Misak-ı Milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Misak-ı Milli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2025 Pazartesi

TÜRKİYE‘NİN İHTİYACI ANAYASA DEĞİL İDARİ REFORMDUR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE‘NİN İHTİYACI ANAYASA DEĞİL

 İDARİ REFORMDUR

       Türkiye Cumhuriyeti son günlerde yeni bir anayasa değişikliği süreci içinde yuvarlanıp bir yerlere doğru sürüklenmektedir. Uluslararası alandaki yeni ortaya çıkışlar böylesine bir durumun önünü açarken, iç ve dış merkezlerin anayasa konusundaki çıkışları yeniden Türk devletini ve Türk milletini yeniden anayasa sorunu ile karşı karşıya getirmiştir. Daha önceki dönemlerde Türk devleti tıpkı diğer devletlerin yeni anayasal süreç sorunlarını aşmaya çalışması gibi, zaman zaman böylesine bir dar boğazı Türkiye Cumhuriyeti de geçmek zorunda kalmıştır. Uluslararası bir düzen içinde var olan bütün devletler ve diğer siyasal ve hukuk kurumları, içinde bulundukları temel hukuk düzenlerinin bir hukuk devleti olarak geleceğe dönük bir biçimde varlığını sürdürmesi, bazen anayasalar bazen da diğer yasalarda değişiklikler getirmektedir. Dış dünyada meydana gelen değişikliklerin öne geçerek, yaşam düzenlerini ya da devletlerin yapılanmalarını bozmaya başladığı olumsuz gelişmeler çizgisinde devletler ile birlikte hukuk düzenleri de ciddi yıpranmalara hedef olmakta ve bu yüzden de kalıcı bir uluslararası ya da ulusal düzen oluşturulamamaktadır. Dünya tarihinin yakından incelendiği değerlendirme aşamalarında, bu gibi olumsuzluklar siyasal takıntılar yaratmakta ya da geleceğe doğru uzanıp giden siyasal yolların önünün kesilmesi gibi beklenmeyen gelişmeleri, toplumsal kamuoylarının önüne çıkarmaktadır. Devletler ile toplumlar arasındaki ilişkiler ya da sorunlar böylesine beklenmedik gelişmeler ile karşı karşıya gelirken, uluslararası rüzgarlar ile ulus devletlerin yeni yasal düzenlemeler üzerinden, eskisinden daha farklı kamu düzenleri içinde kendi geleceklerini belirlemeye çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır.

         Devletlerin ve toplumların içinde bulundukları değişim  ve gelişim süreçlerinin her aşaması birbirinden çok farklı olduğu için atılan adımlar ve kat edilen mesafelerin dikkate alınarak, anayasa ya da hukuk devleti konumlarının gösterdiği yönelme ve de yönlendirme dinamiklerinin gösterdiği çizgilerde, her devlet modeli ya da siyasal rejim uygulamalarının beraberce ele alınarak, topluca değerlendirmeler yapıldıktan sonra hukuk ya da anayasa reformlarına kalkışılması, geçmişten bugüne gelen ya da bugünkü aşamadan sonra geleceğe doğru yön gösteren sosyal olayların ya da siyasal anlamdaki gelişmelerin etki ve tepkilerinin dikkatle izlenerek bir strateji belirlenmesi gerekmektedir. Her aşamada değişim ve dönüşümler kaçınılmaz biçimde birbirlerini etkiledikleri için daha sonraki aşamalarda yapılan çalışmalar ya da reformlar, geçmişten bugüne ve yarınlara doğru atılan adımların içeriğinin belirlenmesinde fazlasıyla etkili olmaktadır. Özellikle anayasa gibi bir toplumun ve devletin kendi siyasal mekanizmasının geleceği ile ilgili temel hukuk düzenlemelerinin yeterli bir çalışma düzenine gereksinme duyması hukuk ve siyaset tarihlerinin birbirini doğruladığı aşamalarda, açıkça söz konusu olabilmektedir. Her ülkenin, her devletin ya da milletin birbirinden farklı noktalarda hukuk ve anayasa alanlarındaki yenileşme girişimlerinin sonuç verdiği görülmektedir. Hukuk ve anayasa her zaman için bir temel yapılanmayı gelecekteki istikrar için kurallaştırmalıdır.

Değişim ve dönüşümün eşiğine gelindiğinde devletler ve toplumlar, yaptıkları çalışmaların sonunda nereye geldiklerini ve ülkedeki hukuk birikimine ne derecede egemen olabildiklerini anlayabilmek için, kendilerinin nasıl bir anayasa gereksinmesi içinde olduklarını iyice belirlemeleri gerekmektedir. Nasıl bir anayasa sorusunun yanıtları içinde devletin, toplumun ve yaşanmakta olan siyasal konjonktürlerin, her aşamada etkileri ve yansımaları olduğu için devletin ve toplumun daha iyi idare edilebilmesi için nasıl bir anayasa sorusundan önce, nasıl bir toplum ve devlet anlayışının benimseneceğine karar verilmelidir. Anayasaların temelinde var olan bütün konuların ve sorunların derlenip toparlanarak ve de gelecekteki her türlü ihtimal dikkate alınarak yoluna konulması, hesaplanmadan önce alandan alınan bilgilerin sağlam ve doğru olmaları gerekmektedir. Anayasal bir çizgide devletlerin ilerlemesi, kendi yollarının belirlenmesi açısından yararlı olmaktadır. Bugünün koşullarında ortaya çıkan anayasal gereksinmelerin çözüme kavuşturulabilmesi açısından, geçmişten gelen bilgi birikiminin ya da bu doğrultuda var olan deneylerin hemen istenen hedeflere ulaşması birlikte sağlanabilirse, nasıl bir anayasa sorusunun yanıtları da daha doğru bir biçimde karşılanabilir. İçinde bulunduğumuz ortamın özelliklerinin neler olduğunun iyice araştırılmasından sonra Türkiye için nasıl bir anayasa sorusunun cevapları verilebilir. Siyasetin içinden gelen kadrolarla siyasetin dışından gelen, meslek birlikleri ile demokratik kitle örgütlerinin farklı yaklaşımlar üzerinden anayasal sorunları ele almaları anayasal çalışmalarda destek sağlayarak ve yeni sorunları da gündeme getirerek çözümler üretebildiği gibi, aynı zamanda bu durumun tamamen tersi bir çizgide var olan çözüm önerilerinin de geçmişten gelen birikimlerine rağmen geçersiz kalmalarını da gündeme getirebilmektedir.

Türkiye’de nasıl bir anayasa sorusu son zamanlarda birçok açıdan sivil bir anayasa olarak cevaplandırılmaktadır. Anayasa kavramı ile sivil kavramının birlikte kullanılmasıyla öne çıkan sivil anayasacılık akımı her on senede bir batı emperyalizmi tarafından Türkiye’de planlanan ara rejimler ya da askeri yönetimlere karşı çıkmak üzere planlanmış bir demokratik tutumu gündeme getirmiştir. Ara rejimlerin planlayıcısı konumundaki bazı güç merkezleri, kendi çıkarları için siyasal alandaki her türlü yapılanmayı zorlayarak kullanırken, daha sonraki aşamalarda bunların demokratik görünümlü bir ara rejim cuntacılığına yönlendirildikleri göze çarpmaktadır. Bu nedenle bugünün Türkiye’sinde anayasa sorunu öne çıkarılırken, gerçek anlamda bir demokrasi arayışı gündeme gelmektedir. Askeri darbelerin tehdit ettiği Türk demokrasisi son zamanlarda kendini yenilemeye yönelirken, her türlü iç ve dış savaştan uzak, her türlü etnik ve alt kimlikçi çatışmalara karşı çıkan ve bu doğrultuda halkçı bir cumhuriyet devleti olmaya çalışan Türkiye cumhuriyetçiliği, her türlü savaş ve çatışmaya karşı çıkarken aynı zamanda yeni bir kavram olarak terörsüz Türkiye anlayışı gündeme getirilmiştir. Demokratik bir kamuoyu yapılanması ile örgütlenen batı dünyası ile otoriter doğu dünyasının devletleri arasında kalan bir orta dünya devleti olarak, Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın önde gelen demokratik cumhuriyetlerinden birisi olarak Türk devleti ulusal kurtuluş savaşı aracılığı ile kazandığı tam bağımsız ve ulusal egemenliğe dayanan Kemalist yapılanması ile, Türkiye bugünün koşullarında bütün dünya ülkeleri açısından önemli bir örnek model devlettir. Anayasa arayışı doğrudan devlet arayışını da gündeme getirdiği için, Türkiye’nin devlet modeli olarak Kemalist Cumhuriyetçilik, bu gün gene eskisi gibi  yön göstermeye devam etmektedir.

            Türkiye yerkürenin batı bölgesinde olmadığı için batılı devletler tarafından kendilerinden sayılmamış aksine dünyanın merkezi bölgesinde yer almasına rağmen batılı kaynaklarda sürekli olarak doğulu ülkeler arasında sayılmış ve böylesine bir tasnif içinde yeryüzü haritası ile değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bugünkü haritalarda merkez ülke olarak yer alan Türkiye, geçmişten gelen yanlış değerlendirmelerin etkisiyle gene eskisi gibi doğulu bir ülke olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti batı dünyasının yanı başında bir jeopolitik konuma sahip bulunmasına rağmen, gene batının önde gelen emperyalist devletlerinin zorlamalarıyla çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak ilan edilmesine rağmen batı blokunun yönlendirmeleriyle gene eskisi gibi doğulu devlet statüsünden kurtulamamıştır. Aslında 100 yıllık bir cumhuriyet devleti yapılanmasıyla bugünlere gelinmesi dikkate alınırsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam anlamıyla bir batılı devlet olarak dünya sahnesindeki asıl yerini aldığı görülmektedir. Her yönü ile batı dünyasına yakın bir komşu olan Türk devleti, ulusal kurtuluş savaşı sırasında çağdaş bir batılı devlet gibi hareket etmiş ve daha sonraki aşamalarda ülkede yeni bir siyasal yapılanmaya doğru yelken açılırken, batı tipi bir Avrupa ulus devleti kuruluşu tamamlanmıştır. Kurtuluş savaşı sonrasında devlet sahip olduğu Avrupa tipi ulus devlet sayesinde kuruluşunu tamamlamış ve daha sonraki aşamada da tam ortalarında yer aldığı Asya kıtasındaki sol ve sosyalist potansiyelleri dikkate alarak, Avrupa tipi ulus devletin yanı sıra bir de Asya gerçeklerinden yola çıkarak önem verilen Asya tipi bir halkçı cumhuriyet adımlarını da atarak, Avrupa tipi ulus devlet ile Asya tipi bir halkçı cumhuriyet oluşumunu öne getirerek Avrupa ve Asya arasındaki bir bağımsız devlet olarak Atatürk’ün öncülüğünde çağdaş bir  siyasal senteze yönelmiştir.

          Batı dünyasının önde gelen büyük burjuva devletleriyle yan yana bir komşuluk konumu geliştirilirken, sosyalist bir ideolojik imparatorluk içinde halkçılık anlayışı ile halk cumhuriyetçiliği yapılarak dünya ülkeleri arasında bir denge ve uyum düzenleri geliştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti dünkü dünya düzeninin etkileriyle rejimin geliştirdiği milli burjuvazinin yönetimde etkili olduğu bir batılı devlet olarak yeni dünya dengelerine uyum arayışlarıyla, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki soğuk savaş dönemini badiresiz atlatabilmiştir. Dünyanın doğu bölgelerinden gelen halkçılık ve devletçilik birlikteliği, daha önceki dönemden gelen ulusalcı ve millici bir yaklaşım doğrultusunda cumhuriyetin diğer ilkeleriyle kucaklaştırılarak ortaya çağdaş anlamda bir büyük devlet, var olan bölgesel koşulların dayatmış olduğu jeopolitik dengelere dikkat edilerek kurulmuştur. Dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan bir ülke olarak bölgesel özellikler ciddi boyutlarda incelenerek ulusal siyasal sentez için çaba gösterilmiştir. Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına kadar uzanan büyük kıtalar arası birlik, merkezde yer alarak bir doğu-batı sentezini öne çıkaran yeni yaklaşımın doğal hedefi haline gelmiştir. Avrupa’dan Asya’ya doğru bir açılım yapıldığı zaman batının özgürlükçü demokratik ülkelerinden başlayarak doğunun otoriter ve baskıcı yaklaşımlarına doğru kaymalar gösteren birçok devlet yapılanması, zaman içinde Asya ve Avrupa kıtalarında yer almış bulunan değişik devletler aracılığı ile öne çıkarılmıştır.  Bu gibi özel durumlar hem devletlerin kuruluş aşamasında ya da daha sonraki dönemlerde anayasa ve yasal alanlarda yeni düzenlemelerin uygulama alanına getirilmesiyle birlikte devletler aradan geçen zaman dilimlerinin getirdiği yıpranma, yıkılma, eskime ve çöküş olumsuzluklarının önlenebilmesiyle rejimler devam eder.

            Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün gelinmiş olan bölgeselleşme sürecinin doğal uzantısı olarak kendi statüsünü yenileyebilmenin arayışları içine girdiği için daha önceki dönemlerde Avrupa-Asya ve Afrika gibi üç büyük kıtanın kesişme noktası olan merkezi coğrafya, bugün gelinen yeni bölgeselleşme sürecinde Türkiye ve komşularının sınır beraberliği içinde yer aldıkları bir orta dünya birlikteliğinin, yavaş yavaş siyasal gündeme getirilmesinin hedef coğrafyası konumuna getirilmiştir. Merkezi coğrafyanın kıtasal değil de bölgesel olarak belirlenmesi ile Asya-Avrupa-ya da Afrika kıtalarının adı kaynak olarak alınmamakta ama Orta Doğu, batı Asya, doğu Avrupa, Kuzey Asya ya da Güney Avrupa gibi yönlenmeler ile yerleri tespit edilmekte olan yeni dünya haritasının içinde yer aldığı bir yepyeni bir küreselleşme düzeninden gelen değerlendirmeler de bazen öne çıkabilmektedir. Bugün içinde bulunulan zaman diliminde, Orta Doğu bölgesinin merkezi coğrafya olarak öne çıkmasıyla birlikte ve merkezi coğrafya da yer alan eski Osmanlı ülkelerinin bir araya gelmesiyle yeni bir Osmanlı Hinterlandının öne çıktığı görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti eski Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı Hinterlandı olarak tarihteki yerini alan bu bölgede, devlet yapısının dışarıdan müdahaleler ile zorlanmaya başladığı anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kurulmasıyla birlikte geride kalmış olan Osmanlı imparatorluğu devletinin yeniden Osmanlı toprakları üzerinde devreye girmesi gibi bir durum, Misakı Milli sınırları içinde kabul edilmektedir. Merkezi coğrafyada yer alan, bu bölgenin merkezi devletlerinin bir bölgesel yapılanma içine girmesiyle birlikte, bugünkü ulus devletten vazgeçilerek yeniden bir sultanlık ya da imparatorluk devletine doğru siyasal bir yönelme konjonktürünün içine girilmektedir. Eski Osmanlı toprakları yeni dönemde tekrar Osmanlı eyaletleri üzerinden Hinterland devleti olarak düzenlenmek istenirken, Misakı Milli sınırları içinde var olan Osmanlı damgası merkezi bölge üzerine tekrar Orta Çağ ve sonrası dönemlerde olduğu gibi getirilmektedir.

            Orta Doğu bölgesine bugünkü yapılanmadan çok daha farklı bir yeni anayasa  var olan devletlerin üzerinde bir yasal düzenleme ile getirilirken, Lozan’da bir antlaşma ile kabul edilmiş olan Osmanlı toprakları üzerindeki devlet yapılarının da devre dışı bırakılarak, geleceğin Orta Doğu’sunda şimdiden gelecekteki  bölgesel yeni devletin sınırları, ülke alanı, var olan ulus devletlerin parçalanışı, başkentler ile normal şehirler arasındaki bağlar ve ilişki düzenlerinin şimdiden konuşulmaya başlanması, başta Türkiye Cumhuriyeti olarak diğer komşu bölge devletlerinin geleceğini yok ederek, onların dışa  bağımlı bir büyük bölge devleti üzerinden uzaktan kumandalı bir elektronik düzen ile yeni devletin yapılandırılması sırasında, devletin yeni dönemde alacağı biçimler ve bunlar ile ilgili yasal kurallar ve kamusal alan düzenlemeleri gelecekte bir bölgesel federasyon devleti ile çözülmek istenmesi nedeniyle, önümüzdeki dönemde tıpkı ABD gibi( Amerikan Birleşik Devletleri )ne benzer bir biçimde(Orta Doğu Birleşik Devletleri ) Osmanlı Hinterlandı alanlarında bölgesel savaş ve de yeni bir Siyonist yapılanma emperyalist baskı ve zorlamalar aracılığı, merkezi alan devletlerine zorla dışarıdan dayatılmaktadır. Bir dinin içinden çıkarak bütün dünyayı, kendi imparatorluğuna çevirmek isteyen Büyük İsrail Projesi, Osmanlı ülkesini kendi merkezi ülkesi haline getirirken, Orta Doğu Birleşik Devletleri diğer Asya ve Avrupa ülkelerini de içine alarak küresel bir imparatorluk  oluşturma hedefi ile beş büyük kıta üzerinde imparatorluk sınırlarını genişleteceğini, daha şimdiden basın-yayın organları aracılığı ile dile getirmektedir. Geleceğin dünya devleti siyonist devlet olacak ve her devlet buna uyacaktır.

            Suriye devletinin çökertilmesiyle başlayan yeni dönemde etnik ve dinsel çatışmalara son verileceği açıklamaları sonrasında, insanlığın ihtiyaç duyduğu din ve toplumsal barış ilişkilerinin de düzeltileceği, bölge devletleri ve onların üzerindeki yabancı emperyalistlerin baskıları devam ettikçe merkezi coğrafya da büyük bir bölge devleti üzerinden bölge devletlerinin birleşmesi ile meydana gelebilecek küresel hegemonya yapılanması, ABD’nin Büyük Orta Doğu ya da İsrail’in Büyük İsrail ve de İngiltere’nin Büyük Yakındoğu hakkındaki plan ve projeleri ile dünyanın en merkezi toprakları üzerinde yeniden bir küresel emperyalizm dayatması yeniden gündeme getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarında kurulmuş olan merkezi devletlerin yüz yıl sonra yeniden bölgesel yapılanma ile karşı karşıya gelmesi yeniden savaş, çatışma ve kaos başlığı altında birçok karışık ortamları öne çıkarmıştır. Üç yüz milyon Arap birleşik bir Arap devleti çatısı altında toplanamazken, bir avuç siyonist ya da emperyalist insanlığın başına her yerde sorun çıkarmakta, sıcak çatışmalar aracılığı ile sürekli olarak insanların başlarını derde sokmaktadır. Böylesine tersine çalışan bir mekanizma içinde çatışma ve karışıklık senaryolarının önlenmesi istenmekte ama, uluslararası kaos yaratıcıları gene her yerde öne geçerek, mazlum milletlerin geleceğini yok etmek için saldırgan kitleleri ezme ve yok etme senaryolarını hemen devreye sokmaktadırlar. Başta ABD olmak üzere bütün emperyalist devletler Orta Doğu sorunlarına müdahale yapmaya yönelirken aslında savaşa gitmektedirler.

            Orta Doğu ülkelerinde birbiri ardı sıra bombalar patlatılırken, batıdan gelen bütün emperyalist ve siyonist örgütler açıktan bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşına doğru yönelen küresel emperyalist güçler, dış müdahaleler ile dünyanın merkezini kendi kontrolleri altına alırken, yeni bir dünya barışı için hem yeni bir Birleşmiş Milletler hem de uluslararası ekonomik kuruluşların yenilenmesi için küresel bir yeni yapılanma girişimi acilen tamamlanmalıdır. Başta Birleşmiş Milletler örgütünün harekete geçmesi ve diğer uluslararası kuruluşların da birlikte hareket etmesiyle, ulus devletlere dayanan uluslararası sistemin yeniden güçlendirilmesi sağlanmalıdır. Uluslararası kuruluşların yeniden güçlü bir biçimde öne çıkmasıyla birlikte, var olan ulus devletlere sahip çıkılarak geleceğin dünyasında ulus devletler ve ulusal toplumlar varlıklarını geleceğe doğru güvence altına almak için yeniden güçlü bir devleti yepyeni anayasa ve yasalar aracılığı ile kazanmak isteyeceklerdir. Bu doğrultuda harekete geçen bazı politik çevrelerin yeni anayasa isteyerek her türlü sorunları çözebileceklerini ifade etmekte ama emperyalist ya da siyonist müdahaleler nedeniyle bu gibi isteklerini gerçekleştirmekte ve kazanılmış haklarına sahip çıkmakta zorlanmaktadırlar. Uluslararası alandaki kuruluşların dünya barışını desteklemeleriyle, uluslararası hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması öncelikli biçimlerde gerçekleştirilmektedir. Emperyalistler seçimsiz ve muhalefetsiz bir otoriter rejim uğruna yeni kurucu bir parantez açılabileceğini empoze eden işbirlikçi siyasal kadroların dış destekler ile, demokratik rejimleri kaos ortamlarına doğru sürükleyebildikleri açıkça görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kurucu önder Atatürk’ün yolunda ilerlerken, Atatürk ilke ve kurallarının sonuna kadar korunmaları gerekmektedir. Yaşamın sürekli gelişmesi ve ilerlemesini dikkate alarak, Atatürk ilke ve devrimlerinin her zaman Türkiye Cumhuriyeti anayasası içinde korunmalıdır. Türkiye’nin Atatürk’ten gelen bir anayasası vardır. Ama son yıllarda yıkılan hukuk düzeninin onarılması için anayasadan önce acilen bir idari reform ve hukuk devleti örgütlenmesi sağlanmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

1 Ocak 2025 Çarşamba

TÜRKİYE VE VEKALET SAVAŞLARI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE VE VEKALET SAVAŞLARI

            Türkiye Cumhuriyeti merkezi coğrafyada başlayan çatışmalar ve çekişmeler yüzünden bütün dünya ülkeleri ile birlikte beklenmeyen bir kaos ortamına doğru sürüklenmek zorunda kalmıştır. Hiçbir ülke böylesine bir karışık duruma durduk yerde sürüklenmek istemez ve ayrıca da bu gibi bir olumsuz durum ortaya çıkarsa, o zaman da böylesine bir karışıklık ortamının tehdit yarattığı ortamlarda, önceden önlem alınan güvenlik tedbirlerini acilen uygulamaya başlayarak, tehditler öncesi döneme geri dönüş için adımlar atılmaya başlayabilir. Toplumsal barış düzeni için bütün işlerin doğru dürüst gitmesi ve bu çizgilerde ortalama durum ayarlamalarının normal çizgideki ölçülere uygun düşecek bir tarzda ayarlanmalarının gerekliliği, toplumsal yaşamın devamlılığını sağlamak açısından zorunluluk göstermektedir. Sosyal toplumlar gibi karma karışık durumların öne çıkmasıyla alt üst olma tehlikesine maruz kalan insan toplulukları, bu tür bir gidişin son durağı olarak öne çıkan bir kaotik son ile karşı karşıya kalmamak için acilen frene basmak ya da çalışmakta olan mekanizmaları kriz durumu ayarlarını yeniden önleyici bir biçimde kullanarak, her alanda var olan normalleşme ayarlarına geri dönüş için harekete geçilebilmektedir. Dünyanın beş kıtasına dağılmış olan ve buralardaki ülke ve bölgelere yayılarak normal düzende istikrarlı bir devamlılık arayışı içinde geleceğini güvence altına almaya çalışan bütün toplumsal yapılar, ulusal devletler ile geniş birliktelikler arayışı içinde yaşamını sürdürmeye çalışan toplumlar, her zaman için kendi güvenlikleri açısından kaos ve kriz beklentilerini ya da tehditlerini önleyecek bir düzeyde önlemler içeren, güvenlik plan ve programlarına devletlerin kamu düzenlerini koruyabilmek için devreye sokmaktadırlar. Devlet düzenleri açısından konuya ve getirdiği sorunlara dikkat ettiğimiz zaman, kamu düzenlerinin bütün devletlerin çatısı altında varlığı ve sonsuza kadar devamlılığı gibi ilkeler açısından, çok ciddi bir güvenlik arayışı her zaman için yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır.

            Devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte kamu düzenlerinin böylesine bir çatının altında kendisi için yer bulabilmesi, güvenlik arayışlarının amacına ulaşması açısından fazlasıyla önem taşımaktadır. Normal düzenlerin ortaya çıkışları açısından, her türlü anormalliğin tehlike olarak görülmesi ve bu nedenle de ya önlenmesi ya da ortadan kaldırılması önem taşımaktadır. Büyük çabalar sonucunda elde edilen kamu düzenlerinin zaman içinde eskimesi ya da yeni ortaya çıkan koşullara ayak uyduramayarak, bozulmaya ya da çöküşe geçerek her türlü güvensizliğe maruz kalması gibi olumsuz durumların gündeme gelmesi yüzünden, her an kaos ya da karışıklık gibi düzensizlikler, yarattıkları kaotik durumlar açısından savaş hali gibi olumsuzluk durumlarının önünü açabilmektedirler. Savaş hali durumlarının her türlü güvenliği ortadan kaldırdığı gibi, yarattıkları olumsuz yansımalar açısından devletlerin ayakta kalması ya da var olabilmesi gibi durumlar açısından da istenmeyen olumsuz gelişmelerin gündeme gelmeleri açısından, insan toplumlarının yaşamsal boyutlarını da her yönü ile etki altına almaktadır. Genel olarak dünya ülkelerine bakıldığı zaman, bu gibi durumların değişik açılardan ön plana çıktığı göze çarpmaktadır. İnsanlığın her türlü kazanımlarını yok eden ya da zamanla düzensizliğin en fazla yansımalarını öne çıkaran gelişmelerin, savaş hali durumların da ortaya çıkması ile mümkün olabildiği anlaşılmaktadır. Savaşların ülkelerin ve devletlerin siyasal gündemlerine gelmesi ve tırmanarak her yönü ile insan toplumlarını sarsmaları insanlığın geleceği açısından beklenmedik gelişmelere yol açabilmektedir. Düzenlerin bozulmasıyla birlikte ülkeler ve toplumlar kaos ya da krizlere doğru kaymalar göstermeye başladığında, o andan itibaren her türlü olumsuz gelişmelere açık bir olağanüstü ortam kendiliğinden gerçekleşme aşamasına gelebilmektedir. Her türlü düzeninin bozulması ya da çöküşü sonu savaşlara kadar gelişecek sürüklenmelerle insanlığı uğraştırabilir ve insanlık savaş trafiği içinde dağılıp yok olabilir.

            İnsanı ele alan düşünürlerin bir kısmı insanları yücelterek umutlu bir gelecek ardında arayışa kalkışmışlar, diğer kısmında yer alan bilim adamları ve düşünürler ise “insan insanın kurdudur“ yaklaşımı çerçevesinde insanı doğuştan bu yana ortaya çıkan olumsuzlukların her açıdan sorumlusu görmeye yönelmişlerdir. İnsanların doğuştan gelen bütün kötülüklerin çıkış noktası olarak kabul edilmesi, Thomas Hobbes gibi karamsar düşünürlerin eserlerinde fazlasıyla ele alınarak işlenmiştir. İnsanın birbirini yiyen kurt olarak tanımlanmaya çalışılması ile aynı zamanda bütün dinlerin kurtarmaya çalıştığı insanoğlunun, yüceltilen bir varlık olarak ele alınması tarihin ilk dönemlerinden bu yana bir ana çelişki olarak devam ederek, bugünlere kadar uzanıp gelmiştir. İnsanlar hakkındaki görüşlerin bir kısmının olumlu diğer kısımlarının da olumsuzluk damgası taşıması, insanları iyi ile kötü, yararlı ile yararsız ve aydınlık ile karanlıklar arasında çelişkili bir duruma sürüklemiştir. İnsanoğlu bir toplumsal ortam da dünyaya gelerek örgütlenmeye başladığı zaman, bugünkü kamu hukuku alanının konuları ile uğraşmaya yönelmiştir. İlkel toplum döneminden başlayarak, orta çağları ve yeni dönemleri birbiri ardı sıra yaşayan insanlığın, tarihsel süreklilik içinde bugünlere ulaştığı anımsanırsa, her dönemde ortaya çıkan görüşler, ideolojik yapılanmalar ya da hepsinin üstünde öne çıkan bilimsel teorilerin doğal ve sosyal gerçekliklerin ancak bir kısmını açıklayabildiği görülmüştür. Her siyasal akımın ya da görüşlerin gerçeklik olgusunun bir kısmını ele alarak incelemesi ortaya bir bütünlük getirmediği için, farklı koşullardan doğan ya da gündeme gelen sosyal ya da siyasal anlamdaki sosyolojik oluşumların temsil ettikleri sosyal ya da siyasal gerçekliklerin hepsinin dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekli olmuştur. Ortaya bütünlüklü bir bilimsel yaklaşım getirilmesi uzun zaman dilimlerinin tamamlanmasını zorunlu bir duruma getirmiştir.

Eski Yunan dönemindeki filozoflar insanı her şeyin ölçüsü olarak ele alırken, insanlıkla ilgili bütün bilgileri ortak bir bütünleştirme yaklaşımı içinde inceleyerek, geçmişin düşünsel yaklaşımını, bugünün ve geleceğin dünyasına taşımaya çaba gösteriyorlardı. Küresel gerçekliğin doğal ve sosyal gerçekliklerin ötesinde öne çıkması üzerine, bütün gerçekliklerin ötesinde bir bütünlükçü yaklaşımın yirmi birinci yüzyılın ortalarında insanlığın önüne fırsatlarla çıktığı anlaşılmaktadır. Bilim ve teknolojide ortaya çıkmakta olan değişim ve dönüşümler insanlığı yeni arayışlara doğru yönlendirirken, bilimsel alandaki kavramlar, kurallar ve içeriklerin var olan bilgi birikiminin ötelerinde, eskisinden çok daha farklı oluşumlara giden yolları gündeme getirdiği görülmektedir. Bu çerçevede her alanda öne çıkan yenilikler çeşitli alanlardaki oluşumları değiştirerek devreye sokarken, bir de sanal gerçeklik olarak adlandırılan elektronik oluşumlar birbiri ardı sıra iş ve çalışma dünyasına yansıtılırken her türlü gerçekliğin karşısında, hayali bir gerçeklik alanı öne çıkartılarak, her türlü yeni oluşumların bütünsel bir çerçevede ele alınması denenmeye başlanmıştır. Daha önceki dönemlerde daha az sayıda var olan insan toplumları, sanal gerçekliğe doğru adımlar atılmasıyla birlikte büyük kalabalıklara ve dünyanın her bölgesine hitap etmeye başlamıştır. Geçmişten gelen hayaller ve gerçekler ayırımı geride kalırken, bunun yerini toplumsal ya da siyasal gerçeklikler ile sanal gerçeklikler arasındaki bir yeni ayırım almaya başlamıştır. Yirminci yüzyılın koşullarında dünyanın geçmişi, bugünü ve geleceği tartışılırken, sanal gerçekliğin insanlığı var olan koşullardan alarak bilinmeyen bir geleceğe doğru yönlendirmesi, güvenlik ve savaş koşullarında önemli değişikliklere neden olmuştur. Uluslararası devletler düzeni geçmişte devlet merkezli bir çekirdek üzerine kurulmuşken, yeni dünya düzeninin deniz altı ya da hava üstü yeni yapılanmalarla farklı bir çizgiye yönlendirilmesi savaş ve sıcak çatışma yöntemlerini de değiştirmiştir. Sanal alemin yansıtılması ya da kullanılmasıyla savaşlar, artık savaş meydanlarında yapılmamakta yeni aşamada sanal düzeninin yapay koşullarından ya da elektronik ortamlarından yararlanacak bir şekilde, teknoloji değişimleri ile birlikte savaşların ve çatışmaların yol ve yöntemlerinin değiştirilmesi, artık gerçek kişilerin ya da savaş ortamında oluşan tarafların yeni temsilcilerinin gerçek bedensel varlıklarıyla değil ama elektronik ortamlarda insan eli ile yaratılan yapma robotlar, kişiler, oyuncaklar ve silahların kullanıldığı bir ‘Vekaletler Savaşı’ yapılmaktadır.

            Asıl kişilerin ya da asil temsilcilerin bulunduğu bir asıl bir ortam varken, bunun yerine elektronik yapılandırma ile asıl taraf ya da kişilerin ön planda yer aldığı ya da cephe ortamında silah kullandığı bir vekalet savaşı yeni dönemin koşullarında öne çıkabilmektedir. Vekalet ya da vekaletler savaşı nitelendirilmesi tamamen yeni durumların ortaya çıkardığı eskisinden çok farklı bir yapılanmanın adı olarak gündeme gelmektedir. Eski dönemlerde elektronik devrim olmadığı için, sanal ortamlar içinde bir vekaletler savaşı yapılması düşünülemezdi. Eskilerde gerçek kişi ve taraflar arasında yaşanmakta olan siyasal ya da sosyal çekişmelerin devam etmesi halinde, bu tür yarışmalı yaşam biçimlerinin savaşlara dönüşebildiği görülüyordu. Ne var ki, bugünün koşullarında yarışın koşulları değiştiği için hem vekaletler olgusu gündeme gelmiş hem de var olan savaşların koşulları değişmiştir. Şimdi gelinen aşamada eskiden olmayan bir savaş aleti ya da silahı olarak elektronik drone’ların devreye girmesiyle birlikte sanayideki gelişmelerde savunma sanayisinin ön plana çıktığı görülmektedir. Örneğin, savaşlar sırasında bir tepe merkez olarak seçilebilmekte ve burada kurulan bir savaş merkezi elektronik ortamın kullanılmasıyla açılabilmektedir. Böylece elektronik sistemin bir parçası olarak drone adı verilen yeni dönemin yepyeni silahları yıkıcı güç olarak kullanılabilmektedir. Önceden gerçek kişilerle gerçek ortamlarda yapılmakta olan doğrudan savaşlarda çatışmalar, ya da savaşlar yüz yüze adı verilen gerçekçi yaklaşımlar sayesinde kişiler, taraflar ve diğer insanlar cepheye sürülürken, bugün gelinen noktada asıl taraflara gereksinme duyulmadan her türlü robot, elektronik aletler ve de diğer malzemelerin birlikte ele alınarak kullanıldığı, uzaktan kumandalı havada uçan denizlerde ise yüzen vurucu aletleri cephe ilerisinde savaş aletleri olarak kullanılmaktadır.  Askeri alanda kullanılan deniz, hava ve kara silahlarının elektronik sistemlerle birlikte zenginleştirilmiş olan yeni üretilen çeşitleri incelendiği zaman, artık uzaktan kullanılan yeni üretilmiş ürünlerini çatışmaların her alanında görmek mümkündür. Çağımızın elektronik devrimleri her alanda öne çıktıkça ve bunların ürünleri her aşamadaki gereksinmelerin karşılaştırılması ile giderek daha geniş alanlarda geçerli durumlara getirildikçe, sadece askeri alanlarda değil ama sivil hayatın birbirinden çok farklı yerlerinde de kullanmaya devam edildikçe kullanım alanları giderek  genişleyeceği için, bugünkü sosyal ve siyasal alanının giderek vekalet savaşlarına doğru daha fazla kaymalar gösterebileceği, bugünden tartışma alanlarına girmekte oluşunu dikkatli bir biçimde izleyerek, gelecek için elektronik devrim ve yapay zeka oluşumları sosyal hayatın dönüşümlü biçimde ele alınması sırasında yön gösterici olarak  benimsenebilir. Bu gibi gelişmeler son zamanlarda birçok ülkenin sanayileşme girişimlerini de etkilemiş ve bu nedenle geleneksel anlamda geçmişten gelen sanayi ülkelerinin bu çerçevede toparlanarak ve daha çok savunma sanayisi alanlarında yeni girişimler ile yatırımlarını yönlendirdikleri göze çarpmaktadır. Savunma sanayisi girişimlerinin birbiri ardı sıra silah üretimine yönelmeleri giderek tırmanmakta olan savaş süreçlerini kışkırtmakta ve bu gibi gelişmelerin öne çıkması ile de bugünkü dünyanın bir üçüncü cihan savaşına sürükleneceği iddia edilmektedir. Özellikle bu aşamada iki büyük savaş alanının tam ortalarında kalan bölgede bulunan Türkiye Cumhuriyeti devleti Orta Doğu ile Doğu Avrupa bölgelerinde iki büyük savaş girişiminin aynı dönemde ortaya çıkması ile Türkiye hem güneydoğu hem de Kuzey batı bölgelerinden ortaya çıkan savaşların siyasal baskıları ile karşı karşıya gelmektedir. Kuzey bölgesinde Rusya-Ukrayna, güney bölgesinde İsrail ve Arap dünyası savaşları ile karşı karşıya kalan Türk devleti Rusya ve İsrail gibi güçlü ve saldırgan iki savaş devletinin tehdidi altına girmiştir. Ukrayna ve Filistin gibi küçük ve zayıf devletlerin büyük saldırılara uğradığı bu aşamada, bu gibi devletler kendilerini koruyamaz bir duruma geldikleri için, bölgedeki saldırganlığa karşı koyma ve direniş gereksinmesi giderek artmakta ve bu durumda Türkiye’ gibi eski Osmanlı imparatorluğundan gelme merkezi büyük devlet konumuna sahip olan Atatürk Cumhuriyetinin, ulusal sınırlarını oluşturan Misakı Milli antlaşmasının uygulanmasını tehdit eden Rusya ve İsrail saldırılarına karşı duruşla, bölge devletlerinin varlığının güvence altına alınması için Türkiye Cumhuriyeti  gereken önlemleri alarak öne çıkmak zorundadır.

Türkiye merkezi bölgenin önde gelen büyüklükte bir orta devlet olduğu için bu bölgedeki güvenlik ve kamu düzenlerini korumak gibi önemli siyasal ve askeri misyonlara sahip bir ülke konumundadır. Merkezi bölgenin güvenliği için beş yüz yıl sürekli olarak savaşan Osmanlı devletinin çöküşünden sonra merkezi bir ulusal cumhuriyet olarak kurulmuş olan Türk devleti de güvenlik ve kamu düzenlerinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda, Osmanlı devletinden gelen koruma, savunma ve mücadele gereksinmelerinin hepsinin bir arada gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Batı dünyasının güvenlik örgütü olan bir örgütün üyesi olarak Türk devleti batı devletlerinin böylesine olumsuz bir duruma seyirci kalması aşamasında, hareketsiz şekilde kalamaz. Dünya savaşlarının gerçekleştirildiği merkezi bölgede çağdaş bir cumhuriyet ve de aynı zamanda bir hukuk devleti olarak Türkiye devleti, üzerine düşen saldırganlığa ve emperyalizm ile siyonizmin bu merkezlerdeki saldırı ve işgal girişimlerine karşı çıkarak, tıpkı Hitler’in ordularının geri gönderilmesi gibi, bugünde Amerikan ve İngiliz ordularının geldikleri yerlere gönderilmesi için, Türkiye’nin harekete geçmesi zorunluluk göstermektedir. Atatürk zamanında olduğu gibi Türkiye’nin bu aşamada doğu ve batı komşuları ile bir araya gelerek, Sadabat Paktı ve Balkan paktını komşuları ile bir ortak harekete geçerek, koruyucu ve savunmacı girişimlere öncülük yapması gerekmektedir. Türkiye’nin emperyalist ve siyonist devletlerin her türlü saldırı ve işgaline karşı çıkma gibi tarihten gelen misyonu olduğunu, bu topraklarda devlet kurmuş olan Türk ulusunun hiçbir zaman unutmaması gerekmektedir. Acilen alınacak önlemlerle üçüncü dünya savaşının önlenmesi bir an önce tamamlanmalıdır. Kentler ve insanları yok eden savaşların, zorunluluk olmadıkça cinayet olduğunu Türk devletinin kurucusu olarak Atatürk dile getirmiştir. Savaşlara ve işgallere karşı çıkarak bir ulusal kurtuluş savaşı veren Türk ulusunun ikinci bir Kuvayı Milliye hareketi ile yarım kalan cumhuriyet devriminin tamamlanmasına öncelik vermesi ana gündem maddesidir. Tarihsel süreç içinde sonsuza kadar özgür olabilmek için gereken adımların Türkler tarafından atılması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşma yolunda emin adımlarla ilerleme ve kalkınma mücadelesini verirken, yaşam biçimi ve teknoloji alanlarında gündeme gelen bütün gelişmeleri izleyerek kendisini yenilerken, askeri alanda ve savunma sanayii dalında dron ve benzeri savaş malzemelerinin üretimine yönelerek de savunma ve güvenlik açısından ordu ve askeri gücü geliştirerek ve sivil savunma malzemelerini tamamlayarak her türlü savaş ihtimaline karşılık hazırlıklı bir duruma gelmiştir. Uzaktan kumandalı vekalet savaşlarının gereği olan dronlar önümüzdeki dönemde uzaktan kumandalı savaşların önünü açacağı gibi, aynı zamanda gene uzaktan kumandalı savunma ve kurtuluş aletlerinin kullanıldığı savaş hareketlerinin de gerçekleşme aşamasına girmesini de sağlayacaktır. Türkiye bir güvenlik devleti olarak her zaman için her türlü olumsuz gelişmelere karşı direnebilecek güce sahip olacaktır. Türk Ulusu yüz yıl önce bir kurtuluş savaşı verirken, nasıl büyük bir özveri ile hareket etti ise bugünde aynı doğrultuda her türlü özveri ve mücadele azmine sahip bir ülke, devlet ve millet olarak yoluna devam edecektir. Türk fabrikalarının ürettiği dronlar aracılığı ile her türlü vekalet savaşına karşı uzaktan ve yakından hazır duruma gelen Türkiye’nin ,önümüzdeki günlerde her türlü gelişmeye hazır bir duruma gelmesi kaçınılmazdır. Çağın teknolojisi internet üzerinden geliştikçe savunma ve çatışma gibi durumlarda vekalet savaşları, geleceğin yeni dönemlerinde ön plana geçecek ve dünyanın önde gelen büyük devletleri bu açıdan küresel dünyayı ele geçirmek için, her açıdan vekalet ya da temsil savaşlarını gündeme getireceklerdir. Küçük İsrail elektronik dronlarla İran ve Hindistan gibi büyük devletlerin önünü kesebiliyorsa, o zaman Türkiye’de mirasçısı olduğu Osmanlı birikimini merkezi alanda canlı tutmak ve harekete geçirerek emperyalizm ile siyonizmin insanlık dışı emperyalist sömürgeciliklerine karşı çıkarak, her türlü nükleer tehdide karşı on bin yıllık dünya uygarlığını ayakta tutacak adımları atacaktır. Yeni dönemin savunma sanayisinin yıldızı, drone teknolojileri ile Türkiye olmak zorundadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

12 Ocak 2023 Perşembe

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HALKEVLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HALKEVLERİ  

                 Halkevleri Türkiye Cumhuriyeti’nin kamu kurumları içinde en özgün ve çağdaş örgütlerden birisidir. Yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olan  Türkiye Cumhuriyeti geleceğe dönük yapılanma içerisine girdiği bir aşamada Türk devletinin kuruluşuna giden yolu açan yeni örgütlenmelerin yetersiz kaldığı bir aşamada, cumhuriyetimizin kurucu önderi Atatürk, devrimin üçüncü aşamasına geçildiği noktada  devletin kuruluşunu sağlayan Türk Ocaklarını kapatarak, yerine Türkiye cumhuriyeti devletinin geniş halk kitleleri ile  kaynaşarak bütünleşmesini sağlayan Halkevleri örgütlenmesine yönelmesi Türk devriminin tamamlanması sürecinde önemli bir adım olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan ulusal kurtuluş savaşı, vatanı işgale gelen emperyalist devletlerin askerlerini ülkeden kovduktan sonra yeni devletin kuruluşuna öncelik vermiştir. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak üzere yola çıkan Türkler dünya kamuoyunun önüne çıktıktan sonra hızla örgütlenmeye ağırlık vererek devrimin ikinci aşaması olan devletin kuruluşuna odaklanmışlardır. Ulusal kurtuluş ile başlayan bu engebeli yolculuk ikinci aşamada ulus devletin kuruluşu ile devam etmiş ve daha sonra da devrimin üçüncü aşaması olarak sıra kurumlaşmaya gelmiştir. Hayatının son yıllarını Çankaya köşkünde çalışmalara hasreden Atatürk batı üniversitelerinde okutulan bütün dersler üzerinde yetiştirilmek üzere, Türk gençlerini Avrupa ülkelerine göndermiş ve onların kazandığı çağdaş bilgilerle dil, tarih, coğrafya, hukuk ve diğer sosyal bilim dalları üzerinde geleceğe dönük kurumlaşmalar oluşturmaya çalışmıştır. Başkent Ankara’da çağdaş bir cumhuriyet kurulurken yeni devletin bilimsel bilgi birikimi ile kurulabilmesi için Üniversitelere paralel bir çizgide sosyal bilimler alanında kurumlaşmaya öncelik verilmiştir. Böylece Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türk Coğrafya Kurumu, Türk Hukuk Kurumu gibi bilimsel kurumların oluşumuna kurucu cumhurbaşkanının öncelik vermesiyle, hayatta en gerçek yol göstericinin bilim olduğu gerçekliği daha kurumlaşmanın ilk adımında benimsenmiştir.

                 Dünya tarihi incelendiği zaman devletlerin kuruluşu, yaşamlarında olduğu gibi biçim değiştirmeleri de önemli bir dönemeç gündeme getirmektedir. İmparatorluk devletinden ulus devlete geçerken ulussuz bir ulus devlet olamayacağı gerçeği ile karşı karşıya kalınıyor ve Avrupa kıtasının yanında kurulan bu çağdaş cumhuriyetin kurucu iradesi ve temsilcisi olarak bir ulusal topluma gereksinme duyulurken, eski Osmanlı topraklarında böylesine bir ulusal yapılanmanın sağlanabilmesi yolunda Avrasya coğrafyasında oraya çıkmış olan Türkçülük hareketleri öne çıktığı için kurulmakta olan ulus devletin ulusal özünün temel çekirdek olarak benimsenmesi ile  cumhuriyetin ilanı öncesinde  ulusal kurtuluş savaşı Türklüğün bağımsızlığı mücadelesi olarak benimsenmiştir. Türk ocaklarının Misakı Milli sınırları içerisinde yaygın bir örgütlenmeye giderek şubeler aracılığı ile kısa zamanda Türklük kimliği eski Osmanlı halkının büyük çoğunluğu tarafından benimsenince, kurulan yeni devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olarak resmen ilan edilmiştir. Avrupa kıtasının yanında Türk ulus devletinin kurulması sırasında, eski Osmanlı devletinin çok uluslu imparatorluk toplumundan gelen farklı etnik ve dinsel kökenli halk topluluklarının, zaman içerisinde yeni kurulan ulus devletin kimliği ile birlikte yaşamaya çaba göstermişlerdir. Halk kitlelerinin bir kısmı Türkleşme olgusunu kabul ederek devlet ve milletin tek bir ulusal kimlik çatısı altında yaşamayı benimserken, bir kısmı da İngiliz emperyalizminin baskı ve dış müdahaleleriyle Sevr haritasına benzer bir parçalı yapılanma için çaba göstermesi dikkate alınarak, genç cumhuriyet rejimi ulusal toplum ve ulus devlet birlikteliği ile birlikte aynı zamanda tüm eski Osmanlı vatandaşlarını kucaklayacak bir çizgide, Misakı Milli sınırları içinde yaşayan herkesi kucaklamak üzere halkçı cumhuriyetçi bir yapılanmaya gidiliyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti tarihi incelendiği zaman ulusal kurtuluş savaşı, cumhuriyetin kuruluş yılları, tek parti dönemi, demokrasiye geçiş, çok partili demokrasi, askeri darbeler ve dönemler, küreselleşme dönemi ve son olarak da ılımlı İslam dönemi gibi birbirinden çok farklı oluşumlar ayrı ayrı dönemler olarak Türk halkının önüne gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına gelirken tam anlamıyla bir yüzyıllık süreç yaşanmış ve birbiriyle ilgisi olmayan çeşitli dönemler uluslararası konjonktürün merkezi coğrafyaya yansıyan boyutları ve dayatmaları çizgisinde birbirini izleyen siyasal gelişmeler orta dünya denen bu bölgeyi etkisi altına aldığı zaman, Türkiye’de bazen hükümetler bazen da devirler geçmiş ve birbirini izleyen uluslararası konjonktürün yönlendirmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti birbirini izleyen süreçler doğrultusunda kendi yolunu ve yönünü belirlemeye çalışmış ama merkezi coğrafyanın çok yönlü etkiler altında kalan jeopolitik konumu böylesine bir çıkış ya da toparlanmaya izin vermemiştir. Böylesine hızlı bir dönüşümün ülkeye her yönü ile yansıması nedeniyle, Türkiye’de atılan adımlar gelip geçici olmuş hiçbir adım ya da hareket kalıcılık vasfı kazanarak Türk toplumunun üzerinde uzun süreli bir etki düzeni oluşturamamıştır. Böylesine hızlı ve istikrarsız bir süreç içinde, Halkevleri de payına düşenleri almıştır. Devletin kurucu başkanı olarak Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin rotasını çizmeye çalışırken, kurtuluş ve kuruluş aşamalarından geçmiş olan çağdaş cumhuriyet rejiminin üçüncü aşamada kurumlaşma aşamasına gelmesiyle birlikte, Türk ulus devleti içinde potansiyel Sevr’ci kalan alt kimlikli halk kitlelerini de kazanarak rejimin içine çekmeye çalıştığı görülmüştür. Ulusal kurtuluşçuların seçtiği ulusal kimliğe karşı çıkan ya da yeni rejim ile bütünleşemeyen alt kimlikli zümrelerin emperyalist oyunlarla toplu bir kopuşa yönelerek, ülkenin her bölgesindeki bölücü oyunlara alt kimlikleri yüzünden alet olmamaları için daha doğrusu daha işin başında ulus devletin bir bölünme olayı ile karşılaşmaması için ulus devlet ile halkçı cumhuriyetin kaynaştırılarak merkezi coğrafyanın koşulları çizgisinde bir sentezci devlet yapılanmasına gidilmesi gerekiyordu. Atatürk’ün bir yandan sosyal bilimler alanında bağımsız kurumlar kurarak rejimin bilimsel bir temele dayanarak kurumlaşmasına çaba göstermesi, sadece ulus devletin kurulmasıyla işin bitmediğini, Osmanlı devletinden kalan halk topluluklarının da rejime kazanılması gerektiğini düşünerek halkçılık ile ulusalcılık ilkelerinin birlikte kullanılacağı bir altı ok sentezi kendiliğinden gündeme geliyordu.

                Atatürk, kendi kurduğu siyasal rejimi geleceğe dönük bir biçimde kurumlaştırırken halk kitlelerinin tamamını içine alacak bir kavram olarak halk kavramını temel alarak hareket ediyordu. Avrupa kıtasının yanında ulus devletin her iki kıta arasındaki dengeyi tam sağlayamadığı aşamada, Türk ulus devletinin tabandan gelen vatandaşlarının alt kimlikleriyle bütünleşerek halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık biçiminde ifade edilebilecek bir entegrasyon yapılanmasına gidiliyordu. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kurarken aynı zamanda ülkenin tepesinde bir büyük yapı olarak yükselen Sovyetler Birliği oluşumunu da dikkate alarak hareket ediyordu. Sosyalist devletler halk cumhuriyeti olarak örgütlenirken ulus devletler de milli siyasal yapılanmalar olarak dünya sahnesine çıkıyorlardı. Böylece Avrupa’dan gelen ulus devlet rüzgarları ile Asya kıtasından gelen halkçı cumhuriyet yönelimleri aynı dönemde bir araya getirilerek, ulusal ya da bölgesel anlamda bir yeni sentez biçimi ile rejimin geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmasının önü açılıyordu. Dil ve Tarih kurumlarının kuruluşları sonrasında Halkevlerinin açılışı ile cumhuriyetin toplumsal tabanına yönelen bir sosyo -kültürel yapılanmaya gidiliyordu. Türk ocaklarıyla Türk devleti kuruluyor ama daha sonraki aşamada bu adımın devamı olarak da rejimin geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşabilmesi için bu alanda Halkevleri adıyla yeni bir kurum devlet desteği ile kuruluyordu. Rejimin kurucusu olarak Atatürk ulusçuluk ile halkçılık ilkelerini bir arada kullanarak hareket ederken, daha sonra da belirlediği siyasal ilkeleri altı ok adıyla resmi bir görüş haline getirerek, batı kapitalizmi ile doğu sosyalizmi gibi ideolojik yapılanmalara mesafe koyacağını açıkça ilan ediyordu. Aynı zamanda Türk devletinin güney sınırları boyunca uzanıp giden İslam devletlerinden farklı bir yol izleyeceğini de laiklik ilkesini altı ok ideolojisinin temel taşlarından birisi yaparak bilimin yol göstericiliğinde adımlar atılıyordu.

                Bir cumhuriyet kurumu olarak Halkevleri üç kez açılmış ama iki kez de kapatılmıştır Devletin başına gelen siyasal iktidarların çelişkili tutumları yüzünden, devlet rejiminin kurumlaşmasını sağlayacak olan Halkevleri örgütü kapatılmış ve tüm mal varlığına el konarak tarih sahnesinden silinmesi için yoğun çabalar gösterilmiştir. Halkevleri ilk kez Atatürk döneminde kurulurken Türk Ocakları kapatılmış ama daha sonraki dönemlerde hem Halkevleri hem de Türk Ocakları iki ayrı örgüt olarak demokratik ortam içerisinde birlikte var olmuşlardır. Emperyalizmin Nato destekli senaryoları yüzünden Türkiye ‘de terör ve sokak hareketleri gibi istikrarsızlık yaratan gelişmeler yüzünden, Türk siyaset sahnesi kalıcı bir biçimde kurumlaşamamış, gündeme gelen her siyasal süreç kendi ortamını yaratarak siyasal yolun inişli çıkışlı olmasına neden olunmuştur. Avrupa merkezli batı dünyasının kültürel birikiminin merkezi coğrafyaya taşınması sürecinde, Orta çağ kalıntısı Osmanlı imparatorluğu yerine çağdaşlaşma atılımına uygun düşen bir ulus devlet ile halkçı cumhuriyet, aynı anda devreye giriyorlar ve her iki yapının da birlikte ele alınmasıyla batı dünyasının ulus devleti ile o dönem Sovyetler Birliği aracılığı ile temsil edilmekte olan bir Asya modeli devlet yapılanması  ise  doğu dünyasının o dönemde geçerli olan siyasal rejiminin genç Türkiye Cumhuriyetine yansımasıyla birlikte Asya modeli bir siyasal yapılanmayı simgeleyen halkçı cumhuriyetçilik uygulaması bizzat devletin kurucusu Atatürk tarafından, devrimin üçüncü aşamasında devreye sokuluyordu. Atatürk devrimin üçüncü aşamasında kurulmakta olan devletin siyasal modelini geleceğe yönelik bir biçimde kurumlaşmasına çalışırken, batı tipi ulus devletin yanına bir de doğu tipi yani Asya modeli bir halkçı cumhuriyetçiliği de getirerek bütün doğu, batı, kuzey ve güney devletlerinden farklı olan bir modeli benimseyerek, bu doğrultuda kurumlaşma hedefine yöneliyordu. İşte bu yüzden Atatürk kendi kurduğu ulus devletin kuruluşunu tamamladıktan sonra, devrimin kurumlaşması çizgisinde ilk adımları atarken önce dil, tarih gibi sosyal alanlardaki kurumlaşma adımlarını atarak kamuoyuna mesaj veriyor ve bu çalışmaların başlamasıyla birlikte de Türk ulus devletinin çıkış noktası olan Türk Ocaklarını kapatarak Halkevlerine dönüşmelerini sağlıyordu. I9 Şubat 1932 tarihinde, Halkevlerinin açılışı ile birlikte Atatürk’ün açıkça belirttiği gibi devleti kuran parti bütün yurtta vatandaşa kucak açarak ülkede ciddi bir devrimci atılım yapmıştır. Daha doğrusu Kuvayı Milliye atılımı ile başlayan ulusal kurtuluş ve ulus devletin kuruluşu sonrasında devletin üzerinde kurulu bulunduğu topraklar da halk ile iç içe geçmiş bir halkçılık örgütü kurularak çağdaş cumhuriyetin halkçı yapılanması ile entegre olması siyasal modelin kurumlaşması için gerekli görülüyordu.

                Atatürk 1930’lu yıllara gelene kadar bir yandan ulusal kurtuluş öte yandan da ulus devletin kuruluşu ile uğraşırken zaman ayıramadığı kurumlaşma olgusuna yeniden yönelerek  devletin çekirdeğini oluşturacak dil ve tarih kurumları gibi sosyal örgütlenmelere doğru adım atarken  dünya yeniden bir savaş ortamına sürüklenerek  ikinci dünya savaşı baskıları yeniden merkezi alanda gündeme getirilerek, bu bölgedeki Osmanlı uzantısı yeni devletlerin iç çatışmalara ya da bölge savaşlarına alet olmaları gibi yeni bir durum ortaya çıkıyordu. Bu çerçevede yeni kurulmuş olan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin doğu bölgelerinde yirmiden fazla isyan ve kalkışma batılı gizli servislerin öncülüğünde çıkartılıyor ve Türk devletine karşılık Sevr haritaları doğrultusunda ülkenin doğu, güneydoğu ve kuzey bölgelerinde yeni devletler kurulmak isteniyordu. İşte bu gibi girişimlerin Türk devletinin ulusal bütünlüğünü tehdit etmeye başladığı yeni dönemde yeni alt kimlikli ya da farklı din ile kültürel yapılara yönelen farklı devlet modelleri gündeme getirilerek, ülkenin Misakı Milli anlayışından gelen üniter yapısı ile ulusal bütünlüğü tehlikeye atılmaya çalışılıyordu. Birinci dünya savaşı sonrasında bölgenin özelliklerine uygun bir devlet modeli kurulmuşken, ikinci dünya savaşı aracılığı ile bu yapının sarsılması bölünme tehlikesini de beraberinde getiriyordu. İşte Atatürk hem Sevr haritasına hem de Balkanizasyon sürecinin Anadolu yarımadasına atlaması gibi bölücü bir tehlikeden uzak durabilmek üzere Türk Ocakları’na dayanılarak öncelikle kurmuş olduğu ulus devleti merkezileştirerek sahip çıkarken, aynı zamanda devletin temel ilkesi olarak halkçılığı milliyetçiliğin uzantısı olarak yanında benimsiyor ve daha sonra altı ilkeyi bir araya getirerek sistemini kuruyordu. Tam bu aşamada Türk Ocakları Halkevleri’ne dönüştürülerek devlet ile millet kaynaştırılıyordu.

                Kemalist devrimi kurumlaştırırken, Halkevleri bizzat Atatürk’ün elleriyle kurulduğu için Atatürk’ün kültür kurumu olarak kabul ediliyordu. Siyasal rejimin kurucusu olarak Mustafa Kemal bu yoldan hareket ederken, geçmişten bu yana gelen bazı büyük vakıflar aracılığı ile kültürel çalışmalar yapılmasına karşı çıkarak bilimsel ve laik kültürel değerlerin öne çıkarılması için batılı bilimsel değerlere dayanan örgütlenme modellerini araştırıyordu. Yüksek öğretimini başarı ile bitirmiş gençleri Avrupa ülkelerine göndererek onların elde ettiği bilgi birikimini kurumlaşma aşamasında Türk devleti ve toplumuna kazandırabilmek üzere Atatürk Çankaya köşkünü bir bilim ve kültür merkezi konumuna getirerek hareket etmiştir. Kurucu önder bu gibi çalışmalarında her akşam kendisi için hazırlanan sofra toplantılarını da her zaman belirli konuların uzmanlarına ya da dış dünyadan veya Avrupa ülkelerinden uzmanları getirerek onların duygu ve düşüncelerinden yararlanmıştır. Dünyayı beş yüz yıl yöneten İngilizlerin Londra’nın tam ortasında kurduğu Hyde Park benzeri bir düşünce alanı ya da çeşitli arayışlar için kullanılabilecek bir Think-Tank olarak Atatürk’ün sofrası kurucu liderin öncülüğünde öne geçmiştir. Atatürk’ün sofrasına laiklik ve uygarlık ölçüleri biçiminde uzak duran ve çamur atanlar, orta çağ kalıntısı geleneksel kültür içinde bocalayan gerici çevreler Atatürk’ü yok etmek için kayıtlara geçen otuz dan fazla suikast girişimi ile ondan kurtulmak istemişlerdir. Atatürk hem bu gibi girişimlere karşı kendi kurduğu düzeni  korumuş, hem de bu süreç içinde çeşitli bilimsel toplantılar ya da araştırma toplantıları düzenleyerek, Türk devriminin geleceğe dönük kurumlaşmasını devrimin üçüncü aşamasında gerçekleştirmeye çaba gösterirken, bu gibi geleceği kurma ya da kurumlaşma çalışmalarının gündüzlerin yetmediği bir aşamada Atatürk gece mesailerini de kullanarak kendi sofrasının bir uzmanlık alanı ya da beyin jimnastiği merkezi gibi kullanılmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu tür çalışmalar gündüz mesaileriyle tamamlanamadığı aşamalarda, Çankaya sofrası İngilizlerin Hyde Park uygulamaları gibi düşünce merkezi konumuna dönüştürülerek kısa zamanda belirli alanlarda ve de özellikle kurumlaşma yolunda mesafeler katederek siyasal yapılanma açısından sonuç elde edilmeye çalışılmıştır.

                 Atatürk; Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, İnkılap Tarihi Enstitüsünü, Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesini Ankara Hukuk Fakültesini bilim ve eğitim kuruluşları olarak örgütledikten sonra, eğitim ve kültür alanlarının kurumlaştırılması aşamasında Kemalist devrimi halka götürecek bir yeni adım olarak Halkevleri’ni devleti kuran siyasal partinin halkçı çalışmalar yapan kolları olarak örgütlemiştir. Böylece devrimin sosyal ve kültürel örgütlenmesini tamamlayan Atatürk Çankaya tepesindeki yalnız adam görünümünden kurtulmuştur. Tarihsel ve kültürel toplantıların düzenlenmesinde ilgili kurumlar idari sorumluluklar üstlenerek devletin Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarıyla iş birliği yapıyorlardı. Atatürk devletin bakanlıkları ve kamu kurumlarının açılışlarını birbiri ardı sıra gerçekleştirirken aynı zamanda kamuya yararlı eğitim ve kültür kuruluşları da kurarak devletin yanı sıra toplumun da benzeri bir yeni yapılanma seferberliğine kalkışmasına zemin hazırlayarak yardımcı oluyordu. Atatürk devlet ve toplum çalışmalarını birbirine paralel yürüttüğü gibi yeni kurulan kurumların yönetici kadroları da belirlenerek geleceğin eğitim ve kültür ordusunun oluşturulması için yoğun çabalar gösteriliyordu. Eğitim ve kültür alanında üniversiteler ile iş birliği yapılarak gerekli kadrolar yetiştirilirken, ülkede bir de KADRO isimli bir dergi çıkarılarak devrimin öncü kadrolarını oluşturacak kadrolar yetiştirilerek devreye sokulmaya çalışılıyordu. Türk devleti böylece kendi kurumlaşmasını tamamlarken, Türkiye’yi ve Türk devletini içeride ve dışarıda temsil edecek yeni uzmanların yetiştirilmesinde önemli adımlar atılıyordu. Almanya, İsviçre, Çekoslovakya ve Danimarka gibi Avrupa kıtasının merkez ülkelerine genç cumhuriyet kadroları lisans ve lisans üstü eğitim çalışmalarını tamamlamak üzere gönderiliyordu. Bu ülkelere giderek inceleme yapan gençler Halk eğitimi ve kültürleri açısından yetiştirilirken, Türkiye’de Millet Mektepleri, Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kurucu ve öncü kadro gereksinimleri karşılanmıştır. Türk Ocakları ise Rusya, İsviçre ve Almanya gibi merkezi Avrupa ülkelerinde başlangıç çalışmalarını yaptıktan sonra, İstanbul’a gelerek İkinci Meşrutiyet döneminde örgütlenmiş ve daha sonra da Kuvayı Milliye hareketi ile bütünleşerek ulusal kurtuluş savaşının aracılığı ile ulus devletin kurulmasına yardımcı olmuştur.

                Kemalist rejimin kurumlaşma aşaması Atatürk döneminin son yıllarına rastlamıştır. Cumhuriyet tarihi açısından konuya bakılırsa bu dönem tek parti döneminin son yılları olarak da tarih bilimi açısından ele alınabilir. Atatürk bizzat katılarak Halkevlerinin I4 ayrı merkezde yurt düzeyinde örgütlenmesi ile ilgili kuruluş toplantılarına katıldıktan sonra yurt gezileri sırasında hangi il ya da ilçeye gitse oradaki Halkevini sorup soruşturmuş ve daha sonra da o Halkevini ziyarete giderek bu kuruluşların devletin yardımcısı konumunda topluma uzanan kolları oldukları imajını vermeye çalışmıştır. Karadeniz bölgesini ziyaret ederken, o bölgedeki Halkevlerinin durumunu sormuş ve bu Halkevlerinde tiyatro olup olmadığını anlamaya çalışmıştır. Bu konuda daha sonraki bir toplantıda nerede bir Halkevi şubesi varsa orada gerçek anlamda bir Türk tiyatrosu olması gerektiğini bizzat kurucu önder olarak dile getirmiştir. Özellikle Anadolu’da Türk tiyatrosunun oluşturulmasına öncelik vererek az zamanda çok büyük kültürel değişiklikler getirmeyi düşünüyor ve bu doğrultuda halk kitlelerini tiyatro salonlarına toplayacak kalabalık grupları, ülkedeki ortaçağ kalıntısı tarikatçı kültürü devre dışı bırakmak amacıyla tiyatrolar üzerinden çağdaş bir kültürel yapının Anadolu topraklarına taşınması düşünülüyordu. Bir anlamda sosyal ve kültürel alanlarda yeni bir örgütlenme modeli gerçekleştiriliyor ve Türk halkının az zamanda çok şey öğrenmesi ya da kısa bir zaman dilimi içinde Türk toplumunun tepeden tırnağa değiştirilmesi hedefleniyordu. İşte Atatürk böylesine bir halk önderi olarak Türk halkı ile kucaklaşmaya yönelirken, Halkevleri ülkenin her yerinde kurulmuş halk merkezleri olarak toplumsal taban ile cumhuriyet yönetimi arasında sosyal bir kültür köprüsü işlemini görüyordu. İl ve ilçelerde Halkevleri kısa zamanda örgütlenerek şube sayısını 500 rakamının üzerine çıkarırken büyük yerleşim yerlerinde Halkevleri cumhuriyetin halka açılan merkezleri konumuna geliyorlardı. Köylerde okuma ve yazma kursları ile birlikte açılan Halk odalarının kısa zamanda 5000 rakamının üzerine çıkması da hem devletin kararlılığı ve başarısı hem de halk kitlelerinin eğitim ve kültüre susamış halinin uzantısı olarak değerlendiriliyordu.

                Halkevleri şubelerinin devleti kuran siyasal partinin halka yönelen halkçı çalışma merkezleri olarak kısa zamanda benimsenmeleri ülkede ülkedeki rejimin ulus devlet ağırlıklı bir biçimde gelişmesinden daha çok, Halkevleri atılımının toplumsal başarıları nedeniyle halkçı cumhuriyet olarak öncelikler kazandığı görülmektedir. Türk Ocakları üzerinden Türkçülük ile bütünleşen yeni rejim Türkiye devletinin kuruluşunun tamamlanması sonrasında ikinci dünya savaşına sürüklenirken halk kitlelerini yanına çekmeye çalışmış ,özellikle emperyalist ülkelerin kışkırttığı halk isyanlarıyla çok uğraşmak zorunda kalan devlet savaş sürecinde kendi halkı ile karşı karşıya gelmemek üzere, devlet ve halk kaynaşması ortamı yaratmaya çabalayarak ikinci cihan savaşı sırasında doğu Anadolu bölgesinde ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı isyanlar alınan önlemler aracılığı ile önlenmiştir. Savaş yıllarında ülke ekonomisinin durgunluğa sürüklenmesi yüzünden halk arasında işsizlik ve açlık sorunları ortaya çıkınca, Millet Mektepleri ile disipline alıştırılan halk kitlelerinin daha verimli çalışmalar arayışı içine girdikleri görülmüştür. Almanya ve Danimarka merkezli Halk yüksek okulları uygulamalarını incelemek üzere, Avrupa’ya giden eğitimcilerin öncülüğünde Türkiye’yi ekonomik durgunluktan kurtaracak bir adım olarak Köy Enstitüleri Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir statü içinde açılmışlardır. Türkiye’nin her bölgesi için kurulan Köy Enstitüleri para kazanmaya yönelik üretim çalışmaları yapmaya başlayınca, köylerden gelen katılımcı gençler belirli alanlarda ustalık ve kalfalık eğitimleri alarak Köy Enstitüleri ile halka yönelen ekonomik bir yapılanmanın önü açılmıştır. Daha sonraki yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Nato’ya girince ABD’nin baskılarıyla bu halk okulları kapatılarak Türk ekonomisi batı ülkelerinden gelen Amerikan şirketlerinin kontrölüne sokularak, Türkiye devleti daha sonraki aşamada Amerikanın yarı sömürgesi konumuna sürüklenmiştir. Köy Enstitüsü öğretmenleri daha sonraki aşamalarda kültür ve sanat alanlarında üretim çalışmalarına yönelince, bu kez de SSCB’nin Türkiye’ye yakınlığı gerekçe gösterilerek bu halk okullarının öğretmenlerinin komünist olduğu suçlamasıyla kapatılması istenmiş ve daha sonraki aşamada soğuk savaş gerginliği çerçevesinde Köy Enstitüleri haksız yere kapatılmışlardır.

                Halkevlerinin yurt düzeyinde örgütlü bir kültür kuruluşu olması Köy Enstitülerinin açılışı sırasında önemli katkılar sağlamıştır. Halkevleri üzerinden köycülük ve halkçılık alanında yetişmiş olan gençlerin bir kısmı daha sonraki aşamalarda Köy Enstitülerinde öğretmen ya da öğrenci olarak girmiş ve bu hareketin başarıya ulaşmasında katkı sağlamışlardır. Halkevlerinin başlatmış olduğu halkçılık çalışmaları Köy Enstitülerinin ortaya çıkıp örgütlenebilmeleri açısından hem elverişli bir ortam hem de yetenekli gençler arasında yepyeni kadroların yetişmesi için yararlı olmuştur. Köy Enstitülerinden yetişenler daha sonraki aşamada cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim ve kültür kadrolarının temel çekirdeğini oluşturmuştur Halkevlerinin sağlamış olduğu toplumsal yenilik ortamı Türkiye için alternatif düşünceler ve programların gündeme getirilmesi açısından yararlı olmuştur. Kıtasal bir ülke konumu ile Türkiye topraklarının her bölgesinin yerel özellikler göstermesi Türkiye’de her açıdan çok yönlü ve zengin toplumsal çalışmaların ya da araştırmaların geçerli olduğu aşamalara gelinmiştir. Halk evleri böylesine bir durumdan oldukça yararlanan bir kitle örgütü olarak, her il ve ilçede eğitim ve kültürün öncülüğünü üstlenmeye çalışmıştır. Halkevlerinin Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde birinci önceliği eğitim ve kültür oluşumları olduğu gibi, ikinci önceliği de yerelleşme ve bölgeselleşmenin toplum merkezleri konumuna gelerek sosyal alanda etkinlikleri yürütmesi olmuştur. Halkevleri bu açılardan cumhuriyet döneminin önde gelen sosyal ve kültürel örgütleri olarak ortaya çıkmaları, zamanında Atatürk’ün nasıl bir doğru adım attığının göstergesi olarak bugünkü kuşaklara kıyaslama olanağı vermektedir. Türkiye’de demokrasiye geçilmesi ve demokrasinin bir yaşam biçimi ya da toplum düzeni olarak benimsenmesi gibi olumlu gelişmelerin Türkiye’de gerçekleştirilmesi için verilen özgürlük ve demokrasi mücadelesinde Halkevleri Türkiye’nin önde gelen demokratik kitle örgütü olarak çok büyük katkılar sağlayan bir kurum olarak özel bir yere sahiptir.

               İnişli çıkışlı bir tarihçeye sahip olan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Halkevleri her zaman için önde gelen bir yere sahip olmuş ve bu doğrultuda Atatürk döneminden bugünlere Türkiye’nin siyasal ve kültürel birikiminin temsilcisi olmuştur. Ülkeyi sağ hükümetlerin yönettiği ya da asker ağırlıklılara rejimlerin göreve geldikleri aşamalarda Halkevleri ya kapatılmış ya yargılanmış ya da hak ve özgürlükler alanından dışlanarak bir köşede tutulmaya çalışılmıştır. Bugünün Türkiye’sinde ciddi bir demokrasi mücadelesi yapılırken, Atatürkçü ve cumhuriyetçi birikimin örgütü olarak Halkevlerinin tekrar eskisi gibi siyasal ve sosyal ağırlıklarının bulunduğu yeni bir yapılanma sürecine girmesi gerekmektedir. Siyasi partilerin emperyalizmin işgali altına girdiği, siyaset kadrolarının batının önde gelen emperyalist ülkelerinin desteklediği kadrolar haline gelmesi, Türkiye’deki basın ve medya organlarının tümüyle emperyalist sermayenin denetimi ve yönlendirmesi noktasına gelinmesi her açıdan Türk demokrasisinin çarpık bir duruma sürüklendiğini ortaya koymaktadır. Bu aşamada gerçekçi bir durum değerlendirmesi yapıldığı noktada, Türk demokrasisinin içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulabilmesinin çok zor olduğu göze çarpmakta, demokrasiyi sırtlayıp götürerek Türk devletinin bugünlere gelmesini sağlayan Türkiye’deki cumhuriyet birikimi de demokrasinin tekrar eski sağlıklı düzenine dönmesini sağlamak doğrultusunda üzerine düşen sorumlulukların gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Kütüphaneler geçmişten gelen Halkevleri dergileri ve kitapları ile dolu olduğunu bugünün emperyalizme teslim olmuş z kuşağı gençliğine yeniden göstermek gerekmektedir. Yaşanılan olumsuz gelişmeler karşısında iyice pasifleşen Türk gençliği ve Türk halkına gerçekleri gösterecek ve yeniden Türkiye’nin kurucu önder Atatürk’ten kalan çağdaş uygarlık dünyasının onurlu bir üyesi olmak hedefi bugünün koşullarında eskisinden çok daha fazla önem kazanmıştır. Ben bir eski Halkevci olarak, bugünün Halkevci sessiz kuşaklarının daha aktif ve sesli antiemperyalist mücadelelerde, Atatürk’ün cumhuriyet rejimini emanet ettiği Türk gençliğinin yeniden Atatürk’ün yoluna yönelerek, tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti idealine Türk ulusunun öncelikle kavuşmasını, yeni bir hedef olarak belirlenmesi gerektiğini bu noktada, Halkevlerinin cumhuriyetçi çizgisi açısından vurgulamayı ulusal bir görev biliyorum.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

14 Kasım 2022 Pazartesi

KAPATILAMAYACAK HALKEVLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

 KAPATILAMAYACAK HALKEVLERİ     

              Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, dünyanın tam ortasında böyle bir ulus devlet yapılanmasına birçok emperyalist merkez karşı çıkmıştır. Geleceğin dünyası için kendi plan ve projeleri doğrultusunda devlet yapılanmaları peşinde koşan hegemonyacı büyük devletler, hiçbir zaman kabul etmek istemedikleri Türkiye Cumhuriyeti devlet modeline karşı çıkarak, sonuna kadar verdikleri bir büyük mücadele ile Atatürk’ün kafasında uzun mücadele yıllarında biçimlenmiş olan üniter ve merkezi ulus devlet projesine her zaman için karşı çıkmışlar ve bu doğrultuda karşı çıkamadıkları zamanlarda da dünya konjonktürünün zorlamış olduğu yeni merkezi yapılanmalar doğrultusunda, batı emperyalizmine tepki olarak geliştirilmiş olan savunmacı devlet modeli olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, Lozan Barış Antlaşması ile kabul ettikleri aşamada, bu durumu geleceğe dönük olarak kalıcı değil ama geçici bir olgu olarak gördüklerini söylemekten çekinmemişlerdir. Konuşma ve yazı ortamlarında geçici bir durum olarak onaylar göründükleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parantez olarak görülmesi gerektiğini belirterek, Türk devletinin kurulmasını sağlayan tüm barış sözleşmelerini imzalamışlardır. Ne var ki, imza aşamasından sonra her fırsatta bu kurucu sözleşmelerin geçici olarak görülmesi gerektiğini ve bu doğrultuda ortaya çıkmış olan yeni siyasal düzenlemenin kalıcı olmadığını belirtmekten çekinmeyerek, yıllar süren ulusal kurtuluş savaşının Türk ulusu için kalıcı olarak kabul edilmiş bir son aşama olması gerekirken, bu durumun geçici olduğunu vurgular bir biçimde ortaya çıkan tablonun bir parantez olarak benimsenmesi gerektiğini söyleyerek, Birinci Dünya savaşı sonrası dönemde savaş koşulları ile birlikte ortaya çıkmış olan yeni merkezi düzene başından beri karşı çıkmaktan geri kalmamışlardır. Sözleşmelerin imza aşamasına gelinmesinden sonraki aşamada öne çıkarılan parantez kavramı sıklıkla kullanılarak, Misak-ı Milli sınırları içinde var sayılan Türkiye Cumhuriyeti batının önde gelen emperyalist devletleri tarafından sonuna kadar parantez ilan edilerek, bu durumun geçiciliği dünya kamuoyuna açıklanmaya çalışılmıştır.

                Türk devletinin kuruluş aşamasında uluslararası hukuk düzenine göre kişilik kazanmasıyla birlikte kalıcı bir düzen oluşmasına rağmen daha ilk aşamada bu durumun geçici bir aşama olduğunun belirtilmesi ve bu noktadan sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı sürekli olarak kullanılan parantez ifadesi, Türkiye’nin batı ülkeleri ile ilişkilerinde sürekli olarak bir siyasal çıkmazı öne çıkararak, Türk devletinin dünya kamuoyu önünde küçük düşürülmesine giden yolu açmıştır. Normal koşullarda kalıcı olmayan ve geçici durumlar için ifade edilen parantez tanımlamasının, barış antlaşmalarının imzalanma aşaması ile birlikte yapılmaya başlanması, batı dünyasının uygar olduğunu iddia eden büyük devletlerinin dünya uluslarına karşı ne derecede emperyalist ve düşman konumlar içinde olduklarını göstermektedir. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılını tamamlama aşamasında emin adımlarla yolunda ilerlerken, gene bir asır önceden gündeme sokulmuş olan, istenmeyen parantez suçlamalarını bazıları anti-Türk çizgide yeniden gündeme getirerek çamur atma oyunlarına girişmiş görünmektedirler. Birinci Dünya Savaşı sonrasında resmen kurulmuş olan ulus devletler içinde en önde gelen önemli devletlerden birisi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş devletler ailesinin onurlu bir üyesi olarak kabul edilmesi gerekirken, bu yeni devleti geçici kalmaya mahkûm etme çizgisinde parantez suçlamaları daha da tırmandırılarak ortalık karıştırılmaya çalışılmaktadır. Küresel emperyalistler dünyayı bir kaos ortamına doğru sürüklerken, doğu ve batı blokları arasında bir merkezi coğrafya devleti olarak öne çıkarılmış olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı geliştirilen geçici olma değerlendirilmesinin hem Türkiye hem de uygar dünya düzeni açılarından kabul etmek pek mümkün görülmemektedir. Türk devletinin toprakları üzerinde gözü olan ve bu coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda kukla devletler oluşturmak isteyen batının önde gelen emperyal devletleri, kendi hegemonya çıkarları için Türkiye Cumhuriyeti’nin kalıcı olmasına açıktan karşı çıkmaktadırlar.

                Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında, Türk ulusunun bir kurtuluş savaşı vererek oluşturduğu cumhuriyet devletinin sonsuza kadar yaşayacağını, Türklerin kurucu önderi olarak Atatürk açıkça dile getirmiştir. Cumhuriyetin her yerde ve aşamada sonsuz düşmanları olduğunu iyi bilen Atatürk, bütün bu gibi tehlikelere karşı en son noktaya kadar direnileceğini belirterek, devletin sonuna kadar yaşayacağını açıkça ilan etmiştir. Anadolu toprakları üzerinde Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları zamanından bu yana yaşayan Türkler, kendilerini dünyanın merkezi coğrafyasından atacak olan bu tür emperyal girişimlere ve projelere karşı her zaman için karşı çıkmayı bir görev olarak görmüşler ve Türk sınırlarına dönük olarak geliştirilen saldırılara karşı her zaman hazır durarak ülke güvenliğini ve Türk ulusunun siyasal ve ekonomik çıkarlarını her aşamada gerektiği gibi korumasını bilmişlerdir. Cumhuriyetin geleceğe dönük bir hedef çizgisinde sonsuza kadar ayakta kalacak bir biçimde korunması tüm düşmanca girişimlerin önünü kestiği gibi, aynı zamanda devletin sonsuza kadar devamlılığını sağlayan bir biçimde tam bağımsızlık için gerekli olan hazırlıkların tamamı ile her zaman için bir vatan savunmasının canlı olarak yapılabilmesi ihtimalini yüksek tutmaktadır. Bu aşamada parantez kavramının geçicilik ifade eden yönü ile, Atatürk cumhuriyetinin sonsuza kadar sürüp gidecek bir devamlılık içinde olabilmesi için her türlü geçici koşullardan uzak kalarak sürekli bir mücadele halinde yoluna devam etmesi gerekmektedir. Devletlerin devamlılığı prensibi ile parantez kavramının geçici bir karaktere sahip olması özelliği açıkça bu aşamada karşı karşıya gelerek çatışma ortamı yaratmaktadır. Devletlerin devamlılığı ilkesi vazgeçilmez bir yaşamsallık ortaya çıkardığına göre, devletlerin diğer özelliklerinin de bu doğrultuda ortaya konması ve geliştirilmesi zorunlu olmaktadır. Devletler kendi toplumlarının güvenliği için devamlılık göstermek durumunda oldukları için aynı zamanda sahip oldukları kamu kurumları ile birlikte, varlıklarını sonsuza kadar sürdürmek ile yükümlü bulunmaktadırlar. Devlete bağlı olan kamu kurumları ile birlikte devletin kendi sınırları içinde kalarak kendine has özelliklerini sonsuza kadar devam ettirmek istemeleri, normal talepler olarak her zaman için devrede olabilmektedirler.

                Devletler sahip oldukları modeli ve siyasal yapılanmaları sonsuza kadar koruyarak sürdürürken, aynı zamanda kendi siyasal modellerinin de kavgasını vermek durumunda kalmaktadırlar. Her devlet sahip olduğu farklı özellikler taşıdığı kadar, aynı zamanda diğer devletlere benzeyen asgari koşullara ya da kamusal örgütlenmelere sahip olmak durumundadırlar. Bu çerçevede devletlerin kamuoyuna açık kamusal örgütleri olduğu gibi, aynı zamanda devlet sisteminin düşünce temelini temsil eden ideolojik kamu kurumlarına da sahip olmaları gerekmektedir. Tarih ve coğrafya bilimlerinin içinden çıkarak devletleşme şansını elde eden siyasal yapılanmaların, sonsuza kadar özelliklerini ve yapılanma modellerini korurken, sadece kaba kuvvete dayanan maddi yapılara değil ama aynı zamanda, ülke ve devletlerin özelliklerine göre gündeme gelen devletin ideolojik aygıtlarına da sahip olmaları gerekmektedir. Her devletin içinden çıktığı bölgelerin özelliklerine ve koşullarına göre biçim kazanan devletlerin ideolojik kurumları üzerlerine düşen  görevleri yerine getirirken, toplumların egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda yönetilmelerini sağlayan  siyasal sistemin temel dayanak noktasını oluşturan güçlü toplum katmanlarının etkilerini yansıtan devletin ideolojik aygıtları üzerinden kamuoyu tartışmalarına müdahale ederek ülke güvenliğini  kendi elleri ile koruyabilmeleri gereksinmesinin toplumun gerekli adımları atmasıyla birlikte güvence altına alınabilmeleri sağlanabilmektedir. Bir toplumun içinde bulunan çeşitli sosyal sınıf ya da katmanların öne geçmesiyle birlikte başlayan süreçte, sınıf çatışmaları görüldüğü için her devlet bu gibi durumları önlemek ya da kontrol altına alabilmek için egemen sınıfların ya da toplum kesimlerinin kendi devletlerinin rakip devletlere karşı korunabilmesi hedefini gerçekleştirme doğrultusunda harekete geçebildikleri görülmektedir. Devletlerin kendi toplumlarının içine doğru örgütsel bir derinliğe kaymaları durumunda her devletin ideolojik aygıtları ortaya çıkarak, devlet ve kamu düzenini tehdit eden saldırılara karşı kendini koruma görevlerini yerine getirmektedirler. Bu tür sorunların aşılmasında ideolojik aygıtlar devletlere kendini koruma ve savunma haklarını vermektedir.

                Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında yer alan Türk Ocakları ile birlikte, daha sonraki aşamada toplum devletin modeline göre yeniden yapılandırırken, Atatürk tarafından kurulmuş olan Halkevleri ile birlikte Millet Mektepleri ve de Köy Enstitüleri gibi örgütlenmelerin yeni kurulmakta olan devletin ideolojik kurumları olarak, devreye girdikleri ve kurucu irade tarafından da sorunların aşılabilmesine katkı sağladıkları anlaşılmaktadır. Türk milleti yaratılırken Millet Mektepleri aracılığı ile millet olmanın esasları ve eğitimi ile birlikte kırsal alanda köylerin canlandırılması sağlanırken, Köy Enstitüleri gibi örgütlenmelerde genç cumhuriyet devletinin öncelik tanıdığı konular olarak ele alınmış ve ülke içindeki sorunların aşılmasında, bunların ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda devreye girmeleri sağlanmıştır. Türk devleti olabilmenin esasları Türk Ocakları yapılanması ile Rusya’da başlayan, İsviçre ve Almanya gibi Avrupa devletlerinde sürdürülen toplantılar dizisi sonucunda bu potansiyelin Osmanlı mirasına sahip çıkan Türkiye Cumhuriyeti’ne yansımasıyla, yurt dışında ön hazırlıkları tamamlanan ulusal bir yapılanma olarak Türk Ocakları tanınmış Türkçülerin bir araya gelmesiyle ikinci Meşrutiyet yıllarında İstanbul’da kurulmuştur. Türk Ocaklarının ülke düzeyine yayılması üzerine imparatorluk sonrasında gündeme getirilen yurt düzeyindeki Türk Ocakları, ulusal kurtuluş savaşının öncüsü ve hazırlayıcısı konumuna gelirken, Türk devletinin kuruluşuna giden ulusal kurtuluş yolunun örgütlü bir biçimde ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Atatürk kurtuluş savaşı sırasında Türk Ocağı kurulan il merkezlerine giderek ve oralarda ulusal kurtuluş mücadelesi doğrultusunda konuşmalar yaparak, Türk ulusunun ülkesi ve devleti ile birlikte toplu bir biçimde kurtuluşunun savaşını vererek, çağdaş dünyaya Türkiye Cumhuriyeti adı altında milli bir devlet kazandırmıştır. Batının önde gelen ulus devletleri emperyalist saldırı ve işgalleri ile Türklüğü tarih sahnesinden silmek üzere harekete geçtikleri aşamada, çok geniş alanlara yayılmış olan Türk toplulukları merkez ülke olan Anadolu yarımadası üzerinde toplanarak batıdan empoze edilen Türklüğü yok etme operasyonuna karşı Türklük üzerinden direnirken, Türk Ocakları aracılığı ile Türklük olgusuna sahip çıkılarak, bunu bütünüyle korumak doğrultusundaki savaş kazanılmıştır.

                Türklerin sırtına bir ateşten gömlek giydirilmek amacıyla Misakı Milli sınırları içinde kurulan Türkiye devletinin toprakları emperyalist saldırılara uğramış ve bu doğrultuda, Türkiye işgal edilerek harita üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti silinmek istenmiştir. Türk Ocaklarının yarattığı ulusal bilinçlenme Türk ulusunun yeniden şahlanarak varlığını koruması ve çağdaş dünya düzeninde hak ettiği onurlu yeri elde etmesine yardımcı olmuştur. Avrupa kıtasının yanında bir ulus devlet kurulurken işe yarayan Türkçülük akımı ve Türk Ocakları örgütlenmesi ulus devletler topluluğu olan Avrupa’nın yanında işe yararken, daha sonraki aşamada gündeme gelen Rus devrimi ve Sovyetler Birliği oluşumu Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı Avrasya coğrafyasını yakın bir baskı altına almasıyla birlikte, Türk devletinin dayandığı ulusal toplum yapılanmasının etnik ve dinsel alt kimlikler üzerinden baskı altına alınması, İngiltere ve Fransa gibi batının önde gelen emperyalist devletlerinin  kendileri ulus devlet olmalarına rağmen Sovyetler Birliğine komşu olan Türkiye coğrafyasında da Osmanlı ahalisinin  halkçılığı esas alan  alt kimlikler üzerinden kendi cumhuriyetlerini kurmaları  gündeme getirilerek, halkçı cumhuriyetçilik akımı Türk dünyası üzerinde genelleştirilerek, böylesine bir yapılanma üzerinden Türkiye toprakları beş ya da altı cumhuriyet olarak Sovyetler Birliği’ne bağlanmak isteniyordu. Bir yanı Avrupa diğer yönü Asya toprakları olan  Türkiye Cumhuriyeti’nin, Sovyet devrimi sonrasında  sahip olduğu ulus devlet yapılanmasını ve de Misakı Milli sınırlarını ortadan kaldırarak, ülkeyi bir çok küçük devletçiklere bölecek bir yapılanmayı önlemek üzere, Atatürk ulus devlet kurgusunun korunmasını gerçekleştirmek üzere  halkçılık esasına dayanan yeni bir örgütlenme aracılığı ile mikro milliyetçilik denen bölücülüğe karşı, halkçılık ve de cumhuriyetçilik ile çözüm geliştirmeye yönelerek, devletin ulusal kurtuluş ve kuruluş aşamaları tamamlandıktan sonra üçüncü aşamada cumhuriyetin kurumlaşması çizgisinde, Türkçülük üzerinden kurduğu ulus devletin küçük ulus devletçiklere bölünmesini önlemek amacıyla cumhuriyetin geleceğe dönük olarak kurumlaştırılacağı üçüncü aşamada Türk Ocakları kapatılarak Halkevleri kurulmuştur.

                Halkevlerinin kuruluşu ile birlikte gündeme getirilen halkçılık ilkesi, aynı etnik kökenden gelenlerin oluşturduğu ulusçuluk ya da ulusalcılık akımlarına farklı etnik kökenden gelen halk kitlelerinin, aynı ülkede beraberlik içinde yaşayabilmeleri ve mikro milliyetçilik akımları düzeyinde ülkeden kopma ya da parçalanma aşamalarına gelmelerini önlemek üzere başvurulmuştur. Atatürk devletin kurucusu olarak ülkenin birlik ve beraberliğine öncelik verirken, kurmuş olduğu Türk cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayabilmesinin yollarını aramıştır. Devrimin üçüncü döneminde Atatürk devletin geleceğe dönük kurumlaşmasını hedeflerken, Dil Kurumu ya da Tarih kurumu gibi geleceğe yönelik kurumsal yapıları kurmaya başladığında bunların isminin başına Türk adını eklemiş ama Türk Ocaklarının da sonraki aşamada Halkevleri’ne dönüşmesini sağlayarak, ülke içindeki etnik grupların arasında kalıcı bir denge oluşturmak üzere yeni bir kurumlaşma oluşumunu başlatmaya yönelmiştir. Devlet ile birlikte ülkede kamu düzeninin kurulması sırasında örgütlenen Dil ve Tarih kurumlarının adlarının başında “Türk” sıfatı ad olarak korunurken, ülke içindeki diğer alt kimliklerin de benzeri bir biçimde  mikro milliyetçilik istedikleri ve bu çizgide kendi etnik isimleri ile anılacak halk cumhuriyetleri arayışı içinde oldukları gündeme gelince, Atatürk devlet ile birlikte kurumların isimlerinin başında “Türk” adını korurken, devletin bir Türk devleti olarak kurulmasına yardımcı olan Türk Ocakları kuruluşunun ismini değiştirerek aynı çatı altında gerçekleştirilmiş olan  ve yurt düzeyindeki devlet ile toplumu bir araya getiren halk örgütlenmesine de Halkevleri adı verilmiştir. Türk Ocaklarına benzer başka alt kimliklerin üst kimlik örgütlenmesine gitmesine izin vermeyerek ve bu doğrultuda ülkedeki Misakı Milli sınırları içinde gerçekleştirilmiş olan üniter, ulusal ve merkezi  bir bütünlükle temsil edilen Türkiye Cumhuriyeti devletinin devleti ile milletini kaynaştırmak üzere  yeni bir yaklaşım, kurumlaşma düzeyinde gündeme getirilerek I920’lerde kurulmuş olan ulus devlet yapılanması, aradan on yılı aşkın bir süre geçtikten sonra I930’lu yıllarda gerçekleştirilen kurumlaşma oluşumu aracılığı ile cumhuriyetin gelecek yüzyıllarda ortaya çıkabilecek yok edici gelişmelere karşı bir önlem olarak ulus devlet ile halkçı cumhuriyetçilik ile bütünleştirilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede Türk Ocakları Halkevlerine dönüştürülürken, Osmanlı ahalisinden geride kalan ve kendisini Türk olarak görmeyen halk kitleleri halkçılık esasına dayanan bir cumhuriyetin eşit haklara sahip olan vatandaşları konumuna getirilerek uluslaştırılan Türk toplumunun iç çatışmalara kayması önlenmiştir.

                Sovyetler Birliği içinde yer alan küçük halk cumhuriyetlerinin bir benzeri olarak Orta Doğu’daki Arap topraklarında  küçük İsrail’in kurulmasına giden yol açılınca ve de merkezi coğrafyada Büyük İsrail Federasyonunun kurulmasına giden gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme getirilince, benzeri bir mikro milliyetçi bir yapılanma Sovyetler Birliği adını almış olan mega devlet yapılanması  üzerinden ileri sürülmeye başlanınca, Orta Doğu bölgesinde geleceğe yönelen Büyük İsrail tipinde bir Federasyon yapısında yeni bir bölgesel büyük  devletin çok büyük oranda yeni bir emperyalizm olarak öne çıkarılmasını önlemek amacıyla, Atatürk kendi kurmuş olduğu ulus devleti sonuna kadar koruyabilme yolunda mücadele etmiştir. Atatürk önce kurtuluş savaşını kazanarak ulus devletin yolunu açmış, ikinci aşamada ise çağdaş bir yapılanma içinde örgütleyerek kurmuş, üçüncü aşamada ise geleceğe dönük bir kurumlaşmayı gündeme getirdiği noktada ise dünya konjonktürü ile Asya’nın kuzeyinde Sovyetler Birliği üzerinden, ya da Asya’nın güneyindeki Orta Doğu bölgesinde ise var olan ulus devletleri parçalayarak oluşturulacak mikro milliyetçi eyalet yapılanmaları üzerinden, Atlantikçi emperyalist devletlerin  Büyük İsrail, Büyük Orta Doğu ya da Yakın Doğu Konfederasyonları  projeleri aracılığı ile merkezi coğrafyanın merkezi devletini parçalamalarına izin vermemek ile her türlü emperyal müdahalelere rağmen bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar var olabilmesi hedeflenirken, Atatürk iç savaş ya da bölgesel çatışmalara doğru gidebilecek siyasal gelişmeleri önlemek ve de ülke içindeki halk kitlelerinin  güçlü bir siyasal entegrasyonunu sağlamak üzere, ulusçuluk ilkesinin getirdiği ulus devletin  yanı sıra halkçılık ilkesinin de anayasal bir kural haline getirilmesiyle, halkçı bir cumhuriyet rejimi kurulmuştur. Atatürk modeli devlet, ulus devlet ve halkçı cumhuriyet kaynaşması ile kurulmuştur.

                Cumhuriyetin üçüncü aşamasında geleceğe dönük kurumlaşma aşamasına gelinmiş ve bu doğrultuda, Atatürk Türkiye modeli devleti sentezci bir yaklaşım içerisinde kurarak, yoluna devam etmiştir. Türk devletinin kuruluşu aşamasında dayanak noktası olarak Türk Ocakları örgütlenmesi yeterli bir yapılanma olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki, kuruluş aşaması tamamlandıktan sonra devlet yapısının çökmemesi ya da tasfiye edilmesi gibi bir emperyalist maceraya Türkiye Cumhuriyeti’nin sürüklenmemesi için, kurulmuş olan devlet düzeninin hem devamlılığının sağlanması hem de bu devlet modelinin, cumhuriyetin sonsuza kadar sürmesi çizgisinde kurumlaşmasının adımları Atatürk’ün son döneminde atılmıştır. Atatürk Sovyetler Birliği  gibi ulusalcı ve dinci olmayan farklı bir siyasal  yapılanmanın ağır baskıları altında, böyle bir büyük yapılanmanın bir gerçek olduğunu ve Türk dünyasının böylesine bir büyük siyasal yapının Türk ve İslam dünyalarının tepesinde bir hegemonya merkezi olarak kurulduğunu konuşmalarında dile getirdiği gibi, yakın gelecekte Türklerin tarihin her döneminde devlet kurduğu topraklar üzerinde gene eskisi gibi bağımsız devlet yapılarının çatısı altında yeniden özgür siyasal düzenler kurabileceğini, özellikle cumhuriyetin onuncu yılı nedeniyle yapmış olduğu konuşmalarında Türk ulusunun gelecekteki kuşaklarına bir hedef olarak belirtmiştir. Bir dünya ihtilali ile kurulmuş olan Sovyetler Birliği’nin Türk ve İslam dünyalarının yanı başında  bir büyük baskı düzeni getiren modelinin kalıcı olamayacağını her fırsatta vurgulamaktan kaçınmayan Atatürk, hem komünizme giden yolda sosyalist hareketleri izleyerek, halkçı cumhuriyet deneylerini incelemeye çalışmış hem de batı dünyasındaki yeni gelişmelerin ulus devletleri nasıl etkilemekte olduğunu yakından izleyerek Türkiye için değerlendirmeler yaparak, doğu ve batı dünyaları arasında sıkışıp kalan Türk devletinin geleceğini güvence altına alarak kurumsal bir model oluşturacak bir biçimde yönlendirilmesi için Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih kurumlarını oluşturarak kurumsallaşma çalışmalarını kesin ve kalıcı  bir çizgide örgütlemeye çaba göstermiştir.

                Ulusal kurtuluş savaşı sırasındaki anti-emperyalist tavır Atatürk’ün kararlı tutumu sayesinde devletin kuruluşu aşamasında da sürdürülürken, ülkenin tepesindeki büyük çatıyı oluşturan Sovyetler Birliği’nin yeni bir emperyalist merkez olmaya yönelmesi aşamasında, Türk devletinin anti-emperyal bir çizgide tam bağımsız bir devlet olarak varlığını koruyabilmesi açısından, geleceğe dönük kurumlaşmanın adımları kararlı bir siyasal yaklaşım çerçevesinde birbiri ardı sıra atılarak, gelecekte geri adım atılabilecek hassas konularda koruyucu bir duvarı  oluşturulmaya çalışılmıştır. Dışa dönük yapılanma içinde uluslararası hukuka göre davranılırken, içe dönük yapılanmada ise ulus devlet çatısı altında daha katı bir milliyetçiliğe kayılmaması için Türk Ocaklarından Halkevlerine geçiş aşaması kurumlaşmanın temeli olarak gerçekleştirilmiştir. Devlet yapısı ulusal olmasına rağmen, katı bir milliyetçi gelişmenin ülkeyi alt kimlikler çatışmasına götürebileceği endişesi halk kavramına dayanan halkçılık anlayışının devreye sokulmasını gündeme getirmiştir. Ulus kavramının benzerlikler üzerinden tam anlamıyla bir ülkesel entegrasyonu ifade etmesi beraberinde bir de uluslaşma sürecini gündeme getirmiştir. Avrupa ülkelerinde ulus devletlerin dünya sahnesine çıkmasını sağlayan uluslaşma süreçleri, iki yüz yılı aşkın bir zaman dilimi içinde Avrupa kıtasının ulus devletlerini çağdaş uluslar ailesinin içine dahil ederken, Atatürk genç Türkiye Cumhuriyeti’nin de böylesine bir hedefe yönelerek çağdaş dünyanın içinde yer alacağını her zaman için dile getirmiştir. Ne var ki, batı ülkelerinde iki yüz yıllık uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşen ulusal yapılanmalara benzer bir devlet modeli, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu sırasında yirmi yıllık daha küçük bir zaman dilimi içinde Türk devriminin öncü kadrosu tarafından tamamlanmaya çalışılmış ama uluslararası konjonktürün getirdiği baskılar ve iki büyük dünya savaşının uluslararası alanda büyük tahribatlar meydana getirmesi yüzünden  bu kadar kısa bir zaman içinde batı tipi ulus devlet modeli kurulabilmiştir. Ne var ki, cumhuriyetin kurucu önderi Atatürk’ün ömrünün kısa olması yüzünden devlet modelinin tam olarak kurumlaşması sağlanamamış ve bu yüzden de Osmanlı döneminden geride kalan ahali içinde farklı alt kimliklere sahip kişiler bütünüyle uluslaşamadıkları için, Atatürk kurmuş olduğu ulus devletin  içe dönük halkçı girişimler üzerinden entegrasyonunun tamamlanmasına dikkatli bir biçimde öncelik vermiştir.

                Halkevleri böylesine bir kurumlaşma çabasının biçimlenen örgütü olarak tarih sahnesine çıkarken yoğun araştırma ve incelemeler yapılmıştır. Atatürk son döneminde kurumlaşmaya yönelik çalışmalarını sürdürürken, sadece devlet kurucusu olarak hareket etmemiş ama aynı zamanda bir ulusun ortaya çıkmasını sağlayacak millet kurucusu olarak da hareket etmiştir. Bu nedenle bir ulusun tarih sahnesine çıkması sırasında dayanak noktası olan dil ve tarih alanlarında devletin dışında sivil bir kurumlaşmaya ağırlık vermiştir. Benzeri bir çalışmayı Türk Coğrafya Kurumu ile Türk Hukuk Kurumu gibi diğer alanlarda da Atatürk sonrasında kurumlaşma atılımları, her alanda sürdürülerek cumhuriyet devriminin her alanda kalıcı bir kurumsallaşma yolu ile istikrarlı bir biçimde geleceğe yönelmesi hedeflenmiştir. Siyasal alanda her dönemde çeşitli yenilikler gündeme gelebilmekte ve bu gibi değişken durumların istikrarsızlık yaratması yüzünden bazen devrimci atılımların kısa bir süre sonra karşı devrimci gelişmeler ile karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Bu çerçevede kısa ömürlü olan çeşitli devrimci adımların bir süre sonra tamamen tersi yönde bir karşı devrim saldırılarına direnemeyerek, ortadan kalkma gibi olumsuz bir dönüşüm devreye girebilmektedir. Türkiye’de Atatürk’ün öldüğü gün karşı devrimci dönemin başladığını öne süren bilimsel çalışmalar kamuoyu önünde gündeme   getirilerek tartışılırken, kurumlaşma aşaması öncesindeki Türk Ocaklarının kapanması ile Halkevleri düzenine geçişin ilk adımları atılmıştır. Asya gibi doğu dünyasının merkezi üzerinde Avrupa tipi bir batılı devlet modeli kurabilmek son derece zor olmuş ve kurtuluş ile kuruluş gibi ilk iki aşamada  başarılı olan Kemalist devrim gene Atatürk’ün başlattığı üçüncü aşamadaki kurumlaşma aşamasında sarsıntılar geçirmiş ve karşı devrimci girişimler Atatürk sonrası dönemde devreye girerek, kurucu önder Atatürk’ün bir büyük sentez girişimi ile geliştirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti devletini zora sokarak devrimin temel ilkelerinden ödün verilmesi yoluna  sapılmıştır. Kendi temel ilkelerine doğru dürüst sahip çıkamayan Kemalist devrim yirminci yüzyılın ikinci yarısına girerken başlatılan askeri darbeler aracılığı ile, kendine özgü bir model ile kurulmuş olan Atatürk cumhuriyetinin, kurumlaşmasının tamamlanamaması yüzünden o dönemin geride kalması gibi olumsuz bir durumun ortaya çıkmasına giden yol açılmıştır.

                Dünyanın doğusunda batı tipi bir devlet kurmanın zorluklarını iyi bilen Atatürk, Türk Ocaklarından Halkevlerine geçiş yaparken karşı devrimci saldırı ya da girişimler ile karşı karşıya kalınacağını iyi bilerek kurumlaşmanın adımlarını atarken, Kemalist devrim için koruyucu bir şemsiyeyi Halkevlerinin kuruluşu ile oluşturuyordu. Böylece alt kimlikler çatışması kışkırtılarak ülkenin küçük küçük ulus devletlere bölünmesi gibi olumsuz bir duruma halkçılık ilkesi benimsenerek izin verilmiyordu. Laiklik ilkesi sayesinde ülkede din dışı çağdaş bir yönetim oluşturulurken, farklı dinlere mensup olan toplulukların tıpkı imparatorluk döneminde olduğu gibi beraberce ve birlikte yaşam düzenleri içinde yaşayabilmelerinin temelleri atılıyordu. Halkçılık ilkesi milliyetçilik üzerinden kurulmuş olan ulus devletin varlığını da hassas dengeler içinde güvence altına alıyordu. Fransız devriminin laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkeleri, Sovyet devriminin devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkelerinin anayasa ve yasalarda yer almasıyla birlikte doğu ve batı dengeleri ülkede yeniden kurulurken, Halkevleri devrimlerin bekçiliğine soyunan Türk halkının altında toplandığı Atatürk evleri konumuna gelerek, karşı devrimci girişimlere karşı Kemalist devrimin hem koruyuculuğu hem de geleceğe dönük güvenli yapılandırılmasının toplum merkezleri olarak yeni bir misyon üstleniyordu. Bir Fransız filozofun geliştirmiş olduğu devletin ideolojik aygıtları teorisi üzerinden konuya bakıldığında, Türk devletinin kurtuluş ve kuruluş aşamalarında Türk Ocaklarının devletin biçimlenmesine yardımcı olan bir ideolojik kurum olarak öne çıktığı görülmektedir. Devrimin üçüncü adımı olan kurumlaşma aşamasına gelindiğinde, Atatürk’ün organize ettiği halkçı cumhuriyet modeli devrimin kalıcı bir biçimde kurumlaştırılması açısından yararlı olduğu ve bu nedenle de Atatürk devrimini tümüyle ortadan kaldıracak bir karşı devrimin bütünüyle etkinlik sağlayamadığı görülmüştür. Halkevleri devrimin halk okulları olarak her dönemde kendisinden beklenen toplumsal ve kültürel görevleri, cumhuriyetçi bir misyonun gerekleri olarak yerine getirmiştir.

                 Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken, Atatürk devriminin örgütü olan Halkevleri bugünün Türkiye’sinde demokratik kitle örgütleri arasında yer alarak, ülkedeki geçmişten gelen siyasal yapılanmanın sivilleşmeye doğru bir yöne kanalize edilmesi doğrultusunda çalışmalarını sosyal ve kültürel alanda sürdürmektedir. Atatürk devrimlerinin bir örgütü olan Halkevleri devrimin kurumlaşması döneminde, Türk Dil ve Tarih Kurumları ile birlikte Atatürk ideallerinin gerçekleşmesi çizgisinde misyonunu her aşamada yerine getirmeye çalışmaktadır. Türk devletinin farklı koşullardan gelen bugünkü yapılanmasının temelinde yer alan Halkevleri, bir anlamda devletin ideolojik aygıtı olarak da görülebilmektedir. Özellikle batı dünyasından gelen liberal kesimlerin Halkevlerini açıkça Kemalist rejimin ideolojik kurumları olduğunu öne sürmesi ve bu doğrultuda sürekli olarak yayınlar ve suçlamaları kamuoyu önüne getirmesi yüzünden, batı emperyalizminin Atatürk Türkiye’sinden hıncını, Halkevlerinin kapatılmasına ve bu doğrultuda suçlanarak toplumsal etkinliklerinin kaldırılması  üzerine ara rejimlerde ve askeri yönetimler sırasında bu örgüt suçlanarak yargılanmış ve kapatılarak Atatürk devriminin kaleleri konumundaki Halkevlerinin, Türkiye’nin geleceğinde etkili rol oynamasının önü kesilmek istenmiştir. Atatürk ve devrimin öncü kadrosu Halkevlerini kurarken ve daha sonraki dönemlerde çalışmalarını yönlendirirken cumhuriyetin temel ilkelerine uygun düşen bir devlet modelinin oturtulması için çok çaba harcanmış ve bunların sonucunda da ülkenin bütün kentlerinde Halkevi şubeleri açılmış ve bunlara bağlı olarak da beş binden fazla  köyde de Halk Odaları kurulmuştur .Kemalist devrimin son aşamasında geliştirilen Halkevlerinin kuruluşu sırasında  batı Avrupa ülkelerindeki benzer durumlar ve örgütler incelenerek yararlanılmıştır. Almanya’daki halk yüksek okulları, Çek Cumhuriyeti’ndeki Sokol adını taşıyan halk okulları ile Danimarka’daki halk eğitimi kurumları dikkate alınarak, Türkiye için yeni bir yaygın eğitim modeli bir sentez çalışması ile geliştirilmiştir. Halkevleri 1930’lu yılların ürünü olarak Türk toplumunu yeniden yapılandırırken, 1940 ‘lı yıllarda ikinci dünya savaşı sırasında, Köy Enstitüleri daha ileri ve halkçı bir eğitim modeli olarak Kemalist cumhuriyetin öne çıkardığı bir uygulama olarak tarih içindeki yerini almıştır.

                Atatürk cumhuriyet devriminin üçüncü aşamasında Halkevlerini kurarak toplumsal devrimi millet ve devletle bütünleştirerek ortaya diğer ülkelerden çok farklı bir devlet  modeli  koymuştur. Sosyalist Sovyetler Birliği ile Siyonist İsrail arasında kalan bölgede yeni bir tampon devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetini diğerlerinden farklı kılan  model olarak, Rusya’daki Sovyetler ile birlikte İsrail’de gündeme getirilen, Kibutz’lar arasında kalan  ama her ikisine de benzemeyen bir toplumsal yapılanma, Halkevleri üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmış ama ikinci dünya savaşı sonrasında gündeme gelen uluslararası karışıklık ortamında bu konuda istendiği gibi bir sonuç alınamamıştır. Orta çağ Avrupa’sında görülen derebeylik sisteminin devletin farklı modeli olarak gündeme getirilmesi, Halkevleri gibi Avrupa tipi bir bölgesel toplum kurumlaşması olarak devrimin tabana inerek halk kitleleri ile bütünleşmesi açısından olumlu yansımalar getirmiştir. Halkevleri devrim döneminin sonlarında gündeme gelirken, devletin farklı bir model olarak gündeme getirilmesinde temel dayanak noktası olmuştur. Cumhuriyetin kurucuları tarafından böylesine bir model istendiği için rejimin toplumsal tabanını, Halkevleri aracılığı ile güçlendirerek halkçı cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Sosyal ve kültürel çalışmaları ile Türk toplumunu çağdaş dünyaya açan ve hayatta en gerçek yol gösterici olarak bilim ile kültürü seçen bir devrimci iktidarın uluslararası alandaki gelişmeler ve yaşanan konjonktürün etkileri ile farklı bir devlet modeli Türkiye’de gündeme getirilirken, ülkede huzur ve istikrar sağlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı devletinin son döneminde ortaya çıkan isyan ve başkaldırıların ortadan kaldırılması doğrultusunda, Türkiye ulus devletini halkçı cumhuriyet yaklaşımı ile bütünleştirerek geleceğini güvence altına alabilmenin arayışı içinde olmuştur. Bu nedenle de her türlü saldırı ve haksızlığa karşı Türk devleti kendi, özgün modeline dayanarak kendisini korumuş ve kendi modelini güçlendirerek bölgedeki Türk ve İslam devletlerine emsal olabilecek farklı bir modeli deneyler sonucunda geliştirmiştir. Türkiye bu tür olayları fazlasıyla yaşayarak bugünlere geldiği için hiç kimse devrimci atılımların önünü kesememiştir.

                Parantez kavramı iki büyük dünya savaşı arasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlamak için kullanılmış bir kavramdır. Bu makalenin başlığında yer alan parantez kavramı aslında Türk devleti için kullanılmış olan bir kavramdır. Yedi yüzyıllık bir imparatorluk sonrasında çöken Osmanlı devletinin merkezi alanında çağdaş bir ulus devletin kurulması, batılıları ve batıcıları çok şaşırtmış ve hiçbir biçimde Türklere  yakıştıramadıkları çağdaş bir cumhuriyet devletinin temel siyasal yapılanmasını, yeni kurulan Türk devletinin kullanmasını geçici  bir parantez olarak gördüklerini söyleyen batılılara karşı, Türk devleti  bir parantez olmadığını ve çağdaş bir devlet olma hedefi çizgisinde  kesin kararlı olduğunu, köklü bir devrim yaparak ve  bu devrimi daha sonraki aşamada kurumlaştırarak ve batı emperyalizminin saldırılarına karşı kurumsal bir devamlılık içinde olacağını açıkça dile getirerek, hiçbir biçimde parantez kavramına yakın durmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşayacağını her fırsatta dile getiren kurucu önder Mustafa Kemal, böylesine büyük bir iddiayı taşıyacak derecede güçlü bir devlet yapılanmasını süreklilik içinde hazırlarken, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının geçici olduğu söylenen parantezi kapatma gibi bir kavramsal yaklaşım Atatürk’ün sonsuzluk arayan tutumu çerçevesinde anlamsız kalmaktadır. Kemalist rejim Atatürk ilkelerine uygun bir biçimde kurumlaşırken, gelip geçici parantezler olgusunu ortadan kaldıracak bir biçimde güçlenebilmenin çabası içinde olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına girerken arkasında bıraktığı yüz yıllık zaman diliminin getirdiklerini iyi değerlendirerek genel bir sonuca varmak durumundadır. Böylesine bir tutum ile devletler ya da örgütler için kesin karara varılabilir.

                 Parantez kavramını devletler ya da siyasal rejimler açısından ele alarak incelemek mümkün olduğu gibi, aynı zamanda böylesine bir parantez kavramının devletlere paralel olarak oluşturulan kamu kurumları içinde kullanılması mümkündür. Halkevlerinin şimdiye kadar süren etkinlikleri zaman zaman durdurulacak bir biçimde ele alınarak incelenirken, bu kuruluşların kurulması için belirli makamlar tarafından izin ya da onay verilmesi gündeme getirilebilmektedir. Halkevleri Demokrat Partinin iktidara gelmesi ile ve 12 Eylül Nato darbesi sırasında, cumhuriyet tarihi içinde iki kez kapatılmış ama daha sonraki gelişmelerin getirdiği özgürlükçü ortam çerçevesinde bu Atatürk kuruluşları yeniden açılarak eğitim ve kültür çalışmalarını sürdürebilmişlerdir. Türkiye üzerinde etkili olan batılı emperyalist devletlerin baskıları ile her dönemde kapatılmaya çalışılan Halkevleri örgütü, ara rejimler sırasında karşılaştığı haksız ve hukuk dışı tutumların hedefi olarak zorlansa da iyi yetişmiş kadroların devreye girerek gerçekleri ortaya koymaları ile Halkevleri bir cumhuriyet kurumu olarak varlığını sürdürebilme şansını elde etmektedir. Devletler için kullanılan parantez kavramının Halkevleri gibi demokratik kitle kuruluşları ya da devletlerin kendi modellerine uygun olarak ele alınarak incelenmesiyle, Atatürk’ün devlet modeli açıklığa kavuşabilir. Devletlerin varlıklarına karşı tehdit oluşturan parantez suçlamaları aynı zamanda Halkevleri gibi kamu kurumları ya da demokratik kitle kuruluşları için de kullanılabilmektedir. Ne var ki, bu gibi durumlarda gündeme getirilen parantez suçlamalarının gerçeklere oturmadığı bir noktada, parantez iddiaları sonuçsuz kalarak tartışmaların dışına düşmektedir. Devletin ideolojik kurumları ile birlikte genel gidişe ters düşen parantez kurumlar olarak da öne çıkarılan Halkevlerinin, sürekli olarak kapatılmak istenmesi batı emperyalizminin talepleri doğrultusunda gündeme gelmektedir. Türkiye’de Halkevleri ile birlikte Köy Enstitülerinin de kapanması istenirken, gene batının malum emperyalist devletleri Türk halkının geleceğini baskı altına almaktadırlar. Sol kuruluşlar olarak tanımlanın her iki kamu yararına kuruluşun ülkenin geleceği için yoğun çalışmalar yürütürken, haksız suçlamalarla hedef haline getirilmeleri ülkede var olan hukuk devleti düzeninin yürürlükten kaldırılmasına giden yolu açmaktadır. Her on senede Atlantikçi ya da Siyonist darbe senaryolarının askeri yönetim kurması, Halkevleri gibi halk örgütlerinin yargılanacağı ya da cezalandırılacağı bazı aşamaları öne çıkarmaktadır. Devletler gibi örgütlerin de sonsuzluk arayışı içinde olduğu bir dava platformunda, var olan kuruluşlara yönelik suçlamalar fazla yargılama yapılmadan ele alınarak karara bağlanırken, devletler için de uluslararası alandaki kazanılmış haklarının kaldırılmasını zamanla gündeme getirebilmektedir.

                Atatürk bir ulus devlet kurarken Osmanlıcılığın ya da İslamcılığın yetersiz kaldığını tıpkı Yusuf Akçora’nın Üç Tarzı Siyaset isimli kitabında ileri sürdüğü ve dile getirdiği gibi bir ulusal kimliği benimseyerek, o kimliğin varlığı ve doğruluğu çizgisinde yeni bir açılım yapılmasını görüyordu. Ulusal kurtuluş savaşı dönemine bakıldığı zaman, ülkeyi işgal eden batılı emperyalistlere karşı var olan Kuvayı Milliye kuvvetleri ile karşı çıkılıyor ve düşman birlikleri Misakı Milli sınırları dışına doğru geri gönderilirken, gerçek anlamda bir ulusal kurtuluş savaşı veriliyordu. Ulusal bir kurtuluş savaşı savunması üzerinden İmparatorluk toprakları üzerinde bir ulusal toplum oluşumu daha henüz o aşamada ortaya çıkmamıştı. İmparatorlukların bittiği bir aşamaya gelinmesine ve Osmanlı coğrafyasında birçok cephede batılı ülkelerin işgal girişimleri ve bu gibi gelişmelere karşı, Osmanlı ahalisinin savunma savaşlarının birbiri ardı sıra gündeme geldiği görülmektedir. Bir yandan dünya imparatorluğuna soyunan İngiltere ve Fransa gibi batının önde gelen büyük devletlerinin merkezi coğrafyayı işgal girişimleri ve diğer yandan da orta dünyanın her bölgesinde eskiden beri var olan Osmanlı topraklarında ortaya çıkan alt kimlikli milliyetçilik isyanları birbiri ardı sıra tarih sahnesine giriyorlardı. Burada ilk aşamada batı dünyasının emperyalist saldırılarına karşı, bu gibi haksız ve işgalci hareketlere karşı birinci aşamada kurtuluş arayışı öne çıkıyordu. Bu ilk aşamada ulusal bir güç birliği zorunlu hale gelince, emperyalizme karşı ulus devleti gerçekleştirecek olan Kuvayı Milliye akımı işgalcilere karşı ulusal çizgide karşı çıkarak direnenlerin öncülüğünde kuruluyordu. Dış düşmana karşı iç devletin ve imparatorluk sonrasında geride kalan halk kitlelerinin emperyalizme karşı çıkarak direnmesi, o dönemde hem devletler arası hem de ideolojiler arasında büyük çekişmelere neden oluyordu. Yirminci yüzyılın başlarında imparatorluklar sonrasında dünya yeni bir düzene doğru yol alırken önce geçmişten gelen devletler arası çekişmeler tarihin yeni sayfalarını dolduruyor, daha sonrada yeni bir dünya düzeninin dayanacağı ilkeler aranırken geçmişten gelen devrimlerin uzantısı olarak ideolojiler öne çıkıyordu.

                İnsanlığın dünya kıtalarına yayılma döneminin uzantısı olan imparatorluk devletleri geride bırakılırken üç yüz yıla yaklaşan son dönemde, belirli toprak parçaları ya da ülkelerde birlikte yaşamaktan gelen birlikteliklerinin geliştirdiği ulusal kültür yapılanmaları aracılığı ile ulus devletler tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlardı. Ulus devletlere geçilirken imparatorluklar parçalanıyor ve bunun sonucunda da daha küçük ve orta boy ulus devlet yapılanmaları öne çıkıyordu. Milliyetçilik hareketleri dünyanın her bölgesinde ulus devlet oluşumlarına uygun bir zemin hazırlarken, imparatorluk kimliği ya da din anlayışı üzerinden yeni bir ulus yaratmak, ya da siyasal gündeme gelen eskisinden farklı kimliklerin belirli bölgelere yayılarak sınırları belirlenmiş ülkelerde devlet kurmaları birbirini izleyen gelişmeler sayesinde dünya haritasında önemli bir değişimi gündeme getiriyordu. Osmanlı kavramının yetersiz kaldığı, İslam kavramının değişik etnik toplulukları bir ulus haline dönüştüremediği aşamada, yeni kurulmakta olan Anadolu devletini çevreleyecek sınır bölgelerde yaşamakta olan halk kitleleri içinde en yoğun kimlik olarak Türklük olgusunun önem kazandığı ve bu nedenle hem Orta ve Kuzey Asya, hem de Avrupa topraklarında yaşamakta olan  halk toplulukları içinde genişlik kazanan Türklük olgusunun, Türk milleti oluşumuna doğru yöneldiği  ulusal kurtuluş çizgisinin Kuvayı Milliye önderlerinin dikkatini çekmesiyle birlikte, Türkçülük akımı yeni Türk devletinin siyasal kimliğini temsil eden bir kavram olarak öne çıkmış ve Türkiye halkının siyasal temsilcilerinden oluşan Büyük Millet Meclisine siyasal bir isim olarak bu doğrultuda “Türkiye” kavramı benimsenmiştir. Batı emperyalizminin Osmanlı imparatorluğunu yıkarak ve ortadan kaldırarak düşündüğü merkezi coğrafyada eyaletlere dayanan çok uluslu bir bölgesel konfederasyon peşinde koşması yüzünden yerel direnişler savaşın yayılmasına yol açıyor ve farklı cephelerde birbirinden ayrı ulusal yapılanmaların kendiliğinden gündeme geldiği görülmekteydi. İşte cumhuriyetin ilk aşaması olarak öne çıkan ulusal kurtuluş mücadelesi bu aşamada verilerek tamamlanıyordu. Orta Asya üzerinden gelen Avrasya birikiminin de Sovyetler Birliği oluşumu ile devreye girmesi üzerine ulusal kurtuluş savaşı sırasında devletin kurulmasını sağlayan TBMM resmen Ankara’da ilan ediliyordu.

                Parantez kavramı aslında Türkiye Cumhuriyeti açısından ortaya atılmış bir sözcüktür. Önceden hazırlanmış plan ve programlar doğrultusunda imparatorluk sonrasında çok kültürlü ve küçük eyaletlerden oluşacak bir büyük konfederasyonu hedefleyen Düveli Muazzama oluşumu, yeni bir dünya yapılanması aracılığı ile orta dünya alanındaki her türlü siyasal yapı ve kalıntıları temizlemek üzere harekete geçiyordu. Burada emperyalist bir kural ortaya konuluyor ve bu doğrultuda orta çağ kalıntısı olarak görülen Osmanlı devleti, Türklerin ve Osmanlıların yaşadıkları topraklar üzerinden süpürülmek isteniyordu. Emperyalistlerin orduları Osmanlı ülkesine girerek ve Osmanlı topraklarında var olan eski devlet düzenini yıkarak yeni bir dünya düzeni oluşturmaya çalışırken, eski bir Türk devleti olan Osmanlı devletine saldırarak, yeni bir orta dünya imparatorluğunu batı hegemonyası içinde gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. İşte her şeyin bittiği o aşamada bir Osmanlı subayı olarak Kuvayı Milliye örgütlenmesinin başına geçen Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizmin plan ve programlarını bozarak, bunlara karşı kurulmak istenen Türk ulusunun var olma projesi anlamında Türkiye Cumhuriyeti projesini yavaş yavaş uygulama alanına getiriyorlardı. Kuvayı Milliye kuvvetleri Misakı Milli sınırları içinde her yerde harekete geçerek, ulusal bir toplu direnişin yansımalarını savaş cephelerine taşıyorlardı. Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail veya Yakın Doğu Konfederasyonu gibi büyük alanlara yayılmış bir federasyon devleti İstanbul merkezli olarak oluşturulmak isteniyordu. Böylesine bir yeniden yapılanma batı emperyalizminin ana hedefi olarak ortaya konuluyor ve hızlı bir biçimde projeler hayata geçilerek Türk ulusu ve devleti dünya haritası üzerinden silinmeye çalışılıyordu. Onların bu planları ve uyguladıkları hareket tarzı kesin olarak hedefe taşınmak istenirken Osmanlı devletinin kurucu unsuru olan Türkler yok farz edilerek bütün merkezi alan ele geçirilerek, yeni dünya devleti merkezi bölgenin merkezi konuma sahip olduğu bir büyük devlet yapılanmasıyla birlikte batı emperyalizminin eline geçmesi amaçlanıyordu.

                Ulusal kurtuluş savaşı sırasında saldırı, işgal ve yıkım kural, geçmişten gelen yapının dönüştürülmesi ya da yenilenerek yapılanması emperyalistler tarafından istisna olarak görülüyordu. Bu çerçevede Osmanlılar ve Türkler için hiçbir gelecek şansı tanınmıyor, topları ve tüfekleri ile bütün emperyalist güçler merkezi alana saldırırken, devleti tasfiye hedefi çizgisinde Türk topluluklarının başka ülkelere gönderilmesi gibi var olan hukuk düzenini bozacak çeşitli girişimlere kalkışıyorlardı. Emperyalizm daha önceden hazırlayarak uygulama alanına getirmiş olduğu plan ve projelerinden vazgeçmeyerek bunları sonuna kadar bastırarak gerçekleştirmeye çalıştığı için, Birinci Dünya Savaşının Osmanlı cephesindeki gelişmeler bütünüyle daha önceden belirlenmiş kurallara uygun bir biçimde siyasal gündeme getiriliyordu. Burada Düveli Muazzama adı verilen o büyük dünya devleti oluşumunun giderek artan baskı ve saldırılarına karşı var olma ya da yok olma derecesinde ciddi bir savaş verilirken, kurallar ana esaslar olarak sonuna kadar geçerliliğini korumakta, ama böylesine bir duruma ters düşebilecek kural dışı ya da beklenmeyen gelişmeler istisna durumları olarak izlenerek değerlendirilmeye çalışılıyordu. İstisnaların kaideleri bozmayacağına dair var olan inanç çizgisinde birbiri ardı sıra çok fazla istisnai durumun ortaya çıkmaması amacıyla ve daha önceki hazırlıkların istisnai durumlar çerçevesinde geçerliliğini sağlamak üzere, kural dışı olaylar ve gelişmelerin  gelip geçici istisnai görünümlerin korunması  için istisnai açılımlar ya da değerlendirmeler yapılarak  daha önceden görülemeyen siyasal gelişmeler karşısında hiçbir şeyden vazgeçmeyerek, birbirini izleyen istisnai durumların daha da artarak bir karşı program oluşumuna gidebilecek gelişmelere karşı çıkmak üzere, tüm istisnai durumları çatısı altına alarak kapsayacak bir yeni büyük oluşumun devreye girmesi için  gelinmiş olan yeni aşamadaki koşullar yakından izlenerek  ve ana fikir ile buna dayanan  projelerden vazgeçmeyerek bir parantez aşamasına gelinmesine karar verilebilir, ya da böyle bir durumun ortaya çıktığı ileri sürülerek hedefe varma sürecinde geri dönülmemek üzere yeni koşul ve durumları dikkate alabilecek toplu bir esneklik anlamında parantez açılmasına karar verilebilirdi. Böyle bir durum siyasal koşullar arasında yeni ortaya çıkan dengelere göre de karara bağlanabilir zorluklar ya da problemlerin aşılması çizgisinde de hedeften kopmamak üzere parantez açılabilirdi.

                Bu makalenin başında yer alan parantez kavramı hem siyasal alanda hem de sosyal ya da kültürel anlamda kullanılabilen bir kavramdır. Orta Doğu’nun geleceği için hiçbir plan ya da projede yer almayan konular sorunlar olarak öne çıktığı aşamada, daha geniş alanlara ya da konulara yayılan yeni parantez uygulamalarının kendini gösterebileceği ortamlar gündeme gelebilmekte ve bu nedenle yeni parantez uygulamalarına da sonraki aşamalarda yer verilebilmektedir. Türkiye için tarihsel süreçte açılmış olan parantez, gelip geçici koşulların zorladığı türden değil ama bütünüyle var olup olmama gibi bir yol ayırımında öne çıkmaktadır. Hiçbir batılı ülke bugünkü Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti ya da başka türde bir Türk devletine yanaşmamakta ve bu merkezi alan devletinin Avrupa ya da batı bloku içinde yer almaması için çaba göstermektedir. Türk kurtuluş savaşı Türklerin zaferi ile sonuçlandığı için Türk ulusu varlığını ve bağımsız devletini bugüne kadar sürdürerek, dünya haritasının tam ortasına ismini yazdırmaktadır. Batılılar Türkiye’yi harita üzerinden silebilmek için her şeyi göze alabilirken, ana hedefleri Orta Doğu’da bir büyük federasyon kurarak kendilerine bağlamaktır. İşte böylesine bir çelişki Birinci Dünya Savaşının cephelerini Osmanlı topraklarına taşımıştır. Böylesine hegemonya gelişmelerine rağmen merkezde batı hegemonyası tam olarak kurulamamıştır. Bu çerçevede batı ülkelerinin yöneticileri büyük projelerinden vazgeçmek gibi bir olumsuz duruma sürüklenirken, yenilgiyi kabul etmemek üzere istisnalar üzerinden paranteze giden yolu açmış ve görmek istemediği Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir devlet olarak kabul ederek yola devam edebilmenin koşullarını aramaya başlamıştır. Aslında batı merkezli bir yeni dünya düzeni yolunda giderken, bu hedeften vazgeçmemek üzere, parantez kavramı kullanılarak Türk devleti ile normal ilişkiler kurulmaya çaba gösterilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayabilme amacıyla geleceğe dönük yaşam kavgası verirken, emperyalistlere karşı kazanılan savaşı esas alarak kazanılmış hakları üzerinden geleceğin hazırlıklarını tamamlama noktasına gelmiştir.

                Türkiye’deki cumhuriyet yönetimini gelip geçici görenler, beklemedikleri bir biçimde Türk varlığını karşılarında giderek güçlenen bir biçimde gördükleri zaman umutsuzluğa kapılarak Türkiye’yi otoriter, faşist ya da benzeri bir biçimde aşağılayıcı saldırılarda bulunmaktadırlar. Özellikle Cumhuriyetin yüzüncü yılına gelinmesi aşamasında Türk devletinin topyekun ele alınarak yeniden değerlendirilmesi hedeflenerek, cumhuriyetin yüz yıllık bir parantez olduğu, bu yüzden yüzüncü yılına gelinen bu aşamada Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması gerektiği cumhuriyet düşmanı çevreler tarafından  yeniden seslendirilmekte ve yüz yıllık parantezin artık sona erdirilmesi çizgisinde yüz yıl önceki değerlendirmelere yeniden yönelinmesi gerektiği abartılarak, Türk ve dünya kamuoyuna Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracak önerilerde bulunmaktadırlar. Tam bu aşamada Doğu Anadolu bölgesinde Büyük Ermenistan devleti kurdurmak isteyen bir yazarın, “Yüz yıllık parantez “ başlığını taşıyan bir özel kitabı cumhuriyetin yüzüncü yılına doğru yayınlamasının rastlantı  olmadığı ve Birinci dünya savaşının geçici koşullarında bir parantez yaratmak üzere gösterilen hoşgörünün anlamı kalmadığı öne sürülerek, Ermenistan benzeri küçük devletçiklere Orta Doğu Federasyonu adı altında yer verilmesiyle Türkiye haritasına ülkenin her bölgesinde etnik ve dinci eyaletler ile küresel parçalayıcılığın yerleştirilmesine çalışılmaktadır. Küreselleşme olgusu emperyalizmin yeni türü olarak tüm dünya kıtalarına yayılırken, Osmanlıyı yok eden Balkanizasyon yapılanması sırasında küçük eyaletler aracılığı ile büyük devletin nasıl yok edildiği açıkça görülmüştür Osmanlı imparatorluğunu haritadan silen Balkanizasyon projesinin, günümüzdeki adı ile Globalizm adı altında küresel Balkanizasyon girişimlerine hedef olma konumundadır. Daha önceki aşamada Balkanizasyon dayatmalarına direnebilen Türk devletinin, günümüzde yeni bir küresel Balkanizasyon uygulaması üzerinden yok edilmeye çalışılması yapılmaktadır. Türkiye’nin dostları olarak görünen batılı emperyalistlerin, Türkiye’yi yok edebilecek terör saldırılarına destek vermesi ve silah yardımı yapması, bugün Türkiye’nin varlığını tehdit eden en olumsuz girişimler olarak görünmektedir. Yüz yıl önceki bölücülük oyunlarına karşı çıkabilen Türkiye bugün komşuları ile dayanışma içinde tekrar yeni bir direniş mücadelesine kalkışabilir. Söz konusu parantez kaldırılsa da Türkiye ayağa kalkabilir.

                Emperyalizm dünyanın beş kıtasında büyük bölgesel federasyonlar peşinde koşarken, tam o aşamada merkezi coğrafya da çağdaş bir ulus devletin kurulması bütün hazırlıkları boşa çıkarmış ve beklenmeyen bir gelişme olarak egemen güçlerin açmış olduğu bir parantez olarak adlandırılmıştır. Atatürk ve arkadaşları büyük emperyalist devletlere karşı çıkarak merkezi coğrafya da kendi ulus devletlerini kurarak Türk ulusunu yok olmak gibi bir tehlikeli bir gidişten kurtarmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti bağımsız tam bağımsız bir devlet olarak yoluna devam ederken batılı emperyalistlerin hiç boş durmayarak Türk devletinin önüne çeşitli komplolar, terör senaryoları, askeri rejimler çıkartarak birçok engel çıkardıkları görülmüştür. Bu çerçevede genç Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir var olma savaşı yürütürken, küreselleşme döneminde emperyalizmin geçen yüzyıldan getirdiği egemen olma planlarının yeniden devreye sokulduğu görülmektedir. Türk devletini ortadan kaldıran yaklaşımlar yeniden ortaya atılırken, Sovyetler Birliğinin dağıldığı ama buna karşılık merkezi alandaki sonradan olma bir küçük devlet olarak İsrail’in önem kazandığı ve bu doğrultuda Büyük İsrail projesine yönelen bir hegemonya oluşturmak üzere bölgede terörü, çatışmaları ve bölücülük hareketlerini desteklediği halk kitleleri tarafından anlaşılmaya başlanmıştır. Devletin kurucusu Atatürk Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içine girerek, Hrıstıyan Avrupa kıtası ile düşmanlık yapmamaya dikkat etmiş ama Siyonizmin ana hedefi olan Büyük İsrail projesine karşı çıkmıştır. Eski bir asker olan Atatürk Büyük İsrail Federasyonunun kurulması durumunda önemli mücadeleler vererek kurmuş olduğu ulus devletin ortadan kalkacağını iyi biliyordu. Irak ve Suriye gibi devletlerin kuzeyinde öne çıkarılan farklı etnik ve dini kimliklere dayanan eyalet devletlerinin sonunda Türk devletini parçalayacağını çok iyi bildiği için Arap ve Müslüman toprakları üzerinde kurulacak farklı dinden bir devletin kurulmasını savaş nedeni olarak görüyordu. Irak’ın kuzeyinde oluşturulacak farklı bir devlet komşu devletleri bölerek ve İsrail’in önünü açarak, rahatlamasını sağlayacak ama Türkiye’nin güneydoğu bölgesi ile bütünleşmeye gidebilecek böylesine bir yapılanma İsrail’i daha iyi bir konuma getirirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesine giden tüm yolları emperyalizme doğru açacaktı. Prof. Dr. Yalçın Küçük’e göre Atatürk bu jeopolitik nedenle İsrail devletine karşı çıkıyordu.

                Büyük bir mücadele ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devleti geleceğe doğru emin adımlarla ilerlerken, batılı emperyalistler gene bu devletin önünü kesme çizgisinde Atatürk Cumhuriyetini engelleyebilmenin arayışları içine giriyorlardı. Atatürk Cumhuriyetinin güçlü bir ulus devlete yönelen yapılanması emperyal güçler tarafından engellenemediği için, son aşamada  ret edilemeyecek bir parantez olarak görülmüş ve böylece genel gidişten sapma olmadan Şark meselesinin Türkiye sorunu çözülmeye çalışılmıştır. Dünya konjonktürü küresel şirketlerle ulus devletleri karşı karşıya getirdiği için, ulus devletlerin var olan üniter, ulusal ve merkezi yapılarını korumaları gerekiyordu. Cumhuriyetin yüzüncü yılına girildiği bu aşamada, Türk devleti de geçmişten parantez tanımı ile gelirken, devletin bu özelliğinin aslında parantez olarak devletin ideolojik kurumu olan Halkevlerinden geldiğini, yüz yıl sonra bugün iyi görmek gereklidir. Dışarıdan bakıldığında devlete verilmiş bir imtiyaz olarak görülen parantez yapılanması, Türk Ocakları sonrasında kurulan Halkevleri ile açıklanmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk aşamasında kurulan Avrupa tipi ulus devlet mücadelesi Türk Ocakları ile açıklanırken, ikinci aşamada devletin kuruluşu sırasında Türklüğü kabul etmeyen halk topluluklarının, devletin eşit vatandaşları olarak halkçı cumhuriyetin birer parçası olması benimsenmiştir. Üçüncü aşama olan cumhuriyetin kurumlaşması sırasında, Atatürk ciddi bir devlet aklı kullanarak devletin modeli açısından Halkevleri aracılığı ile yola devam edilmesine karar vermiştir. Ne var ki, ilk genel seçimler sonucunda Demokrat Partinin iktidara gelmesi üzerine Halkevleri örgütü kapatılarak, yeniden Türk Ocakları yapılanmasına geri dönülmüştür. Daha sonraki aşamada iktidara gelen askeri rejim Halkevlerini yeniden kurarken, diğer yandan Türk Ocakları örgütlenmesi de Demokrat Parti üzerinden yeniden kurulmuştur. Günümüzde Türk Ocakları ve Halkevleri aynı toplumun içinde ve cumhuriyetin çatısı altında bir arada yaşarken, Türk devletini zorlayan sorunlara birlikte karşı çıkarak ulusal sorunlara karşı ortak mücadele etmek zorundadırlar.

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN