5 Temmuz 2020 Pazar

YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK

               Son yıllarda dünya eskisine oranla daha hızlı bir biçimde dönerken, iki yüzyıl arasında bir geçiş dönemi yaşanıyordu. Geçen yüzyılın birikimleri teker teker öne çıkarken, içine girilmekte olan yeni yüzyılın yenilikleri de teker teker insanlığın önüne çıkıyordu. Dünya tarihinin farklı dönemleri arasındaki geçiş aşamalarının bir benzeri yeniden yaşanırken, yeni yüzyılın içine doğru yer küre yol alıyor ve böylece yeni yüzyılın gerçekleri üzerinden farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalıyordu. Geçmişin olgularının ortaya çıkardığı insanlık ve dünya yapılanması, yeni dönem koşullarında ciddi bir biçimde tartışma zemininden geçirilerek geçmişin geleceği engellemesi gibi bir durum ile yer küre karşı karşıya kalıyordu. İnsanlık bir taraftan engelleri ortadan kaldırarak dünyanın özgürce yeniçağa yönelmesini sağlamaya çalışırken, geçmişten kalan silinmeyen yapılanmaların yeni ortaya çıkan gelişmeleri ister istemez etkilediği görülmekte ve böylesine çakışma noktalarında, daha farklı bir yönlenme ile bugünün kuşakları uğraşmak zorunda kalmaktadırlar. Herkes geçmişten gelen kimliğini ve kişiliğini korumaya çaba gösterirken, bir yönü ile de gelecek yüzyıla uyum sağlayabilme doğrultusunda bir dönüşüm geçirmeye hazır olmak istiyordu. Gelecek gümbür gümbür ortaya çıkan yeni olaylar aracılığı ile gelirken, geçmişten gelen yapılar da var olan koşullara dayanarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Değişim süreci eski ile yeniyi karşı karşıya getirirken, insanlığın böylesine bir dönemeçte   ancak dönüşerek varlığını koruyabileceği gibi yeni bir durum   gündeme geliyordu.

                Yeni dönem de şimdiye kadar yaşanan insanlık tarihi geride bırakılarak eskisinden çok farklı olacak yepyeni bir dünya düzeni için yollara çıkıldığı vurgulanırken, insanoğlu bir yönü ile geçmişten koparılmaya çalışılmakta ve şimdiye kadar alışık olmayan bir biçimde geçmişten çok farklı bir duruma doğru dünya halkları yönlendiriliyordu. Toplumlar  şimdiye kadar alışıldığı biçimde bir devletler arası çekişmeden ziyade ekonomik alan  kullanılarak dışarıdan yapılan baskı ve dayatmalar ile ayağa kaldırılarak, yeni dönemin koşullarını kabul etmeye doğru yönlendirilirken, dünya kamuoyunun bilmediği ya da farkına varamadığı bazı yenilikler de değişim ya da dönüşüm programları adı altında  öne çıkarılıyordu . Yirmi birinci yüzyıla kadar yaşanan değişim süreçleri içinde bir çok yenilikler ile karşılaşan insanoğlunun , hiç de hesaba katamadığı bir yeni yapılanma elektronik devrimi adı altında önce  masum bir biçimde  daktiloları kaldırarak yerine bilgisayar makinalarının koyarak  başlanan ve daha sonra da yeni kurulan elektronik sistem üzerinden,  haberleşmeyi de içine alan bir yeni sistem cep telefonları ve bilgisayarlar arasında teknik bağlantılar oluşturularak  insanlığa kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Önceleri bilgisayar makinalarını sahip olduğu teknolojik üstünlük nedeniyle, masum bir biçimde daktilolar yerine benimsemek durumunda kalan insanoğlu yeni aletleri kullanmaya başladıktan sonra hem çalışma ortamında büyük bir rahatlığa kavuşuyor hem de bu yeni bağlantı üzerinden dünya çapında kurulmuş olan elektronik sistemin bir bağımlısı ya da uydusu konumuna geliyordu. Elektronik sistemin bir parçası olan insanlar hem bilgisayarlar hem de telefonlar üzerinden küresel dünya devleti yapılanmasına giden yolda hızla kontrol ve dış denetim ağlarının içine doğru düşerken, artık ülke vatandaşları merkezi devletin yönetimi ve yönlendirmesi dışına çıkarak, küresel bir dünya düzeni oluşumu içerisinde ulus devletleri ortadan kaldıran dünya devleti oluşumuna yardımcı olmak gibi beklenmeyen bir yeni durumla karşılaşıyorlardı.
                Bugünkü dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler son üç yüz yıllık siyasal gelişmelerin ürünüdür. İnsanlık önce Asya sonra da Avrupa’da yaşamını sürdürürken, hızla gelip geçen çağlar ve dönemler on beşinci yüzyıla kadar devam etmiş ve bu aşamadan sonra insanlık okyanuslara açılarak yer kürenin her tarafını önce keşfetmiş sonra da yerleşmiştir. Milattan önceki yüzyıllarda Mezapotamya, bölgesinde ortaya çıkan yerleşim olgusu göçebeliğe son verirken, insanların da doğdukları bölge ile yakınlık kurmasına giden yolda yer kürenin belirli alanlarında yeni yerleşim düzenleri oluşturulmaya başlanmıştır. Avrupa merkezli emperyal devletler sömürgecilik yaptıkça beş kıtaya birden yayılarak, önce sömürgelerini kuruyorlar daha sonra da bunları devletleştirerek zaman içerisinde bir merkeze bağlı biçimde uluslaşmalarına giden yol açılıyordu. Böylesine bir oluşum sürecinde on beşinci yüzyıl önemli bir dönemeç noktası oluyor. İnsanlığın bir kısmı okyanuslara açılarak yeni kıtalarda yeni ülkeler kurarken, geride kalanları da bilimsel devrimlere yönelerek aydınlanma görünümlü bir çağdaşlaşma oluşumunu insanlığın önüne çıkarıyorlardı. Bu aşamada  insanlar  kıtaları dolaştıkça yeni buldukları yerlere yerleşiyorlardı . Bu tür yerleşimler üç asırlık bir dönemde ortak kültür ve tarih oluşumuna katkı sağladığı için uluslaşma olgusunun zaman içerisinde bir sosyolojik oluşum olarak tamamlanmasını sağlıyordu.
                Avrupa kıtası bilimsel devrimlerin merkezi, sömürgeciliğin kaynağı ve ortak kültürlerin oluşumunun öncüsü olarak öne çıktığı zaman, yirminci yüzyıla kadar dünyadaki bütün değişimlerin çıkış noktası olarak belirleyici oluyordu. Belirli yerlere yerleşen insan toplulukları zaman içerisinde sahip oldukları ortak ülke, devlet, kültür, pazar ve gelecek gibi ana unsurların etkisi altında ulusal yapılanma sürecine doğru yol alıyorlardı. Her ulusun oluşumundaki ortak ögelerin canlandırdığı uluslaşma süreçleri, üç yüz yıllık bir gelişim döneminden sonra modern dünyanın toplumsal yapısı olarak ulusları tarih sahnesine çıkarıyordu. Avrupa’da Milat döneminde başlamış olan din kavgaları zaman içerisinde geride bırakılırken, Westfalya antlaşması ile krallıkların merkezi otoriteleri tanınarak her ülkenin sınırları içinde kalan kendi yurdu üzerinde kraliyet merkezi olarak seçilen şehirler, başkentler olarak yeni ulus devletlerin merkezi statüsüne geliyorlardı. 1648 tarihli Westfalya Antlaşmasında oluşturulan yeni yapılanma doğrultusundaki gelişmeler, 1789 tarihli Fransız devrimine giden yolu açıyordu. Krallıklardan ulus devletlere doğru geçilirken Fransız devrimi krallığı kaldırarak cumhuriyet rejimine geçiyordu. Krallık rejimi hanedanın tahttan inmesi ile birlikte halkın eline geçiyor ve bu aşamada da uluslaşan halk kitlelerinin ilan ettikleri ulusal egemenlik düzeni, dış dünyaya karşı ilan edilen cumhuriyet rejiminin siyasal yapılanması olarak, yeni devletin kuruluşunu resmen ilan ediyordu. İşte bu süreç içerisinde devletlerin desteği ile halk kitleleri içinde milliyetçilik cereyanları ortaya çıkıyor ve ülkelerin siyasal kaderlerinin belirlenmesi sırasında etkin roller oynuyordu. Üç yüz yıllık bir zaman dilimi içinde on beşinci asırdan on sekizinci yüzyıla kadar ulusal süreçler tamamlanıyor ve on dokuzuncu yüzyılda ortaya bir ulus devletler dünyası çıkıyordu. Bu devletlerin içinde büyük alanlara yayılanlarının bir kısmı emperyalizme yönelerek sömürgecilik yapıyor, küçük ve orta boyda kurulmuş olanları ise bu tür emperyalizmin sömürgeleri olarak harita üzerinde kendilerine yer bulabiliyorlardı.

                Devletlerin uluslaşmasından sonra, on dokuzuncu yüzyılda hem devletler hem de uluslar birbirleriyle büyük rekabetlere kalkışınca, yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık iki büyük cihan savaşı geçirince, dünya haritasının değişmesine yol açan gelişmeler ile karşı karşıya kalınmıştır. Savaşlar sırasında ortaya çıkan yeni yapılanmalar, yirmi birinci yüzyıla geçerken gene önem kazanmıştır. İki kutuplu dünyaya son verilirken tek kutuplu bir dünya etrafında bütün ulus devletleri çatısı altında toparlayabilmenin arayışı dünya politikasının ana ekseni haline gelmiş ve bu doğrultuda tek bir dünya hegemonyası altında bir araya gelecek yollar küreselleşme adı altında gündeme getirilmeye çalışılmıştır. Avrupa ülkelerinin eski sömürgeleri ile birlikte sosyalist sistemin üyesi olan bütün devletler dışa açılırken, tek merkezli bir küreselleşme projesi çok uluslu tekelci şirketler tarafından dünya halklarına karşı pompalanmıştır. Küresel şirketler yeni dönemde ulus devletlere karşı savaş açarken en çok karşı çıktıkları olgu milliyetçilik akımları olmuştur. Ulus devletleri tarih sahnesinden silmeye çaba gösterenler, gördükleri her yerde milliyetçilik akımlarının da en önde gelen düşmanları olmuşlardır. On beşinci yüzyıldan bu yana dünyayı yöneten kapitalist kesimler imparatorlukları ortadan kaldırmak üzere ulus devletleri piyasaya çıkararak desteklemişlerdir. O dönemlerde yirmi krallıktan iki yüz ulus devlet çıkararak büyük siyasal yapıları parçalayan kapitalist merkezler, bugün de eski parçalama alışkanlıklarını sürdürerek şimdi de iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devleti çıkarabilmenin arayışı içine girmişlerdir.
                İnsanlığın uzaya açıldığı dönem olarak yirmi birinci yüzyıl açıklanırken, uzaydaki tüm gezegenler de olduğu gibi tek bir dünya olarak uzaya açılım gündeme getirilmekte ve bütün dünya devletlerinin tek bir merkeze bağlanmaları doğrultusunda, geçen asırlardaki bölücülük girişimlerine benzer biçimde açıktan küresel tekelci şirketlerin denetimi altında, dünya piyasaları üzerinden ulus devletlerin parçalanmaları öne çıkarılmaktadır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasındakine benzer bir durum günümüzde ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş amacıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bugün gelinen yeni aşamada sosyalist bloktan sonra kapitalist blok da dağılma noktasına gelmiştir.  Amerika ve Avrupa arasındaki ilişkiler giderek karmaşık bir duruma gelirken iki kıta devleti de kendilerini yeni dünya hükümranlığının merkezi olarak ilan etmeye çalışmaktadırlar. Ne var ki Amerikan gücü Avrupa gücünü adam yerine koymazken, şimdi de Asya güçleri kendilerinin hegemon güç olacağı yeni bir dünya düzeni için mücadele etmektedirler. Bu aşamada Avrupa ve Amerika eski güçlerini daha da etkinleştirerek, kendilerinin merkezinde yer alacağı bir yeni düzeni Asya ve Afrika ülkelerine dayatmaktadırlar. Ulus devletler arasındaki çekişmelerin dünyayı cihan savaşlarına götürdüğü gibi, bugün de küresel şirketlerin ulus devletlere yönelen baskı ve şiddet uygulamaları ile bugünün koşullarında bir üçüncü dünya savaşı çıkartılarak bütün siyasal yapılanmaların çökertilmesinin hedeflendiği görülmektedir. Tarih biliminin verileri doğrultusunda dünyanın iki kez göz göre göre cihan savaşına sürüklendiği gibi, bugün de bunların bir benzeri farklı bir konjonktürden yararlanılarak üçüncü dünya savaşı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.  Avrupa, Asya, Afrika kıtalarında var olan bütün devletlerin parçalanarak küçültülebilmesi için açıkça bir üçüncü dünya savaşı çığırtkanlığı, küresel şirketler ve silah kuruluşları aracılığı ile dünya kamuoyuna yönelik bir biçimde tırmandırılmaya çalışılmaktadır. Önceleri halk kitlelerinin gözlerinden kaçırılan bu durum zaman içerisinde yaşanan olayların birbirini izlemesi üzerine artık herkes için kesinlik kazanmıştır.
                Bugünün dünyasında tüm insanlık bir avuç aşırı zengin kapitalistin hegemonyasına teslim edilmeye çalışılmaktadır. Para obezi aşırı zenginler kendi çıkarları doğrultusunda bir elektronik dünya düzeni gerçekleştirmeye çalışırlarken, karşılarına aldıkları bugünkü dünya düzeninin ulusları, ulus devletleri ve milliyetçi kesimleri artık bu saldırganlık gerçeğini görerek hareket etmek durumundadırlar. Aşırı zenginler özel çıkarları için her türlü saldırganlığı, baskıyı ve sömürgeciliği kendileri için hak olarak görürlerken, halk kitlelerinin ulusal çıkarlarını korumak üzere gündeme gelmiş olan milliyetçilik akımlarını en büyük düşman olarak görmektedirler. Onlara göre milliyetçilik önlenirse ve milliyetçi akımları ortadan kaldırılırsa, daha kolay sömürgecilik yapabilecekler ve böylece küresel dünya devletini kurma yolunda ulusları parçalayarak, yeni eyalet devletleri oluşturabilmenin çabası içinde olacaklardır. Milli devletlerden önce milliyetçilik ortadan kaldırılırsa, onlara göre milli devletlerde kendiliğinden yok olma noktasına geleceklerdir. Tarihsel süreç içerisinde önce devletler sonra uluslaşan devletler ve daha sonra da uluslar dünya sahnesine çıktığı için, iş sonunda küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişme ve hesaplaşma üzerinden sonuca bağlanmaya çalışılacaktır. Ne var ki ulus devletler ile ulusal toplum yapıları birbirine sıkı sıkıya bağlı oldukları için ulus devletler ve küresel şirketler arasındaki hesaplaşmaların küresel savaşlara doğru tahrik edilerek yönlendirilmesi biçiminde gelişmelerin sürdürülerek, belirli bir sonuca bağlanması noktasında yeni yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıkacağını söylemek mümkündür. Küreselleşen tekelci şirketler ile ekonomi üzerinden içi boşaltılan ulus devletlerin birbirine rakip olarak öne çıkmalarıyla, yeni dönemin savaşlarının artık eskisi gibi devletler arasında değil ama şirketler ile ulus devletler arasında tarih sahnesine çıkacağını ortaya koymaktadır.

                Bugünün ve geleceğin savaşları var olan ulus devletler ile küreselleşen tekelci şirketler arasında başlayarak devam ederken, hiçbir devlet savaştan yana olmamakta, devletler geçmişten aldıkları dersler doğrultusunda her türlü savaşa karşı çıkarak, uluslararası barış düzenini gerçekleştirmek ve korumak için her türlü özveriyi gündeme getirmektedirler. Küresel şirketler ise kapitalist sermaye grupları ya da hanedanların yönetimleri altında ulus devletlere karşı her türlü saldırı ve komplolar düzenleyerek, terör örgütleri kurarak ve profesyonel ücretli askerlerden toparlanan lejyoner orduları kurarak, bunlar aracılığı ile yeryüzü düzenini çökertecek bütün girişimleri hem finanse etmekte hem de bu tür işlerin organizasyonlarını profesyonel kadroları aracılığı ile yürütmektedirler. Milattan iki bin yıl sonra insanlık yeni bir dünya düzenine doğru daha güçlü bir yönde girmeye çalışırken, uluslara ve ulus devletlere yönelik çökertme operasyonlarına bütün dünya ülkeleri sırasıyla sahne olmaktadır. Emperyalist büyük devletlerin saldırılarına karşı çıkması gereken uluslararası kuruluşların hiçbir şey yapamaması ve var olan dünya düzeninin diğer mekanizmalarının açıktan kamu düzenlerine karşı yürütülmekte olan saldırı senaryolarına karşı hiçbir şey yapamamaları, küresel şirketlerin saldırı senaryolarına karşı ciddi bir koruyucu alternatif planın uygulama alanına getirilmesini önlemektedir. Ulus devletler üzerinden ulusal toplum yapıları ile birlikte ulusalcılık akımlarının da önlerinin kesilmek istenmesi, bu dönemin ana çelişki ve çatışma senaryolarının da içeriğini belirlemiştir.
                Yaklaşık üç yüz yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde etkili olan milliyetçilik cereyanları günümüzün ulus devletleri ile birlikte ulusal toplum yapılarının da yaratıcısı olarak etkin olmuştur. Cihan savaşları öncesinde olduğu gibi sonrasında da etkinliğini sürdüren milliyetçilik akımları bugün de eskisi gibi etkili olmakta ve dünya tarihinin gelişim çizgilerini belirlemektedir. Milliyetçiliğin birinci dönemi ilk cihan savaşı öncesinde dünya kamuoyuna yansımıştır. Savaş sonrasındaki ikinci milliyetçilik döneminde siyasal bilim araştırmalarında milliyetçilik akımları derinlemesine ele alınarak incelenmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasında Yahudiliğin merkezi coğrafyaya gelerek kendi ulus devletini kurması üzerine, üçüncü dönem milliyetçilik akımları ortaya çıkarak siyaset sahnesinde belirleyici olmaya başlamışlardır. Soğuk savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin batılı emperyalistlere karşı bir çizgide yeni bir emperyalizme yönelerek yakın çevresinde yer alan ulus devletleri tehdit etmesi üzerine, üçüncü dönem milliyetçilik cereyanları gelişerek tırmanmalar göstermiştir. Batının ve doğunun emperyalist güçlerinin ulus devletlere yönelen saldırı ve işgal politikalarına devam etmeleri üzerine, Asya ve Afrika ülkelerinin dayanışmaları doğrultusunda bir üçüncü dünya hareketi ortaya çıkarak, bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasına çaba göstermiştir. Kapitalist ve sosyalist blokların emperyalist saldırılarına karşı kendilerini korumak üzere bir araya gelen üçüncü dünya ülkeleri, üçüncü dönem milliyetçilik akımlarını örgütleyerek ve   her türlü emperyalizme karşı direnme savaşı vererek ulusal devletlerinin bağımsızlığını korumuşlardır.
                Soğuk savaş sonrasında gündeme gelen küreselleşme sürecinde ise var olan devletler, giderek artan küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendi kamu düzenlerini korumak doğrultusunda dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerini örgütleyerek yeniden öne çıkmışlardır. Bu son dönem milliyetçilik hareketleri ilk üç dönemde olduğu gibi uluslaşma süreci başlatmak, ulusal toplum yapıları oluşturmak ve ulus devlet kurmak gibi eski hedeflerle uğraşmayı bir yana bırakarak, üç yüz yıllık zaman dilimi içinde ortaya çıkmış olan ulus devletlerin korunması ve her türlü saldırılara karşı savunulması gibi farklı içerik taşıyan yeni ulusal programların hayata geçirilmesine yönelmişlerdir. Tek bir dünya devleti kurmak ve bunu da kapitalist sistemin patronlarının öncülüğünde yapmak gibi bir misyona dünya halkları yönlendirilirken, dünyanın her bölgesinde fışkırmış olan ulus devlet yapılanmaları, küresel saldırının baskısı altına sürüklenerek kendi kamu düzenlerini koruyabilmek gibi bir savunma mekanizmasını kurarak, varlıklarını koruma doğrultusunda harekete geçmişlerdir. İkinci dünya savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler gibi üst düzey bir uluslararası kurum ortaya çıkmış olan ulus devletlerin her türlü tehlike ve tehdide karşı korunarak evrensel düzeyde bir hukuk düzenlemesi gerçekleştirilmek istenmiştir. Daha önceki dönemlerde diğer devletlere karşı kendi korunmasını sağlamaya çalışan ulus devletler, küresel şirketler karşısında daha da güçlenerek varlıklarını koruma hedefine doğru yönelirlerken, dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerinin olumlu örneklerini dünya tarihine yazdırmışlardır. Ekonominin özelleştirilmesi uygulamaları ile ulus devletlerin temelleri yıkılırken, kendi ekonomisini yönetemez bir duruma düşürülmüş olan devletler, küresel şirketlerin adamlarının yönettiği uluslararası kuruluşların yönlendirdiği doğrultularda çökertilmeye çalışılırken hayatta kalma içgüdüsü bir toplumsal refleks olarak gündeme gelmiş ve her türlü saldırı sırasında ulusal yapıların daha dinamik bir çizgiye kaydırılması ile toptan çökertilme operasyonları önlenmiştir.
                 Günümüzde ulus devletler kendi varlıklarını koruyabilmek için yeni savunma ve ayakta kalma stratejileri geliştirmeye başlamıştır.  Uluslararası organizasyonlara girerek ve bunların üyesi olarak yeni çıkış noktaları arayan ulus devletler, bunların yeterli olmadığı noktalarda kendi bölgesinde bulunan ve sınır komşusu konumunda jeopolitik dayanışma şansları bulunan ulus devletler ile toplu bir dayanışma içerisine girerek bölgesel iş birliği ve güvenlik örgütlenmelerine yönelmişlerdir. Küresel emperyalistler dünyanın her bölgesine karşı saldırı stratejileri uygularken her bölgenin içinde bulunan ulus devletler bölgesel dayanışma sistemleri geliştirerek korunma ve savunma planlarını uygulama alanlarına getirebilmişlerdir. Her devletin çatısı altında yaşayan büyük topluluklar uluslaşarak çatısı altında yaşadıkları devletleri kendi ulus devletlerine dönüştürürken, bunu yapamayan diğer devletler de sınır ya da bölge komşuluğu stratejileri doğrultusunda   yakın dayanışma düzenleri oluşturarak ulusal yapıların ayakta kalabilmesi doğrultusunda yeni siyasal yapılanmaları devreye sokabilmişlerdir. Ulus devletler dış tehlikelere karşı savunma stratejilerine kayarak kendilerini koruma düzenleri kurarken hem sınırları içinde yaşayan çeşitli topluluklar ile iç dayanışmaya hem de sınırları dışında bölgede varlıklarını sürdüren çeşitli topluluklar ile de dış dayanışmaya yönelerek bölgesel dayanışma ittifakının temellerini atmışlardır. Geçmişten gelen bu gibi bölgesel iş birliği ve yapılanmalar, giderek küresel şirketlerin artan saldırı ve işgal girişimlerine karşı doğal olarak kendini koruma mekanizması olarak devreye girmiştir.
                Modern anlamda çağdaş milliyetçilik akımları on sekizinci yüzyılın başlarında Batı Avrupa devletlerinde ortaya çıkarken farklı jeopolitik bölgelerde kurulan devletlerin çatısı altında bölgelerin özelliklerine göre birbirinden çok farklı ulusal yapılanmalar görülebilmiştir. Orta çağdan modern çağlara geçişin önemli bir basamağı olan milliyetçi hareketler, bütün ülkelerde toplumsal uyanışların öncülüğünü yapmış ve bu doğrultuda aydınlanma hareketlerini her ülkede geliştirerek çağdaş ulus devletlerin yaratıcısı olmuşlardır. Orta çağdan çıkarken derebeylik kalıntılarının temizlenmesinde yarar sağlayan milliyetçilik akımları, bugün tarih sahnesinden silinmek istenen ulus devletlerin ortaya çıkışında ana hareket noktası olmuştur. Arkasında üç yüz yıllık bir gelişme süreci olduğunu bilerek hareket edildiği zaman, ulus devletler böylesine çağlar boyunca bir oluşumun yansıması olarak bugünün modern devlet düzenlerinin yaratılmasında önde gelen bir destek sağlamışlardır. Üç yüz yılda kurulabilen ve bugünkü modern siyasal yapılanmalarına  sahne olarak  uzun bir zaman dilimi içinde  gelişen ulus devletlerin , küresel şirketler öyle istiyor diye hemen yıkılmaları ya da  tarih sahnesinden silinmeleri diye bir  çökertme operasyonu istendiği gibi  anında gerçekleştirilemez . Milyonlarca nüfuslara sahip bulunan büyük ulus devletlerin tıpkı emperyalist devletler gibi geniş bürokratik yapılanmaları bulunduğu için, bu gibi büyük ve orta boy ulus devletler kendilerini yaratan ve ayakta tutan milliyetçi akımlara sahip çıkarak onları destekleyebilmektedirler. Ulus devletler bugünün saldırı ve tehdit oluşturma aşamasında, milliyetçi hareketlere güvenerek ve onlarla işbirliği ve dayanışma düzeni içine girerek var olma mücadelelerini sürdürmek zorundadırlar.  

                Yeni Ortaçağ türküleri söyleyerek beş yüz yıl öncesine gitmek ve tıpkı Ortaçağ döneminde olduğu gibi, şehir devletleri kurarak insanları yerel duygusallıklar üzerinden gelecek beklentilerine sürüklemek, küreselci emperyalist sömürgecilerin geliştirmiş olduğu stratejilerden birisi olarak sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra dünya gündeminde canlı tutulmaktadır. Ulus devlet yıkıcıları   bu hedefe ulaşabilme doğrultusunda Ortaçağ şehir devletlerini bir geçiş aşaması olarak görmektedirler. Artan nüfus çoğunluğunun belirli büyük kentlerde toplanmasıyla birlikte kendi içinde bir yerel devletleşme olgusu olarak şehir devletlerinin gündeme geleceği yeni bir bölücülük stratejisi modern çağlardan beş yüz yıl geriye giderek şehir devletlerini öne çıkararak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.  Bu nedenle üç yüz yıl boyunca uluslaşarak tek bir millet ve devlet haline gelmiş bulunan ulus devletlerin üniter yapıları, yerelci alt kimlikler üzerinden parçalanarak dünya haritası üzerinde bulunan iki yüz devlet kısa zamanda bölünerek ve parçalanarak iki bine çıkartılmaya çalışılmaktadır. Dünya nüfusu sekiz milyar üzerinden on milyara doğru genişlerken, iki yüz adet ulus devleti yeterli görmeyen küresel güçler, devlet sayısını önce iki bin eyalet devletine dönüştürmek ve daha sonra da birkaç yüz yıllık zaman dilimi içinde devlet sayısını bu kez büyük şehirler üzerinden belirlemeye çalışırken, beş bin şehir devletinin yer alacağı bir dünya haritası hazırlıklarının yapıldığı göze çarpmaktadır. İki yüz ulus devletten beş bin şehir devletine geçiş için öncelikle çözülmesi gereken sorunun ulus devletlerin ortadan kaldırılması olduğu için, bunları tarih sahnesine çıkarmış olan milliyetçilik akımının hedefe oturtulduğu yeni bir aşamaya gelinmiştir. Küresel emperyalizm her aşamada ve yerde milliyetçilik düşmanlığı yaparak ve siyasal olayları bu doğrultuda örgütleyerek, ulus devletlerin arkasında destek sağlayan milliyetçilik akımlarını tarih sahnesinden silmeye çaba göstermektedir. İşte bu nedenle aksine milliyetçilik akımlarının güçlendirilmesi gerekmektedir.
                Milliyetçiliğin tasfiye edilebilmesi için öncelikle halk kitlelerinin gözünden düşürülmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda uluslararası sermaye birikimini elinde tutan ve kontrol eden küresel sermaye, mali oligarşi olarak basın ve medya kuruluşlarını satın alarak dünya kamuoyunu oluşturan bu alandaki  çalışmaların önünü kesmekte ve bütün medya kuruluşlarını küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek  dünya haritasındaki ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda alt kimlikçilik pazarlaması üzerinden eyalet devletler , yerel  kültürler üzerinden ise şehir devletleri ortaya çıkartarak, hem ulus devletleri hem de ulusal toplum yapılarını tasfiye edebilmenin  arayışı içine girmişlerdir . Şehircilik ve eyaletcilik küresel sermayenin ekonomik gücü ile medya ve basın aracılığı ile pazarlanırken, üniter devlet yapılanmalarına karşı çıkılarak bunları yaratmış olan milliyetçilik cereyanları da medya üzerinden çeşitli suçlama senaryolarına hedef yapılmaktadır.
                Milliyetcilik akımlarının suçlanmasında en fazla kullanılan faşistlik suçlamasıdır. Ulusalcı ya da milliyetçi akımlara hemen faşist damgası vurarak bunların önünü kesmek isteyen neoliberal kesimler milliyetçilere hiç söz hakkı vermeden, konuşmadan ya da tartışmadan arkalarındaki sermaye desteğine güvenerek her gece medya kanallarında faşizm sözcüğünün papağanlığını yapmaktadırlar. Küresel sermayenin otoriter düzenine teslim olan neoliberaller ulus devlet düzenlerinin çökertilmesi doğrultusunda kamu düzeni yıkıcılığı yaparken, milliyetçi kesimlerden gelebilecek tepki ve karşı koymaları önleyebilme doğrultusunda her dakika ulusalcıları ya da milliyetçileri faşist olmakla suçlayarak, bölücü yıkıcılıklarına meşru zemin hazırlamaya çaba göstermektedirler. Her türlü orta çağ senaryosuna karşı bilimsel devrimler sonrasında gündeme getirilen milliyetçilik akımlarının bugünün modern dünyasını yaratan akımlar olduğunu görmezden gelerek faşizm suçlaması yapmak tüm insanlığı aptal yerine koymaktan öte bir anlam taşımayacaktır. İlkel kabile veya kavim düzenlerinden kurtularak milliyetçilik sayesinde çağdaş dünyanın bir parçası konumuna gelen günümüzün   devletleri, kendilerini bugünkü modern dünyanın bir parçası haline getiren milliyetçi yapılanmayı hemen dışlamaları herhalde mümkün olamayacaktır. Bütün devletler, uluslar ve halklar bugüne gelirken kazandıkları hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerdir. Hiçbir para ya maddi çıkar ulusların geleceğini satın alamayacaktır. Milliyetçilik akımlarının önünü hiçbir ekonomik ya da siyasal güç kesemeyecek ve milliyetçi akımlar yükselmeye devam edeceklerdir.
                Bugünün dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler, bir anlamda Alaettin’in lambasından çıkan dev konumundadırlar. Bir lambanın içinde iken dışarıdan görülemeyen bu dev lambadan çıktıktan sonra, giderek büyüyerek tam anlamıyla bir ulus devlet konumuna yükselmiştir. İşte bu aşamada yükselen milliyetçilik ulus devletlerin kaderini belirlemekte ve bunlara yepyeni bir gelecek sunmaktadır. Küresel emperyalizmin saldırıları ile başlayan küreselleşme döneminde neoliberal yıkıcılığa karşı dördüncü dönem milliyetçilik akımı gündeme gelmektedir. Ulus devletlerin kendi milliyetçilikleriyle küresel güçlerle baş edebilmesi son derece zor olacağı için, uluslararası alanda geliştirilecek bir yeni tür milliyetçi dayanışma ile ulus devletler, kendi evrensel yöneliş örgütlenmelerine giderek, tıpkı sosyalist enternasyonel gibi milli devletlerin öncülüğü ile teşekkül edecek milliyetçi bir enternasyonel örgütlenmesi acilen örgütlenmelidir. Sovyetler Birliği zamanında sosyalistler kendi enternasyonel yapılanmalarını    kurmuşlardır. Sosyalist sistem çöktükten sonra da Bilderberg adı altında bir kapitalist enternasyonel kurularak, küresel sermayenin dünya imparatorluğuna giden yol açılmıştır. Bugün gelinen yeni aşamada ise sosyalist sistemin dağıldığı kapitalist enternasyonelin de ulus devletlere doğru saldırıya geçtiği bir aşamaya dünya gelmiştir. Bugün sosyalistler gibi kapitalistler de haksız yere ulus devlet ve milliyetçilik karşıtlığı yapmaktadırlar. Bu nedenle dördüncü milliyetçilik döneminde artık bütün ulus devletlerin yeni bir milliyetçi enternasyonelin çatısı altında bir araya gelerek; milliyetçilik akımının haklılığını, ulus devletlerin sahip olduğu bağımsızlık statüsünü, diğer akımlara karşı milliyetçilik akımının önde gelen yönlerini bütün insanlığa açık bir dil ile anlatmaları gerektiğini  artık herkes görmektedir  Herkese milliyetçiliğin faşizm, popülizm ya da muhafazakarlık olmadığını, aksine bugünkü modern dünya ile bilimsel devrimlerin arkasında kilisenin kontrolünden  kurtulmuş  laik bir milliyetçilik  akımının bulunduğunu, tüm insanlığa anlatacak yeni bir söyleme gereksinme vardır . Bu doğrultuda her ülkede yeni akımlara, programlara ve söylemlere gereksinme vardır. Dördüncü döneminde milliyetçilik artık hızla yükselmektedir. Milliyetçilik karşıtı kesimlerin haksızlıkları ortaya çıktığı için günümüzün yükselen akımı konumuna milliyetçilik kendiliğinden gelmiştir. Yükselen milliyetçilik sayesinde ulus devletler giderek güçlenmeli ve küresel şirket saldırılarına karşı ulusal yapılar, güçlenen milliyetçiliğin önderliğinde daha adil ve eşitlikçi bir yeni dünya düzeni kurulmasına yardımcı olabilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


               

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder