Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2023 Salı

UKRAYNA‘DAN İSRAİL‘E GEÇİLEMEZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

UKRAYNA‘DAN İSRAİL‘E GEÇİLEMEZ  

                  Yirmi birinci yüzyılın başlangıçtaki yılları birbiri ardı sıra tamamlanırken, dünyanın birçok bölgesinde yeni yeni sıcak olaylar ortaya çıkmış ve birinci dünya savaşı öncesi yıllarda gündeme gelmiş olan birçok siyasal sorun, güncellik kazanarak uluslararası alanda daha hareketli bir dönemin başlamasına giden yolu açmışlardır. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru dünya olayları ilerlerken bazı sorunlar çözümsüz kalmış ve bunlar soğuk savaş döneminin son yıllarında yeniden canlanarak ortaya çıkmışlardır. Üç bin yıllık din savaşlarının gerginliği olarak Hıristiyan ve Musevi dinleri Avrupa kıtası üzerinde çekişirken, sekizinci yüzyıla doğru ortaya çıkan üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık öne çıkarak, sonraki dönemlerde üç tek tanrılı din arasında büyük bir yarış ve rekabetin gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Üç kıta arasında yer almakta olan yeryüzünün ortak tarihi bu yüzden üç büyük din arasındaki çekişmeler ile biçimlenirken, üç kıta üzerinde yeni büyük devletler kuran çeşitli insan toplulukları, bu topraklar üzerinde egemenlik düzenleri kurarak bugün yaşanmakta olan yirmi birinci asrın son yıllarına kadar gelmişlerdir. Antik çağlarda Yahudi topluluklarının büyük devletler kurarak merkezi bölgeye egemen olma çabaları, daha sonraki aşamada Mezopotamya ve Avrupa kıtası üzerinde biçimlenen Babil Krallığı ile Roma İmparatorluğu  gibi iki büyük imparatorluğun güç kazanması ile gerilerde kalmış ve peş peşe kurulan iki büyük Yahudi devleti Babil ve Roma krallıklarının  savaşarak kurdukları hegemonya düzenleri yüzünden, daha sonraki aşamalarda merkezi alandaki Yahudi topluluklarının göç etmelerine ve bu doğrultuda dünyanın her bölgesine dağılarak birbirinden uzak topraklarda farklı devletlerin kurulmasına elverişli ortamlar yaratılmıştır. Daha sonraki aşamalarda önce Hıristiyanların ve sonra da Müslüman topluluklarının merkezi coğrafyada at koşturmaya başlamaları üzerine, önce Roma ve Bizans gibi Hıristiyan imparatorluklar kurulmuş, İslamiyet’in yeni bir din olarak oluşumundan sonra da Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi dört büyük Müslüman devlet oluşturularak merkezi alandaki otorite boşluğu alanları doldurulmuştur.

                Dünya tarihi ile beraber merkezi alanda da birbirini izleyen Hıristiyan ve Müslüman büyük devletlerin farklı bir çizgide ayrı dönemlerde gündeme gelmeleri sayesinde, dünya tarihinin ana gelişme çizgisinin orta dünya merkezli bir yapılanma sürecinde devamlılık kazandığı görülmektedir. Milattan önceki yıllarda Yahudiler bütün bölgeye egemen olarak kendilerinin merkezinde yer aldığı iki ayrı devleti birbirine komşu çizgide oluşturmuşlar ama daha sonra ki dönemlerde Babil ve Roma imparatorlukları bölgeye gelerek merkezi alana tam anlamıyla el koymuşlardır. Bunun üzerine iki Yahudi devleti yıkılmasıyla, bu devletlerin çatısı altında yaşamakta olan Yahudi toplulukları önce Orta Doğu, sonra Akdeniz ve Afrika daha sonraları da Hazar gölü çevresindeki yerlere sürülmüşler ve böylece dağıtılarak yaşamaya kendiliğinden mahkûm edilen bir topluluk olarak, her gittikleri yerde kendilerine yeni düzenler ve devletler kurmuşlardır. Anadolu yarımadası üzerinde İyonya, Finike ve Galatya gibi siyasal yapılar oluştururken, Afrika’da Kartaca, Tunus, Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi küçük ada devletlerini örgütleyerek ayakta kalmaya çalışmışlardır. Dünyanın ortasında yer alan Akdeniz bölgesindeki devlet kurma ya da kurulan devletler içinde yer alarak kendilerini güvence altına alma girişimleri sürekli olarak devam ettirilerek, bir yaşam düzeni güvencesi her zaman için aranmış ve Hammurabi kanunları sayesinde Babil döneminden başlayarak insanlığı kurallar üzerinden kalıcı bir hukuk düzenine kavuşturma çabaları, birbiri ardı sıra sürüp gitmiş ve bugün gelinen yeni aşamada üç büyük dinin merkezi coğrafyada bir arada yaşaması ile yeni plan ve projeler gündeme gelmiş  ve bu yüzden Orta Doğu devletleri ile birlikte halkları da yeni bir orta dünya bölgesel düzeni çizgisinde devletlerini ve ülkelerini ellerinden kaçırmak noktasına getirilmişlerdir. Üç bin yıllık Avrupa’daki dinler kavgasının bugün gene eskisi gibi merkezi alana taşındığı bir girişim ile karşılaşılmıştır.

                Akdeniz üzerinden Avrupa kıtasına, Hazar gölü üzerinden ise Asya kıtasına dağılan Yahudi asıllı insan toplulukları zaman içerisinde hiç boş durmamışlar ve deniz kenarında kurulmuş olan liman kentleri üzerinden bütün dünya ülkelerine dağılarak, kıtasal alanları limanlar üzerinden denetim altına alan ve böylece kıyılar üzerinden dünya ticaretini ele geçiren Yahudi asıllı topluluklar, denizler ve okyanuslar üzerinden bütün dünya ülkelerini ticarete yönlendirerek  dünya ekonomisini ele geçirmişlerdir.  Bu doğrultuda merkezi coğrafyada dünya yüzüne çıkan Yahudi topluluklarının, kıtalar üzerinden yerküreyi birbirine bağlayarak ve ekonomiyi işbirliği alanı konumuna dönüştürerek ekonominin bayrağı olan para gücünü her zaman için ellerinde tutarak, yeryüzü haritası üzerinde gündeme gelen yeni devletlerin yapılanmalarını, her zaman için kontrol etmişler ve kendi denetimleri altında siyasal oluşumların gelişim çizgilerini yönlendirerek dünya düzenlerinin sürekli bir yenilenme çizgisinde modernleşmesinin önünü açmışlardır. Bu çerçeve de sürekli devrim gibi düşünceler ve siyasal ideolojiler geliştirilerek, değişen dünya koşullarına ayak uyduran ve yeni koşullar karşısında çevre koşulları ve yeni ortaya çıkan gerçekler çizgisinde bir uyumluluk ortamının yaratılmasında uzlaşmalar sağlanmış ve böylece yeni dünya düzenleri kurularak insanlığın gereksinmesi olan yeni atılımların gerçekleştirilmesi sağlanabilmiştir. Merkezi alan ile birlikte diğer kıtalar ve bölgeler üzerinde yeni devletler kurulması sağlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda dünya kıtalarının ve bölgelerinin tarihleri incelendiği zaman, hemen hemen hepsinin orta dünya merkezli gelişmelerin sonucu olan değişiklikler olarak siyasal gündeme girdikleri görülmektedir. Tarih öncesi dönemlerde başlayan bu gibi gelişmelerin sonraki dönemlerde ortaya çıkan yeni gelişmeleri kökten etkilediği anlaşılmaktadır. Bugünkü dünya haritasına bakıldığı zaman harita üzerindeki bütün devletlerin kendilerinden önceki siyasal yapılanmaların doğal sonucu oldukları ve bu nedenle de proto-tarih dönemlerinin bilgi birikimleri sayesinde, insanlığın bugün de yolunu çizmesi açısından kolaylaştırıcı destekler sağlanmaktadır.

                Orta dünyanın gündeme getirdiği Musevilik birikiminin aradan geçen yüzyıllara rağmen gene de varlığını koruması ve bu doğrultuda insanlığa yön gösterdiği bir siyasal gelişme, günümüzdeki yeni siyasal gelişmelere yol açmakta, ya da geçmişten gelen bazı sorunların yeni dönemde yenilenerek öne çıkmasına yol açmaktadır. Küreselleşme sürecinin sona erdiği aşamada, soğuk savaşın iki büyük patronu olan Amerika ve Rusya arasında eskisinden çok farklı yeni bazı ilişkiler gündeme gelirken, bazı beklenmedik gelişmeler ortaya çıkmakta ve eski Sovyetler Birliği isimli konfederasyonunun içindeki bir cumhuriyet olan Ukrayna ülkesi yeni dönemde farklı bir çizgiye doğru gelişmeler gösteriyordu. Sovyetler Birliği’nin en geniş ve büyük cumhuriyetlerinden birisi olan Ukrayna’nın yeni dönemde eskisinden farklı bir yapılanmaya gitmek istemesi üzerine Rusya Federasyonu, bu duruma karşı çıkarak tekrar eskisi gibi bu ülkenin kendisine bağlanmasını istemiş ve ABD ile bu doğrultuda yürütülen görüşmeler üzerinden Ukrayna devletinin bağımsızlığına karşı çıkarak aynı zaman bir Hıristiyan ağırlıklı nüfusa sahip olan bu ülkenin NATO ya da Avrupa Birliği gibi batı blokunun resmi bölgesel birliklerine katılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Küreselleşme sonrasında yeni bir dünya düzeni kurulurken, Rusya Ukrayna’nın üzerinde geçmişten gelen bir hakkı olduğunu ileri sürerek, bu büyük ülkenin Kırım ile birlikte olmasına kesin bir tavır ile karşı çıkmıştır. Rusya ve ABD iki kutuplu bir dünya kurmaya çalışırken ortaya Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yeni büyük devletlerin çıkması üzerine, eski emperyal devletler olan İngiltere, Fransa ve İspanya’nın da girmesi üzerine, dünya çok kutuplu bir yapılanmaya doğru yönlendiriliyordu. Daha çok devletlerin sınırları ve konumları üzerine dayanarak çoklu bir düzen arayanlara karşı daha da gerilere gidilerek merkezi coğrafyanın Musevilik, Hıristiyanlık  ve Müslümanlık gibi üç büyük dinin egemen olduğu dönemlere benzer bir biçimde, bölgenin dinsel geçmişine uygun düşebilecek farklı bir harita hazırlanması ve dünyanın orta bölgelerinde  Müslüman ve Hıristiyan devletlerin yer almasına benzer bir biçimde ve aynı zamanda Musevi dinine mensup merkezi  bir devletin de kurulması gerektiği gündeme getirilerek, siyasal liderler ya da merkezler tarafından bu önemli konu siyasal  gündeme taşınmıştır.

                Yeni dünya düzeni için ABD ve Rusya görüşmeleri devam ederken, bütün dünya halkları bir sabah Rus ordusuna mensup olan askerlerin Ukrayna ülkesinin doğu sınırlarına yakın yerlerde üç ayrı bölgeyi işgal ederek bu toprakların eski Rus toprakları olduğu öne sürülerek hem bu ülkeyi parçalama hem de daha sonraki aşamada Avrupa kıtasıyla bir büyük kıtasal birliktelik içinde Vatikan devleti yönetiminde bir büyük Hıristiyanlık düzenine bağlanmak istenmiştir. Özellikle Polonya önderliğinde Finlandiya, Estonya, Letonya ve Litvanya, Danimarka ve İsveç ile bir Doğu Avrupa Birliği  ya da Baltık Federasyonu adı altında  yeni bir bölgesel birliğe yönelmesi gündeme getirilmiş ve Rusya egemenliğinde bir Ukrayna devleti düzenine geri dönüşe karşı çıkanlar olmuş ve geleceğe dönük bir biçimde daha farklı ve yeni bazı siyasal oluşumlar öne çıkarılarak, Ukrayna isimli sonradan olma bir yapma ve de yapay devletin yerine herkes kendi bakış açısı ve bulunduğu yere dayalı tartışma ve değerlendirmeler yapmaya başlayarak, farklı siyasal yaklaşımlar üzerinden eskisinden çok daha farklı yeni isimlere bağlı çok değişik siyasal düzenleri  öne çıkararak Avrupa kıtasının doğu bölgesinde Rusya ile tampon yapılanmalar oluşturulabilecek siyasal düzenlerin  kurulabileceği, yeni haritalar üzerinde konuşulmaya başlanmış ama her kafadan bir ses çıktığı için Ukrayna sorununun ilk aylarında üzerinde  anlaşılabilecek bir uzlaşma planı ya da hukuk düzeni sağlayacak bir uluslararası antlaşma taslağı ortaya çıkarılamamıştır. Rusya bugünkü uzlaşma aşamasından sonra eski bir emperyalist devlet olarak Kırım yarımadasını da içine alacak bir biçimde Hazar bölgesi ile birlikte Ukrayna devletinin üzerinde yer aldığı Doğu Avrupa topraklarını da Büyük Rusya Federasyonunun sınırları içerisine alarak, bu bölge ile ilgili diğer plan ve projeleri devre dışı bırakmaya çalışırken, Ukrayna Cumhuriyetinin devlet başkanı “ Büyük İsrail’i  biz kuracağız “ diyerek, yeni merkezi bölge  planlarının  Büyük İsrail İmparatorluğu olacağını açıkça dile getirmektedir. Böylece, Rusya-Avrupa hattı üzerinde Ukrayna bir sağa bir sola doğru gidip gelirken, Avrupa ve Amerika arasında sıkışıp kalarak, batısında Hıristiyan Avrupa ile doğusunda ise faşist Rusya arasında kontrol altına alınmak istenen Ukrayna, kendisine din merkezli yeni bir çıkış alternatifini gündeme getirerek, iki bin yıl sonra bir Yahudi devleti kurmuş olan İsrail devletini bir imparatorluğa dönüştürerek, merkezi alanda Siyonist planı öne çıkarmaktadır.

                İki bin yıl sonra İsrail üçüncü kez kurulurken emperyalist bir proje olan Büyük İsrail devletinin hedeflenmesi bugünkü konjonktürde yer alan bütün sıcak çekişme ve çatışmaların Armegeddon adı verilen üçüncü dünya savaşını insanlığın siyasal gündemine sokmaktadır. Filistin topraklarında kurulmuş olan ama bölgedeki büyük devletler ile emperyalist güçlerin giderek artan baskıları nedeniyle bir türlü gelişemeyen, Araplarla olan savaşlarını kaybeden komşu devletler üzerinde istediği otorite ve baskı düzenlerini kuramayan küçük İsrail’in  bir an önce Büyük İsrail’e dönüştürülmeye çalışılması, siyasal programlarında Armegeddon isimli üçüncü dünya savaşı bulunanlar açısından önem taşımaktadır .On sekizinci yüzyılda Hazar lobisinin Büyük Hazar Projesi, On dokuzuncu yüzyılın ortalarında  İngiltere’nin Yakın Doğu Konfederasyonu, Yirminci yüzyılın başlarında ise ABD’nin  Büyük Orta Doğu Projesine ek olarak, Siyonizm’in Büyük İsrail Projesi olarak dünya kamuoyunun dikkatlerine sunulmuştur. Böylece merkezi coğrafyada yer alan kutsal topraklar üzerinde dünyanın tam ortalarında Hıristiyanlarla birlikte Museviler de alternatif bir gelecek projesine sahip olurlarken, Müslümanların Atlantikçi ve batı merkezli emperyalistler gibi bir emperyal projeleri hiçbir zaman olmamıştır. Şimdi gelinen aşamada Atlantik merkezli Hıristiyan emperyalizmi, Musevi emperyalizm ile birlikte örgütlenirken Müslümanların bunlarla rekabet edebilecek bir emperyalist projeleri henüz gündeme getirilememiştir. Yüz yılı aşkın bir süre içinde batı merkezli emperyal projeler arasında başlatılan yarış devam ederken, Osmanlı devlet yapısını bir federasyona dönüştürmek gibi var olan devletlerin geleceğini güvence altına alacak Merkezi Devletler Birliği ya da İstanbul merkezli bir İslam İmparatorluğu plan ve projelerini uygulama alanına getirilmesine çalışılmış ama iki büyük dünya savaşı süreci içinde Müslümanların birliği sağlanamamış, Almanya, İngiltere, Fransa ,Rusya gibi emperyalistler dünya savaşı yaparlarken, merkezi alandaki Müslüman toplulukların birleşmeleri önlenmiş ve Türkiye’nin din değiştirme önerileriyle  Anadolu’da Büyük İsrail kurulmaya çalışılmıştır.

                Kuzey-Doğu Avrupa’da başlatılan ABD destekli Rusya’nın işgal girişimleri ile Ukrayna savaşı başlatılmış ve bir yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde dünyanın merkezi bölgesini bütünüyle tehdit eden bir üçüncü cihan savaşı ihtimalini öne çıkarmıştır. ABD Çin’i hedef olarak seçerken aynı zamanda Avrupa’nın eski emperyalist devletlerini de kontrol altında tutmak için, eski komünist Rusya’yı baskı altında tutmaya öncelik vermiş ve Rusya’yı soğuk savaş döneminde olduğu gibi tahterevallinin karşı bölümüne oturtarak oyunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirirken ve Çin ile birlikte Avrupalı emperyalistleri dışlarken Rusya’yı gene eskisi gibi karşı denge unsuru olarak kullanmaya dikkat etmiştir. Rusya yeni bir emperyalist devlet olarak öne sürülürken, eski Sovyet ülkeleri ile birlikte Ukrayna ve diğer Kuzey-Doğu devletleri Hıristiyan dünyasının üvey evlatları gibi sahipsiz ve desteksiz bırakılmıştır. Ukrayna yalnız bırakılarak teslim olmaya yönlendirilirken, devletin başına genç bir tiyatro oyuncusunu geçirmiş ve onun çabaları ve girişimleri ile dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye öncelik vermiştir. Zelenski ismini taşıyan bu tiyatrocu konuşmalarında her türlü emperyalizme karşı çıkarken, Siyonizm’e karşı çıkmamış ve gazetecilerin fazla üzerine geldiği bir aşamada kendisinin etnik kimliği ile birlikte Büyük İsrail Projesine taraf olduklarını ve bu doğrultuda merkezi alan imparatorluğunun Siyonist plan çizgisinde gerçekleştirileceğini bir basın toplantısı aracılığı ile söylemiştir. Rusya’nın işgalinin ellinci gününde, Ukrayna’nın Büyük İsrail devletine dönüşeceğini ve bu amaçla mücadeleye devam ettiklerini açıkça dile getirmiştir. Donbass merkezli olarak Rus orduları Ukrayna’nın doğu bölgelerini işgal ederken, Zelenski Avrupa Birliğine ve üye ülkelere de karşı çıkarak, Ukrayna’nın hiçbir zaman liberalizme teslim olmuş bir Avrupa ülkesi olmayacağını açıkça dile getirmiştir. Bu noktada Avrupa ülkelerinden gelmekte olan yardımların kesilmesi olayı ile karşılaşılmıştır. Zelenski liberal Avrupa’ya karşı çıkarken, geleceğin İsviçre’si olmak gibi bir statü aramayacaklarını açıkça söylemiştir. ABD ile paslaşmayı ana politika haline getiren Rusya baskı ve saldırılarını artırırken, savaşın bölgeye ve dünya ülkelerine doğru yayılması doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmiştir.

                Zelenski kendi kimliği ile birlikte direnen devletini dünyaya tanıtırken, Ukrayna devletinin kurulu bulunduğu eski toprakların zamanında düşmanlarla çevrilen bir bölge olduğunu ve burada yaşayan halkların tüm saldırı ve işgal girişimlerine karşı çıkarak, kendi bağımsızlıklarını elde ettiklerini ve bu çizgide kazanılmış olan haklarını sonuna kadar savunarak, ülke ve devletlerine sahip çıkacaklarını tüm konuşmalarında dile getirmişlerdir. Zelenski basın toplantılarında açıkça birçok savunmayı dile getirirken, onu destekleyen İsrail elçisi de Ukrayna’daki durumun İsrail’in durumuna çok benzediğini önümüzdeki dönemde halk kitlelerine dağıtılacak silahlarla Ukrayna ülkesi de tıpkı bugünkü İsrail gibi bir savaş alanına dönüşeceğini açıkça ifade etmiştir. Ukrayna’nın sonuna kadar direneceğini ve hiçbir biçimde barışa yanaşmayacağını resmen açıklayan cumhurbaşkanlığı temsilcisi savaşın uzun süreceğini ve bazı dönemlerde savaş dursa bile zaman zaman kısa aralıklarla savaşların devam edeceğini söyleyen İsrail elçisi, güvenlik sorunları ve kendi savunma girişimlerine Ukrayna halkının tıpkı İsrail halkı gibi uyması gerektiğini de söyleyerek savaşların savaş alanlarında kazanılması gerektiğini kesin olarak söylemiştir. Ukrayna’yı NATO’ya almak isteyen ABD kendi ülkesindeki Ukrayna lobisini bu ülkeye yardım edilmesi için harekete geçirmiştir. Rusya’nın Ukrayna’da uyguladığı saldırıları tam anlamıyla bir soykırım olarak açıklayan Amerikan yönetimi önümüzdeki dönemde Ukrayna sorununun çözüme kavuşturulması için harekete geçildiğini kamuoyuna duyurmuştur. Savaş isteyen çığırtkan merkezlerin dünya barışını tehdit etmelerine izin verilmeyeceğini söyleyen Ukrayna yönetimi ABD’nin Truva atları olarak isim takılan Baltık ülkelerinden doğru dürüst yardım gelmediğini de resmen açıklamıştır. ABD başkanı J.Biden Rusya’yı soykırım uygulayıcısı faşist bir devlet olarak suçlarken, NATO üyesi ülkelere de savaşa karşı ilgisiz kalınmaması gerektiğini belirtmiştir. ABD’de etkin olan Ukrayna ve Hazar lobilerinin devreye girmesiyle birlikte, Ukrayna halkının her türlü yiyecek, giyecek ve barınma gereksinmelerinin karşılandığı yardım organizasyonu giderek daha da güçlenmiş, Rus katliamının gerçek anlamda bir soykırıma dönüşmesi önlenmeye çalışılmıştır. Ukrayna’nın Büyük İsrail’e dönüştürülmesinde Amerikan ve Avrupa Yahudi lobilerinin de çok etkin destekleri olmuştur.

                Eski Sovyet hinterlandının sosyalist imparatorluk dağıldıktan sonraki durumuna bakıldığında burada çeşitli Hıristiyan devletlerin kurulmuş olduğu görülmektedir. Ukrayna’nın tam ortasında yer aldığı bugünkü özgürlük ortamında diğer devletler ile birlikte Ukrayna Cumhuriyeti de yer almakta ve geleceğin haritalarının yeniden gündeme geldiği bugünkü aşamada bu Hıristiyan devletin başkanı açıkça büyük İsrail planından söz etmekte ve böylesine bir Yahudi yapılanma üzerinden Doğu Avrupa’nın yeni yapılanmasında açıkça Büyük İsrail projesine başkanı olduğu Hıristiyan devleti kilitleyerek yüzünü dönmektedir. Hıristiyanlığın ikinci büyük din olarak ortaya çıktığı Milat yılları sonrasında Hıristiyanlık genişlerken ve yayılarak dünya kıtaları üzerinde yayılırken Orta Doğu bölgesinden kuzeydeki Hazar havzasına doğru önemli bir Yahudi nüfus göçü yaşanmıştır. Buralara doğru göçler genişlerken o bölgelerin geçmişten gelen halkları ile Yahudi toplulukları karşı karşıya gelmiş ve bu bölgelerde uzun süre çatışmalı ve savaşlı yıllar geçmiştir. Böylesine kavga dönemlerinde Hazar gölünün doğusunda yaşayan acem halkları Yahudi ve Musevi kökenli gruplara sahip çıkarak onları desteklemiş ve Hazar bölgesi üzerinden Yahudi ve Musevi kökenli halkların var olmalarını ve zaman içerisinde Hazar bölgesi ile bütünleşerek ayrı bir gruplanma süreci tırmandırmışlardır. Bu çerçevede iki bin yıllık süre içinde Yahudiler ve Museviler Doğu Avrupa üzerinden önce Avrupa ve sonra da Amerika ile Afrika kıtalarına göç etmişler ve bütün kıtalar üzerinde yeni yaşam düzenleri oluşturarak, bugünkü çağdaş dünyanın oluşum süreci içinde üzerlerine düşen misyonları yerine getirmeye çaba göstermişlerdir. Hazar bölgesini merkez yapan Yahudiler ve Museviler daha sonraki yıllarda önce Rusya ve Orta Asya topraklarına dağılmışlar, daha sonraki aşamada da Doğu Avrupa topraklarına dağılarak batıya yönelmişler ve İngiltere’ye kadar bütün Avrupa kıtasına dağıldıktan sonra Kristof Kolomb sonrasında da Amerika kıtasına ve bu kıta üzerinden de bütün denizlere ve okyanuslara dağılarak, yeryüzü haritası üzerinde barındıkları sahil şehirleri ve limanlar üzerinden hegemonya düzenlerini oluşturmuşlardır.

                Türkiye Cumhuriyeti  cumhurbaşkanlığı forsu üzerinde yer alan on altı yıldız Türklerin tarih boyunca kurdukları imparatorlukları simgesel olarak günümüze kadar taşıyarak bugünlere getirmesi dikkate alınırsa, Hazar denizi etrafında kurulan Hazar İmparatorluğunun tarih sahnesine çıkışında Şaman dinine inanan Türk boyları önemli roller almış ve tarih boyunca iki yüzden fazla devlet kurarak dünya tarihinde geniş yer alan Türkler, dağıldıkları coğrafyaları da Türk toprakları konumuna getirmişlerdir. Önce Acemlerin içinde kendilerine yer edinen Yahudi toplulukları daha sonraki aşamada, Türklerin arasına girerek Çin ve Avrupa kıtası arasında başlayan ve daha sonraki aşamada ortak ülke ya da ulus çatısı altında Museviler ile Türklerin önce Hazar, daha sonrasında ise Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları şemsiyesi altında yaşamlarını sürdürdükleri tarih kitaplarında yerini almıştır. Tarih boyunca merkezi alanda kurulan devletler incelendiğinde, Asya-Avrupa ve Afrika üçgeninde birçok Türk devletleri kurulmuştur. Dünya tarihi içinde Türkler her dönemde kurdukları yeni devletleri ile yaşamlarını sürdürürken, Yahudi ve Musevi asıllı insanlar da böylesine bir değişimin içinde yer alarak varlıklarını korumaya çalışmışlardır. Şaman dinine inanan orta Asya göçmeni Türklerin Hazar denizi kıyılarında kurdukları Hazar imparatorluğu, kuruluşu sırasında Volga ve Tuna nehirleri arasındaki geniş alanı kendisine ülke edinmiştir. Bugünkü Ukrayna’nın bulunduğu bölgede ilk olarak Ruslar Kiev kökenli bir devlet kurarken, Hazarlar Orta Asya’dan gelerek Göktürk imparatorluğunun devamı sayılacak bir çizgide yerleşerek Hazar bölgesinde yeni bir Türk devleti olarak imparatorluklarını kuruyorlardı. Hazarlar dördüncü yüzyılda kuruluyor ve onuncu yüzyılda dağılıyorlardı. Hazar devleti doğudan Arap ve Müslüman Abbasilerin saldırıları yüzünden sürekli olarak Araplar ile savaşıyorlardı. Beşinci yüzyılda bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’de ilk Rus Prensliğini kuran Ruslar, daha sonraki dönemlerde Hazarlar ile sürekli savaşarak Volga ve Tuna nehirleri arasında yer alan büyük Rusya devletini Moskova merkezli olarak kuruyorlardı. Hazar krallığı büyük bir alana hükmederken, sürekli olarak Kafkasya’da Arap Abbasiler ile Tuna nehri kıyılarında ise Rusya ile savaşmak zorunda kalıyorlardı. İki cephe de birden sürekli savaş yapmak Hazar devletini fazlasıyla yıpratırken aynı zamanda çöküşe sürüklüyordu.

                Üç kıta ortasında tıpkı Osmanlı ve Türkiye devletleri gibi merkezi bir konuma sahip olan Hazar krallığı onuncu yüzyılın sonlarına doğru savaşlarla çökerek tarih sahnesinden silinirken, Hazar Türklerinin içinden çıkan bazı Türk asıllı topluluklar, Hazar ordusunun komutanlarından Selçuk beyin önderliğinde güneye doğru yönelerek Orta Doğu bölgesine Türklerin yayılmasına yol açıyordu. Bölgedeki  nüfusun ve savaşların sayıca çok olması ya da sürekli olarak devletleri savaştırarak çöküşü gündeme getirmesi, Hazar devleti yerine kurulan Selçuklu devletinin de sürekli savaşarak çöküş senaryolarına aracı olması gibi istenmeyen bir duruma düşen Hazar devleti, din değişikliğine giderek Hıristiyanlar ve Müslümanların ortasında  farklı bir din ile ayakta kalınamayacağını görmüş ve bu durumda bölünme ve dağılma aşamasına gelme durumundan kurtulabilmek için Hıristiyanlığa ve İslam’a karşı üçüncü tek tanrılı din olarak Museviliği resmen devlet dini olarak kabul ettikleri görülmüştür. Devletin çöküşü ve toplumsal bölünme gibi olumsuz durumlardan kurtulabilmek için Hazar kralı ve imparatorluğun üst düzey yönetici kesimi, resmi bir devlet töreni ile Şamanlık dinini bırakarak Musevilik dinini benimsemişlerdir. Filistin bölgesinden bir Hahambaşı davet edilerek onun yönetimindeki bir resmi din töreni üzerinden Hazarlar Museviliği benimsemişler ve devletin çöküşünün önlenememesi gibi bir olumsuz durum karşısında, Hazarlar önce güneydeki Orta Doğu bölgesine ve  daha sonra Doğu Avrupa bölgesindeki ülkelere, üçüncü aşamada ise Avrupa ve İngiltere üzerinden bütün dünyaya dağılmışlar ve Avrupalı sömürge imparatorluklarının yeni insan toplulukları olarak bu örgütlenme içinde liman şehirlerini kullanarak, evrensel düzeyde bir deniz yapılanması imparatorluğunun oluşumuna yardımcı olmuşlardır. Bir anlamda Hazar devletinin dağılması bütün dünyanın her bölgesinde yerel ve genel siyasal yapılanmaların gündeme gelmesine yardımcı olmuştur. Çin ve Avrupa bölgeleri arasındaki ilk küresel ticareti yapan Hazarlar gittikleri bölgelere götürdükleri yenilikler ile uluslararası alanlar da Rönesans yapılanmalarının da önünü açmıştır.

Rus ve Arap saldırılarına karşı koyamayan Hazarlar aynı zamanda İslam ve Hıristiyanlık saldırısı karşısında dağılmamak için üçüncü bir tek tanrılı dini benimseme yoluna gitmiştir. Hazar halkının entelektüel kesiminin öncülüğünde göçler üzerinden hem bugünkü Rusya, Hazar ve Orta Doğu bölgelerinde Musevilik anlayışının yayılmasına yardımcı olmuşlar, hem de daha sonraki yıllarda Balkanlar ve Doğu Avrupa üzerinden Musevilik dininin tüm küresel alanlarda etkinlik otoritesi sağlanmasına destek sağlamışlardır. İşte böylesine bir dağılma ve gelişme süreçleri sayesinde Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık üzerinden Hazar imparatorluğu çevresinde kavgalar devam ederek bugünlere gelinmiştir. Hazar krallığının uzantısı olduğunu iddia eden Ukrayna cumhuriyeti günümüzde Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Orta Doğu’ya karşı meydan okuyarak, dünyanın merkezi coğrafyasında yeni bir Yahudi devleti olarak Büyük İsrail projesini hedef göstermektedir. Zelenski’ye göre Hıristiyan ve Müslümanların dolu olduğu merkezi alanda Büyük İsrail’in kurulmasıyla birlikte üçüncü tek tanrılı din de olarak Musevilikte orta dünyada kurulacaktır. Ayrıca binlerce kilometre öte de güney bölgesinde kurulmuş olan bir İsrail devleti varken, yeni bir Büyük İsrail yapılanmasının gerçekçi olmayacağını ve savaşlara yol açacağını son dönemdeki gelişmeler ortaya koymaktadır. Ayrıca Küçük İsrail ile Ukrayna arasında yer alan Kırım yarımadasının da Siyonizm’in merkezi hedefleri arasında olduğunu siyasal olaylar göstermektedir. Büyük İsrail eğer küçük İsrail’i büyütmek için kuruluyorsa, o zaman Odessa’nın başkent olması ve Kırım’ın kuzey İsrail olarak Filistin’de kurulmuş olan güney İsrail ile bir araya gelmesi zorunluluğu vardır. Böylesine bir pozisyonda ise Avrupa ile Asya kıtalarını bir araya getiren kıtalar arası bir köprü konumundaki Anadolu yarımadası, köprü ve merkezi konumlarıyla Büyük İsrail devletinin ana karası gibi yeni bir jeopolitik konuma doğru getirilmektedir. Zelenski beş yüzyıl önceki Hazar imparatorluğunun konumundan ileri gelen tarihsel durumu işaret ederek, son aşamada Museviliği benimsemekte olan Hazar devletinin mirasını izleyen bir biçimde Ukrayna, toprakları üzerinde bir büyük İsrail devleti kurabilmenin çabası içine girmiştir. Merkezi bölgede Yahudi devleti yıkılırken, Müslüman ve Hıristiyan devletler ayakta kalarak bugünlere kadar gelmişlerdir. Var olan devletler bu yüzden bölge haritasında değişiklik istememektedirler.

                Birinci Dünya Savaşı sonrasında, yüz yıllık bir zaman dilimi çerçevesinde Orta Doğu haritası korunmuş ve bu doğrultudaki devletler düzeni ile bölgede kalıcı bir yapılanma hedeflenerek, batı emperyalizmi destekli bir siyasal düzen, bugün de bölge devletleri ve halkları tarafından savunulmakta ve bu doğrultuda bir koruyucu düzen yeni güvenlik antlaşmaları ile yürütülmeye çalışılmaktadır. Ne var ki aradan geçen bir yüzyıllık dönem içinde dünyada önemli değişiklikler gündeme gelmiş ve bunların dünya düzenine doğrudan etki yapan yansımaları sürekli olarak bölgelerde sıcak çatışmalara ve savaşlara neden olduğu için, merkezi coğrafyada bir güvenlik ortamı kalmamıştır. Birinci dünya savaşının çözüm üretmede yetersiz kalması yüzünden ikinci dünya savaşı çıkartılmış şimdi de yeni bir savaş senaryosu ile Armegeddon adı altında bir üçüncü dünya savaşı  çıkartılmaya çalışılmakta ve böylesine büyük bir emperyalist planın gerçekleşebilmesi için Filistin ya da Ukrayna gibi zayıf ve küçük devletler seçilerek ve bunların bulunduğu bölgelerde Siyonizm'in fenerini tutuşturarak çözümsüz kalan orta dünyayı, yeni dönemde daha istikrarlı ve güvenlikli bir yapılanmaya dönüştürecek biçimde yeni devletler düzeni öne çıkarılmaktadır. Bu doğrultuda çeşitli savaş senaryoları meydana konurken bunların yetersiz kaldığı aşamalarda deprem, seller ve su baskını, yangınlar ve diğerleri gibi doğal afet senaryolarının birlikte gündeme getirilerek savaşlarla birlikte afet senaryolarında kullanıldıkları son yıllardaki gelişmeler olarak dünya kamuoyunun dikkatlerini çekmektedir. Emperyalizm çok katlı gökdelenleri merkezi alan kentlerine kurarken aynı zamanda buraları temizleyerek var olan gecekondu konumundaki eski binalar depremlerle yıkılmakta, sel ve benzeri doğal afetlerden yararlanılarak eski düzenlerin yıkılması sağlanmakta ve daha sonra da savaşlarla yıkılmış olan ülke ve kentlerin yerine yeni büyük binalar ve devlet benzeri siyasal yapılanmalar planlara uygun bir biçimde yapılmaktadır.

                Kudüs Üniversitesi öğretim üyelerinden Yuval Noah Harari’nin kitapları bir İsrail projesi olarak Türkiye’de fazlasıyla okunmaktadır. Yahudi asıllı bu bilim adamı geleceğin büyük İsrail imparatorluğu ile ilgili çeşitli konuları anlatırken, fazlasıyla Anadolu yarımadasının üzerinde durarak anlatmakta, bir anlamda Türklerin ana yurdu konumundaki Anadolu Topraklarını Büyük İsrail devletinin ana merkezi toprakları olarak göstermektedir. Kuzeyinde Hazar kalıntısı bir Ukrayna Cumhuriyeti ile Kuzey İsrail ve Proto tarih dönemlerinden gelme Filistin de Büyük İsrail projeleri ile aynı bölgede karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, kuzey ve güneyden gelen Siyonist projelerin tam ortalarında kalmaktadır. Zelenski’nin istediği biçimde bir Büyük İsrail kurulurken, geçici bir proje olduğu ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarının Türklerin elinden alınacağı, Türklerin yeniden Orta Asya’ya doğru yönlendirilerek eskisi gibi dış dünyaya kapalı bir yaşama mahkûm edilecekleri yazılıp çizilmektedir. Anadolu’da Türk nüfus istemeyen emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin Odessa, Selanik ve Kudüs üçgeninde bir Büyük İsrail yapılanmasının, Anadolu yarımadasını kendi vatanı yapmış olan Türkler tarafından kabul edilmeyeceği tarihte yaşanan olaylar ve Kuvayı Milliyeci Türk milletinin siyasal direnişleri ile kanıtlanmıştır. Tarihten gelen gerçekleri antiemperyalistlerin bildiği kadar Türk milleti de bilmekte ve buradan gelen faktörler ışığı altında, bütün siyasal gelişmeler Türkiye’deki üniversiteler ve siyasal merkezler tarafından izlenerek ve incelenerek değerlendirilmektedir Büyük Orta Doğu ya da Büyük Yakındoğu gibi merkezi alana egemen olma projeleri benzeri bir çizgide Büyük İsrail projesi de bir emperyalist plandır. Onların böylesine büyük alan projeleri varsa Türkiye’nin de komşularıyla birlikte ortak bir merkezi savunmayı gündeme getirecek antiemperyalist bir çizgide, Merkezi Devletler Birliği projesi de karşıt bir savunma projesi olarak devrede olacaktır. Ukrayna’dan İsrail’e kadar uzanacak bir Büyük İsrail projesi doğrultusunda Misakı Milli sınırları içinde var olan ve bugünlerde yüzüncü yılını tamamlayan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve tarihi bir gerçek olan Türk milleti sonsuza kadar yaşam mücadelesini sürdürecek ve kurucu önder Atatürk’ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Türklüğü yok etmeye çalışan Siyonistlere karşı Anadolu ülkesiyle kaynaşmış olan Türk milletinin yeniden Orta Asya çöllerine geri gönderilmeye çalışılmasına, Türk devleti ve ulusu sonuna kadar karşı çıkarak mücadele edecektir. Ukrayna’dan İsrail’e yönelenlerin merkezi alanın tam ortasında büyük bir Türkiye Cumhuriyeti olduğunu hiçbir zaman unutmamaları gerekmektedir.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

18 Mayıs 2021 Salı

TÜRKİYE’DE ANA MESELE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE’DE ANA MESELE

                Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devletidir ve Türklüğün ana vatanı olarak kabul edilmiştir. Osmanlı sonrası dönemde bir ulus devlet kurulması için karar alındığında, ortada çok gelişmiş bir ulusal yapı bulunmuyordu. Üç kıta arasında yer alan merkezi bir konumda bulunan Anadolu yarımadası, yedi yüz yıl Osmanlı imparatorluğunun merkezi toprakları olarak hizmet vermiş olan Anadolu toprakları, daha sonraki aşamada bir ulus devletin merkezi alanı olarak önemli bir misyonu yerine getiriyordu. Daha önceki dönemlerde Roma, Bizans ve Selçuklu İmparatorlukları zamanında da benzeri bir misyonu yerine getiren Anadolu yarımadası, bugünün koşullarında eski imparatorluk mirası bir yükü üstlenirken, gene benzeri bir işlevi yerine getiriyordu. Dünyanın ortasında yer alan merkezi coğrafya, sürekli olarak imparatorlukların yayıldığı bir alan olmasına rağmen, çevresinde yer alan bölgelerin öne çıkardığı bir nüfus sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Eskiden büyük devletler ve imparatorluklar merkezi alanda yayılırken, daha sonraki dönemde ulusların tarih sahnesine çıkması ile birlikte içine girilen ulus devletler çağında da Anadolu yarımadasının sahip olduğu milli sınırlar içerisinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkıyordu.

                Müslüman ümmetinden ve Osmanlı devletinden uzaklaşmanın başlaması ile birlikte Anadolu halkı yeni bir ulusal gelecek ararken, Müslümanlıkla birlikte bir de Türkleşme dönemi başlamış ve bu doğrultuda Anadolu yarımadasındaki yeni ulus devletleşme ortaya çağdaş bir ulusal cumhuriyetin çıkışını sağlamıştır. Avrupa kıtasında yaşanan Rönesans ve reformların getirdiği yenilikler, bir yeni oluşum olarak aydınlatma devrimini yaratınca ortaçağ dönemi geride kalmış ve yeni dönemde bilim ve kültüre dayanan bir yeni yapılanma sayesinde, o dönemde dünyayı yöneten Avrupa devletleri zaman içerisinde uluslaşmanın öncülüğünü yapmışlardır. Orta çağ boyunca küçük küçük şehir devletlerinde yaşamaya çalışan insanlık, aydınlanma devrimi sonrasında bilimin ve kültürün temellendirdiği yeni ve yakın çağlara uzanarak modern çağların ulus devlet yapılanmasına doğru bir gidişi gündeme getiriyordu. Etnik ve dini cemaatlerin siyasal aktivizasyonu ile birlikte önce bir kültürel canlanma ve toplumsal yaşama geçiş ve daha sonraki aşamada ise, vatan ve soy konularında ortaya çıkan bilinçlenme ile birlikte uluslaşmanın ilk adımları atılıyordu. Osmanlı devletinin sürekli savaşlara girmesi nedeniyle zayıf düşmesi yüzünden kamu düzeni çöküşü ile karşı karşıya kalınmıştır. Avrupa kıtasının büyük devletleri merkezi alanda güçlü bir devlet görmek istemedikleri için, yok etme politikalarını düzenli olarak kullanmışlardır. Özellikle Almanya ve Rusya arasında merkezi alana sahip çıkma hedefi doğrultusunda çekişmeler yaşanırken, Osmanlı devleti sürekli savaşmak zorunda kalıyor ve bu süreçte de birçok ülke ve bölge imparatorluğun elinden çıkarken, bu topraklar üzerinde yaşayan bölge halklarının bir kısmı da kopup giden topraklar ile birlikte, Osmanlı hegemonya alanından çıkarak, yeni ulus devletlerin oluşumu için elverişli ortam yaratıyorlardı. Osmanlı’nın toprak kaybı özellikle Balkanlar bölgesinde yeni ve küçük ulus devletçiklerin kurulmasına giden yeni bir süreci olayların önüne getiriyordu. Balkanlar’daki milliyetçilik rüzgarları Müslümanları ve Yahudileri bu bölgedeki yerleşik düzenlerinden uzaklaştırırken, mikro milliyetçilik akımları üzerinden yeni ulus devletler birbiri ardı sıra dünya sahnesine çıkıyorlardı.

                Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında giderek artan gerilimler ve siyasal çekişmeler ortalığı karıştırınca Osmanlı millet sisteminden gelen toplum yapısı dağılma noktasına geldi ve Balkanlar’daki etnik azınlıklar Osmanlı hegemonyasına karşı çıkarak, küçük küçük ulus devletlerini kurarak modern çağlarda diğer ulus devletler ile rekabet ve çekişme içinde siyasal yapılanmalarını tamamlamaya çalıştılar. Balkanlardaki Hristiyan uluslar sahip oldukları dinsel birliktelikten giderek, homojen bir ulus devlet oluşturma yolunda emin adımlarla ilerliyorlardı. Önce küçük devletlerini kuranlar daha sonraki aşamada rakip komşu devletlere karşı güçlenmek doğrultusunda, devletlerini büyütmek amacıyla komşu devletlere saldırıya geçerek hegemonya kavgasına girişiyorlardı. Din üzerinden uluslaşmaya yönelmek ve kendi dini  üzerinden yeni bir ulus yaratma girişimlerinde, bu kez Osmanlı sonrasında kurulan Hristiyan küçük devletler  tarih sahnesine çıkarak dünyanın jeopolitik merkez bölgesinde  Müslümanlığa karşı Hristiyanlığın Avrupa ve Vatikan destekli uzantılarını oluşturarak, yeni kurulan Türk devleti için Hristiyanlık dininin geçmişten gelen bir batı baskısı siyasal kutuplaşma  yoluyla  kurulmakta olan yeni cumhuriyetin, Musevilerin kontrolü altında bir Türk devleti olmasına giden yolun önü kesilmek isteniyordu. İmparatorluğun çöküşü ve dağılması üzerine Vatikan komutasındaki Hristiyan dünya, Balkanları bir geçiş köprüsü konumunda kullanarak Anadolu yarımadası ile bağlantısını geleceğe dönük bir biçimde korumak istiyordu. Vatikan merkezli Hristiyan Avrupa gelecekte komşu olacağı ya da daha yakın ilişkiler içinde olacağı, Asya kıtasına yönelik olarak genişlemek ve orta dünya bölgelerinde yeni Hristiyan küçük devletler kurarak, bunlar ile bir merkezi bir ittifak çatısı altında bir arada olmayı hesaplıyorlardı. Ne var ki, Balkan savaşları ile başlayan Hristiyan-Musevi çekişmesi daha sonraki aşamada Hristiyan-Müslüman çekişmesine dönüşerek Hristiyanlık dünyasının Yunanistan üzerinden önce merkezi alana daha sonraları da Asya kıtasına yayılma planlarını ortadan kaldırıyordu.

                Balkanlar da ortaya çıkan bu dinler arası çatışma, Balkan savaşları ve daha sonraki aşamada da Çanakkale savaşları ile devam ediyor ve Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu eski Osmanlı bölgelerinde Müslüman halk ile Hristiyan topluluklar arasında bir iç savaş süreci gündeme geliyordu. Osmanlı ahalisi içinde  nüfusun dörtte üçe yakın büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Ermeni, Rum, Bulgar ve Süryaniler gibi Hristiyan dinine sahip bulunan topluluklar, Birinci  Cihan savaşına doğru yavaş yavaş imparatorluk arazisi sürüklenirken, Osmanlı devletinin gayrimüslüm kalıntıları olan Hristiyan  nüfusun önemli bir kısmı  Akdeniz limanlarından  gemi ve vapurlara binerek  imparatorluk sahasının dışına çıkarak, Avrupa ve Amerika kıtalarındaki boş olan sömürge devletlerinin topraklarına giderek yerleşiyorlardı. Böylece Birinci Dünya savaşının başlaması üzerine merkezi coğrafyadan batı ülkelerine doğru göç hareketleri artıyordu. Hristiyanlık dininin bütün dünyaya yayılması hakkındaki Vatikan projesi böylece uygulama alanına sokulurken, Osmanlı Hristiyanları daha çok Güney Amerika ülkelerini yeni yurtları görerek buralara yerleşiyorlardı.  Amerikan kıtasının da Avrupa kıtasında olduğu gibi Hristiyanlığın birleştirici çatısı altında Vatikan’ın hegemonya alanının genişlemesi, Osmanlı Hristiyanlarının kıta değiştirerek Güney Amerika ülkelerine gitmeleri sayesinde gerçeklik kazanıyordu. İlk bin yılda Avrupa Hristiyanlaşırken, ikinci bin yılda Amerika kıtasının Hristiyanlaşmasına Osmanlı göçmenleri Kuzey ve Güney Amerika kıtalarına yerleşerek yardımcı oluyorlardı. Milat döneminden sonra iki bin yıl devam eden bu kavganın bugünkü uzantısında Vatikan’ın Asya kıtasını da Avrupa gibi bir Hristiyan kıtasına dönüştürme projesinin ilk adımları o dönemde atılmak istendiği için, Türkiye’nin Trakya ve Ege bölgelerinde yeni Hristiyan devletler kurarak buralardan Asya kıtasının içlerine doğru bir yayılma hazırlığı göstermişlerdir. Dinler arasındaki bu kavga bölge ülkelerini derinden etkilerken, Birinci Dünya savaşı sonrasında Osmanlı imparatorluğu dağılırken, Avrupa Musevileri göç ve mübadele yolu ile eski imparatorluk topraklarına yerleşerek, Avrupa kıtasında iki bin yıl süren din kavgasını Orta Doğu bölgesine taşımışlardır.

                Din kavgası yüzünden Avrupa da kurdurulmayan Yahudi devletinin önce Balkanlar’da sonra Ege bölgesinde kurulması için Musevi lobileri çok baskılar uygulamışlar ve en sonunda Yahudi devleti olarak İsrail yirminci yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti tam bu arada bir devlet olarak kurulma şansını elde etmiştir. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Rusya’da bir Sovyet devrimi gerçekleştirilerek, Rusya’nın kontrolü altında kalan dünyanın beşte bir toprak parçaları üzerinde dinsizlik düzeni kabul edilmiş ve bu doğrultuda bütün camiler ile kiliseler kapatılmıştır. Dünyanın kuzey bölgesinde bir dinsizlik düzeni kurulurken ve bu durumun ortaya çıkardığı dinsizlik uygulaması tüm Asya kıtası üzerinde uygulamaya geçirilirken, Sovyetler Birliği ile müstakbel İsrail arasında kalan orta bölgede eski Osmanlı toprakları merkeze alınarak bir Türk devleti kurulmuştur. Ne var ki, SSCB gibi bir  kocaman imparatorluk Rusya merkezli olarak örgütlenirken, İslam dünyasının tam ortasına Avrupa’da kurulamayan İsrail devletinin kurulması, Rusya merkezli dinsizlik düzeninin geçerli olduğu Sovyetler Birliğinin, İslam dünyasına karşı oluşturduğu dinsizlik düzeni dengesi arasında mümkün olabilmiştir. Hristiyan Avrupa ülkeleri kendi ülkelerinde Yahudi devleti kurulmasına izin vermezlerken Amerikan Yahudi lobilerinin özellikle Hazar lobisinin destekleyerek örgütlediği Sovyetler Birliği gibi bir dev ülke, dinsizlik düzeninin temsilcisi olarak büyük İslam coğrafyasını dengeleyerek, ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail devletinin Orta Doğu bölgesinde kurulmasının önünü açmıştır. Merkezi alanda İsrail kurulmadan önce bir sosyalist imparatorluğun oluşturularak büyük İslam potansiyelinin tam ortasında Yahudi devletinin kurulması çok zor olmuş ve bu devletin kurulmasından sonra geçen yarım yüzyılı aşkın süre merkezi alanı sürekli savaş bölgesine dönüştürmüştür. Dinsizlik imparatorluğu İslamın gücünü dengelerken, dünyayı Amerika’dan yöneten Musevi lobilerinin destekleri ile ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail, Orta Doğu’da bağımsız bir devlet olarak kuruluyordu. Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulması planlanan İsrail devleti, Edirne’den göç eden Türk asıllı bir Yahudi asıllı olan İngiliz başbakanı Churchil’in karşı çıkması yüzünden, İsrail kurulamamış ve savaşı kazanan İngiliz başbakanı Siyonistlerin yoğun çalışmaları sonucunda, genel seçimleri kaybederek muhalefete düşmesi yüzünden, İsrail’in kurulabilmesi için yeni bir yol açılmış ve bu yol insanlığı İkinci Dünya savaşı felaketine sürüklemiştir. Siyonistler Hitler gibi anormal birisini bularak ve onun üzerinden Nazizm’i örgütleyerek ve sonunda Almanya ile Sovyetler Birliğini savaştırarak kutsal topraklar ilan edilen Filistin bölgesinde Yahudi devletini kurmuşlardır.

                Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Sovyetler Birliği dünyanın ikinci büyük gücü olarak Asya’nın kuzey bölgesinde egemenliğini sürdürüyor ve bu doğrultuda da bölgedeki bütün İslam devletlerini dengeleyerek İsrail devletine karşı bir büyük İslam savaşının gündeme gelmesini önlüyordu. Bu çerçevede İsrail devletini ilk tanıyan devlet Sovyetler Birliği oluyor ve ABD’nin de hemen tanıdığı İsrail oluşumunu tanımak Türkiye’nin önüne yeni bir görev gibi getiriliyordu. Amerika ve Rusya’nın tanıdığı İsrail devletini Musevi lobilerinin yoğun desteği ve baskıları ile Türkiye Cumhuriyeti de tanımak zorunda kalıyordu. İkinci dünya savaşına kadar Türkiye bölgedeki İslam devletleri ile olan ilişkilerini ayarlayarak, Sovyetler Birliği ve batılı emperyalist devletlere karşı bölgesel savunma ve dayanışma ittifakları oluşturmaya  çalışırken, İsrail devletinin kuruluşu Amerikan Musevi lobileri aracılığı ile  tamamlanmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk bölge devletlerinin karşı çıktığı İsrail yapılanmasına karşı uzak duruyor ve batı dünyasından bölgeye transfer edilen bu Siyonist devletin dünya barışını tehdit edeceğini görerek de bu oluşuma destek vermiyordu Merkezi coğrafya İsrail devletinin kurulması doğrultusunda yeniden yapılandırılırken, Sovyetler Birliği’nin tam da dünya savaşı sırasında New York borsasından gönderilen milyonlarca dolar maddi yardımın, Troçki tarafından Moskova’ya gönderilmesi ile Kızıl Ordu kurularak, bütün Rusya ve komşularının bir araya  geldiği büyük  ideolojik imparatorluk kurularak orta dünya alanları tümüyle bu büyük yapılanmanın hegemonyasına terk ediliyordu. Solculuk görünümünde bir dinsizlik düzeni Müslüman dünyanın tam ortasında farklı dinden bir devlet yapılanmasının yerleştirilmesini daha kolay bir duruma getiriyordu. Osmanlı imparatorluğunun yerine, Büyük İsrail Federasyonu planının uygulanabilmesi doğrultusunda elverişli bir ortam hazırlanıyordu. Nitekim daha sonra ortaya çıkan birçok gerçek böylesine bir uluslararası planın olduğunu ve gelecekte bütün bölge devletlerinin bu emperyalist proje doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerektiğini, birçok siyasal gelişme ortaya koymuştur. Sovyetler Birliğinin kurulması sonrasındaki Orta Doğu konjonktürü Yahudi devleti olarak İsrail’i öne çıkarmış ve bunun sonucunda bölgedeki eski Osmanlı toprakları, Avrupa’dan gelen ulus devlet modeli üzerinden İngilizlerin Sevr planı aracılığı ile dönüştürülmeye çalışılmıştır. Yüz yıl önce İngiliz planı ile ulus devletleri bölgeye taşıyan uluslararası konjonktür, bugün de Büyük İsrail planı doğrultusunda eyalet devletlerini gündeme getirerek var olan devletlerin içinden en az on küçük devlet çıkartmak üzere bölge savaşlarını Orta Doğu’da sürdürmektedirler.

                İşte Türkiye Cumhuriyeti iki bin yıllık dinler savaşı Avrupa’dan Asya kıtasına taşınırken tam o dönemin ortalarında kurulmuştur. Dinler açısından bir yanı ile Hristiyan dünyası, diğer yanı ile İslam dünyası ve üçüncü olarak da Asya kıtasında var olan ülkelerin arka planda yer aldığı kozmopolit dinler dünyası arasında sıkışıp kalan Türkiye Cumhuriyeti, aynı zamanda SSCB gibi dinsizlik rejimi ile Orta Doğu’nun tam ortasında yer alan bir ülke olarak, kuruluşu sırasında dinler arası diyalog sağlayacak bir laiklik modeli esas alınmıştır. Hristiyan Avrupa ile Müslüman merkezi bölge arasında kalan bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa’nın yanında Müslüman ülke olarak yer almasını Vatikan ve Avrupa ülkeleri uygun görmemiş ve engelleme yapmışlardır. Sınır komşusu olarak İslam ülkelerini Balkanlar’da görmek istemeyen Hristiyan Avrupalılar yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başta kuruluşu sırasında laikliği zorlamışlar ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasında yer alan ama sonradan değiştirilen maddelerinde var olan “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır “hükmü kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik yapılanmasının önü açılmıştır. Batı dünyasından gelen bu baskılar Türk devletinin Müslüman devlet olmasını önlemiştir. Bu süreçte doğudan gelen rüzgarlar ‘da Musevilik dininin etkileri bir Yahudi devleti olarak İsrail’in önünü açarken, Türkiye bu kez doğudan da laiklik talepleri ile karşılaşarak İslam coğrafyasının tam ortalarında bir din ve ırk devleti olarak kurulan İsrail devletine merkezi coğrafya da bir şemsiye görevi görmüştür. Rusya’da kurulan SSCB rejimi İslam coğrafyasının önünü keserken dinsizlik görüşünün ağırlığı Asya ülkelerine taşınıyordu. ABD’nin desteklediği Rusya’daki Sosyalist devrime karşı denge olarak İngiltere’nin örgütlediği Çin’deki Maocu dinsizlik düzeni, tamamlayıcı bir yapılanma olarak devreye giriyordu. Bu gibi yeni oluşumlar cihan savaşı ile başlayan değişimlerin yeni halkaları olarak devreye giriyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, İsrail’in kuruluşuna giden yolu açıyor ve bu doğrultuda yeni gelişmeler birbiri ardı sıra öne çıkarak, uluslararası konjonktürün biçimlenmesinde etkin oluyordu.

                Yukarıda açıklanan nedenlerle, Türk devletinin nüfusunun yüzde doksanının Müslüman olmasına rağmen devlet kuruluşta İslam devleti olarak kurulamıyordu. Bu duruma hem Avrupa hem Rusya karşı çıkarken, İsrail’de Osmanlı vatandaşlığından Orta Doğu Musevilerinin durumunu dikkate alarak, Türkiye’nin bir İslam devleti olmasına karşı çıkıyordu. Dünyanın merkezinde bir devlet kurarken kurucu öncü kadro çevre ülkelerinden gelen büyük baskılarla karşı karşıya kalıyordu. Bu aşamada kurucu önderin başkanlığında yapılan özel toplantılarda bir ara Türk devleti kurulurken Türk ulusunun da Hristiyan olması öneriliyor ve uzun tartışmalardan sonra Türklerin Hristiyanlığa geçmesi çeşitli itirazlar yüzünden kabul edilmiyordu. Kurucu kadro Hristiyan Batı dünyası ile Müslüman dünya arasında bir orta yol ve denge oluşturabilmek üzere laik devlet modelini ana gövde olarak kabul ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu sırasında sürekli olarak Hristiyan Avrupa ile din konularında çekişirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da yeni kurulan İsrail ile de İslam devleti konusunda birçok tartışmalar ve gerginlikler birbirini izlemiş, Türk vatandaşı olarak Türklüğün içinde yer alan birçok Musevi vatandaş, din konularına karışırken ya da tarikatların önderliği gibi alanlarda rol alarak etkili olmaya çalışırken, Türkiye’de din yönetimi alanında birçok yeni sorun ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar dini konuları öne çıkarmış ve soğuk savaş sonrası dönemde, Türkiye’de açıktan İslamcı partiler kurularak siyaset sahnesinde özgürce yer alabilmişler ve zaman içinde toplumu kucaklayıcı bir büyüklüğe kavuşarak, uzun süreli iktidar olma şansını da elde etmişlerdir.  Halk kitleleri giderek genişleyen Müslüman tabanı temsil eden partileri desteklemeye başladıklarında, cumhuriyetin kurucusu ve öncüsü olan Atatürk’ün partisini de kitlesel olarak Türkiye’nin gayrimüslim vatandaşları desteklemeye başlamıştır. Bu ayırımın giderek kamplaşmaya dönüşmesi ile birlikte, Türkiye son yıllarda içinden çıkılmaz bir sarmala sürüklenerek, dinler arası çekişme alanı haline gelmiştir. Dinler arası çekişmelerin tarihte olduğu gibi savaşlara dönüşme ihtimali bugün yüksek görünmektedir.

                Türklerin ana vatanı olarak kabul edilen Anadolu yarımadasında Türklüğün ve Türkçülüğün ana sorunu olarak dinin öne çıktığı görülmektedir. Tarih boyunca dinler arası çekişme ve çatışmalar yaşanmış ve bunların uzantıları günümüze kadar gelmiştir. Türkiye gibi üç kıtanın tam ortasında yer alan bir ülkenin bu dinler ve tarikatlar arasında çekişmelerden fazlasıyla rahatsız oldukları ve bu yüzden de uluslaşma süreçlerinin önünün kesildiği, ya da dinci kesimler ile laik kesimler arasındaki çekişmelerin çatışmalara dönüşerek kamplaşmalara yol açtığı anlaşılmaktadır. Rusya’daki Türkler Şaman, Hristiyan ya da Musevi dinlerine sahipler, Türkiye’deki Müslümanların bir kesimi ise ya Hristiyan ya da Musevi dinlerine mensup görünüyorlar, bu nedenle de dini kimlikleri ön plana geçtikçe, ulusal kimlikleri geri giderek Türklük ile mesafeli bir duruma düşüyorlar. Dinin ana belirleyici olduğu yapılanmalar içinde kimlikler ortaçağ dan bu yana dine dayalı olarak belirlenmiştir. Ne var ki, on sekizinci yüzyılın getirdiği bir yenilik olarak ulus devletler öne geçerken, zamanla ulusal kimlikler bunların uzantısı biçiminde gerçeklik kazanmışlardır. Dini örgütlenmelerin güçlü olması nedeniyle din esaslı cemaatler ya da tarikatlar uluslaşma akımına karşı çıkarak direnmişler ve bu yoldan uluslaşma süreçlerinin önünü kesmeye çaba sarf etmişlerdir. Üç yüz yıllık bir geçmişe sahip olan uluslar dinler kadar tarihi ağırlığa sahip olmadıkları için dinlerle olan çekişmeli süreçte ulusların ve ulus devletlerin zayıf kaldıkları, buna karşılık dini grupların küresel şirketler tarafından desteklenerek ulus devletlerin karşısına çıkarıldıkları anlaşılmaktadır. Bir taraf ta uluslar ve ulus devletler ittifakı varken, bunlara karşılık küreselleşme süreci içinde emperyal şirketler ile tarikatların iş birliği yaparak ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Tekelci büyük sermayenin dünyayı kendi imparatorluğuna çevirme noktasında, şirketler ile devletler kapıştığı için küresel emperyalizm hem ulusları hem de ulus devletleri karşısına alarak yıkmak ve eritmek çabası içindedir.

                 Anadolu yarımadası üzerinde kurulan Türk devletinin hem Orta Asya’dan gelen bir ulus sorunu hem de Orta Doğu bölgesinden gelen din sorunu bulunuyordu. Dünyanın ortasında kurularak çağdaş uygarlığın içinde yer almayı hedefleyen Türklerin hem dini hem de dili ve kültürü batının önde gelen ülkelerinden çok farklı bir yapıda olduğu için, Türklerin modernleşme çabaları her zaman için batı dünyasının dışında gerçekleşmiş ve batılıların görmezden geldikleri boşa kürek sallanan bir çabanın sonucu olarak değerlendirilmiştir. Hristiyan dünya sürekli olarak küçümsediği Müslüman ülkelerle Türkiye’yi sürekli olarak karşılaştırmış ve her zaman için, Atatürk Türkiyesi’nin çabalarını küçümseyen bir yaklaşım içinde olmuştur. Hristiyanların Müslüman ve Musevi toplulukları Avrupa dışına atması yüzünden bir Türk devleti çağdaş bir cumhuriyet rejimi olarak bile Avrupa Birliği’ne üye yapılmamaktadır. Eski Osmanlı eyaletlerinin Hristiyan olanları Avrupa Birliğine tam üye yapılırken Avrupa’nın tam ortasında yer alan eski Osmanlı eyaletleri olarak Bosna ve Arnavutluk Müslüman kimlikleri nedeniyle dışarıda tutulmakta ama Slovenya ve Hırvatistan gibi Hristiyan ama küçük Avrupa devletleri Avrupa Birliği’ne tam üye yapılarak tam anlamıyla bir çifte standart uygulanmaktadır. Eski imparatorluk coğrafyasının üç kıtaya birden dağılması yüzünden, bu kıtalardan gelen yansımalar doğrultusunda farklı yapılanmalar ulus devletlerin içinde görülmüş ve bu yüzden de eski imparatorluk döneminde olduğu gibi homojen yaklaşımlar geliştirerek bütün bölge ülkelerini bir araya getiren birliktelik ya da uluslararası yapılanmalar şimdiye kadar tam olarak gerçekleştirilememiştir.

                Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeni arasında planlanan ve öncelikle Rusya’da kurulmak istenen Türk devletinin bu bölgede kurulamaması yüzünden, Türkçüler Rusya’dan kovularak İstanbul’a geldiklerinde Türk devletini Anadolu yarımadası üzerinde kuruyorlardı.  Rusya’daki Türk topluluklarının bazılarının Hristiyan diğerlerinin de Musevi olması yüzünden, kuzey bölgesi Türkleri arasında İslamiyet fazla yaygınlaşmamıştı. Osmanlı devletinin Müslüman bir devlet olması yüzünden kuzey Türklerinin içindeki Müslümanlar Anadolu’ya gelerek, Türk dünyasında İslamın etkilerini daha da güçlendirmeye çaba gösteriyorlardı. Kuzeyden gelen Türkler Anadolu’nun Müslümanlığına destek olurlarken, Orta Doğu bölgesinde yer alan tarikatlara karşı mesafeli davranarak sahip oldukları Türk kimliğini öne çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer alıyorlardı. Türk kimliği kuzeyli Türkler arasında ön planda geliyor, dini ya da kültürel diğer alt kimlikler ikinci planda bırakılarak Ruslar’ın sonradan egemen olduğu eski Hazar ülkesinde, Türklüğün yeniden tarih sahnesine çıkabilmesi için hazırlıklar yürütülüyordu. Rusya’dan gelen Müslümanlar Anadolu topraklarında yaşamaya başladıktan sonra bu yarımadayı vatan olarak benimsemişlerdir. Özellikle  Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında direnen Osmanlı yönetimi sırasında Namık Kemal ve benzeri vatansever yazar ve ozanlar, Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında uzun süreli bir direnişi örgütleyerek, Rusya’daki Türkçü birikimin  Balkanlar üzerinden Osmanlı devletine de yansıması için  çaba göstermişler ama, Balkan bölgesindeki heterojen nüfus yapısı yüzünden, bu vatanseverlik çıkışı  Osmanlılardan daha çok Balkan savaşları ile imparatorluktan kopan küçük ulus devletler de vatanseverlik ve benzeri ulusalcı yaklaşımlar, Balkanlara Rus emperyalizminin girişini önlemiş ama bir Osmanlı milliyetçiliği yaratarak, Balkan topraklarında bir büyük kucaklaşmayı yaratamamıştır.  Din farklılığı Balkanların Osmanlı devletinden kopmasının arkasında yatan ana meseledir. Namık Kemal yıllarca uğraşmasına rağmen bir vatan şairi olarak Balkan Hristiyanlarına fazla bir mesaj verememiş ve bu nedenle de Osmanlının çöküşü durdurulamayarak hızla dağılma gerçekleşmiştir. Osmanlı milleti yaratılamayınca Türk kimliği sonradan Rusya’daki birikim üzerinden imparatorluk ahalisine yansıtılmıştır.

                Savaşlar aracılığı ile Osmanlı devletinin elinden çıkan bütün ülke ve bölgelerdeki ahali merkeze dönerek göçmenler aracılığı ile Anadolu yarımadasına gelerek yerleşiyordu. Osmanlı bitme noktasına geldiğinde gayrimüslüm topluluklar ülkeyi terk ediyorlar ama elden çıkan topraklarda yaşamını sürdüren Türk toplulukları ve Müslüman cemaatler, Anadolu topraklarına gelerek her kente yerleşiyorlardı. Balkan savaşları sonrasında Türkiye’nin elinde sadece doğu Trakya bölgesi kalıyordu. Bütün ahalisi Türk asıllı olmasına rağmen batı Trakya’nın da yeni Türk devleti çatısı altına girmesini, Balkanlar da yeni kurulmuş olan küçük Hristiyan devletlerin büyüme isteği yüzünden Osmanlı dönemi sonrasında, ilk Türk cumhuriyetinin kurulduğu Batı Trakya bölgesinin de Türklerle kaynaşmasına izin verilmiyor ve bu bölge hiç ilgisi yok iken, Haçlı bir bayrak altında kurulmuş olan Hristiyan devleti olarak Yunanistan’a bağlanıyordu. Böylece Osmanlı topraklarının önemli bir merkezi olan Rumeli bölgesi Yunanistan’a verilerek İngiliz himayesinde bir Hristiyan yapılanması eski Osmanlı alanlarında örgütleniyordu. Yunanlılar din üzerinden milliyetçilik yaparak Hristiyan dünyasının önde gelen devletlerinin desteğini alırken, Anadolu’ya dönerek yerleşen Osmanlı Müslümanları da yeni dönemde bir milliyetçi çatı olarak Türklüğü kabul ederek ulusal çatı altında bir araya gelmeye çalışıyorlardı. Avrupa’daki din çekişmelerinin Osmanlı topraklarına yansıyarak bu ülkenin arazisi üzerinde iç savaş senaryolarını devreye soktukları noktadan sonra, imparatorluğu yöneten elit kadro artık çok uluslu ya da dinli kozmopolit yapıların birlikte yola devam etmeleri konusunda, umutlarını kaybederek gelecek için karamsarlık çizgisine kayıyorlardı. Yüzlerce yıl değişik din ve kültürden insanları çatısı altında bir araya getirerek örgütleyen bir imparatorluğun sona erdiğini Balkan yenilgisi açıkça ortaya koyuyordu.

                Çok dinli ve kültürlü bir kozmopolit yapılanmadan çıkarak uluslaşma sürecine doğru yol alan Osmanlı devletinin son çare olarak örgütlediği İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkan savaşı sonrasında Anadolu yarımadasını kurtarmak üzere devreye girerek resmen emperyalist güçlere karşı mücadeleye başlıyordu. Anadolu halkının yanı sıra son dönemlerde elden çıkan eski Osmanlı bölgelerinden gelen Müslüman ve Türk gruplar Anadolu’ya yayılarak yerleşirken, imparatorluğu ayakta tutmak üzere Türklüğün güçlendirilmesi amacıyla Türkçe bütün okullarda zorunlu eğitim dili haline getirilerek, farklı dillerde eğitim yapan azınlık okulları kontrol altına alınıyordu. Türkçe eğitimin başlatılmasıyla birlikte bütün ülkede bir Türkleştirme süreci başlatılarak, Türkçe eğitim üzerinden halk kitlelerinin ulusallaşmasına çaba gösteriliyordu. İttihat ve Terakki  bu aşamaya kadar benimsemediği Türkçülük akımını, son noktada kabul ederek geride kalan halkın uluslaşarak bir var olma mücadelesini örgütlemeye çalışıyordu. Artık gayrimüslimler ile yollar ayrılıyordu.

                Osmanlıcılık yaparak Osmanlı milleti yaratmakta çok geciken imparatorluk yönetimi, son aşamada varlığını koruyarak yoluna devam etmek için, Türkçülüğü ulusal bir devlet ve toplum düzeni oluşturmak amacıyla benimsiyordu. Balkan savaşları imparatorluğu bitirirken, burada başlayan savaşın daha sonra Osmanlı cephelerine dağılmasıyla birlikte Türkçülük akımı, Türk ulusalcılığı olarak Türk kökenli grupları emperyalizme karşı örgütleyerek, Kuvayı Milliye direnişini yürütmüştür. Devlet çöktükçe içinde tek sağlam kalmış çekirdeğin Türklük olduğu anlaşılınca, mücadele bütünüyle Türklük ve Türkçülük üzerinden yürütülerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yol açılmıştır. Son aşamaya kadar Osmanlıları destekleyen Müslüman Araplar daha sonra bir İngiliz kışkırtmasıyla Türkleri arkadan vurunca, bu kez Türk orduları aynı zamanda Müslüman birliklerin arkadan saldırılara geçmeleri gibi, askeri senaryolarla da uğraşmak zorunda kalmışlardır. Misakı Milli andı hazırlanırken Doğu Trakya’da yeni Türk devletinin sınırları içine alınarak, Anadolu ve Trakya düzeni kurulmuştur. Arapların kopuşundan sonra Anadolu halkı, büyük bir çoğunlukla Türkleşerek batı emperyalizmine karşı güçlü bir var olma savaşı veriyordu. Bu nedenle Türk ulusunun savaş alanında ortaya çıktığını ve bu durumun da yeni Türk devletinin kuruluş aşamasında güçlenme sağladığını artık Türkler görmeye başlamıştı. Abdülhamit savaş alanlarından geri çekilirken, doğu Anadolu’da bir Ermeni isyanı çıkması ve Ermeniler üzerinden Rusya ve Fransa gibi batılı emperyalistllerin, Türklerin elinden Müslüman topraklarını almak üzere yeni geliştirilen Hristiyan dayanışmasının, Kafkasya ve Hazar bölgelerinde Ermeni savaşları aracılığı ile sonuca gideceği gibi planlar yüzünden, Doğu Anadolu toprakları bir savunma savaşının geçtiği yer olarak öne çıkıyordu. Beş yıl süren ulusal kurtuluş savaşı sırasında Ermeni sorunu Suriye’ye tehcir yolu ile çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu. Osmanlı yönetimi katliam yerine tehciri uygulayarak daha insancıl bir seçeneğe yöneliyordu. Ermeni meselesi Osmanlılara karşı olduğu gibi, yeni Türkiye için de batının uzantısı bir Hristiyan işgali olarak görülüyordu. Osmanlının eski ahalisi olarak Ermeniler Müslüman karşıtlığını öne çıkarırken Türkler belgede yeni bir düzen kurulabilmesi için hem tehcir hem de mübadele antlaşmalarını birlikte uygulayarak, eski dönemi bitirmek için çaba göstermişlerdir.

                Din meselesi Türkiye’nin olduğu gibi bütün devletlerin de önde gelen meselesidir. Dünya tarihine bakıldığında önce Museviler, sonra Hristiyanlar ve son olarak da Müslümanlar öne çıkarak kendi din anlayışları çizgisinde dünyadaki olayları ve gelişmeleri kontrol etmeye çalışmışlardır. Hristiyanlar ve Müslümanlar bütün dünya ülkelerinde çekişirken, Museviler merkezden her iki dinsel tabanı da tarikatlar ve siyasal örgütler aracılığı ile  yönlendirerek evrensel bir düzeni hedeflemişlerdir. Dünyayı yönettiği öne sürülen İllimünati isimli gizli dünya devletinin bir yöneticisi, birinci dünya savaşının imparatorlukları ortadan kaldırdığını, ikinci dünya savaşının ise İsrail devletini kurduğunu , ve gelmekte olan üçüncü dünya savaşının da dinleri ortadan kaldıracağını  açıkça yazmıştır. Şimdi durduk yerde bir cihan savaşının olamayacağını, ancak böyle bir savaş için ortamı hazırlayacak olayların çıkartılmasıyla birlikte, insanlığın savaşlar çıkmazına saplanıp kalacağını artık herkes görebilmektedir. İslam aleminin Ramazan Bayramı gecesinde İsrail’in Müslümanların kutsal yeri olarak Mescid’i Aksa Camisinin bombalaması, bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilecek nitelik taşıyan bir büyük saldırıdır. Olay gecesi sonrasında ortaya çıkan çatışmalar bir haftaya yakın bir süredir devam etmekte ve üçüncü dünya savaşı senaryolarını akıllara getirmektedir. Dinler arası savaş gene Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında olacak ve böylece yüz yılda kurulabilen, küçük İsrail devleti Büyük İsrail Federasyonuna dönüştürülerek, Büyük İsrail hayalleri ile oyalanacak din savaşçıları kutsal toprakların ve ırmakların yer aldığı merkezi alanda üçüncü bir büyük savaşa yönlendirileceklerdir. Son dönemdeki gelişmelere bakıldığında Orta Doğu ile birlikte Balkanlar’da yeni çatışma ortamı olarak devreye girmektedir. Hristiyan Avrupa ile Müslüman Orta Doğu karşı karşıya gelerek savaşırsa, o zaman   dünyanın bütün merkezi alanı sonunda Yahudilere kalır. Böylesine projelerde din gene ana sorun olarak öne çıkarılırsa, o zaman kıyamet senaryolarına yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Günümüzde Türkiye’nin ana meselesi din sorunudur ve bu sorun ancak ulusal kimliklerle aşılabilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN  

 

21 Eylül 2020 Pazartesi

İSRAİL‘ İN YOL HARİTASI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 İSRAİL‘ İN YOL HARİTASI

                Bu yazının başlığında yer alan birleşik kavram, Atlantik okyanusu kıyılarından merkezi coğrafyaya bakarak olayları değerlendirmeye çalışan oryantalist görüşün temsilcileri tarafından kullanılmaktadır. Beş yüz yıl önce okyanusun doğu kıyılarından dünyaya bakanlar, Londra merkezli bir dünya için değerlendirmeler yapıyorlar ve bu doğrultuda Britanya İmparatorluğunu oluşturmaya çalışıyorlardı. Okyanusun batı kıyılarında daha sonraki dönemlerde yeni bir süper dev ülke olarak dünya sahnesinde yerini alan Amerika’nın yayılmacılığı dönemi gündeme gelince, bu kez okyanusun batı kıyılarından bakanlar Amerika’nın yol haritasını çizmeye çaba göstermişlerdir. Yirminci yüzyılın sonlarına kadar ABD’nin yol haritası tartışılırken, Atlantik hegemonyası  doğrultusunda dünya haritasının orta bölgeleri ile kıtaların  doğusunda yer alan  geniş alanlardaki büyük ülkelerin durumları incelenmeye başlamıştır. Dünyayı Atlas okyanusu kıyısından yönetmeye çalışanlar, yirmi birinci yüzyıla doğru gidilirken, bu kez de kendi yarattıkları bir ülke olarak İsrail’in konumu ile ilgili oryantalist görüşler geliştirmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda İsrail devletinin izlediği yolun hem haritasını çıkarmak için uğraşmışlar, hem de bu harita üzerinden siyasal gelişmelerin geleceğini tahmin ederek yönlendirmeye çalışmışlardır. Arap ve İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti kurulmasına yol açan İngiliz ve Amerikan devletleri, Atlantik emperyalizminin merkezi alana doğru açılan uzantısı konumundaki Siyonist devletin son durumu ve gelecekte karşılaşabileceği gelişmeler ile  ilgili olarak yeni oryantalist bakışlar geliştirmeye  bugün de  devam etmekte  ve   artık kontrol edemedikleri küçük İsrail devletinin önündeki yolu kendi açılarından açıklamaya çalışmaktadırlar.

             İsrail devletinin  iki kurucu devleti   oryantalist birikimin yansıması olarak  yol haritasını  belirlemeye çalışırken, iki büyük emperyalist gücün yavrusu olarak dünyaya gelen İsrail’de,  kendi çıkarları doğrultusunda   Kudüs  merkezli   bakış açıları  geliştirerek, Atlantik kıyılarında egemen olan lobilerinin desteği ile kendi yaklaşımlarını, ABD ve   İngiltere  Devletleri ne benimseterek uygulamaya geçirmenin çabası içinde olmuştur. Bu doğrultuda İsrail’in yol haritası kavramı içerik değiştirmiş ve bu kavram doğrudan İsrail devletinin çıkarları yönünde izleyeceği yol hattı olarak uluslararası alanda anlaşılmaya başlanmıştır. Bu çerçevede insanlığın Milattan sonra yaşadığı iki bin yıllık geçmişin izlerine dayanan yaklaşımlar ve gelişmeler, yirminci yüzyıl sonrasında da uluslararası alandaki gelişmeleri etkileyerek dünya tarihinin bu çizgide oluşumuna neden olmuştur. İsrail devleti iki bin yıllık bir rüyanın sonucunda kutsal topraklar ilan ettiği Orta Doğu’nun tam ortalarında siyasal bir örgütlenme olarak öne çıkarken, geleceğin dünyasında ABD ve Büyük Britanya gibi süper güçlerin yerini almaya yöneliyordu. Bütün dünyaya dağılmış güçlü, örgütlü ve zengin lobilerinin çabaları ile kurulmuş olan İsrail projesinin ilk aşaması ikinci dünya savaşı sonrasında yapılan antlaşmalar ve harita değişiklikleriyle ile tamamlanmıştır. İkinci aşamada bu devletin kurulduğu bölge içinde bir yere sahip olması doğrultusunda olaylar tırmandırılırken, yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimi içinde Arap –İsrail savaşları birbirini izlemiştir. Arap komşuları ile sürekli olarak savaşmak zorunda kalan bu küçük devlet, gene ABD ve İngiltere’nin fiili himayeleri ile bu dönemi de geride bırakmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte gündeme gelen küreselleşme aşamasında ise, İsrail için üçüncü dönem gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda Amerikan ordusu Basra körfezine gelerek ve bölgesel işgale girişerek bütün Orta Doğu ülkelerini yeni bir ateş çemberi içine atarak, saldırı savaşları yolu ile İsrail’in genişlemesi sürecinin tamamlanmasına giden yolu açmıştır.

                Büyük İsrail projesinin ilk aşamasını lobiler aracılığı ile tamamlayan Siyonist devlet, ikinci aşamada küçük devlet aracılığı ile kendisini bölge devletlerine kabul ettirmeye çalışmıştır. Ne var ki, küçük devlet olarak yola devam etmesi mümkün olamayacağı yarım yüzyıllık Arap-İsrail savaşları ile ortaya çıktığı için, büyümek doğrultusunda yeni adımlar atılabilmesi ancak Atlantik güçlerinin desteği ile mümkün olabiliyordu. Sovyetler Birliğinin dağılmasından yararlanmak isteyen ABD ve İngiltere ikilisi Basra körfezine asker göndererek, Irak üzerinden savaşları bütün bölgeye yaymanın arayışı içinde olmuşlardır. İsrail bu iki büyük gücü etkili lobileri ile kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiş ve böylece İsrail’in yol haritası gene eskisi gibi Atlantik kıyılarından belirlenebilmiştir. İsrail lobileri aynı zamanda bütün dünya ülkelerinde ekonomiyi kontrol eden güçlü kapitalist gruplar olduğu için bazen ekonomi üzerinden bazen da siyasal gelişmeler üzerinden, Büyük İsrail projesini uygulama alanına yansıtmışlar ve bölge devletlerini kontrol altına alma hedefi doğrultusunda kendi çıkarlarını siyasal çözüm görünümünde dünya ülkelerine kabul ettirmeye çalışmışlardır. Soğuk savaş sonrasında gelişmeler ısınmaya başlayınca ve Büyük İsrail projesinin üçüncü aşamasında bölgesel genişleme savaşları öne çıkınca, Irak savaşı sonrasında Suriye’de benzeri bir senaryo doğrultusunda silah ve para yardımları ile  terör örgütleri desteklenerek ve  kullanılarak yola devam edilmeye  çalışılmıştır. Irak ve Suriye sonrasında üçüncü büyük devlet olarak İran belirlenmiş ve bu doğrultuda terör örgütleri aracılığı ile yayılma savaşı son aşamada İran’a doğru yönlendirilmeye çalışılmış ama bu planda tam anlamıyla bir başarısızlık ortaya çıkınca, Atlantik emperyalizmi destekli savaş senaryoları ileyola devam edilemeyeceği kesinlik kazanmıştır. Son aşamada İran’ın arkasına bütün doğu devletleri geçince Atlantik kışkırtmalı Siyonist planlar hedefe ulaşamamıştır.

                İsrail küçük bir devlet olarak Atlantik emperyalizmi destekli büyümeye öncelik tanırken, hedef alınan ülkeler ile ortak sınırı olan Türkiye’de dolaylı yollardan batı blokunun karşısına alınmıştır. Irak ve Suriye’yi yıkanlar yeni aşamada Türkiye ve İran gibi iki büyük Türk devletini birbiriyle savaşmaya doğru yönlendirmeye çalışmışlardır. İran’da yaşamakta olan Doğu Türkleri ile Türkiye’de yaşayan Batı Türklerini  Siyonist yayılma planları doğrultusunda çarpıştırarak yok etmeyi hedefleyen bu tür yeni emperyalizm  planları,  merkezi coğrafya ve doğu bölgesi devletlerinin dayanışmalarıyla önlenmiştir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında yeni bir dünya düzeni kurulurken tarih sahnesine çıkan ulus devletler, terör örgütleri ve bölgesel savaşlar aracılığı ile bölünmemek için bir araya gelmeye başlamışlar ve parçalanmayı önleyici önlemler alarak, dayanışma içinde batıdan gelen emperyal saldırılara karşı direnişi zamanla uluslararası alanda savunma örgütlenmesine dönüştürmüşlerdir. Böylesine bir yeni durum karşısında yayılma amaçlı savaşlar aracılığı ile küçük devletin zorla büyütülemeyeceği ortaya çıkmıştır. İsrail yüzünden bütün dünya ülkeleri ile karşı karşıya gelen Amerikan ve İngiliz devletleri yeni dönemde barış konferansları düzenleyerek küstürdükleri dünya devletleri ile barışabilmenin yollarını aramışlardır. Orta Doğu’da dünyaya zamanında egemen olmuş olan büyük güçler, yeni dönemde küçük İsrail devletinin kuklası konumuna düşmekten uzaklaşmaya başlayarak yepyeni bir dünya barışı arayışı içinde olmuşlardır. Her kıtada toplanan barış konferansları ile de dünya ülkelerine yeni küresel emperyalizm kabul ettirilemeyince bu kez olağan dışı yeni bir yol denemek üzere orta çağ dünyasında görülen biyolojik virüs savaşlarının önü açılmıştır. ABD’deki güçlü lobiler yeni bir elektronik düzen ile dünyayı teslim almaya doğru zorlanırken,  bu kez uçaklar yolu ile dünyaya yayılan virüsler insanlığı evlerine hapsolmaya zorlamıştır. Savaşlar ve barış girişimleri ile sonuç alamayan Atlantikçi Siyonistler, bu aşamada yeni bir ortaçağın kapısını virüs savaşları ile açabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Evdeki hesabın çarşıya uymaması üzerine geliştirilmeye çalışılan yeni atılımlar ile Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak doğrultusundaki Siyonist planın önü bugün biyolojik savaşlar yolu ile açılmaya çalışılmaktadır.

                Normal koşullarda barış ya da savaş politikaları ile yola devam etme şansı bulamayan  İsrail devleti kendi hazırlamış olduğu yol haritasına devam etmek üzere, Bill  Gates  vakfı gibi  bazı Siyonist lobiler aracılığı ile  bugün gelinen son aşamada bütün dünyayı bir biyolojik savaş senaryosu ile karşı karşıya getirmişlerdir. Kendisine bağlı lobiler üzerinden  barış ortamlarında yol haritasının başlangıç kısmında yolunu bularak ilerleme sağlayan Siyonist devlet, Britanya ve Amerikan imparatorlukları gibi büyük  devletlerin destekleri ile barışın bittiği yerde savaş dönemini başlatmış ve bu doğrultuda akla gelen her türlü savaş senaryosu, merkezi coğrafyayı ele geçirmek üzere gizli servisler aracılığı ile birbiri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir. Devletin kurulmasından hemen sonra komşular ile başlatılan savaş senaryolarına daha sonraki aşamada tüm bölge devletlerinin katılması sağlanarak, batı emperyalizminin gücü Orta Doğu devletlerini çökertmek ve parçalamak doğrultusunda kullanılmaya çalışılmıştır. Dünya tarihinde her zaman önde gelen bir yere sahip olan Musevi lobilerinin tek bir Siyonist merkez tarafından yönlendirilmeye başlanması ile, yol haritası daha istikrarlı bir biçimde çizilerek ve uluslararası konjonktürün kaos ortamına doğru sürüklenmesinden yararlanarak, bölge devletleri ile oynayan ve bunların ortadan kalkmasına yol açabilecek siyasal senaryoların devreye sokulması ile,  her şeye rağmen İsrail’in yol haritasında Siyonist ilerleme devam etmektedir. Büyük İsrail Projesinin önüne çıkan her türlü engel, uluslararası dengeler ve siyasal senaryolar aracılığı ile aşılmakta ve böylece İsrail’in yol haritasında Siyonist planlar doğrultusunda yola devam edilmektedir.

                İki bin yıllık maceranın başladığı zaman diliminden bu yana Orta Doğu’daki kutsal topraklarına dönerek, orta dünya merkezli bir büyük dünya devleti kurma senaryosu doğrultusunda Kudüs’ü  başkent ilan eden yaklaşım, şimdi  bu şehri önce Orta Doğu’nun sonra da dünyanın başkenti  olarak ilan etmeye çalışmaktadır. Kudüs her yerin başkenti olmaya doğru hazırlanırken geçen yüzyıldan gelen ulus devletler yıkılmaya çalışılmakta ve ulusların yerine kentleri devreye sokarak ortaçağın yaşam modeli olarak şehir devletleri yeniden oluşturulmaya çalışılmaktadır. Kudüs’ün resmen yeni başkent ilan edildiği aşamada İstanbul, Ankara, Bakü, Tahran, Bağdat, Şam  ve Kahire gibi eski   başkentlerde  yeniden yapılanma çalışmaları öne çıkarılmakta ve bölge devletlerinin başkentleri üzerinden  bölgesel güç haline gelme planları uygulama alanına getirilmeye çalışılmaktadır. Bölge kentlerini karşı karşıya getirmek ve kent merkezli yeni bölgesel yapılanmaları ortaya çıkarabilmek için Kudüs üzerinden geliştirilen bölgesel federasyon projesi,  kentleşme görünümünde bütün bölge ülkelerine zorla uygulattırılmaya çalışılmaktadır. Kentsel dönüşüm projeleri sadece eski binaların yıkılıp yeniden yapılanması hedefi ile yapılmamakta, aynı zamanda bazı kentler yeni bölgesel merkez olmaya doğru yapılandırılarak özerk eyalet devletleri üzerinden federasyonlaşma  oluşumu, merkezi coğrafyadaki eski Osmanlı toprakları üzerinde  gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda Büyük İsrail projesi uygulamada  Büyük Kudüs oluşumuna dönüştürülerek  vebölgedeki ulus devletlerin başkentleri devlet merkezi  olmaktan çıkartılarak, yeni federasyon çatısı altında yer alacak eyalet devletleri   kurmak  için çaba sarf edilmektedir. Irak’ın üç eyalete bölünmesinden sonra şimdi sıra  Suriye’den üç, İran’dan  beş, Arabistan’dan beş ve Türkiye’den yedi eyalet çıkmasına  gelmiştir. Bu doğrultuda bölge başkentleri devre dışı bırakılırken ulus devlet ülkesi içinde yer alan devletin ülkesi yeni bölgeselleşme planları üzerinden,  şehir devletlerine doğru dönüştürülmek istenmektedir. Batı emperyalizminin ordularının bölerek işgal ettiği topraklar üzerindeki askerlerinin geri çekilme zamanı gelirken, terör örgütleri ve işgal ordularının yerine bölgesel kantonlar kurulmaya çalışılmaktadır. Geleceğin bölgesel federasyonuna doğru Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, Siyonist dünya imparatorluğu planı aksatılmadan yürütülmektedir. Bu aşamada her şey Büyük İsrail planının gerçekleştirilmesine bağlı olarak yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

                Soğuk savaş yıllarındaki gizlilik ortamında Siyonist plan gizlice uygulanırken, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra küreselleşme ortamına girilmiştir.Bu  küresel  merkez ilan edilen Açık Toplum  Enstitüsü üzerinden  açıklık ilkesi bütün dünya ülkelerine benimsetilmeye çalışılırken, Kutsal kitaplardaki senaryolara dayanan Siyonist proje de yeni dönemde  basın ve medya organlarında açıktan konuşulmaya başlanmıştır. 1980'ler döneminde  Sosyalist sistem yıkılırken Siyonist sistemin kurulmasıile ilgili plan  resmen açıklığa kavuşturuluyordu. 1852 yılında Britanya İmparatorluğunun başbakanı olan  Benjamin Disraelli aslında  iki asır öncesinden  merkezi alandaki Osmanlı sonrası yeni yapılanma modelini  ortaya koymuştu. O dönemde Osmanlı sonrası Orta Doğu olarak hazırlanmış olan bu yeni yapılanma projesi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sevr planı olarak gündeme getirilmiş ve küreselleşme sonrasında da  bu plan Büyük İsrail Projesi olarak öne çıkarılmıştır . Balkanlar’daki küçük devletçiklerin oluşumu ile ortaya çıkan Balkanizasyon planının, yeni dönemde İsrail’in öncülüğünde Orta Doğu’ya taşınması,  Büyük İsrail İmparatorluğunu oluşturmak ve bölgedeki ulus devletler düzeninin yıkmak amacıyla   zorunlu görünüyordu. İngiliz başbakanı Disraelli  Büyük İsrail’in kurulmasına giden Siyonist planı  yüz yıl öncesinden açıklarken, Britanya  Krallığı  ile  Amerikan imparatorluğunun  gelecekteki misyonlarının da sınırlarını çizmiş oluyordu. Osmanlı devletini geçici bir devlet olarak gören Atlantik emperyalistleri, Osmanlı sonrasının hazırlıklarını iki yüz yıl önceden  yapıyorlardı. Emperyalistler bu coğrafyada Avrupa tipi ulus devlet istemezlerken, gelecekteki küresel emperyalizm düzeninin temeli olacak biçimde kent merkezli eyaletler üzerinden, bölgesel  İsrail federasyonun alt yapısını hazırlıyorlardı. Bu çerçevede geçmişten gelen uluslararası birikim ve büyük devletler ile güç merkezlerinin merkezi bölgeyi kontrol etme istekleri, yirminci yüzyılın bölgedeki düzeninin ortadan kalkmasına neden olarak yeni Siyonist yapılanmanın önünü açıyordu.

                Oded Yinon isimli  Amerikalı bir Yahudi  Orta Doğu uzmanı  , “I980’li yıllarda İsrail için bir strateji” isimli çalışmasını  I981 yılında  Amerikan Yahudi lobilerinin dergisi olan Kivinum isimli  bir yayında dünya kamuoyuna açıklıyordu. Oded Yinon aslında bu çalışması ile, Benjamin Disraelli’nin 1852 tarihli yeni Orta Doğu planını yirminci yüzyıla taşıyarak, 21. Yüzyılın Siyonist  planına  zemin hazırlıyordu. Oded Yinon planı, İsrail’i çevreleyen bütün devletlerin parçalanmasına dönük olduğu için bölgede yeni oluşturulacak Fas, Tunus ve Cezayir benzeri  şehir merkezli eyaletler aracılığı ile,  Kudüs merkezli bir  Büyük İsrail Federasyonunu gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Soğuk savaş sonrasında merkezi alandaki savaşlar aracılığı ile önce Irak daha sonra da Suriye devletlerinin iç savaşlar aracılığı ile parçalanmaları gündeme gelmiş, ayrıca en sonunda merkezi alanının iki büyük devleti olan Türkiye ve İran’ın parçalanması doğrultusunda terör ve savaş rüzgarları bu iki ülkenin üzerine doğru yönlendirilmiştir. Türkiye’deki laik ve dinci kesimler sürekli kışkırtılarak mezhep çatışmaları üzerinden bir yeni savaş senaryosu Türk-İran savaşı olarak hazırlanmış ve bu doğrultuda provakasyonlar bir biri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir. Ayrıca Suudi Arabistan, Mısır, Yemen, Ürdün  ve Libya gibi bölge devletlerinin de Balkanizasyonun Orta Doğuya taşınması doğrultusunda iç savaşlar ve terör kışkırtmaları ile bölünmesi  planı, ABD ve İsrail destekli olarak bölge devletlerinin üzerine yeni yapılanma atılımı olarak  empoze edilmeye devam edilmiştir. İşte bu aşamada  ABD’yi yönlendiren İsrail lobileri bu büyük ülkenin desteği ile, hem kendi kurdukları terör örgütlerini hem de  gizli servislerini bölge devletlerinin parçalanmaları doğrultusunda  yoğun bir biçimde desteklemişlerdir. İsrail bu aşamada yol haritasını bölge devletlerinin tümünün bölünmesi doğrultusunda yönlendirmeye çalışmış ve bölge devletlerinin kendilerini savunmalarına giden yolların dış destekler ile kesilmesine çalışmıştır. Orta Doğu parçalanırken genişletilmiş hegemonya projesi doğrultusunda  Kuzey Afrika ülkeleri üzerinde de baskı ve yönlendirme siyasetleri  gündeme getirilerek, Türkiye  Kuzey Afrika ülkelerinde ABD çizgisinde kullanılmaya çalışılmıştır.

Eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri olan Mısırlı Kıpti –Hırıstıyan diplomat Butros Gali, bölgedeki sıcak olayların gelişmesi üzerine  “Önce mikro milliyetçilik, sonra makro devletçilik” diyerek  İsrail’in başlatmış olduğu Siyonist imparatorluk projesine destek çıkan bir yaklaşımı öne çıkarmıştır. Bütün dünya bölgelerindeki İsrail lobileri var oldukları ülkelerde rüzgarlar estirerek  Büyük İsrail projesine açıktan destek çıkan bir yeni atmosfer yaratmışlardır. Başta ABD olmak üzere Rusya  ve Avrupa ülkelerinde etkin olan  Siyonist lobilerin etkin çalışmaları sayesinde, İsrail yol haritasında ilerleme fırsatı bulmuş ve bölge ülkelerini içeriden ele geçirme şansını elde ederek, bölücü ve parçalayıcı planları doğrultusunda, Orta Doğu devletlerini yönlendirme  işini yol haritasına uygun bir biçimde gerçekleştirmiştir. Merkezi coğrafyanın geleceği ile ilgili Siyonist planının bugüne kadar  eksiksiz uygulanması  gelecekte de bu plan doğrultusunda projenin  tamamlanacağına dair bir görünüm yaratmaktadır. Özellikle dünya ülkelerindeki İsrail lobileri bu doğrultuda  kendilerinden yana bir kamuoyu oluşturmaya  öncelik verdikleri için, güçlü Siyonist örgütlenmenin sağlayacağı destekleri kullanarak, Siyonizmin yol haritasında İsrail devletinin   Büyük İsrail projesi doğrultusunda yeni adımların atacağı görülmektedir. Her türlü olumsuz koşullar ve engellere rağmen iki yüz yıldır dikkatli bir biçimde izlenen ve yönlendirilen yol haritasına yeni gelişmelerle kesinlikle  devam edileceği  anlaşılmaktadır.  Bu doğrultuda Büyük İsrail planının gerçekleşeceğine dair dünya kamuoyunda karamsar bir beklenti ortamı yaratılmaktadır. Balkanizasyonun  merkezi coğrafyaya taşınması demek bölgedeki ulus devletlerin alt kimlikli oluşumlar ile parçalanması anlamına gelmektedir. Böylesine bir durumu Osmanlı sonrası kurulmuş olan ulus devletlerin kabul etmesi mümkün olamayacağı için yeni bir savaş dönemi yaratılarak böyle bir plan doğrultusunda bölge devletlerinin parçalanması amaçlandığı için merkezi alanın geleceğinde gene savaşların zorlama yollar kullanılarak çıkartılacağı görülmektedir. İsrail’in yol haritasının bu nedenle geleceğe dönük birçok savaş senaryosu ile dolu olduğu anlaşılmaktadır. İsrail önce komşularının ve daha sonrada bölge devletlerinin parçalanarak kent merkezli  eyaletlere dönüştürülmesine öncelik vereceği için, saldırgan  savaşlarla parçalayarak var olan devlet düzenlerini yok edici bir macera karşısında, ortaya çıkacak bir felaket senaryosuna  dünya devletlerinin karşı duracağı görüldüğü için, İsrail lobileri bir üçüncü dünya savaşı senaryosu ile hedefe ulaşılabileceği düşüncesi ile bir çok ülkenin kamuoyunda  savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar. Bir din devleti olan İsrail din tarihine dayanan senaryolar üzerinden bir üçüncü dünya savaşını günümüz koşullarında gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Teknolojinin getirdiği yeni yapılar üzerinden yok edici bir cihan savaşının örgütlenmesine her alanda ortam yaratılmakta ve daha önceki iki büyük dünya savaşının uzantısı olarak üçüncü bir dünya savaşı, Siyonist lobiler aracılığı ile tezgahlanmaya çalışılmaktadır. Ekonomik ve siyasal alanlardaki savaş senaryolarına dinler ve mezhepler üzerinden yeni girişimlerin eklenmesi ile birlikte, merkezi coğrafyanın bütünüyle savaş alanı olacağı görülmektedir.

                Günümüzde Büyük Orta Doğu adı verilen Büyük Orta Doğu Projesi aslında bir Amerikan projesi değildir.  Bu plan iyi incelendiği zaman  özünde Büyük İsrail Projesinin bulunduğu ve bunun ancak Amerikan desteği ile gerçekleşebileceği görüldüğü için böyle bir isim kullanıldığı anlaşılmaktadır. Günümüzün  süper gücü olan ABD’nin  Siyonizmin hedefleri doğrultusunda  kullanılabilmesi için, bugünBüyük İsrail Projesi bir bölgesel oluşum  planı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Siyonist plan bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Yahudileri  bir ulus devlet olarak  Büyük İsrail çatısı altında  toplamayı hedef aldığı için, en az on milyonluk bir nüfus toplanması  ile imparatorluğun çekirdek merkezi devletinin  oluşumu   ilk aşamada üniter bir yapıda düşünülmektedir. Bu doğrultuda önce Batı Şeria, Gazze, Golanve bütün Filistin alanlarının Kudüs’e bağlanması gündeme alınmaktadır. İkinci planda ise Lübnan’ın işgali ile Suriye’nin bölünmesi sonrasında  Şam merkezli güney Suriye topraklarının da İsrail’e katılması amaçlanmaktadır.  Bu aşamada İsrail’in  gelecekte  kendisinin  korunabilmesi için kurulmuş olan iki tampon devleti işgal ederek ortadan kaldırması planlanmaktadır. Suriye’ye karşı tampon devlet olarak kurulan Lübnan’ın işgalinden sonra  sıranın Irak’a karşı bir tampon devlet olarak kurulmuş olan Ürdün’ün işgaline geleceği anlaşılmaktadır. Hırıstıyan Araplar için kurulmuş olan Lübnan ile, Orta Doğu Çerkezlerini esas alan bir toplum yapısı ile  Ürdün devletinin de işgal edilerek parçalanması sonraki aşamada planlanmakta ve bu küçük ülke nüfusunun yarısına yakınını oluşturan bölgedeki  Çerkez ahalinin yeniden Kuzey Kafkasya’ya gönderilerek  Rusya’ya karşı bir Müslüman kurtuluş hareketinin Kafkasya bölgesinde örgütlenmesi düşünülmektedir. Ayrıca Filistin’den kovulacak Arapların,  beşe bölünecek Suudi Arabistan topraklarının kuzey bölgesinde kurulacak bir yeni Ürdün devletinin çatısı altında var olmalarını sağlayacak planlar da bu aşamada hazırlanmaktadır. Bir taraftan Arabistan topraklarında yeni Ürdün oluşturulurken, diğer yandan Ürdün’ün nüfus yapısı değiştirilmekte ve bu ülkedeki Çerkezler yeniden Kafkasya’ya gönderilirken yurtsuz kalmış olan Filistinlilerin yeni Ürdün devletinin çatısı altında toplanması sağlanarak Filistin bölgesinin bütünüyle  İsrail devletine verilmesi düşünülmektedir. Böylece merkezde bir üniter Yahudi devleti  federasyonun merkezi  alanı olarak kurulurken, ahali kaydırması yapılarak Çerkezler ve Filistinliler ile Hrıstıyan Araplar için yeni ülkelerin oluşturulması gündeme getirilmektedir. Suriye’nin beşe ya da üçe bölünmesi aşamasında  Lübnan’daki  Hrıstıyan Araplar için  Suriye sahillerinde ayrı bir eyalet yapılanmasının hazırlandığı son gelişmeler ile ortaya çıkmıştır.

                Suriye’nin parçalanması sonrasında  Lübnan ve Ürdün’ün işgali, Filistinli Müslümanlar’ın  yeni Ürdün’e aktarılması  ile Hırıstıyan Lübnanlıların Suriye topraklarına sürülmesi   birbiri ardı sıra  gündeme getirilerek  Kudüs merkezli Büyük İsrail’in bir an önce kurulabilmesine çalışılırken, Libya savaşının bütün Kuzey Afrika’ya yayılarak bölge devletlerini parçalaması ile, Suriye ve Irak üzerinden başlatılacak yeni savaş senaryoları ile, Türk-İran savaşının da çıkartılmasına çalışılacağı açıkça bu  plan dahilinde  gündeme geleceği şimdiden belli olmuştur. Bölgeye komşu olan Balkanlar’da, Anadolu ve Kafkasya’da Orta Doğu’daki çatışmaların ve hegemonya saldırılarının yansımaları olabileceği ve bu gibi olaylara Avrupa ülkeleri ya da Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük ülkelerin müdahale edebileceği  söz konusu olursa, o zaman bölge devletlerinin saldırı ve işgali ile sürükleneceği sıcak çatışma ortamı  daha sonraki aşamada yeni bir üçüncü dünya savaşı oluşumuna yol açabilecektir. Dünyanın gelmiş olduğu yeni dönemde her konunun açıklığa kavuşması doğrultusunda  merkezi hegemonyayı ele geçirmeyi hedefleyen Siyonist planın esaslarının da, açıklığa kavuşturularak bölge ülkelerinin geleceği açısından tartışılmasında evrensel barış açısından gerek vardır. Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi sonrasında bu bölgede kurulmuş olan devletleri yapay oluşumlar olarak gören batılı merkezler,  bu devletlerin sınır değişiklikleri ile kolaylıkla ortadan kalkabileceğini dile getirmektedirler. Bölge devletlerini benzin istasyonu olarak gören ve alay eden batılı devletler kendi içlerindeki güçlü İsrail lobilerinin ağırlığı yüzünden Siyonizmin ortaya çıkardığı çöküş ve dağılma senaryolarını ciddi boyutlarda ele alarak tartışamamaktadırlar. İsrail genel bir yol haritası olarak bölge devletleri içindeki güçlü lobilerini yeni dönemde de kullanmanın girişimlerini düzenli olarak sürdürmektedir.

                Sovyetler Birliği’ne karşı hür dünyayı temsil ettiğini söyleyen batı devletleri, sosyalist sistemin çöküşünden sonra bölünmüşler ve özellikle İsrail lobilerinin batı ülkelerindeki etkinliklerine kızan bazı batı devletleri, ABD hegemonyası altında kurulmuş olan Nato savunma  örgütünden çıkmayı planlamışlardır. Özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük Avrupa devletleri İsrail kontrolü altına girmiş ABD’ye kızdıkları için Nato’dan ayrılarak bir Avrupa ordusu kurabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Rusya ile paslaşan Almanya’nın bu gibi girişimlerinden rahatsız olan ABD, bunun üzerine İsrail’in yardımları ile Orta Doğu’da bir Arap Nato’ su kurabilmenin yollarını aramıştır. İki bin yıllık bir süre içinde  iki tek tanrılı din çekişmeleri devam ederken, bir  Yahudi devleti olarak İsrail’in kuruluşuna  Hrıstıyan batı devletleri her zaman için karşı çıkmışlar   ve bu yüzden  İsrail Avrupa kıtası içinde değil ama  Orta Doğu’nun Asya topraklarında kurularak  devletleşme şansını elde edebilmiştir. ABD’de Siyonizme inanan Evanjelik tarikatının mensupları  İsrail macerasının ilerlemesine yardımcı olurken,  İslam  devletlerin büyük çoğunluğu  emperyal bir saldırı ile gelen Siyonist devletin kuruluşuna karşı çıkmışlar ve sonraki aşamada da genişleme amaçlı saldırı savaşlarına karşı her zaman için karşı çıkarak bölge devletinden yana olmuşlardır. Bu yüzden İsrail’in yol haritası, merkezi alanda her zaman saldırı senaryoları ile birlikte savunma stratejileri ile de uğraşmak olmuştur.

                Avrupa ordusuna karşı bir Arap Nato’su peşinde koşan  ABD, İsrail’in güvenliği için  bölgesel bir savunma örgütünü oluştururken ,İsrail’in komşuları ile barışmasına öncelik verilmiş ve ABD’nin arabuluculuğu ile İsrail  ve   Arap ülkeleri arasında  yakınlaşmalar gündeme gelmiştir. Kuruluşundan sonra yarım yüzyıl bölge devletleri ile savaşmak zorunda kalan İsrail, sonraki aşamada ABD aracılığı ile Nato korumasından yararlanmıştır. Küreselleşme ile birlikte ABD ordusunun bölgeye gelerek sıcak savaşlara yönelmesi İsrail’i Arap ülkeleri ile savaştan kurtarmış ve ABD’nin öncülüğünde batı savunma sistemi  Yahudi devletini bölgedeki İslam yoğunluğuna karşı koruma  yoluna  gitmiştir. Arap milliyetçiliğinin önderi Saddam Hüseyin’in öldürülmesinden sonra, Arap ülkeleri arasındaki dayanışma ortadan kaldırılmış ve bölge devletlerinin  el altından gizli yollar denenerek  yakınlaşma içinde  olmaları sağlanmıştır. İsrail’in güvenliği için İran’a yönelik saldırılar artırılırken İsrail küçük körfez ülkeleri ile yakınlaşmaya yönlendirilmiş, İran’a karşı bir Sünni Arap bloku oluşturulurken  küçük devletler sonrasında Suudi Arabistan ve Mısır gibi büyük Arap devletleri de, ABD baskıları altında İsrail ile açıktan ilişkiler kurarak, Orta Doğu ‘da İsrail lobilerinin istediği gibi  Amerika ve Arap dünyası yakınlaşmasını gerçekleştirmeye yönelmişlerdir. Bu arada gene ABD’nin baskıları ile bazı Kosova ve Sırbistan gibi küçük Balkan devletlerinin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyarak İsrail ile yakınlaşmaya doğru yönlendirildikleri görülmüştür. Kudüs’ün çevre ülkeleri tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması sayesinde, İsrail’in bölge ülkeleri nezdinde prestijinin artırılmasına ABD yardımcı olmuştur. Orta dünya’da Avrupa ülkelerinin etkin olmaya çalışmasına izin vermek istemeyen  Amerika’nın, kendi kontrolü  altında bir Arap ordusunun kurulmasına öncelik verdiği ve İsrail devletinin de kendi güvenliği için ABD ile ortak hareket ederek, yeni dönemde  Şii İran ile laik Türkiye’ye karşı  Sünni bir Arap blokunun  oluşumuna, ABD-İsrail ortaklığı  kontrolü altında  yönlendirildiği ortaya çıkmıştır.

            Küçük  İsrail devletinin kuruluşu için iki dünya savaşının çıkartıldığını tarihi gerçekler  ortaya koymaktadır. Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin karşı çıkması yüzünden kurulamayan Yahudi devletinin  oluşturulması için Siyonist hareketin Nazizimi örgütleyerek,  Hitler’in öncülüğünde ikinci dünya savaşını çıkartması sayesinde   İsrail’in kurulmasına giden yolun açıldığını tarih kitapları bugüne aktarmaktadır.  Şimdi de aynı doğrultuda  bir üçüncü dünya savaşının çıkartılmaya çalışıldığı olayların gelişimi ile  göze çarpmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında kurulabilen Siyonist devletin büyütülebilmesi için şimdi de bir üçüncü dünya savaşının çıkartılması gerektiği öne sürülmekte, böylesine bir savaşın çıkartılabilmesi için İran’a karşı bir mezhep savaşı kışkırtılmakta ama, Türk-İran işbirliği ile bölgede bir mezhep savaşı çıkartılması önlenmektedir. Yeni dönemde ortaya çıkan  Almanya öncülüğünde bir  Avrupa ordusu oluşumunun, merkezi alanda etkin olmasının önlenebilmesi  doğrultusunda  bir  Arap Nato’su, Hırıstıyan dünyasına yönelik kışkırtılarak, küçük İsrail’in büyütülmesi doğrultusunda bir Müslüman-Hrıstıyan savaşı tarihten gelen dinlerarası çatışma çizgisinde  yeniden  bugünün dünyasında  çıkartılması  için her yol denenmektedir. Orta Doğu’daki çekişmelerin bu çizgide yetersiz kalması  nedeniyle  sıcak çatışma ortamının iki dünya savaşının yaşandığı Balkanlar’da tekrar gündeme  getirilmesiyle,  İsrail devletini büyütecek bir üçüncü dünya savaşının,  savaş lobileri  ve silah şirketleri aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışıldığı artık açıkça görülebilmektedir. Savaş lobileri her zaman için barış lobilerine karşı  üstünlük  sağlamaktadırlar.                Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğunun anlaşılmasının  bölgedeki jeopolitik dengeleri sarstığı yeni dönemde, bir Doğu Akdeniz devleti olarak  İsrail  Arap devletlerini yanına çekerek bölgedeki Arap ülkelerini merkezi coğrafya’nın Türk devletleri olarak tanınan, Türkiye ve İran’a karşı savaşa yönlendirmeye  çaba göstermesi, yeni dönemde İsrail’in yol haritasını  giderek netleştirmiştir. İsrail yakın gelecekte kendisini büyütecek bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilmek üzere, Orta Doğu’da bir Arap-Türk savaşını tezgahlamakta ve bu doğrultuda yol haritasını gerçekleştirmek isterken, müttefiki olan Türkiye’yi açıkça karşısına almaktadır. Türkiye’de bu aşamada kendi yol haritasını gerçekçi bir biçimde barıştan yana oluşturmak zorunda kalmaktadır. Doğu Akdeniz ve Orta Doğu topraklarının fazlasıyla petrol ve doğal gaz kaynakları ile dolu bulunması nedeniyle bütün emperyalist devletler ve güçler yeni bir Akdeniz politikası geliştirmeye çalıştıkları yeni aşamada İsrail bölgedeki küçük Arap devletlerini yanına çekerek büyük Arap devletlerine karşı işbirlikçi bir cephe oluşturabilmenin arayışı içine girmiştir. Şii İran’a karşı geliştirilen Sünni bloklaşma projesi bütün bölge ülkeleri tehdit ederken, yıllarca savaştığı Sünni ve Arap kökenli halkları yanına çekerek  ve İran’ı açıktan  hedef göstererek  üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yol haritasını yeni bir yörünge üzerine oturtmuştur. Küçük Arap ülkelerinin zenginliğini İsrail kullanmaya başlamakta ve bir büyük dünya savaşı planlanırken bu işbirliğini yeni barış projesi olarak kamuoyuna yansıtmaktadır. Böylece kutsal topraklar üzerinde bir büyük savaş barış görünümü altında çıkartılmaya çaba gösterilmektedir.

             Türkiye bir bölge ülkesi olarak  komşu devletler üzerinden geliştirilecek her türlü savaş senaryosunun tehdidi altında kalmaktadır. Kendini bilen bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti  binlerce yıllık Türk tarihinin birikiminden gelen akıl gücü ile böylesine tehdit senaryolarına karşı çıkacak ve kendini koruyacak bir güce  ve  düzeye sahip bulunmaktadır. Bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Evanjelik ve Siyonist lobiler savaş çığırtkanlığı yaparlarken, Türkiye’deki  benzer lobiler de bu doğrultuda hareket edebilmektedirler. Türkiye yeni dönemde kesinlikle bölgeye saplanıp kalmamalı ve iki yüz ulus devletten oluşan dünya haritası üzerinde bütün, uluslar  ve halklar ile işbirliği yaparak her türlü savaş senaryosuna karşı çıkabilmelidir. Türk devleti ile milletinin var olabilmesi ve  Atatürk cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için her türlü provakasyon ve kışkırtma girişimlerine karşı  gerekli olan önlemlerin alınması ve her alanda hazırlık çalışmalarının tamamlanması gerekmektedir. Dünya konjonktürü ile birlikte bölgedeki siyasal gelişmeler de  birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası gündemin etkisi altında bulunduğu için, üçüncü dünya savaşına giden yolda Türkiye komşuları ve akrabası olan ülkeler ile dayanışma içine girerek    kendini korumasını  iyi bilmelidir. Bugün yaşanmakta olan zaman dilimi içinde dünyada, bölgede ve ülkede yaşanan bütün siyasal gelişmelerin altında bu makalede dile getiren sorun ana mesele olarak vardır. Bu ana meseleyi görmezden gelen ya da bu konu ile ilgili senaryolara bulaşan toplum kesimlerinin, kendi ülkelerinin güvenliğini tehdit altına atabileceğini herkesin öncelikle düşünmesi gerekmektedir. Bütün dünya ülkeleri hiç kimseye düşman olmadan bir araya gelerek, dünya barışını kurtaracak ortak dayanışma ve yeni örgütlenmeleri günümüz koşullarında gerçekleştirebilmelidir. Gerekirse yeni uluslararası örgütlenmelere acilen gidilmelidir. Bu konuda Birleşmiş Milletler örgütünü dünya halkları acilen göreve davet etmelidir.  Unutmayalım ki, sadece  İsrail’in değil Türkiye ve bütün dünya devletleri ile milletlerinin  eşit koşullarda  beka sorunu vardır. Dünyanın beka sorunun tüm  insanlık tarafından acilen ele alınarak çözüme kavuşturulması  gerekmektedir. Unutmayalım,  sadece  İsrail’in bekası, Türkiye’nin   ya da bir başka devletin  fedası olamaz.

 Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN