8 Temmuz 2019 Pazartesi

“ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ, İLERİ “ - Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

“ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ, İLERİ “
                                                                                                                                             
Üç tarafı denizlerle çevrelenmiş olan  Anadolu yarımadası üzerinde yer alan  Türk Devleti  tarihsel birliktelik gerekçesiyle,  kurucu önder Atatürk’ün  hazırlamış olduğu  Misak-ı Milli sınırları içerisine alınan  Trakya bölgesinin katılmasıyla birlikte, merkezi coğrafyanın önde gelen devleti konumuna gelmiştir. Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti bu jeopolitik durumu ile de, iki kıtanın bir araya geldiği merkezi alan olan Avrasya  kıtasının da gene merkezi devleti olarak haritadaki yerini almıştır. Türkiye kendisini çevreleyen iç denizler boyunca uzayıp giden sınırlara sahip olmuş ve  üzerinde kurulu bulunduğu tarih boyunca  sahip olduğu bu konumun gereğini, hem barış ortamında hem de savaşlar sürecinde yapmak zorunda kalmıştır. Bu makalenin başlığı bir savaş döneminin son aşamasında,  Türklerin ulusal kurtuluş savaşı önderi Atatürk  tarafından söylenmiş olan  bir emir çağrısıdır.  Türk ulusunun var olma savaşının önderi kendisine bağlı olarak savaşın tüm cephelerinde mücadele eden Türk ordusuna vermiş olduğu bir son emirdir. Normal koşullarda söylenmeyecek olan ama bir büyük kurtuluş savaşının zafere eriştirilmesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerine gösterilen  ilk hedef olarak Türkiye Cumhuriyetinin  ulusal  kurtuluş  tarihine geçmiştir.

 Atatürk ülkeyi  işgal etmiş olan düşmana  karşı Türk ordusunun son bir darbe vurmasıyla  ülke topraklarının yeniden bağımsızlığa kavuşacağını gören bir komutan olarak, ülkenin kurtuluşu amacıyla haykırdığı son emrinde, Akdeniz’i ana hedef olarak seçmesi, Türkiye’nin kurtuluşu sürecinde üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir esas  konudur. Doğu ve güney Anadolu cephelerinde başarılı bir savunma savaşı yürüten Türk askerleri Atatürk’ün emperyalist batı ile bir son hesaplaşma yapmak üzere  en sona bıraktığı batı cephesi  hareketinin  önemini vurgulamak üzere,  Akdeniz’i ulaşılması gereken  ana hedef olarak vurgulamasının geleceğe yönelik önemli bir mesajı bulunmaktadır. Kafkasya, Orta Doğu, Balkanlar, Marmara, Ege Denizi  ve Karadeniz  gibi  Anadolu’yu çevreleyen  bir çok  kara ve deniz bölgeleri bulunmasına rağmen bunların hiç birisini son savunma  saldırısının hedefi olarak göstermeyip, Akdeniz’i ana hedef olarak belirlemesinin Türk ulusunun geleceğine dönük çok büyük bir anlamı bulunmaktadır. Dünyanın en büyük imparatorluğu olarak merkezi alanda bin yılı aşkın bir süre hüküm sürmüş olan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’i bir iç deniz olarak aynı zamanda uygarlığın beşiği haline getirdiği için, Akdeniz bir orta deniz olarak üç kıtanın kesişme noktasında ortaya çıkan devletler ya da imparatorluklar açısından, her zaman için ele geçirilmesi gereken bir alan olarak görülmüştür. Atatürk batı cephesindeki savaşı kazanarak Yunan askerlerini Ege kıyılarında suya dökerken, Ege denizini değil ama Akdeniz’i  Türk ulusuna ve ordusuna  ana hedef olarak belirlemiştir çünkü Ege denizi Büyük Akdeniz’in bir parçasıdır. Akdeniz’in ne kadar önemli bir deniz olduğu Orta Doğu ve Avrupa bölgelerinin tarihleri incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır . Roma ya  da Bizans İmparatorlukları  gibi merkezi alanda kurulmuş olan devletlerin hepsi, bir orta deniz olarak dünya haritasında yer alan Akdeniz’i, sınırları içine alarak harita üzerindeki hegemonyalarını merkezi olarak  güçlendirmeye çaba göstermişlerdir. Bu doğrultuda  her türlü girişimin  Akdeniz’e olduğu gibi bu deniz üzerinden de  Türkiye’ye yansıyan boyutları olmaktadır. Akdeniz bugünkü konumu ile uygarlığın beşiği ve geleceğin çağdaş yapılanmasının alanı olarak gene eski konumunu korumaktadır. Üç kıtanın ortasında yer alan Akdeniz, bugünkü uluslararası gelişmeler yüzünden yeniden geleceğin anahtar alanı olarak öne çıkmaktadır.

Soğuk savaşın bitiminden sonraki aşamada Büyük İsrail Projesi yüzünden dünyanın orta alanında savaşlar birbirini izlemiş, küresel sermayenin destekleriyle kurulan terör örgütleri bölgedeki devletleri parçalama doğrultusunda  her türlü terör eylemlerini birbiri ardı sıra  uygulama alanına getirmişlerdir. Bu doğrultuda çeyrek asırlık bir zaman dilimi geride kalırken, hiçbir devlet resmen savaşa girmemiş ve küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda var olan devletlere yönelik terör ve çökertme operasyonlarına alet olmayarak ve şirketlerin finanse ettiği terör örgütlerine karşı önlemler alarak,  bu sıcak çatışma döneminin geride kalması için uğraşmışlardır. Aradan geçen otuz yıllık süre içinde Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde batılı emperyalist devletlerin destekleri ile bir çok terör eylemi illegal örgütler tarafından gerçekleştirilmiş ama  batı emperyalizminin küresel oyunu artık meydana çıktığı için  Orta Doğu merkezli olarak başlatılmak istenen üçüncü dünya savaşı çıkarma girişimleri  sonuçsuz kalmıştır. Geçmişten gelen savaş girişimleri bu kez çevreye doğru yeni bir yayılma dönemine girmiştir. Orta Doğu üzerinden Avrasya kıtası bir çekişme alanı olarak öne çıkarken, bu kez enerji sorunları ve kaynakları yüzünden dünyanın merkezi denizi olarak Akdeniz havzasında önemli bir yoğunluk yaşanmaya başlanmıştır. İsrail’in Amerika’yı kullanarak başlatmış olduğu savaş süreci Irak ve Suriye savaşları sonrasında durgunluk gösterince, bu kez kara bölgesinin hemen yanı başında yer alan Akdeniz bölgesine sıcak olayların Suriye bölgesi üzerinden yayılmaya başladığı görülmüştür. Özellikle son olarak meydana gelen bir olay olarak, Suriye’nin İsrail’e yönelik olarak fırlattığı bir füzenin Akdeniz’in ortasında yer alan Kıbrıs adası üzerine düşmesi, bardağı taşıran bir damla olmuş ve artık Orta Doğu gerginliğinin ortaya çıkardığı meydan savaşının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru genişleme gösterdiği kesinleşmiştir.

ABD’nin dünya egemenliği ile İsrail’in Büyük İsrail İmparatorluğu projeleri, küresel şirketlerin evrensel hegemonya planları  ve  enerji şirketlerinin bütün dünya  petrolleri ile doğal gaz rezervlerini ele geçirme  projeleri bir araya gelince, gerginliğin tırmanma senaryolarının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru geliştiği ortaya çıkmıştır. Savaş sürecinde Orta Doğu petrollerinin uzantılarının Akdeniz bölgesine uzandığı görülmüş, bölgenin en büyük doğal gaz rezervlerinin ise  Akdeniz kıyıları ile birlikte bu denizin ortalarına kadar uzanan geniş alanlarda  olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda yeni enerji kaynaklarını gösteren haritalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu tür gelişmeler hem bölge ülkelerinin hem de enerji şirketlerinin dikkatlerini çekince, birkaç yüz gemi Akdeniz’in sıcak sularında dolaşmaya başlamıştır. Suriye, Lübnan, Mısır ve İsrail gibi şimdiye kadar enerji kaynakları ile ilgilenmeyen bölge ülkeleri bulundukları bölgelerin altında yatan enerji kaynaklarını ele geçirerek işletmeye doğru yönelirken, batının emperyalist devletleri de bölge ülkelerini sömürgeleştirerek, onlar aracılığı Akdeniz’in enerji kaynaklarını ele geçirmenin  yollarını araştırmaya başlamışlardır. Bölgede ABD sayesinde kurulan bir devlet olarak İsrail gene Amerikan devleti ve şirketleri ile yakın ilişkiler kurarak onların aracılığı ile bölge devletlerinin enerji rezervlerini ele geçirmeye çalışırken, Akdeniz bölgesinde hemen Hrıstıyan-Müslüman ayrımı gündeme getirilmiş, Hrıstıyan ülkeler  ile Müslüman ülkeler ayrı gruplaşmalar içerisinde  kendi konumlarını sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. İsrail ise hem ABD öncülüğünde Hrıstıyan ülkelerini yanına çekmeye çalışmış hem de son yıllarda geliştirmiş olduğu Arap ülkeleri ile başlatmış olduğu ortaklığını sürdürerek,  Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Lübnan’ı  yanına alarak bölge dışı devletlere karşı kendi jeopolitik konumunu güçlendirmenin yollarını aramıştır. Türkiye ise bir bölge ülkesi olarak bu tür Hrıstıyan ve Müslüman dayanışmalarının dışında kalmış ve sahip olduğu siyasi rejim yüzünden iki kesime de bir türlü yaranamamıştır. Akdeniz enerji yatakları emperyal ülkeler ve bölge devletleri arasında paylaşılırken, Akdeniz’e en geniş kıyısı olan Türkiye dışarıda bırakılarak büyük haksızlığa uğratılmış ve  Türkiye’nin kara suları geleceğin sıcak çatışma alanlarına dönüştürülmüştür.
                
Emperyalist devletler, enerji kaynaklarının bulunduğu devletleri kendi sömürgelerine dönüştürürken, uluslararası hukuka göre bölge devletlerinin kara ya da deniz ülkelerinde bulunan kaynakların tamamını ele geçirebilmenin çabası içinde olmuşlardır. Türk kamuoyu Misakı Milli oluşumu nedeniyle kara sınırlarını iyi bilmekte ve bu doğrultuda bir milli sınır bilinci zamanla Türk ulusunun zihninde kalıcı bir yer kazanmıştır. Ne var ki, aynı değerlendirmeyi Türkiye’nin deniz sınırları ya da ülkesi hakkında söyleyebilmek bugünün koşullarında mümkün görünmemektedir. Gelinen aşamada ilk kez bir mavi vatan kavramı ortaya çıkmış ve Türk kamuoyundaki tartışmalar açısından belirleyici olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin harita üzerinde belirlenmiş olan kara ülkesi kadar deniz ülkesi de bulunmaktadır ve bu durum Türk karasuları ile açıkça ifade edilmektedir. Kara suları uygulaması ülkelerin deniz ülkesini de aynı zamanda belirlediği için bu alana denizlerin mavi rengi nedeniyle mavi vatan adı verilmektedir. Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyetinin sınırları belirlendiği için aynı zamanda Trük kara suları alanı da belirlenmiş ve Türklerin Mavi Vatanı bu doğrultuda resmi haritalar üzerinden kesinleştirilmiştir. Kara sınırları içerisinde vatanı savunmak nasıl milletin önde gelen görevi ise, kara suları boyunca mavi vatanı savunmak da benzeri bir kutsal misyon olarak öne gelmektedir. Türkiye’nin kara suları üzerinden mavi vatan alanını belirlemeye yöneldiğiniz zaman Akdeniz’in tam ortasında Kıbrıs, Girit ve Malta adaları arasında yer alan  çok geniş  bir bölge  Türklerin mavi vatanı olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin deniz komşusu Yunan devleti ile arasında var olan mavi vatan sınırı, zaman zaman bu ülke ile anlaşmazlıklara neden olması yüzünden var olan birçok tartışmalı durum, şimdi gelinen yeni aşamada farklı boyutlar ile tekrar gündeme gelmektedir.
                
Osmanlı döneminde Türklerin yönetiminde bulunan Ege adalarının neredeyse tamamının Yunan devletine bırakılması çok büyük bir haksızlığa yol açmış ve Türkiye’nin normal ölçülerde sahip bulunduğu kara suları üzerinden Türklere verilmesi gereken bir çok ada çok açık bir haksızlık ve taraf tutma yüzünden hak etmediği halde Yunan devletine bırakılması nedeniyle, Türk ve Yunan karasuları karışmakta ama buna rağmen  Kıbrıs, Girit ve Malta üçgeninde yer alan orta Akdeniz bölgesi Türkiye’nin hak ileri sürebileceği   ve bu doğrultuda hem petrol hem de doğal gaz arayabileceği  bir mavi vatan bölgesi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin aynı zamanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kurucu garantör devleti olması dolayısıyla  T.C. ve K.K.T.C devletleri  işbirliğine girerek diğer devletler gibi bir ortak arama, sondaj ya da çıkartma girişimlerinde bulunabilecektir. Türkiye’yi kurdukları ittifaklara almayarak yalnız bırakan emperyal devletler, Türkiye ve KKTC’nin kendi haklarına sahip çıkmasına izin vermemeye çalışırlarken aynı zamanda savaş ve arama gemilerini Akdeniz sularına getirerek bir oldubitti yaratabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında Misakı Milli sınırları içerisinde işgalci düşman birliklerini ülkeden kovan Türk askerlerine ulusal kurtuluş savaşının önderi ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterirken kara vatanın yanısıra mavi vatanın da ele geçirilmesini ve düşmanlara karşı sonuna kadar savunulması gerektiğini dile getiriyordu. Bu çerçevede Türk ulusunun yüz yıl önce ana vatanı kurtarmak üzere yapmış olduğu ulusal kurtuluş mücadelesinin benzerinin, bugünün koşullarında Türkiye’nin mavi vatanı olarak öne çıkan orta Akdeniz sularında da yapılması ülke güvenliği açısından zorunlu olmaktadır. Türkiye’nin batı ülkeleri ile imzalamış bulunduğu NATO antlaşması ve benzeri uluslararası sözleşmelerdeki taraf olarak konumu, mavi vatan alanında da Türkiye Cumhuriyetinin kazanılmış haklarının korunmasını ve saldırı halinde savunulmasını gerekli kılmaktadır. Uluslararası kıta sahanlığı hukuku çerçevesinde konu ele alındığında, Türk devleti ve KKTC kendi kara sularının altında yatan deniz ülkelerinin barındırdığı bütün kaynaklara ve bunları değerlendirme haklarına açıkça sahip olma durumundadır. Bugünkü sıcak aşamada var olan haklar öncelikle belirlenerek sonuna kadar sahip çıkılacaktır.

Yüzyıllarca Avrupa merkezli bir dünya düzeni altında, bütün kıtaları Avrupa kıtası üzerinden yönetmeye alışmış batının emperyalist devletleri, okyanuslar üzerinden dünya karalarına egemen olurken merkezi alanı ele geçirmeyi sonraya bırakmışlar ve  üç kıta  arasındaki merkezi alanın biçimlenmesi Avrupa kıtasındaki çekişmelerin  uzantıları  orta deniz olarak Akdeniz bölgesine sıçramalar göstermiştir. Atlantik ve Avrupa güçleri küresel hegemonya için çekişirlerken, orta dünyada Osmanlı İmparatorluğu yedi yüzyıl egemenlik sürdürmüştür. Birinci ve İkinci dünya savaşları öncesi ve sonrasında batılı ülkeler savaşırken, Akdeniz’in çeşitli bölgelerini sıcak çatışma alanlarına dönüştürmüşlerdir. Avrupa güçleri Orta Doğu’yu ele geçirirken,  Atlantik güçlerini geride bırakmışlar ama Atlantik destekli Siyonizm yapılanmasının bu bölgede başlamasıyla birlikte, geleceğe dönük bir hegemonya çekişmesi yeniden gündeme gelmiştir.  Bugün Akdeniz’in bir savaş alanı olarak öne çıkışında, İsrail’in kurulmasının ve kendi merkezli jeopolitiğini bölge ülkelerine zorla dayatmak istemesinin bugünkü gelişmelerde önemli ölçüde payı bulunmaktadır.  İsrail’in bugün kendi kıyı bölgesini Leviathan adı ile kendine bağlı bir doğal gaz alanı ilan etmesiyle birlikte Doğu Akdeniz’de yeni bir yapılanma dönemi başlamıştır. İsrail’in kendi kara sularını deniz ülkesi olarak ilan ederek bu bölgede enerji kaynakları aramaya başlamasıyla birlikte şimdiye kadar bölge ülkesi olmalarına rağmen bu işlere pek soyunmayan Suriye, Mısır, Lübnan, Ürdün ve Yunanistan gibi ülkeler de İsrail’i taklit ederek ve bölgedeki konumlarını  yeni duruma göre değiştirerek   kaynak ülke gibi davranmaya başlamışlardır. Bu durumun sonucunda doğu Akdeniz’de İsrail’in öncülüğünde Mısır, Lübnan, Ürdün, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bir araya gelerek Doğu Akdeniz’de bir  enerji birliğini  kurmuşlardır. Bu bölgenin en uzun kıyı şeridine sahip bulunan Türkiye ile Suriye’nin böylesine bir birliğin dışında bırakılması nedeniyle, bölgede büyük bir enerji savaşına yol açacak biçimde yeni bir kamplaşma ortaya çıkmıştır.

        
Türkiye için uluslararası hukuka göre kıta sahanlığı ve kara suları olarak var olan  deniz ülkesinin bir karşıt oluşum ile karşı karşıya kalması nedeniyle, bu bölge kendiliğinden mavi vatan konumuna dönüşerek, Türkiye ve KKTC için savunulması  zorunlu bölge durumuna gelmiştir. Bir tarafta Gazze’nin altındaki doğal gazın Avrupa ülkelerine taşınması tartışılırken, diğer yandan bölge dışı ülkelerin doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde hak iddia etmek amaçlı bir çizgide Akdeniz’in  çeşitli bölgelerinde kendileri için yer açma girişimleri, birbiri ardı sıra öne çıkmaya başlamıştır. Bir taraftan İsrail’in güvenliği ve yayılması amacıyla Orta Doğu ülkelerinde terör desteklenerek tırmandırılırken, diğer taraftan da petrol ve doğal gaz emperyalizminin temsilcilerinin birbirleriyle Akdeniz üzerinde bir deniz savaşına hazırlandıkları, son aylardaki gelişmeler ile kesinlik kazanmıştır. Daha önce Basra körfezinde yapılmış olan enerji savaşının bu kez Akdeniz’in doğusunda yeni aşamasının gündeme gelmesiyle birlikte, bölge devletleriyle birlikte emperyal devletler de  tutum değişikliğine giderek  çekişme ötesinde bir savaş hazırlığına girmişlerdir. Türkiye hem bölge ülkesi olarak hem de batı ittifakının eski bir üyesi olarak bütün bu gelişmelerin en fazla etkilediği bir devlet konumuna sürüklenmekden kurtulamamıştır. Basra körfezi sonrasında Hürmüz boğazı petrol trafiğinde öne çıkarken, doğu Akdeniz’deki enerji yatakları yüzünden kavga  daha batıya kayarak merkezi deniz üzerinde muhtemel  bir savaş senaryosuna dönüşmeye başlamıştır. Gemilerin yanı sıra çeşitli uçakların da Akdeniz bölgesindeki  merkezlere doğru uçuşa geçmesi, savaş beklentilerinin daha da artmasına neden olmuştur. İki dünya savaşı sırasında sıcak denizlere inmesi önlenen Rus emperyalizminin önce Hazar üzerinden füze atışları yapması ve daha sonra da  gelerek Suriye  ve Kıbrıs gibi  belirli bölgelere giriş yapması, Çin’in  Cibuti, Pire Limanı, Larnaka  kenti gibi yerlere girmesiyle birlikte, batı bloku karşıtı iki dev ülke  Akdeniz  paylaşım kavgasının içine girerek tam ortasında kendilerine yeni bir yer oluşturmuşlardır.
                
Çin dışişleri bakanının Akdeniz ülkelerini ziyaret etmesi sırasında Tunus’ta bir seyyar satıcının yakılmasıyla birlikte gündeme gelen Arap baharı rüzgarları merkezi coğrafyada  yeni  dalgalanmalar yaratırken,  bugünkü  petrol ve doğal gaz çekişmesinin ön hazırlıklarının yapılmış olduğu şimdi daha açık bir  biçimde ortaya çıkmaktadır. Arap baharı bölge ülkelerini derin sarsıntılara doğru sürüklerken İsrail’in ABD desteği ile enerji kaynaklarını ele geçirme projelerini tamamladığı öne çıkmaktadır. Doğu Akdeniz’de yedi ülkenin bir araya gelerek bir bölgesel birlik oluşturmaları hemen kurulacak bir yapılanma olamayacağını yaşanmakta olan olaylar ortaya çıkarmaktadır. Türkiye bütün bu aşamalar geçerken NATO üzerinden batı baskısı altında tutulmuş ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bölge gelişmelerine etki yapması önlenmiştir. Bugün Türkiye Cumhuriyetini yok etmeye yönelik bir terör olgusu batının emperyal devletlerinin kollektif desteğine sahip olurken, batılıların baskılarından kurtulamayan Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda Akdeniz enerji paylaşım savaşında kendi merkezli bir politika izlemesini batılı ülkeler dolaylı yollardan engellemeye çaba göstermişlerdir. Türk devletinin bugünkü değişim ve dönüşüm aşamasında batılı ülkeler ile karşı karşıya kalmasının arkasındaki nedenler artık tarihsel bir çizgi oluşturduğu için, Akdeniz petrolüne ve gaz stoklarına el koymaya çalışan emperyalistlerin, Türkiye’ye karşı eskisi gibi çifte standartlı bir tutum izlemeyecekleri görülmektedir. Gelinen son aşamada Türkiye Cumhuriyetinin batılı ülkeler ile uçak ve füze projelerinde karşı karşıya kalmaları da problemli durumu bütün yalınlığı ile ortaya koymaktadır.
                
Doğu Akdeniz bölgesinde yer alan enerji rezervleri günümüzde bütün ülkelerin iştahını kabartırken gözler dönmekte ve gene eskisi gibi emperyalist oyunlar ile bölge devletlerinin elinden sahip oldukları kaynaklar alınmaya çalışılmaktadır. Türkiye’yi stratejik bir yalnızlık politikasına terk eden batılı müttefikler, Doğu Akdeniz’de oluşturdukları enerji birliğine Türkiye’yi almamaları ve kurdukları birlik ile Türkiye karşıtı oluşumlara yönelmeleriyle, çok ciddi bir anlamda Türkiye’nin sahip olduğu hakları görmezden gelmektedirler. Bu doğrultuda ısrarlı bir biçimde gittikleri çizgide yakın zamanda Türkiye ile sıcak çatışmalara sürüklenmeleri de muhtemel görülmektedir. Bölgesel paylaşım kavgası küresel anlamda enerji piyasasını doğrudan etkileyeceği için kaçınılmaz anlamda ortaya çıkabilecek savaş durumlarına karşı, Türkiye’de KKTC ile birlikte geleceğe dönük önlemler almak ve daha sıkı bir işbirliğine girerek savaş tehditlerine karşı KKTC bölgesinde hem uçak hem de deniz üssü kurmak zorundadır. KKTC’de bulunan garantör devlet askeri gücünün artırılması ve askeri yenilikler doğrultusunda yeniden daha güçlü bir biçimde yapılandırılması gerekmektedir. Amerikan hükümeti Avrupalı ülkeler ile birlikte Nato dayanışması doğrultusunda bölgeye her geçen gün daha çok silah ve asker yığarken, Türkiye’nin arada kalan konumu Türk ulusu açısından büyük tehditler oluşmasına yol açmaktadır. ABD ve İsrail ikilisinin Türkiye ve KKTC’yi doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı sürecinden uzaklaştırmak istemesi ve tıpkı Osmanlı devletinin yıkılış döneminde olduğu gibi bütün enerji yataklarına  toptan el koymak istemeleri  bugünün koşullarında gerçekçi bir tutum olarak görülmemekte, Türkiye ve KKTC ikilisinin diğer dünya devletlerinin bu emperyal baskılara karşı  çıkan desteklerini kazanacakları gibi bir yeni durum ortaya çıkmaktadır. Kıbrıs’ın çevresinde dolaşan Doğu Akdeniz kavgasında Türk tarafı askeri birlik ve üslerini güçlendirdikten sonra, şimdiye kadar kapalı tutulan  Maraş kentini de Türklerin yerleşimine açarak  bir yeni karşı denge oluşumuna yönelmek zorundadır. Avrupa Birliği ülkelerinin de ABD ve İsrail ikilisinin bu haksız girişimlerinin yanında yer alması da, Türkiye ve KKTC ikilisinin bütün Asya ve Afrika devletlerinin desteğine sahip olabileceğini bir karşı denge arayışı olarak gündeme getirmektedir. Türkiye’ye yönelik çifte standartlı politikalar devam ederken, diplomatik ve ekonomik alanlarda giderek artırılacak baskı ve sıkıştırma politikaları ile sonuç almaya çalışacaklarını göstermektedir. Batının şımarık çocuğu olarak Yunanistan bu doğrultuda ortalığı şimdiden karıştırmaya başlamıştır.
                
Türkiye şimdiye kadar deniz ağırlıklı politikaları Yunanistan gibi uygulamadığından Akdeniz bölgesi ile de yakından ve gerektiği gibi ilgilenememiştir. Çevresinde beş deniz olmasına rağmen Türkiye bir kara devleti gibi hareket ederek denizci politikalara uzak durmuştur. Türkleri geldikleri orta Asya steplerine geri göndermek isteyen batılı emperyalistler, Anadolu sahillerini eski Yunan kolonileri gibi ele geçirerek, Akdeniz ile Anadolu yarımadası arasında bulunan uygarlık köprüsünü ortadan kaldırmanın yollarını aramışlardır. Ege adalarının büyük çoğunluğunun Yunanistan’a bırakılması da Anadolu yarımadası üzerindeki Türklerin Akdeniz’e açılmasını önleyen bir girişim olarak görüldüğü için Türkiye’ye bu kadar deniz sahili olmasına rağmen kara ülkesi muamelesi yapılmış, Yunanistan ise bir adalar ülkesi olarak denizci devlet olarak görülmüştür. Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının gündeme geldiği yeni aşamada, Türkiye’de artık bir deniz devleti olarak hareket ederek kendi karasularından kaynaklanan bütün haklarına sahip çıkacaktır. Bölgede en uzun Akdeniz sahiline sahip olan ülke olarak Türkiye’nin aslında doğu Akdeniz enerji paylaşımı mücadelesinden birincilikle çıkması doğal bir sonuç olarak görülecektir Türk devleti doğu Akdeniz’in en büyük ve en uzun kıyılı ülkesi olarak,  bu bölgedeki enerji kaynaklarının belirlenmesi ile birlikte bunların  dışa dönük yapılandırılmalarında da gene en ağırlıklı rolü dünya dengeleri açısından oynamak durumundadır. Orta Doğu petrollerinin paylaşımı sırasında çıkartılan bir dünya savaşının, üçüncü kez Akdeniz’in doğusunda gündeme getirilmesi insanlığın ve dünyanın geleceği açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açacaktır. Türkiye şimdiye kadar sürdürmüş olduğu dikkatli tutumu ve yeraltı kaynaklarının adil paylaşımı ile birlikte üçüncü dünya savaşını başlatacak bir yanlış çizginin gündeme gelmesini de önlemek durumundadır.
                
Beş deniz ortasında bir ülke olarak Türkiye yeni dönemde Doğu Akdeniz bölgesinde   yeni bir Münhasır Ekonomik Bölge oluşturmak zorundadır. Trilyonlarca metreküp petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu Doğu Akdeniz bölgesinde, Türkiye durumun tespitinde  gerçekçi davranmak hem de bölge ülkeleri arasında kaynakların adil bir biçimde paylaşımını sağlayarak emperyalistlerin ya da Siyonistlerin  savaş senaryolarının  bölgede uygulamaya geçirilmesini acilen önlemek durumundadır. Türkiye’nin bölgenin yeniden düzenlenmesi aşamasında öncelikle oluşturacağı Münhasır Ekonomik Bölge aracılığı ile enerji kaynaklarının paylaşımında daha fazla söz sahibi olarak belirleyici olacaktır. MEB ilanı ile bölgedeki kazanılmış hakların korunması sağlanacak ayrıca hak çatışmalarının sıcak savaşlara dönüşmesi  de önlenebilecektir. Deniz altı kaynakların düzenlenmesiyle birlikte deniz ürünlerinin pazarlanması da gene ekonomik bölge içindeki uygulamalar aracılığı düzenlenebilecektir. Deniz bölgesi ile ilgili bilimsel araştırmaların daha düzenli yapılması bölgedeki adalar ile kıyıdaş ülkelerin Akdeniz ile ilgili bağlantıları, gene Münhasır Ekonomik Bölge uygulaması çerçevesinde yerine getirilebilecektir. Emperyalist devletlerin fiili durumlar yaratarak bölge ülkelerine zarar vermesi gene bu doğrultuda önleneceği gibi, Türkiye’yi Antalya körfezine hapseden kısıtlayıcı uygulamalara da gene ekonomik bölge ilanı çerçevesinde yeni bir düzen getirilebilecektir. Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu kıta sahanlığı ve karasuları doğrultusunda Akdeniz kıyıları ele alındığı zaman Türkiye’nin deniz ülkesinin Anadolu yarımadasından daha geniş bir alana yayıldığı görülmektedir. Türkiye’nin sahilleri boyunca giden çizginin yanı sıra,  Kıbrıs-Girit ve Malta hattı boyunca gelişen üçgen yapılanma orta Akdeniz’de en geniş ekonomik alana Türkiye’nin sahip olduğunu açıkça ortaya  koymaktadır. Batılı ülkelerin en çok korktukları ve gizlemeye çalıştıkları konunun böylesine bir yapılanma olduğu anlaşılmaktadır. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin İsrail ve Yunanistan ile bir araya gelerek doğu Akdeniz’de bir gayrimüslim ortaklığa yönelmeleri, Türkiye ve KKTC’nin haklarının korunması açısından ciddi tehlike ve tehditler yaratmaktadır.
                
Türkiye Akdeniz’e çıkarken ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yeni bir plan ortaya koyarken konuyu yeni  bir tasnif içinde ele almak durumundadır. KKTC ile Türkiye’nin çıkarlarının çatışmaması , Kıbrıs’daki Türklerin durumlarının eskisine oranla daha güçlü ve güvenli bir konuma getirilmeleri gerekmektedir. Anavatan, mavi vatan ve yavru vatan birlikteliği sağlanarak Türkiye’nin bölgeye yeni açılımı gerçekleştirilmelidir. Kıbrıs’ta artık federasyon arayışı dönemi bitmekte ve   KKTC ile Türkiye’nin ortaklığı dönemine geçilmektedir. Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan ile çalışması, Türkiye’ye böylesine bir hakkı adalet açısından doğal olarak vermektedir.  Türkiye Akdeniz’e yeniden açılırken, diğer denizlerdeki konumunu da düşünerek hareket ederken,  bütün bölgeleri dikkate alarak yeni bir yapılanmaya gitmek durumundadır. Türkiye Akdeniz ile birlikte Ege denizine de daha çok dikkat ederek bu denizdeki kendisine karşı geliştirilen yeni yapılanmaların yaratabileceği tehditlerin önlemesi için öncelikle bazı kararların alınarak yürürlüğe konulması gerekmektedir. NATO ve ABD askeri birliklerinin Ege’deki Yunan adalarında yeni askeri üsler kurarak ve askeri hareketlilik yaratarak muhtemel bir Anadolu işgali planlarının yapıldığına dair çeşitli söylentilerin batı basınında giderek artan bir biçimde yazılmaya başlandığı bir aşamada, Ege Denizindeki askeri hareketlilik ve yeni üs oluşumlarının yeniden ele alınarak değerlendirilmeleri söz konusudur. Kardak benzeri kayalık adaların Yunanlılar tarafından işgal edilmesine yeni dönemde izin verilmemeli ve Lozan barışı ile çözüm getirilen meselelerin yeniden Türkiye’ye karşı canlandırılmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Türkiye Doğu Akdeniz’de İsrail’in faaliyetlerini daha yakından izleyerek kendi güvenliğini temin etmeye çalışırken, Kardak kayalıkları benzeri olayların yeniden Ege bölgesinde kendisine karşı yaratılmasını da önlemelidir. Özellikle son zamanlarda İsrail’in Kıbrıs üzerinde geliştirdiği uygulamalar bu büyük adanın Türkiye ve Yunanistan’dan uzaklaşarak doğu Akdeniz’de ikinci bir İsrail konumuna gelmesine yol açmaktadır. Ayrıca, Türkiye KKTC ile birlikte Suriye, Lübnan ve Libya devletleri ile bir araya gelerek Doğu Akdeniz Enerji Forumunu acilen batılıların girişimlerine karşı bir denge unsuru olarak örgütlemelidir. Kıbrıs’ta hiçbir hakkı bulunmayan Fransa gibi emperyal devletlerin batıdan gelerek Doğu Akdeniz’de etkinlik arayışlarına kalkışmasının da önüne geçilmesi gerekmektedir.
                
ABD Orta Doğu bölgesine sürekli olarak yığınak yapmaya devam etmesi, Akdeniz bölgesinde potansiyel bir savaş çıkmasının ön koşullarını hazırlamaktadır. Aslında Amerikan devletinin de bölge ülkesi olmadığı için Akdeniz’de yeniden yapılandırma gibi bir hakkının bulunmadığını da  barışı korumak  açısından bölge devletlerinin dikkate almaları gerekmektedir. Batılı ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda doğu Akdeniz’i oldu bittiye getirmelerine kesinlikle  izin verilmemeli  ve bu doğrultuda bölge ülkeleri arasında dayanışmayı artırmaları gerekmektedir. Atatürk, Türkiye cumhuriyetinin kurulmasına giden yolda ulusal kurtuluş savaşını kazanan ordularına ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterirken, batı emperyalizminin Akdeniz üzerinden Anadolu’daki Türk devletine dönük çeşitli tehditler yaratabileceklerini görüyordu. Türk ulusunun uygarlık dünyası ile arasındaki köprü olan Akdeniz bağlantısına, Atatürk her şeyden daha çok önem vererek ordularına Akdeniz’i ana hedef olarak gösteriyordu. Doğu Akdeniz’de gündeme gelen sıcak ortam ile çatışma ve kuşatmaların barış içinde aşılabilmesi için, Türkiye’nin hem komşuları ile hem de Asya ve Afrika ülkeleri ile yakınlaşarak doğal bir dayanışma ortamı yaratması gerekmektedir. Atatürk Akdeniz’i barış ve uygarlık dünyasını bölgeye taşımak için ana hedef olarak belirliyordu ama aslında kendisi geleceğe dönük bir biçimde barıştan yana olurken, yurtta ve cihanda barışı da yeni devletin temel ilkesi olarak benimsiyordu. Asya ortalarından gelerek dünyanın ortasında devlet kuran Türklerin, yeniden Asya’ya geri gönderilmemeleri için, Akdeniz bağlantısının öncelikli olarak korunması gerektiği için Türkiye’yi Akdeniz’den çıkartmak isteyenlere karşı, Türkler yeniden Akdeniz’i ana hedef yapmak durumundadır.

Prof. Dr.  ANIL ÇEÇEN
                                                                               

5 Temmuz 2019 Cuma

ANKARA SANAT KURUMU - Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ANKARA  SANAT  KURUMU

Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak  siyasal bir merkez olduğu kadar aynı zamanda kültür ve sanatın da başkenti olmak gibi bir durum ile karşı karşıya kalmıştır. Bütün dünya ülkelerinin başkentlerine bakıldığı zaman bu kentlerin siyasal merkez olduğu kadar, aynı zamanda sosyal ve kültürel olaylar ile  bu tür gelişmelerin de  merkezi konumunda oldukları  açıkça görülmektedir.  İnsan toplumlarının sosyolojik analizleri yapıldığı zaman  siyasal merkezileşme oluşumlarının  aynı zamanda diğer toplumsal alanlarda da benzeri bir merkezileşme eğilimini kendiliğinden ortaya çıkardığı görülmektedir. Bu durumun farkında olan siyasal merkezler ya da oluşumlar, yeryüzü haritası üzerinde kendilerine devlet kuracak bir alan buldukları zaman, bu ülkedeki bir kenti başkent olarak belirleyerek  merkez olarak yeniden yapılandırmaktadırlar. İşte böylesine çok yönlü bir merkezileşme siyasal ve toplumsal gelişmeler ile birlikte  kültürel ve sanatsal alanlarda da benzeri bir merkezi  oluşumu kendiliğinden öne çıkarmaktadır.

 Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Erzurum ve Sivas kongreleri sonrasında yeni devletin başkenti olarak Ankara kenti belirlenmiş ve yeni devlet bu kent merkezli bir oluşuma doğru yönlendirilmiştir. Ankara başkent olarak seçilirken, iki imparatorluğun batışına sahne olan İstanbul geride bırakılmış ve Anadolu’nun ortasında yeni bir başkent olarak öne çıkarılan Ankara, Eski Anadolu uygarlıklarından kalma, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinden kalan birikimiyle, aynı zamanda tarihsel olarak sahip olduğu  özelliklerden yararlanılma durumu ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk, kendi elleriyle kurmuş olduğu yeni cumhuriyet devletini  aynı zamanda bir kültür devleti olarak  tanımlarken , yeni başkent Ankara kentinin aynı zamanda  bu topraklardaki geçmişten gelen kültür ve sosyal birikimin de merkezi olacağını açıklamaya çalışmıştır. Eski uygarlıkların tarih sahnesine çıkmış olduğu merkezi alanda, bir Türk devleti  kurulurken geçmişin tarih ve kültüründen yararlanmak  zorunlu bir hale geliyordu. Ne var ki, Roma ve Bizans dönemi kültürel birikimin merkezi olarak İstanbul’un burada olması, tarihten gelen kültürel ve sosyal birikimin Ankara merkezli olarak yeniden örgütlenmesini engelleyen bir durum olarak öne çıkıyordu.

İmparatorluğun çöküşü ile bu topraklara gelen batılı  emperyal  güçler  işgale yönelerek burada  kalıcı olmaya  çalışırken, dinler açısından kutsal olan yerler ile tarihi eser olarak var olan  zenginliklerin  ele geçirilmesi  önem kazanıyordu. Mustafa Kemal , Türk ulusunu tarih sahnesine çıkartırken geçmişten gelen  kültürel birikimin de bugünlere taşınabilmesi  için  tarihi ve kültürel zenginlik  alanlarının  da Misak-ı Milli sınırları içerisinde  yer alabilmesi için çalışıyordu. Başkent Ankara ulus meydanının altında yer alan eski Roma hamamlarının üzerinde kurulurken, geçmiş yüzyıllardan gelen tarihi eserlerin de yeni dönemde halkın görebileceği bir düzeyde öne çıkarılmasına çalışılıyordu. Cumhuriyetin kuruluş döneminde  Ankara başkent olarak yeniden inşa edilirken, Anadolu tarihinde yer almış olan yerel uygarlıkların geride bırakmış olduğu zenginlikler de  yeni   kuruluşu yapılmış olan cumhuriyet devletinin kültür bakanlığının inceleme ve yönetim alanına giriyordu . Yirminci yüzyıla gelindiği aşamada  merkezi coğrafya da kurulması planlanan çağdaş cumhuriyet devletinin üzerinde yer aldığı ülkenin topraklarında, geçmişten gelen zenginliklere  sahip çıkarak yoluna devam edebilmesi mümkün görünüyordu.

Yeni cumhuriyet yönetimi  böylesine bir bilinç ile yola çıktığı  aşamada  devleti örgütlerken  önceliği  Anadolu ajansına vererek Anadolu’nun dışarıya dönük tanıtılması işine çok büyük önem veriyordu. Ulus meydanının yanındaki İttihat ve Terakki Cemiyetine ait olan bina yeni devletin meclisi olarak düzenlendikten sonra  sıra kültür bakanlığının kurulmasına geliyordu. Türkiye Cumhuriyetinin temelini kültüre dayandırmak isteyen bir çağdaş cumhuriyetçilik hareketi ,  başkent Ankara’nın tam ortasına önce bir opera binası oturtuyor ve daha sonra da  Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası için bir konser salonu inşa ediyordu. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında  Ankara’da devletin uzantıları olarak  kültür ve sanat kurumları oluşturulurken, bunlara uygun binalar da yapılarak kentsel yaşam yeni dönemde batı tipi modern yaşam biçimine doğru yakınlaştırılmaya çalışılıyordu. Devlet Tiyatroları bu aşamada kurulurken, Ankara’nın merkezi alanlarında yer alan önemli binaların alt kısımları tiyatro salonları olarak düzenleniyordu. Türk halkına konser ve tiyatrolara gitmek alışkanlıklarının kazandırılması amacıyla merkezi alanda yer alan büyük binaların  alt salonları tiyatro ya da konser salonu olarak düzenleniyordu .Ulus meydanından  Kızılay bölgesine ve daha sonra da Kavaklıdere meydanına doğru uzayan yeni yerleşim alanlarında, kültürel merkezler ihmal edilmeyerek  sanat ve kültür etkinliklerinin yapılabileceği ya da seyirciler için düzenleneceği biçimde  yeni yerleşim yerleri  yapımı gündeme getiriliyordu .

Osmanlı döneminde bir Anadolu kasabası olarak var olan Ankara kenti , imparatorluğun çöküşü sonrasında başkent olma aşamasına gelince bir dikdörtgen görünümünde uzayıp giden Anadolu yarımadasının  tam ortalarında  yer alarak geçmişten gelen kültür ve sanat birikimine sahip çıkmak durumunda kalıyordu. Kent Yenişehir merkezli olarak oluşturulurken, Ankara’da devleti kurmak üzere mübadele antlaşması çerçevesinde getirilen Balkan göçmenlerine Sıhhıye ile  Çankaya arasında yer alan bölge de yerleşim yerleri sağlanıyordu. Ulus meydanı  Meclis ile birlikte devletin  önemli kamu kurumları için ayrılıyor, kültür ve sanat mekanları ise gene Ulus meydanından başlayarak  Kavaklıdere’ye doğru gelişen yeni yapılaşma çizgisinde  yerlerini buluyordu. Başkent’te  tiyatrolar  ve konser salonu gibi kültür mekanları birbiri ardı sıra yapılırken, merkezde yer alan semtlerde ise hem sinema salonları hem de bazı kültür merkezleri devreye girerek,  Ankara’da kültür ve sanat etkinliklerinin yapılabileceği  yerlerin sayısının artması gerçekleştiriliyordu. Yeniden inşa edilen merkezi alandaki  Yenişehir  bölgesi barındırdığı çarşı ve mağazalar  aracılığı ile hareket alanı olarak gelişirken, aynı zamanda bazı sinema, tiyatro ve kültür merkezleri  biçimindeki salonları ile de başkentin kısa zamanda  kültür ve sanatında merkezi olabileceği bir seviye  ortamı oluşuyordu.

İkinci dünya savaşı sonrası ortamda başkent Ankara öne çıkarken, bu kez merkezin daha  da açılmasıyla  Yenimahalle-Bahçelievler-Çankaya üçgeninde yeni bir yerleşim genişlemesine geçiliyordu. Bu üç yeni semt  kurulurken, bunlarla ilgili bazı kanunlar çıkartılarak, başkentin yeniden yapılanmasında yasal esaslar üzerinden bir hukuki düzen oluşturulmaya çaba gösteriliyordu. Özellikle yeni kurulan devletin kadroları için yerleşim yerleri ve ev düzenlerinin kurulması gibi acil ya da normal gereksinmelerin  karşılanması  doğrultusunda  hareket ediliyordu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına geçilirken, Ankara nüfusu kuruluş yıllarının iki misli artıyor ve Anadolu ile Trakya’dan gelen  göçler  ile  nüfus hızla bir milyon barajını geçiyordu. Bu durumda  başkent Ankara’nın kültür ve sanat gereksinmeleri artarak öne geçiyordu. Devlet bu aşamadan sonra resmi kurumlar aracılığı ile halkın kültür ve sanat etkinliklerini karşılamak yerine, özel sektörü destekleyerek  toplumsal yaşamın daha da aktif bir yöne doğru kaydırılmasını  gerçekleştirmeye öncelik veriyordu. Kültür ve sanat alanlarının özel sektöre devredilmesi ile birlikte, yeni gelinen aşamada özel sektörün  gereksinmeleri doğrultusunda   hareket edilmesi  ve bu çizgide yeni kamusal   hizmetlerin yerine getirilmesi zorunlu olarak gündeme geliyordu.

Yirminci yüzyılın ortalarına gelene kadar başkent Ankara’nın inşası sürecinde kültür ve sanat kuruluşlarına da önem verilerek, bunların da  kamusal alandaki kültür ve sanat etkinleri içerisinde  yer almasına giden yolun açılması için çalışmalar yapılıyordu. Ankara’daki  tiyatrolar ile birlikte diğer sanat kuruluşlarının ortaya çıkması sonrasında, başkentin  zamanla kente yerleşen bir Ankara burjuvazisi ortaya çıkmaya başlamıştır. Kültür ve sanat kuruluşlarının içinde yer alan insanlar ile birlikte, bu gibi etkinliklerin  içinde yer alan ya da katkı sağlayan  başkentliler, beraberce  sanat dünyasının  içinde yer alan bir kültürel çevrenin öne çıkmasını sağlamıştır. Yeni gelinen aşamada bu sürecin belirlenmesi üzerine, devletin önde gelen bürokratlarının öncülüğünde  bir kültür ve sanat kurumu olarak, Sanat Sevenler Derneği  kurulmuştur. Yirminci yüzyılın tam ortalarında, 1952 yılında  Türkiye Cumhuriyetinin başbakanlık müsteşarının başkanlığında oluşturulan bu kültür ve sanat kuruluşu, Ankara’daki sanatsal oluşumların  daha etkili bir konuma gelmesinde önemli ölçüde etkin olmuştur. Böylesine bir örgütlenme gerçekleştirilirken, bu kuruluşa  merkezi yer olarak hizmet edecek bir salona da gereksinme bulunuyordu. Tuna Caddesi ile Selanik sokağının kesiştiği köşede yer alan apartmanın bodrum katı, Kızılay semtinin en merkezi yerindeki bir yapılanma olarak yeni  oluşturulan derneğin çalışma merkezi olarak devreye sokuluyordu. Devlet dairelerinin topluca yer aldığı Kızılay semtinin tam merkezinde açılan Sanat Sevenler Derneği, merkezi bir kültürel hizmeti başkentlilere sunarken aynı zamanda  sanat kuruluşları içinde yer alan tüm sanatçılarında gelebileceği ve ortak etkinliklerde bulunabileceği bir çok yönlü salonu da Ankaralıların hizmetlerine sunuyordu.  

Türkiye Cumhuriyetinin çıkarmış olduğu   dernekler yasası çerçevesinde kurulmuş olan  bu sanat kuruluşu, Demokrat Parti döneminde iktidar partisinin milletvekilleri ile  sanatçı kadroların  bir araya geldikleri bir lokal görünümünde etkinliklerini artırmıştır. Salonun çok merkezi  yerde bulunması ve bir çok etkinliğe elverişli bir ortama sahip olması nedeniyle, kısa zamanda Sanat Sevenler Derneği   tıpkı Yardım Sevenler Derneği gibi önemli ölçüde bir kültürel  hareketliliği başkent Ankara’nın aydınlarına sunabilmiştir. Zaman geçip giderken, Ankara’da giderek artan sanat etkinlikleri  Sanat Sevenler Derneğinin konumunu daha aktif bir çizgiye getirmiştir. Atatürk zamanında kurulmuş olan Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin öğretim üyeleri ile sanat bölümü mezunları, bilinçli katılımcılar olarak devreye girdikleri aşamada, Ankara geceleri daha kültürlü programlar ile dolu olarak geçmiştir. Ankara Üniversitesinin diğer fakültelerinin öğretim üyelerinin de devreye girmesiyle, bu derneğin katılımcıları fazlasıyla artmış  ve üye sayısı birkaç yüzün üzerine çıkmıştır. Başbakanlık müsteşarının başkanlığında ortaya çıkan bu sanat kuruluşu doğal olarak üyesi bulunan bürokratların sağladığı katkılar ile devletin desteğine de sahip olarak, kısa zamanda etkinliklerini  birkaç misli artırabilmiştir.  Dernek  bu doğrultuda başkent Ankara’nın yeni oluşmakta olan burjuvazisinin merkezi kuruluşu olma  şansını elde  edebilmiştir.  Üst düzey bürokratlar ve diplomatların yanı sıra   Ankara’daki büyük şirketlerin yöneticileri de  böylesine kültürel bir hizmet gören  sanat derneğinin içinde üye olarak yer almaya çalışmışlardır.

Ankara’da etkinliklerini sürdüren Devlet Opera ve Balesi ile, gene başkent merkezli çalışan Devlet tiyatrolarının  içinde yer aldığı sanat dünyasının önde gelen temsilcilerinin yönetiminde yer aldığı bu sanat kurumu, kuruluşundan on sene sonra başkent Ankara ‘da  ödül dağıtma misyonunu üstlenerek, yılın tiyatro, opera ve bale sanatçılarını seçerek  sanat ve kültür alanında  sürüp giden rekabeti daha üst düzeyde örgütlemeye çalışmıştır. Bir on sene sonra da plastik sanatlar alanında  ressam ve heykeltraşların da ödüllendirilmesini sağlayan yeni bir ödül sistemi devreye sokulmuştur. Böylece Ankara’da çalışmalarını yürüten bütün tiyatrolar ile  galeriler ve sanatçılar arasındaki rekabetin zamanla yarışa dönüşerek sanatsal etkinliklerin daha üst düzeye çıkartılmasında dernek önde gelen bir rol üstlenmiştir . Bu ödül sistemi ile sanat dünyasında ciddi bir canlanma sağlanmıştır.

Zamanla  Ankara’daki sanat eğitimcileri ile birlikte hareket eden kültür ve sanat eleştirmenleri dernek yönetiminde etkin olmuşlar ve onların yer aldığı  seçici ya da değerlendirici kurullar aracılığı ile her yılın önde gelen başarılı sanatçıları belirlenerek kamuoyuna açıklanmışlardır. Hukukçu  yönetim kadroları ile derneğin etkinlikleri artırılırken, kültür ve sanatın yanı sıra düşünce ve tartışma programlarına da  dernek çatısı altında yer verilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yıllar geçerken  Sanat Sevenler Derneği’nin de çalışmaları giderek artmış  ve başkent Ankara’nın önde gelen bir kültür merkezi konumunda, çalışmaların ileriye doğru gelişmesi sağlanmıştır. Bu arada derneğin  çalışmalarında yer alamayan ya da dernek ödülleri dağıtım sisteminde  ödül alamayan bazı sanat ve kültür çevresinin insanları dernek çalışmaları ile ilgili olarak çeşitli dedikodular üreterek, başkentin önde gelen bu sanat kuruluşunu halkın gözünden düşürmeye  yönelmişlerdir. Bunların içinden çıkan bazı  olumsuz sanat ve düşün adamları Sanat Sevenler Derneği’ni, sanatçı sevenler derneği olarak karalamaya çalışması üzerine, dernek olağanüstü bir genel kurul toplantısı yaparak  bir tüzük ve isim değişikliğine giderek Sanat Kurumu adını almıştır. Devletin ilgili birimlerinin desteği ile kurulmuş olan bu sanat kurumunun  daha ciddi bir ortamda çalışması için, sanatı sevme dönemi geride bırakılarak sanat adına kurumsal hizmetler vermek üzere  yeniden yapılanma yoluna gidilmiştir.

Yirminci yüzyılın son çeyreğine girerken ,merkezdeki binaların eskimesi üzerine  bunların yıkılmasına gidilmiş ve yeni yapılan çok katlı binalar üzerinden  Kızılay merkezli çarşı alanı daha da geliştirilme yoluna gidilirken, Sanat Kurumu’nun binası da yıkılınca  yeni dönemde kurumun daha etkin çalışmalar yapabilmesi mümkün olamamıştır. Merkezi alandaki elverişli salonunu kentsel dönüşüm planları  doğrultusunda  elinden kaçıran Sanat Kurumu, yeni dönemde kendisine karşı bir çizgide iktidara gelen siyasal kadronun  engellemeleri ile alternatif salonlarını da elinden kaçırmıştır. Kızılay merkezli binanın yıkılmasından sonra Gençlik Parkı içindeki tarihi Göl gazinosunu kendisine yeni merkez olarak seçen Sanat Kurumu, daha sonraki süreçte başkent Ankara’ya çeyrek asır başkanlık yapan bir başkanın husumetine uğramış ve ona yakın dava açılarak Sanat Kurumu’nun   Gençlik Parkı içindeki binasına el konulmuştur. Yeni binasında kültür ve sanat etkinliklerinin yanı sıra  her türlü sosyal  amaçlı etkinliklere de yer veren Sanat Kurumu , haksız yere açılan davalar sonucunda yeni merkezini elinden kaçırınca, kültürel çalışmalarını sürdürecek bir merkezi salondan mahrum  kalmıştır. Bunun üzerine derneğin yarım yüzyıla yaklaşan ödül dağıtım sistemi tehlikeye girmiş ama başka derneklerin olanaklarından yararlanılarak, ödül dağıtım sistemi gibi bir kültürel hizmet kamu yararına bir doğrultuda sürdürülmüştür.

Sanat Kurumu en yoğun çalışmalarını  1975 -1987 yılları arasında yapmıştır. Bu dönem çalışmaları incelenirse her ay en az on etkinliğin sergilendiği bir çalışma düzenini Sanat Kurumunun  sürdürdüğü görülmektedir. Bir anlamda Ankara Halkevi gibi çalışmalar yürüten Sanat Kurumu, başlangıçtaki gibi burjuva kesimlere hizmet eden bir kuruluş olmaktan çıkmış  gerçek anlamda halk kitleleri ile  kaynaşan  ve halkın içinden çıkan çeşitli kültür ve sanat kuruluşları ile birlikte hareket ederek ortak programlar sergileyen bir yapılanmayı  başkent Ankara’nın seyircilerine sergilemiştir. Para destekli yabancı kültür kurumlarından çok daha fazla etkinliği her ay aylık programları ile başkent Ankara kamu oyuna sunabilen Sanat Kurumu bir anlamda sanat dünyasında halkçı ve demokratik bir  yaklaşımın öncüsü olmuştur. Artan nüfus halk kitlelerini genişletirken, gelir dağılımındaki uçurum  burjuva kesimleri toplumun dışına itmiş ve bu aşamadan sonra  da burjuvazi ile birlikte bürokrasinin de desteği kesilmiştir. Dinci bir yönetimin Ankara Belediyesinin başına gelmesi üzerine de Sanat Kurumunun merkezi olarak görev yapan Göl Gazinosu, Kültür Bakanlığının tahsisine rağmen  belediye tarafından haksız yere işgal edilmiştir . Bu aşamadan sonra apartman dairelerine sığınmak zorunda kalan Sanat Kurumu eskisi  gibi  yoğun kültür çalışmaları yapamamıştır.

 Aslına bakılırsa sanat ve kurumlaşma arasında çok ciddi bir yakınlaşma ve ortak bir yapılanma  ülkede kültür ve sanat ortamının gelişimi açısından önem taşımaktadır. Sanat ve kültür bir toplumun ortaya koyduğu değerlerin içinden çıkan bir ortak yapılanmanın uzantıları olarak gelişmeler gösterir. Ankara’da, I952 yılında bir sanat derneği kurarken sanatı sevmeyi yeterli gören anlayış, yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde  bu yaklaşımı yetersiz görerek  yerine   sanat dünyasında kurumlaşmayı önermiştir. Sanat Sevenler Derneğinden  Sanat Kurumuna geçerken, toplumdaki kültürel patlama da etkin olmuş ve sonraki yıllarda sanat alanında ortaya çıkan genç ve dinamik  hareketlilik, Türkiye’deki sanat dünyasını  burjuvazinin hareketsizliğinden çekip alarak  halkçı gençliğin hızlı hareketliliğine  doğru taşımıştır. Sanat alanında  en az özgürlük kadar kurumlaşma da zorunlu bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. O nedenle kurumlaşmanın istendiği gibi gerçekleşebilmesi için devlet çatısı altında  parlamentodan geçecek bir yasa aracılığı ile resmi bir kültür ve sanat kurumu kurulması gerekirken, Türkiye’de ilk kez Ankara’da Sanat Kurumu adı ile bir örgütlenme gerçekleştirilerek, sanat dünyasındaki kurumlaşma olgusu  demokratik bir yaklaşım içinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bürokrasinin yetersiz kaldığı aşamada kültür ve sanat için  toplumun içinden çıkan demokratik insiyatif  bir alternatif yapılanma olarak devreye girmiştir.

Devletin Kültür Bakanlığı çatısı altında özerk çalışacak bir sanat kurumu modeli geliştirememesi üzerine, Ankara’da kurulmuş olan Sanat  Kurumu bir dernek modeli olarak  diğer iller için model bir yapılanma olarak öne çıkmıştır. Anadolu’nun birçok ilinde ve daha çok büyük iller ile deniz kenarında bulunan iller de Sanat Kurumu adı altında dernekler kurulmuştur. Aynı ad çatısı altında ortaya çıkan bu sanat kurumlarının kendi illerinde yeterince örgütlendikten sonra  bir araya gelerek ve başkent Ankara’da düzenlenecek birleşme kongresi sonrasında  “Türkiye Sanat Kurumları  Birliği “ adı altında ülke düzeyinde ulusal bir örgütlenmeye gitmeleri, demokrasinin  Türkiye’de  güçlenmesi açısından çok büyük katkı sağlayacaktır. Böylece merkezden kurulan bir sanat kurumunun ülke düzeyine şubeler açarak yayılması yerine, ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulmuş olan sanat kurumlarının bir araya getirilmesiyle bir ülkesel birlik ulusal çizgide  tamamlanmış olacaktır. Tamamen bir demokratik kitle örgütü olarak kurulacak olan Türkiye Sanat Kurumları Birliği, kültür alanında en önde gelen  ulusal demokratik kuruluş olarak  kültürel alanda  yaygın bir demokratikleşme ağının yurt düzeyinde gerçekleştirilmesi açısından da yararlı olacaktır. Siyasal ve sosyal alanlarda toplumun geçirmekte olduğu sarsıntıların aşılmasında, kültür  ve sanat  dallarındaki yakınlaşma ve  toplumsal kesimler arasında geliştirilecek  empatik tolerans  toplumun iç ve dış dinamiklerini harekete geçirerek, sosyal bütünleşme açısından  olumlu katkılar getirebilecektir.

Türkiye yirmi birinci yüzyılda yoluna devam ederken,  kurucu önder Atatürk’ün  dediği gibi  devletin bir kültür devletine dönüştürülmesi ve bu doğrultuda  sanat dünyasının  bilim alanı ile birlikte devlet tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Ülkeyi yöneten siyasal kadroların  kültür konusuna uzak durmaları ya da yetersiz kalmaları dikkate alınarak, yurt düzeyindeki bütün sanat kurumlarının, başkentte Ankara Sanat Kurumu’nun daveti üzerine bir araya gelerek  “Türkiye Sanat Kurumları Birliği’ni “  kurmaları ülke için gerekmektedir. Ne var ki, Ankara Sanat Kurumu’nun böylesine bir girişimi  başarabilmesi için gene devlet desteğine gereksinme vardır . Eğer devlet desteği bu alanda sağlanamazsa o zaman, kültür ve sanat alanına yatırım yapan  büyük bankaların ya da şirketlerin maddi destekleri ile, ulusal çizgide bir ülkesel sanat kurumları birliği demokratik bir kongre aracılığı ile gerçekleştirilebilir. Türkiye’nin önde gelen  kültür ve sanat adamlarının öncülüğünde  Türkiye Sanat Kurumları Birliği adı ile kurumlaşmaya gidilmesi, sanat dünyasının demokratik örgütlenme hakkına  daha geniş bir düzeyde sahip olabilmesinin  önünü açacaktır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Not: Bu yazı Özgür Sanat Dergisi'nin Haziran ve Temmuz sayılarında iki kısımda yayınlanmıştır.

4 Temmuz 2019 Perşembe

Ertan Özyiğit ve Beyza Hakan ile Kayıt Dışı - Anıl Çeçen (10.11.2018)

ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR - Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN


ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR
                                                                                         
                İnsanlık tek bir dünya üzerinde yaşamaktadır. Üzerinde yaşam sürdürülen bu gezegenin geçmişi hem tartışmalı konumdaki birçok farklılığı, hem de zengin bilgilerle dolu olan bir birikimi günümüze taşımıştır. Bu doğrultuda insanoğlu elde bulunan tarih bilgileri ile geçmişini, sahip olunan coğrafya bilgileri ile de gezegenin üzerindeki yerini belirleme şansına sahip bulunmaktadır. Tarih ve coğrafya ile gezegenin genel durumu belirlenebilmekte ama içinde bulunulan uzay alanı ile de kozmoloji bilimi artık insanlığa yol ve yön gösterebilmektedir. İnsanlık artık üzerinde yaşamını sürdürdüğü dünya gezegeninin uzay denen derin boşluk içinde yer aldığını ve dünya ile ilgili bütün bilgilerin bundan sonra uzaysal boyutunun diğer bilim dallarını da etkileyebileceği görülmektedir. Bu aşamadan sonra, insanlar en büyük özellikleri olan düşünmeye başladıkları aşamada yeryüzünün tarihi ve coğrafyası ile yetinmeyerek, uzaysal boyutun kozmolojik bilgi birikimi ile de ilgilenmek durumunda kalacaktır.  İnsanlar akıp giden zaman süreci içerisinde, bu dünyadan geçip giderken, bulundukları gezegenin tarih ve coğrafya birikimini öncelikle iyi bilecek ve daha sonra da kozmolojik bilgi birikimi ile zaman-uzay -dünya kesişme noktaları ve bağlantılarına göre hareket ederek değerlendirmelerini yapabilecektir. İnsanlık bu bağlamda gerçekliği araştırırken ya bilgi birikimi ile hareket ederek var olan durumu ya da geleceği bilimsel yöntemlerle belirleyecek ya da bilimin yetersiz kaldığı aşamada, var olan bilgi birikiminden hareket ederek duygu ve sezgileriyle oluşturduğu inançları aracılığı ile sorunu çözümleyemeye çalışacaktır.

                 Evrenin oluşum süreci içerisinde dünya gezegeni de güneş sistemi içinde yerini aldıktan sonra uzun bir süreçten sonra, dünyada mikrobiyolojik oluşumlar ortaya çıkmış ve evrimsel bir süreç içerisinde canlılar dünyası oluştuktan sonra, insanoğlu sahip olduğu beyinsel özellikleri ile diğer canlılardan ayrılarak  ve  kendi gelişim çizgisine yönelerek, bugünkü modern dünyanın ortaya çıkışını sağlamıştır. Ne var ki, biyolojik oluşumların tamamlanmasından sonraki aşamada, insanların antropolojik yapılanmalara yönelmesiyle toplumsal yaşam düzeni ortaya çıkmıştır. İnsanların toplumsal yaşam düzenine geçişinden sonra nüfusun hızla artmasıyla birlikte, bu toplumların yönetimi sorunu gündeme gelmiştir. Önceleri her toplum kendi kendini yönetebilmenin arayışı içinde olmuş, içine girilen sosyolojik süreçlerde her toplum kendini yönetebilmenin yolunu çeşitli deneyler geçirdikten sonra bulabilmiş, bazıları da bu konuda başarısız kalınca, başka toplumların hegemonyası altına sürüklenerek dışarıdan yönetilmeye başlanmışlardır. İlkçağlarda başlayan yeni dönemde, başarısız toplumlar her zaman için başarılı toplumların baskı ve hegemonyaları altında kalmışlardır. Zaman ilerledikçe, bu çıkmazı bazı toplumlar aşabilmiş, bazıları da iyice başarısızlığa sürüklenerek silinip gitmişlerdir. İnsanlar arasındaki çekişme toplumsal rekabete dönüşmüş, toplumsal düzenlerin devletleşmesiyle yeni bir aşamaya gelinince, artık çekişme ve rekabet yarışları devletler arasında gündeme gelmeye başlamıştır.
                Asya kıtasında başlayan insanlığın yaşam macerasının geleceğe yönelik bir uygarlık yapılanmasına dönüşmesi   ve  daha sonra da bu   uygarlığın Çin’deki  Sarı Irmak  ile Hindistan’daki İndüs ırmağı üzerinden dünyanın tam ortasında yer alan Mezopotamya denilen  orta su ülkesine doğru ilerlemesiyle birlikte, kutsal kitaplarda yer alan tarihsel birikim insanlığın geleceğini belirlemek üzere gündeme gelmiştir. Tarihin Sümerlerde başladığını öne süren batılı tarihçiler, Mezopotamya öncesi Asya uygarlıklarını görmezden gelmişler ama daha sonraki aşamada, tek tanrılı dinler kutsal kitaplar aracılığı ile insanlığın gündemine girince, Asya uygarlıklarından gelen bilgi birikimini yansıtan Sümer tabletleri kaynak olarak kullanılmıştır. Uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya  döneminde, insanlığın ilk yerleşim  denemelerinin  ortaya çıktığı ve bunların daha sonraki aşamalarda  Avrupa kıtasında gündeme gelen uygarlıklar için yön gösterici olduğu görülmüştür. Bugün dünyanın en büyük gücü olarak ABD’nin, Irak’a gelerek işgal etmesi ,  bazı çevrelerin bakış açıları  doğrultusunda , bir anlamda uygarlığın doğduğu topraklara çağdaş uygarlığın son aşamasında geri döndüğü biçiminde yorumlanabilmektedir . Üç büyük dinin çıktığı kutsal topraklara batı uygarlığı her türlü askeri ve teknik  birikimi ile çıkarma yaparken, insanlığın toplu geleceği tartışma ortamına girmektedir. Uygarlık içinden çıktığı bölgeye geri dönerken, dünyanın sonunun gelmesi ile birlikte yeni bir dünya düzeninin kuruluşu da, siyasal gündemin ortasına  ana tartışma konusu olarak girmektedir. Geleceğini arayan insanlık, uygarlığın başlangıcına dönüş noktasında, kendisini yok edebilecek üçüncü cihan savaşı ya da nükleer silahların kullanılması gibi, çok ciddi tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır.
                Yeniden var olma ya da yok olma çelişkisi ile karşı karşıya kalan insanlık, tarih boyunca daha iyinin peşinde koşmuş, daha gelişmiş bir toplum düzenine kavuşabilmek için her türlü mücadeleyi vererek, olağanüstü çabalar ile büyük özverilerde bulunmuştur. İnsanlık tarihi böylesine çabaların çeşitli örnekleri ile dolu olmasına rağmen, yaşanan olaylar doğrultusunda bir çok olumsuz durumlar, karışıklıklar ya da sorunlar birbirini izlemiş ve her zaman için idealize edilen sürekli barış ve mutluluk ortamı bir türlü gerçekleştirilememiştir. Doğal yaşam döneminde birbirinin kurdu olarak sürekli kavga ve çekişme içinde yaşayan insanlık, toplum düzenine geçtikten sonra, gene istediği gibi düzenli bir barış ortamına ya da güvenlik yapılanmasına sahip olamamıştır. Bir yanda olumlu gelişmeler devam ederken, diğer yandan da sürekli olarak olumsuz gelişmeler öne çıkarak insanlığın siyasal gündemini meşgul etmiştir. Kıskançlık, çekemezlik  ve bencillik gibi insanların olumsuz karakter özellikleri, toplumsal barış ve düzenin oluşturulması önünde, her zaman için en büyük engeller olarak ortaya çıkmışlardır. Olumsuz özellikler insanları  birbirinin kurdu haline dönüştürdüğü zaman tam anlamıyla düzensizlik ortamları yaşanmış, böylesine kaos dönemlerini savaşlar ve çatışmalar izlemiştir. Her türlü çatışma ya da çekişmeye rağmen hayat gene devam etmiş ve yıllar geçtikçe insanların nüfusu artmıştır. İnsanların sayısı binlerden yüz binlere, milyonlara doğru ilerlerken, genişleyen toplumsal yapıları yönetme konusunda büyük sorunlar çıkmış ve milyonlarca insanı daha kolay ve düzenli bir biçimde yönetebilmenin arayışı aşamasında tek tanrılı dinler insanlık tarihi içindeki yerini almıştır.
                İnsanların inanma ihtiyacını karşılama noktasında ortaya çıkan dinler toplumsal yaşama egemen olunca, kamusal alanın yönetiminde din merkezli bir dönem başlamıştır. Önce peygamberler aracılığı ile ortaya çıkan tek tanrılı dinler daha sonraki aşamada papalar ya da halifeler aracılığı ile sürdürülerek, milyonlara varan insan toplumlarının düzenli bir biçimde yönetimi sağlanabilmiştir. Merkezi coğrafyadan ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin dünya ülkelerine  doğru yayılmasından sonra, insanlık dinler üzerinden yönetilmeye başlanmıştır. Kitlelerin tek tanrılı dinlere bağlanması sağlanınca, üç tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ve bazen da çatışmalar dünya tarihini belirleyen olayların gelişmesine giden yolu açmıştır. Asya merkezli dünyayı sonraki aşamada Avrupa merkezli dünya yapılanmasının izlemesiyle, doğu batı dengelerinde tek tanrılı dinleri öne çıkarmıştır. Yahudiler  Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelmesi üzerine bütün dünyaya dağılmışlar, merkezi coğrafyada ortaya çıkan ikinci tek tanrılı din olarak Hrıstıyanlık, bütün batı bölgesini işgal ederken, merkezde ortaya çıkan üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık da, Orta Doğu ve  Asya bölgesinde hızla yaygınlık kazanarak, doğu batı dengelerinin yeniden kurulmasına katkı sağlamıştır. Din faktörü böylece insanlığın yönlendirilmesinde en önemli unsur olarak öne çıkmıştır.
                 Uygarlık Mezopotamya üzerinden Eski  Mısır’a, Yunan’a  ve  Roma İmparatorluğuna  doğru  gelişirken, ortaya Avrupa merkezli bir dünya çıkmış ve bu düzende beş yüz yıl küresel düzen yönlendirilmiştir. Dinleri devre dışı bırakan bilimsel devrimlerin Avrupa kıtasında  gerçekleşmesi üzerine insanlık bu kıta üzerinden okyanuslara açılmış ve yeryüzünde bulunan beş büyük kıta ele geçirilerek dünyanın her bölgesi, batı Avrupalı  sömürge imparatorluklarının eline geçmiştir. İngiltere, Fransa, İspanya gibi üç büyük, Hollanda, Belçika ve Portekiz gibi üç küçük batı Avrupa ülkesi, dünya kıtalarını bölüşerek altı büyük sömürge imparatorluğu aracılığı ile dünyanın yönetilmesini sağlamışlardır. Rönesans ve Reform hareketleri ile aydınlanma çağına giren Avrupa uygarlığı zaman içinde güçlenerek bütün kıtalara egemen olmuş ama aynı zamanda dünya kıtalarının başına bir emperyal hegemonya düzeninin kurulmasına neden olmuştur. Bilimsel devrimlerin getirdiği  modernizm akımı, birkaç yüz yıllık gelişme sonucunda modern bir dünyanın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Bilim ve hukuk alanındaki pozitif gelişmeler modern bir dünya düzenini çağdaş uygarlık anlamında insanlığa kazandırırken, sömürgecilik daha da ilerlemiş ve batı ülkelerinin kıtalar üzerindeki sömürge düzenleri üzerinden fazlasıyla zenginleşmelerinin yolları açılmıştır. Modernleşme süreci  insanlığın  dünyasında eşitlik getirmemiş, aksine sömürgecilik ve emperyalizm üzerinden eşitsizlikçi bir dünya düzeninin ortaya çıkmasına yol açılmıştır. Millattan sonra başlayan  uygarlık sürecinde, insanlık iki bin yıl sonra haksız ve eşitliksiz bir olumsuz duruma sürüklenince  iki büyük dünya savaşı kendiliğinden gündeme gelmiştir. Yüzyıllar geçtikce, belirli ülkelerde yaşamını sürdüren insan toplulukları ortak kültür, vatan, din ve  ekonomiye sahip olmaya başlamış ve bu yüzden de ulus devletlere giden bir yeni oluşum dönemi gündeme gelmiştir.
                Avrupa merkezli dünyada   önce Yahudiler ile Hrıstıyanların savaşları , daha sonraki aşamada Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışmaları ve bir süre sonra da mezhep savaşları olarak, Katolikler ile Protestanların birbirlerini yok etmek üzere bir mücadeleye girmeleri üzerine, yerleşik devlet düzenleri ile insanlığın dünya barışına hiçbir zaman erişemeyeceği gibi bir korku giderek yaygınlık kazanmıştır. Roma İmparatorluğunun  Orta Doğu’daki  Yahudi devletini Milat sıralarında yıkması üzerine, gündeme gelen devlet dışı  kapalı örgütlenmeler,  bugünün gizli dünya devleti oluşumuna  doğru giden yolu açmıştır. Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra  ortaya çıkan bir gizli yapılanma olan  Tapınak Şövalye’lerini , Sion Kardeşleri izlemiş , daha sonraları da Opus Dei ve İlluminati gibi gizli örgütler üzerinden bir küresel dünya düzeni arayışı, var olan devletler ve imparatorlukların ötesinde geliştirilmeye çalışılmıştır. Bir yandan sömürgecilik devam edip giderken, diğer yandan da var olan sömürgeler üzerinden evrensel bir ekonomik düzen oluşturular, bütün insanlık  yönetilmek istenmiştir. Avrupa kıtasında  oluşan devletlerin yanı sıra diğer kıtalarda da  var olan sömürgeler  de merkez ülkelere bağlı bir düzen içerisinde yönlendirilmeye çalışılmıştır. Dünya nüfusunun kıtalar üzerinden milyonları geçerek milyarlara ulaşması üzerine, küresel bir düzen oluşturulması  giderek zorlaşmıştır. Bir yandan mevcut devletler düzeni ile sorunlar çözülmek istenmiş ama  devletler arası çekişmeler yeni bir düzen oluşturulmasını engelledikçe, bu sefer , kapitalist düzenin zenginlerinin  kurdukları  gizli örgütler , yavaş yavaş dünya devleti görünümünde  insiyatif kullanmaya başlamışlardır. Yer altı ya da yer üstü yapılanmalar ile yönlendirilmeye çalışılan dünya halkları, bekledikleri barış ve mutluluk düzenine hiçbir zaman sürekli olarak sahip olamamışlar, barış dönemlerini  her zaman savaşlar izlemiştir.  Savaş ve sıcak çatışmalar dünya gündeminden eksik  olmayınca, istikrarlı bir evrensel düzen ile  beklenen  sürekli barış ortamına kavuşulamamıştır. İnsanlar arasında doğal yaşamdan bu yana gelen çekişme ve rekabet, önce toplumsal yapılara daha sonraları da devlet düzenlerine yansıdığı zaman, sonunda kazançlı çıkabilmek için her türlü oyun, senaryo ve komplo devreye sokularak zafere ulaşılmak istenmiştir. İnsanlık tarihi böylesine oyun ve  senaryoların  yer aldığı bir  geçmişin  olayları  ile doludur.

                Dinler arası çekişmeler yüzünden dünya barışı gerçekleştirilemeyince, bu kez dinlerin ötesine gidilerek, belirli bölgelerdeki halkların uzun süre birlikte yaşamaktan dolayı kazandıkları yeni yapılanmalar olarak ulus gerçeğinden hareket edilerek bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştır. Din kavgasını geride bırakmak üzere laik devlet gerçeği gündeme getirilmiş, uluslaşma yolu ile insanlar arasındaki din ve mezhep kavgalarının üzerine çıkılmak istenmiştir. Fransız devrimi bu konuda tam bir dönemeç olmuş, bir Hrıstıyan toplumunda Yahudi örgütlenmesi olarak Jakobenler bir sosyal devrim gerçekleştirerek, din kavgasına son vermek üzere laik devleti hedefleyen yeni bir rejim anlamında  cumhuriyet ilan etmişlerdir. Devletin dinin dışına çıkarılması ve laik bir siyasal yapılanmaya geçiş ile dinsel toplumlar, ulusal topluluklara doğru dönüştürülmüştür. Giderek kalabalıklaşan ülkeler dinler üzerinden yönetilmez bir aşamaya geldiğinde bu kez uluslar gerçeği üzerinden yönlendirilmeye çalışılmıştır. Dine dayanan kutsal imparatorluklar devre dışı bırakılırken ulusal toplum gerçeğine dayanan ulus devletler öne çıkmıştır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken, devlet dışı gizli örgütlenmeler daha da güçlenmiş ve uluslar arası kapitalist sistemin zenginleri bu kez üstünlüklerini ulus devletleraracılığı ile dünya halklarına kabul ettirmeye çalışmışlardır. Görünürde ulus devlet düzenleri gelişerek devam ederken, kapitalist sistemin para babaları da kendi aralarında kurdukları gizli örgütleri üzerinden, siyasal gelişmeler üzerinde etkinliklerini artırarak sürdürmüşlerdir. Devletlerin yanı sıra bu gibi devletimsi yapılanmaların topluma kapalı bir doğrultuda sürdürülmesi, zaman zaman devletler ile bu gibi örgütleri karşı karşıya getirmiş ve bunun sonucunda da ciddi çatışma olayları yaşanmıştır. Zenginlerin çıkarları ile halkların çıkarlarının karşı karşıya geldiği aşamalarda, devletler üzerine baskılar artırılarak zengin azınlıkların çıkarları doğrultusunda meseleler çözüme kavuşturulmak istenmiştir. 
                 Her insanın diğer insanlar ile rekabet halinde olduğu yaşam düzeninde her zaman için güçlü görünmek zorunda olması gibi, bir benzeri çekişme ortaya çıkarak zamanla hem devletler arası hem de gizli örgütler arası rekabet düzeninde yeni gelişmelere neden olmuştur.  Her insanın daha güçlü olarak yaşamını anlamlandırmak eğilimi, devletler için de geçerlilik kazanmış ve her devlet yapısı zaman içerisinde daha da güçlenerek, diğer devletler ile olan rekabet sürecinde öne geçmiştir. Uluslar arası devletler düzeninde öncelikle her devlet ortaya çıktıktan sonra varlığını güçlendirmeye çalışmış, diğer devletler ile var olan rekabet düzeninde her devlet daha iyi ve güçlü bir konuma gelebilmek üzere yarışa kalkışmıştır. Bu normal çekişme sürecinin ötesinde bir de anormal boyutlarda rekabet  öne çıkınca, devletler birbirlerine karşı çeşitli komplolara girişmişler ya da uygulamaya koydukları farklı senaryolar doğrultusunda birbirlerinin önünü keserek, çelme atarak, arkadan vurarak  ve de  her türlü hukuk dışı yolları zorlayarak  sonuç almaya çalışmışlardır. Bu yüzden normal devletlerin ötesine giden derin devlet yapılanmaları da ortaya çıkmış, devletlerin istihbarat servisleri normal haber toplamanın ötesinde operasyonel bir biçimde yapılanarak,  her türlü hukuk dışı eylemin uygulamaya konulmasında, görünmeyen derin devlet misyonunu oynamaya başlamıştır. Özellikle, küresel dünya hegemonyası peşinde koşan batının önde gelen emperyalist devletlerinin, kendi aralarında sömürge savaşlarını yürütürken, hukuk dışı yollara saparak kendi üstünlüklerini diğer ülkelere zorla kabul ettirme çabası içinde, akla gelebilecek her türlü hukuk dışı senaryoları kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirebilmek için uğraştıkları, zaman içinde yayınlanan anı kitapları  ya da araştırmalar aracılığı  ile kesinlik kazanmıştır. Amaca giden her yolu mübah gören bir Makyavelist zihniyetin, hem devletlerde hem de devlet dışı örgütlerde ana prensip haline gelmesi yüzünden, dünya ve insanlık bir türlü kalıcı bir barış düzenine ulaşamamıştır.
                Batılı sömürge imparatorlukları arasındaki kıtalar üzerinde egemen olabilme doğrultusundaki çekişmeler dünyayı  birinci cihan savaşına  götürmüş, kıtaları fetheden batılılar dünyanın merkezi coğrafyasına doğru bir hegemonya girişimi başlattıkları aşamada, üç doğu imparatorluğunu ortadan kaldıracak bir  dünya savaşını insanlığın gündemine zorla dayatmışlardır. Savaş sonrasında doğu imparatorlukları ortadan kalkarken, batının sömürge imparatorlukları da dağılma aşamasına gelmiştir. Yirminci yüzyıla girerken var olan yirmi devlet, bu yüzyıldan çıkarken iki yüz devlet haline gelmiş ve böylece ulusalcılık akımları sayesinde imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır. Uluslararası düzende ulus devletler arasındaki çekişmeler de çeşitli sorunlara yol açmış, her ulus devlet önce varlığını koruma doğrultusunda kendisini güçlendirmeye çalışmıştır. Güçlenen ulus devletler, daha sonraki aşamalarda kendi bölgesindeki diğer devletler üzerinde etki ve baskısını artırmaya çalışmıştır. Her ulus devlet diğerleri ile rekabete girerken, büyük ulus devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde rekabete girerek, bunları kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlardır. Büyük ulus devletler komşuları üzerinde hegemonya kurarak yeni bir tür sömürge imparatorluğunu kendi çevrelerinde oluşturabilmenin yollarını ararken, bazıları da çeşitli senaryolar doğrultusunda dünyanın diğer kıtaları üzerindeki devletler ile yakın ilişkiler oluşturarak, geleceğe yönelik imparatorluk arayışlarının örneklerini ortaya koymuşlardır. Ulus devletlerin çekişmeleri zamanla küçük ve zayıf olanların tasfiyesine giden yolu açmış, orta boy ulus devletler ise, ayakta kalabilmek için daha da güçlenerek büyüyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Orta boy ulus devletler sahip oldukları jeopolitik konumlarını küresel gelişmeler karşısında iyi ve doğru değerlendirebildikleri aşamada büyüyebilmişler, aksi durumda giderek zayıflayarak yeniden sömürgeleşme bataklığına düşmüşlerdir.           
                Orta çağ sonrasında bütün dünyaya egemen olan batı sömürgeciliğinin temsilcisi olan büyük devletler, aradan geçen zaman dilimi içinde bağımsızlık kazanan eski sömürgelerini ellerinde tutabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişler, eskiden olduğu gibi yakın ilişkileri ve bağlantıları yeni dönemlerde de sürdürebilmenin yollarını aramışlardır. Devlet kapitalizminin ötesinde batılı ülkelerin şirketleri fazlasıyla büyüyerek, dünya sahnesine çıkmışlar ve kendi devletlerinin desteği ile şirket emperyalizmi olarak piyasa kapitalizmini yer kürenin bütün halklarına ve ülkelerine yeni emperyal düzen olarak dayatmışlardır. Bu doğrultuda, dünya ülkelerinin hem maddelerine ve enerji kaynaklarına uluslar arası tekeller el koyarken, çeşitli senaryolar ve komplolar sahneye konulabilmiştir. Uluslar arası bir bakır tekeli olan  İTT  şirketi, Şili’nin bakır madenlerine el koymak isteyince, sosyalist yönetimi  iktidardan indirmek üzere darbe senaryosu düzenlenebiliyor, genel kurmay başkanı  darbe senaryosuna direnince, onu bir trafik kazasıyla bertaraf edebilmenin yolu bulunup, istihbarat servislerinin aracılığı ile sosyalist yönetimi işbaşından uzaklaştıracak darbenin önü  açılabiliyordu. Yirminci yüzyılda Asya ve Afrika ülkelerinin bütün yer altı kaynaklarına el konulurken, her ülke için ayrı bir senaryo hazırlanıyor, dünyanın bütün ülkeleri ile ilgili bütün bilgiler toplanarak düşünce kuruluşlarında her ülke için en uygun senaryolar üretilerek, bu gibi planları uygulayacak işbirlikçi politikacılar, ya mevcutlar içinden işbirlikçi kadrolar olarak seçiliyor, ya da  bu doğrultuda yetenekli gençler bulunarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yetiştirildikten sonra  devreye sokularak yeni sömürge düzenleri  bu tür taşeronlar aracılığı ile kurulabiliyordu. Özellikle dünya enerji sorunu, enerji kaynakları bol olan ülkeler üzerinden çözülmek istendiği için, doğalgaz ve petrol sahibi ülkelerde çok uluslu enerji şirketlerinin çıkarlarını gerçekleştirecek senaryolar hazırlanarak uygulama alanlarına aktarılabiliyordu. Orta Doğu bölgesi bu konuda en önde gelen çekişme ve sıcak çatışma alanı olarak enerji kavgasının ana merkezi konumuna geliyordu. Enerji tekeli olan şirketler, kaynaklara el koyabilmek için her yolu denerken, darbeler ve savaşlar birbirini izliyordu. Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alana İngiltere ve Fransa imparatorlukları kendi çıkarları doğrultusunda biçim veriyorlardı. İkinci dünya savaşı sonrasında, savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelerek Nato üzerinden yerleşiyor ve daha sonra da iki bin yıllık rüya olan İsrail’i kurdurarak, kutsal topraklar ilan edilen merkezi alana farklı bir biçim vermeye yöneliyordu. Bu nedenle, Büyük Orta Doğu projesi ABD’nin bölgeye geldiği yıl, Büyük İsrail projesi de bu devletin kurulduğu sene başlatılıyordu. Sovyetler Birliği varken geçerli olan soğuk savaş döneminde ABD-İsrail ikilisi geleceğe dönük planlarını gizli gizli Türkiye ve bölge devletleri üzerinden yürütürken, küreselleşme aşamasına gelinmesinden sonra daha açık yollara giderek, merkezi alanı Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm ortaklığının hegemonyası altına sokabilmenin   girişimlerini, birbiri ardı sıra bölge halklarını zorlayıcı bir biçimde gündeme getiriyorlardı. Lübnan’ın Bekaa vadisini terör merkezi yapan bu ortaklık sonucunda, İsrail’in beka sorununun çözümü için bütün bölge ülkelerinin başına terör belası sardırılıyordu. Terör ile bölge düzeni çökertilerek gelecekte ABD-İsrail ikilisinin planları doğrultusunda bir yeni yapılanma oluşturulmak isteniyordu. Terörü kullanmasını iyi bilen ABD-İsrail ikilisi merkezi alanın ötesine giderek tüm Müslüman ülkeler ile Asya ve Afrika devletlerinin işgal ettiği topraklarda her türlü terörü ve savaşı geçerli bir hale getiriyorlardı. Terör emperyalizmin en büyük silahı olurken, yeniden sömürgeleştirmek istenilen ülkelerin halkları da yok pahasına ölüme mahkum ediliyorlardı.
                 Emperyal güçler, tam bir dünya hegemonyası için, dünya halklarını korkutma ve sindirme doğrultusunda terörü en büyük silah olarak acımasızca kullanıyorlardı. Terör onlar için oyuncak olduğundan, Orta Doğu bölgesi ve İslam dünyasına kolayca saldırabilmek üzere kendilerini mağdur duruma düşürecek II Eylül saldırılarını da, gene kendi kendilerine yaparak dünya kamuoyunu aldatabilmenin yollarını arıyorlardı. Önceleri çok korkan, geçmişten gelen pasifliğini bir türlü kaldırıp atamayan dünya halkları önceleri bu oyunlara kanmışlar, televizyon programları ile Hollwood üzerinden insanlık Siyonizmin emelleri doğrultusunda kandırılmaya ve de uyutulmaya çalışılmıştır. Birbiri ardı sıra yaşanan olaylar, artık gerçekleri gün ışığına çıkarınca mızrak çuvala sığmamaya başlamış ve gerçekler belirginleşince  dünya kamuoyu uyanarak, batı emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığının suçunu görebilmiştir. Dünya enerji kaynaklarının toplandığı yer olan merkezi coğrafyada bir düzen kurmuş olan eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa ikilisine karşı, eni emperyalistler olarak ABD ve İsrail ikilisi yeni siyasal senaryolar ile devreye girmişlerdir. Terörün yetmediği yerde savaş, sıcak çatışmaların yetersiz kaldığı aşamalarda ekonomik kriz ve siyasal baskı yöntemleri ile emperyalizm sürekli olarak sonuç almaya çalışmış ve bu yüzden de milyonlarca masum insan katledilmiştir. Zengin iş adamlarının masalarının önünde dünya küresi ile oynadıkları gibi, emperyalizm ve Siyonizm ikilisi de bütün dünya devletleri ve halkları ile oynamayı adet haline getirmişlerdir. Gizli dünya devletinin kurucusu olan büyük patronlar her zaman için kendi devletlerine emirler vererek, her türlü saldırganlığı beş kıta üzerinde sergilerken, uluslar arası ilişkiler artık bir oyun haline gelmiştir. Batılı ülkeler bu aşamadan sonra daha da ileri giderek, oyun teorileri oluşturmuşlar ve uluslar arası alanda hangi oyunları oynarlarsa daha fazla kazançlı çıkabileceklerinin hesaplarını yapmışlardır. Her emperyal güç dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada genel durum tespiti yaparak, en üst düzeyde çıkarlarını korumak ve daha fazla kazanabilmek üzere her türlü senaryo üzerinden çeşitli oyunları hedefledikleri ülkelerin, ya da halkların başına çorap ağı gibi örerek sonuç almak istemişlerdir. Onların bu oyunculuğu yüzünden dünya halklarının başı beladan hiçbir zaman kurtulamamıştır.
                Yirminci yüzyılın başlarında batılı emperyalistlerin Orta Doğu’ya gelerek merkezi alanda çekişme içine girmesine, uluslar arası ilişkiler dalında Büyük Oyun adı verilmiştir. Eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye gelirken, diğer emperyal güçler olan Almanya ve Rusya, bu duruma karşı çıkmaya başlamışlar ve böylece, dünyanın merkezinde kendi hegemonyasını kurmak isteyen emperyal güçler arasında bir Büyük Oyun oynanmaya başlamıştır. İkinci dünya savaşının galibi olarak ABD’nin merkeze gelmesi ve iki bin yıl sonra üçüncü kez İsrail devletini kurdurmasıyla, yüz yıl önce başlamış olan Büyük Oyun yeniden sahnelenmeye başlamıştır. Uluslararası ilişkiler devletler arasında geliştirildiği için, her devletin sahip olduğu jeopolitik konumu ve özel durumları, ilişkilerin gelişmesinde belirleyici olmaktadır. Her devlet bu nedenle kendi ülkesinin merkezi gücü olarak ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirerek, bunları uygulamak ve diploması yolu ile de bu yaklaşımlarını uluslar arası alanda tanıtarak, kendi etkinlik alanını genişletmek doğrultusunda yaygınlaştırmak zorundadır. Bu nedenle kendini bilen her devlet kendi plan ve programlarını belirli senaryolar doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır. Kendi merkezi gücünü koruyamayan ya da  iç bünyesinde paralel devlet yapılanmalarının oluşumunu önleyemeyen devletler ise, emperyalistlerin taşeronu ya da sömürgesi olmaktan kurtulamazlar. Oyun kuran her büyük devlet, kendi oluşturduğu senaryoda küçük ve orta boy devletleri diğer büyük güçlere karşı kullanabilmenin hesaplarını yaparak adımlarını atmaktadır. Bu yüzden de, küçük ve orta boy devletler büyük güçlerin ve emperyal devletlerin çekişme ve çatışma alanı konumundadır. Çatışmaların çok şiddetli bir aşamaya geldiği noktada ise, dünyanın her yeri emperyalist devletler için savaş alanı olarak öne çıkmaktadır.
                Birinci dünya savaşı ile beraber dünya politikaları Avrasya bölgesine gelerek kilitlenince, İstanbul’un doğusunda başlayan çekişmeler ve rekabet düzeni tam anlamıyla bitmeyen bir oyun olarak öne çıkmıştır. Bu alanda oyunlar başlamış ama bitmemiş, soğuk savaş döneminde devam ettiği gibi küreselleşme aşamasında da oyunlar başka biçimlerde devam ettirilerek, sahnelenen oyunlar, giderek bir Büyük Oyun’a dönüşmüştür. Avrupa kıtasının ortalarından başlayan çekişme macerası doğuya doğru açılım olarak anlaşılmış, Asya’nın her bölgesi batı ülkelerinin doğuya açılışının başlıca konusu haline gelmiştir. Osmanlı, Rus ve Avusturya –Macaristan İmparatorluklarının çöküşü ile ortaya çıkan otorite boşluğu alanlarında batılı devletler kendi hegemonyalarını kurabilmenin arayışı içinde olmuşlar ve bu yüzden de iki cihan savaşı aracılığı ile büyük bir çatışma dönemi yaşamışlardır. Birinci Dünya Savaşı imparatorlukları ortadan kaldırınca eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye yerleşmişler, ikinci dünya savaşı sonrasında ise ABD ve İsrail ikilisinin merkezi alana gelmesiyle beraber de ciddi biri çekişme yaşandığı için, bitmeyen oyun her aşamada tırmandırılarak bir Büyük Oyuna dönüştürülmüştür. Orta Doğu ülkelerinden bölgeye giren emperyal güçler, Kafkasya ve Hazar’a doğru ilerlemeye başlayınca, Orta Asya ve çevresi Büyük Oyun’un ana hedefi haline gelmiştir. Bu aşamada, Rusya’da gerçekleştirilen Sovyet devrimi, Büyük Oyun’u bir süre için durdurarak yarım yüzyıllık bir statüko oluşturunca, bölgede sakinlik sağlanabilmiştir. Demirperde uygulaması, batılı güçlerin doğu bölgelerine ulaşmasını önleyebilmek üzere ideolojik imparatorluğa yaptırılan bir uygulama olmuştur. Yeni emperyalistler olan ABD ve Yahudi lobileri İngiltere, Fransa ve Almanya’nın önlerini kesmek üzere Sovyet devrimine dolaylı yollardan destek sağlayarak, Büyük Oyun’un soğuk savaş döneminde de sürdürülmesini sağlamışlardır. Osmanlı topraklarını ele geçiren İngiltere ve Fransa ikilisi, Kafkaslar bölgesinden Rusya’ya tam girme aşamasına geldiği noktada, New York Yahudi lobisinin verdiği yüz binlerce dolar ile Kızıl Ordu kurdurularak, Alman destekli Osmanlı ordusunun Azerbaycan’dan çıkartılması sağlanabilmiştir. Sarıkamış’ta 90 bin asker bu kavga yüzünden şehit olmuştur. Amerika’nın dolaylı desteği ile eski emperyalistlerin Rusya’yı ele geçirmesi önlenerek, yeni emperyalistlerin gelecekte, merkezi alanı ele geçirmesini hazırlayacak bir geçiş dönemi soğuk savaş süreci olarak devreye sokulmuştur.
                Sovyetler Birliği’ni zamanı gelince bir tek kurşun atmadan, insan hakları emperyalizmi ile dağıtan Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ikilisi, Demirperde kalkınca Orta Doğu üzerinden Orta Asya’ya doğru  geçişin girişimlerini gündeme getirmiştir. Ne var ki, çeyrek asırlık zorlamalara rağmen  tek merkezli dünyayı ABD bir süper güç olarak kuramayınca, Rusya, Çin,Hindistan ve Brezilya  gibi dört büyük devlet yeni emperyal merkezler olarak bir araya gelerek ,ABD öncülüğündeki batılı ülkeler  hegemonyasına karşı savaş açmışlardır . Yeni gelinen noktada artık batılı güçlere karşı doğulu güçler de bir denge unsuru olarak ortaya çıkmışlardır. Dünya nüfusunun yarısının yaşadığı Çin ve Hindistan gibi ülkelerin büyüklüğü karşısında batı ekonomisi doğuya doğru kalmaya başlamış, dünya topraklarının altıda birini sınırları içinde kontrol eden Rusya Federasyonu yeni süper güç olarak, tüm batılı güçlere meydan okuyarak hegemonya alanını genişletmeye başlamıştır. Daha önceleri batının büyük devletleri arasında sürdürülen hegemonya çekişmeleri bitmeyen bir büyük oyun olarak devam ederken, şimdi ortaya çıkan doğunun ve güneyin dört büyük emperyalist gücü, bitmeyen büyük oyunun daha da büyümesine giden yolu açmışlardır. İran, Endonezya, Nijerya, Meksika, Güney Afrika gibi ikinci derece büyük ülkeler de, yarışma alanına yeni merkezler olarak girince, ortalık iyice karışmış ve bitmeyen oyun iyice büyüyerek dev bir kapışma sürecine doğru dünyayı sürüklemiştir.
                Yeni dönemde her büyük devlet kendi bölgesinin tam patronu olmak istemekte, arada kalan bölgelerde ise diğer güçlere karşı ön planda yer alarak, buralarda da etkinlik alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar. Yeni emperyal güçler eskileri ile takışıp dururken, doğu güçlerinin de devreye girmesiyle birlikte tam anlamıyla bir büyük oyun dünya sahnesinde oynanır hale gelmiştir. Şimdiye kadar oynanan büyük oyunları geride bırakacak düzeyde bir yeni büyük oyun,  küresel imparatorluk peşinde koşan ABD-İsrail ikilisi tarafından sahneye konulmaktadır. Rusya’nın Kırım’ı işgal ederek Tatarları tasfiyeye yönelmesi ile,  bunu izleyen günlerde Işid isimli Neocon destekli aşırı terör örgütünün Musul’dan Türkleri tasfiye etmesiyle içine girilen yeni dönemde, merkezi coğrafyanın hem kuzey bölgesi hem de güney sahasında sıcak savaş tehlikeleri tırmandırılmaya başlanmıştır. Rusya’nın elinden eski hegemonya sahasını almak, Çin’in Avrasya bölgesine girişini önlemek, Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelmelerine izin vermemek, Arap dünyasını eskisine oranla daha fazla parçalı bir yapıya getirmek, Hindistan’ı bulunduğu yarım adaya hapsetmek, diğer büyük devletlerin dünya ülkeleri üzerinde etkinliklerini artırma girişimlerinin önünü kesmek, bütün dünyayı ABD-İsrail ortaklığında yeni bir küresel imparatorluğa dönüştürmek üzere, Atlantik okyanusunun doğu ve batı kıyılarında yeni senaryolar hazırlanmakta ve şimdiye kadar oynanan büyük oyun bu doğrultuda en büyük oyuna dönüştürülerek, bütün dünya küresel sermayenin diktatörlük düzeni  altına alınmaya çalışılmaktadır. Avrasya satranç tahtasında her büyük güç kendi oyununu oynayarak merkezi coğrafya hegemonyası peşinde koşarken, şimdiye kadar oynanan büyük oyun tam anlamıyla bir büyük satranç çekişmesine dönüştürülmektedir.  Asıl büyük oyunun Avrasya satranç tahtası üzerinde bir büyük satranç maçına dönüştüğü bu aşamada, satrancın ortaya çıktığı Hindistan ile ruletin Rus ruletine dönüştüğü Rusya ve ilk uygarlığın sarı ırmak kenarlarında doğduğu Çin gibi üç büyük Asya gücünün, son sözü söyleyebileceği yeni bir dünyaya doğru gezegenin yol aldığı görülmektedir. Sekiz milyarlık bir dünyanın yönetim sorumluluğunu üstlenmek istemeyen batılı emperyalistler, Avrasya alanında bir üçüncü dünya savaşını büyük oyunun yeni senaryosu olarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar. Dünya halkları ve bütün insanlık böylesine bir büyük oyunun getirdiği tehditler ile karşı karşıyadır. İnsanlığın birleşmesiyle bu tür bir felaket önlenebilecektir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN