kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2022 Cuma

DEVLET ORDULARINDAN DÜNYA ORDUSUNA - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA   KALESİ

          DEVLET ORDULARINDAN DÜNYA ORDUSUNA

           Savaşlarla dolu olan insanlık tarihi iki büyük dünya savaşı ve arkadan yarım yüzyıllık bir soğuk savaş sonrasında, küresel sermayenin insanlığı tek bir dünya devletine doğru baskı uygulayarak gündeme getirdiği küreselleşme sonrasında da yeni bir soğuk savaşın gündeme gelmesiyle, insanlığın uzun yıllar peşinde koştuğu bir evrensel barış düzeni, ne yazıktır ki bugün bile gündeme gelememiştir. Uzun süren savaş dönemlerini arkadan barış dönemleri izlemiş, barış antlaşmalarının geçerliliğini yitirdiği aşamalarda ise yeniden savaş süreçleri tarih sahnesinde öne çıkarak, dünya gezegeni ve insanlık aleminin geleceğini belirlemeye yönelmiştir. Milyonlarca yıl geriden gelen dünya gezegeni bu çerçevede bir türlü istikrarlı ve düzenli bir yaşam ortamına sahip olamamıştır. Birbirinin kurdu olduğu ileri sürülen insanlar sürekli değişen koşullar içerisinde yaşamlarını sürdürebilmek üzere mücadele ederlerken, bazen mücadele koşullarının sertleşmesiyle birlikte savaş dönemlerine doğru sürüklenmişlerdir. Bu gibi durumların ötesinde yaşam koşullarının daha yumuşak bir ortama kavuştuğu süreçlerde ise barış dönemleri gündeme gelerek, insanlığı gelecekte yok olmaya götürebilecek savaşlara son verebilecek barış koşulları, büyük mücadelelerle yaratılmaya çalışılmıştır. Tarihin sürekliliği ilkesi açısından savaş ve barış oluşumlarına bakıldığı zaman her ikisinin birbirinin hem karşıtı hem de devamı olduğu görülmektedir. Uzayıp giden savaş süreçlerinin zamanla kesintilere uğraması barış ortamlarına geçişi hızlandırmış, devletler arası ilişkiler düzeyinde görüşmelerin ya da uluslararası ilişkiler ortamında sorunlar ya da çatışmaların gündeme gelmesiyle birlikte, barış süreçlerinin hızla bir savaş ortamına dönüşebildiği, tarihin birçok aşamasında görülebilmiştir. Savaşlarla barışların birbirinin tamamlayıcısı olduğu bütünsel bir geçmişe sahip olan insanoğlu, yeni bir yüzyılın başlarında gene benzeri bir durum ile karşı karşıya getirilmiştir.

          İnsanlığın dünyaya yayılmasıyla birlikte değişik ülkelerde yaşayan toplumlar bulundukları yere, jeopolitik konuma ve sahip oldukları koşullara uygun bir tarih yaşayarak bugünlere gelebilmişlerdir. Barış ortamı ile savaşlar arasındaki ilişkiler genel anlamda birbirinin tamamlayıcısı olan süreçler ile bütünleşmiştir. Savaşlarla birlikte barışlar da birbirini izlediği için, her iki kavramın tanımlanması sırasında bu birliktelik aradaki bağlantı üzerinden ortaya konulurken, savaşlar için silahlı diplomasi, barışlar için de silahsız savaşlar tanımı kullanılarak bu iki kavram arasındaki yakınlık açıklanmaya çalışılmıştır.  İki kavram arasındaki ilişkiler bütününe hangi açıdan bakılırsa bakılsın, savaş ve barış kavramları hem birbirinin karşıtı hem de tamamlayıcısı olarak süreklilik arz eden ortamların içinde bulunmaktadırlar. Bu nedenle barış isteyenler savaşları, savaş isteyenler ise barış ortamlarını ortadan kaldırmak zorundadırlar. Birbirleriyle mücadele etmek durumunda olan bu taraflar bir anlamda birbirlerini yok etmek, ya da devre dışı bırakmak zorunda kalmaktadırlar. Siyasi tarih incelendiğinde her dönemin kendine özgü koşullarında hem dünyanın yönetimi hem de var olan insan toplumlarının belirli bir düzen içinde yaşamaları, her zaman için sorun olmuştur. Çeşitli dönemler tek başına ele alınarak incelendiğinde barış ortamlarının çöküşü ile birlikte savaşlara, savaş koşullarının gevşemesi ya da yozlaşmaya başlamasıyla birlikte de barış ortamlarına doğru bir kayma oluşumu kendiliğinden devreye girebilmektedir. Bu nedenle, barış görüşmeleri devam ederken savaşlardan söz edilebilmekte, savaşların en şiddetli aşamalarında barış arayışları öne çıkarak tarafların önünü kesebilmektedir. Bu çerçevede savaş ve barış kavramlarını düşman kardeşler olarak görmek ve bu doğrultuda her zaman için her ikisini de dikkate alarak değerlendirmeler yapmak zorunluluğu vardır. Savaşlar insanlık tarihinin istenmeyen dönemleri olarak öne çıkarken, barış dönemleri de büyük istekler ve özverilerin sonucunda devreye girerek, insanların yaşam düzenlerini saldırgan savaşların güvencesi altına almaktadır.

           Savaşlar insanlık tarihinin istenmeyen olumsuzlukları olarak yüzyıllardır sürüp gelirken, aradan geçen uzun yıllar boyunca insanların yaşam biçimleri değişmiş, ilkel çağları geride bırakan insanlık, orta çağ tarihi itibarıyla tek tanrılı dinlerin gündeme getirdiği feodal beylikler ve papazların yönetimindeki şehir devletleriyle yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Şehir devletleri arasındaki çekişmeler savaşları gündeme getirdiğinde, her kent yönetimi kendi silahlı birliğini kurarak yoluna devam etmeye çalışmıştır. Şehirler arası savaşları kazanan kentlerin başındaki feodal beyler zamanla kendi krallıklarını ilan ederken, şehirlerarası savaşlarda yenik düşen kentler krallıklarını ilan eden kentlere bağlanmaya başlayınca, kent devletlerinden ulus devletler dönemine geçişin önü açılmıştır. Silahlanma olgusunun şehir devletleri yaratması üzerine, kentler arası savaşlar uzun sürmüş ve bu dönemin sonucunda krallık ilan eden kentlerin askeri birlikleri, büyüme süreci sonucunda ulus devlet konumuna gelirken, orduların da uluslaşması aşamasında kendiliğinden ulus devletler ve onlara bağlı biçimde yeniden örgütlenen ulusal ordular tarih sahnesindeki yerlerini alarak, dünya tarihinin şekillenmesinde önemli bir misyonu yerine getirmişlerdir. İnsanlık ilk çağlardan orta çağa geçerken, daha sonraki aşamada gündeme gelecek olan uluslaşma ve ulus devlet düzenine yönelme sayesinde beş yüzyıllık bir geçiş dönemi sonrasında, bugünkü büyük ve güçlü ulus devletler yapılanması öne çıkarak dünyanın geleceğinin belirlenmesinde en etkili faktör olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında uluslaşan toplumlar ve ulus devlet haline dönüşen krallıklar arasındaki çekişmeler, yeryüzünün birçok bölgesinde kanlı çatışmalara ve silahlı isyanlara davetiye çıkarırken, bu tür sorunların dışında kalmak isteyen krallıklar ulusal toplumlarını ulus devlet ordularına dönüştürerek, hem varlıklarını korumak hem de bu yoldan elde edilen güçlenme aracılığı ile uluslararası alanda kendi hegemonyaları doğrultusunda, yeni bir dünya düzeni kurabilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Kuvvetli ordusu olan devletler çekişme sürecinde dağılmayarak ve yollarına devam ederek, en güçlü krallıkların örneklerini her dönemde dünya haritasının üzerinde kurabilmişlerdir.

          Aslında dünya tarihi incelendiği zaman, devletler ile orduların aynı süreç içinde ortaya çıkarak güçlendikleri görülmektedir. Doğal ortamdan kurulu düzenlere geçildikçe devlet örgütlenmeleri çok daha fazla genişleyerek, güçlenme yolunda önemli gelişmeler göstermiştir. On bin yıl öteden gelen devlet örgütlenmeleri yolu ile toplumlar kırsal alana bağımlılıktan kurtularak, yerleşik bir düzene geçişin çalışmalarını yapmışlar ve dünyanın tam ortalarında yer alan Mezopotamya bölgesinde yerleşik bir düzene geçişin ön hazırlıkları tamamlanmıştır. Göçebe toplumdan yerleşik düzene geçerken insanlar eğitilmeye başlanmış ve bunun sonucunda da uygarlığın yepyeni çağdaş bir düzen olarak öne çıkmasının yolu açılmıştır. İnsanlar okudukça ve eğitildikçe toplumların uygarlaşması, sosyal bir gerçeklik kazanarak gelecek için yol gösteriyordu. Yerleşik düzen beraberinde güvenlik ve korunma gereksinmelerini de gündeme getirdiği için bu doğrultuda merkezi güçlenmeyi sağlayacak askeri birlikler olarak ordular öne çıkıyordu. Zaman içerisinde kent devletlerinden ulus devlet yapılanmasına dönüşmüş olan bu tür yapılanmalar, birbirini izleyerek gündeme geldikçe, güçlenen ordular daha da büyüyerek, büyük devletlere paralel biçimde büyük ordular da tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlardı. Birbirini yemek ya da yok etmek iddiasında olan insanlar ve toplumlar arasında çekişme ve çatışmalar yayıldıkça, savaşlar birbiri ardı sıra dünya sahnesinde daha fazla görülmeye başlanıyordu. Şehirler ve devletler büyüdükçe güvenlik gereksinmeleri fazlasıyla artmakta ve bu doğrultuda da her devlet merkezi, diğer devletlere karşı kendi egemenliğini koruyarak güvenlik örgütleriyle birlikte çağdaş ordular ortaya çıkarılıyordu. Orta çağdan bu yana sürüp giden siyasal gelişmelerin yarattığı gereksinimlerin, karşılanması için devlet ve ordu ilişkilerinde ortaya çıkmakta olan yapısal temellendirmelerin dikkatle korunması gerekmiştir. Devletler ile ordular arasındaki ilişkilerin her yönü ile karşılanabilmesi için güç dengeleri ile birlikte güvenlik arayışlarının da doğal etki alanları yaratması, doğal olarak tamamlayıcı bir oluşum olarak gündeme gelmektedir. Her devlet bir güç merkezinin var olma örgütlenmesi olduğu için çatışmalar, çekişmeler ve savaşlar da böylesine bir oluşum sürecinin sonraki aşamaları olarak öne çıkmaktadır.

          Ordu ve güvenlik sorunları ile ilgili konuları bir düzene koyabilmek açısından devlet yapılanmaları kalıcı bir düzen getirerek, sorunların daha da karmaşıklaşmasını önlemektedir. Bu nedenle hukuk ve siyaset merkezleri her zaman için ya devlet mekanizmalarıyla çalışmak ya da en azından devlet yapılanmalarının getirmiş olduğu kamu düzenleri ile birlikte çalışmak isterler. Devlet ve ordu ilişkilerinin temel dinamikleri geçmişten gelen yapısal temel üzerinde yükselirken, gündeme gelen nedensellik bağlantıları çerçevesinde çözüm yollarına doğru bir açılım gerçeklik kazanabilir. Devlet yapılarına ya da kamu düzenlerine yönelik çeşitli tehditler her zaman için sorun yarattığından dolayı, güvenlik konusu her devletin en önde gelen sorunlarından birisidir. Devletler bu çerçevede öncelikle kurulu bulundukları bölgelerde ilk olarak üstünlük taşıyan otoritesini herkese ve her çevreye öncelikle kabul ettirmek zorundadır. Bir ülke içinde ya da bir devletin çatısı altında ortak bir statü çerçevesinde gerçekleştirilecek olan toplu yaşam ya da birlikte yaşam düzenlerinin kurulabilmesi ve bunun sonsuza kadar devam ettirilmesi iddiası, gene ordular aracılığı ile gereği yerine getirilen bir konudur. Devletlerarası çekişmeler ya da toplumlar arası çatışmaların gündeme geldiği aşamalarda iç ve dış konjonktürdeki dengeler bozulabilir. Güç unsurunun eksik olduğu ya da geride kaldığı gibi durumlar ortaya çıkınca devlet gücünün düzen ve istikrarın sağlanmasında beklenen ağırlıkları ortaya koyamadığı görülmekte ve bu nedenle devletin temelinde var olan kamu gücünün yeniden destek sağlanarak eskiden gelen güç dengelerinin yeniden kurulabilmesi gerekmektedir. Devletin gücünün yeniden eski dengelere dayanan bir kamu düzeni oluşturamadığı aşamalarda, bir başka güce dayanan güçlünün hukuku eski düzenin yetersiz kaldığı aşamada devreye girerek, var olan otorite boşluğunun doldurulması veya giderilmesi çizgisinde beklenen ağırlığını ortaya koymak durumundadır. Ancak bu yoldan uluslararası düzen dengeli bir biçimde sürdürülerek devlet düzenleri korunabilmektedir.


          Devletlerin güvenliğinin sağlanmasında kamu otoritesinin hiçbir biçimde inkâr edilemez bir ağırlığı bulunmaktadır. Devlet otoritesinin varlığı açısından güvenliğin sağlanmasının bir diğer unsuru devletin şiddet tekeli ya da silah kullanma yetkisinin devreye sokulmasıdır. Bir ülke içinde ya da bir devletin sınırlarının arasında kalan yerlerde silah kullanılması, ancak çatısı altında yaşanmakta olan devletin etkin ağırlığı ile sağlanan kamu düzeni içinde sağlanabilmektedir. Ülke içinde güvenliğin sağlanması aşamasında var olan bütün siyasal güçlerin dikkate alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Farklı devlet yapılanmaları içinde ordunun ülke içindeki güç merkezlerini dışlamadan hareket etmesi, var olan siyasal çıkmazlardan kurtulabilmek için önemlidir. Otorite çıkmazları aşılırken, geçmişten gelen sistemin odak noktası olarak ordu, toplumsal barışı sağlamak doğrultusunda bir devletin güç merkezi konumunda tüm diğer güç merkezlerini dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Egemenliğin giderek ön plana çıktığı son yüzyıllarda devletler, bu gücü kullanarak hem kendi güç merkezlerinin korunmasında hem de devletin silahlı kanadı olarak ordunun her zaman için sorunlu durumlarda devreye girmesinin sağlanmasında, kendilerinden beklenen işlevselliği yerine getirdikleri ortaya çıkmaktadır. Burada devlet ve ordu arasındaki ilişkilerin düzenli bir biçimde işlemesinin ne kadar yaşamsal öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Güç sahibi devletler kendi ordularını işlerine geldiği gibi ve de ulusal çıkarlarının bulunduğu her aşamada ileriye sürerek ağırlık dengelerini kendileri için en uygun zamanda kollamak durumundadırlar. Büyük devletler sahip oldukları güçlü orduları ile onların sağlamış olduğu prestijden yararlanarak, uluslararası alandaki güçlü konumlarını devam ettirebilmenin çabası içinde olmaktadırlar. Eğer sahip oldukları bu gibi güçlülük unsurunu kullanarak kendi çıkarlarına uygun bir sonuç alamazlarsa ve de bu yüzden dünya barışı tehdit altına girerse, o zaman büyük devletler otorite ile önleyemedikleri sorunları çözmek ya da kuramadıkları yeni kamu düzenini oluşturabilmek üzere, sahip oldukları silahlı güç olarak orduları ile meydana çıkarak, dünyanın her bölgesinde ortaya çıkabilecek olumsuz siyasal gelişmelere müdahale edebilmektedirler. Bu aşamada, var olan küresel düzenin ya da dengelerin muhafaza edilmesinde büyük devletlerin otoritelerinin bir araya gelerek olumsuz gelişmelere karşı bir cephe oluşturması, dünya barışı açısından son aşama çözümü olabilmektedir.

           Devletler bütün toplumsal kuruluşlar ya da örgütlenmeler gibi belirli zaman dilimlerinde ortaya çıkarlar ve değişen koşulların ortaya çıkardığı durumlara göre varlıklarını sürdürürler. Bazı devletler içinde bulundukları konjonktüre bağlı olarak uzun ya da kısa ömürlü olabilirler. Büyük dünya savaşları dahil olmak üzere yer küre üzerinde meydana gelen bütün değişiklikler sosyal yapılanmaları etkilediği için ,bazı devletler  içinden geçilen konjonktürün fazlasıyla yansıyan etkilerine göre, ya işin başında ters düşerek devletleşme sürecini tamamlayamadan dağılabilirler ya da başlangıçta kuruluş aşamasını tamamladıktan sonra, kısa zaman içinde yeni ortaya çıkan koşulların etkisiyle başlangıçta oluşturmuş oldukları dengeleri muhafaza edemeyerek, kısa bir zaman dilimi içinde dağılmaya doğru sürüklenebilirler. Devletlerin varlığının devamı konjonktürel gelişmelere doğrudan bağlı olduğu için her siyasal yapılanma toplum içindeki ve dış dünyadaki değişiklikleri izleyerek durum tespitleri yaparlar.  Yeni koşullarla birlikte gelişen konjonktürel değişikliklerin ortaya çıkardığı koşullar ile belirli amaçlara yönelik güdümlü baskıların yansımalarıyla, ortaya çıkan yeni ortamlarda bütün devletler kendi geleceğini arayarak, ayakta kalabilmenin ve sonsuzluğa kadar yoluna devam edebilmenin çabaları içinde olurlar. Devletler kurulurken olduğu gibi devam ederken ya da çöküşe doğru zorlandığı aşamalarda, kendilerini kurtarmak üzere yeni yapılanmalara yönelebilirler, ya da ayakta kalabilmek için diğer devletler ile bölgesel ve de küresel boyutlarda iş birliği yaparak ve de yardımlaşarak yola devam edebilmenin çabası içine girebilirler. Her devlet ilgili birimleri aracılığı ile dünyadaki değişimleri yerinde izleyerek, kendisi için gündeme gelebilecek tehdit ve tehlikelere karşı bağlı birimler aracılığı ile önlemler alabilmektedir. Ordular her devletin güç unsurunun örgütleri olarak, sınırların ötesinden gelebilecek her türlü olumsuz duruma karşı çıkabilecek durumda olmak zorundadır. Devletler kendi gereksinmeleri için kurdukları orduları en üst düzeyde güçlü bir örgütlenme düzeyine çıkararak, her türlü tehlike ve tehdide karşı ordu kozunun en üst düzeyde kullanabilmenin her zaman için çabası içinde olmaktadırlar.

          Dünya siyasetinde öngörülemez durumların ortaya çıktığı dönemlerde ve içine sürüklenen olumsuz durumlarda her devlet kendini kurtarabilmek için her yola başvururken, kendi ordusu ile birlikte hareket ederek önlemler almakta ve de sorunlara karşı farklı çözüm reçetelerinin devreye girmesi için girişimlerde bulunmaktadırlar. Devletler arası rekabet düzeni içinde her devlet belirli alanlarda ya da konularda ihtisas sahibi olmaya doğru yönelirken, devletler ve orduları arasında var olan iş birliği düzeni yeniden oluşturularak, teknolojik alandaki yenilikler ile toplum içinde ortaya çıkan yeni koşulların birlikte ele alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Bugünün koşullarında varlığını koruyan ulus devletler kendilerini korumak ve bu doğrultuda etkili olabilmek için kendi ordusu ile birlikte ortak çalışmalara gidebilirler. Kendi devletini kuran ulusal toplumların bu doğrultuda çıkarlarını koruyabilmek için ordularını öne çıkaran güçlü bir yapılanma içinde olmaları gerekmektedir. Ordunun çalışmaları sırasında ortaya çıkan yeni durumlara göre önlem alma yoluna girildiğinde, ülkenin geleceği için kurulabilecek bir güçlülük içinde hareket edebilmesi gerekmektedir. Bu aşamalarda ulus devletler ulusal çıkarları koruma doğrultusunda hareket ederken halk topluluklarının oluşturduğu devlet modellerinde ise, ülkenin ve halk kitlelerinin çıkarlarına öncelik verilerek hareket edilmektedir. Dünya haritası üzerinde yer alan iki yüzden fazla devlet yapılanması çerçevesinde sorunlar ele alındığında gene ordu faktörü öncelikli olarak devreye girerek, çeşitli önlemlerin devlet ve toplumun geleceği için karara bağlanması sağlanmaktadır. Ordulara böylesine durumlarda genişletilmiş yeni yetkilerin tanınması ile devlet krizlerinin aşılabilmesi sağlanmaktadır. Devletlerin olumsuz gelişmelerle karşılaşması aşamasında, güvenliğin yeniden örgütlenmesi ya da ortaya çıkan yeni durumlara uygun hareket ederek eskisinden çok farklı ya da daha gelişmiş bir yeni yapılanmaya yönelinmesi gibi durumlar da ortaya çıkabilir. Bu gibi tartışmalı durumlarda devletlerin zayıflık göstermeyerek kararlı bir biçimde hareket etmesi gerekmektedir. Öncelikli olarak problemli noktalarda her devlet kararlı davranarak kendisi için tehdit arz eden durumların ortadan kaldırılmasını veya geleceğin koşullarında bunların devre dışı bırakılmalarını gerçekleştirebilecek adımları atması gerekmektedir.  


          Devletler eski çağlardan bu yana kendi varlıklarını güçlendirme çizgisinde ordu unsurunu güçlendirebilmek için birçok yola başvurabilmektedir. Her devlet kendi nüfus yapısını zorlayacak önlemlere yönelmeden önce, durum tespiti ve analiz işlemlerini dikkate alarak çalışmalarını yönlendirirken normal nüfus ve asker sayıları arasında güvenlikçi bir dengenin ortaya çıkması için çaba göstermektedirler. Tekelci şirketler giderek küreselleşme sürecinde çok büyüyerek ve ulus devletlere karşı saldırı ve savaş senaryolarını devreye sokarak yeryüzü üzerinde mutlak egemenlik sahalarını genişletmektedirler. Böylesine çıkarcı bir genel yöneliş içerisinde büyük şirketler tekelcilikten öne çıkarak ve daha sonra da kendi çıkarları açısından küreselciliğe yönelerek, evrensel bir hegemonya düzeni hedefine doğru emin adımlarla ilerlemişlerdir. Beş yüz yıl önceden başlayarak bugüne kadar yükselen devlet merkezli gelişmeler son dönemin küresel hegemonya yayılmacılığı çerçevesinde daha çok şirket merkezli gelişmelere yerini bırakmıştır. Şirketler büyüdükçe tekelcilikten küreselciliğe geçmişler ve sonunda dünya hegemonyası devletlerin elinden alınarak büyük şirketlere devredilmiştir Yetki genişliği devletlerin elinden alınarak şirketlerin yönetimine bırakılırken, uluslararası kuruluşlar sürekli olarak özelleştirmeleri savunmuşlar ama devlet merkezli kamu düzenlerini ortadan kaldırmak üzere de özelleştirmeler üzerinden önce piyasa ekonomisini kurmuşlardır. Böylece piyasa merkezli şirketleşme aşamasına gelinerek devletlerin ve toplumların bu aşamada şirket merkezli bir kapitalizme yönelmeleri sağlanmıştır. Yüzyıllarca toplumları devlet merkezli yönetmeye alışmış olan insan toplumları, beş yüz yıl sonra kendi ürettikleri sermaye merkezli bir kapitalist yapılanmaya yönetilmiştir. İnsanlığın son çeyrek yüzyıllık yaşam döneminde, kapitalist ekonomi düzeni daha da güçlenerek piyasa üzerinden insanlığın kaderinde olumsuzluk çizgisinde etkili olmuştur.

          Devlet gücü ya da ülke iktidarı bürokrasinin elinden çıkarak sermayedarların eline geçmesiyle birlikte devlet mührü de el değiştirerek yüksek bürokrasiden büyük şirket patronlarının eline geçmiştir. Sosyalizm bir işçi ve emekçi halk sistemi olarak gelişirken, kapitalizm de şirket sahibi sermayedarların elinde bir yaşam biçimine dönmüştür. Son dönemlerde ise sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizm adı altında kamusal rejimlerin gündeme getirilmesi görülmeye başlanmıştır. Bu yeni dönemde tekelci büyük sermaye kapitalizmi ekonomik yol olmanın ötesinde siyasal bir sisteme doğru dönüştürürken, var olan demokratik rejimlerin paranın yönetimi ve kontrolü altında kapitokrasi adı altında eskisinden çok farklı bir yaşam düzenine doğru dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Artık halk kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa doğru zorlanırken, halkın egemen olduğu siyasal sistem olarak demokrasiler geride kalarak tarihe mal olmuşlar ve bunların yerini de sermaye sahibi büyük burjuvalar almaya başladığında, artık devletler arasındaki rekabet düzeni yerine şirketler arası çekişme dönemi başlamıştır. Şirketler çok fazla büyüyerek, devlet bütçelerinin on katından fazla özel yıllık bütçelere sahip olmaya başladıkları noktada, giderek zayıflayan ekonomik düzen üzerinden büyük ve güçlü orduları kurmak, beslemek ve de devlet iktidarını temsil eden gerçek güç olarak öne çıkarmak zorlaşmaya başlamıştır. Her şeyi para yolu ile satın almak aşamasına gelen iş adamları ekonomi üzerinden devlet düzenlerinin de yeni iktidar sahibi olmuşlar, ülke ve devletin gereksinmeleri doğrultusunda kamu yönetimini sermaye sahiplerinin tekeline bırakarak kapitalizmin kapitokrasiye dönüşmesine yol açmışlardır. Dünya devletlerinde ordular ulus devletlerle beraber giderek küçüldükçe, her şeyi satın alarak sonsuza kadar büyük ekonominin yönetimini ellerine alan patronlar devletin yerine şirketleri koyarken, orduları da devletin elinden alma doğrultusunda özel askeri birlik ve sermaye mücadelesi veren yeni askeri yapılanmalar kurmaya başlamışlardır. Bu gibi girişimlerin sonucunda güvenlik alanı bir ticaret sahasına dönüştürülmüş ve normal askeri birlikler küçültülerek ortadan kaldırılırken, bunların yerine güvenlik ve koruma şirketleri adı altında yeni yapılanmalar örgütlenerek devreye sokulmaktadır. Bir devletin en büyük misyonlarından birisi olan güvenlik sektörünün özelleştirilmesi ile birlikte liyakat, güven ve düzen kavramlarının ortadan kalktığı yerlerine ne olduğu belli olmayan bazı mafya benzeri yapılanmaların öne çıktığı görülmektedir. Böylesine bir olumsuz durum kapitalizmin merkezi olan ABD’de ortaya çıktıktan sonra dünya ülkelerinde yayılmıştır.

           Dünyanın kapitalizmin bir üst aşaması olarak kapitokrasiyi yaşamaya başladığı aşamada, demokrasiler sisteminden çıkarak paranın egemenliğine teslim olma gibi insanlığın genel ilerleme tarihine ters düşen olumsuz bir aşamaya gelmiştir. Böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkmasında batı merkezli kapitalist sistemin büyük oranda etkisi olmuştur. Para her şeyi satın alırken, güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerinden eski orduların yerine yeni orduları güvenlik şirketleri görünümünde devreye sokmaktadır. Böylece devletin adalet, güvenlik, özgürlük, eşitlik, liyakat gibi temel ilkelerinin devlet düzeni ile bağlantıları kesilmekte ve güvenlik gibi devletler açısından olmazsa olmaz bir kavram olarak özel ordularla, ülkelerin ve halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri koruma altına alınmaya çalışılmaktadır. Şirket sahiplerinin özel çıkarları doğrultusunda kurulan bazı güvenlik örgütlerinin hiçbir biçimde adil, eşitlikçi ve de güvenlikçi olmadıkları, kendilerine maaş ödeyen kuruluşların çıkarları doğrultusunda bazı savunma görünümlü hizmetlerle birlikte daha çok dünya ve piyasa hegemonyaları doğrultusunda, alan geliştirmek amaçlı saldırı mekanizmalarını da devreye sokabildikleri görülmektedir. Patronların egemen olduğu büyük şirketlerin yönetiminde etkin olan bir avuç sermaye sahibinin zamanla, dünya siyaset sahnesini halk kitlelerinin egemenliği çizgisindeki demokrasilerden uzaklaştırarak, giderek küreselleşen sermaye düzenlerinin çıkarları yönünde ön plana çekerek, kapitokrasi uygulamaları üzerinden bir para ya da sermaye imparatorluğuna doğru yepyeni bir yapılanma ile insanlığın önüne çıktıkları görülmektedir. Para ilişkileri geçmişten gelen bütün gelenekleri ve yaşam biçimlerini bozarken, bunları korumakla görevli devletlerin küresel şirketlerin oyun bahçesine dönüştürüldükleri artık iyice kesinlik kazanmaktadır. Böylesine bir dönüşüm süreci içinde siyaset bütünüyle küresel şirketler üzerinden yeni bir oyun alanı olarak dizayn edilmekte ve ordular da küçültülerek sermayenin askeri kadrolarına yeni etkinlik alanları yaratılmaktadır. Böylece ulusal kurtuluş savaşları aracılığı ile kurulmuş olan ulus devletlerin ordularının yerini, hiçbir biçimde ulusal olmayan sermayenin askeri birlikleri, küresel şirketlerin çıkarları için almaktadırlar.


          Devletlerin devlet merkezli ordularının yerini sermaye şirketleri görünümünde sermayenin askeri birlikleri almaktadır. Ulus devletlerin büyük patronları milli burjuvazi olmaktan çıkarak dışa açılma görünümünde küresel şirketlerle uluslararası ilişkilere yöneldikleri aşamada, burjuva toplumları ulusallık özelliğini kaybederek küresel burjuvazinin işbirlikçi ortakları görünümüne sürüklenmektedirler. Şirketleşmede başlayan çok kültürcülük oluşumlarının, şirketler üzerinden toplumsal alana doğru yayıldıkları aşamada, ulusal burjuvazinin ikiye bölündüğü, üst düzeyde kalanların uluslararası burjuvaziye dönüşerek piyasa ekonomisi ve teknolojik gelişmelerin bütünleşmesiyle bir dünya devleti peşinde koştukları anlaşılmaktadır. Devletler ulusal kimliklerini piyasa ekonomisi içinde kaybederken, ordular da piyasanın yönlendirmesine girerek, bir anlamda ulus ötesi yapılanmalar olarak yeni bir dünya düzeninin ordusu olmaya doğru yönlendirildikleri görülmektedir. Bugün dünya haritası üzerinde yer alan iki yüz den fazla ulus devlet, küresel emperyalizmin saldırgan piyasacılık girişimleriyle ortadan kaldırılmakta ve askerlik de vatan borcu olarak bir amatör hizmet alanı olmaktan çıkarılmaktadır. Böylece ulus devletler ile birlikte ulusal ordular da tarihin derinliklerine doğru gömülürken, güvenlik alanında koruma bekçileri ve şirketleri cirit oynatmaya başlamıştır. Böylesine önemli bir yapısal değişim daha önceden düşünülerek bir plan ya da projeye dönüştürülmediğinden, çeyrek asırlık küreselleşme sonucunda ulus devletlerin ulusal orduları eski düzenlerini kaybederek dağınık bir ortama doğru sürüklendikleri için, dünya güvenlik haritasında önemli ölçülerde boşluklar gündeme gelmiştir. Ulus devletlerin küçültülerek yok edilmesi süreçleri şehir ya da eyalet devletleri gibi oluşumlar üzerinden tezgahlanırken, olumsuz koşulların tehdit ortamı kaldırabilmek üzere güvenlik ve koruma şirketlerinin devreye sokulmasıyla çözüm üretilmeye çalışılmış ama ciddi bir sonuç alınamamıştır. Daha çok eski suç örgütlerinde hukuk dışı işlere girmiş olan insanların silahlı güvenlik şirketlerinde görevler üstlenerek, yeni dönem güvenliğinin sağlanmasında öne geçtiklerinden, bazen koruma şirketleri mensuplarının da güvenlik hizmeti yerine güvenlik tehditleri yarattıkları dünyanın bütün ülkelerinde gözlemlenmektedir. Devletlerin küçültülmesi   dünyada ciddi bir güvensizlik ortamı yaratmıştır.  

          Devlet ordularının Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek bir dünya ordusu kurulması beklenirken, devlet ordularının yerini şirket ordularının alması son derece yanlış bir geçiş uygulaması olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. İki büyük dünya savaşı sırasında Almanya, İngiltere, Rusya gibi yıkılan büyük devletler ve onların ordularının içine sürüklendikleri çöküş ve dağılma süreçlerinin de insanlığın geleceğinde önemli bir güvenlik sorunu yarattığı anlaşılınca, hiçbir büyük devletin kendi ülkesi ya da küresel alanın korunabilmesi açısından yeterince güvenlik yaratamadığı, sonuç olarak ortaya çıkmıştır. Büyük devletler bir savaşı kazansa bile, diğer savaşları kaybedebilmiş ama hiçbir büyük devlet sonuna kadar kendi ülkesinin ya da küresel alanın sürekli korunabilmesi açısından sonsuza kadar giden bir devlet ya da ordu güvenliği tesis edilememiştir. Bu durumu yerinde gören dünya devletleri, gelecekte kendilerini ve devletlerini güvence altına almak doğrultusunda bölgesel ya da küresel güvenlik kuruluşlarına yönelmişlerdir. Özellikle iki büyük dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel güvenlik boşluğunun yaratmış olduğu sorunlar, bugünün dünyasında ciddi bir barış ve güvenlik sorunu yarattığı için, ülkesel ve bölgesel güvenlik arayışlarının ötesinde küresel güvenlik gereksinmesi açıkta kalmakta ve tam olarak karşılanamamaktadır. Cihan savaşları sonucunda kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütünün bütün dünya devletleri açısından güvenilir bir çatı örgütlenmesi olması beklenmiş ama o dönemden bu yana ortaya çıkan siyasal gelişmeler böylesine bir beklentinin tam olarak gerçekleşemediğini de dünya kamuoyuna göstermiştir. Devlet orduları ulus devletler arasında ulusal çıkarlar açısından sürekli olarak güvenlik sorunu yarattığı için, bugün yeni gelinen aşamada bütün devletlerin Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek, acil dünya barışını sağlayacak bir doğrultuda Birleşmiş Milletler ordusunu kurmaları gerekmektedir. Ayrıca dünya uzaya açılırken, uzayda var olabilecek tehdit ve tehlikelere karşı da birleşmiş bir dünya ordusunun gerekli olduğu bazı maceracı devlet adamları ya da büyük devletlerin önlerinin kesilerek savaşlara giden yolların önüne geçilmesi de dünya barışı açısından giderek bir zorunluluk haline gelmektedir. Maceracı emperyalist devletler ile uzaya açılmanın getireceği risklerin giderilmesi açısından, öncelikle bir dünya devletine ve de ordusuna gereksinme giderek artmaktadır.

          Tek bir dünya çatısı altında bir araya gelmek, insanlık açısından bugünlere taşınan yüzyılların bir ütopyasıdır. Tarihin her döneminde etkin olan devletler güçlü orduları ile büyük savaşlar yaratarak kendi dünya krallıklarını kurmuşlar ama hiç birisi sonuna kadar başarılı olamamıştır. Bugün gelinen yeni aşamada artık insanlık bir büyük dünya güç merkezinin öncülüğünde bir araya gelerek, dünya barışı için yepyeni bir dünya ordusu kurmalıdır. Bu doğrultuda Atlantik emperyalizminin maşası olarak kullanılan NATO’nun öncelikle Birleşmiş Milletlere bağlanarak bir dünya ordusuna dönüştürülmesi zorunlu olarak gündeme gelmektedir. Bu aşamada Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Dünya ordusunun kurulmasına öncülük ederken NATO ve benzeri bütün bölgesel ya da küresel güvenlik örgütleri Birleşmiş Milletler bayrağının çatısı altında bugün için bir araya gelebilmelidirler. Dünya devletinin tek ve bütünleşmiş bir dünya örgütüne dönüşmesiyle birlikte, insanlık yüz yıllardır bir ütopya olarak düşündüğü tek bir dünya devleti çatısı altında birleşebilmenin yollarını aramaya devam edecektir. Bu sürecin daha fazla uzatılarak güvenlik açığı yaratılmasına izin verilmeden son dönemin uzaysal ve teknolojik ilerlemelerinin tüm insanlığa anlatılmasıyla, beklenen dünya beraberliği başlangıç aşamasına gelebilecektir. Tek bir dünyaya dönüşüm için, yeryüzünde iki yüzden fazla devletin bir araya gelmesi ve Birleşmiş Milletlerin bu hedef çizgisinde yeni bir dünya devletine dönüşerek, NATO’yu kendisine bağlı bir dünya ordusu yapması artık kaçınılmaz olmuştur. Giderek üçüncü dünya savaşı çıkmazına mahkûm edilen insanlığın, acil bir evrensel barış düzenine kavuşabilmesi için, insanlık Birleşmiş Milletler çatısı altında Dünya Devletini kurabilmelidir. NATO’nun bu örgüte bağlanmasıyla oluşacak bir dünya ordusu kurularak, büyük devletlerin yeni emperyalistler konumunda küresel bir hegemonya düzeni içinde, insanlığın tarihte olduğu gibi tekrar baskı altına alınarak sömürülmesinin önlenmesi, tarihsel bir zorunluluk kazanmıştır. Bugünkü koşullarda tüm insanlık için acil bir barış görevi, bütün devletlerin devreye girmesiyle oluşacak uluslararası iş birliği ve dayanışma sayesinde sağlanabilecektir.

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

                                                                                                                             

                                              


3 Eylül 2019 Salı

MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


                MARK’S  YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI
                                                                                                                                             
                Karl Marks’ın  getirmiş  olduğu sosyalist tezler üzerine geliştirilen ideolojik devlet olarak,  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kurulduktan sonra üç çeyrek yüzyıl ayakta kalabilmiştir. Dünya konjonktüründeki gelişmeler, dünyanın en geniş topraklarına yayılmış olan  sosyalist imparatorluğu dağıtma noktasına getirince, Moskova merkezli  resmi sosyalizm açıklamaları sona ermiş ve bir büyük tartışma  sosyalizm sonrası dönemde başlatılmıştır. Sosyalizmin yanlışlığı ya da eksikliği, Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi sosyalist düzenin  hatalı olup olmadığı, kapitalist sistemin perde arkasından kendisine bağımlı bir sosyalist düzen kurduğu ve böylesine bir örgütlenmeye  olan  gereksinme ortadan kalkınca, sosyalist sistemin arkasındaki desteklerin çekilerek bir büyük çöküş senaryosunun gerçekleştirildiği,  Sovyetler Birliğini yöneten Rusya  komünist partisinin çok büyük hatalar yapmasıyla  sosyalist sisteminin çöküşüne yol açıldığı  gibi iddialar zamanla öne sürülmüş   ve  sosyalist ideolojinin oluşturduğu imparatorluk yapılanmasının, neden kısa zaman içinde yıkılma aşamasına geldiği her yönü ile araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Tartışmalar genişledikçe ve konunun ayrıntılarına girince, sosyalizmi bilimsel bir düzene kavuşturma iddiasındaki Karl Marks’ın yanıldığı ve yanlış değerlendirmeler ve  açıklamalar yaparak sosyalist ideolojiyi hatalı yönlere sevk ettiği ve bu yüzden de  Marks’ın kurmuş olduğu sosyalist ideolojiyi yönlendiren  görüşlerinin  yanlışlar içinde olduğu, bu yüzden Karl Marks’ın yanıldığı zaman zaman ileri sürülebilmiştir.

                Sosyalizm  kapitalizmin alternatifi olarak başka bir dünya yaratmaya çalışırken, bu süreç ile bağlantılı olarak bu iki ideolojinin arasında yer alan birbirinden çok farklı bazı üçüncü yol girişimlerine bile zaman zaman karşılaşılmıştır. Kemalizm de bu tür üçüncü yol arayışlarından birisi olarak, öncüsü Mustafa Kemal’in görüşlerini  sonraki  dönemlere  taşımıştır. Sosyalizm Marks’ın görüşlerini  bir araya getirerek  ve sistemleştirerek  bugünlere getirirken, Kemalizm’de  Mustafa Kemal’in görüşlerini  günümüze getirmiştir. Karl Marks’ın görüşleri ile ortaya çıkan sosyalizm ile, Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini bir araya getiren Kemalizm karşılaştırıldığında, bu iki ideolojik tutumun hangisinin  doğru ya da yanlış olduğunu belirleyebilecek  bir ortam yaratılabilmektedir.  Karl  Marks Kapital isimli kitabında  kapitalist sistemi incelerken, bu sistemin ortaya çıkışı ile birlikte aynı zamanda  ortadan kaybolmasını da inceleyerek, kendi özel görüşlerini  belirli bir sistematik bütün halinde  kamuoyuna yansıtmıştır. Tarihsel süreç içerisinde olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelirken, kapitalizmin belirli bir süreç içinde   ortaya çıktığı gibi, bir zaman dilimi içinde gene benzer bir biçimde ortadan kalkacağını  sosyalizmin ağa babası öne sürmüştür. Karl Marks’ın dönemine kadar ütopik bir akım olarak sosyalizm  belirli hayalleri öne çıkarmaya çalışırken, Marks’ın çalışmaları ve katkıları ile sosyalizm bir ideolojik bütün ya da uluslararası bir siyasal sistem olarak tanımlanabilmiştir. Karl Marks sonrasında  düşünce akımı ile birlikte siyasal sistem de sosyalizme yönelirken, teorinin ortaya koyduğu bir tarihsel diyalektik yöntemi ile birlikte,  toplumu içinde barındırdığı sınıflar açısından ele alarak sınıfsal   anlamda analiz eden  bir yaklaşım, zamanla kurumsallaşarak kuramsal alanda  sosyalist ideolojiyi tamamlamıştır. Sosyalizm öncesinden sonrasına doğru  toplumsal  yaşam ilerlerken, kapitalist sistemin şehirlerde yaşamaya başlayan bir kent soylu sınıf olarak  burjuvazinin eseri olduğu öne sürülmüştür. Kapitalist sistem burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte devreye girmiş ve bu sınıfın yönetiminde gelişmeler göstermiştir. Bu sınıfın tarih sahnesinden silinmesi ile de kapitalist sistemin ortadan kalkacağı, gene Marks tarafından öne sürülmüştür.
                Toplumsal yaşamın bir bütünsellik içinde sosyal sınıflar açısından ele alındığı aşamada  kent soylu bir sınıf olarak burjuvazinin  zamanla dağılmaya ya da çöküşe kaymasıyla birlikte  bu kez burjuva sınıfının yerini  işçi sınıfı olarak proleteryanın alacağı, Karl Marks’ın geliştirmiş olduğu tarihsel diyalektik anlayışının ana ilkelerinden birisi olarak  öne sürülmüştür. Avrupa kıtasındaki sömürgeci devletlerin dünya kıtalarını kendi aralarında paylaşarak sömürgeciliğe yönelmeleri ile birlikte  batı ülkelerinde zamanla büyük sermaye birikimleri meydana gelmiştir. Sermayenin zamanla çok büyümesi ve tekelci şirketleri ortaya çıkarmasıyla birlikte de kapitalizm bir ekonomik yaşam düzeni olarak öne çıkmıştır. Beş yüz yılı geride bırakan kapitalist sistem bu kadar zaman geride kaldıktan sonra   ilgili çevreler  aracılığı ile  yeniden değerlendirmeye alınınca  beş yüzyıllık  birikimin ortaya getirdiği bazı gerçekler ile birlikte sosyalizm  ele alınmaya başlanmıştır. Geçmişten gelen bilgiler ile kapitalizm yeniden değerlendirilirken, sistemin geleceği de ele alınarak  önümüzdeki dönemlerin nasıl gelişeceği sorusuna yanıt arayan yaklaşımlar yapılmakta ve  kapitalizmin gelecekte bu hali ile uygulama alanında olup olmayacağı  sorgulanmaktadır. Kapitalizmin ne olacağı sorusuna yanıt aranırken, sosyalizmin bir alternatif düzen olarak nasıl devrede olacağı  konusu üzerinde  hassas biçimlerde  tartışılmaktadır.
                Karl Marks’ın bilimsel olduğunu ileri sürdüğü sosyalizm anlayışında, sınıf savaşları  giderek keskinleşecek ve  zamanla büyüyen işçi sınıfının proleterya devrimi yaparak burjuva sınıfını tahtından indirecektir. Böylece  burjuva sınıfının çöküşünden sonra bir proleterya diktatörlüğüne geçileceği  gibi bir değişim öne sürülmekte, proleterya burjuvazinin yerini alırken, bir baskı rejimi oluşturacak olan proleteryanın burjuva sınıfını bir büyük devrim ile ortadan kaldıracağı  gibi bir dönüşüm  Marksizm tarafından şiddetle savunulmaktadır. Böylesine bir değişimin gerçekleşebilmesi için zamanla burjuva sınıfının  proleterya diktatörlüğü tarafından yok edileceği, kurulan diktatörlüğün baskı rejimi altında da  geride kalan burjuvaların tek tek temizlenerek bütün toplumsal yapının  proleterleşmesinin  ve sonunda ortaya bütünüyle işçileşmiş  bir  emek toplumunun çıkacağı  ileri sürülmüştür. Kapitalizme geçiş ile ortaya çıkan burjuvazinin, sistemin çöküşü ile birlikte  sosyalizme geçilirken  proleterya tarafından yok edileceği düşüncesi, Karl Marks’ın ortaya attığı  teorinin ana fikirlerinden birisidir. Ne var ki, ortaçağ sonrasında  aradan geçen beş yüzyıllık dönemde böylesine bir değişimin  hiçbir biçimde gerçekleşmemesi  yüzünden, Karl Marks’ın yanıldığını  ve bu yüzden Marksizmin  hatalı bir dünya anlayışı olduğu öne sürülmektedir.
                Marks’a göre  proleterya sınıfı öylesine gelişecek ki, sonunda  iktidarı ele geçirerek yapacağı bir darbe ile devleti  işçi sınıfının diktatörlüğüne dönüştürecektir. Bu aşamadan sonra devlet ile birlikte toplumda  proleterya diktatörlüğünün  egemenliği altına girecektir. Kent soyluluğun kökünün temizlenmesi ile birlikte herkes işçileşecek ve ortaya bir işçi sınıfı diktatörlüğü çıkacaktır. Marks bu görüşlerini  Avrupa ülkelerinde 1848 devrimlerinin gündeme geldiği aşamada öne sürmüştür. O dönemde sömürgeci Avrupa ülkelerinde, atölyeler  uygulamasından fabrikalar  düzenine doğru bir geçiş aşaması yaşandığı için, hızla işçi sayısının arttığı ve bunların sendikalar çatısı altında bir araya gelerek sosyalizm öncesinde sendikalizm akımını gerçekleştirdikleri görülmüştür. Binlerce işçinin sendika örgütlerinin çatısı altında bir araya gelmesiyle birlikte sendikalizm ihtilalciliğe doğru  yönelmiştir. İhtilalci sendikaların patronların kapitalist düzenini bozmaması için, ihtilalci sendikalizme karşı sosyalizm bilimsel bir sistem olarak hazırlanıyordu. Batı Avrupa’nın zengin ülkelerinde meydana gelen bu gibi gelişmeler, daha sonraki dönemde yirminci yüzyılın karşı kutubu olan sosyalist sistemin Rusya’da kurulmasına  yol açmıştır. Ne var ki, Rusya’daki sosyalist sistem işçi sınıfı olmadığı için  Bolşevizmin örgütlediği dışarıdan gelen aydınlar tarafından oluşturulmuştur.

                Karl Marks’ın  proleterya  diktatörlüğü ya da devrimciliği hakkındaki  görüşlerinin  hatalı çıkmasına rağmen, sermayenin birikimi ya da kapitalizmin bir sermaye diktatörlüğü olarak ortaya çıkması  konularında, Marks’ın bu kez haklı çıktığı görülmektedir. Sermayenin tekelci şirketler ve patronlar gibi ciddi anlamda azınlığın elinde birikmesi ile birlikte,  servet ve fırsat eşitsizliği ortaya çıkınca  burjuva toplumlarının bu yüzden yüksek oranlarda  haksızlık ve adaletsizlik durumları ile karşı karşıya  geldikleri  anlaşılmaktadır. Böylesine haksız bir toplum yapısında her türlü adaletsizliği ortadan kaldırmak üzere  sosyalizmin çoktan devreye girerek  uluslararası alanda yeni bir yapılanmayı başlatması gerekirken, gerçekte böylesine bir gelişme uzun süre çok beklenmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyerek  hayal kırıklığına neden olmuştur. Bu durumda daha farklı sorunlar ile karşı karşıya gelindiği için  insanlık yeni siyasal düşüncelere ve çözümlere yönelmek durumunda kalmıştır. Tarih boyunca kapitalizme alternatif olarak öne çıkması beklenen sosyalizmin bir türlü toparlanamaması ve dünyanın değişik bölgelerinde birbirinden farklı uygulamaların öne çıkması ile birlikte, sermaye düzeni olarak kapitalist sistemin müdahaleleri de sosyalizmin alternatif bir siyasal düzen olarak  devreye girmesini engellemiştir.
Vahşi kapitalizmin çizmeleri altına alarak ezdiği  bütün ekonomik yapılar zamanla çöküşe geçerken, kapitalist sistemin kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya empoze ettiği  farklı uygulamalar, dış müdahaleler aracılığı ile gündeme getirilmiştir. İnsanlık tarihi bir özgürlük eşitlik dengesi içinde gelişirken, sermaye sahibi güçlüler özgürlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlar onların yoksulluğa mahkûm ettiği halk kitleleri ise bu haksızlığa itiraz ederek ve bir eşitlik mücadelesine girerek sosyalizmi insanlık tarihine kazandırmışlardır. Yaşam kavgası içinde güçlüler baskın çıkarken  halk kitleleri ezilmek durumunda kalmış ve böylesine bir süreç tarihin dönemeçlerinde kırılma noktaları ortaya çıkararak sosyalist  devrimlere giden yolu açmıştır. Sosyalizm ve benzeri akımlar bir alternatif olarak devreye giremediği zaman, kapitalizm hızla gelişmiş ve karşısındaki halk kitlelerini ezme doğrultusunda her türlü baskı ve şiddet yolunu kullanmıştır. Zenginler her geçen gün daha da zenginleşirken,  ezilen insan yığınları yoksulluktan sonra açlığa da mahkum edilerek vahşi  bir düzen altında kapitalizmin çizmeleri altında yaşam haklarını kaybetmişlerdir. Böylesine haksız bir gelişmeye karşı insanlığın karşı çıkışı ve eşitlik arayışı  ancak sosyalizm ile mümkün olabilmiştir. Halk kitleleri eşitsizliğin bedelini öderken zengin sınıflar ile orta sınıflar arasındaki ekonomik uçurum fazlasıyla genişlemiştir. Piyasa ekonomisi sürekli olarak zenginleri korurken orta tabakalara  sahip çıkmayarak onların ezilerek alt tabakalara doğru inişe geçmelerine uygun zemin hazırlamıştır.

                Genel anlamda bir avuç aşırı zenginin çıkarları doğrultusunda ekonominin  belirleyici kuralları karar altına alınırken  giderek artan eşitsizlik uçurumlarının bütün kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik düzenlerini  alt üst ettiği görülmüştür. Dış ticaretin artırılmasıyla zenginleşme olunca  bir çok ülkede üretim düzenlerine son verilerek halk kitleleri işsizliğe mahkum edilmiştir. Bu doğrultuda bütün ülkelerde gelir dağılımı ile fırsat eşitliği gibi konular en ön planda gelen tartışma konuları olmuştur. Eşitsizlik uçurumları ülkelerde ekonomik açıdan fazlasıyla adil olmayan durumlara neden olurken, dikkatli ve iyi bölüşüm düzenleri yaratılarak bu gibi olumsuz durumların önlenebileceği  ileri sürülmüştür. Geçmişin sorunları doğrultusunda karamsarlığa kapılan çevreler  umutsuz bir biçimde   sosyalist devrim arayışına girerlerken,  milli gelirin daha iyi bölüşümü ile eşitsizliğin giderilebileceği, ayrıca devletin araya girerek müdahale etmesiyle gerçekleştirilecek maliye ve vergi reformları aracılığı ile  de ülkede  daha dengeli bir ekonomik yaşam düzeni oluşturulabileceği savunulmaya başlanmıştır. Ekonomistler  ekonomik sorunları kapitalist sistem içinde kalarak çözüme kavuşturmaya çalışırlarken, iki asır önce kapitalist sistemin çökeceğini söyleyen Karl Marks bugünkü dönüşüm aşamasında  yeniden tartışılmaya başlanmıştır.
                Karl Marks on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki ihtilalci sendikalizm başkaldırılarına karşı proleterya diktatörlüğünü savunurken, burjuvazinin çökeceğini ve daha sonra da bir  sosyalist devrim ile  işçi sınıfının siyasal iktidara el koyacağını öne sürüyordu. Yoksul işçilerin sefalet düzeni içinde bir devrim yapmaları beklenemezdi. Üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin karşısında yer alan çalışan halk kitlelerinin zaman içerisinde mülksüzleştirilmeleri  ile yoksulluğa mahkum edilmeleri, ülkede orta sınıfların varlığına son vererek  bir avuç aşırı zengin kapitalistin  diktasını  beraberinde gündeme getiriyordu. Üretim araçları zamanla belirli ellerde toplanarak merkezileşiyor ve emek giderek ucuzlayarak işçilerin yoksulluğuna  neden oluyordu. Sistem içinde başlatılan mülksüzleştirme  zamanla daha üst tabakalara da sıçrayarak toplumda geniş bir yoksulluğun   tırmanmasına neden oluyordu. Böylesine güçlenen bir sınıf savaşı sonucunda  bütün sınıflar ortadan kalkarken, proleterya ülkede düzeni yeniden adil ve eşitlikçi bir düzen  kurmak üzere devrim yaparak siyasal gücü eline geçirecekti. Bu aşamadan sonra da proleterya diktatörlüğü denilen yeni yaşam düzenine geçilirken  kapitalizm bir rejim olarak sona erecek  ve yeni yaşam düzeni olarak sosyalist rejime geçilecekti. Böylece işçi sınıfının diktatörlüğü sayesinde   zengin burjuvazi dağıtılarak emekçilerin egemen olduğu adil bir yaşam düzeni eşitlik ortamı sayesinde gerçekleştirilecekti.
                İkinci dünya savaşı sonrası dönemin düşünürlerinin  görüşleri  ise Karl Marks’dan çok farklı bir biçimde ayrılıyordu. Kapitalizm  geliştikçe milli gelir artacak ve  daha adil bir bölüşüm ile  bireylerin geliri artacağı için yoksulluk da kalmayacak ve sosyalist bir devrim yapılmadan sosyal demokrasi  uygulamaları çerçevesinde sorunlar çözülebilecekti. Kapitalist sistemin teknolojik  yapılanmaya yönelerek yüksek bir verimlilik ile çalışmaya devam etmesi, toplum içinde daha eşit ve adil bir düzen kurulmasına yardımcı olacağı için toplumsal patlamalar önlenerek, sosyalist düzeni kuracak bir proleterya  devrimine ve diktatörlüğüne gerek kalmayacaktı. Yeni dönemin kapitalizm karşıtı   güçler kaptalizmin zaaflarından değil ama ortaya koyacağı  feragatlerin faziletlerinden  doğacağı için çöküş sonrası geçiş döneminde toplumsal patlama ya da devrimler olmayacak, aksine sistemin çalışmaya devam etmesiyle  değişim zaman içinde kendiliğinden gerçekleşecekti. Böylesine bir süreç içinde Karl Marks’ın  devrimci görüşlerine yer  kalmıyordu çünkü  daha adil bölüşüm ile çalışan halk kitleleri sisteme entegre olarak, haksızlığın ve eşitsizliğin   neden olduğu  yoksulluğun önüne geçiyordu.
                Post-kapitalist dönem denilen kapitalizm  ötesi toplum yapılanması içinde Marksizmin ideoloji olarak komünizm de siyasal sistem olarak çökmüştür. Kapitalizmin aşırı gelişme ile doruk noktasına gelmesi üzerine,  toplumsal  yapının kapitalizm ötesi  yeni bir sosyal düzene doğru bir dönüşümü öne çıkardığı anlaşılmaktadır. Kapitalizmin kaçınılmaz çelişkilerini, yabancılaşmayı, yoksulluğu, açlığı ve sefilleşmeyi alt ederek ortadan kaldıran bir oluşum olarak prodüktive devrimi gerçekleşmiştir . Artan verim ile birlikte emekli sandıkları büyük kapitalistlerin yerini almıştır.   Bu yardımlaşma örgütleri büyük ekonomik güçlere kavuşunca, zenginlerle rekabet edebilecek düzeyde bir ekonomik güce sahip olan sandık örgütlerinin  çalışan halk kitleleri ve emekçi kesimler adına  ülkedeki üretim araçlarını yönlendirme aşamasına geldikleri görülmektedir. Üretim araçları sermayenin kontrolu dışına çıkınca, sosyo-ekonomik  dengeler yeniden oluşturulmuş ve artan verimliliğin getirdiği  zenginlik ve kaynaklar iyi kullanılarak ve  ülkede doğal kaynaklar yeniden yapılandırılarak, daha akılcı bir yönetim düzeni bilgi temelli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu değişimler kapitalist sistem devam ederken gündeme geldiği için, sistem çökmeden kendini yenileyerek yola devam edebilmenin arayışı içine girilmiştir. Böylesine yeni bir durum giderek kurumlaşırken, Marks’ınproleterya devrimi düşüncesi iyice gündemin  gerisinde kalmıştır. Zamanla  kapitalizm gelişerek yok olmamış ve  sosyalizm gelmemiş ama  aksine  sistem kendini yenileyerek  küresel emperyalizmin  kuruculuğuna yönelmiştir.
                Karl Marks’ın en büyük  yanılgısı işçi sınıfının yok oluşunu önceden  tahmin edememesidir. Sendikalizm  ihtilalcilik döneminde  yüz binlerce hatta daha da ileri giderek milyonlarca insanın sendikaların çatısı altında bir araya gelmesi ile oluşan bir işçi sınıfı örgütlenmesiyken, daha sonraları Karl Marks’ın öncülüğünde sosyalist aydınların kurucusu olduğu sosyalist partiler sendikaların yerine geçmiş ve sendikalizmin yerini sosyalizm almıştır. Sosyalist partiler sendikalar gibi tam anlamıyla bir işçi sınıfı örgütlenmesi olamamışlar, bunun yerine sosyalist aydınların da katıldığı ve öncülük ettiği siyasal  yapılanmalar olarak tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Sendikalizm’den sosyalizme geçiş sayesinde  işveren sınıfını oluşturan patronlar, sendikalar üzerinden işçi sınıfı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulmuşlardır. Araya aydınların öncülüğündeki sosyalist partiler girerek, demokrasilerin sosyalleşmesini sağlamışlardır. Batının gelişmiş ülkelerinde bu yoldan sosyal demokrasilere geçilmesi de  sendikacıları ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmiş ve böylece  işçi sınıfının mücadele gücü  sendika örgütleri aracılığı ile  ayrı bir çizgiye  çekilmiştir. Sendika örgütleri patron örgütleri ile masaya oturarak  ekonomik konuları görüşmeye başlayınca, işçi sınıfının devrimci mücadelesi sona ermiş  ve zaman içerisinde proletrya denilen  işçi ve emekçi kitleleri dağılarak yok olma aşamasına gelmişlerdir. Kapitalist sistemin  işveren örgütleri gibi işçi örgütleri de  sermaye sisteminin mantığı doğrultusunda çalışmalara başladığı noktada  artık işçi sınıfı tarihte kalmış, onun yerine sistemden payını alan sendikalar üzerinden, liberal sosyal demokrasi düzenine geçilmiştir. Sendikaların işveren örgütleri ile ortak çalışmaya başlaması üzerine  işçi sınıfı çalışan halk kitlesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
                Proleterya diktatörlüğünün ortadan kalmasına neden olan  işçi sınıfının  yok olması oluşumu dünyanın gelmiş olduğu teknolojik seviyenin bir sonucudur. Sovyetler Birliği’ni kurmuş olan  sosyalist devrimin daha sonra bütün dünya ülkelerinde işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile gerçekleşeceği biçimindeki Marksist  öngörü, kapitalist sistem içinde meydana gelen teknolojik devrim nedeniyle gerçekleşememiş ve Karl Marks’ın bir yanılgısı olarak tarihteki yerini almıştır. İnsanlık son dönemlerde  her alanda ileri  teknoloji devrimlerine sahne olurken, her yeni gelen teknolojik buluşun ya da yeniliğin uygulamaya aktarılması ile birlikte binlerce işçinin işsiz kalarak işçi statüsünden uzaklaştıkları görülmektedir. Elektronik alanda meydana gelen büyük devrim  tüm fabrikaları ve üretim merkezlerini doğrudan etkileyerek yapı değişikliğine zorlamıştır. Önceden bin kişi ile çalışan fabrikaların  bugün on ya da yüz kişiyle  çalıştığı görülürse, teknolojik yenilenmelerin önümüzdeki dönemde bütünüyle  üretim düzenini etkileyeceği  ve işçi sayısını onda birlere düşürerek işsiz halk kitleleri yaratacağı anlaşılmaktadır. Kapitalist sistemin kendisini normal çalışma düzeni içinde yenilemesiyle işçi ve çalışanların statüleri yeniden belirlenirken, bir de yeni teknolojilerin  insansız yapılanmalarının elektronik bilimi aracılığı ile uygulamaya konulması ile de, çalışan halk kitleleri içinde işsiz kalan  kişilerin sayıları  her geçen gün artmaktadır. Sanayi alanında 4,0 ya da 5.0 gibi yeni düzen arayışları uygulama alanına aktarıldıkça, yeni  teknolojinin işçi sınıfını yendiği görülmektedir. Sürekli olarak teknoloji yenilenmesiyle sürdürülen kapitalizmin, bilinen yapısını geride bıraktığı ve ileri teknoloji  üreten  post kapitalist dönemin üretim düzenine geçildiği görülmektedir. Yenilenen teknolojinin üretim alanında yol açtığı veri paylaşımı ve  elektronik otomasyon dönüşümü hızla üretim düzenlerini değiştirerek tüm  dünyayı yenilemektedir. Akıllı teknolojilerin uygulamaya başlanması ile birlikte, bütün dünya geleceğin düzenine uyum sağlama yarışına kalkışmaktadır.
                Akıllı teknolojiler aracılığı ile gerçekleştirilen akıllı fabrikalar döneminde  işçi sınıfına olan ihtiyaç iyice gerilemekte ve son teknolojiyi iyi bilen birkaç kişilik gruplar fabrikaların üretim biçimlerini belirlemektedirler. Ayrıca içinde hiçbir insanın çalışmadığı sadece yüksek teknoloik üretim  amacıyla robotların çalıştığı karanlık fabrikalar düzeni de  günümüzde gerçekleştirilmiştir. Endüstriyel alanın ve üretim düzeninin hızla dijital bir yenilenmeye yönelmesi işçi sınıfının küçülmesine neden olmuştur. Makinalaşma  yolu ile ileri teknolojiye teslim olan bugünün devletleri, aralarındaki rekabet yüzünden ileri teknolojiye kilitlenerek ve bu alandaki bütün yenilikleri izleyerek, en kısa zamanda bu yeni duruma uyumlu bir düzene geçebilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Çağdaş bilimin en ileri aşamasının buluşu olan yapay zekanın her alanda denemeye alınması ve bunun yönetiminde bir üretim düzenine geçilmesi de  işçi  sınıfının aleyhine yenilikler getirmektedir. Teknolojiye teslim olan bir işçi sınıfının her yenilikte güç kaybetmesi de, proleteryanın bir sınıf olarak ortadan kalkmasına giden yolu açmakta ve bu nedenle  Marksist bir proleterya diktatörlüğünün hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği gibi bir yeni durumu öne çıkarmaktadır. İnsanların zaman içinde yabancılaşarak makinalara teslim olması ve makinalaşan düzenin temsilcisi olarak robotların her alanda kullanılmaya başlanmasıyla işçi sınıfı üretim dışında kalarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru sürüklenmektedir. İleri teknolojinin her şeyi  makinalaştırdığı bir aşamada her alanda insansızlaştırma  olgusu öne çıkmakta ve bir insan unsurunun örgütlenmesi olarak proleteryanın devre dışı kalmasıbu yoldan sağlanmaktadır. Yapay zeka uygulamalarının bilinçli olarak insansızlaştırılması da, işçi sınıfını üretim alanından uzak tutan bir uygulama olarak bugünün koşullarında uygulanmaktadır. Kapitalizm teknolojik devrimi geliştirerek uygularken, daha az insan ile daha çok iş üretebilmenin çabası içine girmiştir. Yarının dünyasının yaratılmasında ileri teknoloji  giderek  egemen konuma gelmektedir.
                Marks’a göre değer üreten ve üretim aracılığı ile ortaya ürün koyabilen güç ancak canlı emekte vardır. İnsanlar ancak  çalışarak emeklerinin ürünü olan üretim sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Üretimde  artan otomasyon ve dijitalleşme kaçınılmaz olarak karışıklıklar yaratarak  bunalımlara yol açabilmektedir. Dijitalleşme maliyetsiz  üretim sağlamakta  ve işçiler olmadan doğrudan mekanik bir biçimde üretim yapabilmektedir.  Marksizm teknolojik yeniliklerin üretimde kullanımlarının  kazanç oranlarını düşüreceğini söylemektedir. Bu durumda internet üzerinden yapılan değer üretiminin, Marksist değer teorisi ile açıklanabilme şansı  giderek ortadan kalkmaktadır. İnternet üzerinden yapılan işlemler ile  bilginin paylaşılması, sonsuz bir biçimde yapılanmalar sağlanması ile  ve sosyal medyada düşünce ürünlerinin paylaşılmasının emek-değer teorisi ile açıklanabilmesi mümkün görünmemektedir. Dijital üretime geçiş  aracılığı ile  kapitalist üretim  düzenlerinde önemli  sıçramalar elde edilerek, kazanç oranlarının eskisinden çok fazla düzeyde artmasına giden yol açılmıştır. İnternet kullanımının yaygınlaşması da  çalışan işçi sayında önemli oranlarda düşüşlere neden olmaktadır. Robotlar aracılığı ile üretimin ve kazanç paylarının fazlasıyla artırılabilmesi kontrol dışı bir durum yaratmaktadır. Bugün kol emeği biterken  herkesin nitelikli ve yaratıcı işlerde çalışabileceği bir elektronik üretim ve çalışma düzenine doğru geçiş süreci  yaşanmaktadır. Artık kaba gücün yerini elektronik  ve teknolojik güçler  alırken , sınıfsal kavgalar aracılığı ile  sosyal devrimler gerçekleştirme dönemi de geride kalmaktadır.
                Marks’ın öngörülerinin, çağdaş dünyadaki gelişmelerin ortaya çıkardığı değişim süreci tarafından devre dışı bırakıldığı bir aşamada, çalışan halk kitlelerinin toplumsal düzenden dışlandığı, üretimin elektronik alana kaydırılmasıyla birlikte işçi kitlelerinin sınıfsal birlik ve bütünlük  düzeninden uzaklaştırıldığı bir aşamaya gelinmektedir. Bilginin kapitalist kullanımı bilgiyi daha değerli bir duruma getirirken  ve tek amaçları daha fazla kazanç elde etmek olan kapitalist merkezler  teknolojik rekabeti tırmandırırken, hem maliyetleri düşürmenin yollarını hem de nitelikli ustabaşıların denetimindeki üretimi onların elinden alarak  uzaklaştırmanın  yöntemlerini, elektronik devrimi iyi kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Üretim sürecindeki dijitalleşme olgusu  yüksek eğitimi olmayan  deneyimi eksik bazı  vasıfsız çalışanların işten çıkarılmalarına yol açabilmektedir. Teknolojideki ilerlemelerin  vasıfsızlara işçi olma hakkını tanımadığı bir dünyaya doğru gelişmeler ilerlemektedir.
                Karl  Marksın öngörülerine ters gelişen yaşam süreci , işçi sınıfını giderek ortadan kaldırırken proleterya olgusunu da tarihin tozlu sayfalarına gömmüştür. Proleterya olgusu zaman içerisinde ortadan kalkarken, bu sınıfın gelecekte oluşturacağı proleterya devrimi de geride kalmıştır. Ne var ki, kapitalizm her aşamada kendisini yenileyerek  yoluna devam ederken  toplum içindeki gelir dağılımı bozukluğu daha da yüksek düzeylere çıkarak, insanları  her geçen gün daha fazla işsizliğe ve sefalete mahkum  etmiştir. Küreselleşen kapitalizmin yeni aşamasında partiler gibi sendikalar da anlamını yitirince, sosyal alanda bir kaos yaşanmış ve giderek sendikalardan uzaklaşan halk kitleleri işsiz ve aç bir durumda  yoksulluğun kitle tabanını oluşturmaya başlamışlardır. Alabildiğine esnekleşmiş bir istihdam ortamında sürekli olarak değişen ve düzensiz  işlerde çalışarak güvencesiz bir yaşama zorlanan halk kitlelerinin ortaya çıkardığı yeni  bir alt tabaka,  giderek  prekarya adı ile tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştır. Zamanında proleterya kavramını  sonuna kadar şiddetle savunan  Marksistler, bu kavramın ortadan kalması üzerine işçi sınıfının yerini  alan işsizler grubuna prekarya adı ile yaklaşım göstermişlerdir. Bir patronun iki dudağı arasından gelecek talimatlara teslim olan çalışan halk kitleleri bütünüyle güvencesizlik ortamına sürüklenirken, geçmişin sendikaları aracılığı ile bir çalışma düzenine sahip olan işçi sınıfının çökmesi üzerine  bir avuç aşırı zengin burjuva hem kendi ülkelerinin hem de dünya düzeninin kaderine el koymuşlardır. Eskiden sendikalar aracılığı ile kontrol edilebilen halk kitleleri, işçi sınıfının çöküşü ile ortadan kalkan sendikaların yokluğunda bütünüyle güvencesizliğe terk edilerek, her an patlamaya hazır yeni tehlikeli bir  alt sınıf  siyasal gündeme gelmiştir. Sendika güvencesinden yoksun olarak esnek bir düzende geçici  olarak görev yapanlar, prekarya oluşumunu tamamlayarak  sosyal düzenin bozulmasını önlemeye çalışmışlardır.

                Küreselleşme süreci her şeyi  yıkarken , devlet ve toplum düzenlerini alt üst ederken  yeni teknolojiye sahip çıkan bir yeni iş düzeni oluşturmuştur. Korkutma yolu ile  terör, baskı, sömürü, savaş ve benzeri bütün olumsuzlukları kullanarak bir avuç patronun hegemonyasında yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışanlar sosyal sınıfları dağıtmıştır.  Burjuvazinin içinden en zenginleri küresel burjuva olarak uluslararası kuruluşlar aracılığı ile örgütleyerek  ve elektronik iş düzeni ile de çalışanlar ile işçileri  güvencesizliğe terk ederek yeni bir tehlikeli sınıfın ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Sermaye fazlasıyla büyütülürken, emek alanı da olabildiğince daraltılmış ve bunun sonucunda da  işsiz güçsüz halk kitleleri güvencesiz bir ortama sürüklenerek  toplumsal patlamaların ve  kaotik gidiş ile gelişmekte olan  terörün yeni  insan unsurunu oluşturmaya başlamıştır. Küreselleşme  bir avuç insanı aşırı zengin yaparken, geride kalan bütün halk kitleleri  ve diğer toplumsal tabakalar  geleceği belirsiz bir kaos ortamına doğru sürüklenmişlerdir . Gelir dağılımının son derece yüksek olduğu ülkelerde prekarya sınıfının oluşumu daha hızlı bir biçimde gerçekleşirken,  gelir dağılımı nispeten diğer ülkelere oranla  düşük olan ülkelerde ise  her türlü dağınıklığa rağmen prekarya oluşumunun daha yavaş bir süreçte ortaya çıktığı görülmektedir. Çalışan yoksullar ile işsiz güçsüz toplum kesimlerinin zamanla bir araya gelerek ortak hareket etmeleri, küresel emperyalizmin işbirlikçileri tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Güvencesiz varoluş hareketinin diğer toplum kesimlerine de yaygınlaştırılmaya çalışıldığı artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak toplumun önüne çıkmıştır. Gelişmiş batı ülkelerinde  görülen  yarı zamanlı  statülerde giderek daha fazla insanın istihdam edilmesiyle, devlet düzeni içinde tam olarak güvenceye bağlanmış kamu yönetimi kadrolarının ortadan kaldırılmasına başlangıç olmuştur. Güvencesizliğin giderek tırmanmasıyla birlikte çalışanlar arasında   ortaya çıkan dışlanmışlık, öfke ve ikinci sınıf insan konumuna düşürülme gibi ruhsal depresyonlar çalışma düzenlerini bütünüyle bozarak ciddi ekonomik sarsıntıların yaratılmasına neden olmuştur. Geçmişin tam zamanlı ve güvenceli iş ortamından koparılan emekçiler  bir anlamda yabancılaşarak,  var olan sistemin dışında yeni bir olumsuz  yapılanmaya mahkum edilmişlerdir.
                Teorisini  işçi sınıfı üzerine kurmuş olan Karl Marks, teknolojinin proleteryayı  yenerek  devre dışı bırakması üzerine geleceğe dönük öngörülerinin  ortadan kalkacağı bir aşamaya gelmiştir. Marks proleterya  devrimi ile  burjuvazinin ortadan kalkacağını söylerken, işçi sınıfının güçlenerek  güçlü bir proleterya oluşumu ile sosyalist devrimini yapılacağına kesin gözü ile bakıyordu. Böyle bir  sınıf ortadan kalktığına göre artık gelecekte bir sosyalist devrimden söz etmek mümkün olamayacaktır . Üretim güçleri bütünüyle büyük sermaye kuruluşlarının elinde toplanması ve en ileri teknolojinin anında büyük sermaye şirketlerinde kullanılması üzerine, burjuvazi daha da güçlenerek  dışa açılmakta ve milli burjuva olmaktan çıkarak küresel burjuva olma aşamasına gelmektedir. Sınır ötesi ticaret ile birlikte şirketler de küreselleşerek, uluslararası tekelci merkezin kontrolü altına girerler . Bu tür bir gelişim süreci  gelecekte bir küreselleşmeyi öngöremeyen  Marksizmin iyice iflas ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir. İhtilalci sendikalizm dönemindeki işçi ayaklanmaları üzerine patronların isteği üzerine  önce Manifesto’yu sonra da  Kapital adını taşıyan temel kitabını yazan  Karl Marks, sosyalizmi geleceğin sistemi olarak örgütlerken kapitalizm üzerine çalışmış ve bu çalışmaları sonraları işçi sınıfı yerine  kendisini finanse eden  patronların işine yaramıştır. Marks Almanya’dan İngiltere’ye geçerken uluslararası kapitalizmin etkisi altında kalmıştır. Marks’ın teorilerinin bugünkü küreselleşme oluşumunun önünü açtığı söylenebilir. Marks bir anlamda sosyalizm adına teori oluşturulurken, dolaylı olarak kapitalizmin  aşırı ölçüde gelişmesinin önünü açılmıştır. Her türlü yabancılaşmaya tam teşhis koyan Karl Marks, ileri teknolojinin işçi sınıfını ortadan kaldıracağını görememiştir.
                Atatürk ise Marks’ın tamamen tersine  bugün ezilmekte olan  yoksul halk kitlelerini zamanında  tespit ederek görüşlerini bu doğrultuda geliştirmiştir. Atatürk Marks gibi bir teorisyen olmadığı için ortaya bir doktrin koymaya çalışmamış, aksine bir eylem adamı olarak sahip olduğu fikirlerini sistemleştirerek başarıyla uygulama alanına aktarmıştır. Gelişen olaylar ve değişen koşullar karşısında donup kalmamak için bir teori geliştirmenin peşinde olmamıştır. Ortaya  çıkan her olay karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen  Mustafa Kemal, gerçekçi  olarak hareket etmiş ve gelişmeler karşısında gerçeklik kazanan durumlar  karşısında belirlediği tutumlar üzerine fikir ve görüşlerini açıklamaktan çekinmemiştir. Yaşamda en büyük yol göstericinin bilim olduğunu  dile getiren Atatürk, Marks gibi bir teorinin içine sıkışmamış, bilimi esas alarak  ve her türlü bilimsel gelişmeye açık bir tutum izleyerek çağdaş uygarlığı yakalayabilmenin peşinde olmuştur. Atatürk bu durumda olmayan bir proleterya üzerinden geleceğin devrimi peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni çerçevesinde karşısına emperyalizmi  alarak hareket etmiştir. Marks, Kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından harekete geçerken, Atatürk emperyalizm ve mazlum uluslar  arasındaki çelişkiden yola çıkarak antiemperyalizmi  ana hareket tarzı olarak ortaya koymuştur. Atatürk sınıfsal bir bakış açısıyla hareket etmemiş, yeryüzünde var olan devletler ve milletler gerçeğinden yola çıkarak Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas alan  bir yaklaşım ile hareket etmiştir.  Marksizmin sınıfsal analizleri yanlış çıkarken, Atatürk’ün milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin doğruluğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Atatürk emperyalizmi ana hedef olarak  ele alırken bu doğrultuda her alanda antiemperyal bir mücadeleyi Türk ulusuna izlenmesi gerekli yol olarak öneriyordu. Normal burjuvazinin yerini küresel burjuva alırken millik kavramı daha da önem kazınıyordu. Atatürk bu yüzden bir milli devlet kurarken, enternasyonalizme karşı çıkıyor ve milli devletlerin oluşturduğu çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olacak modern bir cumhuriyet devleti  modeliyle  Türkiye’yi dünya haritasının tam ortasında kuruyordu. Dönemler değişince  Marks’ın görüşlerine uygun olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği çökerek dağılıyor ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sapasağlam ayakta kalıyordu. Siyaset cahilleri son sosyalist devlet olarak Türkiye’yi de  çökertmeye çalışmalarına rağmen emperyalizmin oyunlarını Türkiye’ye karşı kullanamıyorlardı.
                Sosyalizm gene Marks’ın görüşlerinin tersine  gelişmiş ve sanayileşmiş İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşemiyor ama bir kırsal alan devleti olan, sanayisi ve işçi sınıfı bulunmayan   bir köylü toplumu olan Rusya’da, dışarıdan gelen bir grup aydının  batı destekli maddi yardımlarına dayanılarak siyasal   bir sistem olarak kuruluyordu. Ne var ki dış mekanizmaların oluşturduğu bu yapının ötesinde, aynı dönemde Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak kurulurken, bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek tarih sahnesine Türk ulusunun çıkışı sağlanıyordu. Türk ulusunu Atatürk sınıfsal olarak ele almadığı için  Sovyetler Birliğine girilmiyor  ve her türlü sınıfsal analizin ötesinde, Avrupa devletleri gibi ulusal bir yaklaşım, milli bir politika olarak benimseniyordu. Avrupa’nın yanında bir ulus devlet kuran Atatürk, Asya’nın ön ve orta bölgelerinde örgütlenen  sosyalist sistemin etkisiyle milliyetçilik ile birlikte halkçılığı da benimseyerek,  bölge koşullarına uygun bir yeni sistem  modeli oluşturmaya çalışıyordu. Bu yüzden batılı ülkeler, Avrupa’nın doğusunda Asya topraklarında  sosyalizmin yanı sıra farklı bir yol izleyen Türkiye’nin rejimine de kurucusunun isminden hareket ederek Kemalizm adını veriyorlardı. Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasında dile getirdiği her düşünce, ortak liderin merkezi gücü sayesinde zamanla sistematik bir bütünlüğe sahip olarak, kapitalizm ile sosyalizm arasında Kemalizm adıyla daha farklı bir üçüncü yol denemesi olarak benimseniyordu.
                Kemalizm ile Marksizm ayrı ülkelerin ve dünyaların ortaya çıkardığı siyasal sistemler ya da  bu doğrultuda geliştirilen ideolojiler olarak görülmektedir. Marksizm bir ideoloji olmasına rağmen kendisini bilimsel sosyalizm olarak tanımlayarak çelişkiye düşmektedir…  Kemalizm ise bir uygulama stratejisi ya da siyasal sistem olarak tarih sahnesine çıkmış olmasına karşılık, kendisini hiçbir zaman bir doktrin olarak görmemiş ve olabildiğince bilimden hareket ederek bilimsel gelişmenin öncüsü olmaya çalışmıştır. Marksizm işçi sınıfına dayanarak dünyayı algılamaya ve açıklamaya çalışırken, Kemalizm emperyalizm gerçekliğini    esas alarak bu soruna karşı mazlum ulusların uyanışı ve dirilişinden yana olmuştur. Atatürk sonuna kadar ulusalcıdır. Karl Marks ise sonuna kadar  hep enternasyonalisttir. Onun bu anlayışı daha sonraki aşamada emperyalizmin  uluslararası baskı düzeni olarak küreselleşmeyi öne çıkarmasına giden yolu açmış  ve ulus devletlerin geleceğini tehlikeye atmıştır. Enternasyonel   marşı  önce komünizmin sonra da uluslararası kapitalizmin simgesi olmuştur Türkiye ise İstiklal Marşının verdiği güç ile ayakta kalarak bugünlere gelmiştir. Giderek bütün dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan  küresel emperyalizm,  sosyalizmin getirdiği  enternasyonalizmi benimsemekte ve bu doğrultuda  enternasyonel  yapılanmalara gidilmektedir. Bugün gelinen aşamada sosyalist enternasyonel bile uluslararası kapitalist sistemin  kontrolü altına girmiştir.
                Atatürk dünyaya hiçbir zaman sınıfsal bakmamış, her zaman ulusalcı bir çizgide bakarak  bütün ulusların kardeşlik dayanışması içinde bir dünya bütünlüğü sağlayacağı  doğrultuda  adım atmıştır. Halkçılık onun anlayışında sınıfsallığı ortadan kaldırmıştır. Tekelci kapitalizm ve onun uzantısı küresel emperyalizm devam ettiği sürece, emperyalizme karşı antiemperyalist  bir karşı çıkış her zaman örgütlü olarak dünya halklarının  ve devletlerinin işbirliği içinde gerçekleştirilecektir. Yeni yüzyılda işçi sınıfı ihtilalleri yüz yıl geride kalırken, dünya halklarının özgürlük mücadelesinin  bir büyük dayanışma içerisinde dünya uluslarını tam anlamıyla  bağımsızlık düzenine doğru yönlendirdiği görülmektedir. İşçi sınıfı tarih olurken mazlum ulusların dayanışması gündeme gelmiş ve beş kıtanın her bölgesinde mazlum ulusların bağımsızlık mücadeleleri öne çıkmıştır. Emperyalizme karşı ilk antiemperyalist  ulusal kurtuluş savaşı vererek bütün dünya uluslarına örnek olan Atatürk, haklı çıkmış ama teknolojik gelişmeleri  göremeyen,  proleteryanın kayboluşunu  dikkate alamayan  sosyalist sistemin kurucusu Karl Marks yanılmıştır. Şimdiye kadar görmezden gelinen bu gerçekliğin artık tam anlamıyla ortaya konulması sayesinde dünyanın geleceğinde mazlum ulusların uyanışının bulunduğu artık inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabul edilme durumuna  gelmiştir.
                Batı ekonomisinin  bunalıma girdiği sıralarda ve  özellikle Avrupa kıtasındaki gelişmiş ülkelerde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklardan ödün verilmesi gibi durumlarda, basın organları Marks’ın hayaletinin  Avrupa’nın üzerinde dolaştığını dile getiren yayınlar yapmaktadırlar. Gelişmeler karşısında  yanılan Marks’ın geride kalması gerekirken, bazı enternasyonal merkezler gene Marks’ı kullanarak gelinen yeni aşamaları yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra  Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasını bekleyenler de yanılmışlardır. Türk devleti bütün yeni gelişmeleri yerinde izleyerek  gereken önlemleri almakta  ve küresel emperyalizmin saldırılarına karşı çıkarak  yeni yüzyılda da yoluna devam etmektedir. Karl Mark’s  patronların isteği doğrultusunda işçi sınıfını yapılandırırken, Das Kapital kitabı ile Kapitalist sistemi esas alıyordu. Atatürk ise dünya savaşı sonrasında imparatorlukların dağıldığı bir sırada verdiği savaşı ve kurduğu devleti, Nutuk isimli kitabında ortaya koyuyordu. Yeni gelinen süper emperyalizm aşamasında artık ana çelişki sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı olmaktan çıkarak, küresel şirketler ile ulus devletler  zıtlığı olarak gündeme geliyordu. Kapitalist emperyalizm bütün dünyayı ekonomi ve piyasalar üzerinden ele geçirerek  tek bir dünya yapılanması için uğraşırken, sosyalizm iyice geride kalıyor ve yeni zıtlaşmanın bir tarafı küresel şirketler olurken, diğer taraf da ulus devletler olarak gün ışığına çıkıyordu. Zamanında mazlum ulusların geleceğini gören ve dünyayı ancak mazlum ulusların yeniden yapılanması ile  yönetmenin mümkün olacağını Atatürk geçen asrın başlarında dile getiriyordu. Geldiğimiz aşamada Atatürk haklı çıkarken, her türlü zorlamalara rağmen Marks’ın  yeniden referans olarak gündeme gelmesi mümkün görünmüyordu. İşçi sınıfı olmadan Marks’ın teorisinin önümüzdeki dönemde yeniden öne çıkmasını beklemenin bir düş olmaktan öteye gidemeyeceği artık kesinleşmiştir.
                İşçi sınıfı yerine mazlum ulusları esas alan Atatürk, kurmuş olduğu ulus devlet ile  her türlü emperyalizme karşı koyarken bugün haklı çıkmıştır. Günümüzde  küreselleşmeye karşı ulusal mücadele her geçen gün yükselerek devam etmekte ama işçi sınıfı zaman içinde zayıflayarak küçüldüğü için  ortaya bir sendikal ya da sosyalist mücadele çıkamamaktadır. Geçmişten gelen sendikal düzen işveren örgütlenmesinin güçlenmesi nedeniyle bir işe yaramaz duruma  gelmiştir. Patronların sendikacıları satın almasıyla başlayan sarı sendikacılık giderek gelişirken, son kalan sendikaları da işbirlikçi sendikacılar kontrol altına alarak emperyalizmin işini kolaylaştırmışlardır. İşçi sınıfının tasfiyesinden sonra geride kalan çalışan kitlelerin örgütlenmeleri de önlenerek, bu kesimlerin bütünüyle prekarya oluşumlarına doğru kayıp gitmesinin yolları açılmaktadır. Robotlaşan ekonomi ile birlikte teknolojik üretimin devre dışı bırakıldığı  yeni dönemde yoksullaşan halk kitlelerinin korunabilmesi için, yeniden halkçılık hareketlerine ya da uygulamalarına olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Atatürk’ün halkçı bir devlet kurduğunu, ulusalcılığı halkçılık ile dengeleyerek daha adil ve eşitlikçi bir düzen kurmaya çalıştığı bilinmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin   çevresinde   dağılma, çökme  ve tasfiye rüzgarları esmeye başladığı zaman, Misakı Milli sınırları içerisinde  Atatürk’ün hayaletlerinin dolaşmaya başladığı görülebilir. Batı kapitalizmi zor durumda kalınca, Marks’ın hayaletinden medet umuyorsa, Türkiye’de benzer biçimde olumsuz süreçlere sürüklendiği zaman bir karşıt çıkış olarak Atatürk’ün hayaletinden söz edilebilecektir. Türk devletinin kuruluş modelinin Atatürk ilkelerine dayanması, Atatürk’ün izlediği politikanın haklı çıkması, küresel sermaye ile ulus devlet  çatışmalarının devam etmesi  ve Türk devletinin onun eseri olarak yoluna devam etmesi gibi durumlar dikkate alındığında, Türkiye’nin üzerinde  Atatürk’ün hayaletinin dolandığı söylenebilir. Ne var ki, batı emperyalizmi zor duruma düştüğü zaman ya  da gelişmiş kapitalist ülkeler bunalıma sürüklendiği zaman Marks’ın hayaletinin Avrupa kıtasında dolaşması  mümkün değildir, çünkü işçi sınıfı tarihte kalmıştır. Ama Türkiye  Cumhuriyeti ve Türk ulusu sonsuza kadar yaşayacaktır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN