İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2022 Pazar

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ: PARİS-LONDRA ve ANKARA-İSTANBUL - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

     İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ: PARİS-LONDRA ve ANKARA-İSTANBUL 

                   Bu yazının başlığında yer alan başlığı taşıyan iki ayrı kitap yayınlanmıştır. Bunlardan birincisi bir Avrupa ülkesinde diğeri de Türkiye’de yayınlanarak okur kitlelerine ulaştırılmıştır. İlk basılan kitap Londra ve Paris üzerinden Avrupa devletlerinin ne durumda olduğunu incelerken, ikincisi de Türkiye’nin başkenti Ankara ile Türkiye’nin en büyük kenti olarak da İstanbul’u birlikte ele alarak incelemektedir. Bu iki kitabın başlıklarının “İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ “olması dünyanın en büyük kentleri arasında karşılaştırma yapma olanağını gündeme getirdiği gibi, aynı zamanda da hem Avrupa kıtasının hem de bir Türk ülkesi olarak Türkiye’nin önde gelen büyük merkezlerinin beraberce ele alınarak içinde bulunulan sürecin önümüzdeki dönemde hangi yönlere doğru yol alacağı üzerinde düşünme şansını öne çıkarmaktadır. Aslında her büyük devlette bir başkent ile birlikte bir de ticaret merkezi olarak büyüyerek ve ekonomik dev haline gelerek, metropolitan ölçülerde büyüyen büyük kentlerin bulunduğunu, dünya haritasını incelerken görmek gerekmektedir. Dünyanın önde gelen büyük devletlerine bakıldığı zaman, ABD’de Washington ile New York, Rusya’da Moskova ile Petersburg, Çin’de Pekin ile Şangay, Hindistan’da Yeni Delhi ile Bombay, Fransa’da Paris ile Marsilya, Almanya’da Berlin ile Hamburg bu duruma göre gelişerek, bugünkü benzer yapılanmanın önde gelen merkezleri olarak dikkati çekmektedir. Dünyanın önde gelen büyük ülkelerinde siyasal başkentin yanı sıra, ekonomik merkez olarak büyüyen ekonomik kentlerin de ticaret alanında başkentlere benzeyen bir hegemonik konuma ulaşabildikleri görülmektedir.

                Bazen dünyanın belirli bölgelerinde öne geçen ve büyüyerek başkentleri geride bırakan bazı dev şehirlerde öne çıkabilmektedirler. Bir devletin çatısı altında ilan edilen siyasal başkentlere paralel olarak ekonomik başkentler doğal olarak görülmektedir. Tarihin son dönemlerinde gelişmeler gösteren yayılmacılık ve emperyalizm olguları, uluslararası alanda devletlerin ve kentlerin konumlarını belirlerken ülkelerin içinde siyasal ve ekonomik başkentlerin çekişmeli durumlara doğru sürüklendikleri görülmekte ve bu durum ülke işlerinin görülmesi sırasında, devlet yönetimi açısından bazı handikaplara yol açabilmektedir. Bir ülke içindeki kentler arasında yarış ve rekabet oluşumları normal olarak görülürken, başka ülkelerin sınırları içinde dünya sahnesine çıkan büyük kentlerin rekabet ve çekişme süreçleri içerisinde gelişmelerini tamamlamaya çalıştıkları göze çarpmaktadır. Dünya tarihi incelendiği zaman, ülkeler ve devletlerin farklı zamanlarda öne çıktıkları ya da birbirini izleyen dönemlerde harita üzerindeki yerlerini sağlamlaştırarak, bölgesel oluşum süreçleri içerisinde önde gelen merkezler olarak kendilerine yeni pozisyonlar kazanabilmektedirler. Bazen ortaya çıkan doğal afetlerin kamu düzenlerinin bozulmalarına neden olabildikleri anlaşıldığından, bütün devletler kendilerini koruyabilecek önlemleri acilen alabilmenin yollarını aramaktadırlar. Yer yüzü haritası içinde yer alan bütün ülkeler hem birbirleriyle hem de kendi sınırları içinde barındırdıkları kentleriyle birlikte varlıklarını koruyabilmenin ya da geleceğe doğru adım atabilmenin girişimleri içinde belirleyici olmaya çalışmaktadırlar. Devletler kendi geleceklerini güvenceye alabilme doğrultusunda bu tür girişimlere kalkıştıkları zaman zaman gündeme gelebilmektedir. Ülkelerin kaderlerini belirleyen siyasal oluşumlar öncelikle başkentlerin ortasında yer alan meydanlarda ortaya çıktığı gibi, yenilik rüzgarlarının yarattığı gelişmeler de toplumsal alanda önemli sayılabilecek değişikliklere açılan kapıları halk kitlelerine göstermektedir. Bu doğrultuda şehirlerin gündemine gelen değişiklikler toplumları yeni yapılanmalara doğru sürüklerken, ortaya hareketlilikler üzerinden değişime doğru yönlendirilen çağdaş kentler gerçeği ile, insanlık karşı karşıya kalmaktadır. Devletler her aşamada güvenliklerini sağlamaya çalışırken beraberinde kentlerin de geleceğini belirlemektedirler.

                Bir ülkede siyasal düzen kurma konusunda  var olan iki büyük şehrin hikayesi açısından konuya bakıldığı zaman  uluslararası alandaki devletler ve kentler arasındaki rekabet ile birlikte şehirler arasındaki çekişmelerin de öne çıkarak ülke ve bölge meseleleri içindeki etkinlerini korumaya çalıştıkları üzerinde durulması gereken bir sorun olarak  öne çıkarken, bu konu bugün için uluslararası ağırlıkların artmasıyla birlikte daha da üst düzeyde bir çekişme konusu olarak  bir uluslararası mesele olarak ,günümüzün  devletlerini ve kentlerini uğraştırmaktadır. Modern çağlar birbiri ardı sıra gündeme gelerek yüzyıllar geçip gittikçe, yılların birikimi sonucunda büyüyen devletlerde merkezi konuma sahip olan büyük kentler başkent olma statüsünü kazanırken, zamanla artan ticaretin sonucunda da sahillerdeki büyük kentler kendiliğinden ekonomik merkezler olarak öne çıkarak, evrensel düzeydeki gelişmelerin içinde anahtar roller oynamaya başlamışlardır. İnsanlığın gelişim süreci içinde bilimsel ve teknolojik alanlardaki patlamalar, üniversiteleri evren kentleri konumuna getirmiş ve bilim yuvalarının yenileşen teknoloji ile birlikte öne geçerek insanlığın geleceği için yön gösteren rehberlik misyonunu öne çıkarmıştır. Bilimsel devrimler kadar siyasal devrimler de insanlık tarihi içinde önde gelen bir yere sahip oldukları için Amerikan, Fransız ve Sovyet devrimleri modern dünyanın oluşumuna giden yol çizgisinde günlük yaşamda ve uluslararası alanda öncü roller oynamıştır. Bugünkü dünya düzeninin oluşumunda batı tipi bir yapılanma sürecinde, Fransa Avrupa kıtasının merkez ülkesi olarak bu kıtanın gelişiminde her yönü ile etkili olmuştur. Bu çerçevede bu ülkenin başkenti konumunu elde eden Paris, Avrupa kıtasının merkezi haline gelirken bir ada ülkesi olarak İngiltere dünyanın en küçük kıtasının dışında kalarak okyanuslar üzerinden denizlere açılmak zorunda kalmıştır. Fransa bir kara ülkesi olarak Avrupa kıtasının merkezi haline gelirken, İngiltere de ana karanın dışında kalan bir deniz ülkesi olarak okyanuslara açılmış ve beş kıtayı hedef alarak küresel bir dünya imparatorluğu kurabilmenin arayışı içinde olmuştur. Manş denizinin iki karşı kıyı ülkesi olarak İngiltere ve Fransa, bir yönü ile Avrupalaşma diğer yönü ile de dünyalaşma ya da evrenselleşme süreçlerinin lokomotifleri olarak öncülük yapmışlardır.

                Dünyanın ilk anayasası olarak kabul edilen Magna Charta ile iktidarların tüm yetkilerinin sınırlandığı bir demokratik rejime yönelen İngiltere ile, bilimsel ve teknik gelişmelerin yarattığı birikimin önce toplumsal sonra da siyasal devrime yönelttiği Fransa açısından, modern çağlara giriş aşamasında meydana gelen farklı çizgiler, bu iki ülkenin başkentlerindeki gelişmeler sonucunda insanlık tarihi dönemecinde iki şehir olarak Paris ile Londra’yı karşı karşıya getirmiştir. İngiltere yazılı olmayan bir anayasa ile siyasal gelişmeleri kontrol altında tutmaya çalışırken, hak ve özgürlükleri dengeleyebilmek için krala geniş yetkiler tanımış ve böylece demokratik çizgideki yeni gelişmelerin ülke içinde bir siyasal patlamaya ya da devrime yönelmesine karşı çıkarak, Fransız devrimi gibi yeni bir siyasal oluşuma izin vermemiştir. İngiltere geçmişten gelen devletin yapısını temsil eden krallık rejimini takviye ederek güçlendirirken, kara Avrupasının tam merkezinde yer alan Fransız devleti ülke içindeki yenilikleri kontrol edemeyince krallık rejimini koruyamamış, ekmek bulamayanlara pasta teklifi getiren krallık rejimi toplumsal tabanını kaybederek çökme aşamasına gelince, başkentin ortasında yer alan Bastil hapishaneleri işgal edilerek, siyasal mahkumlar serbest bırakılmıştır. Devrimin ilk adımları hapishaneleri boşaltırken Paris bütün Avrupa kıtasına öncülük yaparak devletin yapısını krallıktan cumhuriyete doğru dönüştürüyordu. İngiltere’nin sahil şehri olan Londra aynı zamanda başkent haline dönüşürken, bir kara ülkesi olan Fransa’da deniz kenarında olmayan Paris, Avrupa demokrasisinin merkezi olarak Fransa cumhuriyetinin başkenti konumunu güçlendiriyordu. Böylece ortaçağdan çıkış ve modern çağlara geçiş aşamasında Londra üzerinden İngiltere dünya liderliğine doğru yönelirken, Fransa’nın başkenti olarak da Paris Avrupa kıtasının liderliğine doğru adım atıyordu. Charles Dickens, iki şehrin hikayesini anlattığı kitabında Fransa’da mahkûm olan bir doktorun başına gelenleri anlatırken İngiltere’de Fransız otoriterizmine karşı İngiliz özgürlükçülüğünün anlatımını yapmaya çalışmaktadır. Devrime doğru ilerleyen Paris yanarken, Londra’da krallıkla dengelenen demokrasi içinde sakin ve huzurlu bir ortam anlatılmaktadır.

                Bugünkü çağdaş dünyayı yaratan Fransız devriminin sancıları Paris’i yakarken, ülkede her şeyin alt üst olduğu bir çöküş sonrasında cumhuriyet rejiminin merkezi oluşumu dikkate alınarak, sonraki kuşaklara bir devrimin nasıl meydana geldiği Paris kentinde yaşananlar üzerinden dile getirilmektedir. Paris Avrupa’da tutuşan alevlerin altında yanarken, dünyaya açılmış olan İngiltere daha sakin ve huzurlu bir ortamda geleceğin evrensel düzenini oluşturabilmenin çabaları içinde köklü bir dönüşüme doğru yöneliyordu. Çağdaş dünyayı yaratan Fransız devrimi başkent Paris’de meydana gelirken bir ihtilal ortamının nasıl doğduğu ve geleceğin yeni siyasal düzeninin nasıl ortaya çıktığı “iki şehrin hikayesi “isimli kitapta bugünün yeni kuşaklarına ders verircesine anlatılmaktadır. Fransız devrimini uzaktan seyreden ve bazı müdahaleler ile yönlendiren İngiltere, siyasal mücadeleleri kontrol ederken bir deniz ve ada ülkesi olmaktan gelen özelliklerini sonuna kadar kullanarak, Fransa’daki gibi büyük toplumsal patlamalara ya da kraliyet hanedanının katliamlarla sona erdirilmesi gibi köklü değişikliklere uzak kalmayı başarmıştır. Açlık, sefalet ve sosyal çöküntülerin yol açtığı felaketler aşamasında Fransız devrimi önlenememiş ve hanedan yönetimine dayanan krallık rejimi yerini tüm halk kitlelerinin ortaklaşa katılacağı bir cumhuriyet rejimine bırakmak zorunda kalmıştır. Çağdaş dünya yavaş yavaş ortaya çıkarken bir kara ülkesi olarak Fransa Avrupa kıtasının, İngiltere ise denizler üzerinden dünya kıtalarının merkezi haline gelirken, Paris ve Londra gibi iki büyük kent dünya yönetiminin karşıt merkezleri olarak belirginlik kazanmışlardır. Bu yüzden Paris, bilim, kültür ve ulus devlet olarak siyaset merkezi kimliği ile önem kazanırken, Londra deniz aşırı ülkelerin ve sömürgelerin yeni merkezi olarak ortaya çıkmış ve ekonomi ile ticaret üzerinden bir imparatorluk yapılanması ile beş kıtaya yayılarak yepyeni bir dünya gücü yaratmıştır Fransa ve İngiltere gibi büyük Avrupa devletlerinin yeni dünya düzeninde farklı çizgilerde gelişmeler göstermesi yüzünden, Fransa Paris ile İngiltere Londra ile simgelenmiştir. Bu iki büyük devletin çekişmeleri ve yeni dönemlerdeki uygulamaları birbirinden çok farklı çizgileri siyasal alana kazandırdığı için uzun süren savaşlara bu iki ülke sürüklenmişler ama, bugünkü modern uygarlık barış arayışları ile bu tür savaşları önlemiştir.

                Bugün dünya haritası incelendiği zaman iki yüz den fazla devletin bu harita üzerinde yer aldığı göze çarpmaktadır. Bazı büyük devletlerde başkentler ile sahil kentleri arasında hegemonya çekişmeleri gündeme gelebildiği için ülkeler arası durumlarda zamanla bazı değişiklikler gündeme gelebilmektedir. Bazen ülkeler başkentlerini değiştirerek sahil kentleri üzerinde denetim sağlamaya çalışmaktadırlar. Bazı durumlarda ise çok büyüyen sahil kentlerinin, yeni ekonomik merkez olarak aynı zamanda siyasal gelişmelere de merkez olmaya yönelmeleri yüzünden ülkedeki başkentlerin durumu tehlikeli siyasal saldırılara hedef olabilmektedir. Bazan devletler arası ilişkilerin değişmesi ya da barış ortamını bozabilecek savaşların ağırlıklı bir biçimde siyasal gelişmelere etki yapması nedeniyle, ülkeler başkentlerini değiştirmek zorunda kalarak ulusal sınırlar içerisinde yeni yerleşim yerlerini belirli bir aşamadan sonra başşehir olarak ilan edebilmektedirler. Daha çok ülkelerdeki iç karışıklıklar ya da bölgede var olan emperyal güçlerin saldırılara geçerek meydana getirdikleri değişimler, ülkelerdeki devlet yapılarını sarsabilmekte ya da emperyalist devletlerin gündeme getirdiği bölgesel planlar doğrultusunda bölge devletlerinde karşılaşılan değişimler, başkentler ile  deniz kenarı sahil kentlerini ülke sınırları içerisinde karşı karşıya getirerek, geçmişten gelen kamu düzenlerini parçaladıkları ya da yok ederek var olan devlet düzenlerini tarihe mal ettikleri göze çarpmaktadır. Her devletin kendi anayasal yapılanmasına uygun düşen bir çizgide sahip olduğu kamu düzenleri bu gibi durumlarda büyük tehlikeler ile hatta yok olma durumları ile karşılaştığı için her devlet geçmişten gelen devlet düzenlerini sonuna kadar korur ve kazanılmış haklarının elinden alınmasına da karşı çıkarak ömrünü uzatmaya çaba gösterir. Bütün ulus devletler ulusların var olma mücadeleleriyle kuruldukları için her devlet ulusal bir tabana dayanır ve başkentler devletlerin olduğu kadar milletlerin de merkezi konumundadır. Deniz kenarındaki büyük sahil kentlerinde ise uluslar değil, sahillerden deniz ticareti yapan ticaret burjuvazisi egemen olduğu için, çok uluslu burjuvazi ya da karma topluluklar hegemonyasında, başkentlere karşı oluşumlar öne geçebilmektedir.

                Türkiye Cumhuriyeti dünya haritasında yer alan orta büyüklükte bir devlet olarak başkent Ankara ile diğer seksen vilayet arasında ülke koşullarına oturan bir jeopolitik oluşum ile geleceğe dönük bir yapılanmayı anayasal bir düzen içinde hukuk devletine dönüştürmeyi başarmıştır. Her devlet yapılanmasında ortaya çıkan kamusal alan sorunu hem kentler hem de devletler açısından önem taşımaktadır. Devletler gibi kentlerin de kamusal olan olarak kabul edilmesiyle birlikte, ulus devletlerin içinde yer alan kentler de yerel yönetimler olarak aynı zamanda yerel devlet konumunda kabul edildikleri için kentlerin varlığı ve yapılanmaları siyasal bir karakter taşımaktadır. Devletlerin içinde ve başkent konumundaki merkez şehirlerde devletlerin temel kamusal örgütleri kurulduğu için devletler ile birlikte kentler de kamusal alanın bir parçası sayılarak doğal olarak bunların içinde yer almaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında devletlerin kamusal örgütlenmeleri belirli bir bütünlük içinde başkentlerin yerel  kamu hizmetlerinin yapıldığı merkezi ve ortalık alanlarda gerçekleştirilmektedir .Kentlerin eski çağlarda yerel devlet tipleri olarak öne çıkmaları ile başlayan kamusal alan tartışmaları  sonraki dönemlerde daha geniş sınırlar içinde ele alınmaya başlandığında, bölge ve ulus devlet modelleri ile birlikte ele alınarak tartışılmış ve geleceğe dönük oluşumlarda bu açılar çizgisinde belirli bir kimlik  üzerinden tanımları yapılmaya çalışılmıştır. Devletlerin üzerinde yer aldığı ülkeler ve yerel çizgide buralarda öne çıkan yapılanmaların kamusal alandaki kimliklerinin ortaya çıkarak belirginlik kazanmaları açısından, kamusal alan tartışmaları yaygınlık kazanarak önem kazanmıştır. Yerellik olgusu mekanların siyasallık kazanması aşamasında, değerlendirmelere yardımcı olmakta ve yerel devletler olarak il ve ilçe belediyeleri tartışma konusu olarak eskisi gibi yeniden gündeme gelmektedir. Bu çerçevede yapılmakta olan değerlendirmelerde her devlet ya da yönetim üzerinde bulunduğu toprakların özelliklerine göre anlam ve görünüm kazanmaktadır. Böyle bir aşamada bölgesel, yerel ve ulusal kimliklerdeki yönetim biçimleri kendi özellikleri doğrultusunda yeni kamusallıklarını yaratarak, diğer devlet ve siyasal yapılanmalardan ayrılan bir çizgide geleceğe dönük bir biçimde varlıklarını geliştirmeye çalışmaktadırlar.

                Ulusallık özelliğinin belirleyici olduğu, ulus devletler ve yapılanmalar zaman içinde öne çıkarken, bu yapıya uygun düşen ya da kuruluş sırasında başlangıç noktası olarak hizmet gören merkezi yerdeki ulus devlet yapılanması devlet ile bütünleşen bir çizgide önem kazanırken, var olan ulus devletin geleceğe yönelik bir çizgide yoluna devam edebilmesi için devlet yapılanması ile birlikte, başkent olma özelliğinin devam etmesi gerekmektedir. Bir devletin kuruluşu sırasında dayanak noktası ya da ortaya çıkış yeri olarak kullanılma durumundaki merkezi konumdaki başkentlerin, devletlerle birlikte birleşerek tek bir devlet hükmü şahsiyeti oluşumunun çatısı altında buluşmaları ve bir araya gelerek yaratacakları ortak bir bütünleşme oluşumu çerçevesinde, devlet ya da ulusun karşısına çıkabilecek her türlü çıkmazın aşılmasının birçok açıdan önemi bulunmaktadır. Kentler ile birlikte yerel devlet oluşumu ya da yapılanmaları, kamusal alana ulusal düzeyde yeniden katkı sağlayarak eskisinden daha farklı oluşumlara yardımcı olmaktadırlar. Ne var ki, kentlerin yerel yönetimler ya da devletler olarak devreye sokulmalarıyla birlikte, ulusal ya da bölgesel devletlerin yerleşik yapılanmaları kökünden sarsarak eskisinden çok daha farklı bir görünümün ortaya çıkmasına yardımcı olundukları anlaşılmaktadır.  Devletler ile kentler arasındaki ilişkiler ya da bağlantılar bu düzeylerde ele alınırken, devletlerin merkezi devletin kamusal alanı olan başkentler ile aralarındaki gelişmelerin dikkate alınarak incelenmesi gerekmektedir. Bu noktada eski başkentlerin kendilerinden beklenen katkıları sağlaması önemli bir gösterge olmaktadır. Var olan ulus devlet ya da bölge devleti başkentleri ile kaynaştığı ve sarsılmaz bir bütünlük içinde geleceğe dönük bir yolda, emin adımlarla ilerlediği sürece, hiç kimse ya da siyasal güç devlet ile başkentler arasındaki siyasal bütünleşmenin kopmaz bağlarını hiçbir biçimde koparması mümkün değildir. Bu gibi durumlarda ve uluslararası konjonktürün belirleyici olduğu gelişmelerde devletlerin başkentleri ile bağları koparılabilmekte ve ortaya çıkan yeni konjonktürün dayatmaları doğrultusunda ya sahil kentlerinden birisi ya da yeni ortaya çıkan gelişmelerin eksenine oturan başka bir kent yeni bir başkent olarak öne çıkabilmektedir.

                Bugün gelinen aşamada bir yanda geçen yüzyıldan gelen ulusal kurtuluş savaşının merkezi olarak Ankara’nın başkent olma statüsünün devam ettiği Ankara varken, bir de Türkiye’nin içinde bulunduğu merkezi coğrafyanın yeniden gündeme gelmesi çizgisinde uluslararası konjonktürün yansımaları doğrultusunda, İstanbul’un yeni başkent olarak dayatıldığı ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bütün orta dünya İstanbul gibi bir bölgesel başkente bağlı durumda iken, imparatorluk sonrası dönemde bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde kurulan ulus devletin jeopolitik konumu da ülkenin tam ortalarında Ankara’yı ulus devletin merkezi başkenti konumu durumuna getirmiştir. Ne var ki, cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken, yüzyıllık bir dönem sonrasında yeni dünya düzeni arayışları çizgisinde ulus devlete yönelik tehditler ve dış müdahaleler gündeme getirilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal başkentinin Ankara’dan İstanbul’a doğru taşındığı anlaşılmaktadır. Önce özel bankalar, daha sonra resmi bankalar ve üçüncü aşamada ise ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmasıyla birlikte, ulus devletin başkentinin Kuvayı Milliye’nin merkezinden alınarak, eski imparatorluk döneminin geçmişteki merkezi olan İstanbul’a taşınmak istendiği görülmektedir. Osmanlı devletinin çöküşünden sonra Ankara’nın başkent olması sürecinde batılı ülkeler nasıl direndiyse bugün gelinen noktada benzeri bir biçimde batının emperyal devletlerinin ortaya koydukları emperyal projelerde Ankara’yı başkent olarak görmedikleri aksine yeniden İstanbul’u başkent konumuna getiren uydurma haritalar aracılığı ile ulus devlet başkentini ortadan kaldırarak , emperyalistlerin projelerine uygun olarak geçmişten gelen Roma ve Bizans imparatorluklarının merkezi konumundaki bu her tarafı açık bir kenti, bölgesel devletin başkentine dönüştürme eğiliminde oldukları anlaşılmaktadır. Bölgesel imparatorluktan ulus devlete geçerken değiştirilen başkentin şimdi yeniden bölgesel devlete geçerken tekrar değiştirilmeye çalışılması ancak emperyalist plan ve müdahaleler ile açıklanabilir. İki kutuplu dünyayı çökerten batı emperyalizminin dünya çapında bir yeni düzene yönelirken, tüm bölgelerle birlikte merkezi coğrafyadaki düzeni de bozmaya çalışırken, diğer ulus devletler ile birlikte Türklerin anavatanı olan Anadolu topraklarından ve bu yarımadanın ortasındaki ulusal başkentten Türkleri uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

                Kuvayı Milliye’nin merkezi olan Ankara kenti daha sonraki aşamada ulusal başkent olarak ilan edilirken Misakı Milli sınırları içindeki ulusal vatanın bölünmez bütünlüğü esas alınmıştır. Bu açıdan Edirne’den Ardahan’a kadar Kuvayı Milliye’nin kolları uzanmış ve Balkanlar ile Kafkaslar arasındaki Anadolu yarımadası Türklerin ana vatanı olurken, ülkenin tam ortasında yer alan Ankara kenti de Türk devletinin ulusal başkenti olma aşamasına gelmiştir. İmparatorluğun çökertilmesi yüzünden bir ulus devlet tarih sahnesine çıkarken, şimdi de bir ulus devlet tarihin derinliklerine gömülmek istenmektedir. Küresel düzende emperyalistlerin yeni planları dayatmaları yüzünden, ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti dağılmaya doğru iteklenirken Türklerin elinden alınan ulusal başkent Ankara’nın yerine eski Bizans ve Roma imparatorluklarının merkezi olan İstanbul yeniden canlandırılarak, ulus devlet yerine alt kimliklerin eyaletler halinde örgütlenmesiyle ortaya çıkarılacak bir bölgesel federasyon, merkezi coğrafyanın tam ortalarında kurulmak istenmektedir. Bu topraklarda ise Türklerin ulus devleti bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulduğu için Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda bölgeye saldıran emperyalistler ve Siyonistler, bölgenin merkezi devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalıştıkları için, Türkiye’yi haritadan silmek, başkentini dağıtmak ve emperyalistlerin  alt kimlikçi politikalarıyla  yeni Sevr planına uygun bir biçimde bölücü federasyonlaşmanın önünü açmak üzere, Türk devleti ile Türk ulusuna karşı  toplu bir saldırıya geçmenin hazırlıklarını tamamlayarak, bu doğrultuda eyleme geçme aşamasına gelmişlerdir. ABD’nin Balkanlara çok miktarda asker getirmesi, Ege adalarına asker çıkartmaları, Kıbrıs adasındaki silah ambargosunun kaldırılması emperyalist saldırı planlarının başlangıç girişimleri olarak bugünün koşullarında uygulama aşamasına getirilmiştir. Ankara’yı hedef alan siyasal saldırıların yeni dönemde askeri saldırılar ile sürdürülerek Türk ulus devleti yerine çok uluslu bir federasyon dayatması gündeme getirilmektedir.

                Emperyalizm ile bölgedeki ulus devletler karşı karşıya getirilirken, gelecekte muhtemel bir üçüncü dünya savaşı da batılı emperyalistler ve Siyonistlerin iş birliği ile bölge ülkeleri üzerinden çıkartılmaya çalışılmaktadır. Ankara ile İstanbul’u beraberce ele alarak inceleyen bazı bilim adamları her iki kentin özelliklerini karşılaştırırken  Ankara’yı devletin, ordunun ve Türk ulusunun  merkezi olarak tanımlarlarken, Roma ve Bizans imparatorlukları döneminden gelme farklı dinlerin ve alt kimlikli grupların bu kentte bir arada yaşadıklarını ve bu yüzden İstanbul’un bir metropolitan kent olarak kozmopolit bir toplumsal yapılanmaya sahip olduğundan, Türklerin ulus devletlerinin ötesinde bir çoklu kimliğe sahip bulunduğunu ve  bu açıdan yeni dönemde bir bölge devletine doğru gidilirken İstanbul’daki ulus devlet temsilcileri olarak bulunan Türkleri dışlayan bir yeni yönelişin yabancı göçmenler aracılığı ile geliştirildiği görülmektedir. Normal koşullarda İstanbul ele alındığı zaman ülkedeki bütün sermayenin bu sahil kentinde bir araya getirildiği, adında Türk ismi bulunan bazı derneklerin varlığına rağmen, İstanbul’da toplanan büyük sermayenin büyük çoğunluğunun yabancı ve gayrimüslim toplum kesimlerinin ellerinde bulunduğu ve Türk kimliği taşımayan ve Türkiye’nin ulus devlet yapılanmasına karşı çıkan gayrimüslim yabancıların çıkarları doğrultusunda bu lobilerin harekete geçerek, eski Roma ve Bizans imparatorluklarının merkezi olan bu kentteki yabancı sermayenin, siyaseti finanse ederek ve medyanın patronluğunu yürüterek Atatürk cumhuriyetini tarih sahnesinden silmek için her yola başvurdukları açıkça görülmektedir. İstanbul kenti bu gibi nedenler yüzünden Türkiye ve Ankara karşıtı hareketlerin ve siyasal gelişmelerin merkezi konumuna gelmiştir. Ankara devlet, millet ve ordu imajları ile Türk ulus devletinin bugüne kadar merkezliğini yapmıştır ama, bu küresel yeni bir dünya düzeni için seferber olan yabancı sermaye tekelci şirketleri aracılığı ile ulus devletleri yıkarken, İstanbul Türkiye karşıtı bir ekonomik yapılanma üzerinden sermaye ve medya ile yıkıcı bir siyaset ve emperyalist güçler ortaklığında, dış güçler ile aynı çizgide saldırganlığın merkezi haline gelmiştir. İşte bu gelinen yeni aşamada artık Ankara ile İstanbul kentleri yeni bir çatışmanın tam merkezi konumuna gelmiştir. Kanal İstanbul projesi ile İstanbul tıpkı Hong-Kong gibi deniz aşırı bir ada devleti haline getirilerek, ulusal hukuk denetiminden uzaklaştırılmaktadır.

                Yeni dönemde siyasal gelişmeler birbiri ardı sıra devreye girerken, Ankara tıpkı Moskova gibi bir doğu başkenti konumuna doğru iteklenmiştir.  Rusya dış dünya ile bağlantısını Petersburg gibi bir sahil kenti üzerinden yürütürken, Türkiye’de Ankara gibi bir Avrasya başkenti oluşumunun tam göbeğinde kalmış ve bu durumu aşabilmek için de Ankara İstanbul üzerinden batı dünyası ile ilişkilerini sürdürmeye çaba göstermiştir. Ne var ki, Ankara dış dünyaya açılmak için mücadele ederken, batı dünyasının emperyalistleri ve Siyonistleri Türkiye’ye giriş kapısı olarak İstanbul’u kullanmaktan çekinmemişlerdir. İstanbul’un ulusal kimliğin ötesindeki kozmopolit nüfus yapılanması Türkiye’nin batı ile ilişkilerini bozmuş ve emperyal projelerin bu eski Bizans merkezi üzerinden yürütülmesinin önünü açmıştır. Avrupa ve Asya merkezli yeni yapılanmalar gündeme gelirken, Türkiye ile birlikte İstanbul’da çok hareketli bir geçiş dönemi yaşamıştır. Kentsel dönüşüm ile eski İstanbul yıkılırken, gökdelen binaların kentin her yerine yapılmasıyla birlikte, İstanbul’da batılı başkentlerde olduğu gibi yeni bir metropolitan yapılanmanın önü açılmıştır. İstanbul küreselleşme döneminde öne geçerken, Türk devletinin başkenti olarak Ankara geride kalmış, ABD başkanı Bush Türkiye’ye geldiği zaman merkezi coğrafyanın Osmanlı döneminde olduğu gibi İstanbul’dan yönetilmesi gerektiğini Türkiye başbakanına açıkça söylemiştir. ABD Avrasya döneminde doğu politikalarını İstanbul üzerinden yönlendirmeye çalışırken, Ankara ile değil İstanbul ile çalışmaya öncelik vermiş ve Büyük Orta Doğu yapılanması içinde İstanbul’u tıpkı Napolyon’un söylediği gibi Avrasya üzerinden dünyanın başkenti yapılması için çalışmıştır. İsrail devleti Büyük İsrail projesi doğrultusunda Kudüs’ü dünyanın başkenti yapmaya çalışırken, ABD ve İngiltere ikilisi Anglo-Sakson güçleri olarak yeni Roma ve Bizans yapılanması doğrultusunda İstanbul’u bölge merkezi yapmak için harekete geçmişlerdir. Böylece uluslararası konjonktür İstanbul’un arkasına geçince, Türk ulus devletinin başkenti olan Ankara’ya karşı bir küreselleşme rüzgârı estirilerek İstanbul’a Ankara’daki kamu kurumları taşınma yoluna gidilmiştir.

                Küresel güçler eski dünya düzenine son vermişler ama yeni bir dünya düzeni kuramamışlardır. Bugün gelinen noktada yeni bir dünya düzeni yapılanması için küresel tekelci şirketler ulus devlet düşmanlığı yaparak iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devleti çıkartabilmenin arayışları içindedirler. Sorun ulus devletlerin yıkılmasıyla çözülemeyecek, iki yüz civarındaki ulusal yapıların yenilenmesiyle beş kıtada var olan beş bin civarında etnik grup harekete geçerek kendi devletlerini kurabilmenin çabası içine girebileceklerdir. O zaman küreselcilerin geliştirdiği iki bin eyalet devleti projesi de yetersiz kalacak ve beş bin eyaletin dini, etnik ve kültürel alt kimliklerin kendi devletlerini gündeme getirmeleriyle birlikte dünya devletleri fazlasıyla bölünerek küçük küçük parçalar halinde gündeme geleceklerdir. Osmanlı sonrasında merkezi coğrafya için planlar ve projeler hazırlayan İngiltere’nin İstanbul merkezli çalışmaları yüzünden Osmanlı sonrasında bu bölgede gündeme getirilmiş olan ulus devletlerin de devre dışı bırakılarak eyalet ve şehir devletleri üzerinden yeni bir merkezi coğrafya oluşumu geçmişten gelen Sevr planı doğrultusunda öne çıkartılmaya çalışılmaktadır. İstanbul hem bir küresel kent olarak uluslararası yapılanmalarda öne geçerken, Ankara eski ulus devletin merkezi olarak devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Ulus devletin ve ulusal toplumun bütünüyle tasfiyesi düşünülürken, alt kimlikli gruplar ile eyaletler ve şehir devletleri hazırlıkları öne geçmektedir. Bu çerçevede tarihsel olarak gündeme gelmiş olan Ankara-İstanbul arasındaki geçmişten gelen rekabet ve çekişme süreci yeni dönemde küreselleşme ve ulus devlet karşıtlığına dönüşmüştür. Yeni dönemde, İstanbul’cular küreselci olurlarken, Ankara’cılar da ulusalcı olmak durumunda kalmışlardır. Kuvay-ı Milliye hareketinin merkezi olan Ankara kenti yeni dönemde, ulusalcı hareketin de öncüsü ve merkezi olmak durumundadır.

                Ankara -İstanbul çekişmesi içinde yer alan İstanbul’cu aydınların   bur tartışmayı kazanmak için, çekişmeyi iki şehir arasında olmaktan çıkartarak Ankara-Türkiye arasında bir kamplaşmaya doğru yönlendirmişlerdir. Onlara göre Atatürk Türkiyesi geride kalmış ve bu yüzden de Ankara gerici bir kent olarak, geçmişin uzantısı olarak yeni dönemde tutuculuğun merkezi haline gelmiştir. Tutum ve tavırlarına ilerici bir görünüm kazandırmak için İstanbul’daki gelişmeleri inceleyenler, Türkiyeci bir yaklaşım görünümünde ulus devlet ve Ankara karşıtlığını sürdürmeye çalışmışlardır. Ankara’nın ulusal başkent olmasına itiraz edenler, Kuvayı Milliye hareketinin uzantısı olarak yeni bir ulusalcı hareketin doğmasını önlemek isteyenler, İstanbul üzerinden Ankara karşıtlığına devam etmişlerdir. Atatürk cumhuriyetini savunan Birinci cumhuriyetçilere saldıran ikinci cumhuriyetçiler, İstanbul medyası üzerinden örgütlenerek, alt kimlikçi federasyonculuğu savunan ikinci cumhuriyetçiliği Atatürk cumhuriyetinin yerine geçirmek istemişlerdir. Ankara-İstanbul çekişmesi son yıllarda Birinci ve İkinci cumhuriyetçi akımların da başlıca tartışma konularından birisi haline gelmiştir. Ankara sadece Atatürk cumhuriyeti zamanında değil Hitit, Galatya, Frigya ve Roma dönemlerinde de Anadolu yarımadasının tam ortasında başkent olma şansına sahip olmuş bir eski başkenttir. Bu nedenle Ankara’nın bugünkü başkent olma statüsüne son vermek isteyen Türkiye ve Ankara karşıtlarının, yeniden tarih kitaplarına yönelerek dünya tarihi içinde Anadolu yarımadası ile birlikte Ankara kentinin tarihi dönemler içindeki yerini ve konumunu iyi anlamak durumundadırlar. Türk devleti emperyalist oyunlara karşı çıkacak kadar güce her zaman sahip olmuş ve ulusal kurtuluş savaşını tüm cephelerde kazanarak bağımsız çağdaş bir cumhuriyet kurabilmenin onurunu yaşamıştır İstanbul’un emperyalistler tarafından işgal edilmesine karşılık, Ankara Misakı Milli sınırlarına kucak açarak ve tüm Anadolu halkı ile bütünleşerek içine girilen yeni kurtuluş savaşını da kazanacaktır. O zaman iki şehrin hikayesi savaş ile değil ama barış ile sonuçlanacaktır. Bu aşamada Türkiye’nin bütünlüğünün korunabilmesi için, Ankara hem ulusal başkent hem de bölgesel merkez olarak hareket ederek emperyalistlerle mücadele etmek zorundadır.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

30 Mayıs 2022 Pazartesi

TÜRKİYE VE BALKAN BARIŞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA   KALESİ

                       TÜRKİYE VE BALKAN BARIŞI                                                                                                                              

                Dünya haritasına bakıldığı zaman, Anadolu yarımadasına sığınmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Asya kıtası ile Kafkas dağları, Avrupa kıtası ile de Balkan dağları üzerinden kenetlendiği görülmektedir. İki büyük kıta arasında bir geçiş koridoru konumundaki, Anadolu yarımadası bir büyük asma köprü gibi durmakta, Balkan bölgesi Avrupa ile, Kafkas bölgesi ise Asya ile bağlantı kuran köprüler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almış gibi görünmektedirler. İki büyük bölge ile iki büyük kıtaya bağlanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kıtalar arasındaki köprü olma işlevini son yıllarda kıtalar arasındaki köprü sayılarını artırarak ve doğal köprü konumunu insan emeği ürünü yeni köprüler yaparak sağlamlaştırmaktadır. Böylece Londra- Pekin arasında kurulmuş olan yeni ipek yolunu, ya da bir yol ve bir kuşak yapılanmasını güçlendirerek deniz yollarını dışlayan yeni kara ulaşım sisteminde, Türk devleti merkezi konumunu koruyarak ve uluslararası ulaşım ve taşımacılığın daha hızlı bir yönde gelişmesi misyonunda üzerine düşen merkezi konumun gereklerini yerine getirerek çalışmaktadır. Bu doğrultuda Boğaz köprülerinin sayısı Çanakkale köprüsü ile birlikte dördü bulurken, bunlara ek olarak bir da boğaz altı bir Avrasya geçişi de inşa edilerek sisteme dahil edilmiştir. Ayrıca bu kıtalar arası köprülerin uzantısı olarak yeni kara yolları ve bağlantılı köprüler de kurularak ve dünya ticaretinin ana geçiş hatları yoğun bir koridor konumuna getirilerek, sistem tamam olma noktasına getirilmiştir. Tarihin ilk çağlarından bu yana kıtalar arası köprü konumundaki bu bölge aynı zamanda kavimler kapısı olarak da öne çıkmış ve bu doğrultuda iki kıta arasında göçler her dönemde birbirini izleyerek bugüne kadar gelmiştir. Zaman içinde Asya’dan Avrupa’ya ya da Avrupa’dan Asya’ya Boğazlar bölgesinden geçen kavimler, daha sonraları gelerek yerleştikleri bölgelerde yerleşerek yeni devletler ve onların üzerinden de yepyeni uygarlıkları gündeme getirerek insanlığa katkıda bulunmuşlardır. Dünya tarihi bir bütünlük içerisinde incelendiği zaman, Boğazlar bölgesinin bazen ana trafik merkezi konumuna geldiği ve bu çizgide Avrupa ya da Asya kıtalarında gelişen uygarlıkların, Anadolu yarımadası üzerinden geçerek yeni yapılanma aşamasına geldikleri anlaşılmaktadır. Bugüne kadar bu bölgeler üzerinden ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalar ve göçler ana kıtaların siyasal şekillenmesinde önde gelen belirleyici bir rol oynamışlardır.

                Tarihsel süreç kendi dinamikleri içinde devam edip giderken geçen sonbahar aylarında bir gece ansızın dünyanın en büyük devleti olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletleri’nin, Balkan yarımadasının tam ortasında yer alan Yunanistan toprakları üzerine büyük miktarda asker ve savaş malzemesi indirdiği görülmüştür. Bu aşamada insanlık Orta Doğu ve Orta Asya sorunları ile uğraşırken, ABD’nin beklenmeyen bu ani askeri çıkartması gözlerden uzak kalmış dünya kamuoyu Afganistan meselesi, Çin sorunu ve Rusya’nın batı dünyasına karşı çıkan yeni jeopolitik konumunu tartışırken, ABD her zamanki gibi ani bir çıkartma yaparak, hiç kimsenin beklemediği bir aşamada Yunanistan üzerinden Doğu Avrupa bölgesine bir askeri çıkartma yapmıştır. Hiç beklenmedik bir sırada gerçekleştirilen bu çıkartma harekâtı tüm dünya ülkelerini şaşırttığı gibi, Yunanistan devletini ve Avrupa kıtasının bölgesel devletleşme yapılanması olan Avrupa Birliğini de karşısına alırken, aynı zamanda Balkan yarımadası üzerinden bütün bölge devletlerini ve bölgesel siyasal yapılanmaları doğrudan doğruya hedef almıştır. Rusya’nın  Ukrayna işgalinden altı ay önce gerçekleştirilen bu işgal hareketinin de tıpkı Rusya’nın komşusuna karşı haksız yere yapmış olduğu işgalci girişim gibi dünya kamuoyunca izlenmesi ve ayrıntılarına varana kadar tartışılması gerekirken, ABD’liler sanki hiçbir şey yokmuş ya da olağanüstü herhangi bir gelişme olmamış gibi davranarak Balkan yarımadasının merkez ülkesi konumundaki Yunan devletinin topraklarına gelerek yerleşmesi, iki dünya savaşı sonrası dünyada hiç hoş karşılanmamış, herkes bu tehlikeli  işgalden kendine göre sonuçlar çıkarmıştır.

                 ABD’nin bu saldırgan tutumunu iyi anlayabilmek için, harita üzerinden Balkanlara yeniden bakmak ve ortaya çıkan yeni jeopolitik durumu her yönü ile değerlendirmek gerekmektedir. Bütün jeopolitik kitaplarına göre üç kıta arasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın merkezi ülkesi olduğu ve bu durumun gereği olarak da Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki tüm savaşların ya da sıcak çatışma ve çekişmelerin Türk devletini doğrudan etkilediği görülmektedir. Osmanlı sonrasında Türkiye’nin merkezi devlet olarak yer aldığı bu orta dünya üzerinde, Kafkaslar kadar Balkanların da bağlantı kuran konumda oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca   tarihin ortaya koyduğu gerçekler çerçevesinde sorun ele alındığında, dünyanın merkezinin Orta Doğu olduğu ama bu merkezi bölgenin kontrolünün ancak Balkanlar üzerinden yapılabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle iki büyük dünya savaşının yapıldığı Balkan bölgesinin ele geçirilmesi ve Balkanlar üzerinden Orta Doğu bölgesinin denetim altına alınması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesinin belirdiği yeni aşamada dünya barışı açısından son derece kritik bir duruma gelindiğini göstermektedir. Özellikle altı ay sonra Rusya’nın Ukrayna işgaline yöneldiği düşünülürse, bu durumun ortaya çıkmasından önce ABD’nin harekete geçerek, kuzey bölgesinin altında yer alan Balkan yarımadasının güvenlik açısından yeni bir önem kazandığı ve gene bir üçüncü dünya savaşı sürecinin kuzey bölgesinden gelen dalgalarla Balkan yarımadası üzerinde çıkabileceği ihtimalinin giderek yükselmesi, Doğu Avrupa bölgesinde  kuzeyden Rus işgaline karşılık güneyden de ABD işgalinin Yunanistan toprakları üzerinden yarımadanın ortasına doğru geliştirildiği anlaşılmaktadır. İlk iki dünya savaşı sırasında Doğu Avrupa bölgesinin Balkanlar üzerinden savaş meydanına dönüştürülmesi gibi bir üçüncü dünya savaşı benzeri durumun gündeme getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Rusya ve ABD eski dünya savaşlarının cephe ülkeleri olarak sahip oldukları çok büyük askeri yapılanmalar ile gene eski cephe bölgelerinde yeniden bir askeri yayılmanın arayışları içine girdikleri görülmektedir. Rusya bir gecede Ukrayna topraklarının yarısını ayakları altına alarak ezerken, ABD ileri teknolojinin kullanıldığı bir hava çıkartması sayesinde binlerce askerini ve silahlarını getirerek, Yunanistan’ı üçüncü büyük savaşın cephe ülkesi konumuna getirmektedir. Böylesine bir durumu öne çıkaran ABD asıl rakibi olan Almanya, Rusya ve Avrupa Birliği gibi büyük yapılanmaları karşısına alırken üçüncü bir dünya savaşı riskini dikkate aldığını göstermiştir.

                Birbiri ardı sıra çok hızlı gelişen yeni olaylar, küreselleşme süreci sonrasında dünyayı yeniden bir soğuk savaş gerginliğine sürüklerken, Ukrayna’da savaşın patlak vermesi ve savaşın Doğu Avrupa üzerinden eski dünya savaşının merkezi gücü olarak Almanya’nın yeniden karşıya alındığını, ABD’nin Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Rusya ile paslaşarak dünyayı yönetmeye devam etmek istediğini, açıkça Rusya’yı hem Avrupa ülkelerine hem de Çin’e karşı kullanarak, eski hegemonyasını sürdürme gibi bir yeni çizgiye yöneldiğini dünya kamuoyunun gözleri  önüne sermiştir. Küreselleşme sonrasında dünya yeni bir döneme girerken Avrupa Birliği ve NATO gibi batı blokundan kaynaklanan çok devletli yapılanmaların önemini yitirdiği, ABD-Rusya işbirliği ile ABD’nin eski dünya egemeni olan Avrupa ülkelerini öncelikli bir biçimde karşısına aldığını ve bunları Rusya’yı kullanarak devre dışı bırakmak için çalıştığını, daha sonraki aşamada da Avustralya merkezli kurmuş olduğu Anglosakson   AUKUS örgütü  aracılığı ile de Çin’e karşı yeni okyanus cephesini güney yarıküresinde gündeme getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Savaşlar aracılığı ile dünya hegemonyasını ele geçiren ABD’nin yeni dönemde de savaşlar aracılığı ile bu hegemonyasını korumaya çalışacağı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede son gelişmeler dikkate alındığında Rusya’nın Ukrayna savaşı üzerinden savaş sürecini Doğu Avrupa’ya taşımaya çalışacağı ve bu savaşın Karadeniz üzerinden Kafkaslar, Anadolu ve Hazar bölgelerine doğru gelişebileceği ve hatta daha da ileri giderek Balkanlar üzerinde üçüncü bir büyük savaş senaryosuna doğru ilerleyebileceği gibi ihtimalleri bugünün dünyasında akla getirmektedir. Özellikle bir gece ansızın ABD’nin Balkan yarımadasının tam ortasına büyük bir askeri yığınak yapması ancak böylesine bir tutum ile değerlendirilebilir. Geçmişteki olumsuz gelişmelerden ders almasını iyi bilen Avrupa ülkeleri ve Türkiye yeni dönemde bu tür tehlikelere dikkat ederek hareket edeceklerdir. 

                Balkanlar bölgesi her zaman için Doğu Avrupa kıtasının bir parçası olarak dünya jeopolitik yapılanmasında genellikle çok önemli bir yere sahip olmuştur. Balkan dağları üzerinden çeşitli bölgeleri kapsayan bu yarımada Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında bir bölge olarak her zaman için Asya ve Avrupa kıtalarında meydana gelen devletleşme süreçlerinde önemli konumlara sahip olmuş ve bu durumdan da yararlanarak devletleşme ile ilgili oluşumların sonuca bağlanmasında da kilit bir konuma sahip olmuştur. Balkan yarımadasına dışarıdan bakıldığı zaman birçok çözümsüz kalmış sorunlarla birlikte, bir de geleceğe yönelik yeni bazı oluşumların da sorun çıkarma potansiyelini birlikte taşıdıkları görülmektedir. Balkan bölgesi böylesine bir konuma sahip olarak doğu-batı ya da kuzey – güney yapılanması olarak dört bölgeli bir görünüme sahiptir. Bugünün koşullarında Avrupa Birliği oluşumu ile komşu bir konuma sahip olan   batı Balkanlar, en büyük Balkan sorunu olan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin hem bölünmüş hem de geleceği belirsiz bir kaos ortamı karşı karşıyadır. Osmanlı döneminden kalan Balkan yarımadasında bir bölünmüşlük ya da bütünleşememe gibi kaotik durumlar öne çıkarken, bir üçüncü dönem Balkanizasyon sürecinin yeniden gündeme gelmesi ihtimali bölge devletleri ile birlikte bütün büyük devletleri yakından ilgilendirmekte ve ABD gibi geleceğin yeni dünya düzenini oluşturmak için çaba gösteren Almanya, ABD, İngiltere, Rusya ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmektedir. Balkan tarihi Rusya, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri arasında çekişme, çatışma ve savaş olayları ile dolu olduğu gibi, yakın gelecekte de benzeri bazı olumsuz durumların bu doğrultuda öne çıkması muhtemel görülmektedir. Dünya düzeninin her zaman tehlikeye sürüklendiği bölgelerden birisi olarak Balkanlar bölgesi, yakın gelecekte yeniden bir sıcak dönemin eşiğine gelmiş gibi görünmektedir.

                Dünya hegemonyasını sürdürme iddiasında bulunan ABD’nin tam bu aşamada Balkan yarım adasının tam ortasına binlerce silah, malzeme ve asker yığmasının bir tesadüf olmadığı ve aksine geleceğe dönük bir savaş hazırlığının ilk adımları olarak gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Soğuk savaş sonrasında küreselleşme dalgası ile yeni bir jeopolitik ortam şekillenirken, batı Balkanlar üzerinden yeni jeopolitik oluşumun devreye girmesiyle birlikte hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi olan iki küçük ülke olarak Hırvatistan ve Slovenya, Balkanlar ile Avrupa Birliği arasında yeni sınır ülkeleri olarak eskisinden farklı bir konuma sahip olmuşlardır. Avrupa Birliği oluşumu doğuya doğru genişleme süreci içinde eski Osmanlı ülkeleri olan Müslüman devletleri de içine almaya çalışırken, Hristiyan tarikatların bu bölgede üstünlük çekişmeleri içine girmesiyle birlikte bu bölgede yaşanan sorunlar en üst noktaya doğru tırmanmıştır .Böylesine olumsuz bir duruma müdahale etmek isteyen ABD ;İtalya, Almanya, Belçika ve Yunanistan’daki askeri birlikleri aracılığı ile sıcak çatışmalara yön verebilmenin arayışları içine girerek, bölgede daha fazla askeri birlik bulundurabilmenin arayışı içine girmiştir. NATO ittifakının baş aktörü olarak ABD, Balkan barışı için üzerine almış olduğu askeri misyonları yerine getirebilmenin çabası içine girmiştir. Rusya, Almanya ve Fransa gibi büyük ülkeler bölge sınırlarını zorlarken aslında üçüncü bir Balkan savaşı oluşumunun da hazırlayıcısı olarak öne çıktıkları açıkça görülmektedir. Batı Balkanlar’da Bosna üçe bölünmüş bir ülke olmaktan çıkmaya çalışırken, Kosova üzerinden Rusya’nın Sırbistan aracılığı ile bölgede yeniden eski hegemonya düzenini kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Sırplar Ortodoks dayanışmasıyla öne çıkarken, Almanlar Hırvatistan ile yeni bir denge düzeni arayışı içine girmekte, İngiltere ise Yunanistan’ı kullanarak yeniden bir hegemonya arayışına girişirken, İtalyanlar Arnavutluk aracılığı ile yeni kurulan Balkan denklemlerinde kendileri için daha uygun bir konum arayışına yönelmişlerdir. Balkanların Hristiyan devletleri hiçbir zaman tek bir büyük devletin çatısı altında bir araya gelemedikleri için, Hristiyan Avrupa’nın büyük devletleri küçük Balkan ülkelerini birbirlerine karşı kullanmışlardır. Almanya Hırvatistan’a, İngiltere Yunanistan’a, Rusya Sırbistan’a, dönük politikalar aracılığı ile Balkan yarımadasında üstünlük kurmaya çaba gösterirken, Türkiye Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ağırlıklı bölge ülkelerine her zaman için öncelik taşıyan politikalar aracılığı ile hareket ederek, Osmanlı döneminden kalma yakınlıkları komşu Balkan ülkelerinde kullanmıştır.

                ABD yeni dönemde Sırbistan ile tarihi bir yakınlaşma gerçekleştirerek, bu ülkedeki Rusya’nın etkisine son vermek istemektedir. Rusya’nın Sırbistan’ı kullanarak yeni Yugoslavya maceralarına izin vermek istemeyen bir yaklaşımla ABD’nin hareket ettiği görülmekte ve bu nedenle de Anglosakson ülkelerine en çok yakınlık gösteren Yunanistan gibi bir ülke, yeni dönemin işgal senaryolarında ilk adım olarak önceliğe sahip olmaktadır. Bölgedeki NATO üstlenmesini yeterli görmeyen ABD’nin bu durumdan yararlanarak yeni bir orduyu Balkan bölgesine taşımak istemesinin iki dünya savaşı sırasında kilit öneme sahip bulunan bu yarımada üzerinde, artık kendi kontrolünde eskisine oranla daha kalıcı bir düzen arayışı içinde olduğu göze çarpmaktadır. Bölgenin çeşitli noktalarında ısınmaya başlayan eski problemlerin yeni Serebrenica felaketlerine yol açmaması için, din merkezleri üzerinden bir bölge düzeni arayışı içine girilmesi sırasında uluslararası bütün kuruluşların Balkanlara dönük çalışmalarında, daha gerçekçi tutumlar izleyerek yeni katliamların önünün kesilmesi gerekmektedir. ABD’nin dünyanın en güçlü ülkesi olarak ve geçmişten gelen tecrübelerinin izleyicisi konumuyla tüm Balkanlar için NATO aracılığıyla kalıcı bir barış ortamı hazırlaması gerekirken, kendi emperyalist ordusunun bazı birliklerini ansızın Balkanların ortasına getirerek işgal ve savaşa hazır bir duruma geçirmesi, bu aşamada yeni bir Balkan savaşının eşiğine gelindiği gibi son derece olumsuz yeni bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu bölgede yaşanan iki dönem savaş ve Balkanizasyon oluşumlarının birbirini izleyerek, üçüncü bir insanlık dramına yol açması, Balkan sorunlarının günümüzde de eskisi gibi devam edip gittiğini ve her güçlenen ülkenin bu coğrafya da kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir harita çizmeye kalkışmasıyla, işlerin yeniden karışıklık ortamına sürüklendiğini de   ortaya koymaktadır. NATO’nun dünya jandarması görünümünde   bir askeri birlik olarak kullanılması, ABD’ye karşı beslenen barış ortamı beklentilerini aksattığı için, ABD artık hiç kimseyi dinlemeyerek ve ordularını Balkanların ortasına getirerek tam bir savaş yapılanmasına girmiştir.

                Karadağ bölgesinde Rusya’nın bir darbe senaryosuna kalkışması son dönemde dengeleri iyice sarsarken, ABD arabuluculuğa soyunarak, bölgedeki Hristiyan ülkelerin güvenini kazanmaya çalışıyordu. Kosova ile Arnavutluk devletlerinin birleşmelerinin önlenmesiyle, Sırp-Arnavut çatışma ortamı devam ederken, Makedonya’da isim değişikliği sonrasında gündeme gelen gerginliklerin zamanla bir patlama noktasına gelerek, bölgedeki barış ortamını iyice tehdit etmesi gibi bir olumsuz ihtimalin öne çıkması da ABD’yi yavaş yavaş üçüncü dünya savaşına doğru sürükleyen nedenler içinde yer almasına yol açmıştır. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında gündeme gelen sıcak sorunlar, yerel halk ve örgütleri kızıştırırken, büyük devletler dış güçler olarak Balkan sorunlarını kendi planları doğrultusunda çözüme kavuşturmak üzere bölgeye geliyor ve küçük ülkeleri yönlendirmeye kalkışıyorlardı. Doğu Balkanlar’daki meseleler birçok açıdan çözüme doğru yönlendirilirken, bölgenin batısında yer alan sorunların, Avrupa Birliğinden gelen baskılar yüzünden giderek sıcak çıkmazlara doğru sürüklendikleri görülmektedir. Avrupa Birliği kendi karmaşık sorunları ile uğraşırken bölge ülkeleriyle gerçek anlamda kalıcı çözümler oluşturamamış ve bu yüzden de Batı dünyası adına Balkan sorunlarına çözüm üretmek gibi bir misyona ABD’nin sahip çıkmasıyla, Rusya ve Almanya’ya karşı bölgede yeni bir güç dengesi kurma girişimleriyle karşılaşılmıştır. Avrupa kuşkuculuğu yüzünden çözümsüz kalmış Balkan sorunlarının, ABD ordularının gelerek Yunanistan’a yerleşmeleri sayesinde yeni bir barış sürecine doğru yönlendirilecekleri beklentisi, her geçen gün daha da güçlenerek öne çıkmaktadır. ABD’nin Balkan sorunlarını uzaktan izlerken, birden binlerce kilometrelik Okyanusları aşarak Doğu Avrupa bölgesinin tam göbeğinde yer alan Yunanistan’ın dağları ve ovaları üzerinden bir işgal hareketi ile karşılaşmak, bölgede barış bekleyen dünya kamuoyunu fazlasıyla umutsuzluğa doğru kaydırmıştır. Yugoslavya gibi bir federasyonun yeni bir benzerinin Balkan yarımadası üzerinde kurulamaması, barış için yürütülen girişimlerin küçük ve cılız kalmasına yol açmıştır. Avrupalı büyükler ile Çin, Rusya ve İran gibi dünyanın büyük devletlerinin gelecekteki tutum ve izleyecekleri yollar Balkan barışının çizgilerini ortaya koyabilecektir. ABD’nin hızla harekete geçerek ordularını Yunanistan’a yığmasının sebebi bölge dışı güçlerin önünü kesme çabasıdır.

                Yeni yılda Rusya Ukrayna savaşı ile Doğu Avrupa’ya doğru harekete geçerken, bu aşamada ABD’de okyanuslar ötesinden bölgeye gelerek ordusunun gücü ile Rusya’nın önünü kesmek üzere devreye girmektedir. Rusya dünyanın en büyük ülkesi olmak üzere küresel hegemonya açılımına kalkışırken, Avrupa ile arasında yer alan Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyası üzerinde   sahip olduğu otoriteyi daha da yaygınlaştırmaya çalışırken, eski sosyalist ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştır. ABD’nin doğu Avrupa ülkeleri üzerinden ABD’deki Macaristan, Polonya, Romanya ve Çek Cumhuriyeti bağlantılı Yahudi lobilerinin etkin girişimleri sayesinde, Balkan sorunlarının ABD üzerinden çözüme bağlanmasında etkin çalışmalar yürütülmüştür. Rusya zayıf kalan teknolojisi ve giderek azalan nüfus yapısıyla diğer büyük devletler ile karşılaştırmalara konu olurken, sahip olduğu büyük askeri gücü kullanarak dünyanın altı da birini oluşturan kara topraklarını korumaya çalışırken, aynı zamanda Doğu Avrupa’daki sosyalist dönemden kalma otoritesini de artırarak kendi güçlenmesini artırmanın arayışı içine girmiştir. Eski düşmanlıklar ile yeni yolsuzlukların çok farklı gerginliklere yol açtığı Balkan bölgesinde Rusya’nın Doğu Avrupa kökenli hegemonya girişimlerinin etkisi, Balkanlara çok güçlü bir biçimde yansımaktadır. Eski Sovyetler birliğinin yeniden inşası gibi bir hayal peşinde koşan Rus emperyalizminin, Balkan yarımadasını Osmanlı sonrası sosyalist sisteme bağlaması gibi yeni bir yaklaşımın Rusya aracılığı ile Balkanlara taşındığı görülmektedir. Balkanları eskisi gibi kanlı bazı maceralara ya da senaryolara sürüklemek, hiçbir biçimde kabul edilemeyecek olumsuz bir durumdur. ABD’nin bütün dünyada gövde gösterisi maceralara kalkıştığı gibi, taklitçi bir yaklaşım aracılığı ile bölgenin kabadayılığına soyunmak, üçüncü kez Balkan yarımadasını bir dünya savaşının cephe ülkesine dönüştürebilecektir. Yolsuzlukların gerginleştirdiği bir yeni ortamda eski düşmanlıkların yeniden hortlatılması da üçüncü parti savaş senaryolarına bölgenin küçük devletlerini mahkûm edebilir. Balkanizasyon dalgalarının paramparça ettiği çok etnisiteli Balkan ülkelerinin önümüzdeki dönemde yeniden etnik kavgalara sahne olmaları, yeni dünya savaşı senaryolarını tekrar gündeme getirerek Rusya’nın başlatmış olduğu sıcak savaşın devam edip gitmesine yol açabilecektir.

                Sovyetler Birliğinin çöküşünün dünyanın başına gelen en büyük felaket olduğuna inanan bir devlet yöneticisi olan Putin bugün tanklarıyla Ukrayna’yı işgal ederken, ikinci aşamada Beyaz Rusya ve Moldavya üzerinden Polonya, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve Baltık ülkeleri gibi Doğu Avrupa devletlerini hedefe alarak, batıya doğru bir genişleme stratejisini, bugünün koşullarında ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Önce Kırım’ı işgal ederek yola çıkan Rus emperyalizmi, daha sonra büyük bir ülke olan Ukrayna’yı çiğneyip geçerek Baltık kıyılarına doğru bir yeni işgal senaryosunu gündeme getirirken, bütün Avrupa ülkelerini tedirgin etmiştir. İki bin yıllık modern dünya tarihinde Rusya her zaman için Doğu Avrupa üzerinden Balkanları esas alarak bir emperyalist bağımlılık düzenini kendi denetimi altında geliştirmeye çalışmıştır. Eskiden her zaman için Fransa ve Almanya’yı karşısında gören Rusya, bugün Amerika Birleşik Devletleri’ni karşısında görmekte ve ABD’yi yönlendiren Musevi lobilerinin baskıları ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır. Dünya tarihinin son beş yüz yılında yer küreye egemen olan Atlantik emperyalizmi, Avrupa emperyalizminin yerini alarak orta dünya bölgelerine yönelik bir hegemonya macerasına girerken, Rus emperyalizminin önünü kesmek üzere ABD orduları, Balkanların tam ortasındaki Yunanistan topraklarına gelerek burada kendisi için bir üçüncü dünya savaşı senaryosunun uygulanmasına yönelmektedir. Balkanlardaki küçük devletlerin ulusal bağımsızlık senaryolarından sonra, bugün de insanlık küresel bağımlılık senaryolarının gündeme getirdiği çatışma ve savaşlar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Üç kurucu etnik grubun bir araya gelmesiyle oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyetinin gelecekte nasıl bir şekil alacağı, bir çatışma sonrası dönemde belirlenebilecekmiş gibi görünmektedir. Özgür bir Balkan dünyası yaratmak için yola çıkan Balkan halkları büyük devletlerin çekişmesine kurban olurlarken, emperyalistlerin kendi aralarındaki kavgalarında da telef olmaktadırlar. Bu yüzden çok büyük oranda Balkan ülkelerinde yaşayan etnik toplulukların çeşitli bölge dışı ülkelere göç ettikleri görülmektedir. Türkiye bu göçlerden en çok payını alan ülke olarak Balkanlarda her zaman önde gelen ülke olmuştur.

                Kosova-Arnavutluk-Makedonya hattında, ABD yeni dönemde etkin olmak istediği için ordusu ile gelerek Balkanlara yerleşmiş ve eski NATO üslerinin bulunduğu bu bölgede bugünün koşullarında ondan fazla askeri üs kurarak bölge ülkelerini sıkı bir baskı altına almıştır. İran, Arabistan ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri yardım için bölgeye gelirken, Bosna, Kosova ve Makedonya gibi Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip olan Balkan ülkeleri, onların desteğiyle gelecek yapılanmasına girmektedir. Bu bölgenin ülkelerini içine almaya çalışan ama Müslümanlar ile Musevilerin ortak bir yaşam içinde barındıkları Kosova, Makedonya, Bulgaristan ve Sancak bölgesi gibi yerlerde var olan kozmopolit nüfus yapılanması ABD’nin müdahalesine yol açmakta, etnik ve dinsel çatışmaların bölgede sıcak savaşlara neden olmaması için Atlantik kıyılarından böylesine hassas bölgelere sürekli olarak dışarıdan karışma ve de müdahale gibi yollara başvurulmaktadır. Atlantik ittifakının hazırlamış olduğu bazı belge ve raporlarda Balkanlar da çatışmalara neden olan etnik ve dinsel ayrılıkların toplumsal barışı tehlikeye sokmasını önlemek için ABD’nin Balkanlarda kalıcı bir biçimde askeri varlık tesis etmesinin doğru olacağı düşüncesiyle, ABD’nin son askeri çıkartmasının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. ABD batı dünyasını doğudan gelebilecek tehditlere karşı korumak amacıyla Balkanlar’da yeni askeri oluşuma giderken bölge güvenliğine dikkat ederek hareket etmek durumundadır. ABD dış işleri bakanı gelecek dönemde yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini ifade ederken, Balkanların da içinde yer aldığı İslam coğrafyasının da böylesine bir değişime doğru gittiğini dile getirmekteydi. ABD bölgede NATO ile birlikte hareket ederken bölge barışının daha sağlam temeller üzerine atılması gibi gerekçeler ile çağdaş yeni yapılanmalara gidildiği ileri sürülmektedir. ABD bugün gelmiş olduğu Yunanistan topraklarında batı için güvenli bir gelecek arayışını sürdürürken, bu uğurda bölge ülkeleri arasında zaman içinde oluşmuş olan dayanışma düzeninin de ortadan kalmasına giden yolu açmaktadır. ABD Balkanlardaki askeri çıkartması sonrasında bölge ülkelerine güven verici bir çizgide hareket ederse, o zaman diğer emperyal devletlerin devreye girmelerine gerek kalmayabilir. Bosna barışını getiren Dayton antlaşmasıyla ciddi bir arabuluculuk denemesine giren ABD’nin gelecekte eskisi gibi devreye girerek arabuluculuk yapabilmesi de yaratılacak güven ortamı içinde gerçekleşebilir.

                Balkanlar da var olan çok sayıdaki Müslüman ve Hristiyan toplulukların düzgün bir geleceği bölgede oluşturulabilecek bir barış ortamı ile mümkün olabilecektir. Bölgedeki Müslüman topluluklar ile Hristiyan toplulukların kendi dindaşları olan ülke ve devletler tarafından desteklenmeleri, barış ortamına bir dereceye kadar katkı sağlamakta ve gereksinmelerin karşılanmasıyla yaratılan olumlu hava sayesinde çatışma ve savaş eğilimlerine karşı barışçı dengelerin oluşturulmasına yardımcı olmaktadır. NATO’ya yönelen olumsuz tepkilere sahip çıkma aşamasında ABD’de suçlanmakta ve bu durumda NATO ile ABD ortak bir bütün olarak görülmektedirler. ABD’nin büyük bir ordu getirerek Balkanlar’da barış sağlaması çok kutuplu dünya düzeninde pek kolay görünmemekte ve küçük devletçikler ile dünyanın en büyük dev ülkesi ABD’nin küçük devletler ile ayrı ayrı barış antlaşması yapması gereğini öne çıkarmaktadır. Binlerce askerin emperyalist bir ordu çatısı altında Balkanlara getirilmesi küçük devletler ile bölge devletlerinin güvenliğini tehdit ederken, bölge dışı büyük ülkeleri de Balkanlardaki küçük toplumlar içinde müttefikler aramaya doğru yönlendirmektedir. ABD’nin yeni dönemde daha dürüst bir arabulucu kimliğine yönelmesiyle güvensizlik ortamı ortadan kalkacağı için çekişmeler geride kalarak, sonu savaşlara kadar gidebilecek, sıcak çatışmaların ortadan kalkması için olumlu bir ortam yaratılabilecektir. Devletler arası iş birliği ve uluslararası kuruluşlar barış misyonu doğrultusundaki hareketlerinin Balkan yarımadası üzerinde çıkacağı tartışılan üçüncü dünya savaşı senaryoları içinde yer alacağı açıktır. Uzun süren bir insanlık tarihinin her sayfası çevrildikçe ortaya çıkan katliamlar ve insanlık dışı sahnelere artık üçüncü bin yıl idrak edilirken, insanlık adına izin verilmeyecek bir çizgi çerçevesinde olumlu yeni bir sistemin gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda arayışlara girişilmesinin düşünülmesi gerektiği aşamada, artık savaşlar yolu ile siyasal sorunların çözümüne gerek kalmayacak ve barış ortamı içinde sorunlar çözülebilecektir.

                ABD’nin yeni cumhurbaşkanı seçimine kadar yeni dünya düzeni için bekleyen ve bu doğrultuda seçim sonuçlandıktan sonra da bir sessizlik dönemi geçirilmesiyle birlikte, yeni dönemin siyasal yapılanmasını savaş yolunun denenerek açılmasıyla, olayların birbirini izleyerek öne çıkması süreci başlatılmıştır. ABD uluslararası alanda yeni bir oluşumun başlangıcı olarak Afganistan gibi bir savaş merkezinden çekilmiştir. Dünya uyuşturucu trafiğinin merkezi olan bu ülkede yıllardır devam eden terör ve buna bağlı olarak gelişen karışıklıklar süreci sürerken, ABD’nin hiç beklenmedik bir anda Afganistan gibi bir merkezi ülkeden geri çekilmesi, küresel planların değiştiğini göstermektedir. Altı ay önce ABD orduları ile Yunanistan’a gelirken tam değişimin gündeme geldiği bir aşamada, Afganistan gibi bir ülkeden geri çekilmenin anlamının büyük olduğu anlaşılmaktadır. Dünyayı yeni bir düzene doğru sürükleyen Atlantik emperyalizmi geçmişin problemi olarak Afgan meselesini geride bırakırken, Avrupa’yı garantiye almak ve Rusya’nın kuzey bölgesinde başlatmış olduğu yürüyüşün önünü keserek bir Rusya ve Avrupa ya da bir Almanya ve Rusya birliğinin Balkanlarda gündeme gelmesinin önüne geçildiği yeni bir dönem öne çıkmıştır. İstanbul İngiltere tarafından dünyanın merkezi ilan edilirken, aynı zamanda Selanik kenti yeni yapısıyla bir doğu-batı bütünleşmesinin başkenti olarak öne çıkarılmıştır. Ayrıca batı Karadeniz’in büyük şehri Odessa’nın başkenti olacağı bir Doğu Avrupa Birliği oluşumu, Brüksel merkezli Avrupa Birliği’ne alternatif olarak gündeme getirilmiştir. ABD bütünüyle Doğu Avrupa’yı örgütleyecek bir büyük bölgesel oluşumu kontrol altına alabilmek için, ordusu ile birlikte Balkanlar’ın ortasına gelerek yerleşmesi birbirine bağlı görünen yeni gelişmeler olarak açıklanabilir. Batının kontrolü dışında bir Doğu Avrupa Birliği ya da bir Balkan Federasyonu gibi yeni devlet yapılanmaları ile birlikte, Rusya’ya bağlanacak bir Doğu Avrupa ya da Putin’in sürekli olarak rüyasını gördüğü yeni bir Sovyetler Birliği oluşumu ile yeniden Rusya hegemonyasının denetimi altına alınacak Doğu Avrupa oluşumlarını önlemek üzere, ABD ordusunun gelecek için Balkanları kendine merkez olarak seçtiği açıkça görülmektedir.

                Bütün dünya yeni bir döneme doğru sürüklenirken her ülke gelecek hesapları yaparak kendi önceliklerine yönelecek yeni girişim ve yapılanmalara öncelik vermektedir. Balkanlar’da bir araya gelecek bir doğu-batı birliği ya da bütünleşmesi, dünya güç merkezleri haritasını değiştireceği için, ABD okyanus ötesinden yönlendiremediği dünyayı yönetmek üzere merkezi bölgeye gelmekte ve buraya yerleşerek, Avrasya bölgesinin bir Atlantik işgali senaryosu üzerinden yönetilmesini sağlayacak gelişmeleri öne çıkarmaktadır. Dünya dengeleri yeniden kurulurken, güvenlik ve ekonomi bilimi alanlarında farklı yaklaşımların öne çıkartıldığı göze çarpmaktadır. ABD okyanus ötesinden dünyayı yönetmekte zorlanırken, Avrasya bölgesinin merkezi olarak Ege ve Balkanlara yerleşebilmenin arayışı içine girmektedir.  İngiltere kurmuş olduğu beş yüz yıllık bir büyük imparatorluğu artık adalardan yönetememekte ve bu nedenle İstanbul’u başkent yapacak bir yeni açılımı Doğu Avrupa üzerinden yönlendirmeye çalışmaktadır. İki dünya savaşını Atlantikçiler karşısında kaybeden Almanya, Anadolu’ya gelerek, yerleşme planları doğrultusunda yeni dönemde Rusya ile yakınlaşarak bir Kuzey Birliği oluşumunu Balkan merkezli kurmaya çabalarken, Atlantik güçleri olarak ABD ve İngiltere’nin buna izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. ABD ve İngiltere Büyük Avrupa Birliği modelini devre dışı bırakırken, Almanya ve de İsrail İslam ülkelerini bir araya getirerek kendi kontrolleri altında Büyük İslam imparatorluğu oluşturarak küresel bir yeni denge sağlamanın çabalarını göstermektedirler. Ayrıca Kudüs merkezli Büyük İsrail girişimi ile, Rusya merkezli bir Avrasya yapılanması ya da Çin merkezli bir Doğu imparatorluğu gibi yeni dünya hegemonyası oluşturma çabaları, merkezi coğrafyanın yeni yapılanması esas alınarak, gündemdeki diğer dünya imparatorluğu seçenekleri olarak gündeme gelmektedir. Bu nedenle, ABD’nin Balkan çıkartmasıyla Rusya’nın Ukrayna işgali, yeni dünya imparatorluğu çabalarının ilk örnekleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ne var ki, merkezi coğrafyanın tam ortasında yer alan Türkiye ve komşuları daha son sözlerini söylememişlerdir. Türkiye bir geri dönüşü gündeme getirecek yeni Osmanlıcılık takıntılarından kurtulabilirse, o zaman dünyanın tam ortalarında bir Merkezi Devletler Birliği tıpkı Avrupa Birliği gibi gündeme gelecektir.

   Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

17 Aralık 2021 Cuma

YENİ DÜNYADA TÜRKİYE‘NİN YERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ 

YENİ DÜNYADA TÜRKİYE‘NİN YERİ

                Son yıllarda dünyadaki değişim giderek hızlanmış ve bu doğrultuda küresel alanda birbirini izleyen beklenmedik yenilikler zamanla ortaya çıkmıştır. Eski dünya düzeni daha ortadan kalkmadan, yeni dünya düzeninin önde gelen bazı atılımlarının birbiri ardı sıra öne çıktığı görülmektedir. Değişim bir genel kural olarak devrede olmasına rağmen, birbirini izleyen bazı gelişmelerin değişim beklentisi ötesinde ciddi bir dönüşümü gündeme getirerek, yavaş yavaş uluslararası konjonktür üzerinden var olan devlet düzenlerine doğru, dışarıdan yönlendirme ve baskılar uygulanmakta ve bu gibi durumlar beklenmedik gelişmelere yol açmaktadır. Gelinen son aşamada birçok yenilik birbiri ardı sıra öne çıkarak sıraya girerken, dünya düzeni fazlasıyla sarsılmakta ve bazı yönlerden beklenmeyen boyutta   çöküş ve bitişleri insanlığın karşısına çıkarmaktadır. Tarih boyunca bu gibi olumsuz gelişmeler ile sürekli olarak karşı karşıya kalan insanoğlu, her zaman için bocalamış ama yaşam mücadelesi vererek ayakta kalmasını da bilmiştir. Bugünün koşullarında yüzyılların tarihsel birikiminin günümüzde yeniden ele alınarak incelenmesi gereği bir kez daha gündeme gelmiştir. Bütün dünya devletleri yeryüzünde kapladıkları ülke genişliği boyutlarında geçmişten gelen düzeninin ötesine sürüklenerek, daha farklı konumlarda yeni durumlar ile karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde yüz yıllık değişim aşamasında, yeni bir dünya düzeni değişimi de genel anlamda insanlığa dayatılmaktadır.

                Yer yüzü jeopolitiğinin merkez ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti, jeopolitik alanda ortaya çıkan yeni yapılanmaların etkisi altında kalmış ve bu gibi durumlardan en fazla etkilenen merkezi devlet olarak yeni dünya düzeninin oluşum sürecinde, eskisinden çok farklı başka bir düzene doğru sürüklenmek durumunda kalmıştır. Normal koşullarda dünyanın ortası olarak görülen merkezi coğrafyada Türkiye tam ortalarda yer alırken, yeni gündeme gelen küresel ve bölgesel değişimler karşısında Türkiye’nin merkezi ülke konumu daha da güçlenerek etkinliğini artırmıştır. Batılı ülkeler tarafından Orta Doğu ismi ile tanımlanan merkezi coğrafyaya yansıyan gelişmeler, eski Osmanlı hinterlandı olarak açıklanan bu bölgede, eskisinden çok daha farklı siyasal oluşumların araştırılmasını ve bir süre sonra da denenmesini gündeme getirmiştir. Böylesine bir süreç içinde güç merkezlerinin yerlerinin değiştiği, bazı güç merkezleri eski güçlerini yitirirken, yeni yeni farklı ülkelerin ya da devletlerin daha fazla etkili güç merkezleri olarak devreye girdikleri görülmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında belirlenmiş olan güç merkezleri kuvvetlerini kaybederken, eski dönemde yeryüzü haritasında çok gerilerde bırakılmış olan bazı devletlerin, yeni güç merkezleri olarak öne geçerek, dünya haritası aracılığı ile eskisinden çok farklı bir jeopolitik merkez durumuna geldikleri göze çarpmaktadır. Geçen yüzyılda güç merkezleri doğu ve batı ekseninde belirlenirken, dünya siyaseti iki kutuplu bir düzen içinde yönlendiriliyordu. Ne var ki, yirmi birinci yüzyılın derinliklerine doğru yıllar geçerken, doğu ve batı eksenindeki güç merkezlerinin yavaş yavaş devre dışı kaldıkları görülürken, merkezi alandaki gelişmeler aracılığı ile dünyanın orta bölgesinde eskisinden çok daha farklı bir güç yığılmasıyla karşılaşılmaktadır. Siyasal projeler doğrultusunda güç kaydırması orta bölge alanına doğru yönlendirilirken, İsrail’in Siyonizmi ile ABD’nin Atlantikçiliği emperyalist çizgide sahip oldukları büyük güçleri orta dünyanın yeniden fethedilmesinde kullanmaya başlamışlardır. İngiliz Atlantikçiliği ile Almanya Avrupacılığı da merkezi coğrafyadaki güç kaydırması yarışında yerlerini alırken, Rusya’da sıcak denizlere inerek tarihin derinliklerinden gelen Avrasyacılığı yeniden canlandırarak, orta dünya yarışında diğer rakiplerine karşı bir çizgide konumlandırılmıştır. Yeni bir dünya düzeni oluşturma yarışında var olan siyasal ve ekonomik güçler kıtaların merkezine doğru yönlendirilirken, dünyanın değişen jeopolitik konumu da dikkate alınarak hareket edilmiştir. Bu aşamada yeni kutup merkezleri oluşurken, merkezi coğrafya dünya hegemonyası açısından eskisine oranla daha da önem kazanarak ön plana geçmiştir.

                Eskiden dünya karalarının doğu ve batı olarak bölünmesiyle ortaya çıkmış olan iki kutuplu dünya projesi, yeni dönemdeki güç kaymalarının merkezi alana doğru yönlendirilmesiyle geçerliğini yitirmiştir. İki kutuplu dünyada Asya ve Amerika gibi iki büyük kıtanın merkezi konumu esas alınarak yeni dünya düzeni oluşturulurken, merkezi alandaki eski büyük dünya devleti olarak Osmanlı devletinin yıkılması üzerine, merkezi dünyadaki güç merkezi ortadan kalkmış ve böylece doğu ve batının büyük güçleri merkeze gelerek, orta dünyayı bölüşme gibi bir siyasal yarışa soğuk savaş sonrasında ikinci kez soyunmuşlardır. Bu nedenle dünyanın kutupları değişirken, siyasal gücün yeniden merkezi alana doğru yayılması gündeme gelmiştir. Siyasal güç dünyanın orta bölgelerine doğru yeniden akarken, bu durumdan en çok yararlanan ülke Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Bugünün siyasal güçleri bu aşamada en çok Türkiye’ye akarak ve bu ülkeyi ele geçirerek bölgeyi yeniden fethetmenin yollarını ararken, eski dünya düzeninden yenisine doğru bir açılım yapılmakta ve bu aşamada eskisinden farklı bir yapılanma öne çıkarken, Asya ve Amerika kıtalarının büyüklüğü geride kalmakta ve merkezi alana kaymakta olan siyasal güç birikimi, giderek yeni bir dünya oluşumu doğrultusundaki hızlı adımların atılmasında belirleyici olmaktadır. Dünyayı beş yüz yıl yöneten Avrupa kıtasının küçüklüğü zamanla yeni harita üzerinde açıkça ortaya çıkarken, iki büyük dünya devi olarak Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği de tarihsel misyonlarını tamamlayarak, siyaset sahnesinin gerisine doğru kaydırılmışlardır. Dünyanın siyasal geleceğinin giderek orta dünyaya doğru yönlendirilmesiyle eskisinden çok farklı bir yapılanma düşünülürken ,doğu ve batı blokları arasında gerçekleştirilmiş iki kutuplu dünya geride bırakılacak çizgide yeni  bir harita düzenlemesi yapılarak, çok kutuplu bir hedefe doğru gelişmeler yönlendirilmiştir. Uzun süre ABD merkezli tek kutuplu bir dünyaya doğru sürüklenmek istenen dünya düzeni, ABD içindeki çekişme ve çatışmalar yüzünden gerçekleştirilememiş ve yeni dünya düzeni kurmak isteyenlerle, eski dünya düzeninin kurucuları arasında çok büyük çekişmeler ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu gibi olaylar sonucunda da siyasal güç birikimi merkezi alana doğru kaydırılırken, yeni dünya düzeni doğu ve batı çekişmelerinin ötesinde çok kutuplu bir yapılanmaya doğru ilerlemiştir.

                Jeopolitik biliminin verilerine göre  dünyanın merkezi bölgeleri ile yan bölgeleri arasında  var olan farklılıkların giderek güncel gelişmeler doğrultusunda eskisinden çok değişik bir biçimde öne çıkmasıyla, yirminci yüzyıl jeopolitik dengeleri ortadan kalkmış ve yeni gelinen aşamada  kıtaların doğu ve batı bölgeleri dışarıda kalırken, üç kıtanın ortalarında yer alan merkezi coğrafya sadece harita üzerinde değil ama uluslararası ilişkiler ve de  yeni devlet yapılanmaları oluşumlarının da tam ortalarına doğru kaymalar göstermiştir. Daha önceki yüzyıllarda Asya ve Avrupa üzerinden gelişmiş olan uygarlık merkezleri coğrafya üzerinden yeryüzüne doğru yayılmıştır. Ne var ki, yirmi birinci yüzyılın başlarındaki jeopolitik gelişmeler, doğudaki büyük kıta Asya ile batıdaki büyük kıta Amerika arasında yeni bir çekişme dönemini merkezi alana kayan yeni konjonktür çizgisinde yönlendirmiştir. Normal koşullarda güç merkezlerinin tam ortasında bulunduğu yeni jeopolitik gelişmeler birbiri ardı sıra yeryüzü karaları üzerinden öne çıkarken, bu kez merkezlerin yan kıtalara doğru kaydırıldığı bir aşamada merkezi alanda yeni jeopolitik merkezler oluşturulmaya çalışılmış ya da kenar kıtalarda kalan eski güç merkezleri merkezi alanda yeni oluşmaya başlayan merkezleri ellerine geçirmek için birbirleriyle yeni bir yarışa kalkışmışlardır. Her devlet bulunduğu konumu esas alarak yeni açılımlar peşinde koşarken, diğer devletlerin de benzeri bir çaba içine girmesiyle birlikte beş kıta üzerinde geçmişten gelen devletler arası rekabet düzeni kıtaların içlerine doğru kayma yaratmış ve böylece jeopolitik hegemonya kavgası, dünyanın ortalarında yer alan büyük kentler olarak İstanbul, Kudüs, Atina, Ankara, Tahran, Bakü ve Kahire’nin ele geçirilmesi gibi yeni bir yönlenmeyi ortaya çıkarmıştır. Merkezi alan bölgeleri ele geçirilirken var olan büyük kentler üzerinden hareket edilmesi yeni bir durum yaratmış ve bu nedenle bölge devletleri kendilerini korumak ve bölge dışı devletlerin değişen jeopolitik hegemonya girişimlerine karşı yeni savunma stratejileri geliştirmeye başlamışlardır. Eski yöntemler geride kalırken yeni açılımlar birbiri ardı sıra merkezi alana doğru yönlendirilmiştir.

                Dünyanın jeopolitik açıdan merkezi bölgeleri kıtaların iç bölgelerinden öne çıkarken, dünyanın Pekin, Washington, New York ve Londra gibi kenar ülke merkezleri üzerinden evrensel bir yönetimin pek mümkün olamayacağı geçmişte yaşanan olaylar ile ortaya çıkmıştır. Dünyanın ana karaları olarak Asya, Avrupa ve Amerika gibi üç kıtanın birleştiği orta dünya yapılanması içinde yeryüzü düzeninin bu jeopolitik dengelere bakılarak  kurulması gerekirken ve  geçmişte yaşanmış olan tarihi gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden yeni bir jeopolitik denge düzeninin oluşturulması gerekirken ,dünyanın resmi  merkezinin  Washington, Pekin  ya da Moskova gibi merkezi bölge dışında kalan ama büyük devletlerin başkenti konumuna sahip oldukları için, merkez olarak gösterilmeye çalışılan bu bölge dışı büyük kentler ile  dünyanın merkezi  sorununun  çözülemeyeceği  ve bu büyük kentlerin üzerinde yeni merkez olarak, bölge ülkelerinin bulunduğu orta alandaki eski büyük kentlere yönelmek gerektiği tartışılmaya başlanmıştır. Büyük devletler kendi ülkelerinin sınırları içindeki büyük alanları kendi malları olarak gördükleri gibi aynı zamanda merkezi coğrafyanın ülkelerini de yeni merkez yapılanmaları sırasında ele geçirerek, bu kentler üzerinden hegemonya düzeni oluşturma girişimleri göze çarpmaktadır. Bu süreçte ABD ve İngiltere İstanbul’u yeni dünya düzeni merkezi olarak öne çıkarırlarken, İsrail’in Kudüs’ü, Rusya’nın Moskova’yı, Çin’in Bakü’yü öne sürerek bütün dünyanın yeni başkenti olabilecek bir mega kent oluşumu için, merkezi coğrafya sınırları içerisinde bu sorunu kendi çıkarları açısından çözüme kavuşturma çabası içine girdikleri görülmektedir. Tarih boyunca dünyaya egemen olan büyük devlet ya da imparatorlukların başkentleri her zaman dünyanın merkezi olarak ilan edilirdi.  Ne var ki, bugün gelinen yeni aşamada dünyanın yönetimi ile ilgili meseleler orta coğrafya üzerinden çözülmeye çalışıldığı için, dünya haritası üzerinde merkezi konuma sahip olan büyük kentlerin Londra ya da New York’un yerini almaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu süreçte eski dünya düzeninin kurucusu İngiltere İstanbul’u dünya merkezi yapmaya çalışırken, Siyonizm ve teknolojik üstünlüklerin getirdiklerini kullanan İsrail yeni dönemde Kudüs’ü hem merkezi coğrafyanın hem de dünyanın başkenti yapabilmek için uğraşmaktadır.

                Dünyanın gelecek haritası Londra-Pekin hattı üzerinden, yeni ipek yolu aracılığı ile çizilirken, bir merkezi coğrafya ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti, limanları, yolları ve ulaşım düzeni ile bir kuşak bir yol adı ile yeryüzünün yeni ekonomik yapılanması içinde ülke ve devlet olarak yerini almaktadır. Bu çerçevede, Türkiye yeniden düzenlenen bölgesel yapılanmalar içinde orta kuşaktaki yerini yeniden ele alarak sahip olduğu jeopolitik konumunu daha da güçlendirmek zorunda kalmaktadır. Üç kıta arasında  yeryüzünün yeniden yapılandırılması gerçekleştirilirken, Türkiye’nin geçmişte sahip olduğu köprü ya da cephe ülkesi gibi konumlar geride kalmakta ve yeni dönemin yapılanması  çizgisinde, İstanbul ya da Ankara kentlerinin  dünyanın başkenti konumuna getirilmesi gibi yeni konjonktüre uygun bir durumun dikkate alınmasıyla, eskiden doğu ya da batı olarak düşünülen merkezi yapılanmada, son dönemin küresel konjonktürüne uygun bir merkezileşmeye doğru büyük kentler üzerinden gidildiği ortaya çıkmaktadır. İstanbul ya da Ankara’nın merkezi alanının büyük kentleri olarak kabul edilerek, bunların tam ortasında yer aldığı yeni bir dünya düzeni İngiltere ve Çin ortaklığı üzerinden bir orta kuşak alternatifi görünümünde gündeme getirilmektedir. Hegemonya mücadeleleri doğrultusunda Türkiye’nin üzerine kurulu bulunduğu topraklar, barış dönemlerinde kıtalar arasında köprü, savaş gündeminde cephe ülkesi ya da bugün gündeme geldiği gibi orta dünya ya da orta kuşak yolu yapılanması açısından, dünyanın başkenti olabilecek bir ciddi konum ile siyasetin gündeminde öne geçirildiği göze çarpmaktadır. Özellikle uluslararası konjonktürel gelişmelerin giderek orta kuşak çizgisinde merkezi alanı yeniden yapılanmaya zorlaması, özel bir durum olarak üç kıtanın kesişme noktalarında eskisinden çok farklı bazı dayatmalar, emperyalist ülkelerin araya girmesiyle dışarıdan geliştirilen manüplasyonlar aracılığı ile dış müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Şimdiden bir ulus devlet olan Türkiye’nin başkentinin Ankara’dan İstanbul’a taşınmak istenmesi ya da ya Kanal İstanbul adı ile gerçekleştirilmek istenen uydurma projenin İstanbul kentinin yapılanmasını değiştirmeye çalışması normal durumun ötesinde gelişmelerdir.

                Son birkaç senedir bir yandan Kanal İstanbul, diğer yandan da Boğaziçi’nin tam ortasında bulunan Boğaziçi Üniversitesinin üzerinde kurulu bulunduğu alanının sürekli olarak gündem de tutulması da merkezi alanda normalin ötesinde bir girişim olarak öne çıkmaktadır. İstanbul’u dünyanın merkezi haline getirmek isteyenler ile, Ankara’nın tarihsel anlama sahip bulunan ve Atatürk Kültür Merkezi projesi ile kamulaştırılarak başkent Ankara’nın tam ortasında cumhuriyet rejiminin kazandırmış olduğu kamusal alan yapılanmasının iptal edilerek, yerine kentin ana yapısını ve trafik düzenini  tümüyle değiştirerek merkez kavramını çok farklı anlamlara yönlendiren bir çok katlı gökdelenler yığılmasını, cumhuriyet Ankara’sının tam orta yerine  kondurarak, Türk devletini kuran Türkiye’nin başkenti Ankara’nın siyasal ya da hukuksal yapılanmasının ötesinde, rant ekonomisine teslim olmasının önünün açılarak merkezi alandaki yeni yapılanmalara uygun düşen bir biçimde ele alındıkları görülmektedir. Ankara’nın tarihsel öneme sahip olan orta alanı, Ankara’nın merkezi cumhuriyet devletinin kamusal alanı olarak Atatürk Kültür Merkezi adı ile Türk ulusunun  geleceğe dönük özgürlükçü yönetim anlayışı doğrultusunda kurumlaştırılmaya çalışılırken ,küreselleşme adı altında bütün dünya ülkelerini altüst eden emperyalist müdahalecilik  aracılığı ile Ulusal Müze, Hipodrom, Ulusal Stadyum ve Cumhuriyetin ilan edildiği Milli Meclis gibi bölümlerden oluşan ve Atatürk Kültür Merkezi adıyla yasalaştırılan ulusal kamu alanının tam ortasına on beş tane gökdelen oturtularak, başkent Ankara’nın tam merkezindeki kamusal alan özelleştirilerek, yabancı şirketlerin kullanımına açılmaktadır. Türkiye’ye yatırım yapan yabancı şirketlerin temsilciliklerinin gökdelenler karmaşası içinde başkent Ankara’nın göbeğine monte edilerek, Ankara kentinin başkent olmasının ana göstergesi olan kamusal alan ortadan kaldırılarak, Anadolu’nun herhangi bir kentinde görüldüğü gibi küresel ekonominin şehir devletlerine geçiş ile ilgili adımların , bilinçli bir biçimde Kuvayı Milliye mücadelesinin tarihsel başkentinde atılarak, Atatürk’ün başkenti Ankara’da diğer kentlerde görülen ekonomik başkalaşma rüzgarlarına maruz bırakılmaktadır. Başta Ankara Büyük Şehir Belediyesinin sorumlu konumda olduğu Atatürk Kültür Merkezi isimli kamusal alanın neden ortadan kaldırıldığını, kamusal alan temsilcileri ile yöneticilerinin öncelikle Türk ulusuna açıklamaları gerekmektedir.

                Başkent Ankara, Merkez Ankara Projesi ile geride bırakılarak küresel emperyalizmin merkezi coğrafyaya yeni bir müdahalesi sağlanırken, benzeri bir “Merkez İstanbul” projesi de Kanal İstanbul adı altında İstanbul kentinin tam ortalarında yapılmak istenmektedir. Ankara’da yeni merkez Atatürk Kültür Merkezinin tam ortasına oturtulurken, İstanbul kentinde de böylesine bir merkezi alan yapılanmasının Boğaziçi’nin tam ortasındaki bölgelere Kanal İstanbul projesi ile getirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Kanal İstanbul Projesi ile Boğaziçi Üniversitesinin aynı dönemde gündeme getirilmesinin ana sebebinin gelecekte “Merkez İstanbul “olarak değerlendirilecek bir İstanbul adasının Kanal İstanbul aracılığı ile yapılacağı ve burada tıpkı New York kentinde olduğu gibi şehrin tam ortasına Kanal İstanbul’un oturtulmasıyla, boğazın ortasında bir İstanbul adası tıpkı Manhattan adası gibi gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Boğaz’ın Anadolu ve Avrupa kıyıları arasında yapılacak bir İstanbul adası tıpkı Hong Kong yapılanması gibi bir İst-Kong yapılanmasını Boğaziçi’nin tam ortasında meydana getirecektir. Boğaz’ın iki kıyısında kalan topraklarda uygulanacak hukuk ve siyaset yapılanmasının dışında gündeme gelmekte olan İstanbul adası, küresel sermayenin yeni bir yerleşim düzenine kavuşturulacaktır. Avrasya geçidi ile İstanbul’un iki yakası birbirine  yeni ipek yolu üzerinden  bağlanırken, şimdi de Kanal İstanbul üzerinden İstanbul adasının karşı kıyılardan ayrılarak, Boğaziçi’nin  tam ortasında küresel sermayenin dünya egemenliği çizgisinde merkezi olacak  ve başka bir açıdan bir anlamda Kapitalist düzenin merkezinde olacak “CAPİTAL” isimli kent düzeni, Türklerin elinden alınmak istenen Boğaziçi bölgesinde İstanbul adası aracılığı ile  oluşturulurken, dünyanın merkezi bölgesindeki bir ülkenin parçalanarak  dünyanın yeni merkezine yol açılmak istendiği görülmektedir. Ankara’daki Bankaların ve ekonomik kamu kurumlarının merkezlerinin İstanbul’a taşınmaları da bu açıdan atılan adımların tamamlanmak istendiğini açıkça göstermektedir.

                Başkent Ankara’nın İstanbul’a taşınması, Kanal İstanbul  aracılığı ile Boğaz’ın tam ortalarında bir İstanbul adası inşa edilmek istenmesi, tam bu aşamada Boğaziçi Üniversitesinin yeni bir sorun olarak gündeme getirilmeye çalışılması, Boğaz bölgesindeki bütün semtlerin fazlasıyla dolu olması ve bu yüzden İstanbul adasında bir “Merkez İstanbul” yapacak boş alan ya da arsa kalmaması nedeniyle, Boğaziçi Üniversitesi’nin sahip olduğu arsa ve bahçelerin, bu üniversitenin elinden alınarak, “Merkez İstanbul “projesinin  Boğaziçi’nde yerleşim alanı olarak kullanılmasını sağlayacak biçimde  değerlendirilmesi mümkün olabilecektir. Bu doğrultuda Boğaziçi Üniversitesi yasası değiştirilerek yeni fakülteler eklenmiş ve bundan sonra da üniversitenin bugünkü yerinin yetmezliği tezi öne sürülerek, Boğaziçi Üniversitesinin boğaz kıyısından iç bölgelere doğru taşınması gündeme getirilmiştir. Boğaziçi Üniversitesinin başka yere taşınmasından sonra da üniversitenin bugünkü arazisinin üzerine gelecekte bir Merkez-İstanbul projesinin yapılabileceği düşünülmüştür. Böylece Başkent Ankara’da ekonomik merkez yaratma projesinin sonrasında, İstanbul’da da benzeri bir merkezi proje ile küresel çizgide yeni yapılanmalara devam edilmek istenmiştir. Ankara ve İstanbul’un küresel merkez projeleri ile yeni döneme uygun bir duruma getirilmeleri ile Türkiye’nin ulus devlet modelinden yeni bir uzaklaşma sağlanarak, her iki büyük kent de küresel projelere uygun bir durum yaratılmaya çalışılmıştır. Ankara siyasal merkez olmaktan çıkarken, ekonomik bir merkez projesi ile yeniden yapılandırılmakta, İstanbul ise daha da ileri bir çizgiye götürülerek, Avrupa ve Asya kıtaları arasında küresel bir emperyal projenin uluslararası merkezi durumuna getirilirken, Türklerin ve Türkiye’nin kenti olmaktan çıkartılarak, küresel sermayenin Avrupa üzerinden Avrasya bölgesine açılan yeni uluslararası odak noktası olarak ilan edilmeye hazırlanmaktadır. Yeni seçilen İstanbul belediye başkanı, artık İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini açıkça söyleyerek bir anlamda İstanbul’un bağımsızlığını dolaylı bir yaklaşım aracılığı ile dile getirmiştir. Kanal İstanbul ile kurulacak İstanbul adasının gelecekte Hong-Kong gibi küresel sermayenin bağımsız merkezi biçiminde, boğazın ortasına oturtulmasının planlandığı basına yansıyan haberlerle ortaya çıkmıştır.

                Küreselleşme sürecinin yeni döneminde dünya jeopolitiğindeki yeni rüzgarlar daha çok kenarlardan merkeze doğru kayarken, merkezi bölgede yer alan devletlerin ve şehirlerin konumları da değişiklik göstermekte ve orta dünyada bir küresel yapılanma oluşturulmaya çalışılırken, bölgede var olan bir ulus devletin büyük kentlerinden birisi olarak İstanbul kenti batı emperyalizminin Avrasya başkenti konumuna doğru yönlendirilmektedir. Bu noktada, batı blokunun hegemonyasının  yeni dönemde de sürdürülmesi planlanmakta ve İstanbul başkent Ankara’dan koparılarak küresel bir merkeze doğru dönüştürülürken, Atatürk’ün Türk ulusuna armağan ettiği çağdaş cumhuriyetin ve Kuvayı Milliye mücadelesinin merkezi olan Ankara vilayetinin de bir, ulus devlet başkenti olmaktan çıkarılarak Bizans İmparatorluğu  öncesinde Galatya adı ile Galatlar tarafından kurulmuş olan ve bu süreçte Frigya ile Hitit devletlerine ev sahipliği yapmış olan orta Anadolu bölgesinde, ulus devletten daha küçük boyutlarda bir orta boy  bölge devletinin tasarlandığı görülmektedir. Yeni dönemde İstanbul kıtasal oluşumların merkezi konumuna getirilirken, Ankara Sevr haritasında Türklere bırakılmış olan orta Anadolu topraklarında yeni Galatya ülkesinin ekonomik merkezi konumunda yapılandırılmaya çalışılırken, yeni belediye başkanının söylediği gibi İstanbul Ankara’dan yönetilemez bir duruma getirilmektedir. Batı emperyalizmi İstanbul’u merkez yaparak Avrupa, Asya ve Afrika gibi üç büyük kıtayı Boğaziçi’nin tam da ortasından yönetmeye hazırlanırken, Seferihisar’dan İzmir’in başına gelen yeni belediye başkanı da  öncelikle İzmir’i Ege’nin başkenti ilan etmiş ve daha sonraki aşamada da gelecekte İzmir’in Akdeniz ve Avrupa ile  kucaklaşacağını açıklarken, sırtını başkent Ankara’ya dönmüş ve Ege bölgesinin merkezinde yer alan bu  tarihi kenti, Balkanlar ile birlikte bir bölgesel federasyona dönüştürebilmenin sinyallerini vermeye devam etmiştir . Uluslararası şehirler ve yerel yönetimler birliği gibi bir küresel örgütün Avrupa merkezli yönlendirmeleriyle, gene batı emperyalizmi Avrupa Birliği gibi bir batı merkezinden dünyanın jeopolitik merkez ülkesi olan Türkiye’nin iç işlerine bölücü müdahaleler ile karışmaya devam etmiştir.

                Siyasal olayların ve bunları izleyen gelişmelerin sürekli olarak birbiri ardı sıra aynı yönde gelişmeler göstermesiyle birlikte, dünyanın ortalarında Türkiye devletinin varlığını ve geleceğini tehdit eden emperyal projeler öne sürülmeye başlanmış ve bu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin orta boy bir ulus devlet olarak ayakta kalması, ya da geleceğe dönük varlığını koruyabilmesi giderek çok zor bir noktaya gelmiştir. Dünya tarihine bakıldığında kıtasal organizasyonların küresel örgütlere dönüşmesiyle birlikte eski devletlerin haritadan silindiği ya da yeni kıtasal yapılanmalar çizgisinde eskisinden çok farklı yeni devlet modellerinin büyük gücü ele geçirmiş olan emperyalist merkezler tarafından bölge halklarına baskı yaparak, ya da var olan devlet düzenlerini tehditlerle ortadan kaldırarak eskisinden farklı haritalar çizdikleri görülmektedir. Orta Doğu bölgesinde savaşlar aracılığı ile on yeni devletin kurulacağını söyleyen ABD genel kurmay başkanının söyledikleri ile  merkezi coğrafya da yirmi iki devletin sınırlarının değişeceğini söyleyen papaz kızı bir Amerikalı dışişleri bakanının dile getirdiği gerçekler ile son yıllarda yaşanan jeopolitik gelişmeler ve yer değiştirmeler bir araya getirildiği zaman, eski Osmanlı hinterlandının tam ortasında yer alan Türkiye ve diğer komşu devletlerin hepsini ortadan kaldıracak bir emperyalist  proje ile bölge halklarının ve devletlerinin karşı karşıya  kaldıkları ve bu nedenle de  merkezi alanın yeniden yapılandırılmasında, Türkiye ve komşu devletleri yok  edebilecek düzeyde kapkara bir saldırı ve savaş senaryolarının beklediği açıkça görülmektedir. Her yeni güç merkezi kendi çıkarlarını savunan projeler ile merkezi dünyaya geldiği zaman, eski dönemlerden bu yana bölgede kendi emperyalizmini gerçekleştirmeye çalışan güçlerle karşılaşmakta ve onların oluşturduğu kaos ortamına katılarak merkezi alanının daha fazla kaos ve kargaşa ortamına sürüklenmelerine yol açarak savaş tehlikeleri yaratılmaktadır.

                Enerji kaynaklarının büyük çoğunluğu bu bölgede olmasına rağmen, birinci dünya savaşı sonrasında harita yeniden çizilirken bölgenin merkezi devleti olan Türkiye’nin elinden bütün enerji kaynaklarını almışlardır. Şimdi de benzer bir biçimde su kaynaklarına el konulmaya çalışılırken, yerel düzeyde daha küçük siyasi yapılanmaların önü açılmak istenmektedir. Çevre ülkelerin hepsinde petrol ve doğal gaz kaynakları bulunurken, Osmanlı sonrasında bu kaynakların Türklerin elinden alınması gibi olumsuz bir durum ile Türkiye karşı karşıya bırakılmıştır. Misakı Milli haritasında var olan Kerkük, Musul ve Batum gibi kentler daha sonraları haritadan çıkartılarak merkezi alan düzenlenmiştir Yeni dönemde ise petrol biterken aynı uygulama su kaynakları üzerinden yapılmaya çalışılmaktadır. Enerji kaynakları tükenirken madenler dönemi başlamakta ve merkezi alanın hemen her bölgesinde çok kıymetli madenler bulunurken, bunlar dünya kamuoyundan gizlenmekte ve bir an önce şehir devletleri ya da küçük eyalet devletçikleri kurularak, yerel yönetimler üzerinden yeni maden yataklarına el koyabilmenin girişimleri yapılmaktadır. Yeni bulunan maden yataklarının geleceğin dünyasında çok büyük dayanak sağlayacağı görülürken, Irak, Suriye, Mısır ve Arabistan gibi bölge devletlerinin iç savaşlar sonrasında yeni eyaletlere bölündüğü ve bunların batılı ülkeler tarafından hemen tanınarak var olan ulus devletlerin elinden bu bölgelerdeki maden yataklarının küresel emperyalist düzenin kontrolüne yönlendirildiği, son yıllardaki müdahaleci uygulamalar ile görülmektedir. İşte bu aşamada küresel şirketlerin ulus devletlere saldırıları artmakta ve yeni tutumun devamı da şehir devletleri ile yerel yönetimlerin küresel güç merkezleri tarafından var olan ulus devlet başkentlerine karşı desteklendikleri görülmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde Osmanlı İmparatorluğundan Türk ulus devletine geçiş kolay olmamış, bir imparatorluk sahibi olan Türklerin geniş alanların ellerinden alınmasını bir türlü kabul edemediği anlaşılmıştır. Yüzyıllarca çeşitli devletler ve de imparatorluklar kurmuş olan Türklerin, neredeyse imparatorluğun onda biri bir alan olarak Anadolu yarımadasına hapsedilmelerini Türk dünyası hiçbir zaman benimsememiştir. Emperyalizmin Türkiye’yi çevreleyen ülkelere dönük saldırı, savaş ve işgalleri devam ederken, merkezi ülke olan Türkiye’de de ülkenin iç işlerine ve milli devlet modeline yönelen saldırı ve yıkım girişimleri görmezden gelinemez ve bu doğrultuda Türk ulusunun milli refleksi ile karşı çıkılması gerekmektedir.

                Şimdiye kadar Türkiye’nin komşusu ülkelerde uygulama alanına getirilen saldırı, savaş ve işgal senaryolarına yeni dönemde, Türkiye’nin de dahil edilmeye çalışıldığını son gelişmeler açıkça ortaya koymaktadır. Küresel şirketlerin ve emperyalizmin, dünya haritasının dış bölgelerinde yer alan ABD ve Çin gibi iki süper gücü dışlayarak, merkezi alana yönelmelerinin ana nedenin, bölgede var olan yeraltı zenginlikleri ile birlikte su kaynaklarının ele geçirilmek istenmesidir. Bu nedenle, yüz yıl önce bu devletin kuruluşunu kabul etmek zorunda kalan büyük devletlerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni yüz yıllık bir parantez olarak değerlendirdikleri için, bugün artık sürenin dolduğunu Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan ve Büyük Yunanistan devletlerinin kurulmasının zamanının geldiğini hiç çekinmeden dile getirmektedirler. Hatta daha da ileri gidilerek ABD ordusunun tanklarıyla ve toplarıyla gelerek Yunanistan’ın topraklarına yerleşmesini de bu açıdan yeni bir başlangıcın ilk adımı olduğunu söyleyebilmektedirler. İstanbul’da Kanal İstanbul’u destekleyenlerin, ABD ordusunun Yunanistan’a getirilmesini de olumlu buldukları görülmektedir. Ankara’nın göbeğinden Atatürk Kültür Merkezi alanını kaldırarak, cumhuriyetin birikimini reddedenlerin ve onlarca gökdelen ile kurulmaya çalışılan Merkez Ankara gibi emperyalist müdahale planını da destekledikleri artık iyice anlaşılmıştır. Aynı dönemde birbirini izleyerek gündeme getirilen bu girişimler ve bu doğrultuda atılan adımlar, Türk devleti ve ülkesi üzerinden emperyalist saldırılar aracılığı ile geçerken hem Atatürk’ün devlet modeli hem de Türkiye’nin yeni çağdaki alternatif ulusal yapılanma modeli devre dışı bırakılmaktadır. Anadolu’da Türk devletinin varlığına son verilmek istenirken, Türkiye kendisine karşı yapılan büyük haksızlıklara karşı çıkarak, yeniden bir var oluş mücadelesine ikinci Kuvayı Milliye hareketi gibi ulus devlet refleksleri aracılığı ile kalkışmalıdır.  

                Dünyayı yönlendiren büyük güçler kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir küresel düzen oluşturmaya çalışırlarken, ulus devletleri ciddiye almayarak ezip geçmek istemektedirler. Bütün ulus devletleri geçici bir aşama olarak gören emperyalist devletler, karşılarına çıkan her devleti yıkıp parçalayarak, kendi istedikleri düzeni oluşturmanın arayışı içine girmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti gelinen son aşamada bütün gelişmeleri yerinde izleyerek, küresel alanın tam merkezindeki konumunu sonuna kadar korumak zorundadır. Türkler bugün dünya jeopolitiğinin en önemli ülkesinin Türkiye olduğunu bilerek hareket etmek durumundadır. Orta boy bir devlet olan Türk devleti jeopolitik konumunu koruyarak hareket ederse, yeni mücadele döneminden ulusal yarar sağlayarak çıkabilir. Büyük devletlerin emperyalist projelerine karşı orta boy devletler jeopolitik avantajlarını uygulama alanına getirerek karşı çıkabilmektedir. Bu nedenle, Türkiye büyük devletlere karşı ulusal direniş ve savaşla kendi ulusal çıkarlarını savunurken, sahip olduğu jeopolitik konumun özelliklerini de öne çıkaran bir savunma ve mücadele yolu izlemek durumundadır. Türkiye bu açılardan son derece büyük bir potansiyele sahip bulunmaktadır. Uluslararası konjonktürün getirdiği yeni koşulları da dikkate alan bir ulusal savunma, merkezi alandaki tüm emperyalist ve Siyonist planları önleyebilecektir. Dünyanın geleceğinde merkez bölgenin hem konjonktürel olarak öne geçmesi ve bu doğrultuda devletlerin hareket etmesi yüzünden, birbirini izleyen birçok olay ve gelişme son dönemde Karadeniz-Akdeniz ya da Balkanlar-Kafkaslar hatlarında öne çıkmaktadırlar. İki orta deniz ile iki sıradağlar bölgesi eski Osmanlı coğrafyasının doğal sınırları olarak öne çıktıkça, olaylar ve siyasal gelişmelerin de bu çizgide gündeme geldikleri görülmektedir. Türkiye’nin yeri eskiden de merkezi bölgede idi, bugün de gene merkezi bölge sınırları içinde varlığını sürdürmektedir. Her önüne gelenin istediği gibi yeni dünya düzeni kurulamayacağı açıktır. Artık nelerin olamayacağı ortaya çıktığına göre, nelerin olabileceği konusunda yeni önerilerin ve projelerin devreye girmesi ve insanlığın geleceğini ilgilendiren böylesine büyük projelerin her yönü ile evrensel kamuoyu önünde tartışılarak, dünya halklarının ve devletlerinin bu konularda bilgilendirilmesi küresel barış açısından son derece önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti emperyalistlere karşı komşu ve soydaş devletler ile bir araya gelerek, bölgesel dayanışma içinde yoluna devam edecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN