Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2024 Cumartesi

TÜRKİYE VE AFGANİSTAN - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE VE AFGANİSTAN

      Türkiye Cumhuriyeti ve Afganistan devleti iki ayrı Türk devleti olarak dünya haritasının ortalarında yer almakta ve birisi Orta Doğu’nun merkezi coğrafyasında, diğeri de Orta Asya bölgesinin ortalarında varlığını sürdürerek, tarihsel süreç içerisinde yollarına devam etmektedirler. Yirminci yüzyıla girerken yeryüzü haritalarının merkezinde yer alan bu iki devlet var olan yirmi bağımsız devlet arasında yerlerini alarak, geleceğe dönük bir yirmi birinci yüzyıl sıçraması içine girerek ve çağ değişimi dönemecini başarıyla dönerek geleceğin dünyasında da var olabilmenin mücadelesini kazanıyorlardı. Bugün gelinen noktada yeryüzü devletlerinin sayısı yirmilerden iki yüzlere doğru tırmanırken Anadolu ve Afgan Türkleri var olabilme gücünü pekiştiriyorlardı. Soğuk savaşın en zor günlerinde varlıklarını koruyabilen bu iki Türk devletinin her şeyin alt üst olduğu bugünlerde karşı karşıya gelmesi ve her iki devleti birbirine karşı kullanmaya çalışan çeşitli emperyalist komplo ve senaryolarda isimlerinin ön plana çıkartılması her açıdan Türk dünyası açısından son derece tehlikeli ve riskli oluşumların önünü açmaktadır. İslam coğrafyasının tam ortalarında bir Yahudi devleti  kurmak için çizilen yeni senaryolarda İslam dünyasının tam ortasında farklı bir ideolojik  büyük devleti Türk dünyası üzerinden gerçekleştirirken, Türk dünyası içinde yer alan bütün Türk devletleri etrafa saçılmış ve dünya tam ortasından ikiye bölünürken ve Türkiye demokratik batı bloku içinde yer alırken, Afganistan devleti ise Müslümanların tam tepesinde onların siyasal büyüklüğünü dengeleyecek bir biçimde örgütlenen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin etki alanı içine düşerek diğer Türk devletleri gibi batı blokuna karşı oluşturulan soğuk savaş dengelerinin etki alanına doğru sürükleniyordu.

Hristiyan ve Musevi güç merkezleri dünya hegemonyası için çalışırlarken Müslümanlar arada kalıyor ve İslam ülkeleri de bu tür gelişmelerin etki alanları içinde geleceğe dönük bir biçimde kendilerine yeni yerler arıyorlardı. Yirminci yüzyılın başlarında var olan harita üzerinde kendilerine yeni yerler bulmaya çalışan Türk devletleri, Sosyalist ideoloji çatısı altında yirmi beş  devletten oluşan bir kuzey doğu federasyonunun içinde baskı ile yer bulmaya çabalarken, Asya’da batı emperyalizminin  Hristiyan ülkelerde sosyalizmini, Müslüman ülkelerdeki İslam hegemonyasını ortadan kaldırmak üzere devreye soktukları görülüyordu. İslam dünyası içinde Müslüman olmayan bir Yahudi devleti kurmanın son derece zor bir iş olduğunu on beşinci yüzyıl sonrası gündeme gelen siyasal gelişmeler ortaya çıkarırken, Avrupa üzerinden gelişen sosyalist hareketlerin SSCB başlıklı bir büyük federasyon ile yönlendirilirken, Türkiye ve Afganistan’ın iki ayrı Türk devleti olarak, böylesine büyük oluşumların yarattığı yeni sınırların tam ortasında kaldıkları görülmüştür. İran ve Azerbaycan üzerinden Orta Asya ve Orta Doğu doğu bölgesinin merkezinde yer aldığı Türk dünyası, üç büyük kıta üzerindeki siyasal gelişmeler ve yeni devlet oluşumları ile yeni yapılanma oluşumlarına doğru gelişmeler gösterdiği aşamalarda zaman zaman sınırların değiştiği ya da Türk devletleri arasında eskisinden çok daha farklı yeni yapılanmalar görülmektedir. Asya kıtasının doğusundan başlayan uygarlıklar içinde yer alan ve giderek üç kıta üzerinde yaygınlık kazanan Türklerin yaşadıkları devletler birbirini izleyerek tarih sahnesine çıkarken, yeryüzü coğrafyası bazı noktalarda alt üst olarak eskisinden çok farklı yönelimlere doğru yol almıştır. Orta ve Kuzey Asya bölgelerinde tarih sahnesine çıkan Türkler at sırtında yayılarak gelişen bir uygarlık modeli sayesinde üç büyük kıtanın hemen hemen her bölgesinde hükümran olabilmişlerdir. Orta ve Kuzey Asya topraklarının üzerinde tarih boyunca büyük devletler kuran Türkler, İran, Azerbaycan ve Kafkasya üzerinden geliştirdikleri geçiş koridoru üzerinden dünyanın merkezi olarak görülen Anadolu yarımadasına gelerek, bu merkezi bölgede yerleşik bir devlet düzenini kurabilmişlerdir. Türklerin Anadolu’ya geliş yolu bugün Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinin bir araya gelme köprüsü olarak yeniden öne çıkmaktadır.

Türkiye ve Afganistan her zaman düzenli bir birlik içinde olamazken, uluslararası siyasal ve ekonomik konjonktürlerin bu iki ülkeyi bir araya getirdiği ya da kıtalar arasında geliştirilen geçiş yollarının üzerinde bir araya gelerek, farklı birlik ya da siyasal oluşumların öncüsü olabildikleri anlaşılmaktadır. Yeniden doğu batı ekseninde gündeme getirilen Zengezur geçiş yolunun, hem Afgan halkının merkezi alana doğru harekete geçmesini hem de merkezi alanda yaşamakta olan Türklerin ise tarihsel anlamda ortaya çıkış merkezleriyle yeniden bir araya gelerek dünyanın tam ortasında yer alan hegemonya alanlarında, eski dönemlerde olduğu gibi geniş alanlarda büyük devletler kurma gibi büyük misyonlara yeniden kalkıştıkları ortaya çıkmaktadır. Asya-Avrupa – Afrika ekseninde gündeme gelen büyük devlet yapılanmalarında  görüldüğü gibi daha önceki dönemlerde kıtaların birleştiği bölgelerde yerleşen ya da sahip oldukları egemenlik gücü ile bu bölgeleri kendi merkezlerine bağlayan Türk devletleri, bazen sınırdaş bazen da ortak bir sınıra sahip olmayan siyasal yapılanmalar içinde yer alırlarken, birbirlerinin izledikleri yol ve politikaları izleyerek yeni oluşumlara açık olmak ve bu doğrultularda ortaya çıkan yeni yapısal kurgulara da yakın olmak ve böylece Türk devletleri arasında çekişme ya da çatışmalara gidebilecek yeni yaklaşımları geliştirerek, yeni dönemin koşullarına uyum sağlamak zorunda olmuşlardır. Bunalım ve geçiş dönemlerinin olumsuz koşulları üzerinde Türk devletleri uzak kalsalar ya da karşı karşıya gelseler bile Türk kökenli birliktelik geliştirilerek aynı ulus kökeninden gelen bir hoşgörü ve dayanışma tutumları ile var olan anlaşmazlıklar çözüm noktasına doğru geliştirilebilir. Bu gibi gelişmelerin birçok örneği gündeme geldiği gibi tersliklerin giderek arttığı ve bu çizgide olumsuz koşulların tırmanma gösterdiği en olumsuz koşullarda bile Türklük dayanışması üzerinden barışçıl adımların atılması gerçekleştirilebilmiştir. Üç kıtaya dağılarak ayrı devletler kurmuş olan Türk asıllı devletlerin zor koşullar, önlerine çıkan engelleri ya da var olan devlet yapılarının üzerlerine gelen her türlü olumsuzlukları devre dışı bırakacak derecede, güç ve dayanışma gösterebilmesi için her zaman için hazırlıklı olmak zorunluluğu vardır. Türkiye ile Afganistan devletlerinin değişen konjonktürde yeniden Asya ve Avrupa arasında gündeme gelen Zengezur koridoru üzerinden yakınlaşma ve dayanışma hareketlerinin, devletlerarası ilişkiler düzenine göre düzenlenmesi gerekmektedir.  Bu gibi gereksinmeler karşılandıktan sonra Türk devletleri diğer büyük devletlere karşı kendi aralarında birlik sağlayarak, antiemperyalist bir siyasal çizgiyi disiplinli olarak ortaya koyabilirler.

Bugün gelinen yeni dönemde, Sovyetler Birliği sonrası dönemin koşullarında daha çok Orta Asya Türk devletlerini bir araya getirecek bir düzeyde, Türk Devletleri Teşkilatı adıyla yeni bir bölgesel yapılanma gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda adım atılınca, Orta Asya bölgesi dışında kalan Türklerin böylesine bir yeni birlik çatısı altında bir araya bütünüyle bir araya getirilmeleri mümkün olamayınca, Afganistan gibi nüfusunun büyük çoğunluğu Türk kökenli topluluklardan meydana gelen diğer devletlerin böylesine olumlu bir atılımın içinde yer almaları Orta ve Kuzey Asya bölgelerinde geride kalmıştır. İran gibi nüfusunun dörtte üçü Türk asıllı olan bir büyük devletin Kafkasya ve Orta Asya sınırları boyunca uzanıp giden sınırları dikkate alınmamıştır. Türkiye ile Afganistan devletlerinin yer aldığı merkezi Türk dünyası yanında yer alan İran gibi bir büyük devletin Türkiye ile birlikte içinde yer alabileceği bir Türk Devletleri Teşkilatı yeni dönemde daha geniş katılımlar aracılığı ile yeniden kurulması, şimdiye kadar atılan yanlış adımların düzeltilmesiyle mümkün olabilecektir. Kore, Japonya, Pakistan ve Asya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan Türk asıllı toplulukların da Türk asıllı halkları dolayısıyla böylesine bir teşkilatın içinde yer almaları, gelecekte Asya kıtası üzerinden doğu uygarlığının merkezi patronluğunu yapabilecek bir Türk Devletleri Teşkilatı acilen oluşturularak, Rusların Hintlilerin ve de Çinlilerin bütün nüfuslarıyla bir büyük imparatorluk coğrafyası  birlikteliği çatısı altında Türklerin de tıpkı Rusların, Hintlilerin ve Çinlilerin yaşadıkları gibi, Türklerin de kendi millet imparatorluklarını kurarak böylesine bir büyüklük içinde Asya kıtasının süper büyük devletlerine karşı ortaya çıkarak, Türk Devletleri Teşkilatının büyük millet imparatorluğu olarak yeni bir denge unsuru olarak devreye girmeleri doğu hegemonyasını önleyecektir.

Yeni bir dünya düzeni amacıyla yer kürenin birçok bölgesinde sıcak çekişme ve çatışmalara sahne olan yeryüzü coğrafyasında kendini bilen ve yüzyıllardır insanlık tarihi boyunca birçok siyasal olay ya da gelişmelere tanık olan büyük devletler, bugün artık kendi büyüklükleriyle ulaştıkları millet imparatorlukları yapılanması içinde yollarına devam etmektedirler. Yeni dönemin siyasal oluşumları içinde Türkler, Araplar, Şiiler, Zenciler ve Latinlerin çeşitli devletlerin çatısı altında dağınık bir biçimde dağılarak yaşamakta olan insan topluluklarını, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Afrika’nın Zencilerinin bir araya gelerek Nijerya gibi yeni dünya dengelerini, bugünün siyasal ve ekonomik koşullarına uygun bir biçimde sistemleştirilmesi sağlanabilmelidir. Yeryüzü kıtaları üzerinde küçük devletlerin büyüme mücadelesi verilirken ayrı devletlerin çatısı altında dağınıklık içinde yaşam kavgası veren Türklerin, Arapların, Şiilerin, Zencilerin ve Latinlerin Rusya, Çin ve Hindistan ‘da var olan büyük devletlerin konumlarını dengeleyerek, bugünkü dünya düzeninin barış içinde devam etmesi sağlanabilmelidir. Bugünkü dünya düzeni içinde var olan Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün çatısı altında bir araya gelen beş büyük devlet büyüklük açısından çeşitli sorunlara sahip olması ve İngiltere ve Fransa’nın sahip oldukları ancak sömürge toprakları sayesinde Rusya, Çin ve ABD gibi büyüklüğe sahip olabilmektedir. Küreselleşme sonrası yeni dönemde çok kutuplu bir yeni dünya düzenine girerken, batılı emperyalistler büyük devletleri parçalamaya çalışmaktadır. Var olan ulusal ve üniter devlet yapılarını parçalayarak, eskiden bu yana batılı emperyalistler açıkça yeni büyük devletler ile sahip oldukları egemenlik düzenini paylaşmak istememektedirler. Yeni büyük devletlerin de Birleşmiş Milletler deki Güvenlik Konseyi üyesi olması istenmekte ve bu konseyin üye sayısı yeni büyük devletlerin katılımı ile birlikte 10 ya da 15 olması istenmektedir. Böylece beşten büyük olan dünyanın yeni dönemde 10 ya da 15 büyük devletten gene büyük olması istenerek, tek kutuplu dünyanın çöküşü sonrasında çok kutuplu yeni bir model ile yeni küresel düzen arayışı karşılanmaya çalışılmaktadır. Türkler, Araplar, Çinliler, Latinler ve Zenciler gibi dağınık yaşayan halk kitlelerinin Çin, Rusya ve Hindistan gibi kendi büyük devletlerinde insan gibi yaşama hakları vardır.

Yeryüzü haritasında yer alan bütün devletlerin birer jeopolitik konumları bulunmaktadır. Dünya gezegeni uzayda yoluna devam ederken değişen koşulların getirdiği yeni jeopolitik koşullar ortaya çıkarak, gezegenin ana karasında ülkelerin ya da devletlerin jeopolitik konumlarını etkileyerek eskisinden çok farklı yeni durumların ortaya çıkmasının yolları açılmaktadır. Yüz binlerce ya da milyonlarca yıl önce gerçekleşen doğa olayları ile dünyanın oluşum ve değişim süreçleri başlarken, en sonunda küresel yapılanma bugünkü aşamasına gelmiştir. Uzay ve yer küre bağlantısındaki gelişmeler çeşitli zaman dilimleri içinde dünyanın da değişimine yol açmakta ve böylesine gelişen bir dönüşümler çerçevesinde eskisinden çok farklı yönlere doğru değişen dünya düzeni içinde her şeyin konumu değişmekte, hatta daha da ileri giderek her şeylerin toplandığı ve de bir bütünlük arz ettiği devletlerin merkezileştiği durumlarda da toptan bir jeopolitik konum değişikleri yaşanabilmektedir. Binlerce yıl geriden gelen doğa olayları yeryüzünde jeopolitik dengeleri ve yapıları bozarak yenisinin önünü açarken, bütün doğa olayları bir bilimsel bakış içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Asya kıtasının tam ortalarında yer alan Afganistan ülkesi İngiliz emperyalizmi ile Rus emperyalizminin kesişme noktalarında ortaya bir harita çıkarmıştır. Afganistan‘daki  Sovyet işgali ile son değişim dönemine giren jeopolitik yapılanma batı devletlerinin yeniden devreye girerek yıkılmış olan bu ülkeyi inşa etmesiyle birlikte küresel bir üstünlük yarışı başlamıştır. Devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeleriyle birlikte değişen koşullar, daha sonraki aşamada yeni bir jeopolitik konumun devreye girmeye başlamasıyla harita üzerindeki bütün devletleri ve kamu düzenlerini yeniden yeni koşullara göre yapılandırılmasını sağlamaktadır. Dünya haritasının kesişme noktasında olan Afganistan devleti tarihin her döneminde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve bu sayede geçmişten gelen büyük bir kültürel birikimin ülkesi olmuştur. Birbirinden çok farklı devletler dünya uygarlığı ortamında ortaya çıkmışlardır.

Afganistan coğrafi konumu ile emperyal devletlerin hegemonya girişimleri için elverişli bir konumdadır. Bu devletin bulunduğu bölgedeki güç boşluğu doldurulmayı beklemekte ve aynı yüzyıl içinde hem Rus hem de Amerikan emperyalizmleri bu ülkeyi resmen işgal ederek, bütün kıtalar üzerinde mutlak bir iktidar arayışı içinde olmuşlardır. Afganistan yer olarak merkez alan ile kenar kuşak arasında yer alan bir ülkedir. Dünya egemenliği için merkez hegemonyasının yanı sıra kenar kuşak bölgelerinin de ele geçirilmesi gerekmektedir. Dünya imparatorluğu kurmuş olan İngiltere Afganistan devletini Asya ve Afrika’nın gözetleme kulesi olarak ele aldı. Afgan devleti güneye ya da kuzeye saldırırken, bu tür hareketlere karşı set çekmenin merkezi olmuştur. Yeni bir dünya düzeni kurmak için oluşturulan yeni büyük oyun isimli plan ve projeler Afganistan’ı en önde gelen merkezi yerlerden birisi haline getirmiştir. Büyük Rusya ideolojik imparatorluğun çöküşü ile birlikte ortadan kalkarken, Rusya’nın yerini almak üzere gelen Amerikan emperyalizmi daha olumsuz koşullarda çalışmak zorunda kalmıştır. ABD’li bilim adamları Avrasya bölgesinin hegemonik anlamda ele geçirilmesi gerektiğini açıkça dile getirmişlerdir. Doğu bölgesinin dev ülkeleriyle Hazar bölgesinin enerji kaynaklarının bir araya getirilmesine, batılı emperyalistler karşı çıkmışlardır. Bu çizgide batılı ülkeler Afganistan’ı kendi yanlarına çekerek, Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarının batı blokunun elinde toplanmasını sağlamışlardır. Rusya yeni büyük oyunda öne geçmeye çalışırken batılı büyük devletler Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarının doğu ülkelerinin eline geçmesine izin vermemişlerdir. Doğu ile Batı bölgeleri arasındaki Hazar’a egemen olma yarışında Afganistan kilit ülke konumuna gelerek uluslararası alanda küresel dengelerin barış sağlamasına ve enerji savaşları açılmasını da önleyebilmiştir. Afganistan bu gibi gelişmeler sonucunda dünya siyasetinde daha çok önem kazanarak dünya barışının korunmasında fazlasıyla etkin olmuştur. Rusya’nın kendi arka bahçesi olarak tanımladığı Hazar bölgesinin bir çekişme konusu olmasına izin verilmemiştir.

Afganistan büyük Türk imparatorlukları sonrasında İngiliz İmparatorluğu ve de Rusya devletinin Asya kıtasının güney kısmında bir karşı karşıya gelme noktasında ortaya çıkmış olan bir devlettir. Orta Asya Türk egemenliği dönemi devam ederken Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının uzantıları merkez Asya topraklarına kadar uzandığı aşamada orta Asya bölgesine giriş ve çıkışlar için Afganistan ülkesinden yararlanılmıştır. Özellikle Asya topraklarında ortaya çıkan ya da kurulan Türk devletlerinin yayılması sayesinde Afganistan oluşumu Asya’nın merkezi toprakları üzerinde meydana gelmiştir. Milattan sonraki üçüncü yüzyılda oluşturulan Afgan devleti yapılanmasının Sasanilerin topraklarından koparak ayrı bir devleti gündeme getiren Türk boyları, Asya’nın güneyine doğru uzanan yeni bir devlet için hazırlıklarının tamamlamalarıyla, Babür İmparatorluğundan Afgan imparatorluğuna doğru uzun süren bir geçiş aşaması yaşanmıştır. Asya kıtasının kuzey toprakları üzerinde kurulan Rusya devleti ile Hint okyanusunu gemileriyle geçen Büyük Britanya imparatorluğunun donanması Hindistan yarımadası civarında karşılaşınca, iki imparatorluk arasında kalan merkezi yerde Afganistan devleti kurulmuştur. Sasanilerin bu bölgede yaşayan insanlara Afgan adını vermesi üzerine devletin adında Afganistan kavramı kullanılmıştır. Büyük Asya kıtasının orta ülkesinde Türk kökenli kavimlerin yeni bir Türk devleti kurmalarına kadar uzanan bir yol üzerinde yirminci yüzyılın bağımsız devleti olarak Afganistan krallığı kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda ise Rus imparatorluğu ile Britanya imparatorluğu arasındaki çekişmeler ve savaşlar birbirini izlemeye başlayınca Afganistan ülkesi zaman zaman savaş alanı haline dönüşmüştür. İran ile üç yüz yıllık sınır komşuluğu bulunmasına rağmen Osmanlı devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti ile hiç bir sınır komşuluğu bulunmayan Afganistan, Asya kıtasını paylaşmak isteyen büyük devletler ile ya savaşarak çarpışmış ya da bunların sürdürdüğü çatışma çekişmelerin ortasında kalarak zaman içinde bir çok kayıplara hedef olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Asya toprakları üzerinde kurulurken İran ve Afgan şahları Anadolu yarımadasına gelerek ve sömürgeci batı blokunun saldırgan atakları ile karşı karşıya kalarak bazı savaşlarda yenilgiye uğramıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya düzeni yeniden kurulurken İngiltere ve Amerikan emperyalizmleri ortaklaşa sömürgecilik hedefinde bir araya gelerek, batıdan doğuya doğru yeni sömürgecilik akımını başlatmışlardır. ABD NATO örgütlenmesi ile doğu bölgelerine doğru yayılırken geçmişten gelen İngiliz imparatorluğunun plan ve programlarına uygun davranarak, Türkiye ile birlikte Afganistan’ı da sömürgeleştirebilmenin yol ve yöntemlerini araştırmıştır. Asya kıtası çevresinde bu tür kullanım için elverişli topraklar ve bölgeler bulunduğu için, batılı emperyalistler daha kolay yayılma politikaları geliştirebilmişlerdir. Türk ve Afgan dayanışması on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkarılarak kullanıldığı için savaş sonrası dönemde küresel alanların yeniden tesis edilmesinde, Afgan halkı ve devletinin olumlu destek ve katkılarda bulunabilmişlerdir. Bir yeşil kuşak oluşturarak eski sosyalist sistemi başarıyla yıkan batı emperyalizmi geleneksel sömürgeciliğini sürdürerek yoluna devam etmek istediği aşamada Asya ülkeleri ile doğu devletlerinin sert tepkileri ile karşı karşıya gelerek zaman içinde bir ulusal ve ülkesel dayanışma içerisine girebilmişlerdir. Sovyetler Birliğinin Rusya adına yaptığı saldırı hareketi Afganistan’ı bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürürken ülke tam anlamıyla bir çöküntü sürecine doğru kaydırılmıştır. SSCB’nin Afgan işgali sonrasında dağılma aşamasına gelmesi üzerine, Amerikan emperyalizmi tıpkı İngilizlerin yaptığı gibi sömürgecilik yolunda epey yol almıştır. Sovyetler Birliğinin dağılması aşamasında Afgan ülkesinin önce bir saldırıya uğraması ya da yeni silahlar ile güçlendirilmiş bir işgal olayı ile saldırının sürdürülerek, Afganistan üzerinden Türk dünyasına Atlantik emperyalizminin yönlendirilmesi ile, geleceğin tek kutuplu dünya düzenine geçiş hedef alınmıştır. Afganistan işgalinin Rusya’dan Amerika’ya doğru kaydığı bir aşamada Rusya’nın iflas eden işgalinin Amerika’ya da yansıdığı görülmüştür. Asya kıtasını teslim almak isteyen büyük emperyal saldırıların birbiri ardı sıra başarısızlık çizgisinde bozulması ile saldırılar kesilmiştir.

Kendisini demokratik uygarlığın yaratıcısı gibi gösteren ABD emperyalizminin aslında sömürgeciliğin en büyük şahı olarak tüm yeryüzü kıtalarını ele geçirme planları vardı. Bu doğrultuda iki büyük cihan savaşlarını kazanarak bütün dünya karalarında ABD merkezli bir yeni emperyal düzeni geçerli kılarak hegemonya çekişmelerinde İngiltere’yi geride bırakarak geleceğin sömürgeleştirilmiş dünya yapılanmasını tamamlamaya çaba gösteriyordu. ABD’nin iki kutuplu dünyada SSCB ile rekabet yarışına yönelmesi aşamasında iki kutup başı ülkenin yanında ya da yakınında yer alan devletlerin eskisinden çok farklı yeni jeopolitik konumlara dönüştükleri gözlemlenmiştir. Bu aşamada Asya kıtasının merkezi konumunda yer alan Afgan devletinin iki kutuplu dünya yapılanması içinde sosyalist sistemin komşusu gibi yeni bir konumlanmaya kaydığı görülmüştür. Afgan devleti böylesine bir konum değişikliği içine girerken, Türk dünyasının diğer temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti ele alındığında eski Orta Doğu merkezli yapılanmadan hareket ederek Sovyetler Birliğinin sınır komşusu gibi yepyeni farklı bir bölgesel bir varlık ortamına doğru kayma gösterdiği görülmektedir. Orta Doğu ve diğer doğu bölgelerinin, ele alınarak değerlendirilmesinin bilimi olarak ortaya çıkartılan oryantalizm açısından konu ele alındığında hem Türkiye’nin hem de Afganistan’ın eskisi gibi sahip oldukları merkezi konumlarından uzaklaşarak, kutup başı ülke ve bölgelerin yanında yer alan komşuluk ilişkileri çerçevesinde yer alarak, eskisinden çok farklı jeopolitik konumlarda yön değişikliği konumuna sahip olmuşlardır. Önceden sömürgecilik ve emperyalizm ilişkileri çerçevesinde ele alınan her iki ülkenin, geçmişten bu yana gelen konumunun iki kutuplu dünyanın gündeme getirilmesi, çizgisinde emperyalizm ve bağımlı sömürgeler olarak değerlendirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Batı bloku emperyalizm kavramını gözlerden kaçırırken büyük devletlerin öne geçtiği kutup merkezi konumunun eskisinden çok daha fazla etkin bir duruma getirildiği öne çıkarılmıştır. Soğuk savaş döneminin koşulları altında öne çıkan Afganistan’ın parçası olduğu Türk dünyasının içindeki eski konumunun yeni bir komşuluk ilişkisi ile açıklanmaya çalışıldığı görülmektedir. 

Soğuk savaş yıllarının Afganistan başlığı altında incelenmesi sayesinde Taliban adı verilen bir öğrenci isyan hareketi olarak, bu ülkenin terör olaylarına doğru yönlendirildiği ortaya çıkmıştır. Sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte batı merkezli terör hareketlerinin bütün Asya kıtasını kapsadığı görülmüştür. Ülke içindeki yoksulluk emperyalizmin sömürgeleştirilmesine doğru sistemi dışa bağımlı bir hale getirmiş ve bu amaçla ülke içindeki yoksul ve işsiz ailelerin üniversite çağına gelmiş olan çocuklarını, ülke gençliği olarak isyancı ve talipci bir karaktere doğru sürüklenmesini gündeme getirmiştir. Ülkedeki siyaset yeni dönemin ideolojisi ile açıklanmaya çalışılırken çöken sosyalizme alternatif olarak terörizmi öne çıkarmışlardır. Afgan devletinin terör olaylarının sahası haline getirilmesi ile birlikte Rusya’dan sonra Amerika’yı da Afganistan ülkesinde yenilmiş bir konuma getirmiştir. Amerika’nın Afganistan yenilgisi küresel sistemde bir kırılma noktasının başlangıcı olmuştur. Sosyalist sistemi çökerten ABD kendisinin içine sürüklendiği demokrat görünümlü sömürgecilik yüzünden, kendi halkına ve gençliğine bir şey veremez duruma düşerken içinde bulunduğu çelişkili ortamın ortaya getirdiği demokrasi ya da terör ortamında Rusya’nın işgalini Amerikan işgali izlemiş ve bu bağlantı çerçevesinde Afganistan ülkesi terör ortamına sürüklenirken aynı zamanda terör kaynağı bir ülke olarak yeni dünya düzensizliğinin en önde gelen örneklerinden birisi olmuştur. Orta Doğu ve Doğu bölgelerinde terörün giderek yayılması konusunda Afganistan yeni bir merkez olarak öne çıkmıştır. Taliban’dan başlayarak El Kaide ve İşid gibi örgütlerle terörün genişlemesi olayında Afganistan çıkış noktası olarak öne sürülmüştür. Bu durumda dünya ülkeleri yeni bir terör oluşumunun hedefi haline gelmiştir. Ülkelerin karıştırılması ve bölünerek anarşiye itilmesi Taliban sonrası terörün ana hedeflerinden birisi olmuştur.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi olarak Türk devletini dünyanın ortasında kurarken, orta boy bir devlet olarak büyük güçlerle mücadele sırasında Türkiye’nin gücünün yetersiz kalabileceğini görmüş ve bu nedenle Orta Doğu’da Sadabat Paktı ve Balkanlar’da Balkan paktı gibi savunma ve güvenlik kuruluşlarının oluşumunu sağlamıştır. Atatürk böyle bir koruyucu şemsiye kurarken, sınır komşusu olmayan Afganistan’ı da İran ile birlikte kurulan bu ortaklığın içine alarak sınırların ötesindeki bölgelere ulaşmanın zorunluluğunu görüyor ve buna göre eski Osmanlı ülkeleriyle birlikte Afganistan’ı da Türk dünyasının bir parçası olarak bu yeni örgütlenmede Türkiye-Afganistan çizgisi oluşturmaya çalışıyordu. Batılı emperyalistlere karşı Balkan paktını kuran Atatürk’ün eski Osmanlı ülkelerini esas alarak Müslüman bölge devletlerini bir güvenlik örgütü içinde birleştirmeye çalışması onun ne derece geleceği gören bir önder olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün yaşanan kaos ortamını emperyalistler kışkırtırken yeni dönemde çatışma, iç savaş, bölge savaşı ya da dünya savaşı gibi olumsuz gelişmelere karşı Türkiye’nin çok dikkatli olması ve komşu devletler ile bir araya gelerek bölgesel bir güvenlik örgütü çatısı altında çatışma, saldırı ve işgal gibi kaotik girişimlere karşı çıkması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Atatürk mazlum milletler için askeri savunma modelini gündeme getirmiş ve böylesine bir örgütlenme ile de batının büyük devletleriyle baş ederek, Türk ulusuna özgür ve bağımsız bir cumhuriyet kazandırmıştır. Bugün gelinen aşamada bölgeye getirilmek istenen savaş ortamını kışkırtmak üzere, Afganistan üzerinden binlerce insanın Türkiye’ye gelerek önce bir kaos ortamı yaratacağı ve daha sonrada alt kimlikler üzerinden önce bir iç çatışmalar ortamı daha sonra da iç savaş ve bölgesel savaş olarak merkezi coğrafyayı tümüyle yok edecek bir kaos planını emperyalistlerin destekleri ve yönlendirmesiyle uygulama alanına aktarılacağı fısıltı mekanizmaları ile deşifre edilmektedir. Türk devleti kurulurken Türk dünyası için başta Afganistan olmak üzere kardeş devletlere özgürlük ve bağımsızlık getirmeye çalışmıştır. Ne var ki bugün merkezi coğrafyadaki devletleri yıkmaya çalışanlar önce Türkiye’yi hedef alırken Türkiye’nin her zaman başta Afganistan olmak üzere tüm diğer Türk devletlerini korumaya çalışırken, Türk devletini tehdit eden emperyalistlerin Afgan kökenli bir terör dalgasına Türkiye’nin hedef yapılması, hiçbir zaman kabul edilemez. Taliban geride bırakılırken, bugün çağdaş cumhuriyete ve hukuk devletine sahip çıkılmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

8 Haziran 2024 Cumartesi

KEMALİZM VE SİYONİZM - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

  KEMALİZM VE SİYONİZM 

        Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri, son günlerde yoğun bir biçimde Siyonist İsrail’i eleştirmekte ve bir çeşit emperyalizm olan Siyonizm’in yönettiği bu Yahudi Devletinin, uluslararası hukuka aykırı bir biçimde gerçekleştirdiği saldırı ve suç oluşturan eylemlere açıkça karşı çıkmaktadır. Özellikle insan haklarına aykırı şekilde gerçekleştirilen son Gazze katliamları, tüm İslam dünyasında olduğu gibi bütün dünya ülkelerinin açık tepkilerine yol açarken, Orta Doğu bölgesinin önde gelen merkez ülkesi Türkiye’nin de böylesine bir duruma seyirci kalması düşünülemezdi. Kuşatma altına alınarak bir anlamda açık hava hapishanesine dönüştürülen Gazze insanına, uluslararası bir yardım kuruluşu aracılığı ile yiyecek ve ilaç götüren bir gemiye, daha karasularına girmeden, uluslararası açık deniz bölgesinde İsrail Devleti tarafından hukuk dışı müdahale edilmesi, bunun sonucunda dokuz Türk vatandaşının öldürülmesi, aynı eylem sırasında çeşitli ülke vatandaşlarından oluşan onlarca insanın da yaralanması hiç bir biçimde kabul edilemeyecek, haksız bir eylem olarak görülmüştür. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman bir bölge devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, böylesine insanlık dışı bir olayı görmezden gelmesi ve tepki göstermemesi söz konusu olamazdı. Başta üst düzey yöneticiler olmak üzere, Türk Devletinin ve toplumunun önde gelen yetkili temsilcileri ağız birliği yaparak, aç ve susuz insanlara yiyecek ve ilaç götüren bir gemilere yapılan saldırıyı protesto etmişlerdir. Toplumun Müslüman kesimlerinden gelen tepkilere diğer kesimlerin karşı çıkışları da eklenmiş, Türk toplumu böylesine bir haksızlığa karşı tepki göstermekte bir araya gelmişlerdir.

       Orta Doğu haritasına bakıldığı zaman Türkiye, İran ve İsrail dışındaki bütün devletlerin Arap asıllı oldukları ve bu nedenle de bölgede büyük bir Arap nüfusunun bulunduğu görülmektedir. Arapların bu büyük çoğunluğuna karşılık, bölgenin çevresinde yer alan Türkiye ve İran, Arap olmayan ülkeler olarak yüzlerce yıl varlıklarını sürdürmüştür. Yahudiler iki bin yıl sonra merkezi coğrafyaya dönerek, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri desteği ile üçüncü kez kendi devletlerini kurarlarken, merkezdeki iç kuşağın taşıdığı Arap ağırlığına karşılık, merkez dışı kenar kuşaktaki Türkiye ve İran devletlerini bir anlamda kendileri için bir destek unsuru olarak görmüşlerdir. Bu çerçevede, İsrail Devletinin kuruluşundan sonra Türkiye ve İran ile yakın ilişkilere girdiği ve Arap dünyası ortasında yeniden kurulan Yahudi devletinin geleceği için Türkiye ve İran’ı, Araplara karşı bir denge unsuru olarak kullanmağa başladıkları görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ABD bölgeye gelirken Sovyetler Birliği, İran’ın batısında kendine bağlı bir Kürt devletini Mehabad Cumhuriyeti olarak ilan etmiş, ama İngiltere ve ABD ikilisi, uluslararası Siyonist lobilerin yönlendirmeleriyle bu yeni devleti ortadan kaldırarak, Orta Doğu’da Sovyetler Birliğinin üstünlük sağlamasını önlemiştir. Bugün yaşanmakta olan olaylar açısından konuya bakıldığında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgenin yeniden düzenlenmek istendiği anlaşılmakta ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ile Fransa’nın beraberce çizdikleri harita eskimektedir. İsrail’in kuruluş döneminde Türkiye ve İran Yahudilerin Arap çoğunluğa karşı en büyük dayanağı olmuştur. Bugün İran’a savaş açarak, Türkiye’yi de karşısına almak durumunda olan İsrail Devletinin, kuruluş sürecinde en büyük destek gördüğü Türkiye ve İran’ın katkılarını hatırlamaması, dünya barışı açısından gerçekten umut kırıcı bir durum yaratmaktadır.

      Türkiye ve İran, Arap toplumlarına sahip olmamalarına rağmen büyük çoğunluğu Müslüman toplum yapılarına sahip iki komşu Orta Doğu devletidir. İran Devleti Milattan Önceki Pers İmparatorluğunun çağdaş devamı olarak varlığını sürdürürken, Türkiye Cumhuriyeti batı emperyalizminin Siyonizm ile işbirliği yaparak yıkmış olduğu Osmanlı İmparatorluğunun devamı olan Türk Devletidir. Türk Devleti imparatorluk sonrasında onurlu bir kurtuluş savaşı yapılarak kurulan üniter, ulusal ve merkezi bir devlet modeli özelliğini taşımaktadır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında, kurucu iradeyi temsil eden kurucu devlet başkanı tarafından oluşturulan bu devlet modeli, aynı zamanda Kemalist ilkeler içerikli Cumhuriyettir. Son Osmanlı meclisinde belirlenen Misakı Milli sınırları içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu özelliği, Orta Doğu ve Avrasya bölgelerinin Türk ve Müslümanların çoğunluğu açısından da örnek özellik taşımaktadır. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk ulusu adına kurulan Kemalist devlettir. Türk Devleti, Kemalist modeli ile yüz yıla yakın bir süre varlığını korumuş, İkinci Dünya Savaşı ve soğuk savaş dönemlerini atlatmış, küresel emperyalizm çağında da hem varlığını hem de kurucu irade tarafından oluşturulmuş olan devlet modelini koruyarak bugünlere gelmiştir. Siyonizm’in kontrolü altındaki küresel emperyalizmin her türlü saldırısına ve içerideki mandacı ve işbirlikçi kadroların Truva Atı olarak kullanılmasıyla, peş peşe gündeme getirilen her türlü siyasal senaryoya karşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurucu iradenin gerçekleştirmiş olduğu siyasal devlet modeli ile varlığını korumaktadır.

        Dünya tarihi içinde önemli bir yer işgal eden Yahudi tarihine göre, Yahudileşme sürecinin Milattan Önceki dönemlerde ilk İsrail Devleti Mezopotamya’da ortaya çıkarak, ilk kez Filistin bölgesinde devlet yaratmasından sonra gündeme gelmiştir. Ancak ilk İsrail Devleti, Babil Krallığının Orta Doğu bölgesini bütünüyle ele geçirmesinden sonra yıkılmıştır. Bölgenin çeşitli yörelerine dağılan Yahudilerin daha sonraki aşamada, büyük Mısır göçü sonrasında yeniden eski yerlerine dönerek, ikinci kez İsrail Devletini kurmuş oldukları tarihi bir gerçektir. Ne var ki, Milat dönüşümü sırasında Roma İmparatorluğu’nun Orta Doğu’ya gelerek bu bölgeleri ele geçirmesi ve bir büyük Akdeniz imparatorluğu kurması üzerine, İsrail Devleti Romalılar tarafından ikinci kez yıkılmış ve Yahudiler Akdeniz üzerinden dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmışlardır. İki bin yıl önce ortaya çıkan bu dağılma süreci, dünya tarihi ile beraber kıtalar arasında devam etmiştir. Daha sonra, Avrupa’da Vestfalya Barış Antlaşması sonrasında, krallıkların ulus devletler süreci ve Fransız Devrimi ile bütün Avrupa ülkelerinde ulus devletlere dönüşümü başlayınca, dünya ülkelerine yayılmış olan Yahudi toplulukları ulusçuluk akımlarının hedefi haline gelmiş ve bu aşamadan sonra da Yahudilerin kendi ulus devletlerini kurmaları süreci de başlatılmıştır. Rusya, Polonya ve Almanya gibi ülkelerde birbirini izleyen Yahudi katliamları ve pogromlar bu ihtiyacı giderek artırmış ve böylece dünyanın tam ortasında yeniden bir Yahudi devleti olarak üçüncü İsrail’i kurma hedefi uluslararası alandaki güçlü Yahudi lobilerinin desteği ve öncülüğü ile Siyonizm akımını gündeme getirmiştir. Üç yüz yıllık bir geçmişi olan Siyonizm akımı, iki bin yıllık Yahudi sorunu olan İsrail devletinin kuruluşunu ana hedef olarak seçince, on sekizinci yüzyıldan başlayarak bugünkü İsrail’in kuruluşuna doğru giden bir doğrultuda, Siyonizm bir siyasal akım olarak tarihsel olayların yönlendirilmesinde en büyük belirleyicilerden birisi olmuştur. 

         Dünya tarihi bağlamında Yahudilerin yaşadıkları olaylar ve bunların karşısında izledikleri tutumlar dikkate alındığında, ciddi bir Siyonist örgütlenme içerisinde oldukları görülmekte ve iki bin yıl sonra dünyanın birçok ülkesine dağılmış olan Yahudilerin yeniden merkezi alana gelerek, kendi devletlerini kurmaları için birçok aşamadan geçtikleri görülmektedir. Yahudiler ilk iki İsrail’i, siyasal gelişmeler sonucunda yitirdikten sonra tarihi olaylardan ders alarak Orta Doğu’ya iki bin yıl sonra dönebilmişler ve her türlü zorluğa ve büyük devletlerin karşı çıkışlarına rağmen Siyonizm’in güçlü örgütlenmesi sayesinde üçüncü kez İsrail’i yeniden kurabilmişlerdir. Bu açıdan konu ele alınırsa; üçüncü İsrail Devletinin yeniden kurulabilmesi, bütünüyle Siyonizm akımının elde ettiği bir başarıdır. Dünyanın çeşitli ülkelerinden kovulan ya da dışlanmak zorunda bırakılan Yahudileri yeniden toplayarak dünyanın merkezinde bir Yahudi devleti kurulabilmesi; Siyonizm’in elde ettiği başarılar sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bugünkü İsrail Siyonizm’in bir doğal sonucudur. Bu nedenle, İsrail ve Siyonizm birbirinden ayrılamayacak kadar bütünleşen bir yapıya sahiptir. Nasıl Kemalizm Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratıcısıysa, Siyonizm de İsrail devletinin yaratıcısıdır. Her iki akım devlet yarattığından, ortaya çıkan bu iki devletin temelinde birer siyasal ideoloji bulunmaktadır. İki ideoloji iki ayrı devlet kurarken, kendi modellerini de devletlerin kuruluşu sırasında ortaya koyarak, geleceğe yönelik bir doğrultuda devletlerin birbirlerinden çok farklı bir çizgide yapılanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle, Kemalizm ile Siyonizm birbiriyle hiçbir zaman karıştırılmamalıdır. 

İslam dünyası incelendiği zaman bazı tarikatlar ve cemaatlerin Kemalizm ile Siyonizm’i aynı kaba koymaya çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır. Orta çağ düzenini savunan bazı dinci çevreler, Orta Doğu’da laik bir devlet kuran Kemalizm ile gene bu topraklarda bir Yahudi devleti kuran Siyonizm’i aynı kefeye koyarak, Kemalizm ile Siyonizm’i bir tutmak istemektedirler. Reel politiğin gösterdiği gerçekçi koşullara bütünüyle ters düşen bu kolaycı tutum nedeniyle, Kemalist Türkiye ile Siyonist İsrail, Arap ve İslam dünyasının dışında tutulma gayreti güdülmekte, kuruluşu sırasında İsrail için bir şemsiye olarak ABD tarafından kullanılan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu düşüncesi Kemalizm de sanki Siyonizm’in bir başka türüymüş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Konuyu fazla bilmeyen okumamış kesimlerde ve daha çok cemaatlerin kontrolleri altında hareket eden dinci alt tabakalar da giderek bir Kemalizm ve Siyonizm aynılığı yaratılmak istenmektedir. İsrail’in bir dönem şemsiye olarak kullandığı Türkiye Cumhuriyeti de sanki Yahudilerin kurmuş olduğu bir ikinci devlet olarak kamuoyunda gösterilmeye çalışılmaktadır. Tarihsel olaylara ve gerçeklere bütünüyle ters düşen bu durum, Orta Çağ düzeni arayışı içinde olan cemaatlerin en çok istismar ettiği ve kullandığı konuların başında gelmektedir. Kemalizm’ Siyonistlikle suçlanarak Türk halkının gözünden düşürülmek istenmekte, geleneksel Yahudi ve Müslüman çatışması bu doğrultuda körüklenerek, Kemalizm’in laik, ulusal ve üniter devlet modeli ile Müslüman halk kitleleri karşı karşıya getirilerek, bir anlamda devlet ve millet çatışması yaratılmak amaçlanmaktadır. Böylece; Kemalizm’in başarılı bir ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti modeli yıpratılıp yıkılmaya çalışılmaktadır. Giderek artan nüfus yapısı içerisinde kendisine daha fazla taban yaratmak isteyen dinci tarikatlar, okumamış kitleler ve masum cami cemaatini bu doğrultuda aldatarak, Atatürk Cumhuriyetinin çağdaş toplum yapısını yeniden Arabistan tipi bir modele doğru sürükleme çabası içinde oldukları görülmektedir.

           Avrupa ile Asya, Hıristiyan dünyası ile İslam ülkeleri arasında tarihin bir köprüsü konumunda olan Türkiye’nin, Atatürk devrimleriyle çağdaş bir toplum yapısına kavuşturulmuş olan ulusal yapısı dış baskı ve desteklerle zorlanırken, Türkiye’de küresel emperyalizmin gündeme getirerek zorla dayattığı bir dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Küresel emperyalizmin Siyonist lobiler tarafından yönlendirilmesi nedeniyle, Orta Doğu’da İsrail merkezli bir harita çizilmek istenmektedir. Bölgenin en küçük devleti olan İsrail’in merkezinde yer aldığı ve Kudüs’ün başkent olacağı bir Büyük İsrail Projesi doğrultusunda Amerikan devletinin süper gücü yönlendirilince ve dünya ekonomisi Yahudi lobilerinin elinde bu amaç doğrultusunda seferber edilerek, gene Yahudi sermayesinin güdümü altındaki medya ve basın organları kutsal toprakların fethine doğru kullanılınca, Siyonizm merkezi bölgenin egemeni konumuna gelerek ve bu nedenle de ister istemez Kemalizm ile karşı karşıya gelmektedir. Türkiye’nin, eski Osmanlı ülkesinin hinterlandı içinde bulunması ve Yeni Osmanlıcılık adı altında Siyonizm’in bütün Osmanlı ülkelerine sahip çıkmağa çalışmasıyla gene Kemalist Türkiye modeli büyük bir tehdit altına sürüklenmektedir. Siyonist Yeni Osmanlıcılık bütünüyle Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye ederek İsrail merkezli bir yeni Orta Doğu Federasyonu kurmaya çalışması da, Kemalizm ile Siyonizm’i karşı karşıya getirmiştir. Orta Doğu’nun bütün alanlarına egemen olmak isteyen İsrail, Mezopotamya egemenliği için bir kukla devleti Irak’ın kuzeyinde kurdururken, aynı doğrultuda Suriye, Türkiye ve İran için de bölücü senaryoları devreye sokarak, bölgenin bütün büyük devletlerini ABD’nin desteği altında parçalayabilmenin yollarını aramıştır. Siyonizm dünya egemenliği hedefinde merkezi alanda küçük İsrail’i kurduktan sonra, ikinci aşamada Büyük İsrail Projesine yönelince, bütün bölge ülkeleriyle beraber, Atatürk Cumhuriyetini de hedef aldığı için doğal olarak bölge egemenliği yarışında, Kemalizm ve Siyonizm rakip konumuna gelmiştir. İsrail lobileri bu durumu sürekli olarak Türk kamuoyundan gizleyerek, İsrail’in geleceğe dönük projelerinde Türkiye’yi ABD ve Avrupa üzerinden sonuna kadar kullanmaya çalışmışlardır. Siyonizm Türkiye’deki Yahudilerden yararlanarak oluşturduğu işbirlikçi lobiler aracılığı ile Türkiye ve İsrail devletlerinin çatışan çıkarları gerçeğini, sürekli olarak Türk kamuoyundan gizlemişler ve sonuna kadar Türkiye’yi İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Bu tür politikalara alet olan Türkiye merkez sağ partileri önce çökmüş daha sonraları iktidara gelen sol partiler de aynı Siyonist ve emperyal çıkmazın içerisine sürüklenince, bunlarda çökmek zorunda kalmışlardır.

ABD emperyalizmini İsrail’in çıkarları doğrultusunda yönlendiren Siyonizm, Türkiye’nin sağ ve sol partileri ile kadrolarının çöküşünü İsrail’in çıkarları doğrultusunda gerçekleştirince, bu kez Türkiye’de demokrasiye devam edilebilmesi için İslamcı kadroların öncülüğünde İslam kimliğini öne çıkaran partiler iktidara gelmiştir. Milli görüş partisinin geniş halk kitlelerinin desteği ile iktidara gelmesinden sonra bir İsrail senaryosu çerçevesinde Siyonizm devreye girerek bu millici Müslüman partinin önünü kesmiştir. Daha sonraki aşamada ise Siyonizm’in güdümündeki küresel emperyalizmin Büyük İsrail hedefi doğrultusunda Büyük Orta Doğu ve ılımlı İslam projelerini gündeme getirdiği görülmüştür. Merkez sağ ve solun, emperyalizm ve Siyonizm’e teslimiyetçi politikalar yüzünden çökmesi üzerine, Atatürk’ün laik cumhuriyetinde İslamcı partilerin iktidar dönemi başlamıştır. Yenilikçi kanat adı altında geleneksel milli görüş çizgisinden kopanların oluşturduğu ılımlı İslam partisi, iktidarının ilk yıllarında kendisini destekleyen batılı çevrelere karşı ılımlı ve hoşgörülü davranmış ama bu tavizlerin karşılığında hiçbir şey alınamamıştır. Siyonizm, Büyük İsrail Projesi doğrultusunda Türkiye’yi dönüştürürken, İsrail’in çıkarlarını gizlemek üzere Avrupa Birliği sürecini öne sürmüş, Avrupa üzerinden gelen on uyum paketi ile Türk devleti yarı yarıya tasfiye edilmiş ama elli yıllık beklemeye rağmen bir türlü Avrupa Birliği içine alınmamıştır. Yirmi yıllık AB aday üyeliği döneminde sürekli olarak ABD ve İsrail ikilisi AB süreci görünümünde, Türkiye’yi değişime zorlamışlar ve bunun karşılığında Türkiye’nin gereksinmesi olan konularda hiçbir adım atmamışlardır. Avrupa Birliğine farklı yapısı ve özellikleri nedeniyle alınmayacağı başından belli olan Türkiye’nin AB süreciyle oyalanması, Büyük İsrail Projesinin devreye sokulması doğrultusunda değerlendirilmiştir. ABD’nin konumu ve süper gücü de gene Siyonizm’in hedefleri doğrultusunda sürekli olarak devrede tutulmuştur. Türkiye’nin sürekli olarak verdiği ödünler nedeniyle, devletin gücü zayıflamış ve Atatürk Cumhuriyeti İsrail yüzünden, merkezi bölgedeki etkisini yitirmek durumunda kalmıştır.

           Soğuk savaş sonrasında küresel emperyalizm dönemine geçildiğinde, ABD üzerinden İsrail ve Siyonizm dünya hegemonyası için uğraşmayı sürdürmüş ve bu doğrultuda merkezi coğrafyayı yeni bir yapılanmaya götürecek değişiklikler teker teker ortaya çıkarılmıştır. Küreselleşme, modern çağların ürünü olan bütün kazanımları devre dışı bırakmak üzere, postmodernizmi öne çıkarırken, ulus devletleri parçalayacak derecede birçok kültürcülüğü de zorla dünya ülkelerine empoze etmeye başlamıştır. Ayrıca küresel sermaye, giderek bütün dünya kapitalist sistemini bir Siyonist azınlığın elinde toplarken, her geçen gün yoksullaşan halk kitlelerini yeniden baskı altına alarak, toplumsal tepkileri devre dışı bırakma doğrultusunda dini ve cemaatleri araç olarak kullanmaya başlamıştır. Böylece din yeniden yoksulların umudu haline getirilmiştir. Zenginler bu dünyayı paylaşırken, yoksullara öteki dünya bırakılmış, sosyalist sistem çökertilirken yeniden sol muhalefetin yükselmesini önlemek için, dinci akımlar piyasaya sürülmüştür. Ayrıca cemaatlere çok büyük dış para yardımı sağlanarak, bunların içinden bir işbirlikçi cemaat burjuvazisinin doğması sağlanmıştır. Cemaatçi burjuvazi tarikatlar aracılığı ile yoksul kitlelerin din ile baskı altına alınmasında kullanılmıştır. Siyonizm’in güdümündeki küresel emperyalizmin bu gibi siyasal oyunlarının tamamı, Türkiye Cumhuriyeti’nde de sahneye konulmuştur. Siyono-emperyalizmin bu gibi stratejileri, Türk devletini son derece zor durumda bırakırken, Kemalizm’i de ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Kemalizm ve Siyonizm çekişmesinde, Siyonist lobiler Amerikan devletini, Avrupa Birliğini ve batı kapitalizmini Türkiye’ye karşı birlikte kullanmışlardır. Türkiye’yi yöneten hükümetler hep batı destekli olarak işbaşına geldiklerinden, bu duruma karşı çıkamamışlardır. Dış destekle iktidara gelen partiler batı emperyalizminin güdümünde batının çıkarları doğrultusunda çalışırken, Türkiye’nin ve Türk halkının ulusal çıkarlarını ihmal etmişler ve bu yüzden de Türk devletinin yarı sömürge konumuna gelmesine yol açmışlardır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesinin ana nedeni; Batı Blokunun Türkiye’ye karşı çifte standartlı davranmasıdır. Böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkmasında, bölgede İsrail’i merkez yapmak isteyen Siyonizm’in çok önemli payı bulunmaktadır.

           Küreselleşme süreci sonrasında, nelerin olamayacağı iyice anlaşılmış, nelerin olabileceği konuşulmaya başlanmıştır. Küreselleşme sürecinin iki yıl önce kesilmesi ve ekonomik bir krizin çıkması üzerine, Avrupa Birliği dağılmaya başlamış, İsrail zorlamasıyla yapılan Irak savaşı yüzünden Amerikan ekonomisi çökme noktasına gelince, ABD merkezli evrensel kapitalizm imparatorluğu projesi de durmuştur. ABD gücünü yitirince, yeni ortaya çıkan Rusya, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler, dünyayı çok kutuplu bir yapıya götürmüşler, bunun sonucunda da ABD’nin süper gücü üzerinden bir dünya krallığını Siyon Tepesinin yanında kurmayı düşünen Siyonizm’in planları çökmüştür. Kurulduğu günden bu yana bir savaş ve terör devleti olarak, bölgede barışa hiç yer vermeyen İsrail’in, bütün plan ve hedefleri ortaya çıkınca, geçmişten gelen dünya konjonktürü ile hedefine varamayacağını anlayan Siyonizm, bu kez ekonomik krizi ve terörü dünyaya yayarak kaos ortamından yararlanmak istemiş, kaostan sonra bir yeni dünya düzeni hazırlığına girişmiştir. Siyonizm ücretli elemanları aracılığı ile bütün dünyaya ekonomik kriz korkusu aşılamaya başlamış, kurtuluş için de kaos ortamının yaşanması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Hem İsrail’in merkezi coğrafyaya egemen olabilmesi, hem de Siyonist lobiler üzerinden bir Siyon imparatorluğunun Orta Doğu üzerinden kurulabilmesi için, ekonomik kriz ile terörü tamamlayacak bir savaş konjonktürü de İran üzerinden tırmandırılmaya başlanmıştır. Irak sonrasında büyük bir çöküntü içine sürüklenen ABD’nin, İran savaşından kaçınması nedeniyle, İsrail açıktan bu ülkeyi tehdit ederek bir nükleer savaş riskini ortaya atmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İsrail’in kurulmasıyla beraber bütün komşularıyla düşman konumuna gelen Türkiye, yeni dönemde Avrupa Birliği ve ABD üzerinden zorlanan batı baskıları nedeniyle İsrail ile İran arasına sıkışıp kalmıştır. Avrupa Birliğine üyelik vaatleriyle oyalanan Türkiye, Avrupa dışında kalınca, bu kez yeniden bulunduğu bölgeye bakarak kendine çeki düzen vermek zorunda kalmıştır. Sürekli olarak Avrupa üzerinden birtakım değişikliklere zorlanan Türkiye, bu durumdan ABD ve İsrail’in yararlandığını görünce, yeni bir değerlendirme yaparak daha bağımsız hareket etmeye başlamıştır. İşte bu aşamada, “dananın kuyruğu koptu” deyimini kanıtlarcasına, İsrail ile Türkiye aynı bölgede karşı karşıya gelmişlerdir.

          İki bin yıllık sorunu, üç yüz yıllık Siyonist hareket ile çözmeye çalışan Yahudi dünyası, yeni dönemde sahip olduğu tüm olanakları ve zenginliği Siyonizm’in dünya imparatorluğu için kullanmaya başlayınca, Atatürk ve Kemalizm düşman ilan edilerek, Türk Devletinin çatısı altından kurucu irade ve onun devlet sistemi kaldırılmak istenmiştir. Siyonizm’in güdümündeki neoliberaller ile ılımlı İslamcıların, İsrail’in planları doğrultusunda işbirliği yapmaları da Siyonizm’in, Kemalizm’e karşı açmış olduğu savaşın açık bir göstergesi olmuştur. Laik devlete karşı Orta Çağ din toplumunu postmodernizm adına savunanlar, ulus devlete karşı ilk çağların kabileci eyalet devletlerini de yerelleşme adı altında empoze etmekten, hiç çekinmemişlerdir. İsrail bütün Osmanlı hinterlandını ele geçiremeyince, Balkanlar, Anadolu, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgelerinde yeni bir Balkanizasyon sürecini başlatarak bölücü hedefine ulaşmak istemiştir. Irak’ı zor kullanarak eyaletlere bölmeye çalışan İsrail, aynı şeyleri Türkiye’de demokratikleşme görüntüsünde gündeme getirerek sonuç almaya çalışmış, istediği eyaletleri oluşturmada Kürt kozunu tam olarak kullanamayınca, bu kez de Kürt terörünü bir bölücü terör örgütü aracılığı ile devreye sokarak, çıkarcı bir doğrultuda kullanma çabası göstermiştir. Kürt kozu ile İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Azerbaycan gibi beş bölge ülkesini parçalamayı hedefleyen İsrail, bu doğrultuda bölücü terörü Kuzey Irak üzerinden beş ülkeye doğru yönlendirmiştir. Türkiye’nin elli yıllık bir süre içerisinde elli bin insanını yitirmesine neden olan bu bölgesel bölücü terör yıllardır siyonizm çizgisinde devam etmektedir. Büyük İsrail planı doğrultusunda kullanıldığı artık yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmıştır. Büyük İsrail için hem terörü hem de savaşı kullanmaktan çekinmeyen Siyonizm, bütün bölge devletleriyle beraber Türkiye’yi de hedef alırken, aslında Kemalizm ile ciddi bir hesaplaşmaya girmiştir.

Emperyal saldırılara karşı bölgedeki ülkelerin bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma örgütlenmesi üzerinden bölge barışını hedefleyen Kemalizm, merkezi coğrafyaya hegemonya doğrultusunda bir emperyal savaşı bölge ülkelerine dayatan Siyonizm ile karşı karşıya gelmiştir. Bölgede barış olacaksa Kemalizm, savaş olacaksa Siyonizm öne geçecektir. Devlet kuran iki akımın karşı karşıya geldiği merkezi coğrafyanın geleceği, Türkiye ve İsrail ilişkilerine bağlı bulunmaktadır. Filistin halkını faşist bir diktatörlük rejimi altında ezen, Irak halkını emperyal bir savaş ile mahveden, Türkiye’yi demokratikleşememe görünümünde dağılmaya sürükleyen Siyonizm ve onun uzantısı İsrail devletinin bugün gelinen aşamada, gene bilinen eski masalları okuyarak, nükleer tehlike gerekçesiyle İran’a saldırmaya kalkması, Kemalist Türkiye açısından kabul edilmeyecek bir durumdur. Son yarım yüz yıldır terör ve demokratikleşme programlarıyla hizaya getirmeye çalıştıkları Türkiye’den istedikleri sonuçları alamayınca, terörü azdırarak Türkiye’yi bir askeri maceraya ve savaşa doğru zorlamak Siyonizm’in yeni bir oyunu olarak görünmektedir.

        Siyon imparatorluğu doğrultusunda, Avrasya kıtasına egemen olmak isteyen İsrail ve onun destekçisi olan Siyonist lobiler, elbirliği ile İran savaşını kışkırtırken, eski oyunları yeniden kullanarak, Türkiye ile İran’ı savaştırmaya çalışmaktadırlar. ABD ve İsrail için çok pahalıya mal olacak böylesine bir savaş, üçüncü dünya savaşının başlangıcı olabilecek derecede tehlikeli bir gidiş olarak görünmektedir. ABD ve İsrail ikilisine karşı Çin, Rusya, Hindistan gibi doğu güçleriyle beraber, Almanya ve Fransa gibi devletler de İran ile olan iyi ilişkileri nedeniyle, Asya ülkelerinin s arkasında yer almaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün merkezi coğrafyanın emperyal ve Siyonist güçlere karşı korunması için İran ile ortaklık kurarak gerçekleştirmeye çalıştığı Sadabat Paktı bir bölgesel dayanışma örgütü olarak Kemalizm’in bölge planı biçiminde yeniden gündeme gelmektedir. Siyonizm bölge hegemonyası için Türkiye-İran savaşını kışkırtırken, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti de kurucusu Atatürk’ün izinden giderek İran ile yakınlaşmaya çalışmakta, savaş yerine bölgede kalıcı bir barış ortamının temellerini atmaya çaba göstermektedir. Yeni dönemde Kemalizm Siyonizm ile mücadele ederken, Türkiye Çumhuriyeti başta İran olmak üzere Irak, Suriye ve Azerbaycan gibi ülkelere örnek ve model bir devlet olmak zorundadır. Ancak bu yoldan Kemalist Türkiye komşularıyla bir dayanışma ortamı sağladıktan sonra, Siyonist İsrail’in bölgesel hegemonya için öne sürdüğü terör ve savaş oyunlarına karşı çıkabilecektir. ABD’yi, dünya ekonomisini ve Avrupa Birliğini ele geçirmiş olan Siyonist lobilere karşı eşit ağırlıkta bir güç dengesi, ancak Atatürk’ün gündeme getirdiği Sadabat Paktı benzeri bir bölgesel dayanışma örgütlenmesi ile mümkün olabilecektir. Gerçek anlamda ülkeyi kurtaracak ve Türkiye’nin B Planı olacak böylesine bir bölgesel örgütlenme, Kemalist Türkiye’nin öne çıkarak bölge ülkeleriyle dayanışma düzeni kurmasıyla mümkün olabilecektir. Siyonizm dünya egemenliği için savaş dayatırken, Kemalizm bölge ve dünya barışı için komşularla dayanışma ve bölgesel örgütlenmeyi gündeme getirmektedir. Merkezi coğrafyada üçüncü dünya savaşının önlenebilmesi, Siyonizm’in önünün kesilmesine ve Kemalist Türkiye’nin öne çıkarak bölgesel yapılanmanın merkezi gücü olmasına bağlı bulunmaktadır. Olayların gelişim sürecinde, hükümetin Siyonist İsrail’e karşı başlattığı tepki ve direnişin devlet ve milletin millici kanatları tarafından desteklenmesi hem dinler arası çatışmayı hem de kıyamet senaryoları doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşını önleyebilecektir. Siyonist emperyalizme karşı, Kemalizm’in barışçı dayanışmacılığına sahip çıkmanın zamanı çoktan gelmiştir. Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirilecek bölgesel barış girişimine komşu devletler ile birlikte doğulu güçlerin ve devletlerin destek vermesi, kendiliğinden gündeme gelecek ve böylece batı emperyalizminin Siyonizm ile işbirliği yaparak merkezi alanı ele geçirmesi önlenebilecektir. Bugün gelinen aşamada Siyonizmin insanlık için nasıl bir tehlike olduğu açıkça anlaşılmıştır. Gazze saldırıları ile başlayan siyonist saldırı ve işgal girişimleri merkezi coğrafya topraklarını bütünüyle savaş alanına dönüştürmüştür. İnsanlık için bir nükleer terör ve savaş tehlikesini de içinde barındıran Siyonizm projesi bir an önce Birleşmiş Milletler örgütünün öncülüğünde önlenmelidir. Siyonizm orta dünyayı yıkarak emperyalizme yönelirken, yirminci yüzyılın başlarında bir anti-emperyalist mücadele ile tam bağımsız bir devleti dünyanın tam ortasında kurmuş olan Kemalizm yeniden gündeme getirilerek, bir muhtemel üçüncü dünya savaşı tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi önlenmelidir. Yurtta ve dünyada barış ilkesine dayanarak kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde, dünya barışından yana olan bütün devletler bir büyük barış konseyi örgütlenmesini Birleşmiş Milletler çatısı altında örgütleyerek, uluslararası alanlarda ortaya çıkabilecek her türlü sıcak çatışma ve savaş oluşumlarının küresel düzeyde önlenmesini sağlamalıdırlar. Siyonizmin bir emperyalizm çeşidi olarak dünya ülkelerine saldırma girişimleri dünya barışına öncülük yapan anti-emperyalist Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeniden Kemalist politikalara dönerek, bölge ülkeleriyle dayanışma düzeni kurulmasına öncülük etmesi sayesinde önlenerek, merkezi coğrafya üzerinden bir dünya barış düzeni oluşturularak kalıcı bir barışa ulaşılabilecektir. Siyonizmin savaş senaryolarına karşı, Kemalizmin Sadabat Paktı ile Balkan Antlandı girişimlerinin bugün yenilenerek, Avrupa – Asya hattı çizgisinde devreye sokulması giderek zorunluluk kazanmaktadır. Atatürk’ün izinden giderek yüzüncü yılını geride bırakan Türk devleti, gelecekteki yüz yılları aşarak, Kemalist barış girişimleri sayesinde dünyanın tam ortasında diğer bölgelere örnek olabilecek düzeyde bir barış ortamı yaratılmalıdır. Türkiye yüz yıl önceki antiemperyalist savaş ve barış girişimlerine yeni dönemde öncelik vererek, bölge ülkelerine barış ortamı ve kamu düzenini acilen yeniden kurmalıdır. Siyonizmin savaşçılığına karşı Kemalizmin bölgeye barış getiren politikalarının zaman içinde yavaş yavaş devreye konulması, bugün için acil bir durum göstermektedir. Her türlü emperyalizme karşı çıkan bir ülke olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, geleceğin barış ortamı için bugünün dünyasında öncülük yapmak zorundadır. Geçmişin siyasal birikimi ile geleceğin umutları birlikte ele alınarak, orta dünya için yeni bir barış düzeni gerçekleştirilebilmelidir. İnsanlık bir daha dünya savaşlarına alet olmamalı ve tüm ülkeler ile işbirliğinin kurumlaşması aracılığı ile yurtta ve dünyada barış ortamını, bölge devletleri, Türkiye’nin önderliğinde kalıcı bir kamu düzenine dönüştürebilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

21 Şubat 2024 Çarşamba

SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA

                                                                                                                                          Rusya’nın en büyük yazarlarından birisi olan Dostoyevski, bugünlerde savaş ve barış süreçleri açısından son derece güncelleşen yeni bir konuma sahip olarak dünya kamuoyunda gündeme gelmektedir. Bir yanda yirminci yüzyılın bilimsel, kültürel ve sosyal birikimleri daha ileri bir uygarlık yaratabilmek için kullanılmaya çalışılırken, diğer yandan da insanlığın uzaya açılması aşamasının gündeme gelerek insanlığın dikkatinin hiç bilinmeyen gezegenlere doğru yönlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Tarih boyunca savaşlar ve barış girişimleri arasında sıkışıp kalmış insanlığın, bugün gene eskisi gibi tehlikeli bir dönemecin içine doğru sürüklenmeye doğru zorlandığı açıkça göze çarpmaktadır. Yaşam boyu savaşlar ve barış girişimleri arasında gidip gelen insanlık günümüzde devreye girmekte olan yepyeni koşulların yansımaları doğrultusunda farklı bir geleceğe doğru gelişmeye başlamıştır. İnsanlar yüzyıllarca bir yandan savaşlardan kurtulmaya ve çatışmaları önlemeye çalışırken, diğer yandan da dünya gezegeni üzerinde barışa giden yolu öne çıkararak, sürekli kalıcı ve geleceğe dönük kurumlaşmış yeni bir kalıcı yaşam düzeni peşinde koşmaya başlamıştır. Böylesine büyük bir mücadelenin tarih öncesi dönemlerden başlayarak bugünlere kadar gelmesi ve geleceğin dünyasında insanlık için daha gelişmiş ve güvenli bir kamu düzeni gerçekleştirmesi beklenmektedir. Yeryüzünün değişik kıtalarında yaşamlarını sürdürmekte olan insan toplumlarının sahip oldukları bilgi birikimi ve jeopolitik konumlarının gerekli kıldığı doğrultuda, birbirlerinden çok farklı  geleceğin uygarlıklarına yönelmeleri artık kaçınılmaz bir biçimde  ortaya çıkmaktadır. Gelinen yeni aşamada artık koşulların belirginleşmesiyle birlikte inkâr edilemeyecek ya da karşı durulamayacak durumlar var olan koşulların dayatması olarak insanların yol haritalarını belirleyici olmaktadır.

        Savaş çatışma ve kavga demektir, barış ise bu durumun tamamen aksi yönde tarafların bir araya gelerek antlaşmaları anlamına gelmektedir. Toplumlar ya da grupların sahip oldukları yaşam süreci içinde karşı karşıya gelmeleriyle çekişme ya da çatışmalar ön plana gelebilir ya da bunların önlenmesi doğrultusunda gösterilen çabaların sonucu olarak karşılıklı tarafların uzlaşma ya da antlaşma yapmaya doğru hareket etmeleri söz konusu olabilir. Yeni bir düzeninin ortaya çıkmasıyla birlikte eskisinden farklı bir yaşam düzeni, görüşmeler sonucunda uzlaşma sağlanan ilke ve kurallar üzerinden bir barış düzeni düzen zaman içinde oluşturularak, barış girişimlerinin getirdiği yeni koşullar üzerinden gündeme getirilebilmektedir. Birbiriyle karşıt çizgide var olan savaş ve barış oluşumlarının birisinin öne geçmesi ya da birbirlerini yok edecek bir düzeyde öne geçmeleriyle birlikte, bu iki kardeş ve düşman kavramlardan birisi öne geçerek kendi yaşam düzenini ortaya çıkarabilmektedir. İnsanlık tarihine geri dönüp bakıldığı zaman, birçok bilim ve siyaset adamlarıyla birlikte filozofların da savaşlara karşı çıkan ve bu doğrultuda görüşleriyle yeryüzü kıtalarında her yönü ile geçerli olabilecek çizgide, kalıcı barışçıl düzenler oluşturulabilmektedir. Orta çağ sonrasında beş yüz yıllık zaman dilimi içinde insanoğlu geleceğin barış düzenini yakalamaya çalışırken, aslında Orta çağın dağınık düzensizliği içinde kaybolup giden barış ortamını, yani aslında gerekli olan bir kayıp barış düzenini oluşturmaya çaba göstermiştir. Özellikle dünya barışının en büyük karşıtı olan Rusya Federasyonu’nun eskisi gibi emperyalist çizgide harekete geçmesiyle birlikte, dünya yeniden kalıcı barış oluşturma girişimlerine sahne olmuştur. Yeni dünya düzeninde büyük devletler bulundukları bölgelerin ana merkezi gücü olmaya çalışırken, komşularını tehdit ederek bölgesel yeniden yayılma arayışları içine doğru girebilmektedirler. Ruslar sınır komşularını her zaman işgal ettikleri gibi aynı zamanda bölgede var olan diğer küçük devletleri de sınırları içine katmak üzere harekete geçtiklerinde emperyalist bir yığılma gibi, bölge barışını tehdit eden saldırılara kalkışabilmektedirler. Her türlü işgal ya da yayılma aynı zamanda komşu ülkeler için bir saldırı anlamına geldiği için, bütün dünya devletleri tarih biliminin bu tür kurallarına dikkat ederek  uluslararası politikalarını uygulamaya koymak durumundadırlar.

                Her barış hareketi savaşları ortadan kaldırdığı gibi her savaş girişimi de barış düzenlerini geride bırakmaktadır. Bu iki kavram arasındaki karşıtlık, çekişme ve birbirini yok etme yarışı bir anlamda insanlık tarihinin inişli ve çıkışlı geçmişini açıkça gözler önüne sermektedir. Birbiri ardı sıra gündeme gelen savaşlar ya da barış girişimleri belirli bir düzene oturtulamadığı zaman savaşma aşamasına gelmiş olan ve çarpışmak üzere karşı karşıya çıkmış olan tarafların, son bir çabaya girişerek istemedikleri sonuç için uzlaşma ortamlarını ortadan kaldırabildiklerini tarihin birçok dönemecinde görmek mümkündür. Yeryüzü topluluklarına bakıldığı zaman çok zayıf ya da çok güçlü toplulukların birbirlerinden ayrı bir düzen içinde yaşadıkları açıklık kazanmaktadır. Savaşların ortaya çıkışı kesinlik kazandığı zaman insan toplumlarının birbirleriyle çatışma ortamına sürüklendikleri durumlar, birbiri ardı sıra gündeme gelerek siyasal gündemi belirleyebilmektedir. Bu gibi özelliklerin birbirini tetiklediği çatışmalarda büyük ve güçlü devletler ya da toplumlar şanslı bir konuma gelerek, savaşları bitirecek derecede etkili bir barış antlaşmasından kendi çıkarlarını güvence altına alacak bir çizgide sonuçlar elde etmeye çalışmaktadırlar. Uzun süren savaşların karşılıklı tarafları fazlasıyla yorgun düşürmesi gibi durumların ortaya çıktığı aşamalarda ise, yorulan tarafların ateş kesilmesi için tutum takındıkları tavırlar öne çıkabilmektedir. Nüfusu kalabalık toplumlar ile, devletleri maddi açıdan çok güçlü konumda olan ülkelerin rekabet yarışı içinde kolaylıkla öne çıkarak, savaşların kazanılması yolunda emin adımlarla yollarına devam ettikleri görülebilmektedir. Büyük imparatorlukların kurulma sürecinde ya da devletlerarası çekişmelerde en güçlü ve kalabalık ülkelerin adaylıklarını öne sürerek güçlü bir tavır ortaya koymalarıyla birlikte, var olan savaşlar hiç savaşmadan kazanılmaktadır. Her devletin kendi ülkesi içinde ve kendi sınırlarına yakın olan topraklarda genel güvenliği açısından önlemler almaya başladığı aşamada, devletler ülke savunma çizgisinden öte bir komşu alan üzerinde direniş göstererek, devletin ülkesi ve milletiyle birlikte topyekûn bir savunmaya yönelmesi gibi bir karşı çıkış ortaya koyabilmektedir. Her türlü saldırı ve tehlikeye karşı koruyucu ve önleyici önlem alması gereken devletler, ancak bu biçimdeki hareketler ile kendisini güvence altına alabilmektedir.

                Milattan önceki dönemlerden başlayarak bugüne kadar süren siyasal tarih içerisinde tüm devletler gibi Türk devletleri de hedef olmuş ve uzun süren mücadeleler verilerek bağımsızlık statülerini elde etmişlerdir. Asya-Avrupa ve Afrika gibi üç kıtanın tam ortasında yer almış olan Türkiye Cumhuriyeti, merkezi alanlarda devlet olma hakkını elde edene kadar savaşlar devam etmiş ve bu sürecin her dönemde ortaya çıkardığı devlet modelleri aracılığı ile dünyanın orta bölgelerindeki Türk devletleri belirli bir süreklilik içinde mücadeleler vererek merkezi bir otorite olma hakkını sonunda kazanmıştır. Orta Asya’dan yola çıkan Türk kavimleri at üstünde yürüyüşlerine devam ederek, Asya kıtasının her bölgesinde bir Türk devleti kurabilmiş ve belirli dönemlerde hem Avrupa’da hem de Afrika kıtasında devletler oluşturarak dünya tarihinin biçimlenmesinde öncü güçler olarak, her zaman için bir siyasal güç merkezi olma şansını elde etmişlerdir. Hun imparatorluğu döneminde Atlantik okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar üç kıtayı bütünleştiren bir büyük hegemonya alanında dünyanın en büyük siyasal gücü konumuna erişen Türk devletleri, bugün de devam etmekte ve her üç kıta üzerinde değişen dünya koşulları doğrultusunda yeni devlet yapılanmaları sayesinde Türkler varlıklarını siyasal bir bağımsızlık düzeni içinde geleceğe dönük olarak sürdürmektedirler. Dünyanın geçmişinde her dönemin devlet yapılanmaları içinde Türk boylarının ya da kavimlerinin öncü rolleri devam etmiştir. Her türlü saldırı ve tehditlerin karşısına çıkan Türkler devletleşme sürecinde etkin olurken, dünya haritası üzerinde her dönemin koşullarına uygun olarak kurulmuş olan Türk devletlerinin yeni ortaya çıkan siyasal güç merkezlerinin hedefi haline getirildikleri ve bu nedenle de Türk egemenliğini ortadan kaldırma doğrultusunda saldırı savaşları aracılığı ile sonuç elde etmeye çalışmışlardır. Tarihin her döneminde ortaya çıkan siyasal yönelişler çizgisinde  tarih açısından belirleyici oluşumlar, belirli bir sıra ve devamlılık tamamlanması  ile yaşanan olayların birbiri ardı sıra tarih içindeki yerinin kesinlik kazanmasına yardımcı olmuştur. Her dönemin tarihsel aktörü olan Türkler genel hareketlilikleri aracılığı ile dünya tarihinin önde gelen belirleyicisi olmuşlardır.

                Tarihsel sürecin devam ettiği bugünkü dönemde gene merkezi Türk egemenliği teorisinin günümüzdeki geçerliliğini, var olan Türk devletleri geçmişten gelen geleneksel çizgide devam ettirmektedir. Bu yüzden de başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bütün Türk devletleri her türlü emperyalist saldırıların hedefi konumuna gelmektedirler. Dünyanın merkezi alanı olan Orta Doğu bölgesinde son aylarda başlatılmış olan Siyonist hegemonya arayışı, Atlantik emperyalizminin çabaları ile bölgesel bir din savaşını gündeme getirecek düzeyde, bir üçüncü dünya savaşına hazırlık gibi görünmektedir. Üç bin yıl önce bugünkü Filistin toprakları üzerinde kurulmuş olan bir din devletinin günümüz koşullarında yeniden dünyanın merkezini bir dinsel yapılanmaya dönüştürecek biçimde gündeme gelen saldırı ve işgal hareketleri, bugünkü dünyayı fazlasıyla uğraştırmaktadır. Üç aylık bir savaş süreci sonrasında yüz bin kişilik insanın kaybedilmesine giden yolu açmıştır. Böylesine bir saldırı aracılığı ile Siyonist bir dünya devleti  kurma gibi yeni siyasal düzen oluşturma çabaları da açıkça merkezi coğrafya bölgesinde geçmişten gelen barış düzenini yıkarak, belirli merkezlerin hedef olarak çıkartılması için çok yoğun çaba gösterdiği küresel bir kaos düzeni yapılanmasını, dünya siyasal gündeminin bir numaralı senaryosu olarak, yeni dünya düzeninin Siyonist çizgide kurulabilmesi açısından siyasal gündemin önünü açmaya doğru bir siyasal yönelişin gündeme gelmesini sağlamıştır. Atlantik bölgesinden gelerek ve on bin kilometre öteden Türkiye’nin merkezinde yer aldığı orta dünya bölgesine girerek yapılan askeri kuşatma hareketi, her yönü ile üç kıtanın ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti ve komşularını açıkça üçüncü dünya savaşı çıkartılması ile tehdit etmektedir .Bu tür bir toplu saldırının merkezi alana yönelik ortaya çıkartılmasıyla da, Türk devletinin Akdeniz kıyılarında başlatılmış olan yoğun askeri saldırı, Türkiye ve komşularını yok ederek, harita üzerinden bu arazide var olan devletleri ve onların bugünkü nüfusu konumundaki halk kitlelerini denize doğru süpürme hedefine sahip oldukları göze çarpmaktadır. Son zamanlarda Orta Doğu’da başlatılmış olan Siyonist saldırı savaşının asıl hedefinin, Osmanlı hinterlandının merkezi ülkesi Türkiye Cumhuriyeti olduğu ve bu doğrultuda Atlantikçilerin harekete geçerek bir büyük bölge hegemonyası aradıkları açıktır.

                Üç bin yıllık tarihsel derinliklerden gelen Orta Doğu coğrafyası günümüzde Siyonizm hedefine doğru kilitlenirken, aynı zamanda böylesine büyük bir hegemonya girişiminin bir devlet gücü ile örgütlenmesi çizgisinde var olan eski devletlerin ve sınırların ortadan kaldırılması amacıyla başlatılmış olan savaş senaryoları, emperyalist devletler aracılığı ile birbiri ardı sıra devreye sokulmuştur. Bütün merkezi coğrafya devletlerinin kurulması planlanan Orta Doğu birleşik devletleri başlığı altında geniş bölgeli bir federasyon yapılanmasına doğru genel bir gidiş örgütlenmeye çalışılmaktadır. Birinci Balkan savaşı aracılığı ile Osmanlı imparatorluğu dağılırken ve yirmi civarında devlet ortaya çıkmıştır. Aradan geçen yüz yıllık zaman dilimi sonrasında ise, ikinci bir Balkan savaşı çıkartarak aynı bölücü ve dağıtıcı müdahaleler ile Balkanizasyon süreci bu kez Anadolu yarımadası üzerinden uygulamaya geçirilmeye çalışılmıştır.  Bugünkü Türkiye toprakları yedi coğrafi bölgeye ayrılarak merkezi federasyon kurulurken   Türklerin bir var oluş savaşı vererek kurmuş oldukları tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini ortadan kaldırmaya yönelen bir Sevr haritasını, merkezi coğrafya barış programı olarak Türk topluluklarına ve komşu devletlerin halklarına kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Böylesine büyük bir emperyal hedef doğrultusunda harekete geçildiği zaman bölgeye yönelik yeni bir düzen arayışı içindeki emperyalistlerin, öncelikle ikinci Balkanizasyon projesini coğrafi bölgeler üzerinden harita üzerinde konumlandırmaya çalıştıkları görülmektedir. Balkan yarımadasını paramparça eden Balkanizasyon projesinin Orta Doğu birleşik devletleri adı altında uygulanmaya çalışılması, Kuzey Irak ve Suriye bölgelerindeki sınır boyu gelişen terör girişimlerinin arkasında yer alan bir makro çökertme operasyonu ve Anadolu Balkanizasyon senaryosu olarak Sevr planını öne çıkartarak, ulaşılmak istenen ana hedefin ne olduğunu açıkça göstermektedir. Yüz yıllardır dünyaya egemen olmak üzere terör ve kaos planlarını uygulama alanına aktaran emperyalizmin, bu kez yüz yıl önce başaramadığı bölücülük planını, yeni dönemde Anadolu’yu Balkanlaştırma planı çerçevesinde uygulama alanına getirmeye çalıştığı görülmektedir.

                Bombaların ana hedefinde Türkiye’nin bulunduğu bir savaş süreci içinde harekete geçerken, Türk devleti uluslararası hukuka uygun olarak savaş saldırılarının önüne geçebilecek önlemleri bir an önce ele almalıdır. Aynı zamanda komşu devletler ile bir araya gelerek küresel ya da bölgesel kaos yaratabilecek, terör ya da benzeri toplumsal karışıklık ortaya çıkarabilecek, yeni toplumsal çekişme ya da çatışmalara izin vermeyecek bir kararlı tutum, küresel kaos ve dünya savaşları girişimlerine karşı çıkılacak bölgesel ya da küresel düzeyde etkin olabilecek girişimler aracılığı ile de sonuç alınmaya çalışılması, zorunlu önlemler olarak devreye girmektedir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen iki büyük dünya savaşı tarihin penceresinden yirmi birinci yüzyılın yönelimlerine kaynaklık yaparken insanlığın geleceği açısından bir üçüncü dünya savaşı ile karşı karşıya gelinmektedir. Böylesine bir süreçte eğer üçüncü büyük savaşın önlenmesi gerçekleştirilemez ise, o zaman bütün dünya ve insanlık olgularının tehlikelere sürükleneceği bir kıyamet senaryosuna ya da Armegeddon isimli kutsal kitaplar macerasına, savaş girişimleri üzerinden sürüklenmek kaçınılmaz bir biçimde öne çıkacaktır. Bugünün koşullarında Anglo-sakson kökenli ülkelerin oluşturulması için desteklenen hukuk dışı bir siyasal yapılanma olarak var olan Siyonist devlet, bugün kendisini kurmuş olan Anglo-sakson yapılanmanın yönetim alanı dışına sürüklenerek, İngilizlerin çok yönlü siyasete yönelmeleri sonrasında sürekli olarak İngilizlerin iki yüzlü siyasetleriyle çatışmıştır. Dünyanın en acımasız emperyalist devleti olan İngiltere, yeni dönemde Siyonizme karşı sürekli olarak iki yüzlü bir diploması sürdürmeye çaba göstermiş ama Siyonist lobilerin Amerikan devletini kuşatması sonrasında eskisi gibi siyasal lobicilik çalışmalarından sonuç alınamaması gibi bir olumsuz durumun içine sürüklenilince, o zaman İsrail ve İngiltere çekişmeleri hızla tırmanarak bütün dünyayı yeni bir büyük savaş sürecine doğru yönlendirmiştir. Yirminci yüzyıldan bu yana kurulmuş olan Anglo-sakson düzenini kabul etmeyen Siyonizm rüzgarları, bütün dünya ülkeleriyle ile birlikte Türk devletinin de içine sürüklendiği Armageddon sürecini üçüncü dünya savaşına doğru yönlendirerek sürüklemiştir.

                Türkiye bugün çok ciddi bir biçimde üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenen ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti günümüz koşullarında dünya ülkeleriyle iyi ilişkilerini yürütebildiği zaman, dünya barışına yardımcı olarak katkı sağlamaktadır. Normal koşullarda bütün dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler içine girmek yeryüzünün barış içinde bir düzenin içine girmesini sağlar Ülkeler arasındaki ekonomi, ticaret ve kültür ağırlıklı olarak geliştirilen sosyal ilişkiler doğrultusunda devletler arası  yakınlaşma, ortak çalışma programları ile birlikte her türlü küresel sorunların çözüme kavuşturulması çizgisinde dünya haritalarında yer alan bütün devletlerin karşılıklı ilişkilere girmesi, dünya barışının tesisi ve sürdürülmesi açılarından yararlı sonuçlar yaratmaktadır. Her devlet bu tür ilişkileri  ve gerekli olan çalışmaları artırarak güçlendirmek üzere gerekli olan önlemleri karara bağlarken ve dünya barışına destek sağlarken, bu tür ilişkilerden uzak kalan ve dış dünyaya karşı daha mesafeli duran ülkelerin ise yakın ilişkileri yeterince geliştiremedikleri görülmekte ve bu gibi devletlerin negatif çizgide sürdürülen dış politikaları zaman zaman komşu ülkeler arasında  sorun çıkartarak silahlı çatışma ve çekişme girişimlerini gündeme getirirken, aynı zamanda bu gibi ihtilaflı durumlar  ülkeleri karşı karşıya getirirken, çatışmalar üzerinden savaşlara giden yolları da tahrik ederek, tarihte çok örneği görülen büyük savaşları gündeme getiren savaş yollarının öne çıkarılarak savaşlardan çekinen ya da kaçınmaya çalışan ülkelerin dış baskılarla savaş süreçlerine doğru yönlendirildiğini görmek mümkündür. Dünya devletleri haritalarına bakıldığı zaman devletlerin hiçbir biçimde eşit ya da birbirine benzerlik durumlarının olmadığı açıkça göze çarpmaktadır, Barış koşullarında ülkeler, uluslararası ilişkileri toplum ve devletlerin yararına  düzenlemeye çalışırken barış içindeki dayanışma, yanlış çizgilerde hatalar yapan devletlerin de dikkatlerinin çekilerek, iyi ilişkiler içerisinde kalıcı barış ortamına onların da barış ortamına kazanılmaları gibi dikkat edilmesi gereken meseleleri de barış ortamı içinde  çözüme yönlendirmek  üzere, devletler ve milletler çeşitli yaklaşımların alternatif dış politikalar olarak  siyasal gündeme taşınması gibi sorumlulukları da devletler ve toplumlar dikkate alarak uluslararası ilişkileri bir bütünlük içinde yönlendirmelidirler.

                Bugünün dünyasında Türkiye Cumhuriyeti hem bir barış ortamının hem de bir savaş sürecinin tam ortasında yer alan bir yeni jeopolitik konum ile karşı karşıya gelmiştir. Türkiye’nin üzerinde kurulu bulunduğu eski Osmanlı toprakları üç kıtanın ortasında yer alan bir merkezi konumu ile öne çıkarken, insanlığın kıtaların üzerinde dünya coğrafyasına yayılmasıyla başlayan göçler, yerleşim hareketleri ve savaşlar dünya tarihinin belirlenmesinde önde gelen olaylar olmuştur. Bu tür olayları fazlasıyla yaşayan İngiltere, Türkiye topraklarını felaketler coğrafyası olarak ilan ederken, Avrupa kıtasının ikinci büyük emperyalist gücü olan Fransa’da benzeri biçimde Türkiye’nin topraklarına karanlıklar coğrafyası adını vermişlerdir. Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeniyle dile getirilen bu durum, tarihin ilk dönemlerinden bu yana gündemde yer alan bir bilimsel tespit ile açıklanabilecektir. Küreselleşme döneminin sona ermesi ile başlayan yeni dönemde ortaya çıkan neo-emperyalizm, harita üzerinde var olan büyük devletlerin uluslararası alandaki ağırlıklarını tanıyarak hareket ettiği aşamada ,artık eskisi gibi iki ya da tek kutuplu bir dünya değil ama çok kutuplu dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte büyük devletlere tanınan kutup olma hakkının devreye girerek desteklenmesiyle ve bu durumun ortaya çıkmasıyla birlikte çok kutuplu dünyanın oluşumu sürecinde, bütün dünya devletleriyle Türkiye’de devlet olarak böylesine bir rekabet düzeni içindeki yeni yerini almak ve gereğini yapmak durumundadır. Uluslararasındaki son durum çok kutupluluk çizgisinde gelişmeler gösterirken ve yer küre üzerinde yeni politikaların hazırlanması gerekirken, bu alanlarda yeterli hazırlıkların yapılmadığı dile getirilmiştir. Dünya ülkeleri bu durumlarda üzerlerine düşen sorumluluklar çerçevesinde hareket ederek ve yeni dünya düzeninin kesin bir kamu düzenine dönüşebilmesi için gerekli olan alt yapının gündeme getirilerek bir an önce tamamlanması gibi bir cevabının da bulunmasının gerekli olduğunun ve anlaşılmasının da araştırmalar açısından ağırlıklı bir görüntü vermesi ile birlikte dünya devletleri arasındaki zor durumların dikkate alınarak hareket edilmesi gerektiği, devletler ya da gezegenler arasındaki gidiş geliş ya da insani görüşmelerin daha önceden bilimsel tespitler aracılığı elde edilerek yapılacak  çalışmaların düzenlenmesi gerekmektedir.

                Giderek ısınan bir siyasal konjonktür içinde Orta Doğu’da öne çıkmış olan silahlı çatışmalar ve savaş girişimleri deneyleri ele alındığı zaman, üç aydır devam etmekte olan savaş sırasında içinde bulunduğumuz bölgenin gerçekleri çizgisinde hareket edilmesi gerekmektedir. İnsanlık bir dönemden yeni döneme doğru geçiş yaşarken, insanlar yeryüzünde her açıdan ele alınan konumlarıyla katkı sağlamaktadırlar. Egemen güçler yeni bir dünya hegemonyası elde edebilmek için savaşları zaruri görerek bunlar üzerinden eski düzenlerin yıkıldıklarını ve bu gibi oluşumlar açısından savaşların eski düzenleri yıkarak yarar sağladıkları resmi görüşler içinde anlatılmaktadır. Dünya kıtaları üzerinde yerel, ya da kısmi alanlarda oldukları gibi insanlar her türlü saldırı ya da savunma girişimlerine de hazır olmak zorunda bırakılmaktadırlar. Terör örgütleri kamu düzenlerini bozarken var olan ülkelerin iç düzenleri ortadan kaldırılma gibi bir aşamaya doğru yönlendirilebilmektedirler. İç ve dış düzenler arasında uyum sarsılırsa, o zaman savaşlara giden yollar yeniden açılabileceği için böylesine düzen bozucu gelişmelere karşı dikkatli önlemler alınarak bozulmuş olan eski düzenlerin yerine yeni düzenlerin getirilmesi, kamu yararı açısından önem taşımaktadır. Büyük, küçük ve orta boy devletler arasındaki gelişmeler ya da ilişkiler dikkatli bir biçimde izlenerek bunları yeniden daha düzenli bir aşamaya getirilmeleri, istikrarlı ülkelerde olumlu sonuç verebilir ya da yeni bir düzenin kurulabilmesi açılarından yarar sağlayabilirler. Bugünkü dünyada, bütün bombaların gönderildiği hedefler arasında silah atışlı merkezler kullanıldığı için, bombaların ana hedeflerinde Türkiye devleti ve milleti ülkesiyle birlikte kesinlikle vardır. Büyük devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde bölücü senaryolar denemeye kalktığı aşamada yeni savaşlar gündeme geldiği için, bir devletin ya da uluslararası örgütlerin çatıları altında örgütlü bir durum yaratılarak bunlara karşı direnilebilir ya da bu tür bir saldırıya karşı da bir başka silahlı savunma yapılanmasına geçilebilir. Türkiye bugünün koşulları altında savaş ve barış ortamları arasında gidip gelen bir merkezi ülkedir. Savaş ihtimalinin ortadan kalkabilmesi için güçlü bir barış senaryosunun kalıcı bir biçimde, Türk  ve dünya kamuoyuna  empoze edilmesi gerekmektedir. 

                                                                                       Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN