gümbür gümbür ortaya çıkan yeni olaylar aracılığı ile gelirken, geçmişten gelen yapılar da var olan koşullara dayanarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Değişim süreci eski ile yeniyi karşı karşıya getirirken, insanlığın böylesine bir dönemeçte   ancak dönüşerek varlığını koruyabileceği gibi yeni bir durum   gündeme geliyordu.

                Yeni dönem de şimdiye kadar yaşanan insanlık tarihi geride bırakılarak eskisinden çok farklı olacak yepyeni bir dünya düzeni için yollara çıkıldığı vurgulanırken, insanoğlu bir yönü ile geçmişten koparılmaya çalışılmakta ve şimdiye kadar alışık olmayan bir biçimde geçmişten çok farklı bir duruma doğru dünya halkları yönlendiriliyordu. Toplumlar  şimdiye kadar alışıldığı biçimde bir devletler arası çekişmeden ziyade ekonomik alan  kullanılarak dışarıdan yapılan baskı ve dayatmalar ile ayağa kaldırılarak, yeni dönemin koşullarını kabul etmeye doğru yönlendirilirken, dünya kamuoyunun bilmediği ya da farkına varamadığı bazı yenilikler de değişim ya da dönüşüm programları adı altında  öne çıkarılıyordu . Yirmi birinci yüzyıla kadar yaşanan değişim süreçleri içinde bir çok yenilikler ile karşılaşan insanoğlunun , hiç de hesaba katamadığı bir yeni yapılanma elektronik devrimi adı altında önce  masum bir biçimde  daktiloları kaldırarak yerine bilgisayar makinalarının koyarak  başlanan ve daha sonra da yeni kurulan elektronik sistem üzerinden,  haberleşmeyi de içine alan bir yeni sistem cep telefonları ve bilgisayarlar arasında teknik bağlantılar oluşturularak  insanlığa kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Önceleri bilgisayar makinalarını sahip olduğu teknolojik üstünlük nedeniyle, masum bir biçimde daktilolar yerine benimsemek durumunda kalan insanoğlu yeni aletleri kullanmaya başladıktan sonra hem çalışma ortamında büyük bir rahatlığa kavuşuyor hem de bu yeni bağlantı üzerinden dünya çapında kurulmuş olan elektronik sistemin bir bağımlısı ya da uydusu konumuna geliyordu. Elektronik sistemin bir parçası olan insanlar hem bilgisayarlar hem de telefonlar üzerinden küresel dünya devleti yapılanmasına giden yolda hızla kontrol ve dış denetim ağlarının içine doğru düşerken, artık ülke vatandaşları merkezi devletin yönetimi ve yönlendirmesi dışına çıkarak, küresel bir dünya düzeni oluşumu içerisinde ulus devletleri ortadan kaldıran dünya devleti oluşumuna yardımcı olmak gibi beklenmeyen bir yeni durumla karşılaşıyorlardı.
                Bugünkü dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler son üç yüz yıllık siyasal gelişmelerin ürünüdür. İnsanlık önce Asya sonra da Avrupa’da yaşamını sürdürürken, hızla gelip geçen çağlar ve dönemler on beşinci yüzyıla kadar devam etmiş ve bu aşamadan sonra insanlık okyanuslara açılarak yer kürenin her tarafını önce keşfetmiş sonra da yerleşmiştir. Milattan önceki yüzyıllarda Mezapotamya, bölgesinde ortaya çıkan yerleşim olgusu göçebeliğe son verirken, insanların da doğdukları bölge ile yakınlık kurmasına giden yolda yer kürenin belirli alanlarında yeni yerleşim düzenleri oluşturulmaya başlanmıştır. Avrupa merkezli emperyal devletler sömürgecilik yaptıkça beş kıtaya birden yayılarak, önce sömürgelerini kuruyorlar daha sonra da bunları devletleştirerek zaman içerisinde bir merkeze bağlı biçimde uluslaşmalarına giden yol açılıyordu. Böylesine bir oluşum sürecinde on beşinci yüzyıl önemli bir dönemeç noktası oluyor. İnsanlığın bir kısmı okyanuslara açılarak yeni kıtalarda yeni ülkeler kurarken, geride kalanları da bilimsel devrimlere yönelerek aydınlanma görünümlü bir çağdaşlaşma oluşumunu insanlığın önüne çıkarıyorlardı. Bu aşamada  insanlar  kıtaları dolaştıkça yeni buldukları yerlere yerleşiyorlardı . Bu tür yerleşimler üç asırlık bir dönemde ortak kültür ve tarih oluşumuna katkı sağladığı için uluslaşma olgusunun zaman içerisinde bir sosyolojik oluşum olarak tamamlanmasını sağlıyordu.
                Avrupa kıtası bilimsel devrimlerin merkezi, sömürgeciliğin kaynağı ve ortak kültürlerin oluşumunun öncüsü olarak öne çıktığı zaman, yirminci yüzyıla kadar dünyadaki bütün değişimlerin çıkış noktası olarak belirleyici oluyordu. Belirli yerlere yerleşen insan toplulukları zaman içerisinde sahip oldukları ortak ülke, devlet, kültür, pazar ve gelecek gibi ana unsurların etkisi altında ulusal yapılanma sürecine doğru yol alıyorlardı. Her ulusun oluşumundaki ortak ögelerin canlandırdığı uluslaşma süreçleri, üç yüz yıllık bir gelişim döneminden sonra modern dünyanın toplumsal yapısı olarak ulusları tarih sahnesine çıkarıyordu. Avrupa’da Milat döneminde başlamış olan din kavgaları zaman içerisinde geride bırakılırken, Westfalya antlaşması ile krallıkların merkezi otoriteleri tanınarak her ülkenin sınırları içinde kalan kendi yurdu üzerinde kraliyet merkezi olarak seçilen şehirler, başkentler olarak yeni ulus devletlerin merkezi statüsüne geliyorlardı. 1648 tarihli Westfalya Antlaşmasında oluşturulan yeni yapılanma doğrultusundaki gelişmeler, 1789 tarihli Fransız devrimine giden yolu açıyordu. Krallıklardan ulus devletlere doğru geçilirken Fransız devrimi krallığı kaldırarak cumhuriyet rejimine geçiyordu. Krallık rejimi hanedanın tahttan inmesi ile birlikte halkın eline geçiyor ve bu aşamada da uluslaşan halk kitlelerinin ilan ettikleri ulusal egemenlik düzeni, dış dünyaya karşı ilan edilen cumhuriyet rejiminin siyasal yapılanması olarak, yeni devletin kuruluşunu resmen ilan ediyordu. İşte bu süreç içerisinde devletlerin desteği ile halk kitleleri içinde milliyetçilik cereyanları ortaya çıkıyor ve ülkelerin siyasal kaderlerinin belirlenmesi sırasında etkin roller oynuyordu. Üç yüz yıllık bir zaman dilimi içinde on beşinci asırdan on sekizinci yüzyıla kadar ulusal süreçler tamamlanıyor ve on dokuzuncu yüzyılda ortaya bir ulus devletler dünyası çıkıyordu. Bu devletlerin içinde büyük alanlara yayılanlarının bir kısmı emperyalizme yönelerek sömürgecilik yapıyor, küçük ve orta boyda kurulmuş olanları ise bu tür emperyalizmin sömürgeleri olarak harita üzerinde kendilerine yer bulabiliyorlardı.

                Devletlerin uluslaşmasından sonra, on dokuzuncu yüzyılda hem devletler hem de uluslar birbirleriyle büyük rekabetlere kalkışınca, yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık iki büyük cihan savaşı geçirince, dünya haritasının değişmesine yol açan gelişmeler ile karşı karşıya kalınmıştır. Savaşlar sırasında ortaya çıkan yeni yapılanmalar, yirmi birinci yüzyıla geçerken gene önem kazanmıştır. İki kutuplu dünyaya son verilirken tek kutuplu bir dünya etrafında bütün ulus devletleri çatısı altında toparlayabilmenin arayışı dünya politikasının ana ekseni haline gelmiş ve bu doğrultuda tek bir dünya hegemonyası altında bir araya gelecek yollar küreselleşme adı altında gündeme getirilmeye çalışılmıştır. Avrupa ülkelerinin eski sömürgeleri ile birlikte sosyalist sistemin üyesi olan bütün devletler dışa açılırken, tek merkezli bir küreselleşme projesi çok uluslu tekelci şirketler tarafından dünya halklarına karşı pompalanmıştır. Küresel şirketler yeni dönemde ulus devletlere karşı savaş açarken en çok karşı çıktıkları olgu milliyetçilik akımları olmuştur. Ulus devletleri tarih sahnesinden silmeye çaba gösterenler, gördükleri her yerde milliyetçilik akımlarının da en önde gelen düşmanları olmuşlardır. On beşinci yüzyıldan bu yana dünyayı yöneten kapitalist kesimler imparatorlukları ortadan kaldırmak üzere ulus devletleri piyasaya çıkararak desteklemişlerdir. O dönemlerde yirmi krallıktan iki yüz ulus devlet çıkararak büyük siyasal yapıları parçalayan kapitalist merkezler, bugün de eski parçalama alışkanlıklarını sürdürerek şimdi de iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devleti çıkarabilmenin arayışı içine girmişlerdir.
                İnsanlığın uzaya açıldığı dönem olarak yirmi birinci yüzyıl açıklanırken, uzaydaki tüm gezegenler de olduğu gibi tek bir dünya olarak uzaya açılım gündeme getirilmekte ve bütün dünya devletlerinin tek bir merkeze bağlanmaları doğrultusunda, geçen asırlardaki bölücülük girişimlerine benzer biçimde açıktan küresel tekelci şirketlerin denetimi altında, dünya piyasaları üzerinden ulus devletlerin parçalanmaları öne çıkarılmaktadır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasındakine benzer bir durum günümüzde ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş amacıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bugün gelinen yeni aşamada sosyalist bloktan sonra kapitalist blok da dağılma noktasına gelmiştir.  Amerika ve Avrupa arasındaki ilişkiler giderek karmaşık bir duruma gelirken iki kıta devleti de kendilerini yeni dünya hükümranlığının merkezi olarak ilan etmeye çalışmaktadırlar. Ne var ki Amerikan gücü Avrupa gücünü adam yerine koymazken, şimdi de Asya güçleri kendilerinin hegemon güç olacağı yeni bir dünya düzeni için mücadele etmektedirler. Bu aşamada Avrupa ve Amerika eski güçlerini daha da etkinleştirerek, kendilerinin merkezinde yer alacağı bir yeni düzeni Asya ve Afrika ülkelerine dayatmaktadırlar. Ulus devletler arasındaki çekişmelerin dünyayı cihan savaşlarına götürdüğü gibi, bugün de küresel şirketlerin ulus devletlere yönelen baskı ve şiddet uygulamaları ile bugünün koşullarında bir üçüncü dünya savaşı çıkartılarak bütün siyasal yapılanmaların çökertilmesinin hedeflendiği görülmektedir. Tarih biliminin verileri doğrultusunda dünyanın iki kez göz göre göre cihan savaşına sürüklendiği gibi, bugün de bunların bir benzeri farklı bir konjonktürden yararlanılarak üçüncü dünya savaşı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.  Avrupa, Asya, Afrika kıtalarında var olan bütün devletlerin parçalanarak küçültülebilmesi için açıkça bir üçüncü dünya savaşı çığırtkanlığı, küresel şirketler ve silah kuruluşları aracılığı ile dünya kamuoyuna yönelik bir biçimde tırmandırılmaya çalışılmaktadır. Önceleri halk kitlelerinin gözlerinden kaçırılan bu durum zaman içerisinde yaşanan olayların birbirini izlemesi üzerine artık herkes için kesinlik kazanmıştır.
                Bugünün dünyasında tüm insanlık bir avuç aşırı zengin kapitalistin hegemonyasına teslim edilmeye çalışılmaktadır. Para obezi aşırı zenginler kendi çıkarları doğrultusunda bir elektronik dünya düzeni gerçekleştirmeye çalışırlarken, karşılarına aldıkları bugünkü dünya düzeninin ulusları, ulus devletleri ve milliyetçi kesimleri artık bu saldırganlık gerçeğini görerek hareket etmek durumundadırlar. Aşırı zenginler özel çıkarları için her türlü saldırganlığı, baskıyı ve sömürgeciliği kendileri için hak olarak görürlerken, halk kitlelerinin ulusal çıkarlarını korumak üzere gündeme gelmiş olan milliyetçilik akımlarını en büyük düşman olarak görmektedirler. Onlara göre milliyetçilik önlenirse ve milliyetçi akımları ortadan kaldırılırsa, daha kolay sömürgecilik yapabilecekler ve böylece küresel dünya devletini kurma yolunda ulusları parçalayarak, yeni eyalet devletleri oluşturabilmenin çabası içinde olacaklardır. Milli devletlerden önce milliyetçilik ortadan kaldırılırsa, onlara göre milli devletlerde kendiliğinden yok olma noktasına geleceklerdir. Tarihsel süreç içerisinde önce devletler sonra uluslaşan devletler ve daha sonra da uluslar dünya sahnesine çıktığı için, iş sonunda küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişme ve hesaplaşma üzerinden sonuca bağlanmaya çalışılacaktır. Ne var ki ulus devletler ile ulusal toplum yapıları birbirine sıkı sıkıya bağlı oldukları için ulus devletler ve küresel şirketler arasındaki hesaplaşmaların küresel savaşlara doğru tahrik edilerek yönlendirilmesi biçiminde gelişmelerin sürdürülerek, belirli bir sonuca bağlanması noktasında yeni yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıkacağını söylemek mümkündür. Küreselleşen tekelci şirketler ile ekonomi üzerinden içi boşaltılan ulus devletlerin birbirine rakip olarak öne çıkmalarıyla, yeni dönemin savaşlarının artık eskisi gibi devletler arasında değil ama şirketler ile ulus devletler arasında tarih sahnesine çıkacağını ortaya koymaktadır.

                Bugünün ve geleceğin savaşları var olan ulus devletler ile küreselleşen tekelci şirketler arasında başlayarak devam ederken, hiçbir devlet savaştan yana olmamakta, devletler geçmişten aldıkları dersler doğrultusunda her türlü savaşa karşı çıkarak, uluslararası barış düzenini gerçekleştirmek ve korumak için her türlü özveriyi gündeme getirmektedirler. Küresel şirketler ise kapitalist sermaye grupları ya da hanedanların yönetimleri altında ulus devletlere karşı her türlü saldırı ve komplolar düzenleyerek, terör örgütleri kurarak ve profesyonel ücretli askerlerden toparlanan lejyoner orduları kurarak, bunlar aracılığı ile yeryüzü düzenini çökertecek bütün girişimleri hem finanse etmekte hem de bu tür işlerin organizasyonlarını profesyonel kadroları aracılığı ile yürütmektedirler. Milattan iki bin yıl sonra insanlık yeni bir dünya düzenine doğru daha güçlü bir yönde girmeye çalışırken, uluslara ve ulus devletlere yönelik çökertme operasyonlarına bütün dünya ülkeleri sırasıyla sahne olmaktadır. Emperyalist büyük devletlerin saldırılarına karşı çıkması gereken uluslararası kuruluşların hiçbir şey yapamaması ve var olan dünya düzeninin diğer mekanizmalarının açıktan kamu düzenlerine karşı yürütülmekte olan saldırı senaryolarına karşı hiçbir şey yapamamaları, küresel şirketlerin saldırı senaryolarına karşı ciddi bir koruyucu alternatif planın uygulama alanına getirilmesini önlemektedir. Ulus devletler üzerinden ulusal toplum yapıları ile birlikte ulusalcılık akımlarının da önlerinin kesilmek istenmesi, bu dönemin ana çelişki ve çatışma senaryolarının da içeriğini belirlemiştir.
                Yaklaşık üç yüz yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde etkili olan milliyetçilik cereyanları günümüzün ulus devletleri ile birlikte ulusal toplum yapılarının da yaratıcısı olarak etkin olmuştur. Cihan savaşları öncesinde olduğu gibi sonrasında da etkinliğini sürdüren milliyetçilik akımları bugün de eskisi gibi etkili olmakta ve dünya tarihinin gelişim çizgilerini belirlemektedir. Milliyetçiliğin birinci dönemi ilk cihan savaşı öncesinde dünya kamuoyuna yansımıştır. Savaş sonrasındaki ikinci milliyetçilik döneminde siyasal bilim araştırmalarında milliyetçilik akımları derinlemesine ele alınarak incelenmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasında Yahudiliğin merkezi coğrafyaya gelerek kendi ulus devletini kurması üzerine, üçüncü dönem milliyetçilik akımları ortaya çıkarak siyaset sahnesinde belirleyici olmaya başlamışlardır. Soğuk savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin batılı emperyalistlere karşı bir çizgide yeni bir emperyalizme yönelerek yakın çevresinde yer alan ulus devletleri tehdit etmesi üzerine, üçüncü dönem milliyetçilik cereyanları gelişerek tırmanmalar göstermiştir. Batının ve doğunun emperyalist güçlerinin ulus devletlere yönelen saldırı ve işgal politikalarına devam etmeleri üzerine, Asya ve Afrika ülkelerinin dayanışmaları doğrultusunda bir üçüncü dünya hareketi ortaya çıkarak, bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasına çaba göstermiştir. Kapitalist ve sosyalist blokların emperyalist saldırılarına karşı kendilerini korumak üzere bir araya gelen üçüncü dünya ülkeleri, üçüncü dönem milliyetçilik akımlarını örgütleyerek ve   her türlü emperyalizme karşı direnme savaşı vererek ulusal devletlerinin bağımsızlığını korumuşlardır.
                Soğuk savaş sonrasında gündeme gelen küreselleşme sürecinde ise var olan devletler, giderek artan küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendi kamu düzenlerini korumak doğrultusunda dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerini örgütleyerek yeniden öne çıkmışlardır. Bu son dönem milliyetçilik hareketleri ilk üç dönemde olduğu gibi uluslaşma süreci başlatmak, ulusal toplum yapıları oluşturmak ve ulus devlet kurmak gibi eski hedeflerle uğraşmayı bir yana bırakarak, üç yüz yıllık zaman dilimi içinde ortaya çıkmış olan ulus devletlerin korunması ve her türlü saldırılara karşı savunulması gibi farklı içerik taşıyan yeni ulusal programların hayata geçirilmesine yönelmişlerdir. Tek bir dünya devleti kurmak ve bunu da kapitalist sistemin patronlarının öncülüğünde yapmak gibi bir misyona dünya halkları yönlendirilirken, dünyanın her bölgesinde fışkırmış olan ulus devlet yapılanmaları, küresel saldırının baskısı altına sürüklenerek kendi kamu düzenlerini koruyabilmek gibi bir savunma mekanizmasını kurarak, varlıklarını koruma doğrultusunda harekete geçmişlerdir. İkinci dünya savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler gibi üst düzey bir uluslararası kurum ortaya çıkmış olan ulus devletlerin her türlü tehlike ve tehdide karşı korunarak evrensel düzeyde bir hukuk düzenlemesi gerçekleştirilmek istenmiştir. Daha önceki dönemlerde diğer devletlere karşı kendi korunmasını sağlamaya çalışan ulus devletler, küresel şirketler karşısında daha da güçlenerek varlıklarını koruma hedefine doğru yönelirlerken, dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerinin olumlu örneklerini dünya tarihine yazdırmışlardır. Ekonominin özelleştirilmesi uygulamaları ile ulus devletlerin temelleri yıkılırken, kendi ekonomisini yönetemez bir duruma düşürülmüş olan devletler, küresel şirketlerin adamlarının yönettiği uluslararası kuruluşların yönlendirdiği doğrultularda çökertilmeye çalışılırken hayatta kalma içgüdüsü bir toplumsal refleks olarak gündeme gelmiş ve her türlü saldırı sırasında ulusal yapıların daha dinamik bir çizgiye kaydırılması ile toptan çökertilme operasyonları önlenmiştir.
                 Günümüzde ulus devletler kendi varlıklarını koruyabilmek için yeni savunma ve ayakta kalma stratejileri geliştirmeye başlamıştır.  Uluslararası organizasyonlara girerek ve bunların üyesi olarak yeni çıkış noktaları arayan ulus devletler, bunların yeterli olmadığı noktalarda kendi bölgesinde bulunan ve sınır komşusu konumunda jeopolitik dayanışma şansları bulunan ulus devletler ile toplu bir dayanışma içerisine girerek bölgesel iş birliği ve güvenlik örgütlenmelerine yönelmişlerdir. Küresel emperyalistler dünyanın her bölgesine karşı saldırı stratejileri uygularken her bölgenin içinde bulunan ulus devletler bölgesel dayanışma sistemleri geliştirerek korunma ve savunma planlarını uygulama alanlarına getirebilmişlerdir. Her devletin çatısı altında yaşayan büyük topluluklar uluslaşarak çatısı altında yaşadıkları devletleri kendi ulus devletlerine dönüştürürken, bunu yapamayan diğer devletler de sınır ya da bölge komşuluğu stratejileri doğrultusunda   yakın dayanışma düzenleri oluşturarak ulusal yapıların ayakta kalabilmesi doğrultusunda yeni siyasal yapılanmaları devreye sokabilmişlerdir. Ulus devletler dış tehlikelere karşı savunma stratejilerine kayarak kendilerini koruma düzenleri kurarken hem sınırları içinde yaşayan çeşitli topluluklar ile iç dayanışmaya hem de sınırları dışında bölgede varlıklarını sürdüren çeşitli topluluklar ile de dış dayanışmaya yönelerek bölgesel dayanışma ittifakının temellerini atmışlardır. Geçmişten gelen bu gibi bölgesel iş birliği ve yapılanmalar, giderek küresel şirketlerin artan saldırı ve işgal girişimlerine karşı doğal olarak kendini koruma mekanizması olarak devreye girmiştir.
                Modern anlamda çağdaş milliyetçilik akımları on sekizinci yüzyılın başlarında Batı Avrupa devletlerinde ortaya çıkarken farklı jeopolitik bölgelerde kurulan devletlerin çatısı altında bölgelerin özelliklerine göre birbirinden çok farklı ulusal yapılanmalar görülebilmiştir. Orta çağdan modern çağlara geçişin önemli bir basamağı olan milliyetçi hareketler, bütün ülkelerde toplumsal uyanışların öncülüğünü yapmış ve bu doğrultuda aydınlanma hareketlerini her ülkede geliştirerek çağdaş ulus devletlerin yaratıcısı olmuşlardır. Orta çağdan çıkarken derebeylik kalıntılarının temizlenmesinde yarar sağlayan milliyetçilik akımları, bugün tarih sahnesinden silinmek istenen ulus devletlerin ortaya çıkışında ana hareket noktası olmuştur. Arkasında üç yüz yıllık bir gelişme süreci olduğunu bilerek hareket edildiği zaman, ulus devletler böylesine çağlar boyunca bir oluşumun yansıması olarak bugünün modern devlet düzenlerinin yaratılmasında önde gelen bir destek sağlamışlardır. Üç yüz yılda kurulabilen ve bugünkü modern siyasal yapılanmalarına  sahne olarak  uzun bir zaman dilimi içinde  gelişen ulus devletlerin , küresel şirketler öyle istiyor diye hemen yıkılmaları ya da  tarih sahnesinden silinmeleri diye bir  çökertme operasyonu istendiği gibi  anında gerçekleştirilemez . Milyonlarca nüfuslara sahip bulunan büyük ulus devletlerin tıpkı emperyalist devletler gibi geniş bürokratik yapılanmaları bulunduğu için, bu gibi büyük ve orta boy ulus devletler kendilerini yaratan ve ayakta tutan milliyetçi akımlara sahip çıkarak onları destekleyebilmektedirler. Ulus devletler bugünün saldırı ve tehdit oluşturma aşamasında, milliyetçi hareketlere güvenerek ve onlarla işbirliği ve dayanışma düzeni içine girerek var olma mücadelelerini sürdürmek zorundadırlar.  

                Yeni Ortaçağ türküleri söyleyerek beş yüz yıl öncesine gitmek ve tıpkı Ortaçağ döneminde olduğu gibi, şehir devletleri kurarak insanları yerel duygusallıklar üzerinden gelecek beklentilerine sürüklemek, küreselci emperyalist sömürgecilerin geliştirmiş olduğu stratejilerden birisi olarak sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra dünya gündeminde canlı tutulmaktadır. Ulus devlet yıkıcıları   bu hedefe ulaşabilme doğrultusunda Ortaçağ şehir devletlerini bir geçiş aşaması olarak görmektedirler. Artan nüfus çoğunluğunun belirli büyük kentlerde toplanmasıyla birlikte kendi içinde bir yerel devletleşme olgusu olarak şehir devletlerinin gündeme geleceği yeni bir bölücülük stratejisi modern çağlardan beş yüz yıl geriye giderek şehir devletlerini öne çıkararak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.  Bu nedenle üç yüz yıl boyunca uluslaşarak tek bir millet ve devlet haline gelmiş bulunan ulus devletlerin üniter yapıları, yerelci alt kimlikler üzerinden parçalanarak dünya haritası üzerinde bulunan iki yüz devlet kısa zamanda bölünerek ve parçalanarak iki bine çıkartılmaya çalışılmaktadır. Dünya nüfusu sekiz milyar üzerinden on milyara doğru genişlerken, iki yüz adet ulus devleti yeterli görmeyen küresel güçler, devlet sayısını önce iki bin eyalet devletine dönüştürmek ve daha sonra da birkaç yüz yıllık zaman dilimi içinde devlet sayısını bu kez büyük şehirler üzerinden belirlemeye çalışırken, beş bin şehir devletinin yer alacağı bir dünya haritası hazırlıklarının yapıldığı göze çarpmaktadır. İki yüz ulus devletten beş bin şehir devletine geçiş için öncelikle çözülmesi gereken sorunun ulus devletlerin ortadan kaldırılması olduğu için, bunları tarih sahnesine çıkarmış olan milliyetçilik akımının hedefe oturtulduğu yeni bir aşamaya gelinmiştir. Küresel emperyalizm her aşamada ve yerde milliyetçilik düşmanlığı yaparak ve siyasal olayları bu doğrultuda örgütleyerek, ulus devletlerin arkasında destek sağlayan milliyetçilik akımlarını tarih sahnesinden silmeye çaba göstermektedir. İşte bu nedenle aksine milliyetçilik akımlarının güçlendirilmesi gerekmektedir.
                Milliyetçiliğin tasfiye edilebilmesi için öncelikle halk kitlelerinin gözünden düşürülmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda uluslararası sermaye birikimini elinde tutan ve kontrol eden küresel sermaye, mali oligarşi olarak basın ve medya kuruluşlarını satın alarak dünya kamuoyunu oluşturan bu alandaki  çalışmaların önünü kesmekte ve bütün medya kuruluşlarını küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek  dünya haritasındaki ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda alt kimlikçilik pazarlaması üzerinden eyalet devletler , yerel  kültürler üzerinden ise şehir devletleri ortaya çıkartarak, hem ulus devletleri hem de ulusal toplum yapılarını tasfiye edebilmenin  arayışı içine girmişlerdir . Şehircilik ve eyaletcilik küresel sermayenin ekonomik gücü ile medya ve basın aracılığı ile pazarlanırken, üniter devlet yapılanmalarına karşı çıkılarak bunları yaratmış olan milliyetçilik cereyanları da medya üzerinden çeşitli suçlama senaryolarına hedef yapılmaktadır.
                Milliyetcilik akımlarının suçlanmasında en fazla kullanılan faşistlik suçlamasıdır. Ulusalcı ya da milliyetçi akımlara hemen faşist damgası vurarak bunların önünü kesmek isteyen neoliberal kesimler milliyetçilere hiç söz hakkı vermeden, konuşmadan ya da tartışmadan arkalarındaki sermaye desteğine güvenerek her gece medya kanallarında faşizm sözcüğünün papağanlığını yapmaktadırlar. Küresel sermayenin otoriter düzenine teslim olan neoliberaller ulus devlet düzenlerinin çökertilmesi doğrultusunda kamu düzeni yıkıcılığı yaparken, milliyetçi kesimlerden gelebilecek tepki ve karşı koymaları önleyebilme doğrultusunda her dakika ulusalcıları ya da milliyetçileri faşist olmakla suçlayarak, bölücü yıkıcılıklarına meşru zemin hazırlamaya çaba göstermektedirler. Her türlü orta çağ senaryosuna karşı bilimsel devrimler sonrasında gündeme getirilen milliyetçilik akımlarının bugünün modern dünyasını yaratan akımlar olduğunu görmezden gelerek faşizm suçlaması yapmak tüm insanlığı aptal yerine koymaktan öte bir anlam taşımayacaktır. İlkel kabile veya kavim düzenlerinden kurtularak milliyetçilik sayesinde çağdaş dünyanın bir parçası konumuna gelen günümüzün   devletleri, kendilerini bugünkü modern dünyanın bir parçası haline getiren milliyetçi yapılanmayı hemen dışlamaları herhalde mümkün olamayacaktır. Bütün devletler, uluslar ve halklar bugüne gelirken kazandıkları hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerdir. Hiçbir para ya maddi çıkar ulusların geleceğini satın alamayacaktır. Milliyetçilik akımlarının önünü hiçbir ekonomik ya da siyasal güç kesemeyecek ve milliyetçi akımlar yükselmeye devam edeceklerdir.
                Bugünün dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler, bir anlamda Alaettin’in lambasından çıkan dev konumundadırlar. Bir lambanın içinde iken dışarıdan görülemeyen bu dev lambadan çıktıktan sonra, giderek büyüyerek tam anlamıyla bir ulus devlet konumuna yükselmiştir. İşte bu aşamada yükselen milliyetçilik ulus devletlerin kaderini belirlemekte ve bunlara yepyeni bir gelecek sunmaktadır. Küresel emperyalizmin saldırıları ile başlayan küreselleşme döneminde neoliberal yıkıcılığa karşı dördüncü dönem milliyetçilik akımı gündeme gelmektedir. Ulus devletlerin kendi milliyetçilikleriyle küresel güçlerle baş edebilmesi son derece zor olacağı için, uluslararası alanda geliştirilecek bir yeni tür milliyetçi dayanışma ile ulus devletler, kendi evrensel yöneliş örgütlenmelerine giderek, tıpkı sosyalist enternasyonel gibi milli devletlerin öncülüğü ile teşekkül edecek milliyetçi bir enternasyonel örgütlenmesi acilen örgütlenmelidir. Sovyetler Birliği zamanında sosyalistler kendi enternasyonel yapılanmalarını    kurmuşlardır. Sosyalist sistem çöktükten sonra da Bilderberg adı altında bir kapitalist enternasyonel kurularak, küresel sermayenin dünya imparatorluğuna giden yol açılmıştır. Bugün gelinen yeni aşamada ise sosyalist sistemin dağıldığı kapitalist enternasyonelin de ulus devletlere doğru saldırıya geçtiği bir aşamaya dünya gelmiştir. Bugün sosyalistler gibi kapitalistler de haksız yere ulus devlet ve milliyetçilik karşıtlığı yapmaktadırlar. Bu nedenle dördüncü milliyetçilik döneminde artık bütün ulus devletlerin yeni bir milliyetçi enternasyonelin çatısı altında bir araya gelerek; milliyetçilik akımının haklılığını, ulus devletlerin sahip olduğu bağımsızlık statüsünü, diğer akımlara karşı milliyetçilik akımının önde gelen yönlerini bütün insanlığa açık bir dil ile anlatmaları gerektiğini  artık herkes görmektedir  Herkese milliyetçiliğin faşizm, popülizm ya da muhafazakarlık olmadığını, aksine bugünkü modern dünya ile bilimsel devrimlerin arkasında kilisenin kontrolünden  kurtulmuş  laik bir milliyetçilik  akımının bulunduğunu, tüm insanlığa anlatacak yeni bir söyleme gereksinme vardır . Bu doğrultuda her ülkede yeni akımlara, programlara ve söylemlere gereksinme vardır. Dördüncü döneminde milliyetçilik artık hızla yükselmektedir. Milliyetçilik karşıtı kesimlerin haksızlıkları ortaya çıktığı için günümüzün yükselen akımı konumuna milliyetçilik kendiliğinden gelmiştir. Yükselen milliyetçilik sayesinde ulus devletler giderek güçlenmeli ve küresel şirket saldırılarına karşı ulusal yapılar, güçlenen milliyetçiliğin önderliğinde daha adil ve eşitlikçi bir yeni dünya düzeni kurulmasına yardımcı olabilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN