16 Haziran 2021 Çarşamba

SOSYAL SÖZLEŞMEDEN TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİNE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 SOSYAL SÖZLEŞMEDEN TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİNE

                Bu dünyada insanları diğer canlılardan ayıran olay, insanoğlunun hemcinsleri ile birlikte düzenli bir toplum düzeni içinde yaşamasıdır. İnsanlar bunu sahip oldukları akıl ve benzeri yetenekler ile gerçekleştirdikleri için, bugün yeryüzünde sekiz milyar insan iki yüz yirmi devletin çatısı altında bir toplumsal düzen içinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yeryüzünde yaşayan diğer canlılar insanlarda olduğu gibi bir akıl ve beyin yeteneklerine sahip olamadıkları için, bu alanda insanlardan geride kalmakta ve dünya gezegeninin egemen gücü olarak insanoğlu, yirmi birinci yüzyılda varlığını sürdürerek ve geleceğe dönük bir gelişme çizgisi doğrultusunda kendisini geliştirerek, yeni dünya düzeninin hem hazırlayıcısı hem de kurucusu olabilmektedir. Böylesine bir oluşumu, akıl ve fikir sahibi insanlar hazırlarken, yeryüzünün diğer canlıları neyin ne olduğunu bilmeden önlerine gelen değişim ve dönüşüm olgusunun rüzgarlarına kapılarak ve değişen yeryüzü düzenine ayak uydurmaya çaba göstererek, bütünüyle ayakta kalabilmenin arayışı içine girmektedirler. Yeryüzünün geçmişine bakıldığı zaman böylesine bir oluşumun, binlerce yıl öncesinde ortaya çıkarak günümüze kadar devam edip geldiği anlaşılmaktadır. Devletlerin tarihi incelendiği zaman bu durum ortaya çıkmaktadır.

                Doğuştan bir sosyal hayvan olarak dünyaya gelen insanoğlu, genel olarak hemcinsleri ile birlikte yaşamayı ve toplu halde bir yaşam düzenini tercih ederek yüzyıllarca toplumsal bir düzen altında var olabilmenin ve yaşam düzeni kurabilmenin çeşitli örneklerini zamanla ortaya koymuşlardır.  İnsanlık tarihi devletleşme süreçleri açısından ele alınarak incelendiğinde, ilkel toplum düzenleri ortaya çıkmakta ve bunların devam ederek yaşamasını sağlayan ilkel devlet düzenleri, bu durumu yansıtan ana örnekler olarak tarihin başlangıç dönemindeki yerlerini almışlardır. Yıllar geçtikçe ilkel toplum düzenleri de gelişmeler göstererek ortaçağ dönemine doğru yol alırken, ilkel toplumların yerini din kurallarına dayalı yeni bir yaşam düzeni almaya başlamıştır. Tek tanrılı dinlerin tarih sahnesine çıkarak, hızla yeryüzünün her tarafına doğru gelişmeler gösterdiği görülmüş ve daha sonraları da kilisenin öncülüğünde din adamları yönetimini hedefleyen insan toplulukları, sırasıyla ilkel toplum yapısından dinsel toplum düzenine geçerek, tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. Bu tür bir düzene geçmeden önce ilkel toplumlar incelendiğinde, sürü halinde diğer canlılar ile birlikte yaşayan insan toplumlarının, içlerindeki en güçlü adamın yönetimi altına girdikleri ve diğer güçlü insanlar ile var olan geçmişten gelen toplumsal düzenlerin dönüşümünün ortaya çıkmasıyla da güç kavramının sürüler halinde yaşamakta olan insan toplumlarının dönüşümünde en etkili faktör olarak öne çıktığı görülmektedir. Güçlü insanlar, bu aşamada öne çıkarak ve çeşitli toplulukları arkasına alarak, geleceğin toplum düzeninin oluşumunda etkili olabilmenin yollarını aramışlardır. Kuvvetli insanlar sahip oldukları güç aracılığı ile bulundukları toplumları yönetmeye başlarken, aynı zamanda kurulu bir düzenin oluşumunu gündeme getiren din adamlarının önderliği ile karşılaşmışlardır. Bin yıllık ortaçağ döneminde dinin egemenliği kilise üzerinden yaygınlık kazanırken, ilkel toplumlarda görülen güç faktörü geride kalmıştır. Kaba kuvvetten dinin egemenliğine geçerken, insanoğlu yazının keşfi sayesinde okumaya başlamış ve böylece içinde bulundukları dünya düzeni ile hayat olgusu üzerine düşünmeye başlayarak bilim olgusunun öne çıkmasını sağlayan büyük bir değişim, ilk ve ortaçağlardan sonra yeni ve yakın çağlara doğru gelişip ilerlerken, akıl ve fikir sahibi olarak insanoğlu geçmişten gelen bütün bilgileri bir araya getirerek bilim denilen disiplini öne çıkarmıştır. İnsanlar kaba güçten sonra dinin egemenliğindeki ortaçağı da geride bırakarak, bilimsel bilgi disiplininin getirdikleriyle, bir çok alanda bilimsel devrimler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Zamanla çeşitli alanlardaki ulaşılan bilgiler hem dünyayı hem de insanları değiştirmiş ve bu aşamadan sonra insanlar bilimsel devrimlerin getirdiği yeni oluşumlar üzerinden kalkınmaya ve gelişmeye devam etmişlerdir.

                Bugünün dünyasında önde gelen bir merkezi konuma sahip olan batı uygarlığı önce Avrupa kıtasında ortaya çıkmış ve daha sonraki aşamada ise ABD’nin öncülüğünde Amerika kıtasında da genişleyip yayılarak, beş kıtadan oluşan dünya sahnesini egemenliği altına almıştır. Yüzyılların bilgi birikimi insanlığın gelecek arayışında etkin olmaya başlayınca, önce bilimsel devrimler daha sonra da siyasal devrimler tarihsel süreç içindeki yerlerini almışlardır. Doğuştan özgür bireyler olarak dünyaya gelen insanlar daha sonraki aşamada toplumsal yaşamın içine girdikleri aşamada, her yerdeki toplum ve devlet düzenlerinin baskıları yüzünden her yerde baskı altına alınarak zincire vurulmuş ve özgür olmaktan çıkarak esaret içindeki diğer canlıların olumsuz durumlarına sürüklenmişlerdir.  İlkel toplumda kuvvetlilerin hakları öne çıkarken, insanlığın esaretine giden olumsuz yolun önü açılmıştır. Güçlü ve kuvvetli insanlar toplumsal yaşama egemen olmaya başladıkları aşamada, diğer insanların köleleşme düzenleri de öne çıkmış ve modern topluma doğru dünya ilerlerken insanoğlu hürler ve köleler olarak ikiye ayrılmıştır. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bugünün dünyasında gene eski durum devam etmekte ve her yerde güçlüler özgür ve egemen konuma sahip olurlarken, zayıflar ve güçsüzler onların kulu ve kölesi olmaktan kurtulamamaktadırlar. Doğuştan özgürlüğüne kavuşan insanlığın her durumda ve her yerde güçlülerin baskı ve hegemonyaları ile karşılaşmaları, bütün aşamalarda insan toplulukları arasında çekişmeye ve çatışmalara neden olmuştur. Bu tür çatışmaların sıcak olaylar ile savaşlara dönüşmesi, istenmeyen olumsuz durumları beraberinde getirmiş ve insan toplumları bir türlü iç ve dış kargaşalardan kurtularak kalıcı bir barış düzenine kavuşamamıştır. İnsanlık tarihi bu açıdan hak ve özgürlüklere kavuşma mücadelelerinin uzantısı olarak görülebilir. Böylesine bir çıkmaz içindeki insanlığın serüveni Avrupa’nın ortasında yer alan merkezi büyük devletlerden Fransa’da gerçekleşen siyasal devrim ile aşılabilmiştir.

                Fransız devrimine giden yol Fransa toplumu ve devletinin geçirdiği aşamaların belirlediği bir oluşum sayesinde ortaya çıkmıştır. Devrime giden yolda Montesquieu, Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerin son derece etkili yönlendirmeleri olmuştur. İbni Haldun’un Ortaçağın birikimini yeni çağlara taşıması gibi, Fransız devriminin öncüsü Jean Jacques Rousseau'da, yazmış olduğu “Sosyal Sözleşme “isimli kitabı ile hem bir durum tespiti yapıyor hem de uygarlık yolunda nasıl davranılması gerektiğini ciddi bir hukuk birikimi örgütleyerek bu eserinde dile getiriyordu. Bu kitap özellikle Endülüs’den gelen siyasal birikimi öne çıkarırken, modern bir devlet ve toplum düzenine geçilebilmesi için neler yapılması gerektiğini de bölümler halinde yazarak, geleceğin dünyasında daha gelişmiş ve belirli bir siyasal disiplin altına alınmış kamu düzenleri oluşturarak, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını hedefliyordu. Rousseau, bu kitabında insanlık için geçmişin birikimlerinin örgütlenmesiyle bir hukuk düzeni oluşturmaya öncelik veriyordu. Bu doğrultuda toplum içinde bulunan her bireyin kendi hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçmesi gerektiğini vurguluyordu. Tüm bireylerin hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçmesiyle ortaya çıkacak yeni yapılanma içinde bütün bu vazgeçilen hak ve özgürlüklerin gündeme getirdiği yeni otorite, vatandaşların eşit katılımı ile kurulacak bir toplumsal örgütlenme olarak devlete geçecekti. Her vatandaşın belirli ölçülerde vazgeçmiş olduğu hak ve özgürlüklerin devlet adı verilen siyasal mekanizmanın tekelinde toplanmasıyla, insanlar bir otoritenin çatısı altında bir araya gelerek, geçmişten gelen güçlüler ve zayıflar arasındaki her türlü çatışma ve çekişmelerden, oluşturacakları yeni kamu düzeni sayesinde kurtulacaklardı. Böylece hiç kimse gücüne ya da kuvvetine dayanarak toplum içinde haksızlıklar yaratamayacak, herkesin hak ve özgürlükleri eşit koşullarda ve vatandaşlar arasında hiçbir ayırım yapılmayarak devlet tarafından benimseneceği için, her türlü haksızlık devletin oluşturduğu hukuk düzeni içinde önlenecekti. Yasalar sayesinde herkese eşit ve hakkaniyete uygun hak ve özgürlük tanınacaktı. Devletin böylesine tarafsız ve etkin bir biçimde eşitlikçi bir toplum düzeni oluşturması ile herkesin hem hak ve özgürlükleri hem de mal ve mülkleri hukuk aracılığı ile güvence altına alınacaktı. Herkes güvenli bir toplum düzeninde yaşayabilmek amacıyla sahip olduğu hak ve özgürlüklerinin bir kısmını, toplum içinde bir sözleşme imzalayarak devlete devredecekti. Jean-Jacques Rousseau bu yapılanmaya “Sosyal Sözleşme” adını veriyordu.

                Devlet ve toplum düzenlerinin nasıl kurulacağı ile ilgili bilgiler öğretiliyor ve Sosyal sözleşme ile ilgili bu kitap aracılığı ile de insanlığa aktarılıyordu. Halkın eşit bir biçimde vazgeçeceği hak ve özgürlüklerinin bir kısmı sonradan devlete adı verilen tüzel kişiliğe devredilirken, bunlardan vazgeçen insanlar hak ve özgürlüklerinin bir kısmını devrettikleri devletten hem koruma hem de sahip oldukları hukuk kazanımlarının muhafaza edilerek güvence altına alınmasını bekliyordu. Sonradan yaratılan egemen varlık olarak, devletin öncülüğünde toplumu oluşturan bireylerin bir toplumsal pakt imzalayarak devleti egemen güç konumuna getirmeleri düşünülüyordu. Bu doğrultuda yaratılmış olan egemenlik gücünün hiçbir biçimde kimseye devredilemeyeceği esas olarak kabul ediliyordu. Devlet denilen egemen gücün sahip olduğu iradenin genel bir irade olarak, herkesin hak ve özgürlüklerinin bir kısmının devlete devredilmesiyle gerçeklik kazanması sağlanıyordu. Herkesin iradesinin bir kısmının bir araya getirilmesiyle oluşturulan genel irade gücü, hegemon devletin eline devredilerek ülkede otorite merkezli bir kamu düzeni oluşturulabilmesi için çaba gösteriliyordu. Bu tür bir uygulamanın temelinde egemenliğin devir edilemeyeceği, hakimiyetin bölünemeyeceği ve de genel irade gücünün de hiçbir zaman yanılmayarak devletin doğru bir çizgide etkinliklerini sürdürmesi planlanıyordu. Bu çerçevede egemen gücün kullanılma sınırlarının iyi belirlenmesi ve böylece yanlış bir yönetim tehlikesinin önlenmesi gerekiyordu. Toplumun yönetilmesi sırasında ortaya çıkan sorunların aşılmasında gene tüm sorumluluk devlete düşüyordu. Toplumu oluşturan tüm bireylerin eşit katılımı sayesinde hazırlanmış olan sosyal sözleşmeye dayanarak, devlet toplumun bütün gereksinmelerini karşılayacak kamu hizmetleri ile, bu doğrultuda oluşturulacak bir kamu düzenini esas temel ilke olarak benimsiyordu. Vatandaşların vazgeçtiği hak ve özgürlükleri devlete devir edilirken, hukuk sisteminin sağlayacağı güvence altında anayasal devletin devamı öngörülüyordu.

             Rousseau, vatandaşların bir toplum sözleşmesinin varlığına dayanarak hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçtiğini ve bu doğrultuda hak ve özgürlüklerin dengelenmesi için de gelişmiş bir   yönetim biçimine sahip olunması gerektiğini dile getiriyordu. İnsan toplumlarının birbirinden ayrılan farklı koşulları yüzünden, ülkeden ülkeye siyasal sistemlerin ve rejimlerin değişiklik gösterebileceğini üzerinde ısrarla durarak öne sürüyordu. Rousseau'ya göre en ileri yönetim biçiminin halk yönetimi anlamında demokrasinin olduğunu, aristokrasi ve monarşi gibi uygulamaların yetersiz kaldığı her durumda demokrasinin öncelikle tercih edilmesi gereken siyasal rejim olduğunu, bu nedenle de uygulanmasının öncelikle düşünülmesi gerektiği dikkate alınarak, en ileri düzeyde bir demokratik rejim uygulanmasına geçilmesi gerektiği açıktır. Koşullar ne kadar farklı olursa olsun demokrasiden vazgeçilmemesi gerektiği gene sosyal sözleşme isimli kitapta açıklanmaktadır. Her siyasal rejim gibi en iyi demokrasiler bile zamanla yıpranabilir ya da kötüye kullanmalar nedeniyle yozlaşarak ortadan kalkabilir. Ne var ki, egemen varlık konumundaki devletin üstünlüğünü ve merkezi konumunun öncelikle korunması gerektiği konusunda, bütün toplum üyelerinin katılımıyla rejimin geleceğe dönük kurumlaşmasının sağlanması, yozlaşmaların ya da kötüye kullanımların öncelikle düşünülmesi gereken bir konudur. Siyasal iktidarların muhalefet yapılanmaları aracılığı ile dengelenmesi, ya da yasama, yargı ve yürütme arasında sağlanacak bir kuvvetler ayrılığı rejimi, ülkedeki toplum ve devlet düzeninin içindeki olumsuzluklara ve de yozlaşmalara karşı bir önleyici güvence olarak devreye girmesi gerekmektedir. Eski Roma imparatorluğu dönemlerinden kalma diktatörlük rejimlerinin giderek baskı yönetimlerine dönüşmesinin ancak ileri demokrasi rejimleri ile önlenebileceği zaman içinde ortaya çıkmıştır. Gelişmiş bir siyasal rejim türü olarak demokrasilerin varlığını koruyabilmesi için herkesin kazanılmış haklar çizgisinde mücadele etmesi gerekmiştir. Yoldan çıkan iktidarlara karşı seçimler her zaman için bir önleyici unsur olarak görülmüştür. Siyasal rejimlere sahip çıkma çizgisinde sivil toplum yapılanmalarının devreye sokulması, halk kitlelerinin hareketliliği açısından her zaman için olumlu yansımalar ortaya çıkarmıştır. Demokratik rejimlerin çağdaş gelişmeler doğrultusunda kendilerini yenilemeleri toplumların gereksinmelerinin karşılanması açısından olumlu sonuçlar vermiştir. Yetki gasplarının önlenmesi açısından demokrasilerin korunması zorunlu görünmektedir.

                Sosyal sözleşme her toplumun yönetimi ve devletlerin yasallığı açılarından önemlidir. Bu açıdan bilimsel çalışmalarda ve incelemelerde her devletin kendi özel durumları dikkate alınarak hareket edilmelidir. Her devletin dünya haritası üzerinde diğer devletlerden farklı bir konumu vardır. Devletlerin tarih ve coğrafya gibi bilimsel disiplinlere konu olan yanları her zaman için birbirinden farklılık göstermektedir. Devletlerin ayrıca sahip oldukları biçimsel farklılıklar ile oluşması da modellerin birbirlerinden ayrılan yönlerini öne çıkarmaktadır. İmparatorluklar, federasyonlar ya da konfederasyonlar, din devletleri ya da ulus devletler gibi devlet modellerine dünyanın her bölgesinde rastlandığı için, bu tür devlet modellerinin seçiminde o devletin çatısı altında yaşayan halk kitlesinin oylarının önde gelen bir önemi vardır. Bu açıdan var olduğu kabul edilen sosyal sözleşmenin belirleyici etkisi olmaktadır. Vatandaşların sahip oldukları hak ve özgürlüklerinden devleti kurmak üzere vazgeçtikleri aşamada, gerçekleştiği varsayılan sosyal sözleşmenin içinde toplumun yapısı ve farklı özelliklerine göre devletin kurulması doğrultusunda bir insiyatifin gerçekleştiği düşünülerek devlet modelinin kurulması tamamlanmaya çalışılır. İmparatorluklar da ya da federasyonlarda farklı bölgelerin güçlü bir merkezi yönetim aracılığı ile idare edildiği görülmektedir. Var olan ulus devlet modeli ise, o zaman devletin ülkesi ile birliği ve bütünlüğü ilkesi yönünde hareket edilerek, devletin  kurucusu olan ulusun vatanı ile karşı karşıya kalınan bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Ulusların devlet ve milletleriyle kaynaşarak tamamladıkları ulus devlet süreci içinde, her ulusun tarihi o ulusun devletinin modelinin belirlenmesinde önde gelen bir etki yaratmaktadır. Bu çerçevede her ulus sahip olduğu karakteristik özelliklerini, kendi kurduğu ulus devletin yapılanmasında belirleyici bir çizgide yansıtabilmektedir. Bu gibi durumların fazlaca görülmesi gibi siyasal gelişmelerde her ulus devletin birbirinden fazlasıyla ayrıldığı görülmektedir.

                Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak dünya haritasında yer alan diğer ulus devletlerden çok farklı özellikleriyle öne çıkmaktadır. Sosyal sözleşme teorisinin getirdikleriyle Türk devleti ele alınarak incelenirse, ortaya bir Türklük sözleşmesinin geldiği görülmektedir. Var olduğu kabul edilen bir Türklük sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde gündeme geldiği ve devlet kurma hazırlıkları içinde yer aldığı öne sürülmektedir. Geçen yüzyılın bir ulus devletler çağı olarak benimsenmesi üzerine öne çıkan yeni ulus devletler, yirmi birinci yüzyıla geçilen yeni dönemde tartışma konusu yapılmakta ve yeni egemen güçlerin hegemonyasının kurulması amacıyla var olan ulus devletler ileri geri çekiştirilerek, onların belirlediği bugünkü dünya düzeni yeni egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda değişim konusu yapılmaktadır. Değişimden daha çok dönüşüm gibi köklü değişiklikler öne çıkarılarak ulusal yapıların egemen olduğu ulus devlet modelleri açıkça ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Geçen yüzyılın son çeyreğinde başlayan ulus devlet düşmanlığı ya da yeni dünya düzenciliği gibi akımların sürekli olarak önde gelen büyük emperyalist güçler ile birlikte dayatılması yüzünden, yeni ekonomik düzen çerçevesinde yeni yüzyılın ilk çeyreğinde ulus devletler fazlasıyla yara almış görünmektedir. Avrupa’nın ulus devletleri bir kıtasal federasyona doğru dönüştürülmeye çalışılmış ve bu nedenle ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmış olduğu Avrupa kıtasında, öncelikle ulus devletleri tasfiye çabası sonuç vermemiştir. Avrupa kıtasında başlayan bu ulus devlet düşmanlığı girişimleri, daha sonra diğer kıtalarda ve bölgelerde gündeme getirilince, özellikle Siyonizmin tehdit ettiği Orta Doğu bölgesinin tam ortasında merkezi bir devlet konumuna sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, fazlasıyla hem emperyalist hem de Siyonist saldırılar ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Türk devletinin bir ulus devlet olarak varlığını korumasını istemeyen alt kimlikçi gruplar ile birlikte, onlarla iş birliği yaparak ulus düşmanlığını bayrak gibi kullanan emperyalistler, alt kimlikçi eyalet ve şehir devletleri oluşumlarını destekleyerek dünya haritasından ulus devletleri silmek için her yolu denemektedirler. İşte tam da bu aşamada Türklük sözleşmesi var mı yok mu diye bir tartışma, emperyalizm ile Siyonizmin temsilcisi merkezler tarafından Türkiye’de başlatılarak, merkezi coğrafyada bin yıldır geçerli olan Türk hegemonyasının Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti ile birlikte ortadan kaldırılmaya çalışıldığı göze çarpmaktadır.

                Türklük sözleşmesi genç bir araştırmacı tarafından kitap haline getirilirken, bu kitabı yayınlayan yayınevinin çıkardığı dergide hem bir özel sayı çıkarılmakta hem de sonraki sayılarda ondan fazla makale yayınlanarak Türk kamuoyunda Türk devleti gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.  Şimdiye kadar devletin kurucu önderi ile ilgili Mussolini ve Hitler yakıştırmaları gırla giderken, her türlü diktatörlük suçlamaları, Rıza Nur ya da diğer Atatürk düşmanlarının dile getirdiği öyküler ile birlikte dile getirilerek, dergi ve kitaplarda bu gibi konular daha da öne çıkarılarak siyasal konu tırmandırmaları yapılmaktadır. Bir ulus devlet olarak çağdaş Avrupa devletleri standartlarına sahip bir biçimde  kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetine yönelen ulus devlet düşmanlığı ,günümüzde her açıdan ele alınarak tartışılmakta ve bugünkü Türk devletinin ortadan kaldırılmasına yönelik olumsuz tutum ve davranışlara, Türkiye’yi bir kaos ortamına sürükleme doğrultusunda her açıdan zorlama yapılırken, bir de Türklük Sözleşmesi gibi, Türkleri ve Türklerin kurmuş olduğu ulus devleti  ortadan kaldırmaya yönelen girişimlerin birbiri ardı sıra gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. Türklük halleri üzerinden konuya girenler Türklük hallerine son verilirse, Türklüğün de sona ereceğini açıkça ifade edebilmektedirler. Her Türk vatandaşının Türk görünmekten vazgeçmesiyle, Türk toplumu içinde ulusal bağlantının ortadan kalkacağı ve Sevr haritasına benzer bir yapılanmanın dış desteklerle devreye girebileceği ihsas edilmektedir. Türklük hallerinden vazgeçmenin yaratacağı hazzı dile getiren Türklük karşıtı bir söylem, Türklük sözleşmesi tartışmalarıyla tırmandırılarak Türklük olgusuna son verilmeye çalışılmaktadır. Soğuk savaş yıllarında alt kimlikçilik ve bölücülük girişimleriyle yok edilemeyen Türklük ve Türkçülük oluşumları, şimdi daha üst düzeyde bir teori geliştirilerek Türklük sözleşmesi üzerinden devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Türklük ve Türkçülük muhit ya da mahalle milliyetçiliği diye küçümsenirken, Türk devleti çatısı altında yeni bir Türklük sözleşmesi hazırlanarak Türklük’ten Türkiyeliliğe doğru bir geçiş, açıkça Türk kamuoyuna empoze edilmektedir. Böylece Türk vatandaşı olan bazı alt kimlikli gruplar üzerinden Türklük olgusuna karşı çıkılmaktadır.

                Türklüğü tarihsel süreç içinde iktidar yapılanması olarak görenler, aynı zamanda Türklükten çıkışı da bu doğrultuda görerek, Türk devletini tarihin çöplüğüne doğru sürmeyi hedeflediklerini açıkça yazabilmektedirler. Türklük karşıtı alt kimlikçiliğin zaman içinde Türkçülük akımının yeniden güçlenmesine hizmet ettiğini ileri süren sözleşmeci Türk vatandaşları ,bazı gerçekleri görmezden gelemeyeceklerini anladıklarından, var olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasına giden yolda ortaya  eylemsel olarak çıkan fiili Türklük sözleşmesinin temellerinin sağlam atılması nedeniyle  bunun ilga edilmesinin mümkün olmadığını, çünkü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde sekseninin kendisini Türk olarak tanımladığını açıkça dile getirmektedirler. Bu çerçevede Türk ulus devletinin kuruluşunu başarılı bulduklarını ve bu durumun yakın zaman içinde değiştirilmesinin mümkün olmadığını da dile getirerek gerçekçi bir yaklaşımı ifade etmektedirler. Bu çerçevede Türklerin bir varoluşsal tehdit içinde olmadığını dile getiren sözleşmeciler, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısının durduk yerde değiştirilmesinin mümkün olmadığını, ancak dünyada meydana gelebilecek değişim rüzgarlarının Türkiye üzerine estirilmesi ile, bazı denemeler yapılabileceğini de söylemekten geri durmamaktadırlar. Cumhuriyetin kuruluşu itibarıyla var olduğu öne sürülen Türklük’le ilgili sözleşmenin, demokratik ya da popüler çizgilerde değişiklik göstermesinin önümüzdeki seçimlerde Türk halkının tercihleri ile mümkün olabileceğini de görebildiklerini belirtmektedirler. Sözleşmeci bir yaklaşım ile Türklük olgusunun farklı boyutlarda gündeme getirilmesi sayesinde, batı emperyalizmi ile Siyonizmin bölgesel yeniden yapılanma arayışlarına yardımcı olabilecek bir düzeyde konu gündeme getirilmektedir. Türklük siyaseti alttakiler ile üsttekiler arasındaki çekişmeler açısından ele alınarak incelenirken, araya Türklük sözleşmesi gibi yeni bir bakış açısının eklenmesi, var olan tartışma ortamını daha da genişleterek kafa karışıklığına yol açılmasına neden olmuştur. Yazılı anayasaların yanında Türklük sözleşmesini Türkiye’nin yazısız anayasası olarak gören sözleşmeci Türkler, soldan gelen geçmişlerinin kavramı olarak sınıf çelişkileri ve mücadeleleri gibi kavramları kullanarak, yeni tezlerini güçlendirmeye çalışırlarken, Türkler’in tutarlı bir ulusal direnişi ile karşılaşmışlardır.

                Türklük sözleşmesinin bir ulusal mutabakat örneği olarak ele alınması konunun ciddiyeti açısından önemlidir. Türklük sözleşmesinin hem Müslüman Türkleri korurken hem de çağdaş batı dünyasının yanında, modern bir devlet ve kurumsal ağ kurarak başarılı olduğunu, sözleşmeci Türk vatandaşları kabul ettiklerini açıkça vurgulamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni karşıdan bakarak inceledikleri aşamada Atürkçülüğün ortadan kalktığını, Kemalist tarih öğretisinin artık eski gücüne sahip olmadığını da belirtmekten kaçınmamışlardır. Atatürkçülüğün İslamcılar yüzünden resmi ideoloji olmaktan çıktığını, cumhuriyeti kuran partinin diğer partilerden devşirme kadrolarla  kimlik ve yapı değiştirerek emperyal projelerin bölge temsilciliğini yaptığını, önümüzdeki dönemde  ise Atatürkçülüğün bir sivil toplum hareketi olarak yeniden gündeme gelebileceğini, Kemalistlerin geleceğe dönük hayallerini ve özlemlerini kaybettiklerini  ve bu yüzden  eskisi gibi  etkin bir siyaset biçimi geliştiremedikleri, gene sözleşmeci Türklerin açıklamalarında görülmektedir. Kapitalist sistem kendisine karşı olan hareketleri de kendi içine çektiği için, Atatürkçülüğün anti emperyalizm çizgisinden çıkarak, batıcı bir yaklaşıma doğru kaydırıldığını açıktan ifade etmekten kaçınmamışlardır. Yeni dönemde geçmişten gelen çizgilerin değişeceğini ve Türklük sözleşmesinden dışlanan toplum kesimlerinin de içinde yer alacağı yeni bir sözleşme türü arayışlarının tartışma platformlarında konuşulmaya başlanacağını, sözleşmeci Türkler açıkça belirtmek durumunda kalmışlardır. Türklük olgusu bu yeni yaklaşımlar doğrultusunda ele alınarak yeniden değerlendirmeye alınarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmazlardan nasıl kurtulacağı gibi yeni arayışlar da farklı tartışmalar ile birlikte siyasal gündemde öne geçmektedirler. Sosyal sözleşme kökenli Türkçülük tartışmaları sürekli olarak devam ettirilirken, yeni bir Türkçülük sözleşmesi arayışlarına devam edilmektedir.

                Farklı çizgilerde ele alınmaya başlanan Türklük olgusu kaynakları araştırıldığında aslında tarihin derinliklerinden gelen kalıcı bir çizginin Türk kimliği üzerinde belirleyici olduğu artık iyice anlaşılmaktadır. Türklük olgusu hem tarihsel süreç içinde hem de toplumsal oluşumların sürekliliği çerçevesinde kimlik kazanarak, bugünlere kadar gelebilmiştir. Türklük kavramı tanımlanırken toplum içinde var olan bazı sosyal gruplar ile farklı birtakım kimliklerin dışlandığı görülmektedir. Bu çizgide dışlanan toplum kesimleri giderek asıl kimliğin karşısına ötekileşerek çıkmakta ve bu yüzden de ulusal toplumlarda öteki konumuna sürüklenen diğer alt kimlikli toplum kesimleri de homojenlikten uzaklaşarak kendi ulus devletlerini kurabilmenin heterojen arayışı içine girebilmektedirler. Eski bir imparatorluğun varisi olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti, bu aşamada uluslaşmaya öncelik vererek ayakta kalmaya ve bu doğrultuda çok uluslu kozmopolit bir toplum yapısından uzak durmaya çalışarak, olayların gelişim süreci içinde belirli ana ilkeler doğrultusunda Türklük olgusunu besleyerek ve yürüterek hedefe ulaşmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda atılan adımlar ve ortaya konulan ilkeleri bütünüyle bir araya getiren bir sistemci yaklaşım ile değerlendirildiğinde, ortaya Türklük sözleşmesi gibi bir oluşumun eylemsel çizgide çıktığı ifade edilebilir. Üç yüz milyonluk bir Türk dünyası, doksan milyonluk bir Türkiye Cumhuriyeti, yedi bağımsız Türk devleti, Rusya ve Çin’in sınırları içinde var olan on iki Türk devleti gibi Türklük oluşumları, bir bütünsellik içinde ele alınırsa o zaman, teorisi eksik de kalsa görmezden gelinemeyecek bir Türklük olgusu geleceğe dönük olarak büyüyerek varlığını korumaktadır. Türk kökenli halklar, bağımsız ve bağımlı yirmi civarında Türk devleti hep birlikte ele alındığında, dünya haritasının tam ortalarında büyük bir Türk ağırlığı göze çarpmaktadır. Bu gerçeklik yüzünden dünyanın geleceği ile ilgili güncel tartışmalarda Turan konusu ağırlıklı bir biçimde öne geçmektedir. İmparatorlukların parçalanması sonrasında bir büyük Türk imparatorluğunun oluşumunu önlemek amacıyla ideolojik bir yapılanmaya gidilerek, Rusların Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi küresel bir oluşumu Türk dünyasının tepesine binerek kurması sağlanmıştır. Sosyalist sistemin çöküşü sonrasında dağınık bırakılan Türk dünyasının Türkiye Cumhuriyeti öncülüğünde toparlanmasına izin verilmemiş, Rus ve Çin emperyalizmlerinin kendilerine bağlı işgal ve hegemonya altında tuttukları Türk devletlerinin, diğer devletler gibi özgür ve bağımsız olmaları kesin olarak önlenmiştir.

                 Bugün gelinen noktada Türk dünyası eylemsel bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmekte ama tutarlı bir siyasal sistemin çatısı altına girerek kendisini koruma şansından uzak tutulmaktadır.  Tam bu aşamada Türklük sözleşmesinin tartışma alanına getirilmesi konusu, Türkiye’nin Türk devletleri üzerinde kurgulanan emperyal ve Siyonist plan ve projelerde bir ön cephe ülkesi konumunda   geleceğe dönük kullanılmak istenmesidir.  Şimdiye kadar noter tasdikli bir Türklük sözleşmesi Türk ulusunun önde gelen evlatları tarafından hazırlanarak konulmamıştır. Ama Türkleri, Türklüğü ve Türk devletlerini zaman zaman bir araya getiren hukuki ve siyasal toplantılar düzenlenerek birçok konuda kararlar alınmıştır. Bu gibi kararların içeriği bir anlamda evrensel Türklük sözleşmesi boşluğunun   doldurulmasında ve geleceğe yönelen bir sosyolojik kültürel yapılanmanın ortaya çıkarılmasında, birbirini izleyen toplantılar aracılığı ile Türk bilim adamları yön göstererek etkili olmaktadır. Resmi bir toplantı organizasyonu ile bütün Türk dünyası ve devletleri bir araya gelerek bir Türklük sözleşmesini açıkça ortaya koymamışlardır ama bu doğrultuda birçok toplantı ve örgütlenmeler meydana çıkarılarak, dünyanın tam ortasında Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir devletin aracılığı ile geleceğe yönelen Türkçü bir yeni yapılanma dönemine girmişlerdir. Bu yeni durum dikkate alındığında emperyalist ve Siyonist merkezlerin yeni bir Türklük sözleşmesi aracılığı ile siyasal gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda izleyerek Türkleri kontrol altında tutma arayışlarına yöneldikleri anlaşılmaktadır. Eylemsel oluşumlara teorik bir çerçeve çizerek, gelecekteki Turan yapılanmasının batılı emperyalistler tarafından denetim altına alınmaya çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır.

               Rousseau'nun sosyal sözleşmesi ile dünya yeni bir döneme sürüklenerek çağ değiştirmiştir. Şimdi de dünya Türk dünyasının merkeziliğine doğru giderken, yeni bir emperyal sözleşmeye değil ama tarihin her döneminde Türklere ve Türk devletlerine yön gösteren Orhun Kitabelerinden başlayarak var olan Türk eserlerinden yararlanılması gerekmektedir. Son yüzyıllarda yapılan Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti temelindeki ulusal ve uluslararası toplantıların, Türklere yön gösteren kararları da dayanak noktası resmi kaynaklar olarak öne çıkmaktadır. Rusya’da yapılan Türkçülük kongrelerinde alınan kararlar, Cenevre Türkçülük Kongresi, Bakü Kurultayı kararları, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Lozan Antlaşması, Montrö Antlaşması, Türk Keneşinin kurulması ve bu çizgideki diğer kongrelerin hepsi Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk dünyasına giden yolda, Türklük Sözleşmesi boşluğunu dolduran resmen atılmış adımlardır. Ayrıca Misakı Milli kararları, Amasya Tamimi ve Atatürk’ün Halkçılık Programı gibi belgelerde, Türklük Sözleşmesi çizgisinde hazırlanan ve katılımcı heyetler tarafından resmen kabul edilen ilke ve kararlar olarak, günümüzde var olduğu ileri sürülen Türklük Sözleşmesinin içeriğini resmen dolduran tarihsel metinlerdir. Bütün bu gibi girişimler dikkate alınarak değerlendirildiğinde ortada bir siyasal boşluk olmadığı ama, var olan Türk dünyası, Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük olgusu üçgeninde geçerli olan bir Türklük Sözleşmesinin varlığından ve uygulamada Türklere yön gösterdiğinden söz etmek mümkündür. Bu açıdan, Türklük dünyasının ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeni bir Türklük Sözleşmesine gereksinmesi yoktur.

                Türklük sözleşmesi konusunu yeni bir şeymiş gibi bugün gündeme getirenler, Türklüğün tarihin derinliklerinden gelen ağır baskısından rahatsız oldukları için, yeni bir sözleşme hazırlıyormuş gibi davranarak, bölgede var olan diğer alt kimlikli grupları da dikkate alan bir kozmopolit anlaşmayı yeni bir Türklük sözleşmesi olarak topluma ve kamuoyuna göstererek, kabul ettirmeye çaba göstermektedirler. Tarihten gelen Türklerin varlık sözleşmesine başka kimlikleri de katarak sulandırma girişimlerine, Türk ulusunun izin vermeyeceği son dönemlerdeki gelişmeler doğrultusunda kesinlik kazanmıştır. Noter tasdikli yeni bir Türklük sözleşmesi ile sorunların çözülemeyeceği ama tarihsel dönüşüm noktalarında yapılan toplantılar ve alınan kararlar aracılığı ile geçmişten gelen Türklük sözleşmesinin yeni anlaşmalar üzerinden varlığını koruması sağlanabilecektir. Tarihin dönüm noktalarında tarih yapıcı millet olarak, her zaman üzerine düşen sorumlulukları yerine getiren Türklerin, yeni dönemde toparlanarak küresel ve bölgesel etkinliklerini sürdürmesi gerekmektedir.  

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

8 Haziran 2021 Salı

TÜRKİYELİLİK DEĞİL, AMA TÜRK‘LÜK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

TÜRKİYELİLİK DEĞİL, AMA TÜRK‘LÜK   

                Küreselleşme akımı ulus devletleri kendisine düşman olarak seçtikten sonra, küresel sermayenin denetimi altındaki medya ve basın organları yoğun bir biçimde hem uluslara hem de ulus devletlere karşı yıpratma kampanyaları başlatmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortadan kalkan sosyalist sistemin yarattığı siyasal boşluk alanında, küresel sermayenin girişimleri ile ya liberal partiler ulus devletlerin yönetimlerinde etkin kılınarak uzaktan kumandalı yeni bir dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmış, ya da siyasal alanda küreselleşmenin kurumlaşabilmesi için devlet ve millet düzenlerine karşı çıkılarak şirket ve tarikat ortaklıkları piyasaya sürülmeye başlanmıştır. Soğuk savaş döneminde devlet ve millet düzenleri siyasal partiler üzerinden yürütülürken, küreselleşmeye doğru bir yönelim başlamış ve bunun sonucunda da siyasal egemenlik halk kitlelerinin elinden çıkarak sermayenin kontrolüne geçince, küresel şirketler ulus devletleri parçalayarak alt kimlikçi eyalet ve kent devletlerini gündeme getirmiş ve bu doğrultuda bütün ulus devletlerin hem kimlikleri ile hem de kamu düzenleri ile ciddi olarak oynanmaya başlanmıştır. Üç yüz yıllık ortak geçmişe sahip olan ulus devletler böylesine bir çıkmazla karşı karşıya gelince, tökezlemeye başlamış ve eskisi gibi kendi yolundan gidemez bir duruma uluslararası kuruluşlar kullanılarak düşürülmüştür. Geçmişten gelen geleneksel ulus devlet yapıları hedef olarak alınırken, devletleşmeye giden ulusal yapılanmaların içinden geçtiği üç asırlık oluşum süreci görmezden gelinerek, ulus devlet yapılanmalarının ve organizasyonların köksüzlüğü dünya halklarına gösterilmeye çalışılmıştır.

                Daha önceleri devletler arası ilişkiler, çelişkiler ve kavgalar üzerinden biçimlenen uluslararası düzen, küreselleşme aşamasına gelindikten sonra yön ve biçim değiştirmiş ve yeni dönemin şirketler ile devletler arasındaki çekişmeleri sonucunda hem ulus devletler güç kaybederek zayıflamış, hem de toplumsal ilişkilerin ortaya çıkardığı sosyolojik kökenli uluslar, sosyal bağların dağılmasıyla kopma noktalarına doğru kaymışlardır. Önceleri fazla fark edilmeyen ve küresel emperyalizmin ajanları tarafından gerçeklere aykırı bir biçimde dönüştürülerek kamuoyuna yansıtılan ulusların gerileyişi, belirli bir aşamaya kadar halklardan gizlenmiş ama belirli bir düzeyden sonra saklanamayacak bir noktaya gelindiğinde, bu durum yaşanan dünyanın gizlenemeyecek derecede bir gerçekliği olduğu kamuoyu tarafından anlaşılmaya başlanmıştır. Sömürgeci emperyalist batı devletlerinin bütün dünyayı sömürerek yönettiği aşamalarda devlet merkezli siyasal yapılar güçlenerek öne çıkarken, şirketlerin büyük ölçüde genişleyerek dünya ticaretini ekonomik alan üzerinden kontrol etmeye başladıkları görülmüştür. Bu süreç planlı bir biçimde uygulanırken, hem partiler üzerinden siyasal düzen hem de basın ve yayın araçlarıyla medya ele geçirilerek alt kimlikçi yayın düzenleri ile ulusal birlik ile devletçi bütünlük  tartışma alanına getirilmiş ,hem de üç yüz yıl önce ulus devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan Fransız devriminin sonucu olarak laiklik düzeni inkar edilerek karşıya alınmış ve bunun sonucunda da din yeniden öne çıkarılarak tarikatlar üzerinden eskisi gibi yeni bir dinsel düzen oluşturulması için çalışılmıştır . Uluslar ve ulus devletler böylesine büyük bir saldırı düzeni içinde yok olmamak için çaba sarf ederlerken, aradan geçen çeyrek asırlık bir zaman dilimi sonrasında siyasal gelişmelerin gerçek yüzü anlaşılınca, bu kez yeniden ulus devletlere dönüş süreci kendiliğinden öne çıkmıştır. Otuz yıllık zorlama yüzünden epeyce güç kaybeden ulus devletler yeniden toparlanmaya çalışırken, uluslar da silkelenip kendine dönme noktasına gelerek, dağılma yerine toparlanma gibi tamamen aksi yönde bir yeni yapılanma ile dünya sahnesindeki var olan yerlerini korumak zorunda kalmışlardır. Yeni yüzyılın başlarında zorlanan bu küresel emperyalizm düzeni çökerken, şirketler ve tarikatlar eski durumlarını koruyamaz bir noktaya sürüklenmişlerdir. Bu gibi gelişmelerin sonucunda kazanan uluslar ve ulus devletler olmuş ve şirketler özel çıkarların ötesinde dünya için daha düzenli bir düzene yeniden ulus devletlerin kontrolü ile sokulmaya başlanmıştır.

                Ulus devlet çekişme ve çatışmalarının en yoğun yaşandığı ülkelerden birisi her zaman için dünyanın ortasındaki Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Türkiye’nin çok yönlü yapılanması ile sahip olduğu üç kıta arasındaki ara konumu gene bu dönemde diğer ülkelerden farklılık göstermiştir. Bir imparatorluk arazisinde ulus devlet kurulması ya da dinlerin çekişme ve çatışma alanında laik bir devlet düzenini sürdürme gibi durumlar, ya da tarihsel süreçte bir zorunluluk gereği kurulmuş olan Türk devletinin jeopolitik konumunun diğer devletlerden ayrılan yönleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni zor bir dönemecin tam ortasında çok büyük bir sarsıntıya doğru sürüklemiştir. Çok yönlü bir jeopolitik konumun tam ortasında yer alan Türk devleti çokluluk içinde farklılıklar kazanmış ve bu durumun    uzantısı olarak diğer devletlerden ayrılan çeşitli özellikleri ile, Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti   birbirinden ayrılan yönlerde değişik tartışmalara konu olmuştur. Devletin kimliğinin yanı sıra milletin kimliğinin içinden çıktığı kaynaklar ile birlikte birbirinden ayrı gelişen çeşitli konjonktürlerin aynı dönemde gündeme gelmesiyle sürüp giden tartışmalar iyice kaotik bir noktaya doğru siyasal gelişmeleri sürüklemiştir. Bugün gelinen aşamada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendi kimliklerini ifade ederken birbirinden farklı kavramlar ile kendilerini tanıtmaya çalışmaktadırlar. Milletin ulusal çizgideki adı olan “Türk” kavramını kullanmaktan çekinirken, devlet ya da ülke üzerinden giderek kimlik sorununu “Türkiyelilik “ya da “Türkiyecilik “kavramları aracılığı ile çözüme kavuşturmaya çaba göstermektedirler. Genel anlamda Türk’lük kavramına karşı çıkan ve bu doğrultuda gayri Türk ya da gayrimüslimlerin milletin adı ile kendisini tanımlamaktan kaçınmaları ile bazı toplum kesimleri, bu gibi yollara başvurarak hem ulusal kimliğin dağıtılarak zayıflatılmasına hem de halen hukuken vatandaşı olarak halen çatısı altında yer aldıkları Türk devleti ile başlarının derde düşmemesine dikkat ederken Türkiyelilik ve Türkiyecilik gibi kavramları Türklük yerine kullanmaktadırlar.

                Türkiye bir geçiş ülkesi olduğu için tıpkı Balkanlar ve Kafkaslar ‘ın durumuna benzeyen bir konuma sahiptir. Bu iki bölge nasıl üç kıta arasında yer alarak kıtalar arası nüfus hareketlerinde üzerinden geçilen bir yapıya sahipse, bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak ifade edilen Anadolu yarımadası da bu bölgelerin özelliklerine sahip bulunmaktadır. Her üç bölge üç kıta arasındaki jeopolitik konumları ile tarihin her döneminde farklı göç olayları ile karşı karşıya kalmışlardır. Günümüzde Balkan ve Kafkas devletlerinin küçük küçük yapılanmalardan ortaya çıktıkları dikkate alınırsa, küçük devletlerin farklı kimlikleri Balkanlar ve Kafkaslar üzerinde, bir büyük devlet yapılanması üzerinden uluslaşmayı değil ama Balkanizasyon adı verilen parçalanma ve dağılma süreçlerini gündeme getirmektedir. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra bu iki bölgede büyük ulus devletler kurulamamış, ortaya çıkan küçük devletleri bölgesel birliktelik içinde tutmaya çalışan Yugoslavya gibi federasyon modelleri ile uğraşılmıştır. Soğuk savaş döneminin geçici koşullarında oluşturulan bu federasyon modeli, küreselleşme aşamasında geçerliliğini yitirmiş ve Yugoslavya federasyonundan yedi ayrı devlet yapılanması ortaya çıkmıştır. Küçük devletlerin canlı tuttuğu alt kimlikler bölgesel uluslaşmayı engellerken, alt kimliklerin küçük devletlerinin büyüme çabası, tıpkı ikinci Balkan savaşında olduğu gibi sıcak çatışmalar yaratmakta ve bu yüzden de bu iki bölgede her zaman için yerel savaşlar ortaya çıkabilmekte, ya da bu gibi yerel çekişmeleri başlangıç noktasına dönüştürebilecek daha büyük savaş oluşumları tıpkı Birinci Dünya Savaşı sürecinde olduğu gibi öne çıkabilmektedir. Sürekli çekişme ve çatışma yaratmaya yönelen bir Balkanizasyon süreci bölgesel birlikteliği bozduğu gibi aynı zamanda uluslaşmayı da önlemektedir. Bu nedenle Balkanlar ve Kafkaslar bölgelerinde hiçbir zaman kalıcı bir barış ortamı yaratılamamıştır. İki bölgenin soğuk savaş döneminde sıcak çatışmalara sürüklenmemesi amacıyla, Rusya merkezli bir sosyalist düzen kurularak dönemsel bir barış ortamı yaratılmaya çalışılmıştır. Sovyet emperyalizminin yönlendirme ve baskı uygulamaları ile küçük devletler arası çekişmeler yirminci yüzyıl koşullarında önlenebilmiş ama sosyalist sistemin çöküşü üzerine, gene eski mikro milliyetçilik akımları her iki bölgede yeniden ortaya çıkmıştır. Küçük devlet alt kimliği ile doğru dürüst bir ulusalcılık yapılamamış ve bu yüzden de her iki bölgede Osmanlı sonrasında tam anlamıyla büyük bir ulus devlet kurulamamıştır.

                İmparatorluk sonrasında meydana çıkan yeni konjonktürde , Balkanlar’dan başlayan  Balkanizasyon  oluşumu  Kafkas bölgesine sıçramış , İngiliz emperyalizminin Sevr projesi ile de Anadolu ve Orta Doğu toprakları üzerinde de alt kimlikçilik üzerinden Balkanizasyon oluşumu bütün Osmanlı toprakları üzerinde geçerli kılınmaya çalışılmış ama Anadolu ‘nun ortasından fışkıran bir Kuvayı Milliye hareketi Balkanizasyon oluşumunun Anadolu yarımadasını Balkanlar’da olduğu gibi paramparça etmesine izin verilmemiştir. Dünya devleti kurmuş olan Atlantik emperyalizminin merkezi alanda büyük bir yapılanmayı engellemek üzere geliştirmiş olduğu dörtlü konfederasyon planı doğrultusundaki yeni siyasal oluşum, Anadolu halkını da mikro milliyetçiliğe kaydırarak çok eyaletli bir federasyon düzenine geçişi hedefliyordu. Mikro milliyetçilik Kafkaslar ve Balkanlar arasında öne çıkarılınca, bu doğrultudaki girişimlerden Anadolu yarımadası da etkilenerek, ulusalcı tam bağımsızlık doğrultusundaki Kuvayı Milliye hareketinin önünü kesiyordu. İmparatorluğun çöküşü üzerine bir yanda bölge dışındaki emperyal güçlerin merkezi alanı kendi denetimleri altın alma çabaları ve bu amaçla eski Osmanlı ahalisinin paramparça bir duruma sürüklenmesi ile, her alt kimliğe tıpkı Balkanlarda olduğu gibi, kendi küçük devletini kurma hakkının Anadolu’nun bütün coğrafi bölgelerinde yaşamakta olan halk kitlelerine tanınması isteniyordu. Bir anlamda Balkanlar ve Kafkaslar’da ortaya çıkan emperyalist parçalama olgusunun, bölge dışı emperyalist devletler tarafından Anadolu halkına da dayatılması gibi bir yeni çatışma komplosu ile eski Osmanlı ahalisi karşı karşıya getirilerek, tarih içinde Türk ulusunun dünya sahnesine çıkması engellenmek isteniyordu. Osmanlı devleti sonrasında, merkezi alanda Anadolu halkının Türk ulusu oluşumu içine girerek Kuvayı Milliye mücadelesine kalkışması ile dünyaya egemen olmak isteyen Atlantik emperyalizminin bu yeni    saldırısı, tarih sahnesine merkezi alanda çıkıyordu.

                Kurucu önder Atatürk’ün liderliğinde bir ulusal kurtuluş savaşı hem küresel emperyalizme hem de bunun kontrolü altındaki yerel mikro milliyetçi isyan ve ayaklanmalara karşı yürütülüyordu. Atlantik emperyalizmi Osmanlı ülkesinde yer alan bütün alt kimlikçi ayrılıkçılar ile doğrudan temas kurarak, onları küçük devletçiliğe yönlendiriyor ve bu bölgede güçlü bir ulus devlet kurulmasını önleyerek, Sevr haritası doğrultusunda İstanbul merkezli birçok uluslu konfederasyona geçişi zorluyordu. Osmanlı sonrası merkezi coğrafya üzerine İngiliz hükümetinin hazırlamış olduğu siyasal program Anadolu’da bir büyük ulus devletin kurulmasını önlemeyi hedefliyordu. Çok uluslu ve dinli Osmanlı imparatorluğundan geriye çok parçalı bir toplum yapısı kaldığı için, emperyalistler bunu kullanarak bir Orta Doğu Birleşik Devletleri modeli büyük devleti kendi kontrolleri altında kurarak Avrupa modeli bir ulus devletin bu topraklarda kurulmasını önlemeye çalışıyorlardı. İşte bu aşamada, imparatorluk sonrası bu bölgenin geleceği için farklı devlet modelleri devreye giriyordu. Bir yanda emperyalizmin alt kimlikler üzerinden Britanya İmparatorluğuna bağlı olacak çok uluslu, Yakın Doğu Konfederasyonu projesi öne çıkarken, böylesine bir emperyal saldırıya karşı Anadolu halkının örgütlenerek, çağdaş bir ulus devlet kurmak üzere uğruna milli mücadeleye kalkıştığı Türkiye Cumhuriyeti devleti modeli, Atatürk’ün önderliğinde Türk milleti tarafından gündeme getiriliyordu. Birbirinden çok ayrı olan bu iki devlet projesinin dayanak noktaları ile birlikte geleceğe dönük planları da birbirinden çok farklılık gösteriyordu. Kuvayı milliye hareketi bir ulus devlet kurma yolunda eski Osmanlı ahalisini genişletilmiş bir Türk milleti olarak tanımlarken, Atlantikçilerin çok kimlikli konfederasyon projesi tıpkı Balkanlar ve Kafkaslar’daki gibi ikisinin tam ortasında bir köprü olarak yer alan Anadolu yarımadasının halk kitlelerini de alt kimlikleriyle tanımlayarak Pontus, Ermenistan, İyonya, Trakya, Kürdistan, Lazistan, Alevistan gibi Balkanlar’daki gibi küçük eyalet devletlerine bölüyordu. Böylece İngiltere, eski Osmanlı bölgelerine dörtlü konfederasyon projesi doğrultusunda yerleşerek, denizlerine egemen olduğu dünyanın merkezi alanını da egemenliği altına aldığı görülüyordu. İngiltere’nin bölgeye girişi ile birlikte alt kimlikçilik güçleniyor ve Türk milleti ile onun kurduğu ulus devletin var olma ve tam bağımsızlık elde etme mücadelesine karşı çıkılıyordu. Savaş sürecini Kuvayı Milliye’nin kazanmasıyla Türklük olgusu öbür alt kimlikleri geride bırakıyordu.

                Emperyalizmin Türk ulusunu ve devletini yok etme girişimlerine rağmen Türklük oluşumunun tarihten gelen gücü ile, Anadolu Türklerin ana vatanı olarak ilan edilmiş ve bu topraklarda Türk milletinin her türlü işgal ve saldırı girişimine karşı çıkarak direnmesi sayesinde, bir Türk devleti Göktürkler’den sonra Türk adı altında kurulabilmiştir. Tarih öncesi dönemlerden gelen Türklük birikiminin zaman içinde güçlenerek bugünlere getirilmesi sayesinde, binlerce yıl sonra dünyanın merkezi coğrafyasında bir Türk devleti Türk milletinin kararlı ve inançlı mücadelesi sonrasında kurulabilmiştir. Ne var ki, Osmanlı sonrası geride kalan imparatorluk ahalisinin bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek toplumun uluslaşmasının sağlanması ile, emperyalizmin alt kimlikçi federasyon projesi geri plana itilmiştir. Doğuştan Türk olmayan ya da farklı etnik kimlikleri yüzünden Türk kimliğini benimsemekte zorlanan toplum kesimleri, Türk kimliğine karşı çıkarlarken kendilerine alternatif olarak kullanabilecekleri farklı kimlik tanımlamalarına gereksinmeleri bulunuyordu. Bu  tür arayışlar batılı emperyalist devletlerin propoganda yayınlarında yer aldığı gibi, gene dışarıdan geliştirilen çeşitli siyaset senaryolarında yer alıyor ve yeni kurulmuş olan ulus devletin çatısı altında var olmayı ve yaşamayı  bugün de sürdüren  Türk halkının içinde var olan ama kendisini Türk olarak tanımlamakta zorlanan bazı toplum kesimleri ve bireyler, Türkiye Cumhuriyeti anayasasınca güvence altına alınmış olan temel haklar ve özgürlükler  doğrultusunda, bir insan olarak Türk devletinin çatısı altında var olan hukuk devletinin korumasından yararlanabiliyorlardı. Böylece belirli bir statü içinde kendilerinin var olan Türk devleti ile kurmuş oldukları hukuki bağlantıyı, Türkiye’li kavramı ile ifade edebiliyorlardı. Siyasal ya da sosyal tartışmalarda Türk devletinin vatandaşı olarak devlet ile bir hukuk ilişkisi içine girmiş olan Türk toplumunun bazı bireyleri kendilerini, Türkiyeli ya da Türkiyeci olarak tanıtarak Türklük olgusu yokmuş gibi davranıyorlardı. Böylesi bir durum ilgili kişilerin Türk kökenli bir aileden değil ama farklı kimlikli ailelerden gelmeleriyle ortaya çıkabiliyordu.

                Ulusal kurtuluş savaşı yıllarında bölgeye egemen olmak isteyen emperyalist devletler, Anadolu üzerinde bir ulus devlete karşı çıkarken, Türklük olgusuna ve Türk kimliğine karşı savaş açmışlardır. Türklük tanımını kabul etmemelerine rağmen, savaş sonrası yıllarda Türkiye devleti çatısı altında yer almak durumunda kalan bazı yabancılar ve alt kimlikçi insanların, Türkiye Cumhuriyeti çatısı altına girerek Türk vatandaşı statüsü kazandıkları görülmüştür. Türkiye’deki hukuk düzenine göre nüfus idaresine kaydolarak Türk vatandaşlığı statüsünü ve sıfatını kazanan farklı kökenden gelen insanların kendilerini ifade ederken, bu durumu Türklük kavramı üzerinden değil ama Türkiyelilik kavramı üzerinden çözmeye çalışmaktadırlar. İnsanlar doğarken anne ve babalarını seçme hakkı olmadığı için, çağdaş hukuk düzenlerinde insanların ve vatandaşların statüleri ulus devlet vatandaşlığından ötede, insan hakları gibi bir temel yaklaşım disiplini ile çözülmeye çalışılmaktadır. Uluslararası hukuka göre her insanın kendisine bir yurt ya da ülke seçme ve bu ülkenin devleti ile resmi ilişkiler kurarak bir devletin vatandaşı olma hakları vardır. İnsanlar doğuştan taşıdıkları milli kimlikleriyle, ya o kimliğin ulus devletine başvurarak bu ülkeden vatandaş statüsü alabilirler, ya da kendileri için uygun gördükleri herhangi bir devletin ilgili makamlarına başvurarak o devletin vatandaşı olabilirler. Bugün Afrikalı zenciler göçler yolu ile gittikleri Amerika’da, ABD’nin kendilerine tanıdığı vatandaşlık haklarından yararlanabilmek üzere başvuruda bulunabilmektedirler. İnsanların sahip oldukları bir ülkenin vatandaşı olma hakkı doğrultusunda, bütün ulus devletler hukuki yapılanmalar olarak, hiçbir ayırım gözetmeden normal insanlara bu doğrultuda vatandaş olma hakkını tanımaktadırlar. Her insan vatandaş olarak kendisine en uygun ülkeyi seçme hakkına da sahiptir. Devletler böylesine bir ortamda insanlara vatandaşlık hakkı verirken, dikkatli olmak ve yeterli incelemeleri yaptıktan sonra dürüst, namuslu ve hukuka uygun hayat süren normal insanlara vatandaşlık alanındaki hakları tanıyabilmektedirler. Hukuka aykırı yaşayan, suç işleyen, kaçakçılık yapan ya da hastalıklı insanların vatandaşlık başvurularına bütün ulus devletler karşı çıkma hakkına sahiptirler. Dışarıdan böylesine başvuru yolu ile gelerek vatandaş olanlar da sonradan gerçekleşen statülerini “Türkiyeli” olarak tanıtabilmektedirler.

                Bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde ulusal vatandaşlık geçerli olduğu için, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ve her yerde Türk olarak kabul edilir. Bu durumun normal olarak ulus devletler çağı devam ettiği sürece geçerli olması gerekmektedir. Ama zorla bu konjonktür sürecinde bile bu duruma karşı çıkılıyor ise ortada normal olmayan bir durum var demektir. Ortalığın karıştığı savaş ortamları ya da   çeşitli ülkelerde siyasal alt üst oluşlar yaşanıyorsa o zaman yeni bir siyasal sürecin öne geçerek ülkeleri etkilediği, ya da baskı altına aldığı durumlar söz konusu olabilir. Türkiye gibi ulus devletlerde milliyetçi ve devletçi siyasal gelişmeler öne çıkıyorsa o zaman farklı alt kimliklerden gelen ve milliyetçiliğe karşı çıkan ya alt kimlikçi yapılar ya da küreselci ve de enternasyonel söylemlerin öne geçtiği görülmektedir. Dünya haritasında yer alan devletlerin var olma ve geleceğe dönük olarak varlıklarını sürdürme hakları da Birleşmiş Milletler örgütü aracılığı ile uluslararası alanda kabul edilmektedir. Her devlet kendi varlığını ve geleceğini güvence altına almaya her zaman için öncelik verebilir. Devletler her türlü olumsuz gelişmelere karşı var olma mücadelesi verirken, kendi siyasal örgütlenmeleriyle birlikte toplumlarını da güvence altına almak durumundadırlar. Bir devleti devlet yapan ana unsur olarak da devlet örgütü ile birlikte milleti oluşturan toplumsal yapı da beraberce korunur ve savunulur. Böylesine kritik durumlarda devletler milletin tamamı ile bütünleşerek devlet ve millet kaynaşması içinde varlıklarını sürdürebilirler. Batı dillerinde üniter yapılanma olarak ifade edilen tekil devlet milletiyle bütünleşmiş bir siyasal yapıyı öne çıkarmaktadır. Ayırımcılık ve ayrıcalık içermeyen bir toplumsal kucaklaşma ile üniter devlet düzeni korunurken, her türlü saldırı ya da suç işleme girişimine karşı ulusal birlik ve bütünlük anlayışı içinde karşı konulması gerekmektedir. Her ülkede anayasal düzen çatısı altında herkesin temel hak ve özgürlüklerinin korunması önceliğinde ülke barışı ve düzeni korunmaktadır. Bu noktada, normal olarak aileden gelen Türklerle, sonradan vatandaşlık yolu ile Türk vatandaşlığı statüsü kazananlar aynı koşullarda benzeri kamu hizmetleri ve korumasından yararlanmaları hukukun bir gereğidir. Bu durumda Türk vatandaşlığı çizgisi, herkes için ortak koruma ve savunmak güvencesi getirmektedir.

                Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken çok dikkatli davranmış, jeopolitik bilen bir general olarak, Türkiye’nin diğer devletlerden ayrılan yanlarını görerek hareket etmiştir. Her devletin temelinde var olan temel norm olarak, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” yaklaşımı ile imparatorluk döneminden gelen ya da geleceğe yönelik emperyalist federasyon projesine alt yapı hazırlamak için gündeme getirilen bölücü ve parçalayıcı oluşumların tamamına karşı çıkılmıştır. Milli sınırlar içinde Türk devletinin kuruluşuna katkı sağlayan bütün vatandaşların hukuk düzeni içinde eşit sayılması ve bu noktada aileden ya da toplumdan gelen ulusal vatandaşlar arasında hiçbir ayırım gözetilmemesi esastır. Eşitliğin uygulamalarına öncelik verildiği durumlarda hiçbir ayrıcalık ya da farklı bir uygulama talep edilemez. Vatanseverlik çizgisinde ortak değerler ve çıkarlara öncelik verilirken, devletin ve milletin sahip olduğu iç ve dış dengelerin korunmasına öncelik verilmektedir. Irkçı olmayan ulusal yaklaşım ulus devlet çatısı altında her alanda geçerli olacak ve bu doğrultuda toplumun her kesiminin çıkar ve gereksinmelerine eşit koşullarda dengeli bir uygulama kamu düzeninin ana esası olacaktır. Çağdaş insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti çizgilerinde her toplumun uygarlık çizgisine ulaşması ana hedef olarak benimsenmektedir. Ayrıca, bu amaçla, toplumun her kesiminin ve vatandaş olan herkesin devlet ve toplumun olanaklarından, en üst düzeyde yararlanabilmelerini sağlamak ulus devletlerin temeli olmalıdır. Türk asıllı olup olmamaya dikkat etmeden, aileden gelen Türkler kadar, vatandaşlık statüsünün sağladığı olanaklar çerçevesinde toplumun diğer kökenlerden gelen vatandaşlarının da benzeri kamu hizmetlerinden yararlanmaları, çağdaş demokratik devletler için ana kural olduğu için ulus devletlerin de ulusal tercihlerinde bu gibi konulara dikkat ederek hareket etmeleri, hukuk devleti düzeninin korunması açısından yarar sağlamaktadır. Vatandaşlık statüsünü ele geçiren her kişinin ilgili devletin önünde eşit uygulamalara yönelmesi esas alınmalıdır. Bu gibi konularda Türk ya da Türkiyeli gibi kavramların farklılık göstermesi hukuk devletinin dengelerini bozmamalıdır.  

                Türklük ya da Türkiyelilik gibi birbirine yakın kavramların hukuk devleti karşısında benzeri anlamları ifade etmek durumunda olması gerekmektedir. Ne var ki, bu noktada bir farklı disiplin ulus devlet düzenlerinin getirmiş olduğu eşit kamu düzeni oluşumunu   tehlikeye atmaktadır. Dinler tarafından bütün inanan toplum kesimleri için gündeme getirilen ümmet kavramı giderek millet kavramının yerini almaktadır. Türkiyeli ya da Türkiyeci olmak arasında fazla bir fark olmadığı için, millet kavramına karşı çıkan dinci kesimler, her iki kavramdan yararlanarak ulus devlet disiplini dışına çıkmakta ve bu doğrultuda Türkiyeli ve Türkiyeci gibi iki yakın kavram üzerinden Türklük oluşumunu dengeleyerek yumuşatmaya çalışmaktadırlar. Bir hukuk kavramı olarak değerlendirilen vatan kavramı, dinci kesimler açısından farklı değerlendirilerek sadece o dinin kurallarının geçerli olduğu ülke ya da bölge olarak kabul edilmektedir. Ulusalcıların uğruna bir kurtuluş savaşı vererek ele geçirdiği ülkeyi vatan olarak görmelerine rağmen, dinciler inandıkları dinin kontrolü altındaki ülke ya da bölgeyi vatan olarak benimseyerek milliyetçilerden kesin hatlar ile ayrılmaktadırlar. Din kurallarının uygulandığı topraklar dindar kesimlerin vatanı olarak benimsenmektedir. Dinciler kendi kurallarının ülke düzeyinde geçerlilik kazanabilmesi ya da yaşadıkları ülkeyi vatan kabul edebilmek için inandıkları doğrular ve kutsal kitaptaki kurallar çizgisinde bir devlet düzeni ya da kamu hizmetleri uygulaması istemektedirler. Dinciler devletin toplumsal tabanı olarak bir millet düzenini değil ama onun yerine milli sınırların ötesinde inananların yaşadıkları farklı bölgeleri de vatan olarak görebilmektedirler. Dindarlar açısından ülke meselesi inanan insanların yaşadıkları alan ile sınırlı görünmektedir. İslam dini Müslümanların vatanını Dar-ül İslam olarak adlandırırken, bu toprakların dışında kalan başkalarının yaşadığı yerleri de Dar-ül Harp olarak göstererek, dünya ülkelerini ikiye bölmektedir. Diğer tek tanrılı dinlerin de benzeri bir ayırıma karşı çıkmadığı ve din kurallarının geçerli olduğu bir ülke ve devlet düzeni öngördükleri anlaşılmaktadır.

                Türklerin yaşadığı ülkelerin hukuk düzeni açısından İslama dayalı yeni bir dini düzen kurulabilmesi için öncelikler, Avrupa kıtasındaki dinler arası kavgayı önleyebilmek üzere ortaya çıkmış olan laiklik ilkesine ve bu doğrultuda oluşturulacak devlet düzenine dikkat edilmesi gibi bir yeni zorunluluğu öne çıkarmaktadır. Tek tanrılı dinlere inananlar açısından ümmet kavramı üzerinden din devleti esas olarak görülmektedir. Ümmet ile birlikte Dar-Ül İslamın bir araya getirilmesi İslami devlet düzeninin oluşumu açısından yeterli görülmektedir. Tüm Müslümanların Anasırı -İslam olarak kabul edilmesi ve din kurallarının anayasal düzen yerine geçerli kılınması ile ümmet esaslı bir yeni toplumsal örgütlenmeye gidilirken, millet kavramı geri planda bırakılmakta ve bu nedenle de devletler milli ya da ulusal devlet olmaktan çıkarak, dini esasların geçerli olduğu bir inanç dünyasının merkezi konumuna getirilmektedir. Kavmiyetçilik, mezhepçilik ya da cemaatçilik din devleti çatısı altında ümmetçiliğin uzantısı olarak geçerlilik kazanmakta ve milliyetçiliğin yerini almaktadır. Millet kavramının ümmet kavramından gelmesi nedeniyle Türkiye’de laik devlet kuranlar, millet kavramı yerine Orta Asya ve Türk kökenli bir kavram olarak İslamiyet öncesi dönemden gelen ulus kavramını kabul etmişlerdir. Millet kavramı Osmanlı döneminde Müslüman ahaliyi temsil ederken, ulus kavramı bir devlete vatandaşlık kaydı ile bağlanmış olan halk topluluklarının bütünü olarak kabul edilmiştir. Milletin ümmet kavramından çıkması kamu düzenine dinsel yönden yansıtılmaya çalışılırken ve Türkler çok uluslu Osmanlı sonrası dönemde yeni bir milli devlet kurmaya yönelirken, dini boyutu nedeniyle ulus kavramını millet kavramı yerine günlük konuşma dili içine almışlardır. Laik kesimler dindışı devlet düzeni için ulus kavramını öne çıkarırlarken ve dinci çevreler de ulus kavramına karşı çıkarken, var olan ulusun Türk ulusu olması nedeniyle, Türk kavramı yerine Türkiyeli ya da Türkiyeci gibi sonradan olma yeni bazı kavramları kullanarak, eski imparatorluk dönemindeki gibi ulus devlet düzenini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmektedirler. Türk yerine Türkiyeli dediğiniz zaman bir milleti ve bu doğrultuda bir milli düzeni ya da bir milli devleti görmezden gelirken, Türkiyeli kavramı ile aynı ihtiyacı karşılıyormuş gibi bir ortam yaratılarak, bir ülke ya da devlete bağlılık kurulmuş gibi eskisinden farklı bir sosyal düzen yaratılmaya çalışılmaktadır.

                Türklüğe karşı Türkiyeciliği çıkarmak, Türkçülük ve Türk milleti ve Türk devleti gibi var olan gerçeklik yokmuş gibi hareket etmektir. Bugünün koşullarında inkâr edilemeyecek bir düzeyde üç yüz milyonluk nüfusu ile bir büyük Türk dünyası vardır. Arkamızda bir buçuk milyarlık İslam dünyası olduğunu ileri sürerek, Türk devleti yapılanmasına karşı çıkanlar, üç yüz milyonluk bir büyük kitleyi görmezden gelemezler. Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı İslam dünyası Türkleri olduğu kadar, Arapları, Berberileri, Farsları ve diğer Asya ve Afrika ulusları ile ulus devletlerini görmezden gelemezler. Bu devletler de hem Müslüman kimlikleri hem de bulundukları ülkede gelişmiş olan ulusal toplum yapıları ile, ulus devletler dünyasının bir parçası olarak dünya haritası üzerindeki yerlerini korumaktadırlar. Dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan bir merkezi devlet olarak Türkiye, Batı dünyası, Türk dünyası ve İslam dünyası gibi üç ayrı dünyanın tam ortasında yer alan bir çağdaş cumhuriyet devletidir. Türk devleti bu nedenle kuruluş aşamasında jeopolitik konumunu esas alarak laik devlet ile Müslüman millet sentezi üzerine inşa edilmeye çalışılmıştır. Ne var ki, Türkiye bugün üç dünya arasında kendi bağımsız devlet yapısı ile birlikte üç ayrı dünyadan gelen yansımalar ile boğuşmak zorunda kalmaktadır. Türkiye üç dünya arasında hem bir Türk devleti hem bir İslam milleti hem de çağdaş uygarlığın üyesi konumlarını, kendi iç ve dış dengelerine dikkat ederek oluşturmak zorundadır. Türklerin dünyanın kuzey yarı küresinde, Müslümanların güney yarı küresinde ve de Batı dünyasının da batıdaki Hrıstiyan bölgelerde olduğunu, her zaman için hatırlayacak bir karma devlet yönetimi ile Türkiye ortaya çıkarak bugünkü konumuna gelebilmiştir.

                Türkiye üç dünya arasındaki merkezi konumunu hiç unutmadan hareket etmek zorunda olduğunu her zaman için hatırlamak durumundadır. Her üç dünya Türkiye’nin hem çevresinde hem de temsilcileriyle içindedir. Türkiye yerini koruyabilmek için komşularıyla dayanışma içinde olması gerekirken, batı ülkelerinde okuyarak gelen yeni yöneticilerin Türkiye’yi komşuları ile savaşa sürüklemesi emperyalizmin en açık örneğidir. Üç dünya arasındaki Türkiye’de gündeme gelen her siyasal yansıma ya da değişikliğin arkasında bu üç dünyayı görmek gerekmektedir. Türk dünyasının temsilcileri Türkiye’de Türklük olgusunun kurucusu ve koruyucusu olarak hareket ederken, İslam dünyasının temsilcileri de bu duruma saygı göstererek Türklük olgusunu Türkiyeli ya da Türkiyeci gibi sonradan çıkarılan kavramlar üzerinden Türk milli devletini dönüştürmeye kalkışmamalıdırlar. İslamcıların Türklük kavramına karşı çıkmadan diğer Müslüman ulus devletlerin halkları gibi devlet modeli ve siyasal rejim ile uyumlu bir düzen arayışı içinde olmaları gerekmektedir. Türkçü kesimin önde gelenleri ise Kuzey yarı küreden getirdikleri ile yetinmemeli, güney yarı küreden gelen Müslümanlar ile merkezi bir ortak çadırın altında birlikte yaşayabilmenin yollarını aramalıdırlar. Türkiye’yi çevreleyen Hrıstıyan batılılarda hem İslam dünyası ile hem de Türk dünyası ile komşu olduklarını unutmadan hareket ederek, Atatürk ve Kuvayı milliye örgütünün iş birliğinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini korumaya ve de desteklemeye devam etmelidirler. Türk devleti hem bir ulus devlet hem bir laik devlet hem de bir Müslüman millet sentezi olarak orta dünyada yoluna devam ederken her üç dünyadan gelen siyasal dalgaların karışıklık yaratmamasına dikkat edilmelidir. Bu nedenle, Türk dünyasından gelen tarihsel bağlar çizgisinde Türklük ve Türk dünyası en kutsal değerler olarak korunmalı ve bunları değiştirme doğrultusunda Türkiyecilik ya da Türkiyelilik kavramları üzerinden siyasal oyunlar oynanmamalıdır. Türkiye’yi Türkler ve Türkçülük akımı kurmuştur ve bu düzen Türk dünyası ile bütünleşme hedefine doğru ilerleyecektir. Türk devleti de Müslüman bir çoğunluğa sahip olan millet yapılanması ile de dinsel değerlere saygı gösteren bir uyumluluk arayışında olacaktır. Üç dünya arasındaki sentezci yapılanması ile Türkiye’nin ayakta kalması dünya dengelerinin korunması açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle, Türklük Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanak noktasıdır. Türkiyelilik ya da Türkiyecilik gibi sonradan getirilen kavramlar ile Türklük sarsılamaz. Türkiyelilik ya da Türkiyecilik değil ama şimdiye kadar olduğu gibi Türklük, Türk devletinin temel dayanağı olarak var olacaktır ve Türkler’de Türk dünyasına açılan yeni yoldan emin adımlarla ilerleyerek, geleceğin dünyasının daha dengeli olmasını sağlayacaklardır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

28 Mayıs 2021 Cuma

TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE‘Yİ TÜRKÇÜLÜK KURDU

                 Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini Türkçülük akımı kurmuştur. Türklerin tarihin en eski dönemlerinden bu yana var olmaları ve birçok devlet kurmalarına rağmen, sadece Türklerin var olması Osmanlı sonrası dönemde yeterli olmamış, Türkler imparatorluğun başında bulunmalarına   aynı zamanda devlet gücüne sahip bulunmalarına rağmen, büyük bir Türk devleti olan Osmanlı imparatorluğunu kaybetmek durumunda kalmışlardır. O dönemin koşullarında imparatorluklar cihan savaşı ile birlikte ortadan kalkarlarken dünyanın her yerinde ulus devletlere yönelme süreci başlamış ve bunun sonucunda da Osmanlı sonrası dönemde eski imparatorluk toprakları üzerinde alt kimlikler üzerinden ulus devlet arayışları öne çıkmıştır. İmparatorluklar geniş alanlara yayılan devletler olmaları nedeniyle, kozmopolit toplum yapılarına sahip olduklarından, devletin dağılma noktasında her kafadan bir ses çıkmış ve bu durumun sonucunda da belirli bölgelerde toplanmış olan alt kimlikli etnik ve kültürel toplulukların yaşadıkları alanlar üzerinde özgürlük arayarak, daha küçük devlet yapılanmaları ile birlikte ayrı devlet oluşumlarına yönelmişlerdir. İmparatorlukların merkezleri çökünce, merkezlere karşı başkaldıran büyük şehirler ya da bölgesel toplulukların kendi devletlerini kurma yoluna girerek, geleceğin ulus devletlerini yaratmayı da kapsayan bir yeni yapılanma dönemi gündeme gelmiştir. Dünya savaşı her kıtada önemli değişiklikler meydana getirdiği için, yeni durumlara uygun yapılanmalara yönelerek devlet sayısını artıracak ölçüde adımlar atılmıştır. Bu yüzden imparatorluklar sonrasında yeni devletler çağımızın ulus devlet kimliği ile ortaya çıkmışlardır.

                Ulus devletlerin kurulması aşamasında ya uluslar önceden oluşmuş ve daha sonraki aşamada kendi devletlerini kurmuşlardır ya da imparatorlukların parçalanması sonrasında ortaya çıkan daha küçük topraklar üzerinde yaşayan insan toplulukları, kendisini korumak üzere önce bir devlet kurar ve ikinci aşamada da devletin yapacağı sosyal ve kültürel çalışmalarla yeni kurulan devlet kendi ulusunu oluşturarak, devletin ulusal toplum ile bütünleşmesini sağlar. Bu ayırımla konu ele alındığında, Türk devletinin tarih sahnesine çıkışında her iki yoldan gelen farklı etkilerin bulunduğu görülmektedir. Bu açıdan tarih öncesi dönemlerden gelen bir çizgide Türkler her dönemde var olmuşlar ve kendilerini temsil eden hanedanlar üzerinden Türk devletleri kurmuşlardır. N e var ki, uluslaşma olmadığından hanedanların kurucu şefleri aynı zamanda devletin başı olmuş ve yeni devletler ülkedeki siyasal güce sahip olan Türk asıllı kralın ya da imparatorun hegemonyası altında belirli dönemlerde kendi toprakları üzerinde egemen olmuşlardır. Millet esaslı devletlerde geçmişten gelen uluslaşma sürecinin ortaya çıkardığı ulusal yapı zamanla kendi ulus devletini kurabilmektedir. Devlet esaslı siyasal yapılanmalarda ise, tüm devletler kendi ulus devletini ilan ederek uluslaşma sürecinin esaslarına uygun bir çizgide dünya haritasındaki yerlerini almaya çalışmaktadırlar. Böylece devlet ya da millet esaslı ortaya çıkışlar sayesinde dünya haritasındaki ülkeler, imparatorluklardan ulus devletlere dönüşmüş ve bunların özünde yer aldığı siyasal oluşumlar yirminci yüzyılı ulus devletler çağı haline getirmiştir.

                Türkiye’de ise özel konum nedeniyle, Müslüman milletten laik ulus devlete geçiş süreci yaşanmış ve bütün toplum laiklik esası ile dinsel yapı ve yaşamın dışına çıkarılarak millet ve devlet dengesi kurulmasına çalışılmıştır. Bu çabaların sonucunda Müslüman millet ile laik devletin birlikte var olabilmesi için çalışılmıştır. Türkiye’nin bulunduğu Orta Doğu bölgesinde İslamiyet çok ağırlıklı olduğu için genelde İslam devlet modeline uygun devletler Osmanlı sonrasında bölgeye yayılmışlardır.  Bunların içinde sadece Türk devleti laik bir cumhuriyet olarak Atatürk tarafından kurulmuştur. Tüm bölge ülkeleri için emsal oluşturabilecek yeni devlet yapılanması, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında gündeme getirilerek tartışma alanında her yönü ile incelenmeye çalışılmıştır. Arap kökenli ülkeler de din etkisi çok fazla olduğu için bu ülkelerde Arap kökenli olmanın üzerin pek fazla durulmamıştır. Orta kuşakta yer alan bütün Arap devletlerinin hepsinin Müslüman olması ümmetçilik üzerinden bir İslam milleti yaratmış gibi bir ortam hazırlamıştır. Müslüman ülkelerde daha çok din ağırlıklı bir İslam milliyetçiliği öne geçince Arap ülkelerinde yeni yapılanma Müslümanlık üzerinden oluşturulmuştur. Arap ülkeleri eskisi gibi din etkisiyle yeni devlet biçimine geçerken, Arap milliyetçiliğinin gereklerini yerine getirerek, Türkiye’de olduğu gibi laik bir devlet kurarak Arap milliyetçiliğinin dengelenmesi düşünülmemiştir. Ulus devletler çağında Arap topluluklarının eskisi gibi İslam devleti modelinde ısrar ederek laik devlet yapılanmasına geçmemeleri kurdukları devletlerin çağdaş anlamda laik bir düzen getirmemesi gibi olumsuz bir durum yaratmıştır. Laiklikten uzak kalan siyasal yapılanmaların nasıl orta çağ düzeni içinde kaldıklarını zamanla Orta Doğu ülkelerinde görmek mümkün olabilmiştir. Türkiye çağdaş bir devlet olmaya yönelirken, Ortaçağ değerlerine ve düzenine karşı çıkmıştır.  

                Türkiye Cumhuriyeti Türk halkının katılımı ile kurulurken köklü bir devrim yapılmış ve din devletinden vazgeçilerek daha işin başında çağdaş bir düzen oluşumuna öncelik tanınmıştır. Laik devletin kuruluşu beraberinde Müslüman milletten Türk ulusuna geçiş dönüşümünü de gerçekleştirmiştir. İmparatorlukların çatısı altında koruma altına alınmış olan din düzenlerinin yeni dönemde devam ettirilmesi, ülkelerin koşullarına göre ayarlanmış ve orta kuşakta yer alan Müslüman ülkelerde dinin toplumsal yaşamda ağırlığını devam ettirmesi laik devlet düzenleri kurulmasını önlemiştir. Türkiye’de ise Osmanlı döneminden kalma gayrimüslim nüfusun ağır basması nedeniyle modern Türk Cumhuriyeti kurulurken, Müslümanlar ile birlikte gayrimüslim toplum kesimlerinin de yer alarak katıldığı birçok kültürlü toplum yapısı içinde yeni bir ulusal oluşuma öncelik verilmiştir. Üç kıta ortasında kurulan çağdaş cumhuriyetin beraberinde laik bir devlet düzeni getirmesinin ana nedeni olarak, Balkanlar ve Kafkaslar bölgelerindeki çok dinli yapıların rolü görülmüştür. Kuzey Asya’dan ve Balkanlar’dan gelen Musevi ve Hristiyan dini mensubu olan bazı Türk asıllı toplulukların Türkiye’ye gelirken bu farklı dinleri ile birlikte geldikleri görülmüş ve bu durumun etkileri ile birlikte Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde görülen laik düzeninin de toplumla birlikte kaynaşmaya çaba gösteren bu kesimlerin talep ve isteklerinin yansımaları üzerinden kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanı sırasında üç büyük tek tanrılı dinin içinden gelen kesimlerin temsili ile çağdaş laiklik düzenine geçiş sağlanmıştır. Bu noktada, ulus devletlerin çıkışı ile imparatorluktan gelen düzenler tümüyle yıkılmıştır.

                Osmanlı devleti gibi çok uluslu bir imparatorluğu dağılışı aşamasında, Balkan bölgesinde İslam ve diğer iki tek tanrılı dinin çekişme ve çatışma içine sürüklenmesi yüzünden çok insanın öldürülmesi de yeni devletin kuruluşu sırasında dikkate alınarak, bu gibi olumsuz durumların önlenmesi için de laiklik düzeninin kurulması öncelikle gündeme getirilmiştir. Osmanlı yönetiminin farklı din taşıyan toplum kesimlerine hoşgörülü davranması nedeniyle, bu devletin barışı Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde olduğu gibi Orta Doğu ülkelerinde de dini kesimler arasında barış ortamı kurularak korunmuştur. Avrupa kıtasının büyük ve gelişmiş Hristiyan ülkeleri laiklik düzenini kabul etmelerine rağmen, kıtanın doğusunda yer alan eski Osmanlı ülkeleri kendi aralarında bir Balkan savaşı yürüterek bu bölgenin kan gölüne dönüşmesine yol açmışlardır. Balkan bölgesinde üç büyük dine mensup birçok insan yüzyıllarca Osmanlı barışı altında varlıklarını sürdürmelerine rağmen, dağılma aşamasına gelindiğinde, Vatikan destekli Hristiyan topluluklar Müslümanlar ve Musevilere saldırarak önce kendi ulus devletlerini kurmaya ve ikinci aşamada ise bu devletlerin sınırlarını genişletmeye kalkışmayla bölge barışını yıkarak, Müslüman ve Musevi nüfusların yok edilmesine çaba göstermişlerdir. Bütünüyle Hristiyan bir Avrupa isteyen Vatikan bu doğrultuda Hristiyan toplulukları kışkırtırken, yeni dönemdeki ulusal yapılanmanın ötesinde yeniden Ortaçağ karanlığını yansıtan toplu katliamların birbiri ardı sıra gündeme gelmesine yol açmışlardır. Bu durumda Balkan ülkeleri Osmanlıdan ayrılırken ulusçuluk hareketi etkisiyle ulus devlet olarak ortaya çıkmışlar ama Avrupa kıtasını Hristiyanlığa dayanan tek bir din devleti yapmak isteyenler ise, yeniden din savaşlarını hortlatarak dünya barışını ortadan kaldırmışlardır. Uluslaşma süreçleri bütün devletleri iç çatışma ve karışıklıklara sürüklerken, bir yandan da yeni alt kimliklerin yarattığı farklı ulus devletler ortaya çıkmıştır.

                Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkler kurmuştur. Kendi halinde dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak yaşamlarını sürdürmekte olanların ya da ekmek kavgası doğrultusunda geçim sorunlarını karşılamaya çalışanların, böylesine çağdaş bir devlet kuramayacakları açıktır. Bu nedenle Türk devletinin arkasında kendi halinde yaşayan Türkleri değil ama tarihten gelen bilgi birikimi, dünya siyaseti ve insanlığın içinde bulunduğu konjonktürler hakkında bilgi sahibi olan ve bu doğrultudaki çabaları sistemli bir yönde kullanan Türklerin oluşturdukları, Türklük bilinci ve buna dayanan Türkçülük hareketi Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin dünya haritasındaki yerini almasına giden yolu kat ederek, bugünlere kadar gelebilmiştir. Böylesine bir süreci başlatan ve bugünlere kadar getiren siyasal oluşum Türkçülük hareketi olmuştur. Bir anlamada bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan siyasal ve toplumsal gücün Türkçülük hareketi olduğu bilinmektedir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adı ile bir Türk devleti çağdaş dünyada var olabiliyorsa, bunun arkasında örgütlü bir yapılanmanın ve stratejinin bulunduğunu görmek gerekmektedir. Türk  ulus devletine doğru  gidişin hem öncüsü hem de örgütleyicisi durumunda  olan bir Türkçülük akımının belirli bir zaman dilimi sonrasında ortaya çıkarak öne geçtiği ve örgütlenerek son hedef olan bağımsız Türk devletini kurduğunu, tarihteki gelişmeler göstermekte ve buralardan gelen gerçekler de geleceğin  cumhuriyet kuşaklarına  bugünkü Türk devletinin nerelerden geldiğini ve nasıl bir süreç içinde bugünkü yapılanma modeline eriştiğini  ve neden Atatürk’ün devlet modeline yönelindiğini iyi görmek gerekmektedir .

                Türkçülük hareketine yön gösteren Türklük olgusu ile bugünlerde Türk dünyasının elinde olan bilgi birikiminin her yönü ile ele alınarak incelenmesiyle, Türklük olgusundan Türkçülük hareketine nasıl geçildiği çeşitli yönleriyle öne çıkmaktadır. Tarih öncesi dönemde dünya tarihinde yer almış olan proto -Türkler’den başlayarak, bugünün yaşanan dönemlerine kadar Türklük olgusunu ve Türklerin konumunu her yönü ile ele alarak incelemek, Türklük üzerinden Türkçülük hareketinin aydınlığa kavuşmasını ve bugünün Türkçülük hareketinin her yönü ile Türk kamuoyu tarafından öğrenilerek bilinmesini sağlayacaktır. Bu gibi gerçeklerin incelenmesi sayesinde varılacak yeni siyasal bilinçlenme ile Türkçülük hareketinin gelişmesi ve Türklük olgusunun bugünün dünyasına daha ağırlıklı bir biçimde girmesini günümüzün genç Türk kuşakları sağlayacaklardır. Türkçülük hareketinin eseri olan Türk devletinin gelecekteki yeri ve yükselişi bir Türklük bilinci içinde, genç kuşakların nöbeti devralarak daha üst düzeydeki hedeflere ulaşılması ile mümkün olabilecektir. Yirminci yüzyılın başlarında neden böyle bir Türk devletinin kurulduğunu ve bu devletin nasıl bir yüzyılı geride bırakarak, yirmi birinci yüzyıla geldiğini Türk dünyasının iyi bilmesi ve bu bilgi üzerine Türk devletine sahip çıkılarak, çağdaş cumhuriyet yönetiminin sonsuza kadar yaşamasını sağlayacak bir atılımın gerçekleşebilmesi için bu çizgide yeni adımların atılması gerekmektedir.

                Kurtuluş savaşı sonrasında devlet kurulurken bütün eski Osmanlı vatandaşlarına Türklük statüsü normal koşullarda tanınmıştır. Ayrıca terk edilen Osmanlı topraklarından göçmen olarak merkezi ülke olan Anadolu topraklarına  gelen eski Osmanlı ahalisini de, merkeze geldikten sonra aynı statü tanınarak işin başında homojen bir toplum yapısı ile ulus devletin inşasına girişilmiştir. Osmanlıların farklı alt kimliklerden gelmesi kuruluş aşamasında bazı zorluklar yaratmış ama Kemalist devlet bilinçli bir ulus devletçi yaklaşımı kararlı bir biçimde uygulayarak, üniter bir devletin halk tabanının uluslaşmış bir yapıda ortaya çıkarılması hedefi doğrultusunda, tabanının ulusal çizgide örgütlenmesi için çaba gösterilmiştir. Yeni devletin nüfusu imparatorluk alanından geldiği için farklı kimlikler önceleri korunmaya çalışılmış ama göçmenlerin getirilerek ülkenin çeşitli bölgelerine yerleştirilmesi sırasında, bu kozmopolit nüfusun kaynaştırılmasına olanak sağlayan ve zaman içinde ulusal kaynaşmayı gerçekleştirecek bir entegrasyon sürecinin hızla devreye sokulmasıyla, ulus devletler çağında uluslaşma sürecinin tamamlanmasına çalışılmıştır.

                Balkan savaşlarının kaybedilmesiyle birkaç milyonluk büyük bir Balkan göçmeni grup Anadolu yarımadasına gelerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vatandaşları olmaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda Mübadele Antlaşması ile belirli kurallara bağlanacak olan nüfus kaydırma operasyonlarında Anadolu Hristiyanları ile Balkan Türkleri takas edilerek yeni ulus devletin tabanında daha istikrarlı bir homojen yapılanmaya gidilmesi için çaba gösterilmiştir. İngilizler alt kimlikçi bir federasyonu Osmanlı mirasından çıkarmaya çaba gösterirken, Türkçülük hareketinin bilinci temsilcisi olan milli kadrolar savaş koşullarında yepyeni bir ulusu tarih sahnesine çıkarıyorlardı. Balkanlar elden gittikten sonra Anadolu’nun geleceği için mücadele eden Kuvayı Milliye hareketi, Balkan göçmenlerini batı Anadolu bölgesine yerleştirerek vatan savunması sırasında bu kadrolardan yararlanmaya çalışıyordu. Bulgar ve Makedonya asıllı Balkan göçmenleri ayrı ayrı   bölgelere yerleştirilirken hem grup oluşumlarına hem de bölge dengelerine dikkat edilerek ,yeni devletin nüfus coğrafyasının dengeli bir biçimde olmasına çaba gösteriliyordu . Birinci Dünya savaşı ilerledikçe Anadolu yarımadası daha da önem kazanıyor ve Türk devletini çevreleyen bölgelerden akın akın insanlar, Atatürk Cumhuriyetine gelerek ve vatandaşlık statüsü alarak Anadolu topraklarına yerleşmek için can atıyorlardı. Daha önce ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları doğrultusunda vatan ilan edilen alanının, göçmen dalgaları ile doldurulması için çalışılırken, dünya devletleri ailesine üye olabilecek düzeyde yeterli ve güçlü bir ulus devlet kurulması için çaba harcanıyordu. Anadolu’nun zengin toprakları vatan olarak ilan edildikten sonra, bu yeni vatanın her bölgesinin gelecekte Türk ulusu ile uyumlu bir bütünleşme sürecine girebilmesi hedefleniyordu.

                Anadolu Müslümanları Avrupa kaynaklı Haçlı ordularına karşı direnerek işgal ordularının ülkeden çıkmasını sağlıyorlardı. Anadolu’da Müslüman Türklere karşı savaşan tüm orduların daha çok Hristiyan asıllı olmaları yüzünden Müslümanlar bu duruma karşı çıkarak silahı alıp dağa çıkıyorlar ve ülkede direnme noktaları oluşturarak Avrupa merkezli haçlı ordularının önlerini keserek saldırgan orduları Akdeniz’e doğru püskürtüyorlardı. Anadolu’nun gayrimüslim gruplarını İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi Hristiyan kökenli   emperyalist ülkeler kontrol altına alarak, Türk ve Müslüman Anadolu halkına karşı kullanabilmenin arayışı içine giriyorlardı. İngilizler Yunanlıları, Fransızlar Ermenileri, Ruslar Gürcüleri Türklere karşı kullanırken, sahip oldukları gayrimüslim yapıların verdiği avantaj olarak beliren yakınlıkları Türk ve Müslüman direnişine karşı kullanıyorlardı. Doğu Anadolu’da Gürcü, Rum ve Ermeni asıllı imparatorluk kalıntısı Müslüman olmayan nüfus topluluklarının Osmanlı sonrası dönemde de sahip oldukları haklar üzerinden varlıklarını sürdürmeleri meselesi  öne çıkarken, Kemalist rejim batılı düşmanların topluca saldırılarına karşı  eski Osmanlı ahalisi olan  Anadolu halkını bir araya getirerek, uluslaştırabilmenin  yollarını arıyordu. Savaş uzayıp gittikçe Anadolu: Müslümanları  Ankara’da merkezi olarak örgütlenen Kuvayı milliye hareketinin çatısı altında toplanıyordu. Doğu Anadolu’da Gürcistan ve Ermenistan meselelerini Rusya aracılığı ile çözüme kavuşturan Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu’nun ortası ile kuzeyi ve güneyinde oluşan cephelerde işgal orduları ile savaşmak zorunda kalıyordu. Merkezi alandaki savaş bir Müslüman ve Hristiyan çatışmasına dönünce, gelecekte merkezi coğrafya toprakları üzerinde hak iddia etmeye çalışan Siyon hareketinin Suriye ve Çanakkale savaşları sırasında Siyon Katır birlikleri kurarak, geleceğe doğru bir hazırlık içinde girdikleri anlaşılmıştır.  Nitekim Müslüman ve Hristiyan nüfusların dışında kalan Musevi grupları da Anadolu yarımadasının batı bölgelerine yerleşerek, geleceğin Orta Doğusunda Büyük İsrail projesi doğrultusunda yer kapmaya çalıştıkları görülmektedir. Özellikle Balkan savaşları ve mübadele uygulamaları sırasında fazlasıyla hareketlilik kazanan Musevi gruplar, Anadolu ile Balkanlar arasında bir batı köprüsü kurarak etkin olmaya çalışmışlar, Anadolu bölgesinde gündeme gelen bütün siyasal gelişmeleri ya yakından izleyerek ya da içine girerek siyasal açıdan da etkinliklerini geliştirmeye çalışmışlardır. Ülkenin daha çok batı bölgesine yerleşen bu gruplar daha çok deniz kenarında yer alan il ve ilçeleri yeni yerleşim merkezlerine dönüştürmeye çalışırken, Kemalist rejimden yana çıkarak hiçbir biçimde azınlık hakkı talep etmemişler ama bütün siyasal gelişmelerin de içinde yer almışlardır. Bu tür bir tutum başlangıçta sorun çıkarmamış ama zamanla birçok sorunun doğmasına yol açmıştır.

                Türkiye  Türk ve Müslüman bir devlet olarak Türkçülük akımının etkisiyle kurulmaya çalışılırken, öncelik gayrimüslim sorununun çözülmesine tanınmıştır. Yedi yüzyıl boyunca Hristiyan ordular ile savaşmak zorunda kalan Türkler ve Müslümanlar, Gürcüler, Ermeniler, Pontuslular  gibi  Hristiyan Anadolu’da yeni bir ulus devletin kaynaştırıcı ortamında aynı çatı altında bir araya gelirlerken, Anadolu yarımadası üzerinde bir Hristiyan devlete izin verilmemiştir, Musevilerin nüfusu devlet kurmaya yetecek düzeyde fazla olmadığı için, bu gruplar Birinci Dünya savaşı yıllarında Sion Katır birlikleri aracılığı ile geleceğin sinyallerini vermeye çalışmışlardır. Bu doğrultuda Türk ve Müslüman ahalinin içinde fazlasıyla Musevi asıllı vatandaşların yer almasıyla birlikte, ulusal kurtuluş savaşı sonrası dönemde siyonizmin Büyük İsrail projesi, bölgenin ana süreci olarak gündeme getirilerek tüm bölge ülkelerine dayatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti açıkça dünya kamuoyu önünde laik devlet ve Müslüman millet modeli ile kurulurken, aynı dönemde Sion katır birlikleri sonrasında, bu kez Sion insan birlikleri çeşitli alanlarda devreye sokularak geleceğin merkezi coğrafyasının kuruluşu aşamasında İsrail merkezli bir yapılandırmanın öncülüğü örgütlenmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir siyasal sürecin tam ortasında tarih sahnesine çıkarken, bölgesel bir imparatorluğa karşı bir ulus devlet bilinci ve gücü olarak kimlik kazanmaya çalışmıştır. Ne var ki, geleceğe dönük bölgesel federasyon modelleri dışarıdan dinler adına zorla bölge ülkelerine dayatılırken, Türkiye’ye de bu doğrultuda baskılar yapılmış ve hatta Türk dış politikası bu doğrultuda uluslararası güç merkezleri tarafından bu doğrultuda ayarlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı sonrasında merkezi alandaki bütün gelişmelerin arkasında Büyük Orta doğu, Yeni Bizans ya da Büyük İsrail gibi bölgesel federasyon projelerinin baskılarla dayatıldığı bu aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk ve Müslüman bir ulus devlet olarak yoluna devam etme konusunda fazlasıyla zorlandığı görülmüştür.

                 Üç büyük dinin var olma , çekişme ve çatışma süreçlerinin devam edip gittiği merkezi bölgenin geleceğindeki belirsizlik bu işlerin tam göbeğinde kurulması ve geleceğe dönük olarak kurumlaşması sırasında ,dış güçlerin fazlasıyla devreye girerek  kendi plan ve programları doğrultusunda  Türkiye’nin iç işlerine karıştıkları, kendilerine yakın kadroların işbaşına getirilmeleri ve hatta kendi yetiştirdikleri elemanları devlet ve toplum yönetiminde öne çıkararak, yeni Orta Doğu planları doğrultusunda  farklı yapılanmalar için bunlardan  fazlasıyla yararlanıldığı görülmektedir.  Dinin siyasete alet edilmesi gibi bir olumsuz gelişmenin toplumsal tabana din ve inanç merkezleri üzerinden yayılması, iki dünya savaşı sonrasında orta dünyaya barışın gelmesini önlemiştir. Cumhuriyetin kurucu kadrosu bütün bu gelişmeleri bilerek izlediği için, yeni başkent Ankara’da güçlü bir merkezi yönetimin kurulmasına öncelik verilmiştir. Dinlerin ve mezheplerin kavga ve çekişme alanlarının tam ortalarında bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türkiye’nin devlet modeli, içinde bulunduğu merkezi alanının öne çıkardığı siyasal sorunların birinci derecede muhatabı olarak, her aşamada bölgesel planların dayattığı projelerle karşı karşıya kalmıştır. İmparatorluğun mirası bir Müslüman halk tabanını kendisine vatandaş tabanı olarak kabul eden Türk devleti, gelecek kavgalarının çok yoğun yaşandığı bir süreçten geçerken, yüz yıl önceden kalan çeşitli siyasal ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelmektedir. Proje dayatmalarının Türkiye’nin önünü kestiği aşamalarda, Türkiye bu bölgenin ana sorunu olan din kavgalarından kurtulmak üzere Avrupa tipi bir laiklik anlayışını kabul ederek yoluna devam etmek istemiştir. Ne var ki, Türk devletinin laik yapısını yanlış anlayarak, bir anlamda İslam karşıtı bir tutuma doğru sürüklemeleri, Türk modeli olarak geliştirilen laik devlet Müslüman millet beraberliğini bozarak bir barış ortamını çekişme ve çatışma yapılanmasına dönüştürmesi, emperyalist güçlerin merkezi alandaki Türk devlet modelini ortadan kaldırmasının ana nedeni olarak öne çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir çıkmaz içinde olduğunu bilerek hareket ettiği için kendi modeli üzerinde bugüne kadar ısrar ederek bölgedeki istikrarlı durumun ortadan kaldırılmasına izin vermemiştir. İmparatorluk sonrasında bir ulusal kimlik ve devlet yapısı inşa edilmeye çalışılmasının ana nedeni bu durum olarak görünmektedir. Din esaslı imparatorlukların parçalanmasıyla ulus devletlerin önü açılırken, devletlerin ulusal yapıları ve ulus toplum tabanlarının zayıflatılmasıyla sonuç alınmaya gidilmiştir.

                Türkiye çok uluslu bir toplumdan bir ulus devlet çıkararak ülkenin birliğini din üzerinden sağlamaya çalışırken, diğer yandan İslamın dışındaki dinler, siyasete dini karıştırarak ve dinsel örgütlenmelerini güçlendirerek, ulus devletleri tasfiye etmenin arayışı içinde olmuşlardır. Musevilik ve Hristiyanlık bu doğrultuda orta dünyada etkinlik sağlamaya çalışırken, Türk ulus devleti hem laik yapısı ile hem de güçlendirilmiş ulusal tabanı ile harekete geçerek, her türlü çok kültürcü ya da kozmopolit siyasal girişimlere karşı üniter ve ulusal yapılanması ile karşı duruyordu. Laik devlet ile dengelenen Türk Müslümanlığı her türlü alt kimliğin geride bırakılacağı bir entegrasyon planı olarak devreye sokulurken, çağdaş bir cumhuriyetin çatısı altında bütün vatandaşlar laiklik düzeninde eşit yurttaşlar olarak benimseniyorlardı. Fransız filozoflarının ortaya koyduğu ulus devlet modelini Türkiye kabul ederken Ernest Renan’ın ulus tanımını ve uluslaşma modelini kabul ederek din esaslı devletlere karşı direnme yoluna gidiyordu. Renan’ın tanımına göre, dil, din, ırk, kültür, vatan, ahlak, ortak yaşam ve ekonomi gibi unsurların bir araya geldiği bir vatandaşlar topluluğunun ulus olarak benimsenmesi Türk modelinin ilk esasıdır. İkinci esası ise, Atatürk’ün dile getirdiği gibi “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” prensibidir. Türkiye’nin geliştirdiği Türklük olgusu, geleneksel klasik Fransız anlayışına dayanan milliyet anlayışı ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne dayanan yurttaşlık anlayışının bir arada ele alınmasıyla oluşturulan karma bir ulus devlet yapılanmasıdır.  Burada Türk milliyeti ile Türk yurttaşlığı birlikte uygulamaya sokulurken, Türklük olgusunun cumhuriyetçi bir çizgide birlikte ele alınmasıyla oluşturulan karma sentezci yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelini ortaya koymaktadır.”  Türkiye ahalisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile Türk olarak kabul edilir. “biçimindeki bir  madde Türk anayasasında bir dönem yer almış ve Kemalist devlet modelinin anayasaya yansıması olarak geçerlilik kazanmıştır. Çok uluslu Müslüman millet sentezi olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti modeli, hem devlet millet kaynaşmasına hem de devlet ile milletin ayrı ayrı statülerde olmasına dayanmaktadır. Bu doğrultuda Türk-İslam sentezi gibi yaklaşımların emperyalist ülkeler tarafından kullanılarak, Türkiye’nin hem Türk dünyasına hem de Müslüman dünyaya karşı emperyal çizgide kullanılması gibi bazı senaryoların zaman zaman ortaya çıkması nedeniyle, Türk devleti gene emperyalist çekişmelerin tam ortalarına doğru sürüklenmektedir.

                Türkiye  Cumhuriyeti kuruluş aşamasında  bütün Müslümanları vatandaş olarak benimsemiştir.  Gayrimüslim toplulukları azınlık olarak görerek onlara azınlık hakkı tanımıştır. Ne var ki, cumhuriyetin çağdaş bir yapılanmaya laiklik ilkesini benimseyerek yönelmesi aşamasında, Museviler azınlık haklarından vazgeçerek çağdaş cumhuriyetin eşit vatandaşları olarak, bütün hak ve özgürlükleri kullanmak istemişlerdir. Türklük temelinde bir araya gelemeyen Türkiye vatandaşlarına Müslümanlık bir birlik modeli olarak öneriliyor, ya da alt kimlikli yurttaşların Türkçe öğrenmeleriyle de Türklük olgusu hayata geçiriliyordu. Türkiye’nin komşusu olan Arap ülkeleriyle yüzyıllarca imparatorluk çatısı altında birlikte yaşamaları, Misakı Milli sınırları içinde Türk asıllı olmayan Müslümanlar ile Türk asıllı Müslümanların birlikte ve eşit koşullarda yaşayabilmelerinin Türk devlet modeli çatısı altında mümkün olabildiği öne çıkmıştır. İslamiyet Müslüman toplulukların Türkler ile bütünleşmesini sağlarken, diğer dinlere mensup olanlar bu durumun dışında kalarak hak ve özgürlüklerini kullanamaz bir noktaya geliyorlardı. Bu gibi gayrimüslim Türk vatandaşları için de Kemalist devlet “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyerek gayrimüslimlerin Türkleşmelerini gerçekleştirmeye çalışıyordu. Müslümanlar İslam üzerinden Türkiye ile bütünleştirilirken, gayrimüslimlerin de Türkçe üzerinden Türkleştirilmeleri sağlanarak, homojen bir uyumluluk düzeni Türk devletinin çatısı altında uygulanmaya çalışılıyordu. Trakya bölgesinde bu doğrultuda yapılan çalışmaların bir kısmı ters tepince, Kemalist yönetim gereken önlemleri alarak, gene toplumsal taban üzerinde kaynaştırıcı ve bütünleştirici girişimlerde bulunuyordu. Diğer ulus devletler gibi Türk devleti de toplumsal tabanını ulusal entegrasyon programları ile bütünleştirmeye çabalarken, Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalist politikalar doğrultusunda, Türkiye asimilasyoncu olarak gösterilmekten kurtulamıyordu. Entegrasyon kavramını görmek istemeyenler   asimilasyon kavramıyla uluslaşmayı durdurmaya çalışıyorlardı.

                Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet öncülüğünde Türkiye toplumunun hızla uluslaştırılabilmesi için çeşitli ulusçuluk projeleri hazırlanarak toplum içinde uygulanmalarına çalışılıyordu. Bu çizgide hareket eden bir Kemalist aydın Türkiye halkının Türkleşmesi doğrultusunda on ilke öneriyordu:

1-Türkçe konuşulmalı, 2-Türkçe dua edilmeli, 3- Çocuklara Türkçe isim konulmalı ,4-Çocuklar Türk okullarına gönderilmeli, 5-Türklerle aynı ortamlarda yaşamalı, 6-Okullarda Türkçe eğitim yapılmalı,  7-Türk toplumuyla bütünleşilmeli, 8-Vatandaşlık hakları kullanılmalı, 8 -Ekonomide görev üstlenmeli, 9-Azınlık zihniyeti terk edilmeli, 10- Eğitimde sadece Türkçe kullanılmalı,

                Bu on ilke doğrultusunda hem yerleşik Türklerin hem de eski imparatorluk ülkelerinden gelen göçmenlerin hızla cumhuriyetçi bir çizgide, Türk olabilmelerini sağlama doğrultusunda seferberliklere kalkışılması gerekiyordu. Zamanla Türkçe öğrenemeyen, ya da Müslüman tabana karşı çıkan bazı gayrimüslim grupların çeşitli tepkileri ile karşılaşılmış ama savaşlar sonrası dönemde, zamanla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, Türkiye anayasasında güvence altına alınan cumhuriyetin temel ilkeleri hedefinde, düzenli ve güvenli devlet politikaları uygulama alanına getirilince, Türk toplumunun yüzde doksanı bir ortak rıza oluşumu içinde devlet ile uyum içinde yaşamaya ve çalışmalara yönelmişlerdir. Türk devletinin yaptığı bilinçli programlar aracılığı ile Türk toplumunun daha üst düzeyde uluslaşmasının gerçekleştirilmesi aşamalarında, asimilasyon suçlamalarıyla entegrasyon stratejilerinin önlerinin kesilmesi, Türk ulus devletinin geleceği açısından dikkatle izlenmesi gereken durumlardır. Bu doğrultuda ulus devletler arasında sürüp giden ulusal rekabet çekişmelerinin belirli bir ölçüde uluslaşma süreçlerine zarar verdikleri, bütün dünya ülkelerinde görülmekte olan bir durumdur. Türk ulus devleti Atatürk ve arkadaşları tarafından sağlam temeller üzerine kurulduğu için gelecekte bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti emin adımlarla yoluna devam edebilecektir.

                Kemalist dönem geride kalmıştır ama henüz Türkiye Cumhuriyeti anayasası yürürlüktedir. Atatürk’ten gelen temel ilkeler ve onun ortaya koyduğu devlet modeli, günümüzde Atatürk karşıtı çevreler tarafından paradigmanın iflası gibi uydurma senaryolarla devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Küresel emperyalizmin yeni dünya düzeni politikalarında ulus devlet düşmanlığı öne geçerken, Türklerin ulus devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti hem kapitalist hem de komünist bakış açıları ile küçümsenerek, yıkılmaya çalışılmakta ve bu gibi haksız ve yersiz saldırılara da paradigma gibi ne olduğu belli olmayan bazı yeni kavramlar öne çıkarılarak ve insanlarda akıl ve fikir kargaşası yaratılarak sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Sovyetler Birliğinin çökertilişi gibi Kemalist devlet modelini de benzer bir biçimde devre dışı bırakmaya hevesli saldırgan ve yıkıcı unsurların, emperyalist ve Siyonist devlet modellerini Türkiye üzerinde geçerli kılmak üzere Atatürk’ün devlet modelini dünya haritası üzerinden silmek üzere, küresel kapitalizmin finanse ettiği uydurma paradigma senaryoları ile Türkiye Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getirmektedirler. Unutulmasın ki, Türk devletinin kuruluşunun arkasında on bin yıllık tarihi birikim ile, yüz elli yıllık Türkçülük birikimi vardır. Bu durumu iyi anlayabilmek için Türk tarih tezi ile birlikte, Türkçülüğün tarihinde birbiri ardı sıra ortaya çıkan gelişmeleri bir bütünlük içerisinde incelemek gerekmektedir. Anadolu yarımadası üzerindeki Türkiye’yi, Türkçülük hareketi ile birlikte Türk ulusunun kurduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir. Atatürk bütün bu birikimi Türkiye’ye kazandıran bir kurucu önder olarak, günümüzde gene Türklere yol göstermeye devam etmektedir. Bu yüzden Türkler, Türkçüler ve Atatürkçüler gelecekte birlikte mücadele edecektir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN