2 Mayıs 2022 Pazartesi

1921 ANAYASASI ÇÖZÜM OLAMAZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA  KALESİ

1921 ANAYASASI ÇÖZÜM OLAMAZ

                Türkiye Cumhuriyeti son dönemde geçmişten gelen birçok siyasal gelişme ile karşı karşıya kalırken, giderek tırmanan gerginlikler tartışmalı çekişmelere dayanan birer siyasal mesele olmaktan çıkarak, tarihten gelen kökleriyle birlikte çok ciddi bir devlet sorunu olarak, Türk ulusunun önüne çıktığı görülmektedir. Yüz yıl önce yirminci yüzyılın başlarında böylesine bir süreç yaşayan Türk ulusu bir yüzyıl geçtikten sonra yeniden bir devlet sorunu ile yüz yüze gelmektedir. Normal koşullarda olmaması gereken böylesine bir durumun ortaya çıkması, Türk devletinin iç sorunlarından  daha çok dış gelişmeler ve bunların sonucu olan sorunların Türkiye’yi baskı altına alması yüzünden, yeni bir devlet krizi ile karşı karşıya kalınmıştır .İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken gündeme gelen Türklerin devletleşmesi sorunu, aradan bir asır geçtikten sonra bu kez ulus devletlerin tartışılır bir aşamaya gelmesiyle birlikte yeniden canlanmış ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulu bulunduğu topraklar üzerinde, eskisinden çok daha farklı bir devlet ya da devletler yapılanması arayışı, emperyal güçler tarafından onların yerli işbirlikçileri aracılığı ile ülkenin siyasal gündemine getirilmiştir. Bu nedenle geriye dönük yeni arayışlar öne çıkartılırken öncelikle eski anayasalar ve onlara dayanılarak kurulmuş olan devlet yapılanmaları tekrar gözden geçirilerek, geçmişten gelen oluşum ve birikimlerin bugüne ışık tutması gibi bir arayış siyasal çevrelerde geleceğin geçmişte aranması gibi çelişkili yeni bir durumu gündeme getirmektedir. Geçmişten gelen yaklaşımların bugünün Türkiye’sinde yaşanan gelişmelere ölçü olması beklenirken, tartışmalar daha da şiddetlenerek eski anayasalardan ortaya çıkan yaklaşımlar aracılığı ile, Türkiye’nin devlet sorununun çözüme kavuşturulması giderek daha da zor bir duruma gelmektedir.

                Merkezi coğrafyadaki imparatorluğun sona ermesi üzerine gündeme gelen Türklerin devleti meselesi, önce bir ulusal kurtuluş savaşı verilmesiyle hedef konumuna getirilmiş daha sonra da merkezi bir devletleşme yapılanması olarak çağdaş bir ulus devlet yaklaşımı içinde çözüme kavuşturulmaya çaba gösterilmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında Türkler kendi ulus devletlerini kurarlarken, çeşitli karşı koymalar ve alternatif projeler aracılığı ile çekişmeler Türklere karşı geliştirilirken uzun süren bir ulusal kurtuluş savaşı yapılmak zorunda kalınmıştır. Savaşın kazanılması sonrasında da bir ulus devletin o dönemin siyasal konjonktürüne uygun olarak kurulması sırasında hem Türk devletleşmesini önlemek isteyenlerin karşı çıkışları, hem de başka devlet modeli peşinde koşan emperyalist ve Siyonist senaryolarla mücadele etmek zorunda kalındığından, kurtuluş aşamasından kuruluş sürecine doğru yönelmek son derece zor ve çekişmeli bir biçimde yaşanmıştır. Osmanlı yönetimi sonrasında Türk egemenliğine geçişe çok ciddi itirazlar ve direnmeler birbiri ardı sıra gündeme getirilmiş ve bu yüzden de devletin kurucu önderi Atatürk, kuruluş aşamasında otuzdan fazla suikast saldırıları ile karşılaşarak kurulmakta olan ulus devletin faturasını ödemek zorunda kalmıştır. Orta dünya olarak tanımlanan eski Osmanlı hinterlandının geleceği ile ilgili farklı devlet planları olan bazı alt kimlikli gruplar ile bölgenin tümüne yönelik hegemonya haritaları çizmek isteyen emperyalist büyük devletler, kendi çıkarları doğrultusunda merkezi dünyayı eskisinden çok farklı bir yapılanmaya doğru sürüklemek için özel projelerini uygulama alanına getirerek, Türklerin kurmak istediği Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti projesine karşı çıkıyorlardı. Bu doğrultuda daha imparatorluk yıkılmadan çalışmalara başlayan alt kimlik grupları ile emperyalist büyük devletlerin her birisi ortaya kendi planlarını koyabilmek uğruna. Atatürk’ün tam bağımsız bir ulus devleti olarak düşündüğü Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasına her yönü ile ve her fırsatta karşı koyuyorlardı. Bu nedenle ulusal kurtuluş savaşı uzun sürüyor ve cumhuriyet rejiminin ilanı zaman alıyordu. Ne var ki, her türlü olumsuz koşula rağmen gene de Türk ulusu kurucu önder Atatürk’ün arkasında toplanarak ulusal kurtuluşun tam bağımsızlık düzenine dönüşünü gerçekleştiriyordu.

                Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla birlikte 1919 tarihinde başlayan ulusal kurtuluş savaşı 1923 yılına kadar devam ettikten sonra bu yıl içinde örgütlenme tamamlanarak cumhuriyetin ilanı yapılıyordu. İmparatorluk merkezi İstanbul’da gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra yola çıkılarak önce doğu Anadolu’nun birliğini gerçekleştirmek üzere Erzurum Kongresi gerçekleştiriliyordu. Daha sonraki aşamada da bu kongreyi gerçekleştiren aynı kadro kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Sivas’ta daha geniş bir kongre düzenleyerek, daha önceleri son Osmanlı meclisinde ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları içinde bir tam bağımsız ulus devlet kurmak üzere yola devam ediyorlardı. Erzurum’da doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin birliği sağlandıktan sonra, Sivas’a geçilerek bu kentte yapılan kongre ile bütün Anadolu yarımadası ile Trakya bölgesinin birliği tüm dünyaya karşı ilan ediliyordu. Bu iki kongre sırasında oluşan halk birlikteliğinin sürekliliğini sağlamak üzere bir Heyeti Temsiliye adı altında devamlı çalışacak bir fiili devlet oluşumuna gidiliyordu. Sivas’ta kurulan Heyeti Temsiliye daha sonraki aşamada Ankara’ya gelerek ve Millet Meclisi’ni kurarak yeni oluşmakta olan devletin çekirdek kurumunu ortaya çıkarıyordu. Ne var ki, bir devletin kuruluşunun tamamlanabilmesi için öncelikle bir anayasaya sahip olunması gerekiyordu. Uluslararası hukuk düzenine göre bu sistem içinde yer alan her devletin bir anayasal belge ile kendisini ortaya koyması gerekiyordu. Bu çerçevede Fransız devrimi sonrasında kurulmuş olan bütün ulus devletler kendi ulusal kongrelerini toplayarak böylesine bir örgütlenme aracılığı ile yeni kurulan devletin temel hukuk ve idari yapılanmasının ortaya konulması gerekiyordu. Bu çerçevede her anayasada olduğu gibi yeni devletin dayandığı hukuk kuralları ile birlikte idari yapısı ve siyasal rejimi yeni anayasanın başlangıç maddeleri aracılığı ile ortaya konuyordu. Bu durumda Erzurum ve Sivas kongreleri aracılığı ile gündeme getirilen Kuvayı Milliye hareketinin örgütsel yapılanmasının, bir devlet oluşumu aracılığı ile tamamlanması gerekiyordu.

                Ne var ki, Atatürk ve arkadaşları yeni bir ulus devlet kurmak üzere gelmiş oldukları Ankara şehrinde bir devletsizlik durumu egemen olduğu için, Ankara kent yönetiminin yardımları ile yeni devletin kuruluş çalışmaları başlatılarak yola devam ediliyordu. Devlet boşluğunun doldurulması doğrultusunda kent yönetimi Heyeti Temsiliye’ye yardımcı oluyordu. Bu aşamada Ulus meydanı kentin merkezi olarak belirleniyor ve burada bulunan bir okul binası daha sonra meclis binasına dönüştürülerek, yeni devletin ilan edileceği halk meclisi binası devreye sokuluyordu. Meclis yönetimi kurulurken öncelik anayasa yapımına verilmiyor aksine devletin başkenti olarak belirlenen Ankara’daki   merkezi alandaki bazı büyük binalar, devletleşme sürecinin tamamlanması doğrultusunda kamu kurumlarına dönüştürülüyordu. Öncelikli kamu örgütlenmeleri sürdürülürken Ankara yeni devletin merkezi konumuna getiriliyor ama bir anayasa yapımı konusu için belirli bir bekleme dönemine giriliyordu. Uluslararası süreçte yaşanan gelişmelerin merkezi coğrafya için belirleyici olması durumu dikkate alınarak, bir devlet içinde olması gereken kamu kurumları devlet düzeni içinde öncelik sırasına göre teker teker oluşturularak, yeni devletin anayasasını hazırlamak için önemli adımlar atılıyordu. Merkezi yönetimi Balkanlar bölgesinde yer alan bir imparatorluğun arka ülkesinde ve de Asya toprakları üzerinde eskisinden daha küçük ölçülerde, ama gene de dünya standartlarında orta boy bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkıyordu. Önceden hazırlanmış bir anayasa olmadığı için devletleşme sürecinin başlangıcında bir anlamda kervanın yolda düzülmesi gibi işgale karşı direnişe geçilmesiyle birlikte, ülkenin ilk anayasa düzeni oluşturulurken yeni anayasaya geçiş aşamasında dayanak noktası olabilecek karar ve davranışlar bu duruma göre hazırlanıyordu. Kurtuluş savaşının ulusal önderinin Samsun’a ayak basması ile, geleceğin başkenti Ankara’ya gelişi arasında altı aya yakın bir süre geçiyor ve bu zaman dilimi içinde yapılan Kongreler ve toplantılarla devletleşme sürecinin ilk adımları resmen kurucu önderin girişimleri ile örgütleniyordu. Ne var ki, Sivas Kongresinde Ankara’nın başkent ilan edilerek bu kentte devletin kuruluşuna karar verilmesine rağmen, Atatürk ve Kuvayı Milliye hareketi 23 Nisan günü Meclisin açılışını yapıyor ama yeni bir anayasa hazırlamak üzere siyasal gündemi yönlendirmiyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda başlatılmış olan Kuvayı Milliye hareketi yeni devletin kuruluşuna yönelen adımlar atarken, daha önce ilan edilmiş olan Misakı Milli sınırları içindeki vatan topraklarının kurtuluşuna önem veriyor ve bu doğrultuda düzenlenen kongreler aracılığı ile ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesini adım adım gerçekleştiriyordu. Ulusal Kongrelerin tamamlanmasından sonra Ankara’ya gelerek Meclisin açılması gerekiyordu. Nitekim bu doğrultuda Kuvayı Milliye gücünün Meclisi açılıyor ve devlet oluşumunun ilk adı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi adı benimseniyor ama ilk anayasa hemen çıkartılmıyordu. Çökmüş ve yıkılmış olan bir büyük imparatorluğun arkasında kalan toprakların geleceği ve de bu topraklar üzerindeki sınırların kesin hatlarıyla belli olmaması yüzünden, ortada yeni bir anayasa hazırlayacak ve bunu resmen meclis kararı ile ilan edecek bir yeni durum yoktu. Enver paşa ve arkadaşları Orta Asya bölgesine giderek yeni bir imparatorluk peşinde koşarken, Mustafa Kemal ve arkadaşları son Osmanlı Meclisi’nin ilan etmiş olduğu Misakı Milli andı üzerinden yeni vatanın sınırlarını belirleyerek, bu toprak parçasını kurulmakta olan yeni devletin ülkesi olarak ilan etmeye hazırlanıyorlardı. Uçsuz bucaksız Osmanlı topraklarıyla daha önceden ilan edilen Misakı Milli sınırları arasında tam bir uyumluluk olmadığı için Kuvayı milliye yönetimi bocalıyordu. Böylesine bir belirsizlik ortamı içinde kalınca, durumun netleşebilmesi açısından yeni anayasanın hazırlanarak çıkartılması erteleniyordu. İmparatorluk sonrası ortaya çıkan karışıklık ortamında akıl ve sağduyuyu koruyarak hareket eden Kuvayı Milliye yönetimi, ülkedeki iç koşullar kadar bölgeyi çevrelemiş olan dış konjonktürün nereye gideceği o aşamada belirsizdi. Özellikle, dünyanın en büyük devrimleri Sovyet Rusya’da birbiri ardı sıra yapılırken bu durumun eski Osmanlı ve Rus toprakları üzerinde ne gibi etkileri olacağı hemen belli olmadığı için, Atatürk Ankara merkezli devleti kurarken, yukarıda oluşmakta olan Moskova merkezli yeni devrim hükümetinin biçimlenmesini beklemiştir. Yeni devletin kuruluşu tamamlandıktan ve devlet yapılanması ortaya çıktıktan sonra, merkezi coğrafyanın kaderi belli olmuş ve Sovyet imparatorluğu Avrasya kıtasının büyük çoğunluğunu içine alacak bir biçimde kurulmuştur.

                Sovyetler Birliğinin kuruluşunun tamamlanması ve yeni rejimin önderliğinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı adı altında bir kongrenin toplanması örgütlenmiştir. İç konjonktürü kongreler aracılığı ile kontrol altına alan Kuvayı Milliye yönetimi, Hazar gölünün arkasında kalan Asya ve Avrasya bölgelerinin ne olacağını Bakü kurultayı ile izleyince belirsizlik ortamı kalkmış ve eski Osmanlı ve Rus topraklarında emin adımlar atılarak, yeni dönemin devlet modelleri devreye sokulmaya başlanmıştır. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk bu nedenle Türk devletinin ilk anayasasını I920 yılında Avrasya’nın kaderini belirleyen Bakü Kurultayına kadar ertelemiştir. Sosyalist sistemin merkezi olarak Moskova yönetimi eski Osmanlı uzantısı bir İstanbul hükümetini devre dışı bırakırken, geleceğin çağdaş cumhuriyetinin kurucusu olarak Ankara hükümetini muhatap kabul ederek ve Ankara’dan gönderilen Dr. İbrahim Tali Öngören ile normal katılım aşamalarını tamamlayarak, iki yeni devlet arasında normal ilişkiler düzeni başlatılmıştır. Lenin’e üç mektup gönderen Atatürk, Sovyet devrimini kutlarken yeni kurulmakta olan sosyalist sisteme sırtını dönmemiş aksine temsilciler göndererek, bu devrimin uzantısı olan yeni Avrasya bölgesinde dünya barışının tesisine dönük yeni yapılanmaların arayışı içine girmiştir. Avrupa kıtasının yanında batı tipi bir ulus devlet kurmakta olan Atatürk, aynı zamanda kuzey bölgesinde gerçekleştirilen sosyalist sistemi de izleyerek, o dönemin koşullarında kapitalist-sosyalist ve Müslüman kimlikleriyle oluşan üç dünya arasında bir ulusal sentez olarak Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur. Erzurum ve Sivas Kongreleriyle ülkenin içi dikkate alınırken, Bakü kurultayı ile de tüm Avrasya bölgesi dikkate alınarak, dünyanın merkezi bölgesinde bir ulus devlet gerçekçi bir biçimde kuruluyordu. 1 Eylül 1920 tarihli Bakü kurultayı beklenmeden bölge koşullarına uygun düşen gerçekçi bir anayasa yapmak mümkün olamayacağı için, Kuvayı Milliye yönetimi Ankara’da meclis açıldıktan sonra ülke ve bölge koşullarını birlikte ele alarak, merkezi alanın gerçeklerine göre bir yeni anayasa açılımı yapmaya çalışmıştır.

                Atatürk Ankara’ya geldiği ilk aşamada ülkede devlet yoktu. Birinci Dünya savaşının yenilen devletleri arasında yer alan Osmanlı devletinin teslim olarak devlet olma hakkını kaybetmesinden sonra ülkede devletsizlik ortamı devreye girdiği için, devleti olmayan bir ülkede yeni anayasa yapılamazdı. Devleti olmayan ülkede devlet yeniden kurulurken savaş sonrası ortamın barış koşullarının da dikkate alınması gerekiyordu. Bu açıdan yeni anayasanın hazırlanması sırasında bu tür koşulların da dikkate alınması gerekiyordu. Rusya gibi bir büyük ülkede devrim yaparken bütün doğu halklarını dikkate alan bir yeni yaklaşım gündeme geliyordu. Avrasya’nın kuzeyinde yer alan Rusya ile birlikte güneyinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti devleti, aynı dönemde dünya sahnesine çıktıkları için kendi iç gelişmelerini dikkate almaları gerektiği gibi aynı zamanda küresel ve bölgesel gelişmelerin de birlikte ele alınarak değerlendirilmesi gerekiyordu. İşte bu koşullar doğrultusunda yeni bir devlet kurmak üzere Ankara’ya gelen Atatürk’ün, Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler kadar aynı zamanda bu gelişmelerin yansımalar gösterdiği Avrasya bölgesindeki yeni durumları da dikkate alarak harekete geçmesi gerekiyordu. Osmanlı devletinin tasfiyesi ile içine girilen devletsizlik ortamının bir benzeri Moskova’da yaşanmıyor orada sadece rejim değişikliği ile yetinilirken eski Rus devleti yıkılmadan rejim değişikliğini gerçekleştiriyordu. İşte Ankara’da Kemalist Cumhuriyet devleti kurmak isteyen Kuvayı Milliyeciler batılı ülkelere karşı savaşarak hedefe gitmeye çalışırlarken, Avrasya’da sosyalist sistemin yansımalarının da dikkate alınması gerekiyordu. Bu doğrultuda TBMM açıldıktan sonra devletin kurucu iradesinden bir anayasa önerisi siyasal gündeme gelmeyince, bu kez sosyalist sistemin kurulduğu Rusya’dan, o ülkede örgütlenen Türkiye ve bölgede yaşayan Türklerin içindeki sosyalist birikimin temsilcisi olarak İştirakiyun Fırkası TBMM’ye anayasa önerileri sunmuştur. Atatürk Ankara’ya ilk geldiği aşamada devletsizlik ortamı devam ederken, 7 Aralık 1920 tarihinde Moskova destekli kurulmuş olan Halk İştirakiyun Fırkası ile birlikte, Halk Zümresi grubu da Yeşil Ordu Cemiyetinin meclis grubu olarak meclise üye göndererek girmiş ve anayasa boşluğunu gidermek üzere de TBMM başkanlığına çeşitli yasalar ve anayasa önerileri sunmuştur. Ne var ki, bunların hepsi sosyalist ideolojinin yansımaları ile dolu olduğu için bu tür yasa ve anayasa önerileri resmen kabül edilmemiştir. Ayrıca Rusya’daki Bolşevizm egemenliğine karşı Ankara’da da anti-bolşevizmin güçlenmesiyle, sosyalist bir siyasal yapılanmanın Türkiye’ye yansımaları önlenmiştir.

                1921 Anayasasına giden yol, Bakü Kurultayı tamamlandıktan sonra 13 Eylül 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in Meclis başkanlığına sunmuş olduğu Halkçılık Programı aracılığı açılmıştır. Bu yasa önerisi ile birlikte Encümeni Mahsus adıyla bir anayasa komisyonu kurularak meclis içi çalışmalar tamamlanmaya çalışılmıştır. Hızlandırılmış görüşmeler aracılığı ile Halkçılık Programı adı altında meclise sunulan anayasa önerisi, gündemde Teşkilatı Esasiye Kanunu olarak görüşülmüştür. Özel komisyon incelemeleri ve kararlarının yardımcı olması sayesinde 33 maddelik Teşkilatı Esasiye kanunu 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilmiştir. Kısa zamanda hazırlanan küçük bir anayasa ile anayasasız devlet konumundan uzaklaşmaya çalışan Kuvayı Milliye yönetimi, devletin kuruluşunun ilk aşamasından başlayarak sürekli olarak bir hukuk devleti gibi hareket etmiş ve her zaman hukuksuzluk çıkmazına sürüklenmekten uzak kalmıştır. Yeni anayasa genel hükümler, idare, vilayet, kaza, nahiye ve umumi müfettişlik olmak üzere başlıca altı bölümden oluşmakta idi. Merkezi idarenin çöküşünden sonra yerel ve bölgesel ayaklanmalar birbirini izlediği için merkezi idare ile birlikte vilayet, kaza ve nahiyeler gibi yerel yönetimlere de yeni anayasada ayrı bölümler tahsis edilmiştir. Tamamen demokratik bir yaklaşım ile yerel yönetimlere ayrı ayrı bölümlere yer verilirken, aynı zamanda ülkede merkezi idare düzenini yeniden kurabilmek üzere umumi müfettişlik gibi yeni bir kurum oluşturularak bu doğrultuda vilayetlere anayasal görev getirilmiştir. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması kabul edilirken, aynı zamanda giriş bölümünde kuvvetler ayrılığı sistemi benimsenerek cumhuriyet ve demokrasiye geçiş planlanmıştır. Vilayetlerin belirleyeceği mebuslarla meclise temsilciler gönderilmesi de ayrı bir madde olarak anayasada yer almıştır. Yerel yönetimler arasında hiyerarşik bir düzen öngörülen yeni devlet yapılanması, merkez ve yerellik dengesine oturtulmaya çalışılmıştır.

                Millî mücadele sonrasında Osmanlı devletinin savaşın galipleri ile Mondros Ateşkes antlaşması imzalaması üzerine ülke işgal edilince, dünyanın önde gelen emperyalist gücü olarak İngiltere Sevr antlaşmasını dayatarak ülkenin parçalanmasını bir an önce tamamlamaya çalışırken, emperyalistlerin işgal girişimlerine karşı çıkan Kuvayi Milliye hareketi Müdafa-i hukuk direnişine kalkışarak vatana sahip çıkıyordu. Ülkede çağdaş bir cumhuriyete dayanan ulus devlet kurulması karar altına alındıktan sonra Kuvayı Milliye hareketi bir ulusal var olma savaşına dönüştürülüyordu. Yeni başkent ve devlet Ankara’da TBMM üzerinden kurulunca, sıra yeni anayasanın ilanı ile uluslararası alanda hukuki tüzel kişilik kazanılmasına geliyordu. Devlet adına önce meclis kurulduğu için yeni ortaya çıkan devletin Meclis Hükümeti Sistemi olarak tanımlanabileceği görülmüştür. O dönemde Halifelik ve Saltanat dururken yeni bir hükümet sistemi tercih edilemeyeceği için geçici model olarak Meclis Hükümeti Sistemi kabul ediliyordu .Devletin kuruluşu sırasında olağanüstü bir dönem yaşanırken bile halkın katılımından vazgeçilmemiş ve halkın seçimlerle işbaşına getireceği yöneticilerin, devleti ve yerel yönetimleri birlikte ve bir hiyerarşik düzen içinde yönetmesi ilke olarak benimsenmiştir. Normal olmayan bir durumda İstiklal mahkemeleri, Meclise bağlanmış ve olağanüstü yetkilere sahip kılınan meclisin yargı işleri ile birlikte yasa ve anayasalar ile ilgili yetkileri de kullanabileceği belirtilmiştir. Bu dönem Türk anayasacılık tarihi açısından nevi şahsına münhasır bir özel dönem olarak yaşanmıştır. Ortada ayrı bir anayasadan doğan yeni bir devlet düzeni olmamasına rağmen, geçiş dönemi özgünlüğü içinde milli egemenlik anlayışının öne geçmesini sağlayan bir anayasacılık sürecinin geçerli sayıldığı ayrı bir dönem, anayasa tarihi içinde devreye girmektedir. Savaş dönemi devam ederken kabul edilen 1921 anayasası bu çerçevede bir olağanüstü dönem anayasasıdır ve bu hali ile de tam bir anayasa olarak kabul edilmekten uzak bir konumdadır.

                1921 Anayasası bazı hukukçulara göre anayasa olmayan bir anayasa benzeri yasal bir düzenlemedir. Savaş koşullarında ele alındığı için burada bir eksiklik söz konusudur çünkü devletlerin var olduğu yerlerde anayasalar devlet kaynaklı ya da merkezli bir yasal düzenleme ile merkezi idare ile yerel yönetimleri hiyerarşik bir düzene bağlamasıyla, bir çeşit emir-komuta düzeni getirilmek istenmiştir. Devlet içinde ortaya çıkan sorunlar ve uzlaşmazlıkların TBMM tarafından   çözüme bağlanması özel bir uygulama olarak anayasa metni içinde yer almıştır. 1921 Anayasasında en açık olarak ele alınan konu merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki hukuk bağı kuran yaklaşımdır. Bakanlar kurulunda azınlıkta kalan bakanların hükümet nezdinde çözemedikleri sorunları, meclis genel kuruluna getirerek meclis kararı ile çözebilecekleri kabul edilmiştir. I921 Anayasası ilan edilene kadar kurucu önder Atatürk’ün taşıdığı üst düzey karar verme yetkisi, yeni anayasa ile birlikte başkandan meclise geçmiştir. Kişisel yönetimden meclis hükümeti yönetimine geçilerek yeni kurulan devletin yönetimi düzenlenmeye çalışılmıştır. İlçe ve nahiyelerde şuraların ya da idare kurullarının ekonomik ve mali yetkilere sahip oldukları benimsenmiş ama yasama ve yargı işlerinin bütünüyle meclise verilmesi nedeniyle, meclis üst düzeyde denetim ve karar yetkilerine sahip kılınmış olarak göründüğü için bu anayasanın getirdiği sistemin meclis hükümeti sistemi olarak ifade edilebileceği ileri sürülmüştür. Ayrıca birden fazla vilayeti ilgilendiren konularda merkezi idarenin tam yetkili olduğu yeni dönemde ortaya çıkmaktadır. Hükümet üyesi bakanların yaptıkları çalışmalar ve ilgili sorunları da açıkça meclis başkanlığına getirmeleri yeni anayasal düzen içinde kabul edilmiştir. Anayasa da yargı organları ile ilgili hükümler bulunmamasını, meclisin yargı alanı üzerinde genel bir yetki düzenine sahip kılınması ile ilgili düzenleme sayesinde değerlendirmek mümkündür. Vilayet yönetimlerinin yeni anayasada tüzel kişiliğe sahip olmalarının sağlanması ile, merkezi devlet ve yerel yönetim ilişkileri içinde sorunların çözüme kavuşturulmalarını açıklamak mümkün olmaktadır. 1921 Anayasası ile devletin ilk kuruluşu tamamlanırken, böyle bir yasal düzenleme ile devletin ihtiyacı olan bazı gereksinmelerinin karşılanamadığı görülmüş ve Saltanat ile Hilafetin kaldırılmaları ile birlikte  aynı zamanda cumhuriyetin ilanı ve askerlik ile TBMM üyeliğinin bağdaşmaması ilkesi, yeni bir yasal değişiklik ile sonradan yeni anayasanın içeriğine ek madde olarak eklenmiştir.

                Devletin kuruluş aşamasında Türk ulusu çağdaş bir cumhuriyet yapılanmasına yönelirken 1921 Anayasası bu yaklaşımın başlangıcı olmuştur. Gerçekte Osmanlı devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti yapılanması sırasında en çok halk insiyatifinin öne çıktığı anayasal metin, doğrudan seçilmiş milletvekillerinin oy kullandığı 1921 tarihli anayasadır. 1876 Osmanlı anayasası Kanuni Esasi adıyla padişah tarafından atanmış bir komisyonca hazırlanmış ve gene padişah fermanı ile ilan edildiğinden halkın herhangi bir katılımı olmamıştır. 1924 Anayasası tek partili egemenlik düzeni kurulurken içinde örgütlü bir muhalefetin olmadığı bir meclis tarafından yapılmıştır. 1961 ve 1982 anayasalarını hazırlayan kurucu meclisler darbe ve ihtilaller sonucunda kurulduğu için hiçbir şekilde genel oya dayanan bir seçimle oluşmuş yasama organları olmamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal gelişim sürecine bakıldığı zaman halk katılımının fazla olduğu en demokratik anayasa metni olarak, 1921 Anayasasının öne çıktığı görülmektedir. Bu yönü ile 1921 tarihli kabul edilen bu anayasal metin Türkiye tarihinin en yumuşak anayasası olarak öne çıkmaktadır. 1921 Anayasasının kabulü sırasında özel bir yeter sayısı benimsenmemiş, millet meclisinin normal çalışma süreci içinde diğer kanunlar ile aynı usuller içerisinde görüşülerek kabul edilmiştir. Anayasa metni içinde anayasa değişiklikleriyle usul hükümleri bulunmadığı için daha sonraki aşamada meclisin önüne gelen yeni yasalar ya da yasal değişiklikler de özel bir yöntem ya da nitelikli bir çoğunluk koşulu aranmadan yasal işlemler tamamlanmış sayılmıştır. Devletsizlik ortamı içinde geçmişten gelen ciddi bir siyasal birikim yeni bir anayasa yapımına yönelindiği aşamada gündeme getirilemediği için, 1921 Anayasası bir yönü ile aceleye getirilerek hukuki bir yapılanmaya kavuşturulmuştur.

                TBMM’nin 23 Nisan I923 tarihinde açılmasıyla birlikte ortaya çok ciddi bir anayasa sorunu çıkmıştır. Yeni açılan meclisin 1876 tarihli Osmanlı devleti anayasasına dayanılarak, işlemesi mümkün değildi. Yeni meclisin hedefi başlangıçta Kanun-i Esasi hükümlerinden bağımsız olacak biçimde yeni bir yürütme gücü oluşturmaktı. 24 Nisan 1923 tarihinde kurucu önder Atatürk yapmış olduğu konuşmada, ülkeyi çöküntü ve bölünme gibi çıkmazlardan bir an önce kurtarabilmek için milletin bütün örgütlenmesini yeni bir devlet yapılanması ile desteklenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ona göre normal koşullarda hükümet örgütlenmesinin sorumsuz bir devlet başkanının oluşturduğu denge noktası çerçevesinde bir yasama organı ile göreve devamı, bu organın güvenine bağlı olan yürütme gücünden meydana gelmektedir. Böyle bir sistemin uygulanabilmesi ancak padişah ve halifenin her türlü baskıdan uzak bir ortamda milletin sadakati ile mümkün olabilmektedir. Atatürk hükümet şekli ile ilgili olarak bir önergeyi meclise sunarken, yürütme gücünün hangi ilkelere göre oluşturulması konusunda görüşlerini açıklamıştır. İcra vekillerinin meclis tarafından seçilmeleri ile birlikte geçici bir icra encümeninin seçilmesiyle birlikte yeni bir hukuki süreç başlatılırken, hükümet ile ilgili yürütme işlerinin ait oldukları meclis komisyonlarınca yerine getirilmesi benimsenmiştir. TBMM ‘de 5 Nisan tarihli kararı ile bir icra gücü oluşturulmasına karar verilmiş ve Mustafa Kemal’in başkanlığı altında geçici bir icra encümeni seçilerek, bu gereksinmenin gereği yerine getirilmiştir. Ağustos 1920 ayı içinde Anayasa komisyonu tarafından hazırlanan TBMM’nin şekil ve yapılanması ile ilgili tasarı ele alınarak incelenmiştir. TBMM’nin tanıtımı ve anlamı, meclisin çalışma şekli, milletvekilliği ile devlet memurluğunun birleşip birleşemeyeceği ve yasama bağdaşmazlığı gibi hususlar genel kurulda tartışma konusu yapılmış ama bu konularla ilgili tüm öneriler reddedilerek konu çözümsüzlük noktasına doğru yönlendirilmiştir. Egemenliğin sınırsız ve koşulsuz millete ait olduğu ilkesi meclisin duvarlarına yazılacak bir biçimde benimsenerek gereği yerine getirilmeye çalışılmıştır. TBMM’nin açıldığı günden sonra milli egemenlik ve kuvvetler birliği ilkelerine tam olarak uyumluluk sağlanmaya çalışılmış ama meclis görüşmeleri sırasında radikal reformcular ile muhafazakâr temsilciler arasında yoğun tartışmalar yapılmıştır. Muhafazakâr temsilciler Atatürk’ün kişisel otoritesinin güçlenmesini önlemek için önlem almaya çalışırlarken, Saltanat ve hilafet rejimlerinin devam etmesi yolunda bir yön izliyorlardı. Atatürk’te bu durumu bilerek hareket ediyor ve gereken durumlarda konuşarak genel kurulu bilgilendirmeye çalışıyordu.

                1921 Anayasasında en çok tartışılan konu temsilin biçimi olmuştur. Temsil ile ilgili tartışmalar sırasında mesleki temsil tartışmalarında devlet memurlarının halk kitlelerinden gelebilecek her türlü baskınları önleyebileceği halkçılık ilkesi ile birlikte, bürokrasinin egemenliğinin kırılarak siyasal bir dengenin oluşturulabileceği ifade edilmiştir. Toplum içinde eskiden beri var olan ahi ve lonca sistemleri ile mesleki temsil uygulamalarına ağırlıklı bir biçimde yer verilebileceği de tartışma konusu olmuştur.  Genel seçimlerde Meclis üyelerinin vilayetler halkı tarafından seçileceği ama tüm halkın temsilcisi konumunda olacakları kabul edilerek temsil sisteminin içeriği belirlenmiştir. 1921 Anayasası Türk anayasa tarihinde en fazla yerel yönetimlere ve yerinden yönetim esasına yer veren belge olmuştur. Birinci mecliste halkçılık ilkesi ile birlikte halkçılık programı anayasanın özü olarak benimsendiği için, halk kitlelerine ulaşma doğrultusunda yerinden yönetim ilkesine önde gelen bir yer verilmiştir. Tüm eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında vilayet meclislerinin tam yetkili kılınması uygun görülmüştür. Devletin atadığı valiler yerel ve merkezi yönetim arasındaki bağlantıları kurmakta yetkili kılınmış, daha alt düzeydeki kazalar ise tüzel kişiliğe sahip kılınmadıkları için merkez ve yerel yönetim dengelerinde çok etkileri görülmemiştir. Vilayet yönetiminin seçeceği başkan ile merkezi yönetimin atayacağı vali arasında yetki karmaşası ve otorite kavgası olabileceği için yerel yönetimlerin sınırlanması gibi gelişmeler gündeme gelmiştir. Birinci Meclis Türk siyasi tarihinin halkın serbest iradesi ile oluşturduğu en demokrat organ olarak Türkiye tarihindeki yerini almıştır. Ne var ki, yerel yönetimler konusu en fazla tartışılan konu olarak öne çıkmış ve zamanla istikrarsızlık yaratmıştır. Mecliste devrimci ve muhafazakâr olarak iki ayrı grup oluşmuş ve zamanla yasama organı bu iki grubun çekişmeleriyle çalışmalarını sürdürmüştür. Birinci Meclis Türkiye’de ilk kez meclis hükümeti sistemini getirerek   ülke yönetiminde yeni bir dönemin önünü açmıştır. Bu sistemde başkan ya da hükümet değil, doğrudan doğruya tüm yetkilerin bir araya getirildiği Meclis kaynaklı bir yönetim benimsenerek, yerel yönetimlerle desteklenmiştir. Parti gruplarının olmaması da bu meclisin gücünü daha da artırarak, ulusal kurtuluşa yardımcı olmuştur.

                Her yönü ile yeni bir dönemin başlangıcı olarak 1921 Anayasası cumhuriyet devletinin oluşumu sürecinde farklı yansımalarla etkin olmuştur. Birinci Mecliste bir başkan seçilmeyerek ve Meclis başkanının aynı zamanda devlet başkanı olarak kabulüyle kişisel yönetimin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bugün gelinen aşamada 1921 Anayasasını Türkiye için çözüm olarak görenlerin bu anayasanın tüm ilkelerini ve uygulamadan gelen yönlerini kamuoyunda olduğu gibi açıklıkla tartışmaları gerekmektedir. Küresel emperyalizmin şehir devletlerini dayattığı bu aşamada, Avrupa tipi Vilayet Konseyleri oluşturularak ya da yerel yönetimcilik veya modası geçmiş bir Meclis hükümeti sistemi getirerek üniter ve ulusal Türkiye’yi siyasal çıkmazlara sürüklemek mümkün değildir. Ayrıca 1921 anayasasında var olan ve bugün muhafazakar kanadın yeniden dayattığı ‘”Türk devletinin dini İslam’dır.“, biçiminde bir yeni düzenleme, laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortadan kalkmasına yol açabilecektir. Bütün bu sorunlar bugün birlikte ele alındığı zaman 1921 Anayasasının günümüzün Türkiye’si için hiçbir biçimde çözüm olamayacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Dincilerle yerelcilerin yıllarca mücadele ettikleri ulusalcılara karşı   sağladıkları birliğin bugünün koşullarında hiçbir çözüm çıkışı yaratmadığı, aksine ülkeyi orta çağ karanlığına doğru sürüklediği açıkça gözlemlenmektedir. 1921 Anayasası kendine has özellikleri olan bir dönemde gündeme kendiliğinden gelen bir yasal düzenlemedir. Bugünün koşullarında ve eskisinden çok farklı bir dünya ortamında Türkiye yeni çağdaş yolunu bulmaya yönelirken, yeniden orta çağ döneminin yerelci ve dinci yapılanmasını gündeme getirecek adımların geriye doğru atılması bugünün koşullarında pek mümkün görünmemektedir. Bu çerçevede bir değerlendirme yapılırsa 1921 Anayasasının öneminin geride kaldığı ve hiçbir biçimde Türkiye’nin yeni anayasa arayışlarında çözüm olarak düşünülemez bir içeriğe sahip olduğu gerçeği, dikkate alınarak hareket edilmelidir. Bugünün koşullarında 1921 Anayasası Türkiye’nin anayasa ve devlet sorunlarının çözüme kavuşturulmasında hiçbir biçimde örnek alınamaz ya da yararlanılamaz.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

17 Nisan 2022 Pazar

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE REFORM YAPILMALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE REFORM YAPILMALIDIR

İki büyük dünya savaşı yaşandıktan sonra yirminci yüzyılın ortalarında, dünya Birleşmiş Milletler olarak anılan devletler üstü bir uluslararası organizasyona sahip olabilmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan Milletler Cemiyeti Örgütü de bir  devletler üstü uluslararası örgütlenme olmasına rağmen, ana hedef olan savaşların önlenememesi ve Birinci dünya savaşı sonrasında yaşanan çeyrek asırlık zaman dilimi içinde gelişen olayların, hemen ikinci bir dünya savaşına gidişi ile birlikte, yeni bir dünya düzenini bu örgütün kuramayacağı anlaşılmış ve ikinci dünya savaşı sonrasında hemen Birleşmiş Milletler örgütü kurularak, evrensel dünya barışı  uluslararası güçlü bir örgüt aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. ABD, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin gibi beş büyük devletin öncülüğü sonucunda bir üçüncü dünya savaşını önlemek ve insanlığı sürekli barış düzeni içinde koruyabilmek üzere, Birleşmiş Milletler adı ile evrensel bir barış örgütü kurulmuştur.

Birleşmiş Milletlerin kuruluş sözleşmesinde dünyaya şu şekilde hitap edilmiştir: “Biz Birleşmiş Milletler halkları, bir insan hayatı boyunca iki kez insanlığa eşi görülmedik acılar yaşatan savaşlardan gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların ve küçük ve büyük ulusların hak eşitliğine olan inancımızı yinelemeye, adaletin korunması ve anlaşmalardan ve uluslararası hukukun öteki kaynaklarından doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi  için gerekli koşulları oluşturmaya, daha geniş bir özgürlük içinde toplumsal ilerlemeyi ve daha iyi bir yaşam düzeyini sağlamaya ve bu amaçlarla hoşgörülü olmaya ve iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimizle barış içinde yaşamaya ve uluslararası barış ve güvenliği korumak için gücümüzü birleştirmeye, ortak çıkarlar dışında silahlı güç kullanılmamasını sağlayacak ilkeler benimsemeye ve yöntemler geliştirmeye, tüm halkların ekonomik ve toplumsal gelişmesini hızlandırmak üzere uluslararası yollar geliştirmeye, tüm halkların ekonomik ve toplumsal gelişmesini hızlandırmak üzere uluslararası yollara başvurmaya kararlı olarak, bu amaçları gerçekleştirmek üzere çabalarımızı birleştirme sonucuna vardık.“ sözleri ile örgütün kuruluşu tüm insanlığa müjdelenirken, Amerika’nın San Fransısco  kentinde toplanan dünya ülkeleri kuruluş ile ilgili hazırlıkları ve toplantıları  tamamlayarak ,imzalanan antlaşmalarla Birleşmiş Milletler adıyla en üst düzeyde bir uluslar üstü evrensel kuruluşu  örgütleyerek gerçekleştirmişlerdir.

Örgütün amaç ve ilkeleri de ilgili uluslararası sözleşmenin birinci maddesi olarak ilan edilmiştir; Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla barış tehditlerini önlemek, kaldırmak  ve barış bozucu eylemleri bastırmak üzere etkin önlemler almak ve barışçı yollarla, genel hukuk ilkelerine uygun olarak barışın bozulmasına varabilecek uluslararası anlaşmazlık ya da sorunların düzeltilmesini ya da sorunların çözümünü sağlamak, halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirlemeleri ilkesine saygı temeli üzerinde uluslararası dostça ilişkileri geliştirmek ve evrensel barışı güçlendirecek uygun önlemler almak, uluslararası sorunların çözümünde ırk, cinsiyet, dil ve din ayırımı gözetmeksizin ve herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirip özendirmede ,uluslararası işbirliğini gerçekleştirmek ve bu amaçlara ulaşma yolunda ulusların eylemlerini bütünleştirecek bir merkez olmak ana amaç olarak  benimsenmiştir.

Bu maddede dile getirilen çalışmalar yapılırken, örgüt tüm üyelerinin eşitliği ilkesini esas alır. Tüm üyeler örgüte ve birbirlerine karşı yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirir. Tüm üyeler anlaşmazlıklarını uluslararası hukuka uygun bir biçimde çözüme kavuştururlar. Bütün üye devletler birbirlerine karşı her türlü tehdit ve güç kullanmaktan uzak duracaktır. Üye devletler Birleşmiş Milletler örgütüne her türlü yardımı yapmaya hazır olacaktır. Sorun çıkaran üyelere karşı örgüt her türlü önlemi almaya yetkili kılınmıştır. Örgüte üye olmayan devletlere yardımcı olunmaktadır.

Birleşmiş Milletlerin asil kurucu üyeleri San Fransisco’daki Birleşmiş Milletler uluslararası örgütlenme konferansına katılmış ya da daha önce 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirgesini imzalamış olan ve kuruluş sözleşmesini onaylayan devletlerdir. Birleşmiş Milletler üyeliği kuruluş sözleşmesindeki kuralları yerine getirme yeterlik ve isteğinde olduklarına, örgüt yönetimince verilecek karar ile barış sever tüm devletlere açık tutulmuştur. Örgüt içi disiplinin sağlanabilmesi için kendisine karşı Güvenlik Konseyince önleyici ya da zorlayıcı eylemlere başvurulmuş olan bir Birleşmiş Milletler üyesinin, Güvenlik Konseyinin tavsiyesi üzerine üyelik ve ayrıcalıklarından yararlanması Genel Kurul kararı ile askıya alınabilir ya da bu gibi hak ve ayrıcalıkların kullanılmasına, Güvenlik Konseyi’nce yeniden izin verilebilir. Kuruluş sözleşmesini sürekli olarak çiğneyen ve kurallar ile kararlara sürekli olarak karşı çıkan herhangi bir üye devlet, Genel Kurul kararı ile örgüt üyeliğinden çıkarılabilmektedir. Örgütün üst düzey ana organları; Genel kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Toplumsal Konsey, Vesayet Konseyi, Uluslararası Adalet Divanı ve Genel Sekreterlik olarak ana sözleşme başında kararlaştırılmıştır. Örgüte üye olan her devletin eşit haklara ve katılım özgürlüğüne sahip olduğu öncelikle belirlenmiştir Başta Genel Kurul çalışmaları olmak üzere örgütün üst düzey kurullarının çalışma koşulları ana sözleşmede belirlenerek örgütün tüm çalışmalarının uyum içinde yapılması düşünülmüştür. Böylesine bir yapılanma ile Birleşmiş Milletler örgütü üzerinden bir dünya devleti yapılanmasına geçişin ön hazırlıkları tamamlanmaya çalışılmıştır. Örgüt genel kuruluna her üye devletin beşer adet diplomat ile katılabileceği ve temsilcilerin belirlenmesinde erkek ve kadın eşitliğine dikkat edileceği vurgulanmıştır. Örgüt Güvenlik Konseyine Genel Kurul kararları aracılığı ile yön gösterebilir, uluslararası barış ve güvenliğe dönük her türlü tehdit gündeme geldiği zaman, gene Güvenlik Konseyi en üst organ olarak örgütü bağlayıcı kararlar alabilir. Güvenlik Konseyi kararları Genel Kurul kararlarını yönlendirmektedir. Genel Kurul, Güvenlik Konseyi kararlarını raporlar aracılığı ile inceleyebilir, kurullara atamalar yapabilir ve kararlarını üçte iki çoğunluğa dayanarak alabilir.

Güvenlik Konseyi Birleşmiş Milletlerin Genel Kurul’dan sonra gelen ikinci üst düzey kuruludur Genel olarak on beş üyenin bir araya gelmesiyle toplanan Güvenlik Konseyi dünya ülkelerinin her türlü güvenliği ile ilgili karar alma yetkisine sahip bulunmaktadır. Güvenlik Konseyi kararları örgüte ve genel kurula yön gösterdiği gibi, uluslararası alanda da olayların yönlendirilmesi konusunda en önde gelen merkezdir. İki dünya savaşı sonrası dönemde Birleşmiş Milletler kurulurken, yirminci yüzyılın ortalarında dünyanın en büyük beş ülkesi Güvenlik Konseyinin önde gelen üyeleri kabul edilerek bunlara sürekli üyelik hakkı tanınmıştır. On beş üyelik Güvenlik Konseyinin beş sürekli üyesi olarak ABD, SSCB, Fransa, İngiltere ve Çin Halk Cumhuriyeti ana sözleşmede belirtilerek bu dünya örgütünün yönetimi beş büyük ülkenin eline bırakılmıştır. Örgütün kuruluş aşamasında sürekli üye olarak belirlenen beş büyük devletin, daha sonra her iki senede bir araya gelerek on geçici üyeyi tespit etmeleri kural olarak benimsenmiştir. Örgüt üyelerinin barış ve güvenliğin korunması için öncelikli sorumluluğun Güvenlik Konseyinde olduğu ve bu doğrultuda konsey üyelerinin hazırladıkları raporlar aracılığı ile genel kurulu bilgilendirmesi gerektiği, Güvenlik Konseyi ile ilgili maddelerde kabul edilmiştir. Askeri Kurmay Komite’nin verdiği raporlar aracılığı ile dünya barışı için raporlar Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanmaktadır. On beş üyeli Güvenlik Konseyi dokuz üyenin katılımı ile toplanarak kararlarını almakta ve bu doğrultuda beş sürekli üyenin oy ağırlığı konsey kararlarının alınması sırasında yönlendirme yapmaktadır. Güvenlik Konseyi daimî üyeleri örgütün merkezinde sürekli olarak temsil edilmektedirler. Güvenlik Konseyi öne çıkan sorunlara dikkat ederek en etkili çözüm ve kararları belirleyeceği yerlerde de acilen toplantılar yapabilmektedir. Yaşanmakta olan sorunlarda taraf olan üye ülkelerin, Güvenlik Konseyi üyesi olmaması gibi durumlarda Konsey toplantılarında temsil edilmesi ilke olarak benimsenmiştir. Güvenlik Konseyi toplantılarında sorunun tarafı olan ülkelerin, toplantılar sırasında söz ve savunma hakları öncelikli olarak ilgili ülkelere tanınmaktadır. Anlaşmazlıkların barışçı çözümü için gerekli olan her türlü önlemi Güvenlik Konseyi alma yetkisine sahip bulunmaktadır.

Uluslararası alanda dünya barışının tehlikeye girmesi ve tehdit ile saldırı eylemlerine karşı gerekli önlemlerin alınması da Güvenlik Konseyinin yetkileri içinde yer almaktadır. Ortaya çıkan her türlü güvenlik sorununun çözümü doğrultusunda, Güvenlik Konseyinin gereken önlemleri alarak sorunun taraflarına uyarılarda bulunmak ve bu yoldan tehdit ve tehlikeli durumları ortadan kaldırmak gibi hak ve yetkileri bulunduğu, Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinde maddeler halinde sıralanmıştır. Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi kararlarının örgüt üyesi bütün üye devletler tarafından yerine getirilmesi konusunda örgüt genel merkezinin yönlendirici çalışmalar yapma yetkilerine sahip olduğu gene ana sözleşmenin ilgili maddelerinde dile getirilmektedir. Silahlı güçlerin devreye girmesi ya da güvenlik sorunlarının çıktığı ülkelere gönderilmesi de gene Güvenlik Konseyi karar ve uygulamaları aracılığı ile yerine getirilmektedir. Sorun çıkan devletlere karşı yapılan müdahalelerde başka üye devletlerin zarar görmemesi için zarar gören ya da tehdit altına sürüklenen devletlerin, Güvenlik Konseyi’ne şikâyet ederek kendi güvenliği açısından zorunlu olan önlemlerin alınması ile ilgili başvuru hakları vardır. Başka devletler için alınan zorlayıcı önlemlerin B.M. üyesi diğer devletlerin kendi hak ve çıkarlarının korunması ile istekte bulunmaları da örgüt tarafından üyeler için düşünülen güvenlik şemsiyesinin doğal bir uzantısı olarak görülmüştür. Üye devletlerin içinde bulundukları bölgelerde bulunan komşu ülkelerle bölgesel güvenlik ve iş birliği antlaşmalarına gidilmesini olağan karşılayan Birleşmiş Milletler sözleşmesi, yerel anlaşmazlıkların bu gibi yollardan önlenebileceğini benimseyen bir sisteme sahip bulunmaktadır. Güvenlik Konseyi benzeri ayrı bir kol olarak çalışan Ekonomik ve Toplumsal Konsey ile, bu konseye bağlı olarak uluslararası ekonomik ve toplumsal iş birliği gene ayrı maddeler halinde örgüt sözleşmesinde ilgili kesimlere yön göstermektedir.  Ayrıca kendini yönetmeyen ya da yönetemeyen ülkelerin yönetim düzenleri için kurulmuş bulunan uluslararası vesayet sisteminin kuruluş ve çalışmaları ile ilgili kurallar ile vesayet rejiminin çalışmaları ile ilgili diğer düzenlemelere de vesayet rejimi ile ilgili hükümlerde yer verilmiştir. Normal koşullarda egemen eşitlik ilkesine göre yönetilen üye devletler vesayet uygulamalarının dışında kalmaktadır. Eski sömürge, ya da manda rejimlerine sahip olan ülkelerin B.M. sistemi içine alınabilmeleri için vesayet rejimleri ile ilgili düzenlemelere gereksinme duyulmuştur. Uluslararası Adalet Divanı da bir Birleşmiş Milletler Kurumu olarak sayılmış ve ana sözleşmede genel hükümler aracılığı ile düzenleme altına alınmıştır. Barış ve güvenliğin hukuk düzeni ile birlikte düşünülmesi, Uluslararası Adalet Divanını ve bu kurum aracılığı ile hukuk ve siyaset danışmanlığını, evrensel örgütün çatısı altına getirmiştir.

Birleşmiş Milletler kuruluş sözleşmesi ile dünya sahnesine çıktıktan sonra insan hak ve özgürlükleri ile ilgili olarak birçok uluslararası sözleşmeler hazırlayarak, evrensel alanda bir uluslararası hukuk sisteminin kurulabilmesi için yoğun çalışmalar yapmıştır. İki büyük dünya savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni getirilmeye çalışılırken birbirini izleyen onlarca hak ve hukuk sözleşmeleri düzenlenerek, çağdaş dünyanın hak ve özgürlükler düzeni olabilmesi için mücadeleler verilmiştir. Bu durumda Birleşmiş Milletler örgütü öncelikle devletlerin bir araya geldiği bir ortak çatı olarak geliştirilmeye çalışılmıştır. Ne var ki, yeryüzü ülkelerinde hak ve özgürlük taleplerinin giderek artması yüzünden, Birleşmiş Milletler devletlerden daha çok insan hak ve özgürlükleri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Yeni dünya düzeninin hak ve özgürlükler üzerine kurulmaya çalışılması ve böylesine bir örgütün var olan devletler düzeni aracılığı ile oluşturulmaya çalışılmasının, doğru ya da yanlış olup olmadığı konusunda dünya kamuoyunu ciddi bir tartışma ortamına doğru sürüklemiştir. Dünya ülkeleri devletlerin haklarını tartışırken, birden insan hak ve özgürlüklerinin daha acil bir sorun olarak öne çıkartılmasıyla, devletler olgusu geri planda kalmıştır. Her devletin düzeninde bir mesele olan insan haklarının yeni dönemde devletlerin ya da toplumların sorunu olarak değil de bireylerin esas meselesi olarak gündeme getirilmesi, Birleşmiş Milletler örgütünün devlet merkezli bir hukuki yapılanmadan insan merkezli farklı bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi gibi eskisinden daha farklı bir düzen oluşumunu öne çıkarmıştır. Kamusal alanda hak ve özgürlükler üzerine insanlar ile devletlerin karşı karşıya gelmesi, bu açıdan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Milletler Cemiyeti Birinci Dünya savaşı sonrasında dünya barışı kurmak ve ikinci bir dünya savaşını önlemek üzere kurulmuş olan bir uluslararası örgüt olarak tarih sahnesine girmiştir. Ne var ki ilk kez böylesine bir örgüt oluşturulurken belirli bir disiplin çerçevesinde hareket edilmemesi yüzünden, bu tür bir örgütlenme ile ikinci dünya savaşının ortaya çıkışı önlenememiş ve aynı yüzyıl içinde insanlık ikinci bir dünya savaşı yaşayarak gene eskisi gibi milyonlarca insanını kaybetmiştir. Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması doğrultusunda savaş karşıtı bir çizgide yeni bir barış ortamına doğru gidilmiştir. 10 Ocak1920 tarihinde uluslararası barış ve güvenlik sorunlarını çözmek ve milletlerarası iş birliğini geliştirmek üzere gündeme getirilen Milletler Cemiyeti düzeninde, devletler için savaş yetkisi sınırlandırılmış ve her isteyen devletin savaş çıkartmasına izin verilmemiştir. Cemiyet Avrupa ülkeleri tarafından kurulduğu için Avrupa merkezli bir yapılanma içine girmiştir. Milletlerarası iş birliği çok hızlı geliştirilmiş ama barış ve güvenlik düzeni kurma konusunda yeterli çalışmalar yapılamayınca, ikinci dünya savaşı ekonomik çöküntülerin sonucu olarak doğmuştur. ABD bu kuruluşun dışında kalınca Milletler Cemiyeti uluslararası alanda savaşları önleyebilecek derecede sıkı bir örgütlenme içine girememiştir. İkinci dünya savaşı sonrası ortamda I946 yılında toplanan Cenevre konferansı kararları ile Milletler Cemiyeti feshedilerek örgütün elinde bulunan siyasi, hukuki ve diplomatik tüm belgeler daha sonra kurulan Birleşmiş Milletlere teslim edilmiştir. İkinci dünya savaşını kazanan müttefiklerin Londra’da 1941 yılında imzaladığı Müttefikler Bildirisi ile gene 1941 yılında imzalanan ABD ve Britanya devletlerinin ortak imzaları ile yayınlanan Atlantik şartı üzerine, 1942 yılında imzalanan kuruluş sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler düzenine doğru bir adım atılmıştır. Bu aşamadan sonra birbirini izleyen konferanslar olarak Dumborton Oaks, Yalta ve San Fransisco toplantılarının yapılmasıyla, Birleşmiş Milletlerin oluşumuna giden yol tamamlanarak, örgütün kurulduğu bütün dünyaya ilan edilmiştir. Kurucu elli üye devletin bir araya gelmesiyle birlikte ABD Birleşmiş Milletlerin kuruluşuna öncülük etmiştir. Böylece de geleceğin dünya devletine doğru bir adım atılarak, Milletler Cemiyetinden Birleşmiş Milletler düzenine geçilmiştir. Tüm insanlık için bir Nazi düzeni dayatan Almanya’nın geri çekilmesiyle, barış ve özgürlük için yeni bir örgütlenme modeli olarak Birleşmiş Milletler, Atlantik güçleri aracılığı ile gündeme getiriliyordu. Japonya’ya atılan atom bombaları küresel bir güvenlik düzeninin kurulmasını zorunlu kılıyordu.

Birleşmiş Milletlerin kuruluş aşamasında beş büyük devletin yanında bağımsızlığı ve devlet olma statüsü tartışmalı olan çeşitli yeni devletlerin yer alması önemli bir tartışma ortamını beraberinde getirmiştir. Hindistan gibi sömürgeler ile Filipinler gibi işgal altındaki devletlerin de kurucu yapılmalarına itirazlar olmuştur. Sovyet yardımı ile ayakta kalan Polonya’da sorunlu devlet olmasına rağmen kurucu üye olarak kabul ediliyordu. Emperyalist devletlerin sömürge olarak ellerinin altında tuttukları yeni devlet yapılanmalarının uluslararası hukuk içindeki statüleri uzun süre tartışmalı kalmıştır. Kuruluş sırasında ortaya atılan çeşitli itirazlar Birleşmiş Milletler örgütünün ilk aşamada zayıf kalmasına neden olmuştur. İtirazlar yüzünden çalkantılı bir kuruluş süreci yaşayan Birleşmiş Milletler zaman içinde yaptığı çalışmalar sayesinde kendisini küresel alanda kabul ettirebilmiştir. Daha kuruluş aşamasında Güvenlik Konseyinin beş sürekli üyeye dayanan tekelci statüsü ile Genel Kurul kararlarını veto etmeye yönelik yetkilerine fazlasıyla itiraz edilmiş ve sorunlar bugüne kadar gelmiştir. Kuruluşundan bu yana yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimi geçen Birleşmiş Milletler örgütü üç çeyrek yüzyılı dolduran ömrü ile birçok tecrübenin birikimine sahip olmuştur. Değişen koşullarda hem üye devlet sayısı elliden iki yüze çıkmış hem de o dönemin beş büyük devlet sayısı ona çıkmıştır. Amerikan kıtasında Brezilya, Avrupa’da Almanya, Asya’da Hindistan, Afrika’da Nijerya ve ayrı bir kıta olan Avustralya, dünyanın önde gelen yeni büyük devletleri olarak Güvenlik Konseyi’nin daimî üye sayısının ona çıkarılmasında devreye girmesi gereken aday ülkelerdir. Ne var ki, Atlantik emperyalistleri örgüt üzerinde kuruculuktan gelen hegemonyaları ile eskisi gibi yönlendirici olmaya devam etmek istediklerinden, yeni büyük devletlerin önünü kapamaya çalışmaktadırlar ve bu yüzden de örgüt beş kıta üzerindeki etkisini zamanla yitirmek tehlikesi ile  karşı karşıya kalmaktadır.

Güvenlik Konseyi’nin yanında, Genel Kurulun statüsünün de ele alınarak yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. İki yüzü geçen üye sayısıyla bu kurulun da daha etkin çalışmasını sağlayacak değişikliklere, kuruluş sözleşmesindeki ilgili maddeler yenilenerek yer verilmelidir. Kararların salt çoğunlukla alınması sağlanarak daha hızlı ve etkili çalışma düzeni getirilmeli ve üçte iki çoğunluk aramak gibi geciktirici durumların önü kesilmelidir. Ayrıca Güvenlik Konseyi’nin Genel Kurul kararlarını veto etmesi ile bunların uygulamaya geçişlerinin ertelenmesi gibi durumlarda, örgütün eskisi gibi durgun bir yapıda kalmasına yol açmaktadır. I950 yılında “Barış için birleşme” kararı alan Genel kurul, kurucu Güvenlik Konseyi’ne karşı üstünlük sağlayarak, veto nedeniyle gecikmeler olmaması amacıyla, Genel Kurulun uluslararası siyasal alanda daha etkin çalışmalar yapma şansını elde edebilmiştir. Ayrıca Genel Kurul genel hukuk kurallarını ve standartlarını belirleyebilen kararlar alarak Güvenlik Konseyi’nin yönlendirmeleri dışına çıkarak, siyasal baskılara karşı hukuki direnmeler gösterebilmiştir. Kurucu Atlantikçi ülkelere karşı, BM Genel kurulu hem “İnsan Hakları bildirisini “hem de  “Sömürge yönetimi altındaki ülkelere bağımsızlık verilmesine ilişkin bildiri” gibi anti emperyalist bildiri ve kararlara sahip çıkarak  direnmiştir. Büyük-küçük, zengin-yoksul ve kapitalist-sosyalist ülkeler ayırımı, uzun süre BM Genel kurulunda alınan kararlarda tartışmalı durumlar yaratmıştır ama zamanla çalışmalar arttıkça, orta yol bulma ve böylece dostça uzlaşma şanslarının arttığı görülmüştür. “Sürdürülebilir gelişme kavramı “ya da “Global etki “konusu BM Genel kurulundaki grupların ortak desteği ile benimsenmiştir. Büyük ve emperyalist devletlerin kendi çıkarları çizgisinde genel kurul kararlarına müdahale etmesi genel kurul toplantılarında problem olmuş ama bugün gelinen yeni aşamada örgüt üyesi bütün devletlerin bir araya gelerek ortak bir görüşte birleşebildikleri görülmüştür. Kendi gücüne güvenerek insanlığı teslim almak isteyen emperyal devletlere karşı bir üçüncü dünya hareketi, BM genel kurulunda yönlendirici olmuştur.

Kendisine yüklenen tüm idealist anlam ve beklentilere rağmen BM kendisini oluşturan üyelerinin yapılarından ve iradelerinden bağımsız olamamıştır. Dolayısıyla BM’nin bugün karşı karşıya olduğu sorunların ana nedeninin, Birleşmiş Milletlerin oynadığı rolün yetersizliğine değil ama üye devletlerin isteksizliği gibi bazı olumsuz durumlara dayandığı görülmektedir. Bütün devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda toplantı gündemleri oluşturmaya çalışmaları bazen birbirine zıt çizgide kararların çıkmasına yol açmakta ama diğer üye devletlerin devreye girmeleriyle belirli noktalarda ve ortak çözümlerde anlaşabilmek mümkün olabilmektedir. Her alanda çok aktif çalışmalar yapamaması yüzünden etkili sonuçlar alamayan Birleşmiş Milletler, gene de eskisine oranla savaşlara daha uzak bir dünyanın yaratılmasında başarılı olmuştur. BM genel kurul ya da Güvenlik Konseyi çatısı altında istedikleri kararları çıkartamayan devletler, bu gibi durumlardan şikayetçi olarak ve örgüt kurullarına başvurarak sonuç almaya çalışmaktadırlar. Uluslararası hukuk normlarının yaratılması, devletlerin tutumu ve belirli davranışları hukuk kuralı olarak benimsemeleriyle mümkün olduğundan, bu düzende genel olarak hukuki meşruiyetten ve özel olarak BM’den umut kesmeden önce, dünyanın ve örgütün durumuna bir daha dikkatle bakmakta yarar vardır. BM Genel Kurulu sağlamış olduğu tartışma ortamı ile anlaşmaya uygun zeminler yaratabilmektedir. Büyük devletlerin emperyalist baskılarına karşı bir direnme ortamının yaratılmasında, BM belirli bir düzeyde etkin olarak hukuk dışı baskılara karşı direnme ortamı yaratabilmektedir. Emperyalist saldırganlığın öncüsü olan büyük devletlerin haksız tehdit ve saldırılarına karşı BM Genel kurulunun bir direniş merkezi konumuna getirilebilmesi, adaletin sağlanması açısından önemlidir. BM tarafından geliştirilen “İnsancıl müdahale” ile ilgili tartışmalar sivil toplum yapılarının korunması açısından yararlı olmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin hızlı hareket edemediği durumlarda, Genel Kurul kararları ile acil çözümler üretilerek, insani müdahaleler zamanında uygulanabilmekte ve Birleşmiş Milletler her alanda bir insanlık merkezi olarak görev yapabilmektedir.

Bugünün uluslararası ortamında büyük devletlerin çıkarları temelinde değerlendirmeler yapmak yerine, her türlü girişim ve hareketlerin meşruiyetine yardımcı olabilecek çok taraflı bazı tartışmaları sağlamaya en elverişli ortamın, gene de Birleşmiş Milletler zemini olduğu görülmektedir. Normal koşullarda Birleşmiş Milletler örgütünün bu rolüne devam etmesi beklenmektedir. Ne var ki, beklenmeyen durumlar ya da ortaya çıkan acil durumlar çerçevesinde evrensel barış düzeni tehlikeye girdiği zaman, dünya barışının kurucusu ve koruyucusu olarak Birleşmiş Milletlerin, devreye girerek çözüm üretmek ve bunu uygulama alanına aktarmak gibi önemli misyonları vardır. Güvenlik Konseyi’nin büyük devletlerin tekelinde olması yüzünden, beş ülkenin tekeline karşı örgüt üyesi olan diğer devletlerin tepki göstermeleri yüzünden, zaman zaman Birleşmiş Milletler örgütü içinden karşı sesler ya da tepki göstermeler öne çıkabilmektedir. Atlantikçi egemen güçlerin Güvenlik Konseyini ele geçirmesi, dünya devletlerinin sadece genel kurul üyeliği ile yetinmemeleri gibi durumlarda önemli tartışmalar ortaya çıkabilmektedir. BM çatısı altında kurulların çekişmeleri karışıklık yaratırken, yıllardır bu örgüt içinde çalışmakta olan hukuk ve siyaset kadroları, tıpkı diğer kurumlarda olduğu gibi bir Birleşmiş Milletler bürokrasisi oluşumunu ortaya çıkarmaktadırlar. ABD ve SSCB’nin Güvenlik Konseyi üyesi olarak sahip oldukları veto hakkını fazlasıyla kullanmaları, bir dönem Birleşmiş Milletler örgütünde dalgalanmalar yaratarak istikrarsızlığa yol açmıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra daha az ideolojik tartışma dönemine geçilmesiyle birlikte, bu büyük devlet yapılanmasının yerini Rusya Federasyonu almış ve ideolojik tartışmalar sona ermiştir. İdeolojik kutuplaşma geride kalırken, siyasal veto hakkı daha az kullanılır bir aşamaya gelinmiştir. Vetolar kurulları karşı karşıya getirdiği için BM’nin çalışmalarının hızını kesmiştir. Örgütün ellinci yıldönümü kutlanırken kapsamlı bir reform tasarısı hazırlanarak ve örgüt küçültülerek, personel ve masraflar kısıtlanarak yeni bir reform denemesi yapılmak istenmiş ama Güvenlik Konseyinin yeniden yapılanması konusunda ortaya çıkan büyük anlaşmazlık çözüme kavuşturulamadığı için reform denemesi başarısızlığa mahkûm edilmiştir. Güvenlik Konseyinde yeni bir yapılanma olmadan reform yapılamayacağı o aşamada görülmüştür.

Benzeri tartışmalar Genel Kurul’un çalışma düzeni ile de yapılmış ve bu konuda da üye devletler arasında bir fikir birliğine varılamamıştır. Güvenlik Konseyi ile ilgili reform istekleri veto hakkının kaldırılması ve sürekli üye sayısının iki misli artırılması olarak gündeme getirilmiş ama her iki konuda da derin bir anlaşmazlık çıkmıştır. Beş daimî üye burada kendi tekellerini korumak doğrultusunda hareket ederek hem veto hakkını savunmuşlar hem de üye sayısının artırılmasına karşı çıkarak sahip oldukları örgüt içi egemenlik statüsünü korumaktan vazgeçmemişlerdir. Almanya ve Japonya’nın daimî üye olma haklarına karşı çıkılırken, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın önde gelen ülkelerinden yeni sürekli üyeler alma konusu tartışılmış ama bir karara varılamamıştır. Ayrıca sürekli olmayan üye sayısının da iki misli olarak yirmiye çıkarılması önerilmiş ama sonuçta bu öneri de reddedilmiştir. Ayrıca veto hakkına sahip olmayan daimî üyeler olarak yeni bir statüde üye alma önerisi de kabul edilmemiştir. Yeni bir Güvenlik Konseyi oluşturulurken Pakistan Hindistan’ı, Çin Japonya’yı, İngiltere Almanya’yı, Mısır Türkiye’yi, Malezya Endonezya’yı, Meksika Brezilya üyeliğini engellemeye çalışırken, Güvenlik Konseyi sorunu çözülememiş ve bu yüzden reform girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Dünya’nın beşten büyük olduğunu ileri süren Türkiye gibi ülkeler de reformun önünü açmak için uğraşmışlar ama bu konuda yeterli bir sonuç alamamışlardır. Örgüt içinde yeni koşullara uygun düşen bir yeni yapılanma başarısız kalınca, bu kez uluslararası ilişkiler Birleşmiş Milletler örgütünün dışında gelişmeler göstermiştir.  NATO, AGİT, ŞANGAY, G-7, G-8 ve AVRUPA BİRLİĞİ gibi başka uluslararası örgütler devreye sokularak, evrensel alanda gereksinme duyulan yeni örgütlenmeler alternatif olarak gündeme getirilmektedir. Büyük devletler ve BM kurulları arasındaki çekişmeler sona ermediği için, Birleşmiş Milletler çatısı altında denenen reform girişimleri bugüne kadar sonuçsuz kalmıştır. Yıllar geçtikçe dünyanın koşulları değişmekte ve yeni ortaya çıkan koşullara göre, insanlar eskisinden çok daha farklı örgütlenmelere giderek, dünya savaşları sonrasında kurulmuş olan evrensel barış düzenini geleceğe dönük biçimde güvence altına almaya çalışmaktadır.

Birleşmiş Milletler bugünün koşullarında barış ve güvenliğin sağlanması, silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi, sanayileşmiş ülkeler ile  gelişmekte olan diğer ülkeler arasındaki çekişmelerin sona erdirilmesi, küreselleşme süreci içinde tekelci şirketler ile ulus devletler arasında yeni bir diyalog düzeni oluşturulması, devletlerarası bölgesel birliklerin barış içinde düzenli bir biçimde oluşumlarının sağlanması ve büyük devletlerin kendi bölgelerinde emperyalist işgal senaryolarına  kalkışmalarını önlemek gibi  büyük sorunların çözümüne yönelik yeni adımlar atılmasında ,öncülük yapamadığı için giderek dünyanın gelişme sürecinde Birleşmiş Milletler örgütü eskisi gibi  dünya devletlerine öncülük ya da liderlik yapabilme gücünü gösterememektedir. Nüfus artışı ile birlikte devlet sayısında da yeni artışlar devam ettikçe bugünkü dünya haritasının kesin bir düzenleme ile yenilenmesinin kısa dönemde mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. Fransa ve Almanya’nın beraber hareket etmesi dikkate alınarak bu iki ayrı ülke yerine, ikisinin bir arada Avrupa Birliği oluşumu içinde tek bir üye olarak Güvenlik Konseyi üyeliğini devam ettirmeleri bir öneri olarak gelmiş ama tam olarak karara varılamadığı için bu öneri de devre dışı kalmıştır. Büyük devletler Amerika, Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan olarak merkezi güç olarak kaldıkları sürece, Birleşmiş Milletler örgütü de bu büyük devletlerin konumuna ya da onların öncülüğünde oluşturulan çok kutuplu yeni dünya düzeni içinde yeni yapılanmalara doğru biçimlenebilecektir. Kararların kesinliği ve uygulama şansı açısından hiçbir uluslararası kuruluş Güvenlik Konseyi’nin ağırlığında etkin karar alma ve uygulama düzeni oluşturma şansını elde edememiştir. Güvenlik Konseyi dünya dengelerini gözeterek Birleşmiş Milletler içindeki anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulması sürecinde özel ya da genel yapılanma içindeki danışma kurullarından faydalanma arayışı içine girilmiştir. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi arasındaki çekişmelerin önlenmesinde de yetkili uzmanlardan oluşabilecek danışma kurullarının yol gösterici ve diyalog kurucu yönleriyle anlaşmazlıkların aşılmasında yararlı oldukları görülmektedir.

Dünya güvenliği, evrensel bir hukuk düzeni ve uluslararası barış ve güvenlik düzeni kurmak üzere kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütünden beklenen yararlar, yarım yüzyıl sonra elde edilemeyince hem bu devletler üstü kurumun içi karışmakta hem de bu yüzden dünya güvenliği tehlikeye sürüklenmektedir. Yeryüzünde var olan kuzey-güney ülkeleri arasındaki ayrılıkların önlenememesi üye devletler arasında ciddi bir uçurumu da beraberinde getirerek küresel alanda ciddi bir kaos ortamının doğuşuna yol açmaktadır. Birleşmiş Milletler örgütü bugün gelmiş olduğu düzeyde dünyanın en prestijli kurumlarının en önde gidenidir. Artan nüfus ve devlet sayıları yeni yapılanmaları zorlamakta ama bu durum Birleşmiş Milletler örgütünün dünya kamuoyu önündeki prestijini bozmamaktadır. Yeni kurulan her devletin bütün dünya tarafından siyasal bir varlık olarak tanınması ancak Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararına dayanan üyeliğe alma kararı ile mümkün olduğu için Birleşmiş Milletler örgütü her türlü tartışma ve yıpranma süreçlerinin ötesinde dünya barışı için en önemli güvence olarak yoluna devam etmektedir. Birleşmiş Milletler bugünün dünyasında bu önemli konumu sahip olan bir uluslararası örgüt olarak, barış ve güvenlik hedeflerinde yoluna devam etmektedir. Örgüte üye olan her devlet için uluslararası hukuktan gelen meşruiyet oluşumu tamamlanmış olmaktadır. Gerekli adımları atarak oluşumunu tamamlayan yeni kurulmuş devletler, Birleşmiş Milletlerin onayı ile diğer devletler ile eşit bir statüye gelmekte ve BM ilkeleri doğrultusunda insanlık düzeninin bir parçası konumuna erişmektedirler. Kendi iç düzenini toparlayan Birleşmiş Milletler; zaman içinde sömürgeciliğin tasfiyesi, emperyalizmin önlenmesi, her türlü saldırı ve de kaos ortamının ortadan kaldırılması, uluslararası hukuk sisteminin geliştirilmesi, insan haklarının ve doğal çevre koşullarının korunması, insanlık değerlerine sahip çıkılması ve en önemlisi geçmişten gelen uygarlık mirasına geliştirilerek sahip çıkılması, insan uygarlığını sarsan temel sorunlar olarak her zaman için Birleşmiş Milletler çatısı altında ele alınarak, bu sorunlar için yeni durumlara uygun çözümler gündeme getirilebilmektedir. Şimdiye kadar insanlık için birçok önemli hizmeti gerçekleştiren Birleşmiş Milletler örgütünün gelecekte daha da güçlendirilmesi, dünya barışına ve güvenlik sorunlarına önemli ölçülerde daha büyük hizmetler getirecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

3 Nisan 2022 Pazar

CUMHURİYETÇİ ULUSAL İTTİFAK NEDEN YOK? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ

 CUMHURİYETÇİ ULUSAL İTTİFAK NEDEN YOK?

                       Türkiye Cumhuriyeti geleceğe dönük arayışlar sürecinde yeni bir aşamaya geçerken, partiler arası siyaset yarışında bu kez ittifaklar arası yarışların gündeme geldiği bir dönemden geçilmektedir. Normal demokrasilerde her görüşte siyasal partiler kurulmakta ve bunlar siyasal iktidara gelebilmek amacıyla, her yolu deneyerek ülkelerinde iktidar sahibi kurumlar haline gelmeye çaba göstermektedirler. Normal demokrasilerde doğal karşılanmakta olan bu durumda, demokrasi ötesi rejimler ve siyasal yapılanmalar ortaya çıkabilmekte ve partilerin ülkeyi yönetemez bir duruma gelebildikleri görülebilmektedir. İktidarların genel seçimler aracılığı ile belirlendiği demokratik rejimlerden hızla uzaklaşmakta olan Türkiye’de, neredeyse otokrasi olarak adlandırılabilen anti demokratik yapılanmalar gündeme gelebilmektedir. Bir siyasal parti bu ülkeyi çeyrek yüzyıla yakın bir zaman dilimi içinde yönettikten sonra hala seçim kazanarak iktidarda kalıyorsa, yani seçimler aracılığı ile geldiği gibi aynı yoldan gidemiyorsa, o ülkedeki rejimin normal bir demokrasi gibi olarak adlandırılması son derece güç bir durumdur. Normal bir demokraside siyasal partiler seçimlerle iktidara geldikleri gibi gene normal iktidar sürelerini tamamlayarak gitmeleri gerekirken, çeyrek yüzyıla doğru uzanan uzun bir zaman dilimi içinde gidemedikleri durumlar da her siyasal rejim de otokrasilerden diktatörlüklere doğru bir geçiş olgusu yaşanabilmektedir. Günümüzde Türkiye önümüzdeki genel seçimleri de kazanabilecek bir iktidar partisinin çeyrek yüzyılını iktidar döneminde tamamladığı bir ülke olarak siyasal tarihe geçmektedir. Çeyrek asırlık bir iktidarın her geçen yıl daha da güçlendiği bir süreç içinde muhalefet partilerinin yeterince muhalefet yapamaması ve bu yüzden de iktidara gelememesi gibi garip bir durum öne çıkabilmektedir. Yetersizlik çizgisini bir türlü aşamayan muhalefet siyasal çıkmazlarda bocalarken, siyasal iktidara gelen parti iç konjonktürel durumların geride kaldığı yeni bir aşamada, bütünüyle dış konjonktürün akıntısına kapılarak iç konjonktüre karşı kendi iktidar tekelini koruyabilmektedir. Bu durumda iktidarların seçimle değişemediği rejimler zamanla antidemokratik rejimlere ve diktatörlüklere dönüşebilmektedir.

                ABD’nin Türkiye’de kurdurduğu yüksek eğitim kurumlarından Bilkent Üniversitesinde geçen haftalar içinde yapılan bir siyasal toplantıda, bugünkü siyasal yelpazenin içinde yer alan altı parti bir araya gelerek, Bilkent Protokolu olarak adlandırılan siyasal anlaşma metnini, Türk kamuoyuna açıklamışlardır. Türkiye yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlarken, içine sürüklenmiş olduğu iktidar ve muhalefet arasındaki tahtaravalli oyununun bozulması yüzünden, antidemokratik bir otokrasiye dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Yeni seçimlerin gene bugünkü iktidar tarafından kazanılması gibi bir durumun ortaya çıkması olumsuz bir sahne yaratırsa, çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez kuralları içerisinde yer alan denge ve kontrol mekanizmalarının bütünüyle bozulması ve tek adam yönetiminin ülkenin her alanında tek söz sahibi olması gibi bir diktatörlük oluşumuna giden yeni bir siyasal yöneliş ile, kaçınılmaz bir biçimde Türk devletinin karşı karşıya kalabileceği olumsuz durumlar şimdiden görülebilmektedir. İktidar değişikliği olmadığı için normal demokrasilerde olması gereken denetim ve hesap verme gibi işlemlerin yapılamadığı bir çıkmaz ile Türk siyasal rejimi uğraşmak zorunda kalmaktadır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve dönemlerinde görülen bu gibi siyasal çıkmazların, ne gibi vahim durumlara yol açtığı ve sonunda tek adam diktatörlüğüne giden yolu öne çıkardığı birçok örnekle kanıtlanmış bir durumdur. Yeni bir yüzyılın başladığı dönemin ilk yılında işbaşına gelen siyasal iktidarın aradan geçen çeyrek asır içinde tüm seçimleri kazanarak iktidarda kalmaya devam etmesi yüzünden ve Türkiye’de demokrasinin normal kuralları işlerliğini yitirdiğinden, muhalefetin denetim ve kontrol işlevlerinin yerine getirilmesi sürekli olarak engellenmiştir. Demokrasilerin olmazsa olmaz kurallarından olan muhalefet görevinin yapılamaz bir duruma gelmesiyle, Türkiye demokrasi klasmanında en alt kademelere düşmüştür.

                Avrupa tipi bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu kıtanın yanı başındaki komşusu konumunda demokrasiden uzaklaşır bir konuma gelmesi normal olmayan bir gelişme olarak gündeme gelmiştir. Yeni yüzyılın başlarında Türkiye umut dolu yönelişlerle geleceğe doğru adımlar atarken, çağdaş uygarlık düzeninin onurlu bir üyesi olabilme doğrultusunda yeni girişimlere ve projelere doğru hazırlanırken, üst üste ve peş peşe sürekli olarak aynı partinin iktidarını ortaya çıkaran genel seçim sonuçları ile mücadele etmek ve zaman zaman da boğuşmak zorunda kalmıştır. İktidar partisi sürekli seçim kazanarak yoluna devam ederken, birinci ve ikinci on yıl birbirini izleyerek geçmiş ve bugün üçüncü on yılın ortalarına doğru gelinmiştir. Yeni aşamada Türkiye’deki siyasal rejimin demokrasiden otokrasiye doğru yönelmesinin önlenmesi ve batı tipi demokrasilerde görülen bütün hak ve özgürlüklerin eşit koşullarda gerçekleştirilebilmesi için, serbest genel seçimler yolu ile iktidarların yer değiştirmesine dikkat edilmesi zorunluluk kazanmaktadır. Seçimle gelen iktidar bir ya da iki dönem sonra muhalefete geçerken, muhalefet partileri de eski iktidar partisi gibi genel seçimleri kazanarak iktidara gelebilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman demokrasi tahtaravallisi çalışabilmekte, bir parti iktidara gelirken iktidardaki parti muhalefete düşerek yasama organında denetim ve kontrol işlevini yerine getirebilmektedir. Türkiye’de son dönemde bozulmuş olan bu denge ve kontrol amaçlı mekanizmaların eskisi gibi sırayla çalışabilmesi için her rejimde olduğu gibi Türkiye’de de siyasal reform çalışmalarının yapılması gerekmektedir.  Gerçek demokratik yönetim için iktidar ve muhalefet arasındaki hassas ilişkilerin dengeli bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir. Ayrıca birlikte seçimler aracılığı ile iktidara geliş ve gidişlerin normal bir biçimde sistemin koşullarına uygun gelecek bir biçimde ayarlamalarının yapılması gerekmektedir. Çeyrek yüzyıla yakın bir süre iktidarda kalan hegemonik siyasal partinin normal koşullarda demokrasi sınırları içinde bir denge içine alınabilmesinin mümkün olması gerekmektedir. Bu doğrultuda siyasal rejimin aksayan yanlarının giderilmesi ve diğer batı demokrasilerine benzer bir kontrol ve denetim mekanizmalarının devreye sokulmalarının asgari koşullarda sağlanmaları gerekmektedir.

                Uzun süreli iktidar ile güçlenen iktidar partisinin sınırlanması ve iktidara gelemeyen muhalefet partilerinin güçlendirilerek iktidara hazırlanmalarının düşünüldüğü bugünkü aşamada ,altı siyasal partinin bir araya gelerek  “Güçlendirilmiş Parlamenter sistem “ başlığı altında demokrasiyi konsalide edecek bir takviye çalışmasının tamamlanmasının gerekli olması nedeniyle, yeni çalışmaların bu yöne doğru çevrildiği bir aşamada, artık daha güçlü bir demokrasiden söz ederek  hareket edilmesine gerek vardır. Demokrasilerin ve siyasal rejimlerin her türlü olumsuz koşula rağmen sürdürülebilmesi için, demokrasilerin konsalidasyonuna şiddetle gereksinme bulunmaktadır. Yeni düzenlemeler ile konsolide edilmiş olan parlamenter demokrasilerin geleceğe doğru yönlendirilmeleri süre açısından zorunlu olabilmektedir. Olağanüstü durumlar hariç, normal olarak her ülkenin özel koşulları doğrultusunda kendine özgü siyasal rejimlere sahip oldukları kabul edilmektedir.  Normal durumda demokrasiler ya da otokrasiler birbirlerinin alternatifleri olarak siyaset sahnesinde boy gösterirken, her ülke sahip olduğu siyasal rejimin birikimlerinden yararlanarak, kendisi için yararlı olacak sistemler üzerinde dururken, olumsuz durum ve koşullara sahip olan devletlerin yozlaşmış siyasal rejimlerinin ülke gerçekleri doğrultusunda düzeltilebilmesi mümkündür. Birçok ülkede siyasal rejimler normal koşullarda varlıklarını sürdürürken, diğer işlevlerini de gerçekleştirebilmektedirler. Ne var ki, Türkiye gibi kritik bir jeopolitik ortamda bulunan ülkelerde bazen ortaya çıkan olağanüstü durumlar, demokratik rejimlerin normal koşullarda işlemesini önleyebilir ya da başka koşulları gündeme getirerek eskisinden çok farklı bir rejim ile halk kitlelerinin karşı karşıya gelmesine neden olabilir. Türkiye Cumhuriyeti bugün benzeri bir kaotik durumu, soğuk savaş koşulları ile küreselleşme akımının getirdiği yeni yapılanmaların aynı dönemde varlıklarını sürdürmesi, ciddi bir siyasal kargaşa ortamı yaratarak ülkede ciddi bir siyasal rejim krizinin gelişmesine yol açmıştır. Uzun süre çeşitli tartışmalar ve yapay gündem yaratma çabaları ile halk kitlelerinin gözünden kaçırılan bu kargaşa ortamı artık tartışma gerektirmez bir biçimde kamuoyu önünde açıklığa kavuşmuştur.

Yirminci yüzyıldan kalan bir anayasanın gerçek siyasal koşullara uyum sağlayamadığı biçiminde bir eleştiri dış güçler tarafından da desteklenince, ülkede yaratılan yeni ortamda yeni bir anayasaya giden yol açılmıştır. Ilımlı İslam adı ile iktidara gelen siyasal partinin çeyrek asıra yakın bir süre içinde Türkiye’yi demokratik rejimden uzaklaştırması üzerine, normal fonksiyonlarını yerine getiremeyen muhalefet partileri bir araya gelerek böylesine bir kaos ortamından kurtulabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Daha önceki dönemde yeni bir anayasa çıkartarak bu olumsuz gidişin önüne geçmek isteyen önde gelen büyük partiler, yeni bir anayasayı tam olarak çıkaramadıkları için ülkenin siyasal düzen sorununu çözüme kavuşturamamışlardır. Tam olarak bütünüyle yeni bir anayasa ortaya konamadığı için, kısmı bir değişiklik ile yetinilmiş ve bu nedenle Türkiye hem eski hem de yeni anayasayı birlikte düzenleyen bir ucube anayasa sistemi ile karşı karşıya gelmiştir. Anayasa değişikliği ile yetinilmesi gibi bir yeni durum da hem eski anayasanın hem de yeni anayasa değişikliğinin temel ilkeleri T.C. Anayasası içinde yer alarak, ortaya bir anayasa çorbası çıkartılmıştır. Eski anayasada var olan parlamenter demokrasi rejiminin üzerine bir de son yıllardaki gelişmeler ile kapıya dayatılmış olan başkanlık sistemi doğrultusundaki tartışmalar aracılığı ile, sonradan farklı bir biçimde isimlendirilen cumhurbaşkanlığı sistemi görünümünde ve tek adam diktatörlüğüne giden otoriter rejim ile ilgili düzenlemeler, sanki bir olağanüstü hâl durumu yaratılıyormuş gibi yeni bir anayasa değişikliği olarak kabul edilmiştir. Geçen asırdan var olan bir parlamenter sistemin üzerine tamamen bambaşka yeni bir siyasal sistemin monte edilmesi, Türkiye’deki geleneksel anayasacılığı bir montaj mesleğine dönüştürerek ortaya ucube bir hukuk olgusunun çıkmasına giden yolu açmıştır. Bu durumda anayasacılar eski ve yeni sistemlerin ciddi bir kargaşa ortamı yaratması yüzünden, Türkiye’nin anayasasız bir ülke konumuna geldiğini öne sürerek, bu durumda bütün kamu kurumları ile birlikte yargı organlarının da son derece dikkatli hareket etmeleri gerektiğini sürekli bir biçimde vurgulayarak, siyasetin ortaya çıkardığı hukuk dışı ortamın bir an önce sona erdirilmesini talep etmişlerdir. Eski ve yeni anayasaların anayasa metni içinde yarım yamalak yer almaları yüzünden Türkiye uzun bir süredir anayasasız bir ortama sürüklenmiştir.

Ülkenin Amerika destekli üniversitelerinden birisinde toplanarak içine düşülen hukuksuzluk ortamından kurtulabilme çizgisinde yol ve yöntem aramaya başlayan altı siyasal parti, yaptıkları toplantılar ve çalışmalar sonucunda ortaya “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem“ adı altında bir eskiye dönüş raporu koymuşlardır. Küresel emperyalizmin ve uluslararası Siyonizm’in  Büyük Orta Doğu projeleri yüzünden Türkiye’ye dayatılmış olan ucube hukuk sisteminden yeni bir anayasa değişikliği ile Türkiye kurtulamayınca, bu sefer  doğrudan siyasal sistemi ele alan ve genel anlamda  ülkenin her köşesinde yeni bir yapılanmayı hedefleyen bir sistem “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem “adıyla gündeme getirilerek Türk devletinin bu kaos ortamından bir an önce kurtulabilmesinin çareleri aranmaya başlamış ve altı partinin imzaladığı bir siyasal rapor ile çözümler demeti önerilmiştir. Uzman hukukçular tarafından hazırlanmış olan parlamenter sistemi geri getirme raporu Türk kamuoyuna sunulurken, Türkiye’nin düşünce ve siyasal ortamlarında birbirini izleyen görüş ve öneriler aracılığı ile ciddi bir hareketlenme meydana getirilmiştir. İki anayasanın bir arada varlığının yarattığı olumsuz durum ülkeyi her geçen gün daha fazla gerginliğe götürürken ve konunun bu kez sistem açısından ele alınması, Türk siyasetini yeni bir döneme doğru yönlendirirken, çeyrek asırlık iktidar partisi hemen seçim ya da baskın seçim gibi hızlı adımlar atarak muhalefet partilerinin ortak hazırlamış olduğu parlamenter demokrasinin yeniden güçlendirilmesi ile ilgili çıkışın önünü kesebilmenin arayışı içine girmiştir. Bütünüyle yepyeni bir sistem getirecek bir anayasa atılımının bu aşamada gerçekleştirilememesinin sonucunda konuya sistem açısından yaklaşılması bir yönü ile olumlu diğer açılardan ise olumsuz durumlar yaratabilecektir. Ülkede var olan devlet sorunu yeni bir anayasa ile kesin bir çözüme bağlanmadan konuya sistem açısından yaklaşılması, devlet sorununa kalıcı ve kesin bir çözüm getiremeyeceği için dünyanın merkezi alanında herkes kendi devletini kurmak için mücadele ederken, Türk ulusu Türkiye Cumhuriyeti devletini kaybedebilecektir.

Türkiye’nin önde gelen muhalefet partilerinin hazırlamış olduğu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem raporu incelendiği zaman öne çıkan bazı başlıklar dikkat çekmektedir. İktidarda bulunan Ilımlı İslam partisi ile Milliyetçi parti arasında imzalanmış olan Cumhur ittifakı adıyla anılan bir siyasal ortaklığa karşı, ana muhalefet partisinin öncülüğünde merkez sağ, kapitalist ve İslamcı geleneklere sahip bulunan diğer partilerin bir araya gelerek oluşturdukları parlamenter sistem cephesinde  oluşturulan birlikteliğe Millet İttifakı adı verilerek, Türk Milletinin düşürüldüğü çıkmazdan bir an önce kurtulabilmesi hedeflenirken, iktidar ve muhalefet ittifakları eskiden olduğu gibi yine karşı karşıya geliyorlar ama tek bir anayasa ya da ortak bir siyasal rejim oluşturulabilmesi için geniş kapsamlı bir ulusal birlik ortamı oluşturulması gibi bir üst düzey politikadan uzak kalarak, gene eskisi gibi çekişme ve tartışma ortamlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Laik cumhuriyetin İslamcı iktidarı kendi doğal yapısına aykırı olan Cumhur adını tercih ederken, Cumhuriyetin kurucu partisi isminin uzantısı olarak bu kavrama sahip, ümmet kökeninden gelen millet kavramını benimseyerek kendi doğasında var olan laiklik ilkesine aykırı bir tutum içine giriyordu. Üst üste binmiş iki anayasa ile yaratılan kargaşa ortamında siyasal düzen de karışıklığa uğruyor ve sistemde top yekûn bir yapılanma gereksinmesi iyice içinden çıkılamaz durumlara doğru sürüklenirken, temel kavramların da bu karışıklıktan nasibini almasıyla cumhur ve millet kavramlarının kamp değişikliğine uğradığı görülüyordu. Siyasetin sağ ve sol çizgilerde kamplaşmasının belirtisi olarak kullanılan cumhur ve millet kavramlarının içine düştüğü bu kamp değiştirme konumu, ülkedeki karışıklık ortamının ne derece yüksek bir çizgiye ulaştığını ortaya koyuyordu. Ümmetçiler Cumhur kavramına, Cumhuriyetçiler de Millet kavramına sahip çıkarken siyasetin diğer ana kavramları da farklı siyasal oluşumlar çizgisinde gündeme getiriliyordu. Yüzden fazla siyasal partinin aktif olduğu bir ülke olan Türkiye’de, diğer temel kavramlar üzerinden yeni ittifakların gündeme getirilmesiyle siyasal alandaki kamplaşma oluşumları devam edip gidiyordu.

Türk siyaset sahnesinin önde gelen temsilcilerinden birisi olan bölücü parti, kendisinin dışlandığı bu aşamada dokuz adet sosyalist partiyi bir araya getirerek, başını çektiği bir demokrasi platformunu Türkiye’nin bölünmesi doğrultusunda gündeme getireceğini kamuoyuna duyuruyordu. Böylece Türkiye’de geçmişten gelen bölücülük akımına sosyalist potansiyelin de destek vermesi ve böylece Meclis’te bölücülerle sosyalistler arasında ulusalcı olmayan bir siyasal ittifakın gelecekte kalıcı olabileceği yeni bir ittifak devreye sokuluyordu. Bir anlamda üçüncü ittifak olarak da görülebilecek bölücülerle sosyalistlerin birlikteliği, bölücülerin tercih ettiği bir kavram olarak Demokrasi İttifakı olarak adlandırılıyor ve daha sonra da kamuoyuna takdim ediliyordu. Fazlasıyla siyasal partinin bulunduğu ve içinde bulunulan dönemde yeni partilerin kurulmasıyla birlikte Türkiye’deki siyasal sistem bir partiler enflasyonu oluşumu ile karşı karşıya kalıyordu. Sadece sosyalist ideolojiyi benimseyen dokuz ayrı partinin kısa zaman içinde kurulması bile, Türk siyasal sisteminin nasıl bir dağılma ve parçalanma çıkmazı içinde olduğunu ortaya koyuyordu. Bölücüler ve sosyalistler Millet ve Cumhur ittifakları doğrultusunda ikili bir kamplaşmayı aşabilmek üzere ve Demokrasi adıyla üçüncü bir ittifak oluşturarak bu kamplaşmayı önlemeye çalışmaları gerçek anlamda bir demokratik oluşum olarak devreye giriyordu. Ne var ki, laikliğe mesafeli Ilımlı İslamcı yapılanma ile ümmetçiliğe yakın duran bir cumhuriyetçi yaklaşımın ayrı ayrı ittifaklar ile devreye girmeleri aşamasında, gerçek anlamda bir laikliğe saygılı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkellerine uygun düşen bir Cumhuriyetçi ve Ulusalcı ittifak, gelinen son aşamada göze çarpmamıştır. Yeni bir anayasa hazırlanırken ve bu doğrultuda Türk siyasal sistemi gözden geçirilirken Laik-cumhuriyetçilik ile ulus devletçilik dışlanmakta ve böylece dünyanın tam ortasında yüz yıl Türk ulusuna hizmet etmiş olan çağdaş cumhuriyetçilik ile ulusal devletçilik devre dışı bırakılarak, Türkiye Cumhuriyeti gelecekte belirsiz bir kargaşa ortamına doğru sürüklenmeye terk edilmektedir. Devletin ve ülkenin içine sürüklendiği siyasal bunalımdan uzaklaşabilmesi için devletin kuruluş ayarlarına geri dönülmesi ve ulusal bir senteze dayanan devlet modelinin korunması zorunlu bir duruma gelmiştir.  

                Bilkent Protokolü adında olduğu gibi  Amerika’yı  ve Amerikan politikalarını  öncelikle dikkate alan bir yaklaşım içerisinde kaleme alınmış görünmektedir. Ne var ki , Avrupa ülkeleri ve Avrupa Birliği üst örgütlenmesinin Amerika’nın desteklediği dinci, alt kimlikçi ve İsrailci  yaklaşımlara karşı mesafeli  durduğu  bu  aşamada, Türkiye’nin  son yıllarda iç sorunlardan daha çok dış sorunlara doğru yöneldiği bugünün koşullarında Türkiye’deki Ilımlı İslamcı iktidarın yola devam etmek üzere, Atlantikçi -Siyonist cephenin dış desteklerine güvenerek dış politika oluşumlarına öncelik verdiği anlaşılmaktadır. Bu çerçevede laiklik ilkesine karşı çıkan bir İslamcı yaklaşım öne geçerken hem halifelik rejimine geri dönüş hem de İslam dünyasının merkezi konumuna doğru sürüklenirken, yeniden Ankara’nın yerine İstanbul’un payitaht yapılması ve Arapçanın Kuran dili olarak resmi dil haline getirilmesi tartışma alanına getirilmektedir. ABD’nin dünya hegemonyası planı çerçevesinde Türkiye İslam dünyasının merkezine kaydırılırken, Balkanlar’da kapı komşusu olan Hristiyan Avrupa Birliğinden koparılarak uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Eski TBMM başkanı avukat laiklik kalksın derken, aslında Türkiye İslam dünyasının merkezi olsun diyordu. Türkiye’nin kapı komşusu Avrupa laiklik konusunda ısrar ederken, ABD; İngiltere ve İsrail’in etkisi ile, ayrıca Evanjelistlerin desteği ile küresel bir yönde hegemonya düzeni kurmak amacıyla, Türkiye üzerinden tüm İslam ülkelerini ve de bu ülkeler üzerinden de tüm dünya kıtalarının kontrolünü, İstanbul merkezli olarak kendi elinin altında korumak istiyordu. Böylece Türkiye ve içinde bulunduğu merkezi coğrafya küresel hegemonya yarışında öne geçerken, Türkiye Cumhuriyeti de ciddi bir biçimde kararsızlık ortamına doğru sürükleniyordu. Avrupa ülkeleri laiklik diye ısrar ederken, ABD ve İsrail ikilisi de din devletlerini desteklemek üzere karşı politikaları sonuna kadar zorluyorlardı. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin laik kampta kalıp kalmaması, hilafete dönüş senaryosu ile birlikte başlatılacak din devleti döneminin nasıl gelişeceğini açıkça ortaya koyacaktır. Merkezi coğrafyada hegemonya projeleri çarpıştığı sürece çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin din devleti mi yoksa laik bir ulus devlet mi olarak, yoluna devam edip etmeyeceği sorusuna kesin bir yanıt vermek için daha bir süre olayların gelişimi beklenecektir.

                Türkiye’nin uzatmalı siyasal iktidarı iç dinamiğe göre devleti yönetemez bir duruma gelirken ve bu nedenle önce yeni anayasa daha sonra da yeni siyasal sistem arayışları öne çıkarken, bu konularda çözüm üretebilmek için öncelikle çözüme kavuşturulması gereken bir sorun vardır. Türkiye hangi sistem içinde yer alacak sorusuna verilecek yanıtın netleşmesi gerekmektedir. Dünyanın tam merkezinde yer alan Türk devletlerinin alacağı biçim ve yöneleceği hedefler konusunda bir kesinleşme olgusu tamamlanmadıkça, Türkiye’nin geleceği ile ilgili yeni bir adım atılabilmesi mümkün olamayacak gibi görülmektedir. Laik ve dinci dünyalar arasında bir kesin seçim yapılamadan Türkiye’nin gelecekteki yeri belirlenemeyecekmiş gibi bir durum devlete ve ülkeye karşı belirsizlik ortamı yaratmaktadır. Hilafet konusunun yeniden gündeme getirilmesiyle başlayabilecek yeni dönemde, yeni anayasa ve siyasal sistem ya din esaslarına göre belirlenecek ya da laik dünyanın bilimsel esaslarına göre yepyeni bir sistem siyasal alana getirilecektir. Bugünün dünya haritasına bakıldığı zaman Hristiyan bir batı bölgesine karşılık, Asya’nın büyük devletlerinin kendilerine göre  Asya dinleri ile yaşamlarını sürdürdükleri  ama Genişletilmiş Kuzey Afrika ,Büyük Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinin Müslüman ülkelerle dolu bulunduğu, bu nedenle de dünyanın tam ortasında  Çin’e, Rusya’ya ve Hindistan’a karşı bir güç merkezi olarak bulunan İslam ülkelerinin bir İslam Federasyonu çatısı altında toplanmaları ve İstanbul merkezli bir imparatorluk olarak Arapça’nın resmi dil olarak kullanılacağı yeni bir devlet düzeni arayışı devam etmektedir. Bin yıllık Türk devleti mi yoksa, bin iki yüz yıllık İslam devleti mi açmazının tam ortasında yer alan Türkiye’nin gelecekteki yolunu belirlemek üzere önce bir karar vermesi gerekmektedir. Geleceğin anayasası ve siyasal sistemi ancak bu sorunun yanıtının Türk ulusu tarafından kesin olarak verilmesiyle belirlenebilecektir. Ulusal bir kurtuluş savaşı verilerek çağdaş bir cumhuriyete kavuşan Türk ulusunun yeniden bir karar vermeye zorlanması sürecinde, merkezi coğrafyada çağdaş bir sentez olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin parçalanmasına ve yok olmasına Türk ulusu izin vermeyecek ve adımlarını bilerek atacaktır.

                Böylesine büyük bir dönemecin tam ortasında yer alan Türk devleti, emperyalist devlet projelerinin çarpışması yüzünden önemli bir çıkmazın içine sürüklenmiştir. Dünyanın gelecekte kaç kutuplu olacağı ve hangi kutbun merkezi alana egemen olacağı ve bu doğrultuda nasıl bir yeni dünya düzeni olacağı kesinleşmeden Türkiye’nin alacağı tutum ve izleyeceği yol tam olarak kesin bir çizgide belirlenemeyecektir. Halifelik düzenine İslam dünyası kaydırılırken, Türkiye’nin de bu doğrultuda kaydırılarak laik cumhuriyetten yeni bir İslam devletine doğru yönlendirilmesi, Türkiye’yi Atatürk’ün yolundan ayıracağı gibi çağdaş cumhuriyet rejimi ile modern ulus devlet yapılanmasından da uzaklaştıracaktır. Önümüzdeki dönemde Türkiye beş yüz milyonluk Türk dünyasında mı yoksa iki milyarlık İslam dünyasında mı yerini alacaktır sorusunun yanıtı, Türkiye’nin yerini belirleyecektir. Doğu ve Batı dünyaları arasında yeni bir sentez devleti olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kökleri hem bir ulus devlet hem de bir çağdaş cumhuriyet olarak, var olan Türk devletinin temelleri içinde kaynaştırılmıştır. Böylesine bir kaynaşmayı gerçekleştiren Kuvayı Milliye Türkiye’si böylesine bir başarının sonucu olarak da dünyanın ortasında tam bağımsız devlet olarak var olabilmiştir. Bu nedenle, yeni anayasa ve siyasal sistem arayışları sırasında cumhur, millet ve demokrasi ittifaklarının yanı sıra Atatürk ilkeleri çizgisinde bir “Cumhuriyetçi Ulusal İttifak” a da gereksinme vardır. Laik olmayan bir cumhur ittifakı ile ulusalcı olmayan bir Millet İttifakı Türkiye’nin temelinde var olan Atatürkçülük harcını eksik bırakmaktadır. T.C. Anayasasının giriş kısmında yer alan Atatürk ilkeleri devletin siyasal modelini ortaya koyduğu gibi, ayrıca dayanak noktası olarak ele alınan temel kuralları da açıkça belirlemektedir. Anayasada yer alan cumhuriyetin temel ilkelerinden uzaklaşan bir tutum ile yeni anayasa ve siyasal sistem belirlenirse, ortaya ya bir üçüncü dünya ülkesi ya da İslam dini üzerinden bir din devletine dönüşme gibi tümüyle bir başkalaşma macerası ve emperyalist senaryolar Türk devletinin geleceğini etkilemektedir. Böylesine bir yok edici senaryoya karşı Türkiye, Atatürk’ten gelen alternatif plan ve projelerini bugünün koşullarında bir an önce devreye sokarak, emperyalist güçlere bu alanda kullanacakları bir siyasal boşluk bırakmamak durumundadır. Ülkedeki ve bölgedeki siyasal boşluklar Türkiye’nin siyasal çıkarları doğrultusunda yeni planlar ile doldurulursa o zaman emperyalistlerin harekât alanları, sınırlanarak kontrol edilebilecektir.

                Devleti kuran Atatürk’ün partisinin öncülüğünde devlet modelini değiştirmeye yönelen ve bu alanda yeni adımlar atan partili olmayan bugünkü yönetim batı merkezlerinin baskıları ile hareket ederken, iktidar partisini indirmek üzere diğer muhalefet partileri ile iş birliği yaparak ortaya bir Millet İttifakı raporu koymuşlardır. Millet ittifakının görüş ve önerileri doğrultusunda hazırlanmış olan bu rapor, Avrupa destekli olarak görünmekte ve burada laikliğe sahip çıkılırken, Atatürk, Cumhuriyet, Tam bağımsızlık, bölgesel barış ve ulus devlet gibi kavramlar görmezden gelinerek raporun hazırlandığı belli olmuştur. Partilerin üçünün İslamcı tabandan gelmesi, bir tanesinin de eski bir iktidar partisi olarak batı emperyalizminin kapitalist politikalarına yakın durması yüzünden, devleti kurmuş olan Atatürk’ün partisinin temelinde var olan Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet rejimi çizgisinde Millet İttifakının ortaya bütünleşmiş bir siyasal sistem koyamadığı anlaşılmaktadır. Türkiye’nin en büyük siyasal krizini aşmak için yola çıktığını söyleyen bu ittifakın üyelerinin tarihi bir adım attıkları ve bu çizgide yeni bir sistem önerdikleri açıklanmaktadır. Burada bir geriye dönüşün değil ama tümüyle bir yeni bir sistemin getirilmeye çalışıldığı belirtilmektedir. Cumhurbaşkanlığı sistemi çalışmadığı için ülkenin bölünme noktasına geldiği anlatılırken, eski ve yeni devlet yapıları çatışırken, her şeyin tek adamın omuzlarına yüklenmesi yüzünden devletin çalışamaz bir duruma getirildiği söylenmektedir. Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, devlet bürokrasisi, yargı organları ve yüksek öğretimdeki tüm kadroların iktidar partisinin kontrolü altında yönlendirilmesi sonucunda, ülkede devletin tarafsızlığına zarar verdiği bir parti devleti oluşumu gündeme gelmiştir. Meclisin yetkileri elinden alınırken, Anayasa mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir tek adam rejimi içinde endişeler ile birlikte kutuplaşmanın ülkede hızla arttığı bir ortama sürüklenilmiştir. Böylesine olumsuz bir durumda geçmişe dönülmeyeceği için yeni bir sistemin kurulması zorunluluk kazanmıştır.

                Neden güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçildiğinin anlatıldığı raporda, yeniden hukuk devletine, anayasal düzene ve ciddi bir devlet yapılanmasına ülkenin sahip olabilmesi için gereken adımların acilen atılması gerektiği dile getirilmiştir. Devlet yönetiminde keyfiliğe son verilerek yeniden liyakat sistemine geçilmesi gerektiği açıkça raporda gündeme getirilirken, ortak akıl ve ulusal uzlaşma ile yola çıkarak bütün sorunlara çözüm getirecek bir yeni yaklaşımın acil bir biçimde devreye konulması gerektiği dile getirilmektedir. Geçmişe dönme olmayacağı söylenerek her yönü ile yeni bir sistem önerilirken 1921 anayasası çıkış noktası olarak ele alınmakta ve cumhuriyet öncesi bir dönemin belgesi olarak benimsenirken, din devleti ve yerel yönetimlerin önceliği dikkate alınarak Atatürk’ün kurmuş olduğu devletin merkezi, ulusal, cumhuriyetçi ve laik esasları geri planda bırakılmaktadır. Diğer anayasalar darbe ürünü olarak gösterilirken Sovyetler Birliği oluşumunun etkisi altında hazırlanmış olan 1921 anayasası yeniden devreye sokularak ve dinci, eyaletçi, alt kimlikçi siyasal yapılanmalara öncelik verilerek, yüz yıl sonra Türk devletinin kuruluştan gelen yapılanmasının dışlandığı göze çarpmaktadır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı altında örgütlenmeye çalışılan yeni sistemin keyfi ve kural tanımaz yönlerinin hukuk devletini ortadan kaldırdığı ileri sürülerek, adil ve tarafsız bir bakış açısı ile özgürlükçü demokratik hukuk devletine ulaşılabileceği iddia edilmektedir Devlet içinde etkili olacak denge ve denetim mekanizmalarının yeniden kurulmasıyla birlikte ana amaçlar olan huzur ve toplumsal barış düzenlerine, daha kolay bir biçimde ulaşılabileceği ileriye sürülmektedir. Milli irade üzerinde kuruluş döneminden gelen vesayet sisteminin kaldırılacağı ve ülkenin daha özgür ve bağımsız bir düzene kavuşturulacağı, daha şeffaf ve hesap verilebilir biçimde oluşturulacak yeni hukuk devleti sayesinde mümkün olabileceği anlatılmaktadır.

                İktidarın cumhur ittifakına karşılık öne sürülen millet ve demokrasi ittifakları alternatif siyasal uzlaşmalar olarak gündeme getirilirken, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş modeli olan ulus devlet ile çağdaş cumhuriyet rejimlerine ulusal bir sentez içinde sahip çıkacak, cumhuriyetçi bir ulusal ittifakın gündeme getirilmediği görülmektedir. Devletin kuruluş modeline ve anayasanın giriş bölümünde dile getirilen cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkmadan, Atatürk Cumhuriyetinin sonsuza kadar var olabileceği bir yeni siyasal sistemin kurulabilmesi bugünün koşullarında pek mümkün görünmemektedir. Cumhur, Millet ve Demokrasi İttifakları ile birlikte Türk devletinin bir de Cumhuriyetçi Ulusal İttifaka gereksinmesi bulunmaktadır.  Yüzden fazla partinin halen aktif bir biçimde var olduğu partiler yelpazesi içinde yer alan ve adında Türkiye, bağımsızlık, ulusalcılık, cumhuriyetçilik, özgürlükçülük ve de memleketçilik gibi milli bir çizginin bulunduğu mevcut partilerin bir araya gelerek, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş modeline sahip çıkan yeni bir cumhuriyetçi ulusal ittifaka bugün her zamandan daha çok gereksinme vardır. Kurucu önderin Türk ulusuna bırakmış olduğu siyasi miras olarak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilelebet payidar kalabilmesini sağlayacak yepyeni bir yapılanmaya yönelik çalışmalar ve protokollar bir an önce tamamlanarak, egemen güçler tarafından Türkiye’nin ekonomik çökertilme senaryoları ile iç ve dış çatışma ve savaş senaryolarına doğru sürüklenmesine, Türk ulusu kesinlikle izin vermemek durumundadır. Devlet ile milletin yeniden barıştırılmalarını hedefleyen yeni siyasal düzenin bir an önce kurulması gerekirken, ülkeye yönelik her türlü dış müdahale ve emperyalist senaryolara karşı milletin bütün fertlerinin bir araya gelerek ve sırt sırta dayanışma içine girerek, yeniden bir Kuvayı milliye mücadelesi yapılmalıdır. Bu amaçla Cumhuriyetçi Ulusal İttifakın kuruluşu ilk adım olacaktır Var olan diğer ittifakların ihmal ettiği ve dikkate almakta yetersiz kaldığı bir aşamada, Türk devletinin laik cumhuriyetçi ve ulus devletçi yapılanmasının milli bir sentez olarak benimsenmesi halen içinde bulunulan siyasal çıkmazın aşılabilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Parlamenter sistemin güçlendirilmesi önemlidir ama tek başına bu çıkmazdan kurtulabilmek için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle, tıpkı Kuvayı milliye günlerinde olduğu gibi Türk ulusunun yeni bir şahlanışa geçebilmesi için Cumhuriyetçi Ulusal İttifakın, öncelikli olarak Türk ulusunun önüne milli bir alternatif olarak konulması gerekmektedir. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN