16 Haziran 2020 Salı

DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR


                Bir virüs yayılması senaryosu üzerinden bütün dünya ülkeleri büyük sarsıntılara doğru sürüklenirken,  yirminci yüzyılın dünyasının süper gücü olarak bütün dünyaya egemen olan  Amerika Birleşik Devletleri de, bu süreçten etkilenerek  geniş boyutlu toplumsal kargaşalara doğru  kaydırıldı. Bu yıla kadar dünya düzeni ABD ağırlıklı olarak  sürdürülürken ve her şeyin altında bu yüzden herkes bir ABD parmağı ararken, bugün gelinen noktada  ABD büyük  sarsıntılar içine girerken  herkes ABD’ye karşı gündeme getirilen toplumsal  kargaşanın, saldırı ve şiddet olaylarının arkasında kimin olduğunu araştırmaya ve tartışmaya başlıyordu. Bir Amerikan dolarının arka yüzüne “Ordo ab Cao “ diye bir sloganı yazan gizli güçlerin, kaostan sonra düzen  kavramını insanlığın beynine yerleştirerek  ve virüs gerekçeli  toplumsal kaos hareketlerini başlatarak, dünyanın en büyük devleti görünümündeki ABD’yi siyasal kargaşa yaratarak, çok büyük problemlerle kuşatılmış biçimde  uluslararası konjonktürün  tam ortasına oturtuyorlardı. Her zaman için dünyanın gündemini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme gücüne sahip olan ABD, bugün gelinen yeni aşamada kendisi dünyanın gündemi haline geliyordu. İşte dünya böylesine yeni bir siyasal dönüşüm noktasına gelirken, Amerikan devletinin yirmi birinci yüzyılda geçen asırdaki gibi hegemon süper güç konumunu koruyamayacağı   anlaşılıyordu.

                Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu dünya düzeni biterken, kapitalist ekonominin patronlarının yönlendirdiği bir doğrultuda yeni dünya düzeni tek kutuplu bir merkeze dayalı olarak kurulacaktı. Birinci dünya savaşına kadar bütün dünyayı güneş batmaz bir siyasal yapı çatısı altında kurmuş olduğu imparatorluğun sınırları içerisinde yöneten İngiltere, ikinci blok olan sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra   kendi eski sömürgesi olan ABD’nin hükümranlığı altında bir yeni düzenin oluşturulmasını bekliyordu. Yirminci yüzyılın son on yılı ile yirmi birinci yüzyılın ilk yirmi yılının birlikte yaşanmasıyla ortaya çıkan çeyrek asırlık zaman dilimi içinde, iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş olamamıştır. Bugünkü dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere ABD merkezli bir dünya imparatorluğunun kurulabilmesi için çeyrek yüzyıl beklemesine rağmen, bir türlü süper güç merkezli bir ABD imparatorluğu, dünyaya egemen olarak barış içerisinde tek kutuplu bir dünya düzenini insanlık için getiremeyince, bunun üzerine bütün dünya ülkelerinde önce bir beklenti ve daha sonra da düzensizliğe sürüklenilmesi yüzünden büyük bir karamsarlığa doğru dünya kamuoyunda olumsuz gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bütün dünyayı sömürgeleri üzerinden beş yüz yıl yöneten İngiltere, ABD’nin duruma hakim olmasını çeyrek yüzyıl bekliyor ama ABD tek merkezli yeni hegemonya düzenini bu sürede gerçekleştirilemeyince, Avrupa Birliği sürecinden koparak gene eskisi gibi Atlas okyanusunun ortasında bağımsız bir ada gibi hareket edebilme özgürlüğünü elde ediyordu. Bu yeni aşama Atlantik ittifakında da eskisinden farklı bir yeni dönemi gündeme getirirken, ABD merkezli yeni dünya düzeni arayışları geçen yüzyılda kalıyor ve yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru gittikçe İngiltere ABD bağımlılığından kurtularak, kendi geleceğini   gündeme getirmiş olduğu   çok kutuplu yeni dünya düzeni içerisinde yapılandırmaya yöneliyordu.
                Yirminci yüzyılın ikinci yarısında siyasal tartışmalarda yer alan önemli bir konu gerçeklik kazanıyordu. Bu görüşe göre önce Sovyetler Birliği dağılacak ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri bu doğrultuda parçalanacaktı. Sovyet sistemini çökertecek ABD’nin daha da güçlenerek yoluna devam edeceği, bir süre sonra da İngiltere’den çok daha güçlü bir dünya imparatorluğunu kurarak bütün dünyayı yeni Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yöneteceği, elli yıl önce tartışılan başlıca konular olarak siyasal kulislerde fazlasıyla öne çıkartılıyordu. Sovyetler Birliğinden sonra ABD’nin yıkılacağı konusu yirminci yüzyılın gerçekleri içinde pek de inanılır bir  konu olarak benimsenmiyordu. Bu durumun tamamen aksine, sosyalist sistemi çökerten bir kapitalist süper gücün artan gücü altında, bütün dünya ülkelerinin bir araya geleceği öngörüsü daha yaygın bir onay görüyordu. Sosyalist sistemin dağılışı bir on yıl içinde tamamlanırken  ve  yeni yüzyıla girerken,  ABD’nin kendi merkezli güçlü bir siyasal yapılanmayı bir alternatif  düzen  olarak  kurması gerekirken,  böylesine bir yapılanmayı başaramadığı anlaşılıyordu. Amerikan devleti çok istemesine rağmen siyasal gücünü bir türlü artıramıyor ve yeterli düzeyde bir güçlü ve otoriter yeni düzeni kuramadığı için de yeryüzüne bütünüyle egemen olma şansını elde edemiyordu. Doksanlı yılların bu açıdan verimsizliği yüzünden iki kutuptan tek kutup yapılanmasına geçilemeyince, ortalık yavaş yavaş karışıyor ve zamanla ortaya çıkan yeni büyük devletler ile, çok kutuplu bir düzene doğru geçiş süreci öne çıkıyordu. Daha önce beklenmeyen yeni gelişmelerin kaos ortamı sonrasında gündeme gelmesi ile, iki binli yıllarda daha önce beklenmeyen siyasal gelişmeler ortaya çıkarak, bugün gelinen çok kutuplu dünya dönemini başlatıyordu.
                Birinci dünya Savaşı sürecinde iki kutuplu dünya bloklaşması öne geçerken, yeryüzü haritasında yer alan her devlet böylesine bir kutuplaşmaya uygun olarak kendisine yeni bir yön çiziyordu. İki kutuplu yapılanmadan tek kutuplu yeni bir düzene yönelemeyen dünya, iki binli yılların başlamasından sonra bu kez de çok kutuplu daha farklı bir siyasal düzen çerçevesinde daha farklı bir yönlenmeye doğru geçiş yapıyordu. Doksanlı yılların başlarında ABD’de açığa çıkan bir çekişme, tek kutuplu dünyaya geçiş sürecini sarsıyor ve devlet düzenini zayıflatarak, ABD’nin kendisinin merkezinde yer alacağı ve süper güç olarak kendi hegemonya düzenini her ülkeye dayatacağı daha güçlü bir konuma gelmesini engelliyordu. Özellikle bazı büyük şirketlerin Amerikan devleti ile ters düşmesi, devletin istediği iç bölgelerde ve sınır içi eyaletlerde ülkenin ulusal gereksinmelerini karşılayacak çizgide yeni yatırımlar yapmamaları, tekelci şirketler ile Amerikan devletini karşı karşıya getiriyordu. Şirketler kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bölgesine ya da ülkesine yatırım yapmayı kazançlı görüyorlardı. Çin’de iş gücünün çok düşük olması  ve işçi ücretlerinin  alt düzeyde kalması, Afrika ülkelerinde maden sahalarının fazlaca bulunması  ya da Asya’nın geniş ülkelerinin büyük pazarlar olarak özel sektörün kazanç şansını yükseltmesi  gibi gerekçelere dayalı olarak, eski tekelci şirketler giderek küreselleşiyorlardı. Kendi ülkelerinde eskisi gibi kazanamayan özel sektör kuruluşlarının zamanla   küresel  tercihleri  öncelikli olarak kullanması, ABD’nin ulusal çıkarlarının ihmal edilmesine neden oluyordu. ABD şirketlerinin giderek dış ticaret üzerinden küresel ekonomiye ağırlık vermeleri, Amerikan devletinin geleceğe dönük ulusal ekonomi planlarını alt üst ediyordu. Küresel ticaret ekonomiyi bütün dünyaya yayarken şirketler böylesine bir hareket tarzı içinde devletlerin aldığı kararları dinlemiyor, kendi çıkarları yönünde bildikleri ya da istedikleri gibi hareket ederek, büyüyen dünya ekonomisi içinde yerlerini ararken, artık ABD kuruluşu olmaktan çıkarak küresel şirket konumuna geliyorlardı. Böylesine bir konuma geldikten sonra da artık Amerikan planları ya da ekonomi programları çizgisinde değil ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda, dünya platformları ya da uluslararası kuruluşların oluşturdukları yapılar içinde yer alarak, küreselleşen dünya içinde kendilerine kendi ülkelerinin dışına çıkarak ve küresel dünya planı içinde yer alarak evrensel bir yapılanmaya gidiyorlardı. Tekelleşen ve zaman içerisinde dışa açılarak dünyanın her bölgesinde şubeler ya da temsilcilikler açarak örgütlenen küresel şirketler de, tıpkı devletler gibi dışa açılarak büyüyor ve büyüdükçe de ana vatanlarındaki devlet düzeni ile ters düşerek ve devletin çıkarları yerine  kendi sermayelerinin  çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih ederek,  resmen kendi devletleri ile  karşı karşıya geliyorlardı.

                Dışa açılarak bütün ülkelerde yayılan Amerikan şirketleri, küresel hayallere kapılarak kendi devletlerinden uzaklaşmaya başladıkları ve   kendileri için yeni bir alternatif yöneliş olarak küreselleşmeyi seçtikleri aşamada artık yeni bir devletin oluşumu yolunda ilerlemeye başlıyorlardı. Ekonominin dışa açılması, ülke dışı yapılanmaları beraberinde getirince sermaye kimlik değiştirerek milli sermayeden yabancı sermayeye dönüşüyordu. Milli sermaye döneminin bitişi ile birlikte ülkelerin ulusal ekonomileri sarsıntı geçiriyor, dışa açılan sermaye artık yabancı sermaye görünümünde dünyanın bütün ülkelerine yönelerek istedikleri yerlere yerleşmesini biliyorlardı. Bugünkü dünya düzeninin oluşmasına giden yol on beşinci yüzyılda Endülüs İmparatorluğunun yıkılması üzerine gündeme gelmiş ve İspanya’dan kovulan Yahudiler gemilere dolarak denizlere açılmış ve okyanusları fethetmeye çalışmışlardır. Bugünkü dünya haritası incelendiği zaman Avrupa dışındaki kıtalara Avrupalılar yayılmışlar ve bir çok  Avrupa asıllı gemicinin ismi,  Amerika, Afrika, Avustralya  gibi kıtalar ile birlikte yeryüzünü çevreleyen adalara dağıtılınca, bugünkü küresel dünya devletine giden yolun başlangıcından hareket edilmiştir. Endülüs’ün dağılmasına kadar Avrupa ülkeleri kendi toprakları üzerinde yaşarlarken, Avrupalılar arasındaki din kavgası Yahudilerin, bu kıtayı terk ederek   dünya kıtalarına açılmalarına ve böylece yeryüzünde bir  küresel yapılanmanın ortaya çıkmasına  neden olmuştur. On beşinci yüzyıl  yeni döneme geçilirken bir dönüm noktası olmuş ve dünya nüfusunun yarısı  kıtalara ve adalara doğru göç olgusunu öne çıkarırken, insanların bir kısmı eski ülkelerinde yaşayarak kendi ulus devletlerini yaratmışlardır. İnsanlığın geri kalan kısmı ise başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği sömürgeciliğe yönelerek, gelecekte yeni bir dünya yapılanmasını sömürge bölgelerini imparatorluk çatısı altında yöneten imparatorluklar üzerinden oluşturmaya çaba göstermişlerdir.
                İspanya’dan kovulan Müslümanlar Kuzey Afrika ve Orta Doğu bölgelerine yerleşirken, Endülüs devletini yıkan Hrıstıyanların baskıları ile Yahudiler keşifler yolu ile dünya coğrafyasının tamamını görerek ve inceleyerek geleceğin yerleşim planlarını dünya kıtaları üzerinde tamamlamaya yönelmişlerdir. Bu aşamada, Avrupa kıtasında başlayan olaylar hızla gelişerek yayılmış, İspanya ve Portekiz gibi iki okyanus ülkesinden denizlere açılınmış ve arkadan İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika gibi batı Avrupa ülkeleri denizlere açılarak önce keşifleri tamamlamışlar sonra da sömürge ülkelerini belirleyerek kendi evrensel imparatorluklarını kurmuşlardır. Okyanus’un tam ortasındaki İngiltere’de başlayan siyasal çekişmeler din ve mezhep kavgalarına dönüşmeye başlayınca bu ülkeden binlerce gemi Amerikan limanlarına göçmen taşıyarak, bugünkü süper güç ABD’nin ortaya çıkışının ilk adımını atmışlardır. İngiltere’deki  Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi hızla tırmanınca  Yahudi dini içindeki mezheplerin karşı karşıya geldiği ve bu nedenle  bazıları kraliyet rejimini desteklerken ,  buna karşı çıkanlar ise  gemilerle yeni kıtaya gelerek Atlantik okyanusunun kıyılarında, geleceğin Amerika Birleşik Devletlerini oluşturacak  on eyalet devletini kurdukları görülmektedir. İngiltere’de cumhuriyet kuramayanların daha sonraları, Amerika’ya giderek   bugünkü Amerikan cumhuriyetinin temellerini attıkları tarihi bir olgu olarak gerçekleşmiştir. On beşinci yüzyılda göçlerle taşınan nüfus, on sekizinci asırda kendini yönetme aşamasına geldiğinde Amerikan devrimi yapılmış ve   bunun Avrupa’ya yansıması ile gerçekleştirilen Fransız devrimi ile, Avrupa ülkelerinin insan hakları doğrultusunda modern devletlere sahip olmalarına giden yollar açılmıştır. İngiltere bu aşamada sömürge devletleri ile kendi imparatorluğunu yönetmeye çalışırken, ABD batıya yönelerek önce kendi ülkesini ve daha sonra da bütün Amerikan kıtasını ele geçirebilmenin arayışı içinde olmuştur. Emperyalizm rejimi beraberinde sömürgeciliği getirince yavaş yavaş  ülkelerin ötesinde bir küresel ekonomik yapılanma ortaya çıkmıştır. İngiltere ve Fransa’nın zenginleri sömürgeleri üzerinden aynı zamanda dünyanın da zenginleri olmuşlardır.
                 Batı Avrupa’nın okyanus kıyısında olması ve buradan daha kolay denizlere açılınması nedeniyle, Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını denizler üzerinden bölüşerek kendi sömürge imparatorluklarını kurmuşlardır. Avrupa ülkeleri dünya kıtalarında sömürge yarışına girerken, ABD önce kendini toparlayarak ülkesine sahip çıkıyordu. Daha sonraki aşamada ise ABD Amerikan kıtasına yönelerek kendi yönetiminde Amerikan Devletler Topluluğu adı altında bir kıtasal birlik oluşturarak, Avrupalı sömürgeci devletleri Amerikan kıtasından uzaklaştırabilmenin yollarını arıyordu. ABD bu tavrı ile yeni bir dönemi başlatırken “ Amerika Amerikalılarındır “ sloganı ile  harekete geçiyordu. Yeni dönemde ABD kendi kıtasına sahip çıkarken aynı zamanda diğer kıtalar üzerindeki Avrupa devletlerinin hegemonyalarını da kırabilmenin arayışı içine giriyordu. Batı Avrupa’nın sömürgeciliği beş asırlık bir zaman dilimi içinde dünya hegemonyasını sürdürürken, Amerika Birleşik Devletleri on eyalet ile çıkmış olduğu oluşum sürecini elli eyalete ulaşarak tamamlamaya çalışıyordu. ABD bir yandan sürekli batıya giderek Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’a ulaşmaya çalışırken, Avrupalı sömürgeci devletler dünyanın her bölgesinde birbirleriyle savaşlara kalkışıyorlardı. ABD dünyaya açılmak üzere harekete geçtiği aşamada, doların gücünü her alanda öne çıkarmaya çalışırken Alaska Ruslar’dan, Texas eyaletini ise Meksikalılar’dan para ile satın alarak ülkesel bütünlüğünü tamamlamaya öncelik veriyordu. İki okyanus arasında sıkışıp kalmış bir konumdan kurtulmak üzere de ülke güvenliği için Büyük Okyanus’un tam ortasında yer alan ada devleti Hawaii’yi işgal ederek burasını bölgesel federasyonun son eyaleti olarak kendi içine alıyordu.
                On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tam beş yüz yıl Avrupa ülkeleri modern çağlara öncülük ederek yaşamını sürdürürken,  Amerika Birleşik Devletleri  yavaş ilerleyen  bir oluşum sürecinden geçiyordu. Fransız devrimi ile birlikte bütün Avrupa ülkeleri uluslaşmaya başlarken, ABD daha resmen devlet olarak ortaya yeni çıkıyordu. Bu nedenle Avrupa’daki üç asırlık ulus devletleşme sürecini ABD yaşayamıyordu.  Amerika’nın keşfinden sonra ABD sürekli olarak göçmen kabul ederek yeni kıtada büyük bir devlet olabilmenin çabası içine giriyordu. ABD üç yüz yıllık bir oluşum sürecinde elli eyaletlik bir büyüklüğe ulaşırken, Avrupa ülkeleri de Vestfalya barışı sonrasında uluslaşma aşamasına  geliyorlardı. Avrupa devletleri  sömürge imparatorluklarını yürütürken, diğer yandan da Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen uluslaşma  süreçleri ile ulus devletlere dönüşüyorlardı  ABD İngiltere gibi bir Avrupa devletinin hatta daha da ileri gidilerek, Britanya İmparatorluğunun ilk sömürgelerinden birisi olarak  tarih sahnesine çıkmasına rağmen daha sonraki aşamada İngiliz sömürge yönetimine isyan ederek, Atlantik kıyısındaki on eyaletin bir araya gelmesiyle   federasyon yapılanmasına dayanan  bir  yeni cumhuriyet olarak devletleşme sürecini tamamlıyordu. Avrupa ulus devletleri arasındaki çekişmeler dünyayı cihan savaşlarına götürürken ABD geride kalıyor, Birinci dünya savaşında İngiltere Almanya’yı yenerken ABD arka planda kalarak İngiltere’ye yardım ediyordu. İkinci dünya savaşında ise ABD bu sefer Almanya’ya karşı Rusya’yı öne sürerek İngiltere ile beraber hareket ediyordu. Her iki dünya savaşı sırasında müstakbel İsrail önce İngiltere’nin, daha sonra da ABD’nin omuzları üzerinde yeni dünya düzeni oluşumunun önde gelen aktörü konumuna sahip olmaya çalışıyordu. Atlantik okyanusunun doğusundaki İngiltere ile batısındaki ABD, bir anlamda Atlantik emperyalizminin temsilcileri olarak Avrupa kıtasına meydan okurlarken, İsrail gibi geleceğin devleti olabilecek bir siyasal oluşumun taşıyıcılığını da yapmak zorunda kalıyorlardı. Birleşik Krallık olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu Birinci savaş sonrasında bir Yahudi devletinin kurulması girişimlerine karşı çıkarak, İsrail’in kurulmasına izin vermiyordu. Bir Yahudi devleti ve sonrasında da bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Siyonist hareket, İsrail’i İngiltere’ye kabul ettiremeyince, bu sefer ikinci dünya savaşını  Hitler provakasyonu ile çıkartarak  İsrail’in kurulmasına giden yolun açılması doğrultusunda   ABD’yi bu amaçla kullanıyorlardı.

                Dünya siyasal olarak devletlerarası ilişkiler üzerinden yönlendirilirken ekonomi de kendi yolunda çeşitli gelişmeler ile ilerliyordu. İlkel toplumdan modern topluma geçene kadar insanlar gıda, beslenme ve korunma gibi temel gereksinmelerini karşılama doğrultusunda ekonomik faaliyetlerini geliştirerek sürdürmüşlerdir. Ticaret şehir devletleri arasında başladıktan sonra kendini başkent ilan eden kentin, merkezinde yer aldığı bir ulus devletin oluşması üzerine ekonomi uluslaşmaya başlamıştır. Ulusal ekonomilerin gelişmesi üzerine ulus devletler tarih sahnesine çıkmış ve bu doğrultuda dünyada ulus devletler çağı başlatılmıştır. Dinlerin hegemonyasını kırmak üzere de Yahudi toplulukları tarafından dışarıdan desteklenen ulus devletler birbirleriyle rekabet içine girdikleri aşamada Birinci dünya savaşı çıkmıştır Müslüman ve Hrıstıyan toplumlar olarak eski sömürge devletlerinden ulus devletlere doğru bir dönüşüme sürüklenmişlerdir.  Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dünyada hızla yayılırken, kentler üzerinden kurulan ulus devletler ekonomik açıdan desteklenerek dinlerin gücü kırılmış ve büyük din alanları ulus devletler aracılığı ile küçültülmüştü. Fransız devriminin ulus devletleri gündeme getirmesi sırasında laiklik ilkesinin de kabul edilmesi, din üzerine kurulu toplumların, din ötesinde bir devletleşmeye ulusal yapılar üzerinden yönlendirilmesi gibi bir gelişmeyi de beraberinde gündeme getirmiştir. Birinci dünya savaşı öncesindeki çekişmeler savaş sonrasında imparatorlukları ortadan kaldırarak, Hrıstıyan ve Müslüman alanlarında yeni ulus devletlerin önünü açmıştır.
                Üç büyük din dünya sahnesinde yaşanırken ve özellikle Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dinlerinin çok yayılmış olduğu alanların daha küçük ulus devletlere yönlendirilmesiyle farklı bir oluşum süreci ortaya çıkınca, üç büyük dinden ikisi ulus devletler olarak paramparça bir konuma gelmiştir. Üçüncü büyük tek tanrılı din olarak Yahudilik kendi ulus devletini Birinci Dünya Savaşı sonrasında kuramayınca, bir yeni senaryo ve provakasyonlar üzerinden ikinci dünya savaşı çıkartılarak, üçüncü tek tanrılı dinin ulus devleti olarak İsrail, Tevrat tarafından kutsal topraklar olarak gösterilen Filistin’de kurulmuştur. Ne var ki, İsrail kuruluşu itibarıyla Tevrat’a dayandığı için bir ulus devlet olarak değil bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve bu nedenle de devletin anayasası yerine Tevrat kabul edilmiştir.  Vatikan’ın engellemeleri yüzünden İsrail bir din devleti olarak Hrıstıyan Avrupa’da kurulamamıştır. Balkan savaşı ile Osmanlı devletinin Avrupa’dan sökülüp atılmasına kadar sürdürülen dinler arası çatışmalar, sonradan İkinci dünya savaşı olarak gene Doğu Avrupa bölgesinde gündeme gelmiştir. Savaş sonrasında Nazi hegemonyası öne geçince, Müslüman coğrafyasının tam ortasında İsrail devleti dinsiz Sovyetler Birliği ile laik Türkiye çatısı altında kurulabilmiştir. Beş yüz yıllık modern dünya gelişmeleri böylesine bir süreç içinde birbirini izleyerek gündeme gelirken, küçük İsrail sonrası yeni dönemde İngiltere, Amerika ve İsrail arasında Avrupa kıtasına karşı oluşturulan kutsal ittifak dağılma noktasına gelmiştir. Devletler tarihi içinde her dönemde farklı bir devlet çatısı altında öne çıkan Yahudi sorunu, yeni gelinen küreselleşme aşamasında   var olan devletlerin ötesinde küresel dünya devleti olgusu ile birlikte yeniden başka bir biçimde gündeme gelmiştir.
                Bugün gelinen aşamada yeni bir dünya düzeni kurulması için yoğun çabalar gösterilirken ,Avrupa ülkelerinin bir Hrıstıyan Birliğine yönelmesi, Orta Doğu ülkelerinde  bütün Müslüman ülkelerin katılımı ile Büyük İslam Birliği oluşturulması ve de  iki bin yıl sonra Orta Doğu’da kurulmuş olan Küçük İsrail’in  Büyük İsrail İmparatorluğuna dönüştürülmesi gibi, gene din kökenli siyasal yapılanmalar aracılığı ile  merkezi coğrafyada anlaşmazlıkları tırmandırarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi  Hrıstıyan-Müslüman çatışması ile Armegeddon ismi verilen  bir Üçüncü dünya savaşı arayışı günümüzde sürdürülmektedir. Dinler arası çekişmeler dünya tarihinin yönlendirilmesinde her dönemde olduğu gibi bugün etkili olmakta ve yaşanmakta olan dönemin özelliklerinin belirlenmesine  katkı sağlamaktadır. Avrupa’da iki bin yıl süren dinler arası kavga her zaman savaşlara dönüşmüştür. Hrıstıyanlık ve Yahudilik arasındaki ana çekişme, daha sonraki aşamada bir Siyonist Hrıstıyan mezhebi olarak Evanjelizm’in Amerika merkezli olarak kurulması ile farklı bir çizgiye gelmiştir. Hrıstıyan toplumlarına karşı sayıca çok az bir durumda olan Yahudiler, toplumsal tabanı genişletmek üzere bir kısım Hrıstıyan topluluğunu Siyonist bir tarikatın çatısı altında toplayarak ve siyasal etkinlik yaratarak Hrıstıyan mezheplerini dengelemeye yönelmişlerdir. Avrupa’daki geleneksel Hrıstıyan mezhepleri anti-siyonizmden anti-semitizeme yönelirlerken, İsrail’in kuruluşu sırasında Amerika’da oluşturulmuş olan Evanjelizm mezhebi  Hrıstıyanları  Siyonistleştirerek  ABD’nin İsrail’i  desteklemesini sağlayarak, Avrupa   karşıtı  çizgide  büyük katkıları  olmuştur. İki bin yıl süren dinler kavgası Avrupa’yı İsrail karşıtı bir noktaya getirirken, Evanjelik tarikatı Amerika’yı İsrail’ci bir çizgiye getirerek, Avrupa ve İngiltere’nin önlemeye çalıştığı İsrail devletinin kuruluşunu sağlamıştır.
                ABD’nin kuruluşunda İngiltere’den kovulan Püriten Yahudilerin büyük etkileri olmuştur. İngiliz krallığı modeline karşı çıkan Püriten Yahudiler, sürüldükleri ABD’de Avrupa’da kuramadıkları cumhuriyet idaresini yeni kıtada kurarak, çağdaş uygarlık düzeyinde yeni bir açılım ile yola devam etmeye çalışmışlardır. ABD on sekizinci yüzyılda kurulurken dünyada Avrupalı Hrıstıyan devletlerin hegemonyası devam ediyordu. İşte bunu hiçbir biçimde kabul etmeyen bir Yahudi insiyatifi, orta Avrupa merkezli bir yapılanmayı Bavyera devletinin sınırları içinde örgütlüyorlardı. Bir bankacı aile altı çocuğunu Hrıstıyan Avrupa ülkelerinde ki bankacılık sisteminin yönetim düzeni içindeki karar mekanizmalarında sorumlu makamlarına yerleştirince, bu noktadan sonra ulus devletler kendi ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetme şansını ellerinden kaçırıyorlardı. Bankacılık yapan büyük bir aile Avrupa ülkeleri içinde örgütlenince on altıncı yüzyıldan sonra altı Hrıstıyan ülkenin ekonomileri Bavyeralı bu ailenin eline geçiyordu. İşte bugün ABD’nin karşısına çıkan dünya devleti oluşumu böylesine bir gelişme sonucunda dünya sahnesine çıkıyordu. Altı ülkede yetkili kılınan altı kardeş kendi aralarında haberleşerek bankalar üzerinden ekonomiyi yönlendiriyorlar ve böylece ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetmesinin önünü kesiyorlardı. Bankalar üzerinden ekonomik sistemi elinde tutan  aile yönetimi, bütün Avrupa ülkelerinin bankalarının kontrolünü ellerine geçirdikten sonra  Amerikan kıtasına geçerek benzeri bir uygulamayı da,  Amerika Birleşik Devletleri çatısı altında çalışan bankalar üzerinde de sürdürmeye başlayarak ve  Avrupa ekonomisi  ile birlikte Amerikan ekonomisinin yönetimini de ele geçirerek, dünyanın batısında yer alan iki büyük kıtanın ekonomileri üzerinden, sömürge imparatorlukları aracılığı ile ekonomik alanı temel alan bir dünya devleti oluşumunun önünü açıyorlardı.
                Almanya’nın Bavyera eyaletinde kurulan ekonomik dünya devleti, daha sonraki aşamada İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçerek Büyük Britanya İmparatorluğu çatısı altında bütün İngiliz sömürgelerinde örgütlenmiştir. Daha sonraki aşamada ise bütün Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde Avrupa bankaları aracılığı örgütlenen ekonomik dünya devleti önce İlluminati, Tavistock  ve  Opus Dei gibi   gizili örgütlenmelerle yapılanmasını tamamlamış ve daha sonra da dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası konjonktürden yararlanarak Bilderberg, Üçlü komisyon ve   Dış İlişkiler Komisyonu gibi  yasal örgütlenmeler  aracılığı ile, devletlerin ötesinde kendisi için kalıcı bir yapılanma arayışı içinde olmuştur . Gizli örgütlerle yeraltında mafyalaşmaya giden gizli dünya devleti, cihan savaşları sonrasında legaliteye  kayarak  var olan devletlerin dışında ve ötesinde  geleceğin dünya devletini oluşturabilme doğrultusunda girişimlerini sürdürmüştür . Avrupa Bankacılık sistemini ele geçiren gizli dünya devleti yapılanması, Avrupa ülkelerinin sömürgelerinden yararlanarak büyürken bütün kıtalar ve adalar üzerinde örgütlenmiş , ulus devletlerin kontrolundan uzak durmak için de ulus devletlerin dışında kalan Man, Malta, Rodos, Cayman ve  Singapur gibi  adalarda da alternatif devlet düzenleri oluşturarak, küreselleşen sermayeyi ulus devletlerin ülkelerinden kaçırarak, uluslararası ekonomi üzerinden  bir ekonomik insiyatifi,  bütün devletlerin üzerinde baskı unsuru olarak  bir süper devlet konumunda kullanmıştır.Yüz yıllarca sömürge devletlerinin her türlü sorunu ile ulus devletler uğraşırken, gizli dünya devleti kıyı bankacılığı adı altında adalar üzerinden bir alternatif ekonomik yapılanmayı geliştirerek  dünya  ülkelerini ekonomik alan üzerinden ele geçirmişlerdir.
                Geleceğin dünyasında tek bir dünya devleti için yola çıkanlar daha çok ulus devletlerin üzerinde etkin olan Hrıstıyanlık ya da Müslümanlık içinden değil ama Yahudilik ya da  Musevilik  içinden gelen kadroları devşirerek , ulus devletlerin dışında bir tek dünya devletini her zaman için ekonomi üzerinden kurabilmenin yollarını aramışlardır. Daha çok patronlar ve iş çevreleri içinden çıkartılan kadrolar Hrıstıyanlık ve Müslümanlığa karşı dururlarken gizli örgütler üzerinden Musevi dininin etkisiyle hareket ettikleri görülmüştür. Özellikle gizli örgütlerin kullandığı simgeler ve işaretlerin  Musevi  geleneğinden gelenlerle benzerlik göstermesi , belirli  yapılanmalar açısından dünya kamuoyunda önemli yansımalar  yaratmıştır. Ekonomik alanın her geçen gün ulus devletlerin elinden alınması ve küreselleşme sürecinde ekonominin bir bütün olarak özelleştirilmesi ile, piyasa üzerinden şirketler dünyanın kontrolünü ellerine almışlar, halklar yoksullaşırken, bankacılık sistemini elinde tutan bir avuç aşırı zengin kişi ya da aileler  tek dünya devletine giden yolda  ulus devletleri karşılarına alırken, aynı zamanda hem alt kimliklerin siyasallaşması için oluşturulan fonlar ile  siyaseti  finanse etmişler ve medyayı da büyük oranda satın alarak  siyasetin kendi çıkarları doğrultusunda  yürütülmesini sağlamışlardır. Gizli dünya devletinin temsilcisi küresel şirketlerin, ulus devletlere meydan okuma aşamasına geldiği noktada, bütün ulus devletlerin parçalanması gündeme gelmiştir. Para babalarının çıkarları doğrultusunda geliştirilen devlet sistemleri, başlangıçta yirmi imparatorluk olarak kurulmuş, daha sonraları sömürgelerin uluslaştırılması ile iki yüz ulus devlet tarih sahnesine çıkmıştır. Şimdi gelinen yeni aşamada ulus devletler içinden iki bin eyalet devleti çıkartılması düşünülmektedir. Bu doğrultuda bütün ulus devletlerin eyaletleri ve büyük kentleri eyalet devletler olarak örgütleyerek harita üzerinde iki bin eyalet devleti yaratabilmenin çabası içine girmişlerdi.

                Sovyetler Birliği dağılınca ortaya 15 adet yeni devlet çıkmıştı. Yugoslavya Federasyonu dağılınca benzeri bir biçimde 7 devlet bağımsız olmuştu. Sovyetlerden sonra   Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılacağını öne sürenler, son dönemdeki gelişmeler karşısında  gizlenen bir gerçekliği ortaya çıkarmıştır. Sovyetler Birliği gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin de dağılması 50 adet devletin ortaya çıkmasına yol açacaktır. ABD tam sosyalist sistem dağıldığında bir dünya devleti haline gelerek ve var olan ulus devletleri kendine bağımlı duruma getirerek, bu yoldan bir dünya imparatorluğunun merkezi olamadığı için bu gün dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır.  Özellikle Alaska, Kaliforniya ve Teksas gibi çok büyük eyaletlerin bağımsızlık kazanması, dünya dengelerini alt üst edecek düzeyde yansımalar yaratacaktır. Maden deposu Alaska, Tarım merkezi Teksas  ve dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak Kaliforniya’nin  ABD’den kopmaları  Amerikan üstünlüğüne son vereceği gibi  ,aynı zamanda  ABD’nin ortadan kalkmasıyla da  dünya ciddi bir kaos ortamına sürüklenecektir. Böylece büyük devletlerin büyük kentleri öncelikle eyalet devletlerine dönüşecek ve belirli kentlerde yerel yönetimler görünümünde Ortaçağ dönemindeki gibi yeni şehir devletlerine dönüşeceklerdir. Böylece devlet sayısı  iki yüzden iki bine çıkarken, küresel sermayenin denetimindeki gizli dünya devleti, kıtasal alanlarda kurulacak çok uluslu federasyonlar  aracılığı ile yönetimi üstlenecektir.
                Gizli dünya devletinin ulus devletleri çökertmek üzere tezgahladığı virüs salgını operasyonu ile ulus devletler çalışamaz hale gelirken, kamu düzenleri çökertilerek kamusal hizmet alanlarının durması sağlanmıştır  Bütün dünya ülkeleri ile birlikte insanlık için çok büyük bir tehdit olarak örgütlenen Corona  virüsü projesi son üç aydır dünyayı sarsarken, en büyük sorunlar ABD’de yaşanmıştır. Öncelikle New  York valisinin başkanlığında doğu bölgesindeki  on eyalet Washington yönetimine isyan ederek bir Doğu Amerika Birliği gibi çalışarak dünyanın en büyük devleti olan ABD’yi resmen parçalamışlardır . Birleşmiş Milletlerin yer aldığı New York kenti dünya devletinin başkenti olarak geliştirilirken, Washington merkezli Amerikan devleti karşıya alınmıştır. ABD başkanı Trump aslında ABD tarafından dünya devleti emperyalizmine karşı çıkmak üzere Beyaz Saray’a Pentagon tarafından getirilmiştir. Böylece küresel sermayenin temsilcisi olarak gizli dünya devletine çalışan Hilary Clinton’un başkanlığa seçilmesi önlenmiştir. Dört yıl önceki Amerikan başkanlık seçimleri sırasında başlayan Dünya Devleti ve ABD çekişmesi günümüzde iyice tırmanarak ülke için bölücü bir aşama olarak görünürken, virüs meselesinde New York kentinin küresel sermayenin temsilcisi olarak öne çıkması ve başkan Trump’ın  şahsında  merkezi yönetimi suçlayarak on doğu eyaleti ile ortak hareket etmesi bir devlet düzeni açısından kabul edilemeyecek bir durumdur. ABD ya bunun hesabını sorarak devlet olarak varlığını koruyacak ya da böylesine bir hesap soramayarak ve  prestişini kaybederek  bugünkü devlet düzeni modelini elinden kaçıracaktır. Bu aşamada Trump  Amerikan devleti olarak ulusal kamu düzenini, Pentagon ile  FBİ  arasındaki ulusal birlik dayanışmasını temsil ederek seçimleri kazanırsa  ABD yoluna devam edebilir. Bayan Clinton’u geçen seçimde başkan seçtiremeyen küresel sermaye  e Siyonist İsrail ittifakı  onun yerine eski başkan yardımcısı  Biden’i seçtirirlerse, o zaman Washington merkezli Amerikan yönetimi sona erer ve küresel sermayenin  denetimindeki  New York kenti öne çıkarak  küresel dünya devletinin merkezi  haline gelir . Bu durumda ABD biter ama gizli dünya devleti de açığa çıkarak, Siyonistlerin dümen suyunda çok farklı biri dünya düzenine doğru gelişmeleri yönlendirebilir. Virüs olayı sonrasında yaşananların hepsi, Amerikan Devletini aciz bırakmak ve sokak hareketleri ile yıkmak olduğunu olaylar göstermiştir. Zencilerin ve güneyden gelen Latinlerin hedef alındığı kaos senaryolarının da ABD’yi yıkmaya dönük olduğu yaşanan gelişmeler sonucunda kesinlik kazanmaktadır. Küresel sermaye açıkça bir dünya devleti kurmak için Amerikan devletini yıkmaktadır. Bu durumu bütün dünya yakından izlemelidir.
                Gizli dünya devletinden açık dünya konfederasyonuna doğru götürülmek istenen bugünün dünyasında bütün ulus devletler hedef tahtasına oturtulmaktadır. Küresel sermaye hegemonyasına teslim olmamak için bütün ulus devletlerin bir araya gelerek emperyalizme karşı  enternasyonel  bir dayanışma düzeni kurmaları zorunlu görünmektedir. Birleşmiş Milletlerin yetersiz kaldığı bir aşamada dünya devletleri ya da halkları birliği misyonunu üstlenecek bir uluslararası örgütlenmeye şiddetle gereksinme vardır. Böylesine bir çıkmaza küresel sermaye emperyalizmi yüzünden sürüklenen dünya ülkelerinin, silkelenerek kendilerine gelmeleri ve ulus devletlerin bir an önce yıkılmak istenen ABD’nin öncülüğünde bir ulus devletler dayanışma düzeni kurmaları gerekmektedir. Virüs senaryoları ile ulus devletlerin kamu düzenlerini yıkmayı göze alan küresel saldırganlığa karşı çıkılırken, alternatif bir dünya yapılanması için dünya halkları bir araya gelerek yeni bir uluslararası örgütlenme çatısı altında var olma ve yaşamı sürdürme mücadelesini güçlendirmelidir.  Bütün dünya halklarının işbirliği ile ulusal  avunma  yapılabilir. Ulus devletler öncelikle özelleştirilen bütün kamu işletmelerini yeniden kamulaştırarak merkezi güçlerini artırmalıdır.  Daha sonra ki aşamada bankacılık sistemi küresel sermayenin kontrolünden alınarak ulus devletlerin yönetimine bırakmalıdır. Açlık, işsizlik ve kaos gibi toplumsal sorunların aşılabilmesi için, Türkiye daha da öne çıkarak daha adil, eşitlikçi, barışçı ve refah içinde bir dünya düzeni için öncülük yapmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
               
                 

9 Haziran 2020 Salı

CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU

                Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucu önderliğin ve onu destekleyen kadronun ortaya koyduğu yapıda, kuruluş modeli gereği bir cumhuriyet devletidir. Devleti kuran Atatürk’ün partisinin isminin başında cumhuriyet kavramının yer alması da bu durumun açık bir göstergesi olarak, bugünkü genç cumhuriyet kuşaklarına yol göstermektedir. Dünyanın tam ortasında ve çok farklı bir jeopolitik konumun üzerinde ortaya böyle bir cumhuriyet devletinin çıkışı, rastlantıların değil ama tarihsel sürecin dünya jeopolitiğine yansımasının sonucunda gerçekleşmiş olan bir siyasal oluşumdur. Aradan bir yüzyıllık zaman dilimi geçmesine rağmen ve aradan iki büyük dünya savaşı ile birlikte Osmanlı coğrafyasında sosyalist sistemin kuruluşu ile Siyonist İsrail’in merkezi coğrafyada bir yeni devlet olarak doğması bölgenin yeni haritasında etkili olmuştur.   Batılı emperyalist ülkelerin bu coğrafyayı sürekli olarak karıştırarak, kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanda uzaktan kumandalı biçimde, bölge koşullarına ters düşen yeni siyasal yapılanma maceralarına sürüklemeleri ve yeni bazı emperyalist projeleri bölge devletlerine dışarıdan dayatmalarına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir tarihi gerilerde bırakarak bugünlere gelme şansını elde etmiştir.

                Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde yaşanmakta olan zaman dilimine ulaşması kolay olmamış, birçok badireler atlattıktan sonra  Atatürk’ün Cumhuriyeti yüz yılın ilk çeyreğinde varlığını koruyabilmiştir. Yeni yüzyılın ortalarına doğru yol alırken ve bu dönemin içine iyice girilirken daha önceleri hesapta olmayan bir ok yeni durumun ve koşulların ortaya çıktığı görülmekte ve böylesine bir büyük değişim rüzgarının tam ortalarında, Türkiye Cumhuriyeti devleti de geçen asır ile bugünkü zaman dilimi arasında sıkışıp kalarak kendi yolunu bulmakta zorlanmaktadır.  İşte böylesine bir alt üst oluş döneminden çıkmaya çalışırken, Türk devleti hem varlığını korumak hem de kuruluştan gelen devlet modeline sahip çıkarak yoluna devam etmek gibi iki büyük misyon ile karşı karşıya kalıyordu. Kurucu önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşaması ve varlığını gelecek yüzyıllara taşıması, bugünkü cumhuriyet kuşaklarının önde gelen görevleri olmasına karşılık, bu doğrultuda toplumun içinden çıkması gereken cumhuriyetçi refleksin bir türlü ortaya çıkamadığı ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendini yenileyerek yoluna devam etmekte zorlandığı görülmüştür. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni genç cumhuriyet kuşaklarına emanet ederken böylesine bir ulusal beklenti içinde olduğunu, geleceğin Türk toplumunu oluşturacak genç kuşakların uyanık bekçiliği ile Türkiye’nin geleceğe açılacağını umut ediyordu.
                Merkezi coğrafyanın tam ortalarında batı kapitalist sistemi, doğu sosyalist sistemi ile birlikte bir de İslam dünyasının önde gelen devletleri ile çevrili olan bir jeopolitik konumda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları etrafı çeviren üç sisteme dahil olmayarak, bu üç büyük sistemin tam ortasında tam anlamıyla bağımsız ve özgür bir devlet modelini dünya kamuoyunun gözleri önünde öne çıkarıyorlardı. Batı sistemini ortaya çıkaran Fransız devriminin getirdiği üç ile olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laik esasları ile, Sovyet devriminin getirdiği devrimcilik, devletçilik ve halkçılık ilkeleri eklektik bir yöntem uygulanarak bir araya getiriliyor ve ortaya ülkenin özel koşullarına uygun düşen bir yeni siyasal oluşum, Kemalist devrim adı verilen köklü değişim sonucunda ortaya çıkarılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih sahnesine çıkarken, kurucu irade böylesine bir ulusal sentezi ortaya çıkarıyordu . Bu çerçevede geçmişteki hiçbir rejime ya da siyasal kutuba benzemeyen bir yeni cumhuriyet modeli tarihteki yerini alıyordu.
                Cumhuriyetçilik ilkesi rejimin temel yapısını oluşturan altı ilkenin en önemlisi olarak ortaya çıkarılırken, yeni devletin yapılanması da bu doğrultuda kurulmaya çalışılıyordu. Ne var ki, böylesine bir tutum açık olmasına, beklenmedik gelişmeler ve dünya savaşları sürecinde ortaya çıkan dış müdahaleler ülkenin önüne birçok siyasal mesele çıkarıyordu. Böylesine sorunlarla dolu bir süreçten geçerken Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal yapılanmasında da önemli değişiklikler birbiri ardı sıra kendiliğinden gündeme geliyordu. Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusunda, batı tipi modellere paralel bir yeni cumhuriyet devleti Müslüman bir toplum yapısı üzerine kurulurken, bölgedeki Arap devletlerinin askeri kadrolara dayanan Baas tipi bir sosyalizmden de uzak durulmaya çalışılıyordu. Bu tür bir konjonktür de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tamamlanmaya çalışılıyor ve bu model, çevredeki bütün Müslüman, Türk ve diğer devletler için de bir Kemalist model olarak kamuoyuna empoze edilmek isteniyordu. Arap ya da Müslüman birliği çalışmaları Türk devletinin milli karakterine ters düştüğü gibi, laik yapılanması ile de yeni devlet çevredeki din rejimlerinin de ötesine giderek varlığını geliştirmeye çalışıyordu. Bunların hepsi yeni devletin cumhuriyetçi karakterine uydurulmaya çalışılırken, halkçılık ile milliyetçilik ilkesi dengelenmeye çalışılıyordu. Yeni devletin cumhuriyetçiliğin bütün esaslarına uygun olmasına çalışılırken, batıdan gelen dış müdahalelerin cumhuriyet rejiminin demokratik olmaktan uzaklaşmasına yol açtığı ortaya çıkıyordu. Hal böyle olunca ara dönemler ve askeri rejimler Nato üzerinden sürekli olarak devreye giriyor ve bu durum da genç Türk cumhuriyetinin bütünüyle Türk ulusu tarafından yönetilmesi gibi bir durumu ortadan kaldırıyordu. Dış müdahaleler batı emperyalizminin etkisini artırıyordu.  

                Cumhuriyetin kuruluş dönemi geride kalırken, Türkiye Cumhuriyeti sürekli olarak dış askeri müdahalelerden kurtulamayarak batı emperyalizminin yarı sömürgesi bir ülke konumuna düşmekten bir türlü kurtulamıyordu. Askeri rejimleri ortak askeri birlik üzerinden destekleyen batı emperyalizmi hem kendi temsilcisi olarak yetiştirdiği kadroları taşeron iktidarlar olarak iş başına getiriyor, hem de bu duruma karşı gerçek bir ulusal muhalefetin doğmaması için göstermelik muhalefet görevi yapıyor görünecek işbirlikçi kadrolardan kendine bağlı muhalefet partilerini öne çıkarıyordu. Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece, tam bağımsız cumhuriyeti kendi kontrolü altına alamayacağını gören batı emperyalizmi bir Nato darbesi döneminde bu partiyi kapatma yoluna gitmiş ama bunu tam olarak başaramamıştır. Ara rejim sonrasında partinin yeniden açılması cumhuriyetçi kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Rejimi kuran partinin kapatılamaması üzerine bu kez de batı ülkelerinde yetiştirilmiş olan işbirlikçi kadrolar aracılığı ile Atatürk’ün partisinin gerçek kimliğinden uzaklaştırılarak, sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal ikinci cumhuriyetçiliğe bu örgüt teslim edilerek, Atatürk’ün eklektik modeli ile oluşturulan ve altı ilkenin dengeli bir ulusal sentezine dayanan Kemalist çizgiden kurucu parti iyice uzaklaştırılıyordu. Askeri dönemde kapatılan bu parti daha sonraki aşamada yeniden açılırken, batı işbirlikçisi liberal ve bağımlı kadroların partinin başına gelmesi sağlanıyordu. Böylesine bir sürece iteklenen Türk devleti gerçek anlamda bir çağdaş cumhuriyete kavuşamamış ve bu yüzden de cumhuriyetçilikten giderek uzaklaşmıştır.
                Askeri ara rejimleri batı işbirlikçisi liberal partilerin iktidarlarının izlediği bir dönem içinde Türkiye Cumhuriyeti kurucu önder Atatürk’ün tam bağımsızlık çizgisinden yavaş yavaş uzaklaştırılarak, batı blokuna bağımlı bir yarı bağımlı sömürge devletine doğru yönlendiriliyordu.  Böylesine büyük bir çelişkili dönemin içine düşen Türk devleti toparlanarak kendine gelmeye çalışırken ve Türk ordusu yeniden eski bağımsızlıkçı çizgisine doğru yönelirken , bu kez de batı sermayesinin ortağı olan büyük şirketlerin işbirlikçisi olarak din kökenli cemaatlar ortaya çıkarılmış  ve bunların etkili olduğu yeni bir siyasal  rejim yaratılarak ,siyasal partilerin  ülke yönetimindeki etkilerini ortadan kaldırmışlardır.
                Cumhuriyet devleti demokrasi görünümü altında, batılı gizli servislerin kontrolü altında ki yeni cemaatların baskısı altına düşmesi ile birlikte Türk milleti bağımsız cumhuriyetini elinden kaçırarak yeni yetme tarikatların oyun alanına dönüşmüştür. Tarikatlar partilerin yerini alınca, batının tekelci şirketleri tarikatlar ile ortak çalışmalara başlayarak Türkiye’yi yavaş yavaş İslam devleti görünümlü bir yarı sömürge devleti haline getirebilmenin yollarını aramışlardır. İşbaşındaki iktidarlar batı emperyalizminin kuklası haline gelince ve neoliberal batıcı iktidarlar yıpranınca bunların yerini batının güvenlik örgütüne bağlı askeri kadrolar alınca, ülkede cumhuriyet rejiminin en küçük bir parçasının kalmadığı iyice açığa çıkmış ve böylesine bir durumdan rahatsız olan cumhuriyetçiler, yeniden eski cumhuriyet dönemi çizgisine nasıl dönülmesi gerektiğini araştırmaya başlamışlardır. Anayasa değişikliği ile devlet rejimi bir çorbaya dönüştürüldüğü  için böylesine ters bir gidişe karşı çıkarak gerçek anlamda bir cumhuriyetçi yaklaşımı öne çıkarması gereken devletin kurucusu olan  Atatürk’ün partisi, sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal siyasete esir olarak kendi kendini pasifleştirdiği için, devlet kuran partinin programında var olan Atatürk ilkeleri devre dışı bırakılmış ve bu durumda  rejimin öncüsü parti gerçek bir muhalefet yapamayarak, dolaylı olarak emperyalizmin aracılığını yapan  bir konuma sürüklenmiştir. Böylece ana muhalefet durumundaki partinin bütün gelişmelere seyirci kalması, gerçek anlamda bir toplumsal muhalefet yapmaması ve ortaya ulusal bir alternatif program koymaması yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin bitme noktasına getirildiği açıkça görülmeye başlanmıştır.
                Atatürk karşıtı bir Dersimcilikten  asla vaz geçmeyen  ,Avrupa ülkelerini paramparça eden bir  yerel yönetimler özerkçiliği peşinde ısrarlı bir biçimde  koşan  ve Türkiye’nin şerhlerini kaldırmaya çalışan, halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik  çıkarlarını savunmak yerine  küreselci şirketlerin dümen suyunda giden, çalışanların meslek örgütleri yerine  sermaye kuruluşları ile yakınlaşan bir olumsuz siyasetler bütününe teslim olmuş olan  particilik anlayışı ile, Atatürk’ün partisi teslimiyetçi bir çizgiye çekilirken, Atatürk’ün partisinden dışlanmış olan gerçek Atatürkçüler, ulusalcılar ve cumhuriyetçiler bir çıkış noktası bulmak üzere  harekete geçmişlerdir . Okumuş insanların öncülüğünde bir aydın hareketi oluşturarak ve çağdaş demokratik ülkelerdeki hak arayış mekanizmalarına benzer bir biçimde bir cumhuriyetçi platform oluşturarak, Atatürk’ün Cumhuriyetine sahip çıkmaya çaba göstermişlerdir. Kurucu önderin yolundan sapanlar ve ulusalcı ya da cumhuriyetçi partilerin üyeliğine alınmayanlar, Atatürkçü kuruluşların dışında bırakılan bir çok cumhuriyet aydınının ülkeyi yeniden Atatürk’çü ve cumhuriyetçi   çizgiye çekebilmek üzere “Cumhuriyetçi Birlik Platformu “ bundan on yıl önce İstanbul merkezli olarak kurulmuştur . Kurulduğu günden bu yana on yıla yaklaşan süre içinde İstanbul ve Ankara gibi iki büyük kentin sınırları içinde yaşayan, cumhuriyetçi aydınları örgütlemek üzere böylesine bir platform, çağdaş demokrasi normları çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Böyle bir platform kendiliğinden oluşmamış, olumsuz gidişi görenler, ülkeyi insan hakları adına bölen, sivil toplumculuk görünümünde tarikatçılık yapan ve piyasa ekonomisi görünümünde sömürgecilik yapanlara karşı direnecek bir toplumsal örgütlenme, Cumhuriyetçi Birlik Platformu adı altında harekete geçirilmiştir. Bu platform genel olarak her ay bir otelde ya da kültür merkezinde bir araya gelerek ülke ve dünya sorunları üzerine düşünen aydınları bir araya getirmiş ve bunların oluşturduğu ortak platform çatısı altında Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirecek yaklaşımların öne çıkarılması için çaba gösterilmiştir. Sermayenin güdümü altına giren basın ve medya kuruluşlarının da teslim alındığı bir aşamada, karşıt medya oluşturulacak bir alternatif ortam Cumhuriyetçi Birlik Platformu çatısı altında yaratılmaya çalışılmıştır. Birbiri ardı sıra yapılan toplantılar aracılığı ile ciddi bir cumhuriyetçi birikim yaratılmasına çaba gösterilmiştir.

                “Cumhuriyetçi Birlik Platformu”nun kuruluş aşamasında bu örgütlenmenin İstanbul  merkezli kesiminde  kurucu önder  olan Faik Kurtulan  yayınlamış olduğu “Cumhuriyetçi Birlik Platformu – Altı ok ve altı ilke “ isimli kitabında  böylesine bir platform örgütlenmesine neden gidildiğini ve hangi ilkeler ile nasıl bir düşünceye sahip olarak çalışılacağını açıkça ortaya koymuştur. Platformun Ankara kesiminde temsilcilik yapan Prof. Dr. Anıl Çeçen de bu kitabın başlangıç kısmında Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri olarak anayasada yer alan altı ilkenin günümüz açısından önemini dile getiren bir açıklamayı platform adına bu kitapçıkta bir önsöz yazısı ile dile getirmiştir. Çeçen buradaki yazısında üç büyük dünya sisteminin tam ortasında kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç irine benzemediğini ve dünyanın ortasında merkezi bir model ile tarih sahnesindeki yerini aldığını, bu nedenle de sonuna kadar bağımsız kimliği ile Atatürk Cumhuriyetinin sonuna kadar yoluna devam edeceğini vurgulayarak, Cumhuriyetçi Birlik Platformunun stratejik yapılanmasını ortaya koymaya çalışmıştır. Faik Kurtulan, öncü kimliği ile neden cumhuriyetçi birlik adı altında yeni bir sosyal platform örgütlenmesine gidildiğini gene bu kitapçıkta anlatmaya çalışmıştır. Monarşi, oligarşi gibi tek kişi ya da belirli grupların yönetim biçimlerine karşı çıkarak, gerçek anlamda bir halk yönetiminin ancak demokrasi çatısı altında olabileceğini ve bunun da ancak cumhuriyet devletinin çatısı altında gerçekleşebileceğini açıkça dile getirmiştir. TBMM’de cumhuriyetin kabul edilmesi sırasında bir din hocasının da meclis üyesi olarak söz aldığını ve din açısından da en yararlı yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunun o sırada meclis çatısı altında ifade edildiğini vurgulamıştır. Halkın bütününün tümüyle benimsemiş olduğu cumhuriyet rejiminden geri dönmenin mümkün olmadığını ve Türk halkının gelecek yüzyıla doğru adımlarını atarken, gene cumhuriyet rejimi içinde hareket edeceğini vurgulamıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti anayasasında belirtilen laik ve sosyal hukuk devletinin ancak cumhuriyetle birlikte mümkün olabileceğini de kuruluş kitabında dile getirmiştir.
                Cumhuriyetçi Birlik Hareketi İstanbul ve Ankara kentlerinde güncel siyasal konular üzerine toplantılar yaparken olabildiğince partiler tarafından dışlanan Atatürkçü, ulusalcı ve cumhuriyetçi aydınları konuşmacı olarak davet etmiş ve onlara söz vererek alternatif medya arayışı içerisinde etkin olmaya çalışmıştır. Cumhuriyetçi Birlik Platformu düzenli toplantıların yanı sıra, birçok siyasal sorunun güncelleşmesi aşamasında bunlar ile ilgili kamuoyu açıklamaları ya da basın aracılığı ile imza toplama girişimlerini, ulusal refleks çizgisinde tamamlamaya çalışmıştır. Böylece batı bloku bağlantılı siyasal kadroların muhalefet yapmadığı bir dönemde Türk demokrasisinin işleyebilmesi için cumhuriyetçi aydınların sesi, Birlik Platformu aracılığı ile dünya ve ülke kamuoylarının bilgisine sunulmuştur. Aydın birliği ve dayanışmasını ulusal çizgide örgütlemeye çalışan platform, daha sonraki çalışmaları sırasında bütün bu girişimlerin cumhuriyetçilik ilkesi içinde bir araya getirilerek, ülkedeki cumhuriyet karşıtı bazı olumsuz gelişmelerin önlenebilmesi doğrultusunda öne çıkarmaya çaba göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olduğu ve aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimine sahip bulunduğunu dile getiren platformun kurucusu, altı ilkenin eklektik birleştirilmesi ile sağlanan ulusal siyasal sentez doğrultusunda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin gerçekleştirildiğini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin eşit ve özgürlükçü bir çizgide bütün hak ve özgürlüklere sahip kılındığını da kuruluş bildirisinde açıklamıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek isteyenlere karşı, Fransız ulus devlet modeli ile birlikte bu ülkedeki düşünsel potansiyeli dile getirerek, Türkiye’nin benzer durumda olduğunu kamuoyuna açıklamıştır. Atatürk’ün farklı bir sentezi gerçekleştirirken, hiçbir rejim ya da ideolojiyi taklit etmediğini ve başka ülkelere benzemeyen koşulların gereğini yerine getirdiğini, ancak kendi gerçekliğine uygun düşen bir yola yönelerek hiç kimseye benzemeyen bir yönde ilerlediğini de altını çizerek Atatürk ilkeleri ile birlikte kamuoyuna açıklamıştır.  
                 Platformun yayınlarında, Kemalist halkçılık ile neoliberal içerikli sosyal demokrasi arasında büyük farklar sürekli olarak dile getirilmiştir. Sosyal demokrasi batı, halkçılık ise doğu kökenli kavramlardır. Sosyal demokrasi batı işbirlikçisi iken, halkçılık doğunun antiemperyalizmini ortaya koymaktadır. Halkçılık köylü ve toplumun bütününü ifade ederken, sosyal demokrasi aydınları ve çalışan kitleleri öne çıkarmaktadır. Atatürk devleti kurarken, batı tipi sosyal demokrasiyi yasaklamıştır ama devleti kuran partinin adını halkçılıkla ifade ederek, batı emperyalizmine karşı antiemperyalist bir halkçılığa Türk cumhuriyetini dayandırmaya çalışmıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye üzerinde etkili olan batılı emperyalist devletler, Türkiye’yi yanlarına alma doğrultusunda demokrasiyi batı bağımlılığı olarak öne çıkarmışlar, Atatürk halkçılığını ise sosyalist sistemi öne çıkararak komünistlikle suçlamışlardır. İşte bu noktada Türk devleti bağımsız yapısından kaydırılarak batı emperyalizminin kucağına yeniden düşürülmüştür. Antiemperyalist muhalefet de komünistlikle suçlanarak devre dışı bırakılırken, halkçılık kavramından uzaklaşılarak bireycilik anlamında liberal ve sosyal demokrat bir siyasete yönelme eğilimi öne çıkarılmıştır. Normal gelişmelerin ötesinde  bir de Türkiye’de özel bir gelişme dönemi yaşanmış, Atatürk’ün partisine üçüncü genel başkan olarak dışarının desteği ile bir gazeteci getirilmiş ve bu kişi  emperyalist ve Siyonistlerin isteği doğrultusunda bölgecilik yaparken, hem  Kemalizme hem de batı tipi sosyal demokrasiye karşı çıkarken, Orta Doğu merkezli yeni bir yapılanma aşamasında ,Türkiye’de demokratik sol adı altında  eskisinden çok farklı bir yapılanmayı öne çıkararak kendisini destekleyen emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hareket etmiştir . Liberalizmden neoliberalizme geçerken, Türkiye’de de halkçılık ve cumhuriyetçilik uygulama alanından çıkartılarak, batı tipi yeni modellere uygun davranan iktidarlar siyaset sahnesinde öne çıkartılmışlardır. Ulusalcı bir Kemalist halkçılıkla kurtuluş savaşını kazanan Türk ulusu, günümüzde liberal bireyciliğe dayanan bir sosyal demokrasi siyaseti ile yeniden teslim alınmaya çalışılmaktadır. Devleti kuran parti bu oyunlara karşı çıkacağına çeşitli girişimlere alet olarak ve halkçılıktan uzaklaşarak batı tipi sosyal demokratçılık oynamaktadır.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformunun, Kemalizm’e karşı çıkan batı tipi sosyal demokratlık konusunu bir yana bırakmadan, bu doğrultuda geliştirilen yeni emperyalist projelere yönelen çalışmaları da olmuştur. Özellikle bugünün koşullarında küresel sermayenin örgütlediği küresel emperyalizm, açıktan şehir devletlerini destekleyerek ulus devletlerini tehdit ettiğini gene bu platformun toplantıları ile yayınlarından Türk kamuoyu öğrenmiştir. Küresel sermaye bugünün koşullarında ulus devletleri ortadan kaldırmaya çalışırken, bunların yerine halk kitlelerini daha küçük birimler halinde yönetebilmek üzere, Ortaçağ da olduğu gibi şehir devletleri yapılanmasını öne çıkarmaya çalışmaktadır. Batının önde gelen tekelci şirketleri giderek dev bir biçimde büyürken, şirket yapılanmalarının da devletlere benzemeye başladığı görülmektedir. Bir avuç aşırı zengin azınlığın elindeki oyuncaklar haline düşen büyük şirketler üzerinden dünya hegemonyası kurulması için   yoğun çalışılırken, var olan ulus devletlerin ortadan kaldırılması ve bu doğrultuda alt kimliklerin hortlatılarak yerelleşmenin önünün açılmaya çalışıldığı görülmektedir. Ulus devletlerin tarihsel süreçteki sonunu getirecek olan şehir devletleri projesi, gene neoliberal içerikte sosyal demokratçılık oynayan ikinci cumhuriyetçilerin işi olarak Atatürk’ün partisine mal edilmeye çalışılmaktadır.  Son yerel seçimlerde bütün büyük şehirlerde belediye seçimlerini kazanan sosyal demokratlar, arka plandaki neoliberal hazırlığın sonucu olarak şehir devletleri siyasetlerine yönelmektedirler. Avrupa Birliği öncülüğünde kurulmuş bulunan Uluslararası şehirler ve yerel yönetimler birliği çatısı altında, üye olan belediyelerin, uluslararası alanda devletler gibi bağımsız hareket etmelerini sağlayarak, ulus devletleri şehirler üzerinden parçalamaya kalkışan, böylesine emperyalist bir politikaya sosyal demokrat görünümlü siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin alet olmasını ulus devletlerin kabul etmesini beklemek mümkün değildir . Bugünün koşullarında ulus devletlerin başkentine bağlı olan şehirlerin Singapur, Malta ya da Hong Kong gibi şehir devletlerine benzer statülere dönüştürülmesini kabul edecek ulus devletler, birer siyasal mekanizma olarak ortadan kalkacaklardır. Emperyalizm şirketleri büyütürken devletleri küçültmeyi hedeflemekte ve çok büyük ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda şehirleri küçük devletçiklere dönüştürerek, piyasa üzerinden sahip olduğu ekonomik üstünlüğünü aynı zamanda şehirler üzerinden siyasal kontrola almaya çalışmaktadır. Böylesine emperyalist bir projenin sosyal demokratlık olarak savunulması, çok büyük bir sahtekarlık olarak siyasal gündeme gelirken, ulusal yapılar ile halk kitleleri açıkça karşı karşıya getirilmektedir. İşte Kemalist cumhuriyetçilik yerine sosyal demokrasiyi öne   geçirmek isteyenlerin arkalarında var olan büyük emperyal oyun böylece ortaya çıkmaktadır. Özgürlükçü belediyecilik diye bu bölücü projeyi savunan işbirlikçi kesimler, açıkça şehir devletlerinin oluşumu için ulusal toplumları bölme oyunlarına resmen alet olmaktadırlar.
                Bugünkü zamanın ruhu olarak öne çıkartılan ve bu doğrultuda savunulan  eşit yurttaşlık projesi de, ulus devletlerin kamu düzenlerini görmeden , ulusal kimliğe sahip çok büyük ulus devletleri  dikkate almadan alt kimlikçilikleri örgütleyerek öne çıkaran  neoliberal sosyal demokratçılık insan hakları adına alt kimlikçiliği  gündeme getirerek savunurken,  alt kimliklerin bir arada yaşadığı yerel yönetimlere  otonomi verilmesi gibi  uçuk  önerileri  de gündeme getirmektedirler. Yeni projeye göre  şehirler devletleşirken, yerel  yaşam birimleri de otonomlaşarak ulus devletlerin başkentlerine bağlı olmaktan kurtulacaklardır. Bu doğrultuda Avrupa Birliği yerel yönetimler özerklik şartı savunulmakta ve bununla ilgili bütün şerhlerin kaldırılması gerektiği vurgulanarak ve gelecekte şehirlerin bağlı oldukları başkentlerden bütünüyle uzaklaşarak kendi yerel yönetim alanlarında küçük devletçikleri dönüşmeleri savunulmaktadır. Yerel yaşam bölgeleri ya ayrı bir şehir devleti olacak ya da bunların dayanmış olduğu alt kimliklere ulusal kimlikler ile birlikte eşit bir statü tanınarak, eşit yurttaşlık adı altında ulusal yapılar tasfiye edilerek küresel emperyalizmin istediği çok kültürlü ya da çok kimlikli bir toplum düzeni kurulacaktır. Böylece ulus devletler temelden çökertileceklerdir.

                 Türkiye gibi her şeyin ortasında yer alan bir ülkede, cumhuriyetçilik için yola çıkan bir platformun sosyal demokrasi, şehir devletleri, eşit vatandaşlık ya da komünal yaşam biçimi gibi konular ile uğraşmasının çeşitli nedenleri vardır. Yüz yıl önce dünya yeniden kurulurken, Türkiye’nin kuzeyinde kurulan sosyalist sistem şura adı verilen ama Sovyet kavramı ile açıklanan küçük yerleşim birimlerine dayanıyordu. Ayrıca bu büyük yapılanmadan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra da İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti olarak kurulan Siyonist yapılanma da, Kibutsz ya da Moşav gibi yerel birimlerin şehirleşmesi modeline dayanan bir toplumsal örgütlenme ile ortaya çıkıyordu. Orta çağ döneminde Avrupa tipi derebeylik yaşamayan Asya bölgelerinde şehir devletlerinin Avrupa’da olduğu gibi kurulamaması yüzünden Şura ve Kibutz uygulamalar, doktriner ya da dinsel yaklaşımlar çizgisinde oluşturulmaya çalışılmıştır. Avrupa Birliği bugün ulus devletlerin birleşememesi yüzünden dağılma noktasına gelirken, Orta Çağ döneminde var olan beş yüze yakın şehir devletinden oluşan bir Avrupa Birliği arayışının öne çıktığı göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği deneyimi çökerken ve Avrupa kıtası yeniden şehir devletleri arayışına doğru yönlendirilirken, Türkiye Cumhuriyeti Avrupa ve Asya kıtaları arasında sahip olduğu jeopolitik konumunu iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır. Avrupa otuz ulus devletten oluşan bir kıtasal birliği gerçekleştiremediği aşamada, geri dönerek Orta Çağ Avrupa’sında beş yüz şehir devletinden oluşan bir yapılanmaya yönelmektedir. Bu açıdan Avrupa modeli şehir devletleri oluşumu, Kemalist Cumhuriyet tarafından kabul edilemez. Ayrıca laik Türk devletinde İsrail gibi bir dini örgütlenme ya da çökmüş olan Sovyetler Birliğinde olduğu gibi, yerel yönetimlerin şuralar biçiminde örgütlenmesi de ulusal devlet yapılanması açısından hiç bir zaman düşünülemez .Kuvayı Milliye döneminde Kars’da toplanan  yönetim arayışının Kars Şurası yönetimi olarak  gündeme getirildiğini  hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir .Türkiye cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olarak kurulduğu için  Kars Şurası benzeri Sovyet yapılanmaları Anadolu yarımadası üzerinde örgütlenememiştir. Avrupa kendi köklerine dönerken şehir devletleri ile karşılaşıyorsa, Türkiye’de kendi kökenlerine dönerken hem Asya tipi üretim tarzı hem de imparatorluk arazilerine dönüş senaryoları ile karşı karşıya kalmaktadır. Avrupa tarihinde görülen eski şehir devletlerinin Asya topraklarında ortaya çıkması bugünün büyük ve güçlü devletleri düzeninde mümkün görünmemektedir.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformu, bir toplumsal insiyatif ve de aynı zamanda ulusal bir refleks olarak yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve bugünlere kadar gelmiştir. Avrupa, Amerika, İsrail gibi üç büyük emperyalist merkezin kendi projeleri üzerinden ele geçirmek istedikleri merkezi coğrafyanın tam ortasında bugün her şeye rağmen Atatürk Cumhuriyeti varlığını sürdürmektedir.  Yüz yıl önce dünya yeniden imparatorluklar sonrasında biçimlendirilirken, Avrupa’dan kaynaklanan ulus devlet modeli ile Türkler hükümranlık düzenlerini yenilemişlerdir. Kuzey bölgesindeki sosyalist sistemin özelliklerinden de yararlanarak, Türk modelinin sentezini oluşturan altı ilkenin üçü olarak devletçilik, halkçılık ve devrimcilik esasları benimsenmiştir.  Bugünün koşullarında Türk cumhuriyetçilerinin hem tarihsel süreci hem de jeopolitik konumu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyetçilik anlayışı içinde hareket etmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman hem dünyadaki değişmeler doğrultusunda bir yeni yapılanmalara gidilebilir. Tam bu aşamada dağılarak yok olmamak üzere de ulusal kurtuluş savaşından gelen kuruluş modeline sahip çıkarak, biz olma hakkını Türk ulusu ve cumhuriyet rejimi benimsemek durumundadır. Ulusal toplum ve ulus devletlerin esası olan ulusalcılık anlayışının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için güçlü bir cumhuriyetçi akıma gereksinme vardır. Atatürk bunu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyet rejimi kurmuş ve aynı zamanda uygulanan ulus devlet anlayışı ile de topluma kucak açılmıştır. Bu bölgede kendilerine bağımlı şehir devletleri, şura yapılanmaları, dini şehirleşme girişimleri ya da otonom yerel yapılanma arayışlarının önü kesilmek isteniyorsa, yeniden uluslaşmayı ve cumhuriyet devletinin güçlendirilmesini sağlayacak ulusal programlar ile cumhuriyetçi yapılanmalara gereksinme   vardır. Bu kadar karışık bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürürken, kendisini tehdit eden her gelişmeyi yakından izlemeli ve bunların kendisini tehdit etmesine asla izin vermemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olması ancak böylesine aktif tutumlar ile mümkün olabilecektir. Bu koşullar altında her cumhuriyetçinin, ya cumhuriyetçi partiler çatısı altında ya da cumhuriyetçilik platformları aracılığı ile, uyanık bekçilik görevlerini yerine getirmeleri zorunluluk kazanmaktadır.
                Cumhuriyetçi Birlik Platformu, on yıla yakın devam eden çalışma döneminde, Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimi ülkenin önde gelen düşünce ve bilim adamlarının katkıları ile bugünlere taşımıştır. Hareket aynı zamanda Atatürk modeli cumhuriyet devletimiz açısından ortaya çıkan gelişmeleri ve değişmeleri yakından izleyerek, Türkiye için alternatif olabilecek çeşitli planlar ve projeler de geliştirerek, cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edebilmesi için yoğun çalışmalar sergilemiştir. Ülkeye ve rejime karşı gelişen bütün tehditlere ile mücadele edilirken, şehir devletleri ve bölgesel devletler gibi emperyalist projelerin gündeme getirdiği tehlikelerle de yakından ilgilenerek, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin önümüzdeki çağlarda da varlığını koruyarak, yoluna devam edebilmesi için her türlü özveri ile çalışmalarını sürdürmektedir. Platform üç kıta arasındaki çağdaş cumhuriyet modelinin örnek olmaya devam etmesi insanlığa katkıda bulunmayı sürdürecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

30 Mayıs 2020 Cumartesi

YENİDEN ULUS DEVLETLER - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


YENİDEN ULUS DEVLETLER
                Amerika Birleşik Devletleri’ne son başkanın seçilmesiyle birlikte, bugünkü uluslararası konjonktür küreselleşme sürecine tam anlamıyla karşı bir çizgiye gelmiştir. Sovyetler Birliğinin yirminci yüzyılın bitimine on yıl kala dağılmasıyla iki kutuplu dünyanın sonuna gelinmiştir. Bu durumdan yararlanmak isteyen küresel sermaye, ABD’nin konumunu kullanarak tek kutuplu bir dünyayı küreselleşme aracılığı ile tek bir dünya devletine dönüştürmek üzere yola çıkmıştır.  Ne var ki aradan çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen, bir türlü küresel patronların istedikleri gibi küresel bir dünya devleti kurulamamıştır. Uluslararası tekelci şirketlerin zorlamalarıyla küresel bir düzene yönlendirilen bugünkü dünyada bütün çabalara ve uzun uğraşlara rağmen, böylesine yeni bir yapılanma gerçekleştirilemeyince, zamanla dünya devletlerine halklarından büyük tepkiler gelmeye başlamıştır. İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya bir türlü geçemeyen yerküre, aradan geçen otuz yıllık süre içerisinde, küreselleşmeye ve bunun doğrultusunda geliştirilen yeni emperyalizme karşı çıkan tepki hareketleri ile siyasal muhalefet girişimleri ile karşı karşıya gelmiştir. Tek merkezli bir dünya kurmak ütopyası ile yola çıkmış olan küresel sermaye, her türlü yolu deneyerek, açık ve gizli operasyonlar düzenleyerek bu amacı doğrultusunda olayları yönlendirmesine rağmen, bir türlü tek bir süper gücün etrafında toplanacak bir büyük dünya devleti kuramamıştır.

Sovyetler Birliğinin dağılma süreci ve sonrasında Amerika’nın başına gelen yeni başkanların ABD’nin çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye sempatik bakmaları ve dolaylı yollardan bunu desteklemeleri, küreselleşme girişimini hızlandırarak öne çıkarırken, ABD tek süper güç olarak uluslararası yapılanmanın tam merkezinde durmuş ve bütün uluslararası kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmelerini planlı bir biçimde desteklemiştir. Soğuk savaş döneminde dünya siyaseti ve ekonomik ilişkileri de buz dolabına konulmuş bir durumda geleceğin yeni yapılanmasını beklerken, ABD kendi iç bütünlüğünü tam olarak gerçekleştirmeye çalışmış ve bu durumun getirmiş olduğu yeni güç ile de dünyadaki bütün sorunlara el koyarak dışarıdan müdahale etme yoluna gitmiştir. Soğuk savaş dengelerinde bir ok uluslararası sorun geri çekilmesine rağmen, siyasal patlamalarla sıcaklaşan sorunlara da ABD dünyanın en büyük gücü ve aynı zamanda jandarması konumunda açıktan müdahale ederek, o dönemin koşullarında çözüm üretmeye çaba göstermiştir. Soğuk savaş döneminin yirminci yüzyılın sonlarında, SSCB’nin dağılması üzerine o dönemin koşullarında getirilmiş olan siyasal çözümlerin pek de gerçekçi olmadığı ve yeni dönemin konjonktüründe eski sorunlara yeni yanıtların bulunması gerektiği bir siyasal gerçeklik olarak öne çıkmıştır. Bu arada geçen zaman zarfında sorunlara çözüm geliştirme doğrultusunda yeni arayışlar ortaya çıkmıştır.
Çin, Hindistan ve Brezilya gibi çok büyük ve aşırı nüfuslu büyük devletler o dönemlerde eski sömürgeler konumunda geride tutulmaya dikkat edilmiş ve sonraki döneme doğru yeni gelişmeler ortaya çıktıkça bunlar da tek kutuplu düzenden çok kutuplu düzene geçiş aşamasında dünyanın yeni kutup merkezleri olarak görünmeye başlamışlardır. Bugün eski dünyanın patronu olarak yoluna devam eden ABD’nin karşısına çok daha büyük bir dev ülke olarak çıkan Çin Halk Cumhuriyeti bugünün dünyasında tıpkı eski SSCB gibi yeniden iki kutuplu bir uluslararası düzene geçişin oluşumuna yol açmıştır. Çeyrek yüzyılda ABD dünyanın tek patronu olamayınca, bu kez nüfus ve arazi büyüklüğüne sahip olan büyük devletler yeni kutup merkezi adayları olarak öne çıkmışlardır. Bu aşamada iki kutuptan tek kutuba geçemeyen dünya yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu bir düzene    doğru sürüklenmiştir. Batı bloku ile doğu bloku karışınca alan ve nüfus büyüklüğüne sahip olan yeni büyük ülkeler devreye girerek, küresel olayların gelişiminde belirleyici olmaya başlamışlardır. İki kutuplu dünya iki büyük federasyon dengesine oturmasına rağmen, ulus devletler dönemi imparatorlukların parçalanması sonrasında devam ediyordu. Batının sömürgeleri teker teker merkezden koparken ulus devlet statüsü içinde Birleşmiş Milletlere üye oluyorlardı. Yirminci yüzyılın başından sonuna kadar dünya haritasında yeni ulus devletler yer alınca, uluslaşma çizgisindeki oluşumlar sonucu devletlerin sayısı da iki yüzü geçiyordu.
Birleşmiş Milletlere üye olan devlet sayısı iki yüzü geçince, uluslararası alandaki gelişmeler genel olarak ulus devlet kriterlerine göre belirleniyordu. Var olan siyasal düzen içerisinde ulus devletlerin hepsi bir bütünün parçaları olarak ele alınırken, diğer yandan da gelmekte olan yeni yüzyılın zaman dilimi içinde ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş gibi bir yeni yapılanma, batı merkezli küresel emperyalizm düzeni çerçevesinde gündeme getiriliyordu. Bağımsızlığını yeni kazanmış olan eski sömürgeler giderek ulus devletleşmeye doğru gelişmeler gösterirken, emperyalist güçler geleceğin tek dünya yapılanmasını hazırlamak amacıyla, ulusal kimliklerin ötesine giderek ve alt kimlikler ile uğraşarak daha küçük boyutlarda eyalet ya da kent devletleri oluşturma çabası içine giriyorlardı. Yirminci yüzyılda eski sömürgeler uluslaşarak devletleşmeye çalışırken, geçmişten gelen bir sürecin sonucunda emperyalist aşamaya gelen büyük batılı devletler de ulus devletleri geride bırakacak bir çizgide yeni bir dünya düzenini oluşturmaya çalışıyorlardı. Küresel bir imparatorluk çatısı altında   ulus devletleri yeniden düzenlemek üzere  farklı  siyasal planlar ve programlarla hareket ediyorlardı  İmparatorluklar düzeni   iki kutuplu  bir yapılanmayla geride bırakılırken, kutupların çatısı altında güvenlik arayan yeni devletler önce  uluslaşabilmek  sonra da ulus devlet düzenlerini  koruyabilmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyorlar, hatta daha da ileri giderek Birleşmiş Milletler’e bağlı bulunan diğer uluslararası kuruluşların desteklerinden de yararlanıyorlardı. Evrensel anlamda oluşturulan yeni siyasal yapılanmalar eski sömürgelerin uluslaşmalarına yardımcı olurken, batının önde gelen emperyalist devletleri yeni bir yaklaşım geliştirerek ve ulus devletler düzenini geride bırakarak ve de eski sömürgeler üzerinden bölgesel hazırlıklarını tamamlayarak, beş kıta üzerinde uluslararası finans- kapitalin denetiminde küresel bir imparatorluk oluşturabilmenin öncülüğüne soyunuyorlardı.

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte ABD’nin merkezinde yer alacağı bir evrensel imparatorluk arayışı öne çıkınca, uluslararası tekelci şirketler yeni dönemde küresel sermaye örgütlenmesi aracılığı ile bütün dünya devletleri üzerinde baskı düzeni kurarak, insanlığı ulus devlet dönemi sonrasına hazırlıyorlardı. Bütün uluslararası gelişmeler böylesine bir yönlendirme içine girince, uluslaşarak kendi ayrı ulus devletlerine sahip olan eski sömürge halkları iki arada bir derede kalıyorlar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bir tarafta eski bir ulus devlet olarak sahip olunan siyasal yapı içinde uluslaşarak gelişmek süreci devam ediyordu. Öbür yanda ise tekelci şirketlerin küresel sermaye başlığı altında bir araya gelerek, örgütlü bir saldırıya geçmeleriyle de Birleşmiş Milletler üyesi ulus devletlerin gene bu örgütün karar alarak kabul ettiği insan hakları kavramı çerçevesinde, etnik ve dinsel alt kimliklerin öne çıkarılmasıyla, bölünmeye doğru bir eyaletleşme yapılanmasına yönlendiriliyorlardı. Yirminci yüzyıla girerken ve sonrasında imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya iki yüz ulus devlet çıkartılırken, yüz yıl sonra gelinen küreselleşme aşamasında da yepyeni bir dünya düzeni oluşturmak üzere, Birleşmiş Milletler insan hakları bildirisi doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını gündeme getirecek bir biçimde, iki bin eyalet devleti yapılanması olağanüstü bir biçimde batılı emperyalist merkezler tarafından destekleniyordu. İmparatorlukların parçalayarak ulus devletleri ortaya çıkaranlar şimdi de ulus devletleri iki bin eyalet devletinin öne çıkmasını sağlayacak biçimde bölerek, Birleşmiş Milletlere bağlı iki bin devletlik bir siyasal topluluk oluşturabilmenin arayışı içine giriyorlardı. Yirminci yüzyıl ulus devletler çağı olarak tarihte yerini alırken, yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık kazanacak eyalet devletlerinin çağı olarak şimdiden gündeme getiriliyor ve ulus devletlerin böylece   geride bırakılacağı çok farklı bir döneme geçilmeye çalışılıyordu.
Büyük devletlerin uluslaşması kolay olmadığı için küçük devletlerin uluslaşmaları daha kolay gerçekleşebiliyordu. Küçük devletlerin normal olarak büyük devletlerin eyaletleri boyutunda oldukları dikkate alınırsa, bunların uluslaşmaları daha kolay oluyordu. Büyük ve küçük devletler yirminci yüzyılın uluslaşma sürecini ayrı ayrı yaşıyorlardı. Uluslaşma süreçleri ayrı etnik ve dinsel kökene sahip olan ülkelerin, bölgelerin ya da eyaletlerin  uluslaşmasına katkı sağlarken , aynı süreç büyük ulus devletlerin de zaman içerisinde parçalanmalarına giden yolu açıyordu . Küçük devletler bütünleşmek ve güçlenmek için uluslaşmaya ağırlık verirken, büyük devletler de uluslaşmanın zararlarını önleyerek,  getirdiği yeniliklerden yararlanabilmenin yollarının araştırması içindeydi  Çok büyük alanlara yayılmış olan büyük devletler, merkeze bağlı olan bütün eyaletlerin ve bölgelerin büyük devletin üst kimliği çatısı altında   bir araya getirerek bir üst ulusal kimlik çatısı altında uluslaşmalarına  giden yolu örgütlemeye çalışırken ,dünyaya egemen olmak isteyen batılı emperyal devletler ise, Birleşmiş Milletlere kabul ettirdikleri insan hakları protokolları ile  büyük devletlerin milli sınırları içinde yer alan bölgelerin eyaletleşerek, daha küçük devletler görünümünde ortaya çıkmaları için girişimlerde bulunuyorlardı. Beş büyük kıtada var olan imparatorluklar daha alt bir yapı olan uluslaşma süreci ile ortadan kaldırılırken, yüz yıl sonra aynı uygulamanın ulus devletler üzerinde yapılmasıyla, iki bin eyalet devleti öne çıkarılarak ulus devlet modelinin uygulama alanından silinmesi hedefleniyordu. Avrupa kıtasında   yirmiden fazla bölge bağlı olduğu ulus devletten ayrılarak tam bağımsızlığını isterken, aynı zamanda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş sürecine uygun bir biçimde davranarak devlet sayısının iki yüz den iki bine çıkması için zemin hazırlamaktadırlar.
Küreselleşme dönemi ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş aşamasında öne çıktığı için küresel emperyalizmin merkezi gücü olan küresel sermayenin patronları, var olan ulus devletleri yok etmek üzere alt kimlikçilik üzerinden bölücülük yaparak, kendi çıkarları doğrultusunda ülkelerini eyaletleşmeye doğru yönlendiriyorlardı. Böylesine çelişkili bir durum yüzünden büyük ve küçük devletler karşı karşıya geliyorlardı. Büyük devletler bölünmemek için yeni ittifaklara girerken, küçük devletler de kendilerini koruyabilmek üzere yeni yeni bölgesel birlikteliklere yöneliyorlardı. Birleşmiş Milletlerin benimsediği insan haklarının alt kimliklerin hortlatılmasına meydan vereceğini gören bazı devletler, birliklerini koruyabilmek amacıyla bu gibi protokollardan uzak durmaya çalışırlarken, bazı büyük devletler de ülke bütünlüğünün bozulmaması için uluslararası sözleşmelerin ülkeyi bölünmeye götürmesine karşı çıkarak, yollarına eskisi gibi büyük bir devlet halinde devam edebilmenin arayışı içine giriyorlardı. Büyük devletlerin çeşitli ülke ve bölgeleri sınırları içerisinde barındırmaları gerçeğinden hareket edilirse, alt kimlikçiliğin küçük ulusçuluğa ülkeyi sürüklemesine izin verilmemesi gibi bir durumu önleyebilmek amacıyla, büyük devletin temel yapılanması doğrultusunda bir üst ulusçuluğun bütünlüğü kurtarmak ve sürdürmek üzere gereklilik kazandığı görülüyordu. Bu çelişkili durum ile ilgili olarak, eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri makro ve mikro ulusçulukların bu yeni değişim aşamasında gündemde olduğunu açıkça dile getiriyordu. Bu konuda daha da ileri gidilerek yeni bir strateji belirlenmeye çalışılırken, öncelikle mikro ulusçuluklar ile ulus devletlerin parçalanması ve daha sonra da makro devletçilik yaparak daha büyük bölgesel devletlerin kurulması hedefleniyordu. Bu aşamada mikro milliyetçilik ulus devletleri ortadan kaldırmak için zorunlu görünürken, daha sonraki aşamada ise bölgesel ya da Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi kıtasal federasyonlara gidebilmek amacıyla, makro devletçilik küreselci merkezler tarafından öneriliyordu. Hedef iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devletine geçiş olduğu için, mikro milliyetçilik ile makro devletçilik birlikte düşünülüyordu. Var olan büyük ya da ulus devletleri koruyacak çizgide bir makro milliyetçilik ile küçük devletleri ayakta tutacak bir mikro devletçilik ise düşünülmüyordu. Ne var ki, ana hedef iki bin eyalet devleti olunca mikro devletçilik eyaletcilik ya da insan haklarcılık olarak ulus devletlere karşı yeniden gündeme getiriliyordu.

Küreselci güçlerin planlarına göre, dünyayı büyük sermayenin yönetimine terk edecekleri için şirketlerin oluşturduğu yeni üst yapı üzerinden ulus devlet düşmanlığı düzenli bir biçimde yapılmaktadır. Sosyalist sistemin çöküşü üzerine güçlenen kapitalist blok tek merkez olarak dünyaya saldırmaya başlamış ama bütün çabalara rağmen bir türlü tek merkezli bir küresel düzeni istedikleri gibi kuramamıştır. Mikro milliyetçilik planları ile ulus devletlere saldıranlar aynı zamanda insan hakları görünümünde bölücülük girişimleri ile, Birleşmiş Milletler örgütü üyesi konumundaki ulus devletleri parçalayabilmenin her yolunu deniyorlar ama istedikleri parçalanma sonuçlarını alamıyorlardı. Çeyrek yüzyıl bir yanda küresel imparatorluk düzeni kurulurken, diğer yandan da tekelci şirketler aracılığı ile de eyalet devletlerine geçişin ön hazırlıkları tamamlanmaya çalışılıyordu. Ne var bütün çabalara ve girişimlere rağmen bir türlü istenen sonuç tam olarak elde edilemiyordu. Ulus devletlerin parçalanması için çalışan küresel sermaye bu doğrultuda Amerikan devletini de kullanmaya çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri bünyesi içinde bu yeni durum nedeniyle yeni anlaşmazlıklar çıkıyordu. Amerikan devleti içinde yer alan küreselci kadrolar küresel sermaye merkezlerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ederken, Amerikan ulusal çıkarlarına öncelik veren devletçi ve ulusalcı kadrolar ile karşı karşıya geliyorlardı. Amerikan sermayesi ulusalcı-küreselci diye ayrılırken, devlet bürokrasisi ile siyasal kadrolar da benzeri bir biçimde karşı karşıya geliyorlardı. Amerikan devletinin çıkarları ulus devletin gereksinmelerinin karşılanmasını zorunlu hale getirmesine karşılık tekelci sermayenin küresel çıkarları doğrultusundaki politikalara doğru devlet zorlanıyor ve dünyanın en büyük devleti olarak ABD küresel sermayenin çıkarlarına alet olarak süper güç olma şansını bir türlü kullanamıyordu. Son çeyrek asrın ABD başkanlarının küreselci emperyalizme teslim olması yüzünden Amerikan ulusal çıkarları bütün dünyada tehlikeye giriyordu.
ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore’den gelmesine rağmen, küresel sermayenin güdümündeki medya organları bu durumu görmezden gelerek, İran’ı başlıca nükleer tehdit olarak öne çıkarıyor ve bu nedenle de ABD kendisi için zorunlu olmamasına rağmen, Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri bozuluyor ve ciddi anlamda bir çıkar kaybına alet oluyordu. İran bir Orta Doğu ülkesi olarak ABD’ için değil ama İsrail için tehdit oluşturuyordu. İsrail için tehdit olan İran’ın nükleer çalışmaları İsrail lobilerinin denetimi altındaki medya üzerinden, sanki ABD’ye tehdit oluşturuyormuş gibi bir ters durum gerçeklere aykırı bir biçimde öne çıkarılıyordu. Amerikan medyası ile siyaset sahnesini de finanse ederek ele geçiren Siyonist lobiler, Amerikan devletini Büyük İsrail projesi doğrultusunda üçüncü dünya savaşına zorluyorlardı. Siyonizmin çıkarları için tanrıyı kıyamet senaryolarına sürüklemekten çekinmiyorlardı. Böyle bir savaşa girmenin tehlikelerini gören, üçüncü bir cihan savaşıyla hem ABD’nin hem de dünya düzeninin yıkılacağını gören ulusalcı çizgideki Amerikalılar, küresel emperyalizmin dayatmalarına karşı direnerek  Siyonizmin tehlikeli yıkıcı politikalarına karşı çıkıyorlardı . Küresel sermaye ile İsrail lobileri Siyonist kadroların elinde olduğu için, zamanla bunların aracılığı ile Amerikan devletinin ulusal çıkarlarına ters düşen siyasal gelişmelerle karşı karşıya kalıyordu. Kuzey Kore gibi gerçek bir nükleer güç olan ülke, arkadan ABD’yi açıktan tehdit ederken İsrail’i tehdit eden İran’ın on bin kilometre ötedeki ABD için öncelikle tehdit olarak gösterilmesi gibi bir yanlış yönelme, ABD’nin süper güç olma politikalarını fazlasıyla sarsmıştır. Küçücük İsrail’i kontrol edemeyen ve bu ülkenin lobilerinin elinde oyuncak durumuna sürüklenen ve dünya barışını korumakta zorlanan ABD, süper güç konumunu kaybedince küresel politikalardan vazgeçerek, ulusal politikalara öncelik vermeye başlamıştır. Küreselci sermaye baskılarıyla yeni bir dünya imparatorluğuna doğru sürüklenen ABD,  uluslararası politikalar yüzünden fazlasıyla ulusal çıkarlarını  kaybetme tehlikesi ile karşılaşmıştır . Dünya devleti iddialarını sürekli öne çıkarmasına rağmen , Alaska, Teksas ve Kaliforniya  gibi çok büyük eyaletlerin  ABD federasyonundan çıkarak bağımsız devlet olmaya çalışmaları , Amerika’nın önceliğinin  küresel imparatorluk değil ama kendi ulus devletini  korumak  amacıyla,  eyaletler arasında uyum  oluşturarak merkeze bağlılığı  yeniden güçlendirmek   olduğunu  göstermiştir .Bu aşamada  kendi ulus devletinin birliğini koruyamayan ABD’nin küresel imparatorluk peşinde  koşmasının  tam bir çelişki yarattığı anlaşılmıştır.
 Son başkan işbaşına gelene kadar, sürekli olarak Siyonist lobilerin kontrolü altındaki   ABD başkanlarını seçen Amerikan devleti, uzun süre bocaladıktan sonra, ABD’nin Genel Kurmay merkezi olarak görev yapan Pentagon’un devletin iç istihbarat örgütü olan Federal büro ile iş birliği yaparak, son seçimlerde küresel sermayenin göz boyayan kadın adayına karşı, sert bir kimlik ile tanınan karşı adayın başkanlık konumuna getirdikleri görülmüştür. Devletin dış istihbarat örgütü küresel sermayenin kontrolü altına sürüklenince, ilk kadın başkan senaryosuna teslim olarak ABD’yi üçüncü dünya savaşına sürükleyebilmenin koşulları yaratılmak istenmiştir. Çekişme ortamında kimsenin şans tanımadığı karşıt aday dikkatli bir senaryo ile başkanlık makamına taşınmıştır. Seçim kampanyasında Amerika’yı yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını söyleyerek her aşamada Amerika’nın ulusal çıkarlarına öncelik vererek ve ciddi bir ulusalcı politika izleyerek başkanlığı kazanan karşıt aday her türlü siyasal saldırı senaryolarına karşı ulusalcı politikalar ile ayakta kalarak Beyaz Saray denen üst yönetim makamına gelmiştir. İlk kadın başkan senaryosuna rağmen seçimleri kaybeden küresel sermaye Siyonist lobiler ile Armageddon isimli üçüncü dünya savaşı için ısrarlı biçimde çalışmalarını sürdürünce, seçimleri kazanan karşıt aday binlerce kamyon silahı Orta Doğu’ya götürerek bölge ülkelerine dağıtmış ve bunların paralarını da petrol kralı Suudilere ödeterek bölgedeki dünya dengelerini kontrol altına almaya çalışmıştır. Siyonizmin üçüncü dünya savaşını Orta Doğu’da önlemeye çalışan yeni başkan daha sonraki çalışma dönemlerinde de ulusal politikalardan yana olmuş ve bu doğrultuda Amerikan ekonomisini de ulusalcı yeni bir yapılanmaya götürmüştür.

Süper güç ABD küresel bir güç olma doğrultusunda tekelci sermayenin yönlendirmesine maruz kalınca, yeni başkan ilk kez ulusal ekonomiden söz etmeye başlamıştır. Küreselleşme döneminde yurt dışına gönderilen ve yabancı ülkelere yatırımlara zorlanan Amerikan sermayesini yeniden Amerikan ülkesine geri dönmesi için ikna etmeye çalışırken, ABD yavaş yavaş küresel politikalardan vazgeçerek ayakta kalma savaşı veren ulus devletlere açıktan maddi destek yardım programlarını başlatırken küresel şirketlere karşı da yeni ekonomik mücadeleleri başlatmıştır. Son   dönemde ABD ulusalcı politikalara yönelirken, bu kez Amerikan devleti ile ters düşen Siyonist sermayenin egemenliğindeki Şangay yapılanmasının bulunduğu ülkenin devlet başkanı konumunda olan Çin cumhurbaşkanı, katıldığı uluslararası toplantılarda açıkça küreselleşme akımını desteklediğini defalarca söylemiştir. Küreselci ABD’nin Siyonizm yüzünden ulusalcı noktaya geldiği gibi, eskinin Komünist Çin’inin başkanı da günümüzde küreselciliği savunarak diğer kapitalist ve emperyalist devletler ile ortak hareket etmeye başlamıştır. Çin’in başkenti Pekin bir komünist yapı olarak ayakta iken aynı dönem içinde Şangay kapitalist bir kent olarak yapılanmıştır. Washington ABD ulus devletinin merkezi olarak hareket ederken, New York kenti de sahip olduğu büyük Yahudi nüfus ile küresel sermayenin başkenti olarak davranmaya başlamıştır. ABD’de iki devletli yapı ortaya çıkarken benzeri bir gelişme Çin’de de öne çıkmıştır. Çin’de Pekin- Şangay, Rusya’da Moskova-Petersburg Türkiye’de  Ankara-İstanbul, İtalya’da Roma-Venedik  ya da Fransa’da Paris-Marsilya gibi ikili yapılanmalar, hem ulus devletlerin  milli ekonomik   düzen kurmalarını engellemiş hem de küresel sermaye ile ulusal ekonomi dengelerinin oluşumunda alternatif  roller  oynamıştır .
ABD başkanlığını tanımayan ve Siyonizme alet olan küresel sermaye, New York’tan Şangay’a taşınırken, İsrail bir köprü kurmaya çalışmış ve bunun sonucunda küresel sermaye İsrail merkezli olarak ABD’den dışlanan Amerikan sermayesini Şangay’a götürerek, yeni dünya düzeninde ABD’nin yerini Çin’in almasına yardımcı olmuştur. Dünya tarihinin ortaya koyduğu gibi küresel sermaye her zaman yükselen yeni ülkenin içinde yer alarak buranın ekonomisini kontrol etmiş ama başka zamanlarda da düşmekte olan ülkeleri, batan geminin fareler tarafından terk edilmesine benzer biçimde öncelikle küresel sermaye terk etmiştir. Bugün de New  York kökenli Amerikan sermayesinin Siyonist çizgide  ABD’yi terk ederek Şangay üzerinden Çin’i merkez ülke konumuna getirdiği görülmektedir . Özellikle son dönemde internet sistemi aracılığı ile elektronik yeni yapılanmada da Çin’in merkez ülke olarak seçilmesi bu durumu doğrulamaktadır. Geçmişten gelen dünya düzeninin patronu olan Amerikan devleti, küresel sermayenin doğu bölgelerine yönelmesi yüzünden merkezi konumunu yitirirken, Amerikan devleti çok hızlı gelişen bir iç savaş ortamı ile karşı karşıya kalmıştır. New York merkezli küresel sermaye yeni dönemde Şangay merkezli bir yeni dünya düzeni oluştururken, Washington merkezli Amerikan ulus devletinin eski konumunu ve önemini elinden kaçırdığı anlaşılmaktadır. ABD yeni dönemde süper güç konumunu koruyamadığı için eyaletlerin karşıt politikalara yönelerek ulusal birliği tehdit etmesini önleyememiştir. Son olarak ortaya çıkan virüs sorunu sırasında New York merkezli doğu eyaletleri başkent Washington’a karşı ortak hareket edince, Washington da başkent olarak batıdaki en büyük eyalet olarak Kaliforniya’nın önderliğinde batı eyaletleri ile merkezi konumunu koruyabilmenin çabası içinde olmuştur. Sermaye bütün büyük ülkeleri merkez ve sahil yapılanmaları olarak ikiye bölerken, ABD’yi de son aşamada ikiye bölerek New York ile Washington’u karşı karşıya getirmiştir.
Corona virüs salgını senaryosunda da Çin’in küresel sermaye tarafından desteklenmesi ve ABD’li internetçilerin kendi ülkelerini bırakarak yeni dünya elektronik sistemini Çin ortaklığı altında Şangay merkezli bir konuma getirmeleri de Küresel sermayenin ABD’den uzaklaşarak Çin’e yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Dünya tarihinde çok benzeri görülen sermayenin ülke değiştirmesi sürecinde küreselciler İsrail güdümünde batıyı ve batı blokunun patronu ABD’yi terk ederek, gelecek için doğuyu ve doğunun patronu Çin’i tercih ettiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar. Bu yeni durum karşısında ABD bocalarken, öncelikle ulus devlet düzenini korumaya dikkat etmiştir. Çin giderek Şangay merkezli bir yapılanma içinde gelişmeler gösterirken, küresel sermaye yakın zamanda Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi ABD’nin en büyük eyaletlerini Amerikan Federasyonundan ayırarak ABD’nin ulusal birliğini parçalamaya kalkışabilir. Geçmişten gelen süper güç üstünlüğünü kaybeden ABD, yeni dönemde varlığını koruyabilmek için merkezi gücü ile hem eyaletlerine tam olarak sahip çıkmak zorundadır, hem de ülkede yeniden küreselcilerin şimdiye kadar önlediği uluslaşma ve ulusal ekonomi oluşturma süreçlerini tamamlamak durumundadır. Komünist Çin’i küresel emperyalist yapanlar, sonunda kapitalist süper gücü de ulusalcı olmak noktasına getirmişlerdir. Önümüzdeki dönemde ABD artık eskisi gibi hegemonya sahibi olmak istiyorsa kesinlikle ulusalcı politikalar uygulayarak yoluna devam edebilecektir. Yeni dönemde dışlanan ABD, hem ulus devlet olmaya yönelecek hem de ulus devletleri küresel sermayenin hegemonyalarına karşı uluslararası alanda destekleyecektir. Sosyalist sistemin yıkılmasından bu yana kötülenen ve saldırılan ulus devlet olgusunun, bugün gelinen aşamada   eskisinden çok farklı yeni bir konuma da olduğu görülmektedir. Ulus devletler artık batı emperyalizmi tarafından eskisi gibi tehdit edilmeyecekler ve gelecekte Çin üzerinden kurulacak olan emperyalist yeni elektronik dünya düzeni içerisinde giderek zorlanacaklardır. Son dönemde ortaya çıkan yeni ekonomik ve siyasal gelişmeler yeniden bir ulus devlet dönemini de kendiliğinden bütün dünyada başlatabilecektir. Ulus devletlerin tekrar ön plana çıkmasıyla birlikte küreselcilerin zorlandığı ve savaş süreçlerinin önü kesilerek kalıcı barışa açılan yeni  bir dönem gündeme gelebilir.

Çeyrek yüzyıldır batılı emperyalistler tarafından zorlanan ulus devletler sürecinin iç ve dış çelişkiler yüzünden bir türlü tamamlanamaması göz önüne alınarak, yarım kalmış olan uluslaşma ve ulusal devletleşme oluşumlarının devamı sağlanarak, bunların dünya sahnesinde eskisinden daha güçlü bir biçimde yer almaları sağlanabilir. İkinci dünya savaşının galibi olan ABD’nin yeni dönemde üçüncü dünya savaşının yenilen tarafı olmaya doğru yönlendirilmesi için, bu doğrultuda hazırlanmış olan küresel sermaye merkezli çeşitli siyasal senaryolarının uygulama alanına getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu durum son zamanlarda birçok alanda yaşanan zorlama olaylar üzerinden fazlasıyla gözler önüne çıkmaktadır. Yeni ABD başkanı küresel sermayenin adayını yenerek işbaşına geldiğine göre, başkanlık makamına oturduğu devletin ulusal çıkarlarına eskisinden daha fazla önem vermek durumundadır. ABD’yi yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını, dış ülkelere gitmiş olan Amerikan sermayesinin yeniden ABD’ye geri getirileceğini ve önceliğin her alanda Amerikan devletinin olacağını dile getiren ulusalcı başkanın bu yeni tavrı ile, yarım kalmış olan ulusalcılık ve ulus devletleşme süreçlerinin ikinci kez siyasal gündem de öne çıkarak, tamamlanma yoluna gideceği bugünün koşullarında görülebilmektedir. Böylesine büyük bir dönüşüm içerisine girmiş olan dünyanın en büyük devletinin küresel şirketlerle kavga ederek geri çekilmesi ve kendi siyasal düzeninin içine dönerek toparlanmaya çalışması, bütün dünya ülkeleri açısından dikkatli bir biçimde izlenmesi gereken çok önemli bir oluşumdur. Bugünkü konumu ile üç yüz yıllık bir geçmişi geride bırakan bir süper devletin, ayakta kalabilmek ve yola devam edebilmek üzere ulusalcı politikalara yönelmesi, yeryüzü haritasında yer alan bütün ulus devletler için ders verici çok önemli bir olgudur. Yeni dönemde küresel bir düzen tam olarak kurulamadığı için ulus devletler var olma haklarını öne çıkaracaklar ve bu doğrultuda sonsuza kadar yol alabilmek üzere mücadelelerini sürdüreceklerdir.
Önümüzdeki yeni dönem yeniden ulus devletler çağı olacaktır. Bir avuç aşırı zengin patronun çıkarları için oluşturulmak istenen küresel imparatorluk projesinin ulus devletleri yeniden sömürgeleştireceği yaşanan gelişmeler doğrultusunda kesinleştiği için, insanlık yeniden ulus devletler uygulamasına dönerek ulusal çıkarlar doğrultusunda geleceğe yönelecektir. Her türlü baskı ve alt kimlikçi bölücü senaryolara karşı yok edilemeyen ulusal toplum yapısı ve ulus devletlerin temelinde var olan ulus kavramının karşıt kesimler tarafından ileri sürüldüğü gibi hayali cemaatlar olmadığı, aksine var olan ve yaşayan toplumsal ve siyasal gerçeklikler olduğunu bir kez daha bugünün dünyasında yaşanan olaylar ortaya koymuştur. Uluslar var olan ve yaşayan gerçeklikler olarak önümüzdeki dönemde kendilerini güçlendirerek, merkezi konumlarını koruyarak hem ulusal toplum hem de ulus devlet yapılanmalarının merkezinde yer aldıkları sağlam çekirdek özünü kararlı bir biçimde sürdürebileceklerdir. En büyük devlet ABD’nin yaşadığı çelişkili olaylar dizisinin de ortaya koyduğu gibi, küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişmeleri ulus devletler kazanmıştır. Şimdiye kadar büyük baskılarla yok edilemeyen ulus devletler önümüzdeki dönemde küresel şirketlerin emperyalist saldırılarına karşı, bölgesel ya da küresel karşıt örgütlenmeler aracılığı ile hem öz savunma yolları ile kendilerini koruyacaklar, hem de insanlığa zarar veren küresel emperyalizm saldırılarına karşı kendilerini koruyacak ulusal plan ve programları da devreye sokacaklardır. Gelecekte yeni bir dünya olacak ama şimdiye kadar yok edilemeyen çağdaş uluslar ailesi de böylesine bir uluslararası yapılanmanın temelini oluşturacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN