24 Mart 2025 Pazartesi

ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN BUGÜNKÜ ÖNEMİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN BUGÜNKÜ

 ÖNEMİ

       Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önde gelen tarihsel olaylarından birisi de Çanakkale Savaşı’dır.1915 ve 1916 yılları arasında yaşanmış olan bu savaş yeni bir dünya düzeni kurulurken, Birinci dünya savaşı sonrasında devletlerin sınırları çizilirken ve yeni bir dünya düzeni oluşturulurken konjonktürel bir olgu biçiminde gündeme gelerek, Avrupa ve Asya kıtaları arasında kıtasal sınırların belirlenmesinde en önde gelen etkenlerden birisi olmuştur. Asıl olarak ele alındığında Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya savaşının sonrasında bugünkü yeni devletler düzeninin belirlenmesinde etkili bir role sahip olmuştur. Savaşın adı Çanakkale kentinin adı ile belirlenmesine rağmen, savaş içinde gelişmiş olan cepheler daha çok Gelibolu yarımadası üzerinde açılmış ve savaşın en önde gelen gelişmeleri Gelibolu ilçesinin sınırları içerisinde cereyan etmiştir. Bu savaşı ele alan bir sinema filminin adı da Çanakkale olarak değil ama Gallipoli biçiminde tespit edilerek, bazı kitaplarda öne sürülen Çanakkale isminin aksine Gelibolu olarak dünya kamuoyuna yansıtılmıştır. Bir ilçenin sınırları içinde cereyan eden Çanakkale savaşının aradan yüz yıla yakın bir süre geçmesine rağmen günümüzde önemini korumasının  görünen nedeni olarak da savaşın galibi olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin her sene Mart ayının ortalarında savaşın yıldönümünü Türk kamuoyuna hatırlatarak, geleceğe dönük bir çizgide, nasıl kurulduğunu ve bu devlet modeli olarak  Türk ulus devletinin dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortalarında ne gibi gelişmeler ile karşı karşıya geldiğini her yıl yeniden gündeme taşıyarak, Çanakkale savaşından gelen Türk ulusunun siyasal bilincinin daha etkili bir biçimde cumhuriyetin genç nesillerine nasıl aşılanmaya çalışıldığını göstermektedir.

            Çanakkale savaşının galibi olarak tarih sahnesine çıkmış olan Türk devleti, bu savaşın saldırgan tarafı değil ama bunun tam aksi bir çizgide dünyanın en büyük emperyalist devletlerinin merkezi coğrafyayı ele geçirmek üzere yapmış olduğu bir saldırının, Gelibolu yarımadası üzerine yansıtılmasıyla Türk ordusu da bu savaşın karşı tarafı olarak savunma savaşına kalkışmıştır. Osmanlı devletinin merkezi konumundaki İstanbul kenti üzerine hedeflenen Çanakkale savaşı, Avrupa kıtası ile İstanbul şehri arasındaki merkezi bölge üzerindeki gelişmeler doğrultusunda cereyan etmiştir. Alman ve Rus ordularının da batı emperyalizmine karşı Osmanlı devletine yakın durduğu bu savaş sırasında, başta ABD olmak üzere diğer bütün Avrupa devletleri batı bloku dayanışması için İngiltere ve Almanya ordularını desteklemişlerdir. Dünyayı ele geçiren batı emperyalizminin merkezinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin yer aldığı orta dünyadaki topraklarını da ele geçirerek bir Avrupa ve Avrasya kısaca bir Avrasya blokunu kendi yönetimleri altında öne çıkarmayı hedeflerken, orta çağ yıllarından bu yana orta dünya topraklarının Osmanlı devletinin hükümranlığı altında bulunması, o döneminin  İngiliz-Fransız ortaklığının önünü kesmiştir. İngiltere ve Fransa Avrasya topraklarını ele geçirmek üzere doğu dünyasına yönelirken, Avrupa’nın doğusunda yer alan Almanya ve Rusya’nın orta dünyanın tam ortalarında yer alan Osmanlı devletini iki blokun tam orta alanlarında ciddi bir sıkışlığa sürüklemiştir. Bu durum böylesine bir aşamada Osmanlı devletinin elinde olan Boğazlara batı emperyalizminin girmesine yol açmıştır.

            Yirminci yüzyılın başlarında emperyalist ülkeler arasında Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkarken, gelecekte savaşın ön cephesinde yer alan Balkan toprakları ile Marmara denizi, zaman içinde savaş alanındaki yerlerini almıştır. İmparatorluk merkezi İstanbul’u işgale giderken önce, Çanakkale Boğazını geçmek için bu boğazın tam ortalarında Osmanlı ordusunun savunma savaşı ile karşı karşıya kalmışlardır. İlk saldırı ile Boğaz sularının üzerinde karşı karşıya kalan Avrupa emparyalizminin orduları, beklenmedik bir savunma stratejisi kullanarak, karşısına çıkan Türk ordusuna yenilmemek üzere çevre alanlara doğru yayılmıştır. Osmanlı devleti ise kendi geleceği açısından silahlı bir tarafsızlık politikası ilan ederek, Avrupa ülkelerinin kendisine karşı bir araya gelmelerini önlemeye çalışmıştır. İngiltere ve Rusya gibi iki büyük emperyalist devletin arasında kalan Osmanlı devleti ise bu tam bu aşamada Almanların desteği ile silahlı tarafsızlık politikasını oluşturarak bölgenin savaş alanı haline getirilmesini önlemeye çaba gösteriyordu. Bu arada, Göben ve Breslau gibi Alman isimlerini taşıyan gemilerin bir gece yarısında oldu bitti yaratarak, Karadeniz’e açılmalarıyla birlikte birinci dünya savaşının koşulları yaratılmış oluyordu. Almanya savaş istekleri doğrultusunda Akdeniz’den Karadeniz’e geçerken, hem İngiltere ve Fransız donanmalarının önlerini açıyordu hem de aynı Almanya Karadeniz bölgesinde Rus limanlarına saldırarak ve aynı zamanda bu bölgedeki Türk varlığının merkezi olan Sivastopal şehrinin sürekli olarak silahlı saldırıları öne çıkarmasıyla da batı dünyasının istediği savaş ortamını hızlı bir biçimde ortaya çıkarmaya çalışıyordu.

            27 Ekim 1914 tarihinde Alman orduları ile Fransız-İngiliz askerleri karşı karşıya kalıyorlardı. Boğazlar bölgesine izinsiz bir biçimde giren bu iki Avrupa devletinin donanmaları durduk yerde çatışma ortamı yarattıkları için Birinci dünya savaşına giden yolun başlangıç kısmını tamamlayarak, Avrupa kıtasındaki cihan savaşı oluşumunu gerçekleştirmiş oluyordu. Almanya ile yakınlaşan Osmanlı devleti savaşı önleyebilmek üzere birçok girişimde bulunurken, arkasına ABD’yi alan İngiltere, Rusya ve Almanya gibi emperyalist ülkelere meydan okuyarak, bütün dünyayı göz göre göre resmen savaşa sürüklüyordu. Osmanlı karasularına kaçan Alman gemileri Yavuz ve Midilli adlarını alarak Rus limanlarını bombalamaya başladıkları aşamada, dünyanın önde gelen büyük devletleri birbirlerine karşı savaş ilan ederek bütün dünyayı Birinci Dünya savaşına sürüklüyorlardı. Savaş sırasında geliştirilen Alman planına göre, önce Fransız ve İngiliz ordularının gücü kesilecekti. İkinci aşamada ise Rus imparatorluğunu hedef alacak olan Almanya kendisine yayılma alanı olarak gördüğü Avrasya kıtasının her bölgesinde sıcak çatışma ortamları yaratarak, Avrupa ile Asya kıtasını Avrasya başlığı altında birleştirmek ve daha sonra da bu geniş alanı bütünüyle bir Alman devletinin topraklarına dönüştürmek, Almanya’nın bütün dünyaya egemen olabilmesinin yolu olarak görünüyordu. Fransa ve İngiltere karşı karşıya getirilerek savaşın batı cephesi öncelikle çökertilirken, daha sonraki ana hedef olarak da Rus imparatorluğunun yıkılması planlanıyordu. Bu amaçla savaş süreci içinde birçok Alman vatandaşı da Balkanlar, Kafkaslar, Kırım, Hazar bölgesi, Kazakistan, Kırgızıstan ve Özbekistan gibi Avrasya sınırları içinde yer alan Avrasya bölgelerini ve ülkelerini yavaş yavaş Almanlaştırıyorlardı. Sonraki dönemde Sovyetler Birliği çatısı altında beş milyon Alman burada toparlanarak Rusya’ya karşı savaş ilan ediyorlardı. Hazar denizi kıyılarında bir Volga Cumhuriyeti kurmak Almanların en büyük Utopyalarından birisi idi.

Avrupa’nın ortalarından geçen Avrupa karayolu Almanya tarafından denetlenirken deniz yolları ise Rusya ile birlikte Osmanlı devletinin kontrolü altında idi. İstanbul ve Çanakkale boğazları Avrupa deniz yollarının kontrolunu Osmanlı devletine getirirken ana ulaşım yollarındaki rekabet giderek tırmanırken, Balkanlar ve Gelibolu üzerinden başlayan Birinci dünya savaşı Avrupa ve Asya toprakları üzerinde  geniş alanlara doğru yaygınlık kazanıyordu. Kuzey denizi sürekli olarak donduğu için Avrupa ve Asya kıtaları arasındaki deniz yolları, Osmanlı hinterlandına doğru kıtalar arasındaki ulaşım sorununu. Savaşın üçüncü aşamasında Osmanlı devleti yeni bir ordu kurarak Kafkasya’ya doğru yönelirken, general kış adı verilen buz ve çamur deryasının altında kalarak ezilmek ya da yok olmak istemiyordu. Önceden Hasta Adam olarak ilan edilen Osmanlı devletinin Boğazlara yönelik bir Avrupa saldırısına karı çıkamayacağı hesap edilirken, Osmanlı yönetimi bu aşamada yeni bir ordu düzenleyerek, Kafkas İslam ordusu adıyla Doğu Anadolu üzerinden Hazar bölgesine doğru yeni bir hegemonya alanı ortaya çıkarabilmenin denemelerini devreye sokuyordu. Kafkasya ve Balkanlar hattı arasındaki merkezi bölge olan Anadolu yarımadasını Çanakkale savaşına rağmen elinde tutmak isteyen Osmanlı devleti bir Müslüman orduyu toparlayarak, Avrupa ülkelerinin gönderdiği bir Hristiyan orduya karşı yeni aşamada bir Müslüman ordu biçiminde Müslüman askerler, Doğu Avrupa üzerinden Kafkaslara ve Kırım bölgesine yöneliyorlardı. Dünyanın hegemonyası için Avrupa Balkanlara doğru saldırıya geçerken, iki kıta arasında var olma mücadelesi veren bir imparatorluk olarak Osmanlı devleti, Balkan saldırısına karşı yeni bir Kafkas İslam ordusunu devreye sokarak, bozulan dengeleri yeniden kendisinin merkezinde bulunduğu Anadolu bölgesi üzerinden kurmaya çalışıyordu. Çanakkale savaşı da böylesine bir süreç içinde başlayarak dünya savaşının cepheleri arasındaki gelişmelere doğru biçimleniyordu.

Osmanlı devletinin Avrupa kökenli saldırı ve işgale karşı, Boğazların kontrolunu sağlamak hedefiyle Rusya’ya karşı yakınlaşması Avrupa devletlerini zor durumda bırakmıştır. Böylesine yeni bir durum karşısında Batılı emperyalistler İstanbul’un işgali için planlar yapmaya başlamışlar ve bu doğrultuda gene deniz ve kara savaşlarını öne çıkarmaya yönelmişlerdir. Batı devletleri ile uzak doğu ülkeleri arasındaki ticaret düzeninin yeni aşamada bozulmaya doğru kötü bir duruma düşmesi de boğazlar ve diğer ticaret yollarının önünü kesmesi de savaş ortamının tırmandırılması açısından daha kötü ve gergin durumlar yaratmıştır. Rusya ile sorunların çözüme doğru gelişmesi Boğazların yeniden Osmanlı devletinin denetimi altına alınması sayesinde elde edilmiştir. İstanbul ve Marmara bölgesinin İngilizler tarafından işgal edilmesi üzerine Osmanlı devletinin merkezi olarak İstanbul’un işgali ile Osmanlı devleti fiilen bir sömürge konumuna düşürülmüştür. İngilizler İstanbul boğazı üzerinden uzak doğu ile ticaretini sürdürmeye çalışırken, Almanya ve Fransa ‘da Avrupa kıtasının diğer büyük devletleri olarak benzeri bir çizgide hem sömürge ilişkilerini sürdürmek istemişler hem de geçmişten gelen ticaret ilişkilerini güvence altına almaya çaba göstermişlerdir. Eski Osmanlı devletinin bir parçası olan bölgedeki diğer Türk ve Müslüman kökenli halklar ve ülkeler, Osmanlı sonrası yeni dönem için hazırlanırlarken ikinci dünya savaşına giden gelişmeler, gene Birinci dünya savaşı hinterlandını bu kez ikinci dünya savaşına doğru yönlendirilmiştir. Bu aşamada Osmanlı devleti çökerken, bunun yerine Anadolu merkezli bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve yeni ilişkiler buna göre yeniden düzenlenirken çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türk devleti kurulmuştur.

Dünyanın tam ortalarında Osmanlı toprakları üzerinden kışkırtılan cihan savaşı sonunda, uluslararası hukuka dayanan sözleşmeler ve antlaşmalar imzalanarak siyasal çözüme bağlanmıştır. Çanakkale savaşı muhabereleri hem kara hem de deniz savaşları çizgisinde birbiri ardı sıra gelişmeler halinde cereyan etmiş ve Avrupa’da yeni devreye giren uçak filolarının katılmasıyla da deniz ve kara savaşları sonrasında da hava savaşları da devreye girmiştir. Yüzyılların birikimi olan savaş sanatının gündeme getirmiş olduğu yenilikler ile hava savaşları sırasında ortaya çıkan teknolojik gelişmelerin devreye girdiği yeni dönemde bütün büyük ülkeler, hava savaşlarının yanı sıra elektronik alanlardaki gelişmeleri de yirminci yüzyılın başlarından itibaren saldırı ya da savunma alanlarındaki tüm yeniliklerin savaş alanına aktarıldığı görülmüştür. Çağdaş devletlerin ya da modern orduların bu doğrultuda yenilenmesi Birinci dünya savaşı aşamasında öne çıkmıştır. Batı emperyalizminin yirminci yüzyıla kadar bütün kıtaları ele geçirmeye yönelen çalışmaları, yirminci yüzyılın başlarında teknolojik, atılımlar ile birlikte savunma ve saldırı siyasetlerine de yansımıştır. Birinci Cihan Harbinde uçaklar üzerinden yeni teknolojiler devreye girmiştir. Çanakkale savaşları sırasında o dönem var olan silah endüstrisi ile birlikte yirminci yüzyılın ileri teknolojisi silah ve savunma endüstrileri aracılığı ile Çanakkale savaşları ile birlikte kullanılmıştır. Çanakkale savaşları sırasında kullanılan ileri teknoloji gelişmeleri bugünün koşullarında yirmi birinci yüzyılın savaş ve sanayi alanlarında eskisine oranla daha da gelişmiş aşamalarda kullanılmaktadır.

Denizlere egemen olarak dünyayı ele geçiren İngilizler, deniz teknolojilerinde sahip oldukları üstünlüklerini aynı biçimde kara ve hava askeri alanlarında da en üst düzeyde kullanılmaktadır. Beş büyük kıtada elli den fazla sömürge ve dominyona sahip olan İngiltere’nin küresel hegemonyaya sahip olması nedeniyle her alanda öne çıkan yeniliklere sahip olduğu genel anlamda görülmüştür. İngiltere boğazlara donanmasıyla beraber gelmiş ve boğazlar üzerindeki savaşlarda, İngiltere deniz askerlerini de kullanmasına rağmen bir deniz ve kara kuvvetleri harekatını örgütleyerek savaşı kazanmaya çalıştı ve bu doğrultuda en büyük gemilerini İstanbul ve Çanakkale boğazlarına göndermesine rağmen, İngiltere savaş alanlarından  istediği ve beklediği  başarılı sonuçları alamamıştır. Anglo-sakson hegemonyasının kraliçesi olan Queen Elizabeth isimli gemi de İngiltere’nin zaferini kutlamak üzere Boğazlara gelmişti ama bir türlü beklenen sonuçlar ele alınamadığı için geldikleri gibi geri gitmek gibi bir manevra daha yapmak zorunda kalmışlardır. Fransa ve Rusya’nın savaş içinde ağırlıklarını kaybetmeleri üzerine, Çanakkale Savaşını bir İngiltere ve Osmanlı devleti arasındaki ikili bir savaşa dönüşmesi gibi bir durum daha sonraki aşamalarda gündeme gelmiştir. İngilizler gönderdikleri savaş gemileri aracılığı ile kara kuvvetlerinin zayıf kaldığı yer ve bölgelerde arkadan gemilerin ateşlediği füzelerle kara ordusunun savaşı kaybetmelerini önlemeye çalışıyordu. Deniz ve kara ordularının iş birliği yapmaları sayesinde savaşı kazanmaya çalışan İngiltere ve müttefikleri ordusu, savaşın başladığı andan itibaren ellerinden gelen çabalar ve uğraşılara rağmen zafer sonucu alamayınca, saldırılarını daha da artırarak baskı kurmaya çalışmışlar ama böylesine bir farklı yaklaşıma rağmen savaşın kaybedilmesini önleyememişlerdir. Dünya hegemonyasını elinde tutan bir büyük dev ülkenin sahip olduğu bütün silahlar ve teknolojik aletlerini savaş alanına getirerek, savaşı her yönden kazanmaya çalışmalarına karşılık istenen sonucu alamamışlardır.

Kara savaşlarının en önemli bölgesi Seddülbahir cephesi olmuştur. Çanakkale savaşlarının Harp tarihine dayanan kara savaşlarının gene aynı biçimde cereyan etmesiyle İngiltere geçmişten gelen askeri gücünü öne çıkarmaya çalışmıştır. İngiliz ve Fransız ordularını ortak saldırısı ile başlayan bu cephedeki savaşlar devam ettikçe asker sayısında fazlasıyla kayıplar ortaya çıkmaya başlamıştır. İngiltere cephesinde Türkler son derece başarılı direnme cepheleri oluşturmuştur. Fransız askerleri arkadan saldırılarını yürütürken Türk askeri her iki cephe de savaşmak zorunda kalmışlardır. 6 mayıs1915 günü ortak savunmaya yönelen Türk ordusu ikinci Kirte muharebesini bu cephede kazanmıştır. Bu cephe de Türklerin kaybı 2000’lerde kalırken, müttefik ordularının kaybı 7000 in üzerine çıkmıştır. Daha önceleri iki muharebe kazanılan Kirte cephesinde, daha sonra Fransız askerleri Türk cephelerine girerek vatan savunması yapan Türk askerlerini arkadan vurmaya başlamışlardır. Fransız ordusunun cepheden savaşlara girişmesi ile Türk askerleri fazlasıyla şehit vermiştir. Aynı yerde yapılan üç muhabere eyleminin başarısız kalması üzerine Seddülbahir bölgesi savaşlarında, her iki tarafın fazlasıyla insan kaybına sürüklendiği görülmüştür. Her üç saldırının başarısız kalması üzerine cephe komutanları piyade ve topçu birliklerini yeniden düzene koymak zorunda kalmışlardır. İki ayrı kanat üzerinden yapılan yenileme hareketi ile Kerevizdere savaşını Türk askerleri kazanmışlardır. Müttefik orduların birlikte saldırısını düzenleyen Avustralya ve Yeni Zellanda komutanları böylece Türk cephesine yönelik biçimde Avusturya-Yeni Zellanda ortak ordusu olarak ANZAK askeri birliğinin oluşumuna zemin hazırlamışlardır.

Savaşın ikinci büyük cephesi olan Arıburun cephesinde ANZAK ordusu üç ayrı cepheye birden ortak saldırarak, işin başında bölgesel zafer elde etmeye çalışmıştır. Dağ sırtlarında işgalcilerin tırmanmalarına karşı direniş gösteren Türk askerleri Arıburun cephesinde düşmanın ilerlemesini önleyerek dağlık bölgelerin sırtlarında ateş açmışlar ve böylece Britanya imparatorluğunun askeri ordusu olan ANZAK birliklerine geçit vermemişlerdir. Türklerin Conkbayırı zaferi bu bölgede elde edilmiştir. Conkbayırı savaşı sonrasında Kilit bayırı savaşı da bu bölgede cereyan etmiş ve Türk askerlerinin vatan savunmaları bu bölge üzerinden tarihe mal olmuştur. Bu bölgeye kalabalık bir askeri çıkarma yapan ANZAK ordusu, getirdiği 15 bin askere karşılık bu miktarın üçte biri oranında sonraki aşamada ciddi bir asker kaybına teslim olmuştur. Buradaki çıkartma sonrasında Türk askerlerinin yoğun saldırıları gündeme gelmiştir. Tek cephe ile yetinmeyen ANZAK askerleri üçüncü kara cephesini de Anafartalar bölgesinde açarak, savaşı yaygınlaştırarak kazanabilmenin yollarını aramıştır. Gelibolu cephesinde sonuç alamayan İngiliz ve Fransız kuvvetleri, bizzat Atatürk’ün yönettiği Anafartalar cephesine saldırarak savaşı kazanabilmenin denemelerine girişmişlerdir. Suvla ovası üzerinde işgalci düşman ordusunu durdurmayı başaran Atatürk, Gelibolu cephesinden sonra 1915 Ağustos ayının ikinci yarısını Türk tarafı açısından bir Büyük Taarruz alanı olarak belirleyerek, son bir saldırı hareketi ile Çanakkale savaşını kesin olarak bitirmek istiyordu. Türk ordusu bu aşamada Bombatepe üzerinde düşman askerlerini sıkıştırarak Büyük Taarruz üzerinden gündeme getirilen Büyük Zafer saldırısı için elverişli bir askeri ortam yaratılıyordu. Çanakkale Savaşı sırasında, Osmanlı ordusu yeni üretilen uçakları kullanmaya başladığında, bunlar aracılığı ile geniş bir alana yayılmış olan savaşı kontrol altına alarak, kesin zaferini dünya kamuoyuna ilan etmiştir.

Bir tarafta İngiltere ve Fransa, diğer tarafta ise Osmanlı ve Alman orduları arasında geçen Çanakkale Savaşı, aslında cereyan ettiği bölge ile taraf olan devletler açısından değerlendirildiğinde, bir anlamda dünya savaşına giriş oluşumu ya da yarım bir dünya savaşı hazırlığı olarak da açıklanabilir. Savaş alanının genişliği ve merkezi konumu açılarından değerlendirildiğinde, dünyanın en büyük devletleri ve onların orduları arasında geçen bir askeri hareket olarak, bu savaş yeni dünya düzeninin ilk adımlarının atıldığı bloklaşmanın önde gelen göstergesi olmuştur. Savaşta karşı karşıya gelen iki taraf ordularının beş yüz binden fazla sayıda bir asker grubunu kaybetmesine yol açmış olan Çanakkale Savaşı, yirminci yüzyıldan daha ileriye doğru bakabilmenin ana göstergesi olarak görülebilmektedir. Savaş büyük devletleri çatıştırarak var olan eski düzenleri bozduğu gibi, ya da aynı zamanda paralel çizgide eskisinden farklı çizgiler de devletlerarası yeni tür ilişkiler ortaya koyarak sürekli değişen bir yapılanma ile bütün dünya devletlerine dönük bir biçimde eskinin ve geleneksel yapılanmaların tasviyesini gündeme getirmektedir. Balkan savaşı sonrasında gündeme gelen Çanakkale Savaşı bu savaşın fazlasıyla etkisi altında kalmıştır. Bu açıdan Çanakkale Savaşı bir anlamda Balkan Savaşı’nın siyasal alandaki uzantısı olarak da açıklanabilir, ya da Balkan Savaşı Balkan ülkelerinde Çanakkale Savaşı öncesinde bir kıtasal çekişme olarak siyasal çekişmelerin merkezi alana yansımasıdır. Çanakkale’nin bir Balkan şehri olduğunu ve Gelibolu yarımadasının ise, Balkanların Ege ya da Akdeniz’e doğru çıkış yapan, bir coğrafi çıkıntı olarak haritada yerini aldığını ifade etmek mümkündür.

Asya ve Avrupa ile doğu ve batı arasında yer alan Balkanlar-Anadolu –Kafkas’lar üçgeni dünyanın tam ortasında alan merkezi coğrafyanın biçimlenmesidir. Büyük Kafkasya savaşına kalkışan batı emperyalizmi, işe önce Balkanlar’dan başlamış ve daha sonra haritayı izleyerek ve Çanakkale ile İstanbul boğazlarından geçerek,1915 tarihi itibarıyla Doğu Anadolu’da batının gizli servislerinin örgütleyerek kışkırttığı Ermeni isyanına köprü kurarak, Balkanlar’dan Kafkaslara doğru batının kontrolunda yeni bir merkezi alan yaratabilmenin çabaları içinde, Balkan savaşı ile başlatılan yeni yapılanma zaman diliminde Balkan savaşı bir ön hazırlık olarak tarihteki sırasını almıştır. Boğazlar ele geçirilseydi İstanbul üzerinden Anadolu yarımadasına el konacak ve doğu Anadolu bölgesinde böylesine bir savaş sürecinin ön hazırlık adımları olarak Balkanlar-Çanakkale- ve Kafkaslar’daki isyan hareketleri Osmanlı sonrası haritayı değiştirecekti Doğu Anadolu da tam bu aşamada Pontus-Ermenistan-Gürcistan-Arabistan ve Kürdistan ayaklanma hareketleri, aslında Kafkasya üzerinden Kırım ve Orta Asya’yı ele geçirmeyi hedefleyen emperyalist amaçlı kışkırtmalar olarak bölgedeki eski  haritanın değişimini gündeme getiriyordu. Osmanlı imparatorluğu Balkan savaşından Kafkas savaşlarına doğru yönelirken, Çanakkale’de emperyalist devlet ordularına karşı çok ciddi bir direniş gösteren Türk milleti ve askeri Balkanlardan Kafkaslara doğru yönelerek Ermenistan, Gürcistan, Kürdistan ve Pontus devletlerini hedeflemiştir .Orta dünya olarak anılan Gelibolu ve Çanakkale hattı, İngiliz emperyalizminin Yunanistan’ı yarattıktan sonra, ANZAK askerlerini Çanakkale Savaşı alanında ve Gelibolu yarımadası üzerinde kurulması düşünülen ANZAK devleti oluşumunun dünya haritalarına çizilmesi gündemini bölgedeki ülkeler ve halklar üzerine getirerek dayattığı görülmektedir. Çanakkale Savaşı aslında Balkanlar ve Kafkaslar üzerinde bir orta dünyada köprüsü arayışının hayalidir Bugün bu bölgelerdeki sıcak çatışmalar ise iflas etmiş ütopyanın kalıntılarıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

13 Mart 2025 Perşembe

İSVEÇ - NORVEÇ - DANİMARKA - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

İSVEÇ - NORVEÇ - DANİMARKA

            Bu makalenin başlığında yer alan üç isim, birer kuzey kutbu komşusu olarak ortaya çıkan başlıca kuzey devletlerinin adıdır. Bunların bir arada söylenmesi tempolu bir söyleyişi öne çıkarırken, normal koşullarda dünya trafiğinin dışında kalan, ancak dünya haritası üzerinde bir araya gelerek yapılmakta olan uluslararası görüşmelerin temel dayanak noktası olarak da Kuzey Kutbu haritalarını öne çıkarmaktadır. Bir futbol topu gibi küresel bir yapılanmaya alet olan dünya gezegeni, üzerinde yaşadığımız gezegenin var olan durumunu ortaya serdiği için, genel anlamda dünya işleri küresel haritalar üzerinden ele alınarak incelenmekte ve insanlığın anayurdu olan dünya gezegeninde yapılması düşünülen değişim ve dönüşümlerin ana düzenleme alanı olarak öne çıkmaktadır. Dünya bir gezegendir ama aynı zamanda insanlığın ortaya çıktığı ve de yaşadığı ana merkezdir. İnsanlığın geçmişten bugüne gelen yaşam süreci ile geleceğe uzanan yazgılarının belirlenmesi sırasında, gene yer küre platformu üzerinde bazı değişiklikler gündeme getirilmekte ve her ülke ile her toplum ya da devlet, dünya haritasındaki yerine göre kendi jeopolitik konumunu belirlerken, dünyanın doğusu-batısı ile birlikte kuzey ve güneyini de ele alarak değerlendirmeler yapabilmektedirler. Dört yön de hedef belirleyen harita ve bilimsel belgeler, değişen dünya yapısında gündeme gelen dönüşümlerin ele alınmasında insanlık için bir çıkış noktası ya da bir dayanak köşesi haline gelmektedir. Yeryüzü haritası tüm genişliği ile ele alındığı zaman, merkezi bölgeler dışında kalan köşeler ya da kutup başları dikkate alınmakta ve bu doğrultuda yapılan değerlendirmeler çizgisinde harita üzerinden yenilik önerileri geliştirilmektedir. Normal koşullarda dikkate alınmayan kıyı ve köşe bölgeleri yerküre düzenlemelerinde ikinci planda kalırken, önemli dönemsel dönüşümler sırasında buraların daha farklı boyutlarda ele alınarak, yeni proje ve planlar çizgisinde farklı yapılanmalar buralara doğru da yansıtılmaktadır.

            Makalenin başlığında yer alan üç büyük Kuzey devleti olarak İsveç-Norveç-Danimarka günlük yaşamda normal olarak diğer devletler gibi harita ve dünya atmosferinde yerlerini alırken, günlük yaşamda çocukların ve gençlerin oyun oynarken birbirlerini saymak ya da sırayı yanındakine devretmek gibi adım atmak ya da sıra devretmek aşamasında birbirine uygun söylem türünde ifade edilirken, önce “İsveç-,Norveç-Danimarka gibi devlet isimleri birbiri ardına dile getirilmekte ve daha sonra sıra devredilirken ikinci satır içinde birinci cümlenin devamı olarak “Belçika-Felemenk-Hollanda devletlerinin isimleri dile getirilmektedir. Çocuk oyununun ilk satırında üç kuzey devletinin isimleri zikredilirken İsveç, Norveç, Danimarka adları yan yana söylenirken, ikinci satırda Belçika –Felemenk-Hollanda isimleri gene kuzey devletleri tasnifinde belirtirken bugünkü Hollanda devletinin ismi eskisi de birlikte dile getirilerek kullanılır. Bugünün genç nesilleri dünya haritası üzerinde kuzey denizlerine kıyısı olan Hollanda ismini görürlerken, bu ülke ya da bölgenin eski adı olan Felemenk adını görememektedirler. Bir çocuk oyunu esprisi içinde aynı ülkeyi temsil eden eski ve yeni devlet isimleri birbiriyle aynı çizgide kullanılırken, Hollanda devletinin geçmişten gelen kraliyet modeli dikkate alınırken, bazen Hollanda adı yerine Felemenk isminin de kullanıldığı görülebilmektedir. Şimdiye kadar kuzey ülkelerinin isimleri önemli olaylar ya da dönüşümler gündeme gelmedikçe, daha çok çocuk oyunları çerçevesinde kuzey ülkelerinin adları, basın ve medya organlarının günlük trafiğinin kullandığı dilin içinde geçer ya da çocuk oyunları sırasında kullanılırdı. Günlük yaşamın dışında kalan kuzey ülkelerinin son zamanlarda fazlasıyla, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insan toplulukları tarafından kullanılmaya başlandığı göze çarpmaktadır. Özellikle küreselleşme dönemi sonrasında Kuzey ülkeleri artık günlük yaşam diyaloglarında    öne çıkmaktadırlar.

            Biz de dünyanın merkezinde yer alan ve orta dünyanın tam ortasında önemli bir konuma sahip olan Türkiye’den dünya haritasına baktığımızda, Türkiye batıya doğru açılırken dünyanın bölgeleri olan doğu, kuzey ve güneydeki alanlara karşı uzak ve mesafeli bir bakış içine girdiğini ve bu nedenle de dünyanın tam ortasına çakılıp kalırken, diğer bölge ve kıtalarda yer alan büyük devletlerin giderek güçlenerek emperyalist vizyon kazanan merkezi  ülkelerin cirit attığı yeni yapılanmaların hedefi haline gelmişler ve bu yüzden de geleceğe dönük yeni emperyalist plan ve projelerin ana hedefleri konumuna sürüklenmişlerdir. İnsanlığın ilk devrelerinde Asya ve Afrika kıtalarının orta bölgelerinde canlanan insanlık, üzerinde yaşamakta olduğu yer kürenin diğer bölge ve kıtalarını da yürüyerek dolaşmaya başladıkları aşamada, ilk insanları dünyayı tanımak ve görebilmek üzere harekete geçmişlerdir. Böylesine yeni bir döneme geçilen aşamada büyük okyanus ve doğu Asya bölgelerinde ortaya çıkan canlı insan uygarlıkları zaman içerisinde büyük okyanustan orta Asya’ya, orta Asya’dan kuzey Asya ve Afrika kıtasına doğru göçler başlamıştır. Sonraki aşamada uygarlık girişimleri Avrupa merkezli bir yapılanmaya yöneldiğinde köle ve esir ticareti başlamış, böylece gündeme gelen göçler aracılığı ile insanoğlu yer değiştirmeye başlayarak, zamanla dünyanın her yerinde belirli alanları ele geçirerek bugünkü dünya yapılanmasına giden yolları açmışlardır. Eski uygarlıklardan bugünün dünyasına doğru geçiş yapan insan toplulukları, keşifler ve icatlar ile birbiri ardı sıra hızla ortaya çıkan dönüşümleri yaşayarak en alt çizgide başlattıkları uygarlık arayışı çizgisini dikkatli ve istikrarlı bir süreç içinde geleceğe doğru yeniden yapılandırma arayışlarının da yansımaları dünyanın her bölgesinde ortaya çıkmıştır. Bugünkü dünya düzeni açısından geçmişe doğru bir genel bakış başlatınca, orta bölgelerde yerleşerek devlet düzeni kuranların sosyal ve siyasal düzenler kurabildikleri daha aktif bir biçimde görülmektedir. Orta dünya ve bunun değişik bölgeleri ele geçirildikçe yeni ve büyük devletler kurulması aşamasına gelince merkezi bölgeleri ele geçiren emperyalist devletlerin dünya kıtaları ve adalarını ele geçirerek daha büyük siyasal yapılanmalar doğrultusunda geleceğe yöneldikleri anlaşılmıştır. Bu aşamadan sonra dünyanın her bölgesinde yeni kurulan devletler kendileri ile birlikte yeni uygarlıkları da getirerek, üzerinde yaşanılan gezegenin eşit biçimlerde paylaşılan uygarlık alanı olmasına giden yol açılmıştır.

            Emperyalizm doğu bölgelerinde oluştuktan sonra dünya kıtalarını fethetmeye yönelmiştir. Asya kıtasının ortalarında ve çevresinde yüzyıllar boyunca kurulmuş olan Türk devletlerinin, yörük topluluklar oluşturarak ve daha sonra da at sırtında büyük toplulukları çevre ülkelerinin keşfedilmesi amacıyla büyük seferlere kalkışarak dünyaya yerleşirken, on bin yıllık bir zaman dilimi içinde artan nüfus ve büyüyen endüstri ya da ticaret yatırımları üzerinden gelecek arayışı, insanlığın yeni bir uygarlık arayışına yönelmesine yol açmıştır. Merkez de yer alan orta dünya ve çevresindeki bölgelerde birbirini izleyen yeni büyük devletler kuruldukça emperyalizm ve sömürgecilik daha da gelişmiştir. Nüfusun artması doğrultusunda şehirler ve ülkeler kalabalıklaştıkça yeni iş alanları açılmış ve bu doğrultuda ekonomik yatırımlar artarak dünyanın her bölgesinde iş ve çalışma düzenlerinin kurulmasına giden adımlar atılmıştır. Orta çağ sonrasında emperyalizm bütün kıtaları ve adaları işgal ederek kendi merkezli dünyasına bütün devletleri bağımlı kılmaya doğru çalışırken, önce denizleri ve çevre ülkeleri ele geçiren batı emperyalizminin, yirmi asır sonrasında yirmi birinci yüzyılın başlarında merkezi alan ve çevreleri tümüyle ele geçirerek, bir büyük merkezi devlet yapılanmasına yönelerek, artık dünyanın çevre ülkelerinde birbirinden farklı küçük uygarlıkları bir araya getirerek uygarlığın gelişim aşamasında yeni bir politika ile var olan yapıların bir arada olmasıyla, daha güçlü bir merkezi uygarlık üzerinden bütün dünyanın yerleşim bölgelerine doğrudan el atılmaya başlanmıştır. İşte bu nedenle batı emperyalizmi bugün hem kuzey kutbunun hem de güney kutbunun alanlarında yer alan çok değerli nadir maden ve enerji kaynaklarını tümüyle ele geçirmek istemektedir.

            İsveç-Norveç ve Danimarka’dan oluşan Kuzey buz denizi çizgisi, bugün Atlantik ittifakının ve sömürgeciliğinin ana hedefi haline gelmektedir. Atlantik emperyalizminin yeni patronu seçimi kazanır kazanmaz ilan ettiği yeni politikasında, Kanada, Grönland ve bazı  geçiş hatlarını peşin peşin kontrolü altına almaya yönelirken yüz yıl önce çok ucuz fiyata kapattığı Alaska bölgesini satın alırken yaptığı gibi bu gün de Kuzey buz denizinin en geniş yeri olan Grönland adasını acilen ucuza kapatarak yeniden kazançlı çıkabilmenin hesaplarını yaparken, kuzey buz denizi üzerinde yer alan haklardan en üst düzeyde yararlanabilmenin arayışı içine girmiştir. Alaska fiyatı gibi bir ucuz alışveriş ikinci kez Grönland adası üzerinden tamamlanmak istenirken ABD’nin kuzey komşusu olan Kanada’nın da 51. eyalet olarak tescil edilmesi için ABD emperyalizminin yeni başkanı her aşamada ABD’nin yeni bir dünya hegemonyası için Kanada, Grönland gibi büyük deniz ülkelerini tıpkı Alaska örneğinde olduğu gibi, ucuz fiyata dünyanın en büyük adasının sömürgeleştirildiği öne çıkmaktadır. Ayrıca, dünyanın en büyük buz ülkesi olan Kuzey Kutbu ABD hegemonyası altına alınırken dünyanın en zengin yer altı zenginlikleri, enerji kaynakları ve nadir görülen çok değerli madenlerin de işletilerek ABD ekonomisi için yeni ve ucuz kaynaklar temin edilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır. Böylece Kuzey kutbu emperyalist genişleme planları içine alınarak yeni sömürge alanı olarak ilan edilirken, ABD başkanı küresel emperyalizmin doğrultusunda, İngiltere, Danimarka ve Kanada gibi bölge devletlerine karşı çıkış yaparak, Kanada ve Grönland adasının topraklarına el koymaya çaba göstermiştir. İki milyon kilometre karelik Grönland adası zamanında Hitler’in Tule askeri üssü olarak kullanılmış ama daha ikinci dünya savaşı sonrasında savaşın galip tarafı olarak İngiltere’nin destekleriyle Danimarka devletine bağlanmıştır. Danimarka bugün bir NATO devleti olarak bölgenin güvenliği üzerinde çabalarken, İngiltere’nin yardımlarıyla kuzey bölgesinin hamisi konumuna getirilmiştir. Birleşmiş Milletler düzeni içinde var olan himaye sistemleri doğrultusunda güvenceli bir siyasal ve hukuksal düzene bağlanmış bir hukuk düzeninin ortadan kaldırılarak, ABD’nin sömürgeciliğine bütün kuzey kutbu alanına Grönland adasının da bağlı kılınması, gelinmiş olan yeni aşamada küresel emperyalizmin her alanı ya da yeri kontrol altına almasının en açık örneklerinden birisi olarak dünya siyasal tarihine girmiştir.

            Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey kutbu ile ilgili sömürgeci tutumu daha önceden de siyasal alana yansıtılmıştır. SSCB’nin dağılması sonrasında kuzey buz denizindeki ABD-RUSYA dengeleri  bozulunca kuzey kutbundaki ABD yönetimi ,yeni dönemdeki ortaya çıkan güvenlik eksiğinin batı bloku açısından yeniden ek askeri güvenlik sağlamak üzere harekete geçmiş ve resmen Norveç hükümetinden Rusya’ya karşı  askeri üs ve tesisler kurmak istemiştir. Ne var ki NATO üyesi olan Norveç ABD’nin isteklerini kabul etmeyince, iki ülke arasındaki gerginlik siyasal krize dönüşmüş ve tam bu sıralarda Norveç kıyısında bulunan bir ada üzerinde beklenmedik büyük bir terör atağı gündeme gelmiştir. SSCB çöküşü sonrasında  dünya daha yumuşak ve barışçı bir çerçevede daha sakin bir barış ortamına geçiş için hazırlanırken, Norveç’in başkenti olan Oslo kentinin tam karşısındaki ada üzerinde gündüz saatlerinde meydana gelen patlamanın yüze yakın çocukları hedef alması, bütün dünyada çok büyük bir siyasal kaos ortamının doğmasına neden olmuştur. Dünyanın en huzurlu ve sakin bir devletinin merkezinde bu kadar büyük bir patlamanın önceden hazırlıklı bir biçimde yapılabilmesi siyasal konjoktürdeki yeni gerginliklerin tırmanma aşamasına geldiğini açıkça göstermiştir. Oslo’daki bakanlık binalarının önünde bomba patlatarak yüz civarında bir çocuk katliamı yapanların, dünyaya egemen olabilmek için her türlü yolu deneyeceklerini göstermesi kolay kolay kabul edilemeyecek bir yeni durumu meydana getirmiştir. Batı bloku içindeki ülkeler karşı karşıya gelince, hemen rakip devlet bloklarını öne çıkararak sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalışarak bazı Müslüman ülkeleri suçlayarak kamuoyunu yanıltmaya çalışmışlar ama başaramamışlardır. Kuzey kutbuna egemen olmak başlıca sorun olarak varken, işi din kavgasına dönüştürmek büyük tepki görmüştür.

            Soğuk savaş dengelerinde böylesine bir saldırı gündeme gelmezken, Atlantik ve Avrupa güçleri birbirleriyle güvenlik yarışına girmişlerdir. Rusya-Ukrayna savaşına doğru olaylar gelişirken, Avrupa Ukrayna’ya sahip çıkmaya çabalamış ama daha sonra da ABD devreye girerek Avrupa’nın müdahalesini önlemeye çalışmıştır. Ukrayna meselesi giderek tırmanırken Rusya ile karşı karşıya gelinmiştir. Soğuk savaş sonrasında SSCB yerine Rusya devreye girerken, İpek yolundan dışlanan Çin’in dünya ticaretindeki yerini koruyabilmek amacıyla kuzey kutbundan geçirmeye başlamıştır. Zaman içinde Çin ve Rusya’nın kuzey kutbu geçişlerinden yararlanması ve benzeri etkinliklerin önünü kesebileceği için kuzey Amerika sahillerindeki ticaret ve benzeri etkinliklerin önünü kesmek üzere, ABD Grönland’ı da tıpkı Alaska gibi bir eyalet statüsüne doğru çekmek istediği için ve Kanada’yı da bu çizgiye çekerek Amerikan toprakları üzerinden bir başka eyalet oluşturmak fikrini öne çıkarmaktadır. Dünya çapında atmosferin ısınması ve buzların erimesi gibi yeni doğal gelişmeler yeni dünya dengelerini gündeme getirdiği için ABD’nin yeni dönemde her açıdan bir kutuplar hegemonyasına yöneldiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Kuzey kutbundaki buz ülkeleri eridikçe yer altındaki nadir ve değerli taşların da Avrupa ülkeleri ile Rusya gibi bir emperyalist ülkelerin eline geçecek olması da önce kuzey daha sonra da güney kutbu hegemonyası doğrultusunda ABD’yi Amerikan hegemonyası açısından son derece zor bir konuma doğru sürüklemektedir. Dünyada yeni bir küresel düzen kurulurken, nüfus artarken ve de insanlık giderek büyük bir su sıkıntısı ile karşı karşıya kalırken, kuzey kutbu meselesi hiçbir biçimde ABD’nin sorunu olarak görünmemektedir. Sorun bir insanlık sorunu olarak önce Birleşmiş Milletlerin daha sonra da dünya halklarının katıldığı uluslararası su kaynakları ile ilgili uluslararası örgütlerin olması gerekmektedir.

         Norveç’teki Breivik saldırısı bütün emperyalist devletler açısından üzerinde durulması ve tartışılması gereken bir güvenlik sorunudur. Atlantik ve de Avrupa uyuşmazlığı Hristiyanlık ve İslamiyet çekişmesine döndürülerek sorun çözümlenemez. Bir araç dolusu bomba ile yüz civarında ilk ve orta okul öğrencisinin terörist bir eyleme kurban edilmeleri insanlık açısından çok büyük bir utançtır. Norveç’in başkenti OSLO’daki ada saldırısı sadece emperyalizm açısından değil ama aynı zamanda hukuk açısından da çok önemli bir yansıması olmuştur. Oslo saldırısını yapan militanın aynı zamanda bir Avrupa bağımsızlık deklarasyonu yayınlaması, ABD-AB kavgasının tam ortasında Avrupalı bir organizasyonun bir Avrupa bağımsızlık deklarasyonunu terörist üzerinden yayınlaması da bütünüyle bir kafa karışıklığını öne çıkarmıştır. 1500 sayfalık bir miliyetçilik manifestosu yayınlayan Norveç’li terörist, ABD-AB kavgasını bir din savaşı gibi göstermesi tam anlamıyla ortalığı karıştırma senaryosunun bir parçası haline gelmiştir. Hristiyanların din açısından haksızlığa uğradığını belirten bildiri sahibi aynı zamanda Türk ve Müslümanların Avrupa kıtasına alınmamaları gerektiğini Türklerin ve Müslümanların tarih boyunca Hıristiyanlara yardımcı olmadıklarını ve bu doğrultuda her zaman için karşı karşıya geldiklerini ileri sürerek, milliyetçi olmanın ötesinde açıktan ırkçı bir yöntem kullanarak ve Avrupa kamuoyunda karışıklık çıkartarak uluslararası alanda gerginlik yaratabilmenin çabası içinde olmuştur. Müslüman göçmenlerden çok rahatsız olan bu duruma karşı sert bir söylem ile karşı çıkan Norveç’li terörist bildirisinde Osmanlı devletini küçümseyerek gayrimüslim azınlıklara baskı uygulandığını da dile getirmiştir. Avrupa’da Müslümanların giremeyeceği bir yasak bölge kurulmasını isteyen terörist din birliğini savunurken, dinler arası çatışmaların tırmandığını söylemiştir.

            Siyasal amaçlı terör girişimlerini dinler arası çekişme ve kavgalarla değerlendiren Norveç’li eylemci, El-Kaide isimli terör örgütünü de gündeme getirerek Türkiye ve İslam ülkelerine saldırısını ana akım çizgisinde öne çıkarmıştır. Breivik Türk ve Müslümanlara saldırırken, aynı zamanda Hitler çizgisinde bir Neo-Nazi kimliğini kamuoyuna yansıtmaya başladığı görülmüştür. İkinci dünya savaşı sırasında Yahudi düşmanlığı çizgisinde bir Nazi hatta daha da ileri giderek, Neo-Nazi yaklaşımını öne çıkarmaya çaba sarf eden eylemci İsrail’i ortak düşman göstererek, Türkler ile birlikte savaşa girilmesi gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Hitler ile birlikte geride kaldığı var sayılan Nazilik kavramı yenilenerek ve Neo-Nazi kavramı ile değiştirilerek Ukrayna savaşına doğru gidişi bu bölgeler üzerinden gündeme getirmeye çalışmıştır. Avrupa ülkelerine saldırı ile ortaya çıkan bu terör olayının daha sonraki aşamada gene Avrupa hukuku içinde kalınarak yargılaması tamamlanmıştır. Yargılamalar sonucunda terörist eylemci yirmi yıl hapse mahkeme kararı ile mahkûm edilince dünya kamuoyu bu cezayı çok az bularak, bir çocuk bahçesinde oynayan yüz civarındaki çocuğun yok edilmesine karşı daha sert kararlar beklenmiştir. Eylemcinin terör aşamasında medya üzerinden ilan ettiği Neo-Nazi bildirisinin son zamanlarda Avrupa seçimlerinde gündeme gelen yeni Nazilik akımlarının önünü açtığı açıkça göze çarpmaktadır. Nazi grupları tarafından eylemciyi yalnız adam ya da kutsal nefer gibi kahramanlık sıfatları ile basın organlarında değerlendirmelere kalkışanlar, aynı zamanda El-Kaide gibi terör örgütlerini muhatap almaya çalışmışlardır. Mahkemeye verilen belgeler ile birlikte Neo Nazi manifestosu da bir hukuk devleti olan ve anayasal çizgide bir çağdaş cumhuriyet ve demokrasi olan Türk devleti açısından kabul edilemeyecek düzeyde saldırganlık girişimlerini Türkiye’ye sıçratmaya çaba göstermiştir ama Türk kamuoyu bu oyuna gelmemiştir.

            Katliamın Norveç gibi sessiz, sakin ve güvenli bir kuzey ülkesinde gündeme getirilmesi birçok açıdan hem çelişkili durumlar yaratmış hem de birçok ülkede şaşkınlıkla karşılanmıştır. Bütün dünya savaş içindeyken ve birçok ülkede terörist çarpışmaların gündeme getirilmesine karşı bir alışkanlık olduğu söylenirken, hiç ilgisi olmayan bir kuzey ülkesinin sessiz ve sakin yaşama düzenini bozan ve de yüz çocuğun ortadan kaldırılması olayı bundan tam on yıl önce büyük bir organizasyon olarak Norveç devletinin başkenti OSLO’da yapılarak, ülkeler arasındaki çekişme ve çatışmaların sürekli savaş tarihine önemli katkılar getirmiştir. Norveç’in dünya konjonktüründeki yeri açısından önem taşıyan bu olay, aynı zamanda Avrupa Birliği süreci içinde de dikkate alınması gereken önemli gelişmelere yol açmıştır. Her zaman için İskandinav ülkeleri dünyanın tepesinde gelişmiş ve güvenli bir alt yapısı sahip görünümlü devletlere sahipken, yoksulluğun her yerde kol gezdiği geri kalmış ülkelerdeki terör olaylarını zengin ve refah içindeki ülkeleri de savaş ve yoksulluk çıkmazının içine doğru çekmiştir. Kapitalist dünya düzeni içinde devletler, siyasal ve ekonomik çıkmazlara doğru sürüklenirken artık devletlerin zenginleri ve yoksulları değil ama aynı zamanda siyasal koşullar açısından ortalama halk kitlelerinin de içinde bulundukları çıkmazlar ve konumlar dile getirilmektedir.

            Norveç bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen Avrupa Birliği içinde yer almamış ama bir NATO üyesi olarak, her zaman için siyasetin her alanında ABD’nin yanında bulunmuştur. Bir Atlantik ülkesi olarak Norveç karşı kıyıdaki İngiltere ve ABD gibi Atlantik ülkeleri ile birlikte yer alırken, yanı başındaki kıta olan Avrupa kıtasının bir parçası olmaktan vazgeçmiştir. Avrupa Birliğine katılmayan Norveç karşı kıyıda yer alan ABD ve İngiltere izinde gitmiştir ama gene de Brevik olayından kurtulamamıştır. Bütün dünya bölgelerinde devletler içine girdikleri uluslararası ve bölgesel tehditlere karşı yakın komşular ve müttefik devletler ile karşı çıkılırken, her devlet kendi gerçek güvenliği için uygun gördüğü devletlerarası birliklere girebilmişlerdir. Ne var ki, bu gibi durumlar her zaman istenen sonuçları vermemekte ve bir NATO üyesi ülkede gündeme hiç beklenmedik bir biçimde bu gibi olaylar girebilmektedir. Norveç üzerindeki çekişme ve çatışma süreçleri her zaman inişli ve çıkışlı yönelmelerde, sürüncemede kaldığı için ortaya beklenmedik gelişmeler ya da ters bazı durumlar öne çıkabilmektedir. Türkiye ile Norveç arasındaki gelişmeler ve yenilenen ilişkilerin destekleriyle batı dünyasına doğru açılımlarda uluslararası dengeler yeniden ele alınarak ve karşılıklı ilişkilerde devletlerarası görüşme ittifaklarının da daha öne çıkarılarak beklenmedik olaylar ve gelişmelerde, dünya barışının esas alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Türkiye gibi Avrupa’nın dışında tutulmuş olan ülkeler, yukarılara doğru Avrupa içi dengelerde etkili rol alamadıkları için Norveç gibi haksızlığa düşürülmüş devletlerin yanında durarak haksızlıklara ve yanlışlara karşı çıkamamaktadırlar. On yıl önce Norveç’te patlak veren terör olayının on yıl sonra Norveç’in tam ortasında yer aldığı kuzey kutbu kavgasından dolayı gündeme geldiği o zaman anlaşılamamıştı. On yıl sonra gündeme gelen kuzey kutbunun yeniden paylaşımı sürecinde ABD’nin büyük bir hegemonya arayışı içinde olduğu artık iyice öne çıkmıştır. Sessizliğin ortasında yaşayan sakin Norveçlileri ayağa kaldıracak bir terör darbesi sonrasında yaşanan gelişmeler, bu bölgede enerji, maden ve su öncelikli yeni bir yapılanmayı giderek öne çıkarmaktadır. İsveç-Norveç -Danimarka üçgeninde yeni bir yapılanma süreci giderek dünya kamuoyunda tırmanmaktadır. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN         

25 Şubat 2025 Salı

ATATÜRK VE TÜRK BİRLİĞİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

ATATÜRK VE TÜRK BİRLİĞİ

            ATATÜRK ve TÜRK BİRLİĞİ kavramları hem tarihsel süreç içinde hem de ilgili alanlarda bir arada olmuş birbirine yakın anlamlar taşıyan kelimelerdir. Atatürk denilince akla hem Türk coğrafyası hem Türk tarihi hem de Türk devletlerinin içinde bulunduğu jeopolitik çevre gelmektedir. Kıtalar üzerinden gelen Türk dünyası genel olarak ele alındığı zaman uluslararası alanlarda çok büyük alanlar öne çıkmakta ve her türlü bilimsel çalışmanın ele alındığı mekanlar inceleme konusu haline gelmektedir. İlk olarak Türk devletlerinin üzerinde yer aldığı kıtaların görünen yüzünde bir hegemonya oluşumu öne çıkarak belirleyici olmaktadır. Yer altında kalan görünmeyen yüzünde ise her türlü maden yatakları, enerji depoları ve yer üstünü var eden kıymetli toprak ve taşlardan oluşarak yeryüzünü meydana getiren kara parçaları öne çıkmaktadır. Türk dünyasını izleyen ikinci kavram da Türk Birliği olmakta ve Türkoloji çalışmalarına açıkça yön göstermektedir. Bu gibi geçmişten gelen kavramların birbirini izleyen gündeme gelişleri, her açıdan tamamlayıcı ve bütünleştirici güncel oluşumları öne çıkararak geleceğin dünyasında çağdaş bir Türk potansiyelini öne çıkarmaktadır. Tarihin her döneminde var olan ve varlığı ile genel anlamda yönlendirici olan Türklük olgusu ve oluşumları sayesinde, bugünün dünya uygarlığı içinde Türkolojiyi bir bilim haline getirerek günümüzün bilim dünyasında son derece etkili olmaktadır. Bugünün küresel dünya haritasının tam ortasında bulunan Türkiye Cumhuriyeti önemli bir çıkış noktası olarak, insanlık tarihinin ve dünya coğrafyasının her türlü oluşumları açısından önemli bir dayanak noktası olarak, geleceğe doğru yön göstermekte ve belirleyici olmaktadır.

            Zengin bir tarihe ve de önemli bir coğrafya alanına sahip olan Türk ulusunun geçmişten gelen birikimi fazlasıyla etkili olduğu için, Türklük kavramı içinde merkezi coğrafyanın belirleyici unsurlarının gelişmeleri fazlasıyla yönlendirdikleri, açıkça göze çarpmaktadır. Bilimsel devrimler sonrasında dünya bilim ve teknolojideki en son gelişmelerine sahip olurken, Türk dünyası da geride kalmamış ve Türkiye Cumhuriyetinin öncülük etmesi sayesinde, bir çok alanda çağdaş gelişmeler izlenerek geleceğin dünyasının biçimlenmesinde, Türk varlığını yeni bir bilim dalı olarak Türkoloji adıyla isimlendirilen bilimsel bilgi birikimi öne çıkarılmıştır. Ne var ki, küresel hegemonya yarışlarında hızla öne geçmek isteyen büyük devletler ve uygarlık merkezleri, kendi aralarında bir medeniyet yarışına girdikleri aşamalarda, dışarıdan müdahaleler öne çıktıkça var olan düzenler sarsılarak bozulabilmektedir. Böylesine karışık durumlarda çeşitli sorunlar gündeme gelmekte ve bu tür kaotik durumlarda geçmişten gelen düzenler ve ortak çalışmalar bozularak bilimsel ve teknolojik çalışmalarda durgunluk yaratılmaktadır. Yer yüzünde birçok oluşum aynı anda harekete geçtiği için, kaos ve karışıklık kavramları her zaman için ortaya çıkabilmekte ve bu nedenle de aynı zaman dilimi içinde benzer jeopolitik oluşumlar birbirlerini tetikleyerek bu yarışta öne çıkabilmektedirler. Türk soyundan gelen topluluklar ya da uluslar birbirlerini etkileyerek harekete geçtikleri zaman, var olan oluşumların her yönden amacı ya da hedefi haline gelebilmektedir. Türkler; Azeri, Tatar, Özbek, Kırgız, Kazak, Uygur, Yakut ya da Türkmen isimlerini kullanarak bulundukları coğrafya da var olabilmişlerdir.

Tarihin ilk dönemlerinde Asya kıtasının doğu-batı, kuzey-güney eksenlerinde birçok eski devletler kurmuş olan Türkler; Kuzey Asya’da ileri bir uygarlık örneği yaratarak Hun, Avar, Hazar, Harzem, Yakut ve Altınordu adıyla büyük imparatorlukları kurarak, çağlar arasında tarihin köprüsü görevini gündeme getirmişlerdir. Selçuklu imparatorluğu sırasında kuzeyden güneye doğru inerek, merkezi alanda Oğuzlar kimliği ile Orta Doğu bölgesi üzerinden güneye ve batıya doğru açılımlar yaparak dağılmışlardır. Gittikleri her bölgede devletler kuran Türkler, tarihin değişik dönemlerinde içinde bulundukları coğrafyayı esas alarak, çeşitli devletler ve de imparatorluklar kurarak yollarına devam ederek dünya tarihinin tamamlanmasında kilit roller oynamışlardır. Üç büyük kıtaya dünyanın merkezi jeopolitik alanından gelen güçle açılımlar yapan Türk toplulukları, zaman değiştikçe ortaya çıkan yeni siyasal gelişmelere göre devlet modellerini değişik yapılanmalara doğru yönlendirmişlerdir. En büyük Türk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti, Oğuz boylarının merkezi devlet topraklarını oluşturan Anadolu yarım adasını kontrol altında tutarak, diğer Türk boylarının ya da devletlerinin  daha düzgün bir biçimde varlıklarını korumaları güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Misakı Milli sınırları içinde yaşayan Türkler İç Türkler olarak, Anadolu ve Trakya’ya gelerek ulus devlet vatandaşlığı statüsünü elde etmeyen ya da edemeyen Türk toplulukları ise, Dış Türkler olarak adlandırılmış ve cihan savaşları sonrasında yeniden çizilen dünya ülkeleri haritalarında, Türk gücünün varlığı ve gelişimleriyle geleceğe dönük bir yeniden başlangıç dönemi sonradan devreye girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin önderliğinde yepyeni bir başlangıç süreci, bütün Türk devletleri ve toplulukları için gündeme getirilmiştir.

Atatürk, son derece gerçekçi ve nesnel bir bakış açısına sahip olan Türkiye’nin kurucu önderi olarak, her zaman bilimsel esaslara bağlı kalarak hareket etmiş ve bu tutumuyla da sadece Türk devleti için değil, ama bütün Türk dünyası için çözüm üreten ve yön gösteren liderliğini sonuna kadar sürdürerek, örnek bir siyasal önder olarak dünya tarihi içindeki yerini almıştır. Türk asıllı boylar ve devletlerin üç büyük kıtanın çeşitli yerlerine dağılması gerçeği içinde, Atatürk durum tespiti ve izlenecek yol belirlenmesi gibi misyon ve vizyonlara sahip çıkarak bu doğrultudaki yapılması gereken girişimleri tamamlamıştır. Atılan adımları atılacak adımların başlangıcı olarak gören Atatürk, ileri doğru attığı adımların nereye gideceğini ve sonraki adımlarda boşluklara düşülmemesi için ne gibi farklı hareket tarzlarına doğru yönelinmesi gerektiğini hesap etmiştir. Kurucu önder Atatürk, bu çizgilerde yapılan atılımları yeni devletler düzeninin Türk ulusu ve boylarının hak ve doğrultusu içinde kazanılmış hak ve özgürlükleri koruyacak bir biçimde, güvence altına almaya çalışmıştır. Merkezi Türk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında alınacak önlemler çizgisinde, uygulama alanına geçirilmesi gibi ulusal misyonların yerine getirilmesinde, yeni cumhuriyet kuşaklarının üzerlerine düşen koruyucu ve güvenlikçi açılımlara her dönemde dikkate alınması gerektiği açık bir ulusal ve siyasal bir görev olarak gündeme getirilmiştir. Bu yönde yapılacak plan ve projelerin gerçeklik koşullarına uygun bir doğrultu izlemesi, Türkiye’nin önderliğinde atılacak adımların hesaplanarak atılmasını gerekmektedir. Türk devleti kurulduktan sonra evrensel düzeylerde gündeme getirilecek siyasal girişimlerin her zaman için alternatif çıkış yolları araştırılırken, öncelikle düşünülmesi gerektiği ve diğer Türk devletlerinin de devreye girmeleri sağlanarak, bütün Türk dünyasının geleceği ve güvenliğini desteklemek, Türk devletlerinin ortak güvencesi olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk dünyası dile getirilince akla gelen ilk konu kardeş Azerbaycan devleti olmaktadır. Harita üzerinde Türkiye ile yan yana olan ve birlikte sınırları belirlenen Azerbaycan devleti araya sokulan bir Ermeni bıçağı uygulaması ile son anda kardeş bir Türk devleti olan Azerbaycan’ın Türkiye ile sınır komşusu olması engellenmiştir. Bir millet ve iki devlet olarak cihan savaşları sonrasında hukuksal yapılanmaları birbirine paralel oluşturulan Türkiye ve Azerbaycan devletleri arasındaki sınır komşuluğuna Atlantik Emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi birlikte karşı çıkarak, bölge ülkeleri arasındaki sıcak çatışma ve gerginliklere dışarıdan yönlendirme yapmaya kalkışmışlardır. Birinci dünya savaşı sonrasında Türkiye ve Azerbaycan’ın tek devlet olmasını gerçekleştiremeyen Türk dünyası, soğuk savaş sonrası yıllarda Rusya izin verdikçe, sürdürülen karşılıklı ilişkilere dayanan sınırlı ve Sovyetler Birliği aracılığı ile dıştan yönlendirilen uzak komşuluğa razı edilmek istenmiştir. Türkiye Türklüğü ile Azerbaycan Türklüğünün birlikteliğini Türk dünyası desteklerken, merkezi coğrafya da emperyalist hegemonya gerçekleştirmek isteyen büyük devletler, Rusya’nın sırtından geçinerek sömürgecilik yapmak istemiştir. Ne var ki soğuk savaş döneminin sert koşulları böyle bir girişime izin vermeyince, soğuk savaş yıllarında daha soğuk ve çekişmeli diplomasi her zaman için bir üçüncü dünya savaşının gene aynı coğrafyada çıkartılması için elverişli siyasal koşullar yaratmıştır. Cihan savaşı öncesinde İngiltere’nin kışkırtmalarıyla karşı karşıya gelen Rusya ve Türkiye orduları İngiliz provakasyonları ile üç yıl boyunca sürekli savaş ortamına mahkûm edilince, Türkler ve Ruslar kesintisiz savaşlardan kurtulamamıştır. Bu durumun doğal sonucu olarak da hem Rusya hem de Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olarak girememişlerdir.

Atatürk Balkanlardaki Türklerin içinden çıkarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bir ulusal kurtuluş savaşçısı olarak tarih sahnesine çıkmış ve daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti gibi merkezi ve büyük bir ulus devleti kurarak dünya haritasının merkezinin değiştirilmesine giden yolu açmıştır. Batı emperyalizminin Osmanlı sonrası dönem için hazırlamış olduğu yeni harita ve projelere karşı çıkan ve düşmanı ülkeden kovarak Türk varlığının gücünü bütün dünyaya gösteren büyük Atatürk, daha sonra da siyasal ve ulusal bir devrim yaparak orta çağ kalıntısı bir sultanlık rejimini ortadan kaldırmıştır. Daha sonraki yeni aşamada ikinci aşamaya doğru kurtuluştan kuruluşa geçilerek yepyeni bir çağdaş cumhuriyet dünyanın merkezinde emperyalist saldırı ve işgallere karşı kurulmuştur. Orta çağ kalıntısı bir eski devlet ortadan kaldırılırken, yerine çağdaş bir cumhuriyet devleti kurulması, Türk dünyası için büyük bir kazanç olmuştur. Atatürk devleti kurarken en başta Azerbaycan ile kardeşlik ilişkileri doğrultusunda birleşik bir devlet oluşturmaya çalışmış ama bu konuda Rusya, Amerika, İngiltere ve müstakbel İsrail devleti karşıtlığı ile karşılaşmıştır. İslam dünyasını ve Hıristiyan batıyı dengelemek üzere de Sovyetler Birliği  yeni  bir süper güç olarak kurulmuştur. Dünya dengelerinde doğu bölgesi sosyalizme doğru kaydırılırken, Asya’nın kuzeyi, ortası ve doğusundaki Türk devletleri birer birer komünist emperyalizmin kontrolu altına girmiştir. Atlantik emperyalizmi de eski Osmanlı hinterlandını ele geçirerek yeni bir hegemonya düzeni kurmuştur. Doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde dağılmış olan Türk devletleri Türkiye’den ayrı düşmüş ve İslam dünyasına karşı oluşturulan büyük ideolojik yapılanmanın eyaletleri konumunda, ondan fazla Türk devleti Türkiye Cumhuriyetinden uzaklaştırılmışlardır. Eski Balkan coğrafyasında yetişen Atatürk yeni dönemde  Anadolu merkezli bir ulus devlet kurarak bütün dünyaya ve Türk devletlerine örnek olmuştur.

Atatürk bu doğrultuda kurmuş olduğu ulus devlet ile emperyalizme karşı çıkarken, bağımsız ulus devlet öncülüğü, ile de geleceğin Türk devletlerine örnek olmuştur. Büyük çoğunluğu ile Müslüman devletler sosyalist sistemin içine alınırken, bir yüz yıla yakın bir zaman dilimi içinde geçmişten gelen Türk devletlerinin uzantısı olarak bugüne kadar gelen Türk toplulukları ile devletlerinin Türk asıllı olan halkları yeni dönemde birbirlerinden ayrı tutulmuştur. Çin, Rusya ve Hindistan’da olduğu gibi aynı ırktan gelen toplam nüfusun içindeki herkesin, tek bir süper ortak devletin çatısı altında bir araya gelmek, ya da bütünleşerek Çin, Rusya ve Hindistan büyüklüğünde olduğu gibi   bir ulus devlet imparatorluğunun içinde  yer almak gibi bir büyük hakka, Türkiye öncülüğünde Türkiye’nin dışında yer alacak bütün Türk asıllı vatandaşlar ile iç ve dış Türk gruplarının mensubu olan, insanların da yer alacağı büyük bir Türk Birliğinin kurulması, bugünkü yeni dünya dengeleri yüzünden gerekmektedir. Yeni dönemde büyük devletlerin kendileri için gerekli gördükleri ulus devlet imparatorluğunu her nedense savaş sonrası haritaların çizimi sırasında, Türklere tanımadıkları ulus devlet imparatorluğunu fazla görerek engellemişlerdir. ABD ve Avrupa Birliği gibi ulus devlet üstü büyük siyasal süper modeller, kendi kimlikleri doğrultusunda yeni bir ulus devlet imparatorluğu peşinde koşarlarken, bu aşamada yedi bağımsız Türk devleti ile, Rusya ve Çin gibi büyük yapıların içinde bulunan ondan fazla Türk topluluklarının ve de eyaletlerinin devletler üstü yeni dünya düzeni içinde bağımsız siyasal devletler olarak yer almaları, uluslararası alandaki çarpık ve karışık durumların düzeltilmesi açısından zorunludur. Yeni dönemde Türk dünyası, Türkler içinde bir ulus devlet imparatorluğunu Türk Devletleri Teşkilatını esas alarak gündeme getirilmelidir. Çinliler, Ruslar ve Hintlilere tanınmış olan ulus devlet imparatorluğu kurma hakkının, bu açıdan her türlü olanağa sahip olan Türklere ve Türk devletlerine tanınması bu aşamada hızlı bir biçimde tamamlanmalıdır. Çinliler, Ruslar ve Hintliler nasıl birer ulus devlet imparatorluğunun vatandaşları olabiliyorlarsa, yirmi civarında ulus devletin ve topluluğun Türk asıllı vatandaşları da aynı haklara sahip kişiler olarak uluslararası alanda Birleşik Türk devletleri birliğinin eşit haklara sahip vatandaşları olabileceklerdir.

Çinliler, Ruslar ve Hintlilere zamanında tanınmış olan ulus devlet imparatorluğunun eşit koşullarda var olmalarını sağlayacak yeni birlikteliklere dünya siyasetindeki sorunlar açısından gereksinme vardır. Önümüzdeki dönemde bağımsız Türk devletleri ile Rusya’dan ayrılacak eski eyalet devletlerinin bir araya gelecekleri bir büyük Birleşik Türk Devletlerinin oluşturulması, Çin, Rusya ve Hint devletlerine benzer biçimde ve de Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu büyüklük ölçüsünde, Birleşik Türk Devletleri oluşumuna giderek artan ölçülerde gereksinmeler artmaktadır. Bu aşamada Avrupa Birliği ve ABD’nin de üç doğu ülkesinin sahip olduğu genişlikte birer ulus devlet imparatorluğuna sahip olmaları yeniden gündeme gelmiştir. ABD’nin Kanada’yı 51 eyalet yapmaya çalışması, Çin’in Uygur bölgesini tam olarak içine alması ya da Rusya’nın Ukrayna bölgesini geçmişte olduğu gibi kendine bağlı bir eyalet düzeyine getirmesi de bölgesel imparatorlukların yeniden ulusal çizgide sınır ötesi maceralara kalkışmaya başladıklarını göstermektedir. Avrupa ve Amerika’nın doğulu ulus devlet imparatorlukları gibi bir modele yönelirken, dünyanın ortasında yer alan Türklerin bu haklardan uzak kalması, küresel sistemin adalet arayışı doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını gerekli kılmaktadır. İnsan hakları, devlet ve toplum hakları açılarından Asya’nın ulus devlet imparatorluklarının incelenmesi gerekmektedir.

            Atatürk’ün devlet modeli ile kurularak yüz yıllık bir dönemi geride bırakan Türkiye Cumhuriyeti, Misakı milli sınırları içindeki vatan topraklarında yaşayan herkesi ortak bir vatandaşlık anlayışı ve statüsünde bir araya getiren bir yaklaşım temelinde, ulus devleti çağdaş dünya uygulamalarına paralel bir çizgide geliştirmeye çalışmış ama hiçbir zaman ülkeler ve devletler üstü bir imparatorluk uygulamasına yönelmemiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında Türkiye yeniden kurulurken, emperyalist ülkelerin saldırı ve işgal girişimlerine karşı çok etkili bir savunma düzeni kurulmuştur. İşgale karşı kurulan Türk devleti antiemperyalist çizgide örgütlenerek bir ulusal kurtuluş savaşını Kuvayı Milliye oluşumu sayesinde başarılı bir biçimde zafere götürürken, Misakı Milli sözleşmesi doğrultusunda Osmanlı devletinden geride kalan bölgelerdeki Türk ve Müslüman nüfus fazlasını dikkate alarak, yeni bir sistem uygulamaya getirilmiştir. Bu doğrultuda bir ulus devlet ile birlikte bütün Türk boylarının bir arada olmasını hedefleyen birleşik bir Türk devletinin kurulması ana hedef olarak seçilmiştir. Osmanlı devletinin çöküşünü Türk topluluklarının dağılışı olarak kabul eden emperyalizm, ulus devletler çağına girerken yeryüzünde yirmiden fazla ülkede yaşamakta olan Türk topluluklarının geleceği açısından Çin, Rusya ve Hindistan devletlerine tanındığı gibi hem ulus devlet hem de imparatorluk oluşumunun birlikte yapılanmasının tanınması, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda engellenmiştir. Çinliler, Ruslar ve Hintliler bütün nüfusları ile birlikte, tek bir süper devletin çatısı altında yaşamlarını sürdürmelerine hoşgörü gösterilmiş ama büyük Türk dünyasının bu üç büyük ülkedeki üç yüz milyona yakın nüfusunun, doğunun önde gelen büyük devletlerine tanınan ulus devlet imparatorluğuna doğru yönelen yapılanmasına izin verilmemiştir.

            Yirminci yüzyılın başlarında belirlenen yeni dünya haritasında Türkler; Kuzey Asya, Orta Asya, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde yirmiden fazla devletlere bölünerek, bugünlere doğru yönlendirilmiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere doğru yeniden yapılandırmalar yapılırken Ruslar, Çinliler ve Hintlilere tanınan ulus devlet imparatorluklarına sahip olma haklarının üç kıtaya yayılmış bir büyüklüğe sahip olan Türk dünyasından esirgenmesi, uluslararası hukuka açıktan bir karşı çıkışı gündeme getirmiştir. Tarih boyunca her aşamada büyük imparatorluklar kuran Türklere böylesine bir hakka sahip kılınmasının önlenmesi, çok eşitsiz bir yeni durum yaratmıştır. Paramparça edilen Türk dünyasının her bölgesinde sıcak çatışma ve savaş başlangıçları, geleceğin dünya haritasında şimdiden başlamıştır. Hindistan, Çin ve  Rusya karışık bir ortamda yapılanmalarına rağmen sahip oldukları büyük topraklar ve kalabalık nüfusların getirdiği güçlü ortamlar ile uluslararası alanlarda ve çok büyük yeni dengeler meydana getirerek, dünyadaki yeni gelişmelerin ortaya çıkması sırasında ya da geleceğe dönük plan, program ve de yeni stratejik kararların alınması ya da bu yönlerde yeni adımların atılması aşamalarında, küresel yönlendirmelerde etkili olmak şansını ulus devlet imparatorluklarının elde etmesi konusunu ,diğer büyük devletler ve geniş topluluklar ile ya da uluslararası kuruluşların bugünkü yeni yönetimleri ile ele alarak görüşmeler yapılabilir, ya da bunlar ile yapılacak yeni işbirlikleri ile daha adil bir uluslararası düzen oluşturulması zaman içerisinde yapılandırılabilir. Böylece yüz yıl önce yaratılmış olan uluslararası harita, sınırların yeniden çizilmesiyle alt üst edilerek geçmişten gelen haksızlıklara son verilebilecektir. Büyük Türk dünyasının birlikteliğini sağlayacak Birleşik Türk Devletleri, Rusya, Çin ve Hindistan’da olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’ne de tanınmalı ve Türklerin tek çatı altında toplanmaları sağlanmalıdır.

Balkanlarda yetişmiş olan Atatürk, bu özelliğini koruyarak Türkiye’yi çeviren toplulukların sorunları ile çok uğraşmıştır. Ayrıca Yusuf Akçura’nın katkıları ile de Asya, Rusya ve Kafkasya gibi önemli bölgelerdeki siyasal gelişmelerin de incelemelerini sahip olduğu büyük kütüphanesinden yararlanarak elde etmesini başarmıştır. Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş ülkelerde yetişen ve oralarda araştırmalar yürüten genç ve orta yaşlı kişilerle de sürekli görüşmeler yaparak dünya ülkelerinde neler olup bittiğini öğrenmeye çalışmıştır. Atatürk kurtuluş savaşı ve devletin kuruluşu aşamalarında Türkiye’nin bağımsızlığı ile çok yakından ilgilenmiştir. Ona göre gerçek anlamda tam bağımsız bir Türk Birliği ancak antiemperyalist tutum ile gerçekleştirilebilirdi. Bu tür bir yeni yapılanma içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Atatürk bütün Türk dünyası devletleri ile ve çeşitli Türk topluluklarıyla da yakından ilgilenmeye çalışmıştır. Türk ulusunun gücüne ve büyük kimliğine saygı duyan Türkiye’nin kurucu önderi, Anadolu ve Trakya’da yaşayan iç Türkler kadar ve hatta onlardan daha fazla da dış Türkler denen Misakı Milli sınırları dışında yaşayan Türk toplulukları ile de yakından ilgilenerek, üçüncü bir cihan savaşına doğru gelişen olumsuz siyasal gelişmelerin önünü kesmeye çalışmıştır. Atatürk Türk ulusu adına Türkiye’de bir ulus devlet kurarken, diğer bölge ve ülkelerde yaşamakta olan Türklerin durumlarını yakından inceleyerek, Ankara’da bir Türk dünyası merkezi oluşturmaya çalışmıştır. Asya ve Avrupa hattında yaşayan Türk, topluluklarının sahip olduğu sorunların çözüme kavuşturulmasında etkili bir dış politika izleyen Kemalist Türkiye, Atatürk’ün izinden giderek insanlık adına ortaya çıkan bütün sorunlarla ilgili çalışmalar yapmıştır.

Atatürk bütün çalışmalarında Türk dünyasıyla yakından ilgilenmiş ve Türk devletlerinin çatısı altında varlığını sürdüren Türk ulusunun, çeşitli sorunlarının o dönemin koşulları ve ortamından yararlanarak, Türkiye’nin ve Türk ulusunun diğer uluslar arasında önde gelen bir konumda sahip olabilmesi için de gerekli olan her türlü yardım ve çalışmaları, Türk devletinin sahip olduğu merkezi güçleri kullanmıştır. Anadolu Türklerinin emperyalizmin pençelerinden kurtulabilmesi için geliştirilen Kuvayı Milliye hareketi daha sonraki aşamalarda, Türk dünyasının çeşitli bölgelerinde de özel çalışmalar yapılmıştır. Türklüğün tarih sahnesine çıkış yeri olarak gösterilen orta Asya bölgesinde Türkistan Milli Birliği adı altında yeni bir büyük örgütlenmeyi, Türk devletleri ve boylarını ortak bir devlet çatısı altında toparlayabilecek siyasal girişimi Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde gündeme getiren Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün yönetimi altında Türk dünyasının merkezi olarak hareket etmiştir. Dış Türkler ile her zaman yakın bir ilişki ağında hareket eden Atatürk, kurtuluş savaşı ve yeni devletin kuruluşu ile çalışmaları yürütürken, hiçbir zaman Türk dünyasının bağımsızlığından vazgeçmedi.  Atatürk Rusya sınırları içinde yaşayan Türk toplulukları ile yakından ilgilenirken, hiçbir zaman geride durmamış ve her zaman Türklerin tarih sahnesine çıktığı bölge olarak Orta Asya’yı Türkiye Türklerinin ikinci vatanları olarak ilan etmiş ve bu bölgelerin Ankara ile yakından ilgilenmesine de müstakbel Türk Birliği oluşumu açısından yardımcı olunmuştur. Birinci dünya savaşı sonrasında kurulamayan ve de kurdurulmayan Türk Birliği üçüncü bir dünya savaşı sonrasına bırakılmadan bir an önce kurulmalıdır. Son yıllarda kurulan Türk Devletleri Teşkilatı bir an önce genişletilerek Türk Devletleri Birliği öncelikli bir biçimde dünya haritasındaki yerini almalıdır. Türkiye merkezli bir Türk Birliği, dünya barışı açısından uluslararası alanda yeni dengelerin kurulmasına yardımcı olunacaktır.         

                                             Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

3 Şubat 2025 Pazartesi

DÜNYA’YA ANKARA’DAN BAKMAK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ

DÜNYA’YA ANKARA’DAN BAKMAK

        Dünya haritalarının orta bölgelerinde yaşamak ve buradan dünya ile yurda bakmak yerkürenin herhangi bir bölgesinde yaşamakta olan insanların bakışlarından çok daha farklı bir konum ile karşı karşıya geldiğimizi ortaya koymaktadır. Uzay çalışmaları giderek arttıkça dünyaya dışarıdan bakışlar fazlasıyla artış göstermiş ve bu doğrultuda bakışlar geliştirilerek, dünyanın gezegen dışı hava boşluğunda nasıl bir yere sahip olduğu ve bu boşluk alandan hareket edilerek uzaysal boyut kazandığı son dönemlerde en çok izlenen konular arasında ön plana geçmiştir. Her yönü ile uzayın içinde yer alan yerkürenin ne olduğunun anlaşılması ya da uzay boşluğu içinde ne gibi hareketler düzenine sahip olduğunun anlaşılması amacıyla yürütülen çalışmalar zaman içerisinde çeşitli hareketlilik gelişmeleri doğrultusunda yön değişimleriyle karşılaşılması açısından her zaman için farklı hareket biçimleri, ya da izlenen yol stratejilerinin farklılıklar coğrafyası içinde dünyaya uzaktan bakanların gördüğü gibi atmosfer düzeni içerisinde sürekli hareket eden ve zaman içerisinde de bu hareketliliği istikrarlı dönüş ve yol izlemeleriyle devam ettiren diğer gezegenler gibi, yerküre de atmosfer düzeni içinde  hareketliliğini süreklilik halinde devam ettirmektedir. Yeryüzünün oluşum süreci içinde ortaya çıkan hareketlilik atmosfer içinde dönüp duran gezegenlerin içinde bulunduğu dönme ve dönüşüm haritalarının incelendiği aşamalarda belirli rota ve hareket düzenlerine doğal olarak uyum sağlayarak yollarına devam etme doğrultusunda belirli yollarda uzaysal hareketlilik göstergelerine uygun olarak haritalarda görünen yönlere doğru hareketler üzerinden, bağımlılıklar gösterdikleri ortaya çıkmaktadır. Dünyanın oluşum sürecini izleyen dönemlerde içinde bulunulan atmosfer ortamında, diğer bütün gezegenler ya da uzay maddelerinin sürekli yer değiştirerek kalıcı bir düzene sahip olmadıklarını göstermişlerdir. Böylesine bir durumun uzay ve atmosfer çalışmaları sırasında görülmesi ve değişim ilkesinin uzayda görülen düzensizliğinin anlaşılması  dünyadan uzaya bakışlar ile belirlemek sayesinde insanoğlu, hem içinde yaşadığı ülkeler ve bölgeleri izleme şansını elde ettiğini  hem de giderek ortaya çıkan astronomi bilmininin verileri ile gözlembilim adı verilen çalışmaların öne çıktığı göze çarpmaktadır.

            Bizler Türk asıllı insanlar olarak, Türkiye adı ile anılan ülkeden hem dünyaya hem de içinde bulunduğumuz uzaya bakış yapma ve görülenleri bir araya getirerek ya da bunlar arasında karşılaştırmalar yaparak derlemeler ve de çeşitli bilimsel çalışmalar yapmak durumunda olmuşlardır. Astronomi ve de Astroloji bilimleri alanlarında uzun süreli yapılan çalışmalar aracılığı ile dünya ile uzay arasındaki var olan düzen ile karşılıklı etkileşimlerin genellenmesiyle, yeni dönemde gök bilim ya da uzay bilim adı altında dünyadaki uzaysal çalışmalar giderek artmaktadır. Her yeni çalışma insanlığın önüne birçok yol ve yöntem açarken bu gibi bulguların artmasıyla birlikte, insanların içinde yaşadıkları dünya ve Türkiye ile uzaysal olarak içinde yer aldıkları gökyüzü ile sahip olunan bağlantılar, her yeni adım atılırken kurulan farklı ilişkiler ağları da eskisine oranla değişiklik gösterebilmektedir. Bu çerçevede uzay, dünya ve insanlık üçgeninde kurulan bağlantıların zamanla değişiklikler göstermesi, insanlığın hem dünyaya hem de kendi yurduna bakışlarını doğrudan etkileyerek çevresel bakışları değiştirmektedir.

Yeryüzünde var olan tüm devletlerin sahip oldukları ülke tabanına ayakların sağ salim basmasıyla başlayan ilişkiler düzeni devletler, toplumlar, devletler ve de insanlar açısından ele alınarak incelendiğinde haklar, özgürlükler ve egemenlik düzenleri açılarından ele alınarak incelenmeleri söz konusudur. Kamu hukuku bilim dalı açısından konu ele alındığında devlet, millet, toplum ve hukuk ya da siyasal düzenlerin ele alınarak incelendiği durumlar öne çıkarak, insanlığın geleceğinin belirlenmesinde siyasal bilim ve hukuk açısından yönlendirici olmaktadır. Ülkeler, devletler ve de toplumların dışarıdan yönlendirilmesi, her konu ve alanı içine alan siyasal bakış açılarına sahip olmaktadır. Sadece bir şeylere bakarak ya da rastlantısal bakış açıları ile siyasal, bilimsel ya da hukuksal bakış açıları geliştirerek var olan sorunların çözümlere kavuşturulabilmesi mümkün değildir. Özellikle bilimsel araştırma merkezlerinin ya da yeraltı veya yer üstü izleme, gözetleme, dinleme, inceleme ve diğer aletlerin kullanılmasıyla küresel izleme yapılanmalarına giden yolları izleyerek sonuçlara ulaşabilmek mümkün değildir. Toplumsal süreçlerin gelişimi doğrultusunda ki siyasal ya da yönetsel örgütlenmeler olarak kentler, devletler, ulus devletler ya da imparatorluklar dünya haritalarında sınır komşuları görünümünde yer almaktadırlar. Bu gibi siyasal yapılanmaların merkezindeki başkentlerin ülkenin güç merkezi ve yönetim odağı olarak öne çıkmalarıyla birlikte, başkentin ortasında bir tepe göz konumunda her şeyi izleyen ve gelişmeleri toparlayarak hareket eden bir gözetleme kulesi ya da araştırma ve değerlendirme merkezi oluşturma şansı kullanılarak bütün bilim dalları ve alanlarında uzman olan temsilcilerden meydana getirilecek çok yönlü bir merkez, batılıların Think-tank adı verilen bir izleme veya kurumu, düşünce kuruluşu olarak gerçekleştirilir.

Dünyanın jeopolitik merkezinde merkezi devlet olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti dünyanın ortasında bulunan bir jeopolitik devlet olarak dünyanın ve uzayın her bölgesine yönelerek bir bilimsel kuruluş olarak, dünyaya ve uzaya bakmak durumunda örgütlenecek olan araştırma merkezi ülke ve dünyanın önde gelen düşünce kuruluşlarınca yeni ve yakın ilişkiler oluşturarak sahip olunan bilgi ve dokümanların paylaştırılarak değerlendirme sürecine dahil olması sağlanırken, yeryüzü ülkelerinde bulunan bütün bilgilerin bir kısmı bölüşülerek değerlendirilir ya da elde edilen tüm bilgi ve dokümanlar ilgili kuruluşların katılımları ile birlikte  ele alınarak konu ve sorunlarla birlikte bütüncül bir takdirlendirme yapılabilir. Konu Türkiye üzerinden ele alındığı zaman özel konuma sahip olan merkezlerin çalışmalarından özel koşullar kullanılarak sonuçlar elde edilmeye çalışılır. Bir devlet içinde kurumlar arası ya da bir bölgedeki belirli kurumlar arası ortak çalışmalarda işbirliğine yönelerek ve belirli konularda ortak çalışmalar tamamlanarak, bilgi değerlendirme çalışmalarında uzmanlık kurulları oluşturulabilir ya da çeşitli uzmanların bir araya getirilmesi ile uzmanlık daireleri ya da merkezleri kurularak, bilimsel alandaki bütün bilgi birikiminin devreye sokulması sağlanabilir. Konu tüm devletlerde başkentler kurulurken, öncelikli olarak ele alınır ya da zaman içinde diğer uzman kuruluşların içinden belirlenecek temsilcilerin bir araya getirilmesi ile uzmanlık bilim kurulları kurularak ve bilimsel açıdan değerlendirme sonuçları elde ederek yapılan değerlendirme çalışmalarından bilimsel sonuçlar elde edilmeye çalışılır. Bir alandaki bilimsel çalışmalarda olduğu gibi tüm ipuçları ile toplanan deliller temel alınarak inceleme ve değerlendirme çalışmalarında öncelikli bir biçimde incelemeler yapılmaktadır. Batılı ülkelerde bu gibi çalışmalara düşünce tankı adı verilmesinin sebebi bu durumdur. Tank gibi güçlü bir yapılanma hedeflenmiştir.

Ankara, dünyanın önde gelen büyük devletlerinden birisinin başkenti olarak her zaman için önde gelen bir düşünce ve değerlendirme merkezi olmuştur. Bugün Ankara içinde barındırdığı on beş üniversite ile ve bir düzineden fazla inceleme ve araştırma merkezi ile iki büyük ulusal kütüphane ile ve de birçok özel kuruluşların özel statü ile barındırdığı kitaplık ve de bilimsel çalışma merkezleri ile Avrupa ve Asya kıtalarının bir araya getirdiği ciddi bir bilimsel bilgi birikimi ve bilimsel araştırma merkezlerine sahip bulunmaktadır. Toplumun içinden gelen belirli merkezlerin  veya siyasal birikimlerin  ya da kültür sanat kültürel oluşumlarının gündeme getirdiği bir çok kültür-sanat merkezi ya da galeri benzeri gönüllü çalışmalar ve bu doğrultuda hareket eden vakıf, dernek ya da kooperatif  benzeri özel örgütlenmelerin de çalışmalar yaptığı, bilim ya da kültür merkezinin günlük hayatın içine girerek özel ya da amatör çalışmaların oluşturduğu büyük bir birikim geleceğin araştırmacılarını, siyaset, bilim  ve kültür-sanat adamlarını her açıdan beklemektedir. Ankara merkezi coğrafya bölgesinin en önde gelen yerleşim yerlerinden birisi olarak binlerce yıllık bir birikimin bu günlere ve yarınlara hizmet edecek düzeyde bir büyük oluşumun en büyük göstergelerinden birisidir. Merkezi alanda kurulmuş olan tarihin en büyük devletleri ya da imparatorluklarına zamanında başkentlik yapmış bir büyük birikimin en önde gelen göstergesi olarak, bugünün dünyasında yaşamını sürdürmekte olan yeni kuşaklara hizmet etmektedir. Resmi ya da özel olarak gündeme gelen örgütlenmelerde bölgenin merkezi yerleşim noktasıdır. Üç kıta arasında kurulmuş bir kesişme noktası olarak, Türkiye Cumhuriyeti kıtaların birleştiği merkezi yapılanma örneği olmuştur. Bu durumu ile Türk devleti aynı zamanda orta dünyanın bu alandaki en donanımlı bir büyük kenti olarak, Türkiye’nin başkenti Ankara, merkezi alandaki çeşitlilik örneklerinin öncüsü bir konumda olmuştur.

Türkler merkezi alana gelmeden üç büyük kıtanın birleşmesi sonrasında bölge devletleri kurulurken önce Yahudiler, sonra Hristiyanlar, daha sonraları Müslümanlar ve Türkler bu bölgelere gelerek yerleşmişlerdir. Orta Asya’da  çıkan ve daha sonraları da Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde devletleşme şansını elde eden Türkler sırasıyla önce doğu Asya’da ve daha sonraları da Orta Asya, Kuzey Asya, Ön Asya ve de batı Asya gibi bölgelerde devletler kuran Türk toplulukları daha sonraları hem Avrupa hem de Afrika kıtalarında da yeni devletler kurarak, üç büyük kıtada sayısı fazla olan Türk devletleri ile insan uygarlığının simgesi olarak sayılabilecek siyasal hareketler ile devletsel oluşumlar, dünya tarihi içinde Türk devletleri tarihini dünya tarihinin en önde gelen başlıca konularından birisi düzeyine çıkarmıştır. Orta dünyadaki devletler oluşumu öncesinde, doğu Asya bölgesinde öne geçen Türkler Büyük Okyanus öncesi dönemde tarihteki kayıtlara göre, bu büyük denizde Mu kıtasının batışı sonrasında Asya kıtasının topraklarına gelmişlerdi. Günümüzdeki yapılanması ile Doğu Türkistan olarak adlandırılan Uygur devleti Türklerin Asya kıtasındaki ilk devletleri olarak öne çıkmıştır. Daha sonraki aşamada ise Türk uygarlığının temsilcisi konumuyla Doğu Türkistan bölgesinin bu yoldan Türkistan ile öne çıkan Türk kimliği tarihsel süreç içinde Doğu Asya bölgesi üzerinden Kuzey Asya’ya geçmiştir. Kuzey Asya’da ilk kurulan Türk devleti Göktürk imparatorluğu adını alarak ve Asya kıtasının merkezi alanını kapsayarak bu kıtada önce Göktürk İmparatorluğunu daha sonraları da Avar, Hazar, Selçuklu, Altınordu ve Osmanlı gibi çok büyük imparatorlukları kurmuşlardır. Orta Asya bölgelerindeki bu gibi oluşumlar Batı Asya bölgesini doğrudan etkileyerek, Türklerin tarihsel mirasının Orta Doğu alanında canlanmasına yardımcı olmuşlardır.

 Türklüğün tarihsel birikimi Selçukluların Hazar imparatorluğundan koparak merkezi coğrafyaya taşınmalarıyla merkezi alanda da canlanmaya başlamıştır. Dünya yeni koşullarda farklı yapılanmalara doğru yönelirken, dünyadaki uygarlık birikimi yavaş yavaş o dönemin güçlü imparatorluğu ve kültürü olan Hazar devletinin yönetiminde toplanıyordu. Daha önceleri hiç bilinmeyen ama zamanla oluşan Rönesans birikimi önce Hazar gölü kıyısındaki Hazar devletinin başkentinde ortaya çıkıyordu. I3 yüzyılda Anadolu yarımadası üzerinde önemli isimlerin bir arada bulunmasıyla gündeme gelen Türk Rönesansı, daha önceleri 10,11 ve 12, yüzyıllarda Kafkasya’da kurulmuş olan Hazar devletinde Türk uygarlığı olarak Anadolu öncesi dönemde gelişiyordu. Başkenti İdil olan Hazar imparatorluğu 15.yüzyıla doğru çeşitli gelişmelere sahne olurken, bu devletin elinde bilgi ve bilimin gücü toplanıyordu. Türklerin Göktürk İmparatorluğundan gelen gücü Uygur devleti ile yeni bir Uygarlığı yaratırken, Hazar bölgesinden gelen uygarlık birikimi bir Türk Rönesansı olarak Kafkasya’dan Anadolu’ya geçişi 13.yüzyıl içinde tamamlıyordu. Hazar kökenli Türk Rönesansı Anadolu’daki güçlenme süresini tamamladıktan sonra, Avrupa kıtasına doğru Rönesans hareketleri canlanmaya başlıyor ve 15.yüzyılda Avrupa kıtasının beşiği konumunda olan İtalyan yarımadası üzerinde canlanmasını tamamlıyordu. Böylece binli yılların başlangıcında Hazar kıyılarında başlayan ilk Rönesans hareketleri, Kuzey-Kafkasya, Orta Asya, Güney Kafkasya ve Anadolu ve Balkanlar, bölgelerine zaman içinde yayılarak, Avrupa’nın güney kalesi olan İtalya yarımadasına doğru ilerliyordu.15 yüzyılda Orta çağın bitmesi sonrasında yeni ve yakın çağlara doğru bir geçiş yaşanmış ve bunun sonucunda da Avrupa merkezli bir bilim ve kültür devrimi, Hazar gölü kıyılarında gerçekleşiyordu. Avrupa’daki sömürge imparatorlukları zamanla ulus devletlere doğru dönüşüm gösterirken, yeni oluşmakta olan ulus devletlerin başkentleri böylesine büyük bir değişim için önce kendi ülkelerini ve daha sonra da komşu ülkeler üzerinden bütün dünya kıtalarını ve ülkelerini izlemeye çaba gösteriyorlardı. Bir anlamda uygarlık beşiği Avrupa kıtasının ortasında yer alan devletlerin başkentlerini dünya merkezi yaparak buradan bütün dünyaya ve uzaya doğru siyasal bakış yapıyorlardı. 

Türkiye Cumhuriyeti Asya kökenli bir geçmişten gelerek Avrupa kökenli çağdaş uygarlığa yönelmesi nedeniyle iki büyük kıtanın siyasal koşullarını bir araya getiriyordu. Dünya tarihinin geçmişten gelen birikimi Asya kökenli bir yapılanmadan geldiği için batılı bilim çevreleri Anadolu yarımadası merkezli Türk devletine Asya Minör adını takarak Türkiye’yi bir anlamda geçmişin getirdikleri ve bugünün gerçekleri arasında bir köprü konumunda görmeye çalışmışlardır. Ankara vilayetinin büyük Türk devletine başkent yapılmasıyla Bizans ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğa başkent olarak hizmet eden bir Megapol olmasına rağmen İstanbul bir yana bırakılarak Anadolu’nun tam merkezinde yer alan bir Asya kenti olarak Ankara’nın muhatap olmasıyla birlikte, Avrupa’nın yanında bir konuma sahip olan Ankara kenti bir Asya devletine başkent olarak seçilmiştir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında yer alan Asya kökenli bir Ankara kentinin, yeni bir dünya düzeni kurulurken geleceği temsil edecek yeni bir yapılanmanın merkezi olarak, birleşme merkezinin tepegözü olarak Ankara Kentinin siyasal başkent seçilmesiyle birlikte Avrupa merkezli bir eski yapılanmadan uzaklaşılarak yeni dönemin yeniden Asya açılımı öne çıkartılmıştır. Ankara bu nedenle üç kıtanın merkezinden bir bakış açısına sahip olmuştur. Bu nedenle Ankara üç kıta arasında hem köprüdür hem de siyasal merkezdir.

Batı merkezli dünyada İstanbul her zaman için doğunun başkenti olarak anılmıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara olduğu için İstanbul, eski merkezi konumunu yitirerek ve bölgesellikten uzaklaşarak, ülke merkezli yeni yapılanmanın içinde eskisinden çok farklı bir çağdaş dünyanın arayışına doğru bir arayış dönemine girmiştir. Roma-Bizans ve de Selçuklu-Osmanlı imparatorluklarının uzun süreli başkentliğini yapan İstanbul hem doğunun başkenti hem de Batının doğuya uzanan köprüsü olarak görülmüştür. Binli yıllarda bilimsel gelişmelerin hızla ilerlemesi üzerine Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yapılanmaları üst üste gelince şehir önce Konstantinopolos, sonra Konstantiniye isimlerini almış ve Müslümanların bu şehre gelmeleri sonrasında da İslam kenti anlamına gelen İstanbul adı kullanılmıştır. İki büyük Hristiyan daha sonraları da iki büyük Müslüman imparatorluğa başkentlik yapan İstanbul şehri bir süre sonra payitaht  adıyla kullanılmaya başlayınca İslam dünyasının en büyük merkezi konumuna gelerek yüzyıllarca Halife devletinin dış dünyaya açılım merkezi konumuna da getirilerek üç büyük tek tanrılı dinin buluşma, kesişme ve her türlü haber, siyasal gelişme, yenilikçi gelişmeler gibi toplumsal düzeni sarsan gelişmelerin de merkezi kenti olarak  geçmişten gelen Asyalı konumuna gelmiştir. İstanbul’un büyük geçmişi olmasına rağmen, yeni dönemin başkenti olan Ankara da merkezi olduğu cumhuriyet devletini kullanarak, böylesine büyük bir birikimin yeni başkente aktarılmasını sağlamıştır. Eski başkent İstanbul’un imparatorluklar döneminden elde ettiği siyasal birikim daha sonraki aşamalarda cumhuriyet devletinin önemli çalışmaları sayesinde cumhuriyetin başkenti Ankara’nın da geçmişin birikimi ile zenginleştirilmesi üzerine kültür, eğitim ve bilim alanlarında Ankara en az İstanbul kadar geliştirilmiştir. İstanbul’un geçmişten gelen birikimi dikkate alınırsa, Türkiye iki başkentli bir ülke olarak tanımlanabilir.

İstanbul’un geçmişten gelen kozmopolit bir merkez olması üç büyük kıtanın çekişme noktasında hem geçmişin devamlılığının sürdürülmesi hem de yeni dönemler ve gelecek için de tarihsel süreklilik içinde bilim, kültür ve araştırma çalışmalarında geniş boyutlu işbirlikleri gündeme getirilerek geleceğe dönük önemli diyalogların ve ortak çalışmalarında zeminini hazırlamıştır. Dünyaya Ankara’dan bakmak konusunda Türk başkenti bulunduğu jeopolitik konumları yerinde kullanarak, üç kıta arasındaki diyalog platformlarının canlı tutulmasını belirli yoğunlukları üst düzeylerde tutarak Ankara’daki bürokrat ve uzman kadroların sağlaması gerekmektedir. Devletin kuruluşu sırasında Erzurum ve Sivas kongreleri aracılığı ile Osmanlı döneminden kalma bilgi birikimi ve bilimsel kadrolardan en üst düzeylerde yararlanılmış ve daha sonra da ülke düzeyine yayılan kongre ve konferanslar aracılığı ile katılan eğitim, bilim ve kültür kadrolarından yararlanma yoluna gidilmiştir. Erzurum ve Sivas kongreleriyle başlatılan yeni devlet oluşumu sürecinde imparatorluk döneminin bilgi birikimlerinden ve o dönemin önde gelen temsilcilerinden olabildiğince yararlanma yoluna gidilmiştir. Kuruluş aşamasında görev yapan kurucu kadroların daha sonraki aşamalarda da belirli konularda yetkili kılınması ve bu kadroların içinde başarılı olan uzman kişilerin gelecek dönemlerdeki gereksinmelerinin karşılanması aşamalarında, yepyeni bir çağdaş devlet kuran Kemalist kadrolar, iyi ve kaliteli çalışmalarıyla ulusal kurtuluş savaşının önde gelen devrimci potansiyelini harekete geçirerek, yeni bir devletin en üst düzeyde kurulabilmesine katkılar sağlamıştır. Ankara gibi önemli bir kentin yeni merkez olarak düzenlenmesi ülke güvenliğini sağlamıştır.    

                                                                       

Ankara’dan dünyaya bakmanın yolu önce yerkürenin içinde bulunduğu yeni durumun gözlenmesini ve bu çizgide dünyanın çeşitli bölgelerinde ne gibi yeni durumların ya da siyasal gelişmelerin gündeme geldiğini belirleyerek, dünya ülkelerinin neler yaptıkları ya da siyasal koşulların nasıl değişmeler geçirdiği yerinde izlenerek oluşumların yarattığı yansımalar ve yeniliklerin önceden belirlenmesi gerekmektedir. Ankara’dan dünyaya bakıldığı zaman görülen yeni durumların ele alınarak hareket edilmesinde acil önlemlere başvurulması gerekmektedir. Amerika ve Avrupa gibi ülke ve bölgelerin çok yakından izlenmesi, gelişmiş ülkelerdeki düşünce kuruluşları ve üniversitelerin izlenmesi ile siyasal partiler ve merkezlerin hangi yeni fikirler ile harekete geçtikleri araştırılmak durumundadır. Gelişmiş ülkelerdeki son durumun diğer ülke ve bölgelere nasıl yansıdıklarının öncelikle belirlenmesi zorunludur. Amerika ve Avrupa’daki gelişmelerin diğer bölgelere ve ülkelere nasıl etkiler yarattığını hatasız belirleyebilmek için ileri ülkelerdeki oluşumların, hangi noktalara geldiğinin önceden araştırılması yararlı olmaktadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu Asya, Avrupa ve Afrika ülkelerindeki kamuoyu ve siyaset alanlarındaki gelişmelerin uzayıp gitmesi ile karşılıklı karışıklıklar öne çıkarabilirken, bilim, siyaset ve araştırma merkezlerinin yeni gelişmelerin etkisiyle eskisinden daha farklı yansımaları yeni araştırmalarıyla öne çıkarabilmektedir. Beş yüz yıllık bilimsel gelişmeler bütün dünyayı çağdaş bir yapılanmaya doğru sürüklerken, yüz yıllardır yapılan bilimsel çalışmalar, deneyler ve araştırmalar bütün ülke ve toplulukların daha iyi yönetim modellerine gereksinmeleri bulunduğunu ortaya koymaktadır. Ankara’dan dünyaya bakışın ilk aşaması büyük devletler ve eski bölgelerin ele alınarak incelenmesidir. İkinci aşamada batı merkezli dünya düzeninin bütün dünya ülkelerine yansımalarını öğrenmektir. Batılı merkezlerin tutum ve davranışları iyice öğrenildikten sonra olayların ortaya çıktığı ülke ve bölgelere öncelik verilmelidir. Bu tür bir yaklaşım ile olaylara, gelişmelere ve siyasal sorunlara öncelik verilerek dünyadaki son durum belirlenebilecektir. Dünyadaki gelişmeler yerinde izlenerek değerlendirilecek ve daha sonraki aşamalarda, dışarıdan gelen sorunların ya da benzeri sosyal konuların ağırlıklı bir biçimde incelendiği çalışmaların tamamlanmasıyla sorunların Türkiye’ye ve iç kamuoyuna ne gibi yansımalar getireceğinin incelenmesine öncelik verilecektir. Bu tür bir değerlendirme, Türkiye’nin dünyadaki yerinin belirlenmesinde Ankara ile dünya arasında dayanak noktası olarak katkı sağlayacaktır. Dünyaya Ankara’dan bakmak öncelikle dış dünyanın gerçekçi biçimde görülerek ele alınmasına yardımcı olacaktır. İkinci aşamada Türkiye’nin    iç dünyasına bakarken de Edirne’den Ardahan’a ya da Samsun’dan Hatay’a kadar Misak-ı Milli sınırlarının içindeki vatan topraklarının bilimsel bir bütünsellik içinde ve ulusal bir çizgide kucaklanmasını gerekli kılmaktadır. Milli sınırlar içindeki ülke topraklarının  Türk devletinin hegemonyası içinde ele alınması her aşamada öne çıkarılarak, devletin içinde kurulu bulunduğu başkentin hukuksal yapısının açıklığa kavuşmasını sağlayacaktır. Yeni dünya düzeni bütün kıtaları ve devletleri zorladığı gibi her devleti bölgesel ve küresel dayatmalar ile karşı karşıya getirmektedir Bugün dünya haritasında bulunan devletlerin hemen hepsi başkentlerini merkeze alarak iç ve dış jeopolitik gelişmelere karşı kendilerini savunmak zorundadırlar. Türk ulusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği için başkent Ankara’dan dünyayı izleyerek hareket etmek durumundadır. Bu çerçevede Türk vatandaşları dünyaya Ankara’dan bakarak, bütün olayları bilimsel açıdan değerlendirmek zorundadır. Türkiye devleti ve Türk ulusu ancak Ankara merkezli bakış açısı ile güvenlik sorunlarına köklü çözümler getirebilir.       

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN