Afganistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afganistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2024 Cumartesi

TÜRKİYE VE AFGANİSTAN - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE VE AFGANİSTAN

      Türkiye Cumhuriyeti ve Afganistan devleti iki ayrı Türk devleti olarak dünya haritasının ortalarında yer almakta ve birisi Orta Doğu’nun merkezi coğrafyasında, diğeri de Orta Asya bölgesinin ortalarında varlığını sürdürerek, tarihsel süreç içerisinde yollarına devam etmektedirler. Yirminci yüzyıla girerken yeryüzü haritalarının merkezinde yer alan bu iki devlet var olan yirmi bağımsız devlet arasında yerlerini alarak, geleceğe dönük bir yirmi birinci yüzyıl sıçraması içine girerek ve çağ değişimi dönemecini başarıyla dönerek geleceğin dünyasında da var olabilmenin mücadelesini kazanıyorlardı. Bugün gelinen noktada yeryüzü devletlerinin sayısı yirmilerden iki yüzlere doğru tırmanırken Anadolu ve Afgan Türkleri var olabilme gücünü pekiştiriyorlardı. Soğuk savaşın en zor günlerinde varlıklarını koruyabilen bu iki Türk devletinin her şeyin alt üst olduğu bugünlerde karşı karşıya gelmesi ve her iki devleti birbirine karşı kullanmaya çalışan çeşitli emperyalist komplo ve senaryolarda isimlerinin ön plana çıkartılması her açıdan Türk dünyası açısından son derece tehlikeli ve riskli oluşumların önünü açmaktadır. İslam coğrafyasının tam ortalarında bir Yahudi devleti  kurmak için çizilen yeni senaryolarda İslam dünyasının tam ortasında farklı bir ideolojik  büyük devleti Türk dünyası üzerinden gerçekleştirirken, Türk dünyası içinde yer alan bütün Türk devletleri etrafa saçılmış ve dünya tam ortasından ikiye bölünürken ve Türkiye demokratik batı bloku içinde yer alırken, Afganistan devleti ise Müslümanların tam tepesinde onların siyasal büyüklüğünü dengeleyecek bir biçimde örgütlenen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin etki alanı içine düşerek diğer Türk devletleri gibi batı blokuna karşı oluşturulan soğuk savaş dengelerinin etki alanına doğru sürükleniyordu.

Hristiyan ve Musevi güç merkezleri dünya hegemonyası için çalışırlarken Müslümanlar arada kalıyor ve İslam ülkeleri de bu tür gelişmelerin etki alanları içinde geleceğe dönük bir biçimde kendilerine yeni yerler arıyorlardı. Yirminci yüzyılın başlarında var olan harita üzerinde kendilerine yeni yerler bulmaya çalışan Türk devletleri, Sosyalist ideoloji çatısı altında yirmi beş  devletten oluşan bir kuzey doğu federasyonunun içinde baskı ile yer bulmaya çabalarken, Asya’da batı emperyalizminin  Hristiyan ülkelerde sosyalizmini, Müslüman ülkelerdeki İslam hegemonyasını ortadan kaldırmak üzere devreye soktukları görülüyordu. İslam dünyası içinde Müslüman olmayan bir Yahudi devleti kurmanın son derece zor bir iş olduğunu on beşinci yüzyıl sonrası gündeme gelen siyasal gelişmeler ortaya çıkarırken, Avrupa üzerinden gelişen sosyalist hareketlerin SSCB başlıklı bir büyük federasyon ile yönlendirilirken, Türkiye ve Afganistan’ın iki ayrı Türk devleti olarak, böylesine büyük oluşumların yarattığı yeni sınırların tam ortasında kaldıkları görülmüştür. İran ve Azerbaycan üzerinden Orta Asya ve Orta Doğu doğu bölgesinin merkezinde yer aldığı Türk dünyası, üç büyük kıta üzerindeki siyasal gelişmeler ve yeni devlet oluşumları ile yeni yapılanma oluşumlarına doğru gelişmeler gösterdiği aşamalarda zaman zaman sınırların değiştiği ya da Türk devletleri arasında eskisinden çok daha farklı yeni yapılanmalar görülmektedir. Asya kıtasının doğusundan başlayan uygarlıklar içinde yer alan ve giderek üç kıta üzerinde yaygınlık kazanan Türklerin yaşadıkları devletler birbirini izleyerek tarih sahnesine çıkarken, yeryüzü coğrafyası bazı noktalarda alt üst olarak eskisinden çok farklı yönelimlere doğru yol almıştır. Orta ve Kuzey Asya bölgelerinde tarih sahnesine çıkan Türkler at sırtında yayılarak gelişen bir uygarlık modeli sayesinde üç büyük kıtanın hemen hemen her bölgesinde hükümran olabilmişlerdir. Orta ve Kuzey Asya topraklarının üzerinde tarih boyunca büyük devletler kuran Türkler, İran, Azerbaycan ve Kafkasya üzerinden geliştirdikleri geçiş koridoru üzerinden dünyanın merkezi olarak görülen Anadolu yarımadasına gelerek, bu merkezi bölgede yerleşik bir devlet düzenini kurabilmişlerdir. Türklerin Anadolu’ya geliş yolu bugün Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinin bir araya gelme köprüsü olarak yeniden öne çıkmaktadır.

Türkiye ve Afganistan her zaman düzenli bir birlik içinde olamazken, uluslararası siyasal ve ekonomik konjonktürlerin bu iki ülkeyi bir araya getirdiği ya da kıtalar arasında geliştirilen geçiş yollarının üzerinde bir araya gelerek, farklı birlik ya da siyasal oluşumların öncüsü olabildikleri anlaşılmaktadır. Yeniden doğu batı ekseninde gündeme getirilen Zengezur geçiş yolunun, hem Afgan halkının merkezi alana doğru harekete geçmesini hem de merkezi alanda yaşamakta olan Türklerin ise tarihsel anlamda ortaya çıkış merkezleriyle yeniden bir araya gelerek dünyanın tam ortasında yer alan hegemonya alanlarında, eski dönemlerde olduğu gibi geniş alanlarda büyük devletler kurma gibi büyük misyonlara yeniden kalkıştıkları ortaya çıkmaktadır. Asya-Avrupa – Afrika ekseninde gündeme gelen büyük devlet yapılanmalarında  görüldüğü gibi daha önceki dönemlerde kıtaların birleştiği bölgelerde yerleşen ya da sahip oldukları egemenlik gücü ile bu bölgeleri kendi merkezlerine bağlayan Türk devletleri, bazen sınırdaş bazen da ortak bir sınıra sahip olmayan siyasal yapılanmalar içinde yer alırlarken, birbirlerinin izledikleri yol ve politikaları izleyerek yeni oluşumlara açık olmak ve bu doğrultularda ortaya çıkan yeni yapısal kurgulara da yakın olmak ve böylece Türk devletleri arasında çekişme ya da çatışmalara gidebilecek yeni yaklaşımları geliştirerek, yeni dönemin koşullarına uyum sağlamak zorunda olmuşlardır. Bunalım ve geçiş dönemlerinin olumsuz koşulları üzerinde Türk devletleri uzak kalsalar ya da karşı karşıya gelseler bile Türk kökenli birliktelik geliştirilerek aynı ulus kökeninden gelen bir hoşgörü ve dayanışma tutumları ile var olan anlaşmazlıklar çözüm noktasına doğru geliştirilebilir. Bu gibi gelişmelerin birçok örneği gündeme geldiği gibi tersliklerin giderek arttığı ve bu çizgide olumsuz koşulların tırmanma gösterdiği en olumsuz koşullarda bile Türklük dayanışması üzerinden barışçıl adımların atılması gerçekleştirilebilmiştir. Üç kıtaya dağılarak ayrı devletler kurmuş olan Türk asıllı devletlerin zor koşullar, önlerine çıkan engelleri ya da var olan devlet yapılarının üzerlerine gelen her türlü olumsuzlukları devre dışı bırakacak derecede, güç ve dayanışma gösterebilmesi için her zaman için hazırlıklı olmak zorunluluğu vardır. Türkiye ile Afganistan devletlerinin değişen konjonktürde yeniden Asya ve Avrupa arasında gündeme gelen Zengezur koridoru üzerinden yakınlaşma ve dayanışma hareketlerinin, devletlerarası ilişkiler düzenine göre düzenlenmesi gerekmektedir.  Bu gibi gereksinmeler karşılandıktan sonra Türk devletleri diğer büyük devletlere karşı kendi aralarında birlik sağlayarak, antiemperyalist bir siyasal çizgiyi disiplinli olarak ortaya koyabilirler.

Bugün gelinen yeni dönemde, Sovyetler Birliği sonrası dönemin koşullarında daha çok Orta Asya Türk devletlerini bir araya getirecek bir düzeyde, Türk Devletleri Teşkilatı adıyla yeni bir bölgesel yapılanma gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda adım atılınca, Orta Asya bölgesi dışında kalan Türklerin böylesine bir yeni birlik çatısı altında bir araya bütünüyle bir araya getirilmeleri mümkün olamayınca, Afganistan gibi nüfusunun büyük çoğunluğu Türk kökenli topluluklardan meydana gelen diğer devletlerin böylesine olumlu bir atılımın içinde yer almaları Orta ve Kuzey Asya bölgelerinde geride kalmıştır. İran gibi nüfusunun dörtte üçü Türk asıllı olan bir büyük devletin Kafkasya ve Orta Asya sınırları boyunca uzanıp giden sınırları dikkate alınmamıştır. Türkiye ile Afganistan devletlerinin yer aldığı merkezi Türk dünyası yanında yer alan İran gibi bir büyük devletin Türkiye ile birlikte içinde yer alabileceği bir Türk Devletleri Teşkilatı yeni dönemde daha geniş katılımlar aracılığı ile yeniden kurulması, şimdiye kadar atılan yanlış adımların düzeltilmesiyle mümkün olabilecektir. Kore, Japonya, Pakistan ve Asya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan Türk asıllı toplulukların da Türk asıllı halkları dolayısıyla böylesine bir teşkilatın içinde yer almaları, gelecekte Asya kıtası üzerinden doğu uygarlığının merkezi patronluğunu yapabilecek bir Türk Devletleri Teşkilatı acilen oluşturularak, Rusların Hintlilerin ve de Çinlilerin bütün nüfuslarıyla bir büyük imparatorluk coğrafyası  birlikteliği çatısı altında Türklerin de tıpkı Rusların, Hintlilerin ve Çinlilerin yaşadıkları gibi, Türklerin de kendi millet imparatorluklarını kurarak böylesine bir büyüklük içinde Asya kıtasının süper büyük devletlerine karşı ortaya çıkarak, Türk Devletleri Teşkilatının büyük millet imparatorluğu olarak yeni bir denge unsuru olarak devreye girmeleri doğu hegemonyasını önleyecektir.

Yeni bir dünya düzeni amacıyla yer kürenin birçok bölgesinde sıcak çekişme ve çatışmalara sahne olan yeryüzü coğrafyasında kendini bilen ve yüzyıllardır insanlık tarihi boyunca birçok siyasal olay ya da gelişmelere tanık olan büyük devletler, bugün artık kendi büyüklükleriyle ulaştıkları millet imparatorlukları yapılanması içinde yollarına devam etmektedirler. Yeni dönemin siyasal oluşumları içinde Türkler, Araplar, Şiiler, Zenciler ve Latinlerin çeşitli devletlerin çatısı altında dağınık bir biçimde dağılarak yaşamakta olan insan topluluklarını, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Afrika’nın Zencilerinin bir araya gelerek Nijerya gibi yeni dünya dengelerini, bugünün siyasal ve ekonomik koşullarına uygun bir biçimde sistemleştirilmesi sağlanabilmelidir. Yeryüzü kıtaları üzerinde küçük devletlerin büyüme mücadelesi verilirken ayrı devletlerin çatısı altında dağınıklık içinde yaşam kavgası veren Türklerin, Arapların, Şiilerin, Zencilerin ve Latinlerin Rusya, Çin ve Hindistan ‘da var olan büyük devletlerin konumlarını dengeleyerek, bugünkü dünya düzeninin barış içinde devam etmesi sağlanabilmelidir. Bugünkü dünya düzeni içinde var olan Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün çatısı altında bir araya gelen beş büyük devlet büyüklük açısından çeşitli sorunlara sahip olması ve İngiltere ve Fransa’nın sahip oldukları ancak sömürge toprakları sayesinde Rusya, Çin ve ABD gibi büyüklüğe sahip olabilmektedir. Küreselleşme sonrası yeni dönemde çok kutuplu bir yeni dünya düzenine girerken, batılı emperyalistler büyük devletleri parçalamaya çalışmaktadır. Var olan ulusal ve üniter devlet yapılarını parçalayarak, eskiden bu yana batılı emperyalistler açıkça yeni büyük devletler ile sahip oldukları egemenlik düzenini paylaşmak istememektedirler. Yeni büyük devletlerin de Birleşmiş Milletler deki Güvenlik Konseyi üyesi olması istenmekte ve bu konseyin üye sayısı yeni büyük devletlerin katılımı ile birlikte 10 ya da 15 olması istenmektedir. Böylece beşten büyük olan dünyanın yeni dönemde 10 ya da 15 büyük devletten gene büyük olması istenerek, tek kutuplu dünyanın çöküşü sonrasında çok kutuplu yeni bir model ile yeni küresel düzen arayışı karşılanmaya çalışılmaktadır. Türkler, Araplar, Çinliler, Latinler ve Zenciler gibi dağınık yaşayan halk kitlelerinin Çin, Rusya ve Hindistan gibi kendi büyük devletlerinde insan gibi yaşama hakları vardır.

Yeryüzü haritasında yer alan bütün devletlerin birer jeopolitik konumları bulunmaktadır. Dünya gezegeni uzayda yoluna devam ederken değişen koşulların getirdiği yeni jeopolitik koşullar ortaya çıkarak, gezegenin ana karasında ülkelerin ya da devletlerin jeopolitik konumlarını etkileyerek eskisinden çok farklı yeni durumların ortaya çıkmasının yolları açılmaktadır. Yüz binlerce ya da milyonlarca yıl önce gerçekleşen doğa olayları ile dünyanın oluşum ve değişim süreçleri başlarken, en sonunda küresel yapılanma bugünkü aşamasına gelmiştir. Uzay ve yer küre bağlantısındaki gelişmeler çeşitli zaman dilimleri içinde dünyanın da değişimine yol açmakta ve böylesine gelişen bir dönüşümler çerçevesinde eskisinden çok farklı yönlere doğru değişen dünya düzeni içinde her şeyin konumu değişmekte, hatta daha da ileri giderek her şeylerin toplandığı ve de bir bütünlük arz ettiği devletlerin merkezileştiği durumlarda da toptan bir jeopolitik konum değişikleri yaşanabilmektedir. Binlerce yıl geriden gelen doğa olayları yeryüzünde jeopolitik dengeleri ve yapıları bozarak yenisinin önünü açarken, bütün doğa olayları bir bilimsel bakış içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Asya kıtasının tam ortalarında yer alan Afganistan ülkesi İngiliz emperyalizmi ile Rus emperyalizminin kesişme noktalarında ortaya bir harita çıkarmıştır. Afganistan‘daki  Sovyet işgali ile son değişim dönemine giren jeopolitik yapılanma batı devletlerinin yeniden devreye girerek yıkılmış olan bu ülkeyi inşa etmesiyle birlikte küresel bir üstünlük yarışı başlamıştır. Devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeleriyle birlikte değişen koşullar, daha sonraki aşamada yeni bir jeopolitik konumun devreye girmeye başlamasıyla harita üzerindeki bütün devletleri ve kamu düzenlerini yeniden yeni koşullara göre yapılandırılmasını sağlamaktadır. Dünya haritasının kesişme noktasında olan Afganistan devleti tarihin her döneminde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve bu sayede geçmişten gelen büyük bir kültürel birikimin ülkesi olmuştur. Birbirinden çok farklı devletler dünya uygarlığı ortamında ortaya çıkmışlardır.

Afganistan coğrafi konumu ile emperyal devletlerin hegemonya girişimleri için elverişli bir konumdadır. Bu devletin bulunduğu bölgedeki güç boşluğu doldurulmayı beklemekte ve aynı yüzyıl içinde hem Rus hem de Amerikan emperyalizmleri bu ülkeyi resmen işgal ederek, bütün kıtalar üzerinde mutlak bir iktidar arayışı içinde olmuşlardır. Afganistan yer olarak merkez alan ile kenar kuşak arasında yer alan bir ülkedir. Dünya egemenliği için merkez hegemonyasının yanı sıra kenar kuşak bölgelerinin de ele geçirilmesi gerekmektedir. Dünya imparatorluğu kurmuş olan İngiltere Afganistan devletini Asya ve Afrika’nın gözetleme kulesi olarak ele aldı. Afgan devleti güneye ya da kuzeye saldırırken, bu tür hareketlere karşı set çekmenin merkezi olmuştur. Yeni bir dünya düzeni kurmak için oluşturulan yeni büyük oyun isimli plan ve projeler Afganistan’ı en önde gelen merkezi yerlerden birisi haline getirmiştir. Büyük Rusya ideolojik imparatorluğun çöküşü ile birlikte ortadan kalkarken, Rusya’nın yerini almak üzere gelen Amerikan emperyalizmi daha olumsuz koşullarda çalışmak zorunda kalmıştır. ABD’li bilim adamları Avrasya bölgesinin hegemonik anlamda ele geçirilmesi gerektiğini açıkça dile getirmişlerdir. Doğu bölgesinin dev ülkeleriyle Hazar bölgesinin enerji kaynaklarının bir araya getirilmesine, batılı emperyalistler karşı çıkmışlardır. Bu çizgide batılı ülkeler Afganistan’ı kendi yanlarına çekerek, Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarının batı blokunun elinde toplanmasını sağlamışlardır. Rusya yeni büyük oyunda öne geçmeye çalışırken batılı büyük devletler Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarının doğu ülkelerinin eline geçmesine izin vermemişlerdir. Doğu ile Batı bölgeleri arasındaki Hazar’a egemen olma yarışında Afganistan kilit ülke konumuna gelerek uluslararası alanda küresel dengelerin barış sağlamasına ve enerji savaşları açılmasını da önleyebilmiştir. Afganistan bu gibi gelişmeler sonucunda dünya siyasetinde daha çok önem kazanarak dünya barışının korunmasında fazlasıyla etkin olmuştur. Rusya’nın kendi arka bahçesi olarak tanımladığı Hazar bölgesinin bir çekişme konusu olmasına izin verilmemiştir.

Afganistan büyük Türk imparatorlukları sonrasında İngiliz İmparatorluğu ve de Rusya devletinin Asya kıtasının güney kısmında bir karşı karşıya gelme noktasında ortaya çıkmış olan bir devlettir. Orta Asya Türk egemenliği dönemi devam ederken Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının uzantıları merkez Asya topraklarına kadar uzandığı aşamada orta Asya bölgesine giriş ve çıkışlar için Afganistan ülkesinden yararlanılmıştır. Özellikle Asya topraklarında ortaya çıkan ya da kurulan Türk devletlerinin yayılması sayesinde Afganistan oluşumu Asya’nın merkezi toprakları üzerinde meydana gelmiştir. Milattan sonraki üçüncü yüzyılda oluşturulan Afgan devleti yapılanmasının Sasanilerin topraklarından koparak ayrı bir devleti gündeme getiren Türk boyları, Asya’nın güneyine doğru uzanan yeni bir devlet için hazırlıklarının tamamlamalarıyla, Babür İmparatorluğundan Afgan imparatorluğuna doğru uzun süren bir geçiş aşaması yaşanmıştır. Asya kıtasının kuzey toprakları üzerinde kurulan Rusya devleti ile Hint okyanusunu gemileriyle geçen Büyük Britanya imparatorluğunun donanması Hindistan yarımadası civarında karşılaşınca, iki imparatorluk arasında kalan merkezi yerde Afganistan devleti kurulmuştur. Sasanilerin bu bölgede yaşayan insanlara Afgan adını vermesi üzerine devletin adında Afganistan kavramı kullanılmıştır. Büyük Asya kıtasının orta ülkesinde Türk kökenli kavimlerin yeni bir Türk devleti kurmalarına kadar uzanan bir yol üzerinde yirminci yüzyılın bağımsız devleti olarak Afganistan krallığı kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda ise Rus imparatorluğu ile Britanya imparatorluğu arasındaki çekişmeler ve savaşlar birbirini izlemeye başlayınca Afganistan ülkesi zaman zaman savaş alanı haline dönüşmüştür. İran ile üç yüz yıllık sınır komşuluğu bulunmasına rağmen Osmanlı devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti ile hiç bir sınır komşuluğu bulunmayan Afganistan, Asya kıtasını paylaşmak isteyen büyük devletler ile ya savaşarak çarpışmış ya da bunların sürdürdüğü çatışma çekişmelerin ortasında kalarak zaman içinde bir çok kayıplara hedef olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Asya toprakları üzerinde kurulurken İran ve Afgan şahları Anadolu yarımadasına gelerek ve sömürgeci batı blokunun saldırgan atakları ile karşı karşıya kalarak bazı savaşlarda yenilgiye uğramıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya düzeni yeniden kurulurken İngiltere ve Amerikan emperyalizmleri ortaklaşa sömürgecilik hedefinde bir araya gelerek, batıdan doğuya doğru yeni sömürgecilik akımını başlatmışlardır. ABD NATO örgütlenmesi ile doğu bölgelerine doğru yayılırken geçmişten gelen İngiliz imparatorluğunun plan ve programlarına uygun davranarak, Türkiye ile birlikte Afganistan’ı da sömürgeleştirebilmenin yol ve yöntemlerini araştırmıştır. Asya kıtası çevresinde bu tür kullanım için elverişli topraklar ve bölgeler bulunduğu için, batılı emperyalistler daha kolay yayılma politikaları geliştirebilmişlerdir. Türk ve Afgan dayanışması on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkarılarak kullanıldığı için savaş sonrası dönemde küresel alanların yeniden tesis edilmesinde, Afgan halkı ve devletinin olumlu destek ve katkılarda bulunabilmişlerdir. Bir yeşil kuşak oluşturarak eski sosyalist sistemi başarıyla yıkan batı emperyalizmi geleneksel sömürgeciliğini sürdürerek yoluna devam etmek istediği aşamada Asya ülkeleri ile doğu devletlerinin sert tepkileri ile karşı karşıya gelerek zaman içinde bir ulusal ve ülkesel dayanışma içerisine girebilmişlerdir. Sovyetler Birliğinin Rusya adına yaptığı saldırı hareketi Afganistan’ı bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürürken ülke tam anlamıyla bir çöküntü sürecine doğru kaydırılmıştır. SSCB’nin Afgan işgali sonrasında dağılma aşamasına gelmesi üzerine, Amerikan emperyalizmi tıpkı İngilizlerin yaptığı gibi sömürgecilik yolunda epey yol almıştır. Sovyetler Birliğinin dağılması aşamasında Afgan ülkesinin önce bir saldırıya uğraması ya da yeni silahlar ile güçlendirilmiş bir işgal olayı ile saldırının sürdürülerek, Afganistan üzerinden Türk dünyasına Atlantik emperyalizminin yönlendirilmesi ile, geleceğin tek kutuplu dünya düzenine geçiş hedef alınmıştır. Afganistan işgalinin Rusya’dan Amerika’ya doğru kaydığı bir aşamada Rusya’nın iflas eden işgalinin Amerika’ya da yansıdığı görülmüştür. Asya kıtasını teslim almak isteyen büyük emperyal saldırıların birbiri ardı sıra başarısızlık çizgisinde bozulması ile saldırılar kesilmiştir.

Kendisini demokratik uygarlığın yaratıcısı gibi gösteren ABD emperyalizminin aslında sömürgeciliğin en büyük şahı olarak tüm yeryüzü kıtalarını ele geçirme planları vardı. Bu doğrultuda iki büyük cihan savaşlarını kazanarak bütün dünya karalarında ABD merkezli bir yeni emperyal düzeni geçerli kılarak hegemonya çekişmelerinde İngiltere’yi geride bırakarak geleceğin sömürgeleştirilmiş dünya yapılanmasını tamamlamaya çaba gösteriyordu. ABD’nin iki kutuplu dünyada SSCB ile rekabet yarışına yönelmesi aşamasında iki kutup başı ülkenin yanında ya da yakınında yer alan devletlerin eskisinden çok farklı yeni jeopolitik konumlara dönüştükleri gözlemlenmiştir. Bu aşamada Asya kıtasının merkezi konumunda yer alan Afgan devletinin iki kutuplu dünya yapılanması içinde sosyalist sistemin komşusu gibi yeni bir konumlanmaya kaydığı görülmüştür. Afgan devleti böylesine bir konum değişikliği içine girerken, Türk dünyasının diğer temsilcisi olarak Türkiye Cumhuriyeti ele alındığında eski Orta Doğu merkezli yapılanmadan hareket ederek Sovyetler Birliğinin sınır komşusu gibi yepyeni farklı bir bölgesel bir varlık ortamına doğru kayma gösterdiği görülmektedir. Orta Doğu ve diğer doğu bölgelerinin, ele alınarak değerlendirilmesinin bilimi olarak ortaya çıkartılan oryantalizm açısından konu ele alındığında hem Türkiye’nin hem de Afganistan’ın eskisi gibi sahip oldukları merkezi konumlarından uzaklaşarak, kutup başı ülke ve bölgelerin yanında yer alan komşuluk ilişkileri çerçevesinde yer alarak, eskisinden çok farklı jeopolitik konumlarda yön değişikliği konumuna sahip olmuşlardır. Önceden sömürgecilik ve emperyalizm ilişkileri çerçevesinde ele alınan her iki ülkenin, geçmişten bu yana gelen konumunun iki kutuplu dünyanın gündeme getirilmesi, çizgisinde emperyalizm ve bağımlı sömürgeler olarak değerlendirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Batı bloku emperyalizm kavramını gözlerden kaçırırken büyük devletlerin öne geçtiği kutup merkezi konumunun eskisinden çok daha fazla etkin bir duruma getirildiği öne çıkarılmıştır. Soğuk savaş döneminin koşulları altında öne çıkan Afganistan’ın parçası olduğu Türk dünyasının içindeki eski konumunun yeni bir komşuluk ilişkisi ile açıklanmaya çalışıldığı görülmektedir. 

Soğuk savaş yıllarının Afganistan başlığı altında incelenmesi sayesinde Taliban adı verilen bir öğrenci isyan hareketi olarak, bu ülkenin terör olaylarına doğru yönlendirildiği ortaya çıkmıştır. Sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte batı merkezli terör hareketlerinin bütün Asya kıtasını kapsadığı görülmüştür. Ülke içindeki yoksulluk emperyalizmin sömürgeleştirilmesine doğru sistemi dışa bağımlı bir hale getirmiş ve bu amaçla ülke içindeki yoksul ve işsiz ailelerin üniversite çağına gelmiş olan çocuklarını, ülke gençliği olarak isyancı ve talipci bir karaktere doğru sürüklenmesini gündeme getirmiştir. Ülkedeki siyaset yeni dönemin ideolojisi ile açıklanmaya çalışılırken çöken sosyalizme alternatif olarak terörizmi öne çıkarmışlardır. Afgan devletinin terör olaylarının sahası haline getirilmesi ile birlikte Rusya’dan sonra Amerika’yı da Afganistan ülkesinde yenilmiş bir konuma getirmiştir. Amerika’nın Afganistan yenilgisi küresel sistemde bir kırılma noktasının başlangıcı olmuştur. Sosyalist sistemi çökerten ABD kendisinin içine sürüklendiği demokrat görünümlü sömürgecilik yüzünden, kendi halkına ve gençliğine bir şey veremez duruma düşerken içinde bulunduğu çelişkili ortamın ortaya getirdiği demokrasi ya da terör ortamında Rusya’nın işgalini Amerikan işgali izlemiş ve bu bağlantı çerçevesinde Afganistan ülkesi terör ortamına sürüklenirken aynı zamanda terör kaynağı bir ülke olarak yeni dünya düzensizliğinin en önde gelen örneklerinden birisi olmuştur. Orta Doğu ve Doğu bölgelerinde terörün giderek yayılması konusunda Afganistan yeni bir merkez olarak öne çıkmıştır. Taliban’dan başlayarak El Kaide ve İşid gibi örgütlerle terörün genişlemesi olayında Afganistan çıkış noktası olarak öne sürülmüştür. Bu durumda dünya ülkeleri yeni bir terör oluşumunun hedefi haline gelmiştir. Ülkelerin karıştırılması ve bölünerek anarşiye itilmesi Taliban sonrası terörün ana hedeflerinden birisi olmuştur.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi olarak Türk devletini dünyanın ortasında kurarken, orta boy bir devlet olarak büyük güçlerle mücadele sırasında Türkiye’nin gücünün yetersiz kalabileceğini görmüş ve bu nedenle Orta Doğu’da Sadabat Paktı ve Balkanlar’da Balkan paktı gibi savunma ve güvenlik kuruluşlarının oluşumunu sağlamıştır. Atatürk böyle bir koruyucu şemsiye kurarken, sınır komşusu olmayan Afganistan’ı da İran ile birlikte kurulan bu ortaklığın içine alarak sınırların ötesindeki bölgelere ulaşmanın zorunluluğunu görüyor ve buna göre eski Osmanlı ülkeleriyle birlikte Afganistan’ı da Türk dünyasının bir parçası olarak bu yeni örgütlenmede Türkiye-Afganistan çizgisi oluşturmaya çalışıyordu. Batılı emperyalistlere karşı Balkan paktını kuran Atatürk’ün eski Osmanlı ülkelerini esas alarak Müslüman bölge devletlerini bir güvenlik örgütü içinde birleştirmeye çalışması onun ne derece geleceği gören bir önder olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün yaşanan kaos ortamını emperyalistler kışkırtırken yeni dönemde çatışma, iç savaş, bölge savaşı ya da dünya savaşı gibi olumsuz gelişmelere karşı Türkiye’nin çok dikkatli olması ve komşu devletler ile bir araya gelerek bölgesel bir güvenlik örgütü çatısı altında çatışma, saldırı ve işgal gibi kaotik girişimlere karşı çıkması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Atatürk mazlum milletler için askeri savunma modelini gündeme getirmiş ve böylesine bir örgütlenme ile de batının büyük devletleriyle baş ederek, Türk ulusuna özgür ve bağımsız bir cumhuriyet kazandırmıştır. Bugün gelinen aşamada bölgeye getirilmek istenen savaş ortamını kışkırtmak üzere, Afganistan üzerinden binlerce insanın Türkiye’ye gelerek önce bir kaos ortamı yaratacağı ve daha sonrada alt kimlikler üzerinden önce bir iç çatışmalar ortamı daha sonra da iç savaş ve bölgesel savaş olarak merkezi coğrafyayı tümüyle yok edecek bir kaos planını emperyalistlerin destekleri ve yönlendirmesiyle uygulama alanına aktarılacağı fısıltı mekanizmaları ile deşifre edilmektedir. Türk devleti kurulurken Türk dünyası için başta Afganistan olmak üzere kardeş devletlere özgürlük ve bağımsızlık getirmeye çalışmıştır. Ne var ki bugün merkezi coğrafyadaki devletleri yıkmaya çalışanlar önce Türkiye’yi hedef alırken Türkiye’nin her zaman başta Afganistan olmak üzere tüm diğer Türk devletlerini korumaya çalışırken, Türk devletini tehdit eden emperyalistlerin Afgan kökenli bir terör dalgasına Türkiye’nin hedef yapılması, hiçbir zaman kabul edilemez. Taliban geride bırakılırken, bugün çağdaş cumhuriyete ve hukuk devletine sahip çıkılmalıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

30 Mayıs 2022 Pazartesi

TÜRKİYE VE BALKAN BARIŞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA   KALESİ

                       TÜRKİYE VE BALKAN BARIŞI                                                                                                                              

                Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarımadasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almış gibi görünmektedirler. İki büyük bölge ile iki büyük kıtaya bağlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kıtalar arasındaki köprü olma işlevini son yıllarda kıtalar arasındaki köprü sayılarını artırarak ve doğal köprü konumunu insan emeği ürünü yeni köprüler yaparak sağlamlaştırmaktadır. Böylece Londra- Pekin arasında kurulmuş olan yeni ipek yolunu, ya da bir yol ve bir kuşak yapılanmasını güçlendirerek deniz yollarını dışlayan yeni kara ulaşım sisteminde, Türk devleti merkezi konumunu koruyarak ve uluslararası ulaşım ve taşımacılığın daha hızlı bir yönde gelişmesi misyonunda üzerine düşen merkezi konumun gereklerini yerine getirerek çalışmaktadır. Bu doğrultuda Boğaz köprülerinin sayısı Çanakkale köprüsü ile birlikte dördü bulurken, bunlara ek olarak bir da boğaz altı bir Avrasya geçişi de inşa edilerek sisteme dahil edilmiştir. Ayrıca bu kıtalar arası köprülerin uzantısı olarak yeni kara yolları ve bağlantılı köprüler de kurularak ve dünya ticaretinin ana geçiş hatları yoğun bir koridor konumuna getirilerek, sistem tamam olma noktasına getirilmiştir. Tarihin ilk çağlarından bu yana kıtalar arası köprü konumundaki bu bölge aynı zamanda kavimler kapısı olarak da öne çıkmış ve bu doğrultuda iki kıta arasında göçler her dönemde birbirini izleyerek bugüne kadar gelmiştir. Zaman içinde Asya’dan Avrupa’ya ya da Avrupa’dan Asya’ya Boğazlar bölgesinden geçen kavimler, daha sonraları gelerek yerleştikleri bölgelerde yerleşerek yeni devletler ve onların üzerinden de yepyeni uygarlıkları gündeme getirerek insanlığa katkıda bulunmuşlardır. Dünya tarihi bir bütünlük içerisinde incelendiği zaman, Boğazlar bölgesinin bazen ana trafik merkezi konumuna geldiği ve bu çizgide Avrupa ya da Asya kıtalarında gelişen uygarlıkların, Anadolu yarımadası üzerinden geçerek yeni yapılanma aşamasına geldikleri anlaşılmaktadır. Bugüne kadar bu bölgeler üzerinden ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalar ve göçler ana kıtaların siyasal şekillenmesinde önde gelen belirleyici bir rol oynamışlardır.

                Tarihsel süreç kendi dinamikleri içinde devam edip giderken geçen sonbahar aylarında bir gece ansızın dünyanın en büyük devleti olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletleri’nin, Balkan yarımadasının tam ortasında yer alan Yunanistan toprakları üzerine büyük miktarda asker ve savaş malzemesi indirdiği görülmüştür. Bu aşamada insanlık Orta Doğu ve Orta Asya sorunları ile uğraşırken, ABD’nin beklenmeyen bu ani askeri çıkartması gözlerden uzak kalmış dünya kamuoyu Afganistan meselesi, Çin sorunu ve Rusya’nın batı dünyasına karşı çıkan yeni jeopolitik konumunu tartışırken, ABD her zamanki gibi ani bir çıkartma yaparak, hiç kimsenin beklemediği bir aşamada Yunanistan üzerinden Doğu Avrupa bölgesine bir askeri çıkartma yapmıştır. Hiç beklenmedik bir sırada gerçekleştirilen bu çıkartma harekâtı tüm dünya ülkelerini şaşırttığı gibi, Yunanistan devletini ve Avrupa kıtasının bölgesel devletleşme yapılanması olan Avrupa Birliğini de karşısına alırken, aynı zamanda Balkan yarımadası üzerinden bütün bölge devletlerini ve bölgesel siyasal yapılanmaları doğrudan doğruya hedef almıştır. Rusya’nın  Ukrayna işgalinden altı ay önce gerçekleştirilen bu işgal hareketinin de tıpkı Rusya’nın komşusuna karşı haksız yere yapmış olduğu işgalci girişim gibi dünya kamuoyunca izlenmesi ve ayrıntılarına varana kadar tartışılması gerekirken, ABD’liler sanki hiçbir şey yokmuş ya da olağanüstü herhangi bir gelişme olmamış gibi davranarak Balkan yarımadasının merkez ülkesi konumundaki Yunan devletinin topraklarına gelerek yerleşmesi, iki dünya savaşı sonrası dünyada hiç hoş karşılanmamış, herkes bu tehlikeli  işgalden kendine göre sonuçlar çıkarmıştır.

                 ABD’nin bu saldırgan tutumunu iyi anlayabilmek için, harita üzerinden Balkanlara yeniden bakmak ve ortaya çıkan yeni jeopolitik durumu her yönü ile değerlendirmek gerekmektedir. Bütün jeopolitik kitaplarına göre üç kıta arasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın merkezi ülkesi olduğu ve bu durumun gereği olarak da Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki tüm savaşların ya da sıcak çatışma ve çekişmelerin Türk devletini doğrudan etkilediği görülmektedir. Osmanlı sonrasında Türkiye’nin merkezi devlet olarak yer aldığı bu orta dünya üzerinde, Kafkaslar kadar Balkanların da bağlantı kuran konumda oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca   tarihin ortaya koyduğu gerçekler çerçevesinde sorun ele alındığında, dünyanın merkezinin Orta Doğu olduğu ama bu merkezi bölgenin kontrolünün ancak Balkanlar üzerinden yapılabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle iki büyük dünya savaşının yapıldığı Balkan bölgesinin ele geçirilmesi ve Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesinin denetim altına alınması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesinin belirdiği yeni aşamada dünya barışı açısından son derece kritik bir duruma gelindiğini göstermektedir. Özellikle altı ay sonra Rusya’nın Ukrayna işgaline yöneldiği düşünülürse, bu durumun ortaya çıkmasından önce ABD’nin harekete geçerek, kuzey bölgesinin altında yer alan Balkan yarımadasının güvenlik açısından yeni bir önem kazandığı ve gene bir üçüncü dünya savaşı sürecinin kuzey bölgesinden gelen dalgalarla Balkan yarımadası üzerinde çıkabileceği ihtimalinin giderek yükselmesi, Doğu Avrupa bölgesinde  kuzeyden Rus işgaline karşılık güneyden de ABD işgalinin Yunanistan toprakları üzerinden yarımadanın ortasına doğru geliştirildiği anlaşılmaktadır. İlk iki dünya savaşı sırasında Doğu Avrupa bölgesinin Balkanlar üzerinden savaş meydanına dönüştürülmesi gibi bir üçüncü dünya savaşı benzeri durumun gündeme getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Rusya ve ABD eski dünya savaşlarının cephe ülkeleri olarak sahip oldukları çok büyük askeri yapılanmalar ile gene eski cephe bölgelerinde yeniden bir askeri yayılmanın arayışları içine girdikleri görülmektedir. Rusya bir gecede Ukrayna topraklarının yarısını ayakları altına alarak ezerken, ABD ileri teknolojinin kullanıldığı bir hava çıkartması sayesinde binlerce askerini ve silahlarını getirerek, Yunanistan’ı üçüncü büyük savaşın cephe ülkesi konumuna getirmektedir. Böylesine bir durumu öne çıkaran ABD asıl rakibi olan Almanya, Rusya ve Avrupa Birliği gibi büyük yapılanmaları karşısına alırken üçüncü bir dünya savaşı riskini dikkate aldığını göstermiştir.

                Birbiri ardı sıra çok hızlı gelişen yeni olaylar, küreselleşme süreci sonrasında dünyayı yeniden bir soğuk savaş gerginliğine sürüklerken, Ukrayna’da savaşın patlak vermesi ve savaşın Doğu Avrupa üzerinden eski dünya savaşının merkezi gücü olarak Almanya’nın yeniden karşıya alındığını, ABD’nin Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Rusya ile paslaşarak dünyayı yönetmeye devam etmek istediğini, açıkça Rusya’yı hem Avrupa ülkelerine hem de Çin’e karşı kullanarak, eski hegemonyasını sürdürme gibi bir yeni çizgiye yöneldiğini dünya kamuoyunun gözleri  önüne sermiştir. Küreselleşme sonrasında dünya yeni bir döneme girerken Avrupa Birliği ve NATO gibi batı blokundan kaynaklanan çok devletli yapılanmaların önemini yitirdiği, ABD-Rusya işbirliği ile ABD’nin eski dünya egemeni olan Avrupa ülkelerini öncelikli bir biçimde karşısına aldığını ve bunları Rusya’yı kullanarak devre dışı bırakmak için çalıştığını, daha sonraki aşamada da Avustralya merkezli kurmuş olduğu Anglosakson   AUKUS örgütü  aracılığı ile de Çin’e karşı yeni okyanus cephesini güney yarıküresinde gündeme getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Savaşlar aracılığı ile dünya hegemonyasını ele geçiren ABD’nin yeni dönemde de savaşlar aracılığı ile bu hegemonyasını korumaya çalışacağı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede son gelişmeler dikkate alındığında Rusya’nın Ukrayna savaşı üzerinden savaş sürecini Doğu Avrupa’ya taşımaya çalışacağı ve bu savaşın Karadeniz üzerinden Kafkaslar, Anadolu ve Hazar bölgelerine doğru gelişebileceği ve hatta daha da ileri giderek Balkanlar üzerinde üçüncü bir büyük savaş senaryosuna doğru ilerleyebileceği gibi ihtimalleri bugünün dünyasında akla getirmektedir. Özellikle bir gece ansızın ABD’nin Balkan yarımadasının tam ortasına büyük bir askeri yığınak yapması ancak böylesine bir tutum ile değerlendirilebilir. Geçmişteki olumsuz gelişmelerden ders almasını iyi bilen Avrupa ülkeleri ve Türkiye yeni dönemde bu tür tehlikelere dikkat ederek hareket edeceklerdir. 

                Balkanlar bölgesi her zaman için Doğu Avrupa kıtasının bir parçası olarak dünya jeopolitik yapılanmasında genellikle çok önemli bir yere sahip olmuştur. Balkan dağları üzerinden çeşitli bölgeleri kapsayan bu yarımada Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında bir bölge olarak her zaman için Asya ve Avrupa kıtalarında meydana gelen devletleşme süreçlerinde önemli konumlara sahip olmuş ve bu durumdan da yararlanarak devletleşme ile ilgili oluşumların sonuca bağlanmasında da kilit bir konuma sahip olmuştur. Balkan yarımadasına dışarıdan bakıldığı zaman birçok çözümsüz kalmış sorunlarla birlikte, bir de geleceğe yönelik yeni bazı oluşumların da sorun çıkarma potansiyelini birlikte taşıdıkları görülmektedir. Balkan bölgesi böylesine bir konuma sahip olarak doğu-batı ya da kuzey – güney yapılanması olarak dört bölgeli bir görünüme sahiptir. Bugünün koşullarında Avrupa Birliği oluşumu ile komşu bir konuma sahip olan   batı Balkanlar, en büyük Balkan sorunu olan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin hem bölünmüş hem de geleceği belirsiz bir kaos ortamı karşı karşıyadır. Osmanlı döneminden kalan Balkan yarımadasında bir bölünmüşlük ya da bütünleşememe gibi kaotik durumlar öne çıkarken, bir üçüncü dönem Balkanizasyon sürecinin yeniden gündeme gelmesi ihtimali bölge devletleri ile birlikte bütün büyük devletleri yakından ilgilendirmekte ve ABD gibi geleceğin yeni dünya düzenini oluşturmak için çaba gösteren Almanya, ABD, İngiltere, Rusya ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmektedir. Balkan tarihi Rusya, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri arasında çekişme, çatışma ve savaş olayları ile dolu olduğu gibi, yakın gelecekte de benzeri bazı olumsuz durumların bu doğrultuda öne çıkması muhtemel görülmektedir. Dünya düzeninin her zaman tehlikeye sürüklendiği bölgelerden birisi olarak Balkanlar bölgesi, yakın gelecekte yeniden bir sıcak dönemin eşiğine gelmiş gibi görünmektedir.

                Dünya hegemonyasını sürdürme iddiasında bulunan ABD’nin tam bu aşamada Balkan yarım adasının tam ortasına binlerce silah, malzeme ve asker yığmasının bir tesadüf olmadığı ve aksine geleceğe dönük bir savaş hazırlığının ilk adımları olarak gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Soğuk savaş sonrasında küreselleşme dalgası ile yeni bir jeopolitik ortam şekillenirken, batı Balkanlar üzerinden yeni jeopolitik oluşumun devreye girmesiyle birlikte hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi olan iki küçük ülke olarak Hırvatistan ve Slovenya, Balkanlar ile Avrupa Birliği arasında yeni sınır ülkeleri olarak eskisinden farklı bir konuma sahip olmuşlardır. Avrupa Birliği oluşumu doğuya doğru genişleme süreci içinde eski Osmanlı ülkeleri olan Müslüman devletleri de içine almaya çalışırken, Hristiyan tarikatların bu bölgede üstünlük çekişmeleri içine girmesiyle birlikte bu bölgede yaşanan sorunlar en üst noktaya doğru tırmanmıştır .Böylesine olumsuz bir duruma müdahale etmek isteyen ABD ;İtalya, Almanya, Belçika ve Yunanistan’daki askeri birlikleri aracılığı ile sıcak çatışmalara yön verebilmenin arayışları içine girerek, bölgede daha fazla askeri birlik bulundurabilmenin arayışı içine girmiştir. NATO ittifakının baş aktörü olarak ABD, Balkan barışı için üzerine almış olduğu askeri misyonları yerine getirebilmenin çabası içine girmiştir. Rusya, Almanya ve Fransa gibi büyük ülkeler bölge sınırlarını zorlarken aslında üçüncü bir Balkan savaşı oluşumunun da hazırlayıcısı olarak öne çıktıkları açıkça görülmektedir. Batı Balkanlar’da Bosna üçe bölünmüş bir ülke olmaktan çıkmaya çalışırken, Kosova üzerinden Rusya’nın Sırbistan aracılığı ile bölgede yeniden eski hegemonya düzenini kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Sırplar Ortodoks dayanışmasıyla öne çıkarken, Almanlar Hırvatistan ile yeni bir denge düzeni arayışı içine girmekte, İngiltere ise Yunanistan’ı kullanarak yeniden bir hegemonya arayışına girişirken, İtalyanlar Arnavutluk aracılığı ile yeni kurulan Balkan denklemlerinde kendileri için daha uygun bir konum arayışına yönelmişlerdir. Balkanların Hristiyan devletleri hiçbir zaman tek bir büyük devletin çatısı altında bir araya gelemedikleri için, Hristiyan Avrupa’nın büyük devletleri küçük Balkan ülkelerini birbirlerine karşı kullanmışlardır. Almanya Hırvatistan’a, İngiltere Yunanistan’a, Rusya Sırbistan’a, dönük politikalar aracılığı ile Balkan yarımadasında üstünlük kurmaya çaba gösterirken, Türkiye Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ağırlıklı bölge ülkelerine her zaman için öncelik taşıyan politikalar aracılığı ile hareket ederek, Osmanlı döneminden kalma yakınlıkları komşu Balkan ülkelerinde kullanmıştır.

                ABD yeni dönemde Sırbistan ile tarihi bir yakınlaşma gerçekleştirerek, bu ülkedeki Rusya’nın etkisine son vermek istemektedir. Rusya’nın Sırbistan’ı kullanarak yeni Yugoslavya maceralarına izin vermek istemeyen bir yaklaşımla ABD’nin hareket ettiği görülmekte ve bu nedenle de Anglosakson ülkelerine en çok yakınlık gösteren Yunanistan gibi bir ülke, yeni dönemin işgal senaryolarında ilk adım olarak önceliğe sahip olmaktadır. Bölgedeki NATO üstlenmesini yeterli görmeyen ABD’nin bu durumdan yararlanarak yeni bir orduyu Balkan bölgesine taşımak istemesinin iki dünya savaşı sırasında kilit öneme sahip bulunan bu yarımada üzerinde, artık kendi kontrolünde eskisine oranla daha kalıcı bir düzen arayışı içinde olduğu göze çarpmaktadır. Bölgenin çeşitli noktalarında ısınmaya başlayan eski problemlerin yeni Serebrenica felaketlerine yol açmaması için, din merkezleri üzerinden bir bölge düzeni arayışı içine girilmesi sırasında uluslararası bütün kuruluşların Balkanlara dönük çalışmalarında, daha gerçekçi tutumlar izleyerek yeni katliamların önünün kesilmesi gerekmektedir. ABD’nin dünyanın en güçlü ülkesi olarak ve geçmişten gelen tecrübelerinin izleyicisi konumuyla tüm Balkanlar için NATO aracılığıyla kalıcı bir barış ortamı hazırlaması gerekirken, kendi emperyalist ordusunun bazı birliklerini ansızın Balkanların ortasına getirerek işgal ve savaşa hazır bir duruma geçirmesi, bu aşamada yeni bir Balkan savaşının eşiğine gelindiği gibi son derece olumsuz yeni bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu bölgede yaşanan iki dönem savaş ve Balkanizasyon oluşumlarının birbirini izleyerek, üçüncü bir insanlık dramına yol açması, Balkan sorunlarının günümüzde de eskisi gibi devam edip gittiğini ve her güçlenen ülkenin bu coğrafya da kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir harita çizmeye kalkışmasıyla, işlerin yeniden karışıklık ortamına sürüklendiğini de   ortaya koymaktadır. NATO’nun dünya jandarması görünümünde   bir askeri birlik olarak kullanılması, ABD’ye karşı beslenen barış ortamı beklentilerini aksattığı için, ABD artık hiç kimseyi dinlemeyerek ve ordularını Balkanların ortasına getirerek tam bir savaş yapılanmasına girmiştir.

                Karadağ bölgesinde Rusya’nın bir darbe senaryosuna kalkışması son dönemde dengeleri iyice sarsarken, ABD arabuluculuğa soyunarak, bölgedeki Hristiyan ülkelerin güvenini kazanmaya çalışıyordu. Kosova ile Arnavutluk devletlerinin birleşmelerinin önlenmesiyle, Sırp-Arnavut çatışma ortamı devam ederken, Makedonya’da isim değişikliği sonrasında gündeme gelen gerginliklerin zamanla bir patlama noktasına gelerek, bölgedeki barış ortamını iyice tehdit etmesi gibi bir olumsuz ihtimalin öne çıkması da ABD’yi yavaş yavaş üçüncü dünya savaşına doğru sürükleyen nedenler içinde yer almasına yol açmıştır. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında gündeme gelen sıcak sorunlar, yerel halk ve örgütleri kızıştırırken, büyük devletler dış güçler olarak Balkan sorunlarını kendi planları doğrultusunda çözüme kavuşturmak üzere bölgeye geliyor ve küçük ülkeleri yönlendirmeye kalkışıyorlardı. Doğu Balkanlar’daki meseleler birçok açıdan çözüme doğru yönlendirilirken, bölgenin batısında yer alan sorunların, Avrupa Birliğinden gelen baskılar yüzünden giderek sıcak çıkmazlara doğru sürüklendikleri görülmektedir. Avrupa Birliği kendi karmaşık sorunları ile uğraşırken bölge ülkeleriyle gerçek anlamda kalıcı çözümler oluşturamamış ve bu yüzden de Batı dünyası adına Balkan sorunlarına çözüm üretmek gibi bir misyona ABD’nin sahip çıkmasıyla, Rusya ve Almanya’ya karşı bölgede yeni bir güç dengesi kurma girişimleriyle karşılaşılmıştır. Avrupa kuşkuculuğu yüzünden çözümsüz kalmış Balkan sorunlarının, ABD ordularının gelerek Yunanistan’a yerleşmeleri sayesinde yeni bir barış sürecine doğru yönlendirilecekleri beklentisi, her geçen gün daha da güçlenerek öne çıkmaktadır. ABD’nin Balkan sorunlarını uzaktan izlerken, birden binlerce kilometrelik Okyanusları aşarak Doğu Avrupa bölgesinin tam göbeğinde yer alan Yunanistan’ın dağları ve ovaları üzerinden bir işgal hareketi ile karşılaşmak, bölgede barış bekleyen dünya kamuoyunu fazlasıyla umutsuzluğa doğru kaydırmıştır. Yugoslavya gibi bir federasyonun yeni bir benzerinin Balkan yarımadası üzerinde kurulamaması, barış için yürütülen girişimlerin küçük ve cılız kalmasına yol açmıştır. Avrupalı büyükler ile Çin, Rusya ve İran gibi dünyanın büyük devletlerinin gelecekteki tutum ve izleyecekleri yollar Balkan barışının çizgilerini ortaya koyabilecektir. ABD’nin hızla harekete geçerek ordularını Yunanistan’a yığmasının sebebi bölge dışı güçlerin önünü kesme çabasıdır.

                Yeni yılda Rusya Ukrayna savaşı ile Doğu Avrupa’ya doğru harekete geçerken, bu aşamada ABD’de okyanuslar ötesinden bölgeye gelerek ordusunun gücü ile Rusya’nın önünü kesmek üzere devreye girmektedir. Rusya dünyanın en büyük ülkesi olmak üzere küresel hegemonya açılımına kalkışırken, Avrupa ile arasında yer alan Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyası üzerinde   sahip olduğu otoriteyi daha da yaygınlaştırmaya çalışırken, eski sosyalist ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştır. ABD’nin doğu Avrupa ülkeleri üzerinden ABD’deki Macaristan, Polonya, Romanya ve Çek Cumhuriyeti bağlantılı Yahudi lobilerinin etkin girişimleri sayesinde, Balkan sorunlarının ABD üzerinden çözüme bağlanmasında etkin çalışmalar yürütülmüştür. Rusya zayıf kalan teknolojisi ve giderek azalan nüfus yapısıyla diğer büyük devletler ile karşılaştırmalara konu olurken, sahip olduğu büyük askeri gücü kullanarak dünyanın altı da birini oluşturan kara topraklarını korumaya çalışırken, aynı zamanda Doğu Avrupa’daki sosyalist dönemden kalma otoritesini de artırarak kendi güçlenmesini artırmanın arayışı içine girmiştir. Eski düşmanlıklar ile yeni yolsuzlukların çok farklı gerginliklere yol açtığı Balkan bölgesinde Rusya’nın Doğu Avrupa kökenli hegemonya girişimlerinin etkisi, Balkanlara çok güçlü bir biçimde yansımaktadır. Eski Sovyetler birliğinin yeniden inşası gibi bir hayal peşinde koşan Rus emperyalizminin, Balkan yarımadasını Osmanlı sonrası sosyalist sisteme bağlaması gibi yeni bir yaklaşımın Rusya aracılığı ile Balkanlara taşındığı görülmektedir. Balkanları eskisi gibi kanlı bazı maceralara ya da senaryolara sürüklemek, hiçbir biçimde kabul edilemeyecek olumsuz bir durumdur. ABD’nin bütün dünyada gövde gösterisi maceralara kalkıştığı gibi, taklitçi bir yaklaşım aracılığı ile bölgenin kabadayılığına soyunmak, üçüncü kez Balkan yarımadasını bir dünya savaşının cephe ülkesine dönüştürebilecektir. Yolsuzlukların gerginleştirdiği bir yeni ortamda eski düşmanlıkların yeniden hortlatılması da üçüncü parti savaş senaryolarına bölgenin küçük devletlerini mahkûm edebilir. Balkanizasyon dalgalarının paramparça ettiği çok etnisiteli Balkan ülkelerinin önümüzdeki dönemde yeniden etnik kavgalara sahne olmaları, yeni dünya savaşı senaryolarını tekrar gündeme getirerek Rusya’nın başlatmış olduğu sıcak savaşın devam edip gitmesine yol açabilecektir.

                Sovyetler Birliğinin çöküşünün dünyanın başına gelen en büyük felaket olduğuna inanan bir devlet yöneticisi olan Putin bugün tanklarıyla Ukrayna’yı işgal ederken, ikinci aşamada Beyaz Rusya ve Moldavya üzerinden Polonya, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve Baltık ülkeleri gibi Doğu Avrupa devletlerini hedefe alarak, batıya doğru bir genişleme stratejisini, bugünün koşullarında ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Önce Kırım’ı işgal ederek yola çıkan Rus emperyalizmi, daha sonra büyük bir ülke olan Ukrayna’yı çiğneyip geçerek Baltık kıyılarına doğru bir yeni işgal senaryosunu gündeme getirirken, bütün Avrupa ülkelerini tedirgin etmiştir. İki bin yıllık modern dünya tarihinde Rusya her zaman için Doğu Avrupa üzerinden Balkanları esas alarak bir emperyalist bağımlılık düzenini kendi denetimi altında geliştirmeye çalışmıştır. Eskiden her zaman için Fransa ve Almanya’yı karşısında gören Rusya, bugün Amerika Birleşik Devletleri’ni karşısında görmekte ve ABD’yi yönlendiren Musevi lobilerinin baskıları ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır. Dünya tarihinin son beş yüz yılında yer küreye egemen olan Atlantik emperyalizmi, Avrupa emperyalizminin yerini alarak orta dünya bölgelerine yönelik bir hegemonya macerasına girerken, Rus emperyalizminin önünü kesmek üzere ABD orduları, Balkanların tam ortasındaki Yunanistan topraklarına gelerek burada kendisi için bir üçüncü dünya savaşı senaryosunun uygulanmasına yönelmektedir. Balkanlardaki küçük devletlerin ulusal bağımsızlık senaryolarından sonra, bugün de insanlık küresel bağımlılık senaryolarının gündeme getirdiği çatışma ve savaşlar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Üç kurucu etnik grubun bir araya gelmesiyle oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin gelecekte nasıl bir şekil alacağı, bir çatışma sonrası dönemde belirlenebilecekmiş gibi görünmektedir. Özgür bir Balkan dünyası yaratmak için yola çıkan Balkan halkları büyük devletlerin çekişmesine kurban olurlarken, emperyalistlerin kendi aralarındaki kavgalarında da telef olmaktadırlar. Bu yüzden çok büyük oranda Balkan ülkelerinde yaşayan etnik toplulukların çeşitli bölge dışı ülkelere göç ettikleri görülmektedir. Türkiye bu göçlerden en çok payını alan ülke olarak Balkanlarda her zaman önde gelen ülke olmuştur.

                Kosova-Arnavutluk-Makedonya hattında, ABD yeni dönemde etkin olmak istediği için ordusu ile gelerek Balkanlara yerleşmiş ve eski NATO üslerinin bulunduğu bu bölgede bugünün koşullarında ondan fazla askeri üs kurarak bölge ülkelerini sıkı bir baskı altına almıştır. İran, Arabistan ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri yardım için bölgeye gelirken, Bosna, Kosova ve Makedonya gibi Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip olan Balkan ülkeleri, onların desteğiyle gelecek yapılanmasına girmektedir. Bu bölgenin ülkelerini içine almaya çalışan ama Müslümanlar ile Musevilerin ortak bir yaşam içinde barındıkları Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Sancak bölgesi gibi yerlerde var olan kozmopolit nüfus yapılanması ABD’nin müdahalesine yol açmakta, etnik ve dinsel çatışmaların bölgede sıcak savaşlara neden olmaması için Atlantik kıyılarından böylesine hassas bölgelere sürekli olarak dışarıdan karışma ve de müdahale gibi yollara başvurulmaktadır. Atlantik ittifakının hazırlamış olduğu bazı belge ve raporlarda Balkanlar da çatışmalara neden olan etnik ve dinsel ayrılıkların toplumsal barışı tehlikeye sokmasını önlemek için ABD’nin Balkanlarda kalıcı bir biçimde askeri varlık tesis etmesinin doğru olacağı düşüncesiyle, ABD’nin son askeri çıkartmasının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. ABD batı dünyasını doğudan gelebilecek tehditlere karşı korumak amacıyla Balkanlar’da yeni askeri oluşuma giderken bölge güvenliğine dikkat ederek hareket etmek durumundadır. ABD dış işleri bakanı gelecek dönemde yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini ifade ederken, Balkanların da içinde yer aldığı İslam coğrafyasının da böylesine bir değişime doğru gittiğini dile getirmekteydi. ABD bölgede NATO ile birlikte hareket ederken bölge barışının daha sağlam temeller üzerine atılması gibi gerekçeler ile çağdaş yeni yapılanmalara gidildiği ileri sürülmektedir. ABD bugün gelmiş olduğu Yunanistan topraklarında batı için güvenli bir gelecek arayışını sürdürürken, bu uğurda bölge ülkeleri arasında zaman içinde oluşmuş olan dayanışma düzeninin de ortadan kalmasına giden yolu açmaktadır. ABD Balkanlardaki askeri çıkartması sonrasında bölge ülkelerine güven verici bir çizgide hareket ederse, o zaman diğer emperyal devletlerin devreye girmelerine gerek kalmayabilir. Bosna barışını getiren Dayton antlaşmasıyla ciddi bir arabuluculuk denemesine giren ABD’nin gelecekte eskisi gibi devreye girerek arabuluculuk yapabilmesi de yaratılacak güven ortamı içinde gerçekleşebilir.

                Balkanlar da var olan çok sayıdaki Müslüman ve Hristiyan toplulukların düzgün bir geleceği bölgede oluşturulabilecek bir barış ortamı ile mümkün olabilecektir. Bölgedeki Müslüman topluluklar ile Hristiyan toplulukların kendi dindaşları olan ülke ve devletler tarafından desteklenmeleri, barış ortamına bir dereceye kadar katkı sağlamakta ve gereksinmelerin karşılanmasıyla yaratılan olumlu hava sayesinde çatışma ve savaş eğilimlerine karşı barışçı dengelerin oluşturulmasına yardımcı olmaktadır. NATO’ya yönelen olumsuz tepkilere sahip çıkma aşamasında ABD’de suçlanmakta ve bu durumda NATO ile ABD ortak bir bütün olarak görülmektedirler. ABD’nin büyük bir ordu getirerek Balkanlar’da barış sağlaması çok kutuplu dünya düzeninde pek kolay görünmemekte ve küçük devletçikler ile dünyanın en büyük dev ülkesi ABD’nin küçük devletler ile ayrı ayrı barış antlaşması yapması gereğini öne çıkarmaktadır. Binlerce askerin emperyalist bir ordu çatısı altında Balkanlara getirilmesi küçük devletler ile bölge devletlerinin güvenliğini tehdit ederken, bölge dışı büyük ülkeleri de Balkanlardaki küçük toplumlar içinde müttefikler aramaya doğru yönlendirmektedir. ABD’nin yeni dönemde daha dürüst bir arabulucu kimliğine yönelmesiyle güvensizlik ortamı ortadan kalkacağı için çekişmeler geride kalarak, sonu savaşlara kadar gidebilecek, sıcak çatışmaların ortadan kalkması için olumlu bir ortam yaratılabilecektir. Devletler arası iş birliği ve uluslararası kuruluşlar barış misyonu doğrultusundaki hareketlerinin Balkan yarımadası üzerinde çıkacağı tartışılan üçüncü dünya savaşı senaryoları içinde yer alacağı açıktır. Uzun süren bir insanlık tarihinin her sayfası çevrildikçe ortaya çıkan katliamlar ve insanlık dışı sahnelere artık üçüncü bin yıl idrak edilirken, insanlık adına izin verilmeyecek bir çizgi çerçevesinde olumlu yeni bir sistemin gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda arayışlara girişilmesinin düşünülmesi gerektiği aşamada, artık savaşlar yolu ile siyasal sorunların çözümüne gerek kalmayacak ve barış ortamı içinde sorunlar çözülebilecektir.

                ABD’nin yeni cumhurbaşkanı seçimine kadar yeni dünya düzeni için bekleyen ve bu doğrultuda seçim sonuçlandıktan sonra da bir sessizlik dönemi geçirilmesiyle birlikte, yeni dönemin siyasal yapılanmasını savaş yolunun denenerek açılmasıyla, olayların birbirini izleyerek öne çıkması süreci başlatılmıştır. ABD uluslararası alanda yeni bir oluşumun başlangıcı olarak Afganistan gibi bir savaş merkezinden çekilmiştir. Dünya uyuşturucu trafiğinin merkezi olan bu ülkede yıllardır devam eden terör ve buna bağlı olarak gelişen karışıklıklar süreci sürerken, ABD’nin hiç beklenmedik bir anda Afganistan gibi bir merkezi ülkeden geri çekilmesi, küresel planların değiştiğini göstermektedir. Altı ay önce ABD orduları ile Yunanistan’a gelirken tam değişimin gündeme geldiği bir aşamada, Afganistan gibi bir ülkeden geri çekilmenin anlamının büyük olduğu anlaşılmaktadır. Dünyayı yeni bir düzene doğru sürükleyen Atlantik emperyalizmi geçmişin problemi olarak Afgan meselesini geride bırakırken, Avrupa’yı garantiye almak ve Rusya’nın kuzey bölgesinde başlatmış olduğu yürüyüşün önünü keserek bir Rusya ve Avrupa ya da bir Almanya ve Rusya birliğinin Balkanlarda gündeme gelmesinin önüne geçildiği yeni bir dönem öne çıkmıştır. İstanbul İngiltere tarafından dünyanın merkezi ilan edilirken, aynı zamanda Selanik kenti yeni yapısıyla bir doğu-batı bütünleşmesinin başkenti olarak öne çıkarılmıştır. Ayrıca batı Karadeniz’in büyük şehri Odessa’nın başkenti olacağı bir Doğu Avrupa Birliği oluşumu, Brüksel merkezli Avrupa Birliği’ne alternatif olarak gündeme getirilmiştir. ABD bütünüyle Doğu Avrupa’yı örgütleyecek bir büyük bölgesel oluşumu kontrol altına alabilmek için, ordusu ile birlikte Balkanlar’ın ortasına gelerek yerleşmesi birbirine bağlı görünen yeni gelişmeler olarak açıklanabilir. Batının kontrolü dışında bir Doğu Avrupa Birliği ya da bir Balkan Federasyonu gibi yeni devlet yapılanmaları ile birlikte, Rusya’ya bağlanacak bir Doğu Avrupa ya da Putin’in sürekli olarak rüyasını gördüğü yeni bir Sovyetler Birliği oluşumu ile yeniden Rusya hegemonyasının denetimi altına alınacak Doğu Avrupa oluşumlarını önlemek üzere, ABD ordusunun gelecek için Balkanları kendine merkez olarak seçtiği açıkça görülmektedir.

                Bütün dünya yeni bir döneme doğru sürüklenirken her ülke gelecek hesapları yaparak kendi önceliklerine yönelecek yeni girişim ve yapılanmalara öncelik vermektedir. Balkanlar’da bir araya gelecek bir doğu-batı birliği ya da bütünleşmesi, dünya güç merkezleri haritasını değiştireceği için, ABD okyanus ötesinden yönlendiremediği dünyayı yönetmek üzere merkezi bölgeye gelmekte ve buraya yerleşerek, Avrasya bölgesinin bir Atlantik işgali senaryosu üzerinden yönetilmesini sağlayacak gelişmeleri öne çıkarmaktadır. Dünya dengeleri yeniden kurulurken, güvenlik ve ekonomi bilimi alanlarında farklı yaklaşımların öne çıkartıldığı göze çarpmaktadır. ABD okyanus ötesinden dünyayı yönetmekte zorlanırken, Avrasya bölgesinin merkezi olarak Ege ve Balkanlara yerleşebilmenin arayışı içine girmektedir.  İngiltere kurmuş olduğu beş yüz yıllık bir büyük imparatorluğu artık adalardan yönetememekte ve bu nedenle İstanbul’u başkent yapacak bir yeni açılımı Doğu Avrupa üzerinden yönlendirmeye çalışmaktadır. İki dünya savaşını Atlantikçiler karşısında kaybeden Almanya, Anadolu’ya gelerek, yerleşme planları doğrultusunda yeni dönemde Rusya ile yakınlaşarak bir Kuzey Birliği oluşumunu Balkan merkezli kurmaya çabalarken, Atlantik güçleri olarak ABD ve İngiltere’nin buna izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. ABD ve İngiltere Büyük Avrupa Birliği modelini devre dışı bırakırken, Almanya ve de İsrail İslam ülkelerini bir araya getirerek kendi kontrolleri altında Büyük İslam imparatorluğu oluşturarak küresel bir yeni denge sağlamanın çabalarını göstermektedirler. Ayrıca Kudüs merkezli Büyük İsrail girişimi ile, Rusya merkezli bir Avrasya yapılanması ya da Çin merkezli bir Doğu imparatorluğu gibi yeni dünya hegemonyası oluşturma çabaları, merkezi coğrafyanın yeni yapılanması esas alınarak, gündemdeki diğer dünya imparatorluğu seçenekleri olarak gündeme gelmektedir. Bu nedenle, ABD’nin Balkan çıkartmasıyla Rusya’nın Ukrayna işgali, yeni dünya imparatorluğu çabalarının ilk örnekleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ne var ki, merkezi coğrafyanın tam ortasında yer alan Türkiye ve komşuları daha son sözlerini söylememişlerdir. Türkiye bir geri dönüşü gündeme getirecek yeni Osmanlıcılık takıntılarından kurtulabilirse, o zaman dünyanın tam ortalarında bir Merkezi Devletler Birliği tıpkı Avrupa Birliği gibi gündeme gelecektir.

   Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN