17 Ocak 2021 Pazar

DOĞU AVRUPA BİRLİĞİ KURULUYOR MU? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 DOĞU AVRUPA BİRLİĞİ KURULUYOR MU?

                 Küreselleşme dönemi sona ererken dünya yeni bir döneme doğru sürüklenmektedir. Yüzyıl önce imparatorluklar sona ererken ve bu doğrultuda ulus devletler siyaset sahnesine çıkarken, Avrupa kıtası dünyanın merkezi olma konumunu elinde tutmuş ve iki dünya savaşı sonrasında da Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte oluşturduğu batı blokunu, Atlantik bölgesi merkezli olarak elinde tutmuş ve yönlendirmiştir. Batı uygarlığının çıkış bölgesi olan Avrupa kıtası iki büyük dünya savaşı ile güç kaybederek içeriden çökme aşamasına gelince, doğu ve batı Avrupa olarak öne çıkmış ve kıtanın batısı Atlantik okyanusuna doğru kayarak denizler üzerinden dünya hegemonyası oluşturmaya çalışırken, Avrupa’nın doğusu da savaşlar sonrasında eskisinden çok farklı bir yapılanmaya doğru sürüklenmiştir. Batı Avrupa denizler üzerinden kıtalara yayıldıktan sonra yeni bir hegemonya arayışı içine girerken, Orta Avrupa bu duruma karşı çıkmış ve bu yüzden birinci dünya savaşı Avrupa’nın doğu bölgesinde çıkmıştır. İkinci dünya savaşı da birincisinin devamı olarak siyasal gündeme gelirken, gene Balkanlar üzerinden Doğu Avrupa coğrafyasında gerçekleşmiş ama bu kez ikinci dünya savaşı son aşamada Rusya’nın merkezi olan Moskova bölgesinde değil, batı uygarlığının çıkış noktası olan Hazar bölgesinde sona ermiştir. Şimdi üçüncü dünya savaşı arayanlar bu çizginin devamında Kafkasya üzerinden Hazar’a ve daha sonra da Hazar bölgesi üzerinden, Orta Doğu ve Kuzey Asya’ya doğru yönelmektedirler. Kutsal kitaplara dayanan kıyamet senaryoları ve Armageddon adı ile planlanan üçüncü dünya savaşı, Doğu Avrupa’da yarım kalan yapılanmanın tamamlanması çizgisinde ortaya çıkacak yeni olaylarla gelişecek gibi görünmektedir.

                Doğu Avrupa bölgesinin merkezinde yer alan Balkanlar bölgesine bütün jeopolitik kitaplarında fazlasıyla önem verilmektedir. Dünya hegemonyasına ağırlık veren bütün büyük devletler kendi yetiştirdikleri jeopolitik uzmanları aracılığı ile, yeryüzü coğrafyasını kendi egemenliklerini merkeze koyarak açıklamaya çalışırlarken, üç büyük kıtanın birleştiği Orta Doğu bölgesini Kalpgah adı ile dünyanın merkezi konumunu dile getirmişler ve bu doğrultuda bütün dünya kıtalarının jeopolitik değerlendirmesini yapmaya çaba göstermişlerdir. Genel olarak üzerinde birleşilen görüşe göre, Orta Doğu bölgesinin dünyanın merkezi olduğu ama üç kıtanın ortasındaki bu konumun, bu bölgenin geleceği açısından tam olarak güvenlik sağlamadığı ve o yüzden de Balkan bölgesinin daha öne çıkarak bu merkezi konumun tamamlanmasına katkı sağlaması gerektiği üzerinde bir ortak düşünceye varmışlardır. Milattan sonra yaşanan iki bin yıllık dünya tarihi içinde Asya ve Avrupa kıtalarındaki gelişmeler dünya tarihini belirlemiş ve kıtalardan merkeze yönelen gelişmeler doğrultusunda, Orta Doğu toprakları Balkanlara egemen olan güç tarafından yönlendirilmiştir. Bu merkezi coğrafya jeopolitiği çerçevesinde, Balkanlar’a egemen olan merkezi coğrafya üzerinde de hegemonya kurar. Dünya jeopolitiğinin bu ana esası, iki bin yıllık dünya tarihinin ortaya koymuş olduğu ana ilkelerden birisi olarak, dünya devletleri ve güç merkezleri arasında sürekli olarak bir tartışma konusu olmuştur. Batı Avrupa denizler üzerinden dünyaya yayılırken, Orta Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri de kıtanın doğusuna doğru genişleyerek ve en büyük kıta olan Asya topraklarına doğru genişleme arayışları içinde olmuşlardır. Asya’da gelişen büyük güçler Avrupa’ya doğru açılırken, Avrupa’da öne çıkan büyük devletler de Doğu’ya doğru açılmaya başladıklarında karşılarına Doğu Avrupa bölgesi çıkmaktadır. İşte bu nedenle Balkanların tarihte merkezi bir rolü bulunmaktadır.

                Balkanlar bölgesine adını veren sıra dağlar bölgeye yönelen saldırı ve işgal girişimlerine karşı yeterince destek sağlamada her zaman zorlanmış ve bu yüzdende bu bölgede kıtasal savunma  yerleşik devlet yapılanması açısından yeterince etki sağlayamamıştır. Balkan kelimesinin iki hecesinden birisinin bal olması diğerinin de kan olması gibi bir durumun arkasında, bu bölge coğrafyasının rolü bulunduğu imajı yaratılmaktadır. Dünyanın en güzel doğal yapılanmalarından birisine sahip olan bu bölgeye egemen olmak isteyen Asya ve Avrupa egemen güçleri Balkanları ele geçirme doğrultusunda çok büyük savaşlara girişmişler ve bunların sonucunda da Balkan ırmaklarından sular kanlı bir kırmızı renkte akmıştır. Balkanların bal gibi güzel coğrafyası her iki kıtanın egemenlerini bu bölgeye çekmiş ve tarih boyunca devam edip giden göç olayları nedeniyle ise her zaman bir toplumsal hareketlilik, Doğu Avrupa bölgesindeki devlet yapılanmalarını sürekli tehdit ederek savaşlara yol açmıştır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alan Doğu Avrupa, Batı Asya denen komşu bölge ile birlikte göç ve yer değiştirme olaylarına sahne olduğu için her iki bölgede geçmişten kalan küçük küçük topluluklar hem Balkanları hem de Kafkasları birer etnik müze haline getirmiştir. Bugünkü küreselleşme süreci bir anlamda global Balkanizasyon olarak tanımlanırken, geçmişten gelen bu sorun bölgenin geleceği ile ilgili ana mesele olarak yeniden siyasal gündemin tam ortasına oturtulmaktadır. Bölgenin geçmişten bugüne gelen tarihsel süreci içerisinde her zaman yeni dönemler gündeme gelmiş ve Doğu Avrupa bu yüzden bir istikrarsızlık adası olarak her zaman öne çıkmıştır. Balkanlar sorunu Doğu Avrupa bölgesini her zaman canlı bir sorun haline getirerek, bu bölgede ortaya çıkan yeni yerleşimler, göçler ya da farklı siyasal yapılanmalar üzerinden dünya konjonktürünün değişmesine giden yolu açmıştır.

                Doğu Avrupa’nın tarihi geçmişi modern tarihin başlangıcı olarak kabul edilen Milat yılından itibaren başlatılırsa, merkezi coğrafyada ortaya çıkan Asya ve Avrupa kökenli bütün büyük siyasal yapılanmaların, Doğu Avrupa bölgesine ulaştığı ya sınıra gelerek durduğu ya da sınırları geçerek tüm bölgeye egemen bir konuma geldiği görülmektedir. İnsanlık tarihinin Çin’den başlayarak Hint bölgesine gelmesi ve daha sonra da merkezi coğrafya üzerinden batı bölgelerine geçiş yapması sürecinde, Doğu Avrupa bir geçiş bölgesi ya da bir giriş kapısı olarak öne çıkmaktadır. Çin ve Hint sonrası dönemlerde Asya’nın ortalarından dünya sahnesine çıkmış olan Türk ve Moğol imparatorluklarının Doğu Avrupa’yı geçerek Batı Avrupa topraklarına girdikleri ve böylece Pasifik kıyılarından Atlantik okyanusuna kadar uzanan geniş alanda egemen devletler kurdukları geçmişin belgelerinde görülmektedir. Sırasıyla İskitler, Hunlar, Avarlar ve Hazarlar Asya kıtasının ortalarından yola çıkarak Avrupa kıtasının bütününde yayılmaları ve her gittikleri bölgelerde kendi nüfuslarının bir kısmını oralarda yerleştirmeleri sayesinde, bugünkü Avrupa kıtasında yaşamını sürdürmekte olan insan toplulukları ve halkların aslında Asya kökenli olduklarını ortaya koymaktadır. İki bin yıllık zaman dilimi içerisinde çeşitli siyasal olayların birbiri ardı sıra gündeme gelmeleri ile belirginlik kazanan Avrupa tarihinin bugünkü yapılanmaya sahip olmasında, doğudan gelen Asya göçlerinin belirleyici olduğu görülmektedir. Orta Avrupa’nın tam ortasında yer alan Macaristan devleti geçmişin birikimini temsil eden bir siyasal yapılanma ve Asya kökenli bir göç dalgasının bugünkü uzantısı olarak, Doğu Avrupa’nın ortalarında varlığını sürdürmektedir. İngilizce adında Hun kavramı bulunan Macaristan hem Hun kökenli Asya Türklerinin bir parçasıdır, hem de sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında devam eden Hazar göçlerinin bir kalıntısı olarak da bugün Doğu Avrupa’daki halkların Türk kökenli geçmişlerinin en açık göstergesidir. En son Kırgızistan’da yapılan Türk Birliği zirvesine bir Avrupa Birliği üyesi   devletin başbakanı olarak Macaristan başbakanının katılması, bütün dünya ülkelerini   sarsmış ve dünya geleceğe doğru evrilirken, bugünkü halkların ve ulusların geçmişten gelen kökenlerine tekrar yöneldiklerini açıkça dünya kamuoyuna göstermiştir.

                Avrupa halkları incelendiği zaman, kuzey bölgesinde yaşayan halkların İskitlerin uzantısı olduğunu ve bu yüzden Avrupa’nın kuzeyine İskandinavya adı verildiği anlaşılmaktadır. Hunların öncüsü grupların Tuna boylarına yerleştikleri bugünkü Macaristan’ın Macarların, Hunların ve Hazarların karması bir nüfus yapısına sahip olduğu, daha sonraları da Kalmuk Türklerinin gelerek   Tuna boylarına yerleşmesiyle beraber çeşitli Türk kökenli boyların bir ülkesi olarak Macarların orta ve doğu Avrupa’da bir krallık kurduklarını tarih kitapları anlatmaktadır. Roma İmparatorluğunu yıkan Hunların kralı olarak Atila, Asya’dan gelerek bütün Avrupa’yı ele geçirdiği zaman, İtalya merkezli Roma İmparatorluğunun çöktüğü ve Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldığı ve böylece Doğu Avrupa’da İstanbul merkezli bir Doğu Roma ya da daha sonraki adıyla Bizans imparatorluğu kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu bölünmeden sonra  Avrupa kıtasına kuzeyden gelen Cermen boyları ile batı Roma devletinin birleştiği ve Hırıstıyanlığın tüm Avrupa’ya yayılması üzerine de Romalılar ile Cermenlerin bir araya gelerek Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunu  kurdukları anlaşılmaktadır. Batı Roma devleti Cermenlerle bir araya gelirken, Doğu Roma devleti de Balkanlar ve Doğu Avrupa bölgesindeki  etkinliğini uzun süre devam ettirmiş ama Batı Roma’yı ele geçiren Hrıstıyanlar, Doğu Roma devletinin halkını da  kendi  dindaşları haline getirmek üzere Haçlı seferlerini düzenlemeye başladıkları aşamada, Doğu Avrupa bir büyük savaş alanına dönüşmüştür. Doğu Avrupa’da Doğu Roma imparatorluğu çökerken Orta ve Kuzey Asya’dan gelen Türkler ile gene Orta ve güney Asya’dan gelen Müslümanlar, Bizans devletini yıkarak önce Selçuklu sonra da Osmanlı İmparatorluklarını kurarak, Hırıstıyan Romalıların Doğu Avrupa üzerinden merkezi coğrafya ülkelerini ele geçirmelerini önlemişlerdir. Selçuklular ile birlikte orta dünya bölgesine gelerek bu alanın çeşitli ülkelerine yerleşen Türkler, zaman içerisinde bölgeye yerleşerek ve merkezi coğrafya da bin yıllık bir Türk egemenliğini oluşturarak varlıklarını bugünlere kadar getirmişlerdir.

                Bugün Doğu Avrupa’da yerleşik olarak devam etmekte olan devletlerin çok büyük kısmı Asya kökenli Türk göçleri aracılığı ile Avrupa’ya yönelen ve bu doğrultuda Doğu Avrupa bölgesinde devlet kuran Türk boylarıdır.  Sekizinci yüzyılda Türk asıllı Fin-Ogurlar Hazar bölgesinden yola çıkarak batıya doğru giderlerken ikiye bölünmüşler, bir kısmı kuzeydeki Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, İsveç ve gibi Çekya gibi bugünün devletlerinin kurulmasına giden yolda bölgeye yerleşmişlerdir. Güneye yayılan Ogurlar ise, Polonya ile Macaristan bölgelerine yerleşerek Doğu Avrupa yapılanmasını tamamlamaya çaba göstermişlerdir. Rusların Polenez adını verdiği Kıpçaklar, Hazar devletinin dağılması üzerine sekizinci asır göçleri içinde yer alarak bugünkü modern Polonya devletinin oluşumunu gerçekleştirmişlerdir. Doğu Avrupa’nın en önemli bölgesi olan Balkan dağları alanında kurulan Bulgaristan devleti de gene bir Türk asıllı devlet olarak bugünün dünyasında Türkiye’nin batı komşusu ve Doğu Avrupa’nın sınırında bir bağımsız ülke olarak varlığını sürdürmektedir. Bulgarlar, Kıpçaklar ve Macarlar ilk devletlerini Hazar denizinin kıyılarında kurmuşlar ve daha sonraki dönemde batıya doğru göç dönemi gündeme gelince, sekizinci yüzyıl göçleri ile birlikte Doğu Avrupa bölgesi üzerinden Avrupa devleti olma hakkını kazanmışlardır. Batı Avrupa’daki Endülüs İmparatorluğunun dağılması üzerine batı Avrupa halkları denizlere açılarak okyanus ötesi kıtalarda kendilerine sömürgeler kurmuşlardır, Dünya batı Avrupa merkezli bir sömürgecilik dönemine doğru sürüklenirken, Doğu Avrupa ülkeleri daha farklı bir tarihsel süreçten geçmişlerdir. Roma İmparatorluğu sonrasında Macarlar bir Doğu Avrupa krallığı kurarak Dalmaçya kıyılarına kadar egemenlik alanını genişletmişler ama bu sırada Müslüman Boşnakların Balkanlara gelmesi üzerine, bir Türk ve İslam devleti olarak Osmanlı imparatorluğu Anadolu üzerinden Balkanlara geçerek Hrıstıyanlığın doğuya doğru yayılarak Asya kıtasına erişmesini önlemişlerdir. Selçuklu İmparatorluğu İstanbul’u alamayınca dağılmış yerine kurulan Osmanlı devleti İstanbul’u alarak egemen olmuştur.

                Osmanlılar öncesinde bir dönem Macarların yönetimi altına giren Doğu Avrupa toprakları, Osmanlı döneminde sürekli olarak Müslüman ve Hrıstıyan dinleri arasında bir çekişme alanı haline gelmiştir. Romalıların Orta Doğu’ya gelerek bu bölgede kurulmuş iki Yahudi devletini yıkmaları üzerine, Yahudiler dağılmış, bir kısmı Akdeniz kıyılarına yerleşirken, diğerleri de önce Hazar bölgesine ve daha sonra da Asya topraklarından Avrupa kıtasına yönelik göç hareketleri içinde yer alarak, Avrupa ülkelerinin özellikle deniz kıyısı bölgelerine yerleşmişlerdir. Orta Doğu’da ikinci kez yıkılan İsrail devletini üçüncü kez kuramayan Yahudiler, Avrupa tarihi içinde hem Doğu Avrupa hem de batı Avrupa ülkelerinde yerleşik yaşama geçmişlerdir. Batı Avrupa ülkelerinin hızla zenginleşmesi üzerine dünya ticaretini ellerinde tutan Yahudi topluluklarına karşı, Hrıstıyan batı Avrupa ülkelerinde ciddi tepkiler ortaya çıkınca hem Endülüs devleti yıkılmış hem de ikinci dünya savaşına kadar geçen süre içinde Avrupa kıtası Hrıstıyanlar ve Yahudiler arasında bir çekişme ve savaş alanına dönüşmüştür. Batı Avrupa’dan kovulan Museviler’in bir kısmı deniz yollarının geçtiği yeni ülkelere doğru göç ederken, geri kalanlar da Türk asıllı halkların egemen olduğu Kuzey ve Doğu Avrupa ülkelerine sığınmışlardır. İspanya’dan kovulan Yahudiler Balkanlara geldiğinde, Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa ya geçiş süreci yaşanmıştır. İspanya’dan gemilerle Doğu Avrupa ve Orta Doğuya gelen üç yüz bin Seferad  Yahudisi  hem Osmanlı devletinin hem de Doğu Avrupa’nın yeniden yapılandırılmasında önde gelen roller oynamışlardır .  Hrıstıyanların Yahudileri Avrupa’dan atma politikasına karşılık, Yahudiler de hem orta ve Kuzey Avrupa devletlerinde hem de Doğu Avrupa devleti olarak öne çıkan Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında örgütlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.

                 Avrupa’nın batısındaki İspanya yarımadasından   göç ederken, Hrıstıyan   Avrupanın doğusunda bir Yahudi devleti kurmayı düşünen Seferadlar, bunun için yeterli güce sahip olmadıkları için Müslüman Osmanlılardan yardım istemişler ve bu doğrultuda Macar Yahudileri geliştirdikleri top silahlarını Osmanlılara vererek, Doğu Avrupanın merkezini Hrıstıyan Bizans’ın elinden almışlardır. İstanbul Türk ve Müslümanların eline geçince, bütün Balkan ülkelerine ve Doğu Avrupa bölgesine dönük olarak yeni bir imparatorluk düzeni kurulmuştur. Yedi yüzyıllık bir dönemde Osmanlılar Balkanlar ve Kafkaslar arasındaki alana egemen olurlarken, sürekli olarak Hrıstıyan Avrupa’nın orduları ile savaşmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı devleti tarihe Müslümanların koruyucusu olarak geçerken, bu durumdan Museviler de yararlanmışlar ve Hrıstıyan dininin Haçlı seferleri ile Avrupa’dan Asya’ya yayılmasını Osmanlıların Doğu Avrupa bölgesinde önlemesine, Musevi lobileri birçok yönden yardım etmişlerdir. İberik yarımadasından kovulan Museviler ile Müslümanların içine düştüğü durumun benzeri, Balkan savaşları sırasında Doğu Avrupa bölgesinde yaşanmış ve Osmanlılar Avrupa topraklarından geri çekilirken, bu imparatorluğun vatandaşı konumundaki Museviler de Avrupa dan çıkartılarak mübadele sözleşmesi ile Türk ve Müslümanların yönetiminde çöken imparatorluğun yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yeni bir yapılanmaya yönlendirilmişlerdir.  Böylece bir anlamda Avrupa kıtasında ya da Doğu Avrupa toprakları üzerinde kurulmak istenen Yahudi devletinin, bu küçük kıta üzerinde kurulamayacağı ortaya çıkmış ve Birinci Dünya savaşı sırasında Avrupa’da kurulamayan bu devletin nerede kurulacağı tartışma konusu olmuştur. Böyle bir devlet için Fransa Madagaskar adasını tahsis ederken, İngiltere Latin Amerika kıtasının tam ortasında yer alan Arjantin devletinin kuzey bölgesini teklif etmiş, bazı batılı otoriteler ise bu devletin Avustralya ya da Yeni Zellanda gibi uzak doğu ülkelerinde kurulmasının, dünya barışı açısından yararlı olacağını öne sürerek başka alternatifler ortaya koymuşlardır. Türkiye’nin kurucusu Atatürk Avustralya kıtasındaki eyaletlerden birisinde böyle bir devletin kurulmasının dünya barışı açısından yararlı olacağını ileri sürmüştür . Ne var ki Osmanlı Yahudileri önce İstanbul’un ortasında Pera bölgesinde, bu olmazsa İzmir-Manisa hattında Avrupa’da kurulamayan Musevi devletinin kurulmasını talep etmişlerdir.

                Museviler Doğu Avrupa’da kurulamayan İsrail’in kutsal kitaplara dayanılarak vaad edilmiş topraklar üzerinde Orta Doğu alanında kurulması için mücadele etmişlerdir. Sonunda Birleşmiş Milletlerin kurulması ve bir numaralı kararı ile de Filistin’de bir Musevi devleti kurulması konusunda karar alması üzerine, bu bölgede ayrı bir devlet kurulması için mahalli halka danışılmadan ve bir referandum yapılmadan Birleşmiş Milletler kararı ile bu devlet kurulmuştur. Böylece bir yandan Avrupa’da kurulamayan İsrail devleti Orta Doğu bölgesinde kurulurken, diğer yandan da Rusya topraklarında kurulamayan Türk devleti de Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuştur. Rus Çarlık rejiminin polisleri Türkçü önderleri Rusya’dan kovunca, bunun üzerine İsviçre’de toplanan beşinci Türkçülük kongresinde, Türklerin ana vatanı olarak Anadolu yarımadası ilan edilerek bir Türk devleti ilk kez Türk adı ile Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuştur. Avrupa kıtasında kurulamayan Musevi devleti ve Rusya bölgesinde kurulamayan Türk devleti İsviçre kongreleri üzerine, dünyanın ortasındaki merkezi alanda kurulabilmiştir.  İki devlet aynı siyasal süreç içinde Orta Doğu bölgesinde kurulurken, tıpkı Endülüs döneminde batı Avrupa’dan dışlandıkları gibi şimdi de Doğu Avrupa topraklarından dışarıya atılıyorlardı. Museviler İstanbul ve de İzmir yörelerinde kendi devletlerini kuramadığı gibi, Türkler’de   Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde kuramadıkları Türk devletini Edirne’den Ardahan’a kadar Misakı Milli ile ilan ettikleri vatan toprakları üzerinde kuruyorlardı. Üç büyük din arasındaki çekişmeler ile Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya gibi emperyalist devletlerin aralarındaki çatışmalar ve savaşların dünyayı getirdiği yeni noktada, Doğu Avrupa’daki Müslüman Türkler ile Osmanlı döneminden kalma Museviler de dışlanarak, İngiliz ve Fransız emperyalizmleri Doğu Avrupa bölgesinde kendilerine küçük ortaklar arıyorlardı. İngiltere Yunan devletini kurarken, Fransa    Romanya ve Arnavutluk, Rusya, Bulgaristan ve Sırbistan, Almanya, Hırvatistan ve Slovenya gibi eski Osmanlı eyaletlerini yeni Hırıstıyan devletler olarak Müslümanlara ve Musevilere karşı, Doğu Avrupa’da topraklarında kendi kolonilerine dönüştürmeye çalışıyorlardı.

                Birinci Balkan savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da  küçük Balkan devletleri kuruluyor ve  sonraki aşamada  bu devletler daha büyümek üzere ikinci bir Balkan savaşına yönelirken, Türkler  Balkanları terk ederek Anadolu topraklarına geliyorlardı .Osmanlı egemenliği altında  Vatikan yönetimindeki  Hrıstıyan Avrupa’ya karşı  kendilerini korumaya çalışan Museviler,  son aşamada Makedonya’yı  bir  Melami devleti olarak örgütleyerek bu devletin çatısı altında  Selanik merkezli  yeni bir Musevi  Makedonya  kurma planları devreye sokmaya çalışmışlardır. İngiliz emperyalizmi bu projenin önüne geçerek, Musevilerin de tıpkı Müslümanlar gibi Doğu Avrupa bölgesini terk etmeleri için Selanik ve İzmir’de yangınlar çıkararak  ve bazı örgütlenmeleri  gündeme getirerek  bölgede bir mübadele düzenlemesi yapılmasını  dayatmıştır. Doğu Avrupa bölgesinde Müslüman Osmanlı yönetimi biterken Vatikan denetiminde bir Hrıstıyan yapılanmasını önlemek üzere , Museviler  Makedonya’yı bir Avrupa Musevi devleti  olarak yeniden kurmaya çaba gösterirlerken, Fransa destekli İngiltere  Hrıstıyan Türkler ile  Müslüman ve Museviler arasında bir  mübadele yapılmasını siyasal baskılar aracılığı ile gerçekleştirmişlerdir. Türkler, Müslümanlar ve Museviler ile Ortodokslar arasında bir mübadele antlaşması hem Balkanlar hem de Irak ve Suriye ile Türkiye arasında imzalanarak, Avrupa tipi ulus devletler modeli Orta Doğu bölgesine de getirilmek istenmiştir.  Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgesindeki ülkelerin kurucusu olan İngiliz-Fransız ortaklığı, bugün gelinen yeni aşamada ABD-İsrail ikilisi ile karşı karşıya kaldığı için, merkezi coğrafya da gene büyük devletler ve siyasal güçler arasında eskisinden farklı bir çizgide yeni anlaşmazlıklar sürecine girilmiştir. Avrupa ve Rusya’da kurulamayan iki devletin zorlanarak Orta Doğu Bölgesinde kurulması ile yeni gelinen noktadaki sıcak çatışmalarla bölge gerginlik ortamına doğru sürüklenirken, üçüncü dünya savaşını hatırlatan benzeri gelişmeler bugünün dünyasında insanlığın geleceğini   tartışmalı bir duruma sürüklemektedir.

                Türkiye üç kıtanın ortasında üç yarımada üzerine kurulurken, ulusal yemin ile korunma altına alınan sınırlarını güvence altına almak üzere bir güvenlik devleti olarak kurulmuştur. Kurucu iradenin bu başarılı girişimi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir zaman diliminde her türlü saldırıya karşı kendisini korumasını bilmiş ve Kıbrıs gibi yüz yıl önceki dönemde Misakı Milli sınırları dışında bırakılan Türk toprağını ana vatana yakınlaştırma başarısını sağlamıştır. Türkiye sürekli savunmada kalarak başarı sağlarken, İsrail ise sürekli sorun yaratarak, bölge devletleri arasında çekişmeleri körükleyerek her zaman için bir üçüncü dünya savaşı arayışı içinde olmuştur. Küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bölge devletlerinin parçalanmasına dönük senaryolar ardarda devreye sokulmuş ve bu doğrultuda orta dünyada Balkanizasyon senaryoları parçalanmaları hedefleyerek yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yüzden Orta Doğu bölgesinde tam olarak güvenlik sağlayamayan İsrail: Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya gibi Hırıstıyan Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye karşıtı çizgide yeni güvenlik antlaşmalarına girişmiştir. Türkiye böylece Doğu Avrupa bölgesinden bir Hrıstıyan ittifak ile çevrelenirken ,  İsrail  öbür tarafta da Birleşik Arap Emirliklerini  taşeron konumunda kullanarak ve  bu kez yeniden Orta Doğu’nun  Müslüman ülkeleri  ile anlaşmaya giderek, laik rejimi ile kendisine şimdiye kadar şeriat rejimlerine karşı şemsiye görevini yapan Türkiye Cumhuriyetine  karşı bir çizgide,  bu kez de  güneyden  çevirme hareketine yönelerek,  hasım konumunda bir tutum ile  eski müttefiki  Türkiye  devletinin  karşısına çıkmaktadır.

                Son dönemdeki gelişmeler böylesine olumsuz bir çizgide gelişirken, İsrail’in Bulgaristan Yunanistan ve Romanya ile yeni bir dayanışma ittifakına kalkışması ile Doğu Avrupa bölgesini yeniden batı merkezli bir doğrultuda devreye sokularak, Orta Doğu barışı için Balkanlar ve Kafkaslar arasında yeni düzen arayışı gündeme getirilmektedir. Eskiden Doğu Avrupa’da egemen olan Osmanlı devletinin yıkılışı üzerine, bu bölgede komünist rejimler oluşturularak Rusya’nın öncülüğünde koskoca bir Sovyetler Birliği kurulmuştur. Hrıstıyanlık merkezi Vatikan’a karşı Müslüman Osmanlı devletine sığınan Museviler, Osmanlı sonrası dönemde   yeni bir Hırıstıyan baskısı ya da dayatmalarıyla karşı karşıya kalmamak üzere, Rusya üzerinden oluşturulan Sovyetler Birliği’nin dinsizlik düzenini desteklemişlerdir.  Başta Rusya olmak üzere bütün sosyalist ülkelerde dinsizlik resmi ideolojinin bir uzantısı olarak kabul edilmiş ve bu doğrultuda Hrıstıyan ülkelerde Kliseler, Müslüman ülkelerde ise Camiler hem kapatılmış hem de yıkılmışlardır. Hırıstıyan dünyaya karşı da dinsizlik esasını savunan Yahudiler, kendi dini kimliklerini koruyarak Doğu Avrupa’dan vazgeçmemişler ve Hazar devletinin uzantısı olan Doğu Avrupa ülkelerinde, materyalizmi savunan sosyalizm üzerinden uzlaşma arayarak yerlerini korurlarken, gene bu bölge üzerindeki Vatikan’ın etkisini önlemişlerdir. Rusya dünya savaşları sonrasında yeni dönemde öne geçerken, Ortodoks inancını Doğu Avrupa halkları arasında yaygınlaştırarak, Müslümanların ve Musevilerin bölgeden ayrılmalarını sağlayacak bir eski karşıtlığı canlı tutarak, Hrıstıyan Avrupa kıtasının desteği ile Osmanlı artığı nüfusları Doğu Avrupa bölgesinden uzaklaştırabilmenin çabası içinde sosyalist dönemi kendi açısından değerlendirebilmenin yollarını aramıştır. Sosyalist sistemin tasfiyesi aşamasına gelindiğinde zayıf düşmüş bir Rusya eski ideolojik imparatorluğu bölgelerinde güç kaybetmiş ve eski SSCB üyesi olan on beş adet eyalet bağımsız devletler olarak Birleşmiş Milletlerin çatısı altındaki yerlerini almışlardır. Osmanlı yönetimi sonrasında komünizm üzerinden Rus yönetiminin egemen olduğu Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist sistemin tasfiyesi ile birlikte bağımsızlık düzenleri devreye girmiş ama bu aşamadan sonra da Batı Avrupa merkezli Avrupa Birliği, Avrupa’da bir kıtasal devlet kurmak üzere Doğu Avrupa ülkelerini üye yaparak içine almıştır. Ne var ki, Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ülkelere üyelik hakkı tanınmayarak, Avrupa Birliğinin Hrıstıyan kimliği korunmuştur. Eski Osmanlı kalıntılarının bu bölgeden temizlenmesine, AB yönetimi üyelikten önce yer vermiştir.

                Küreselleşme sürecinde ABD’nin kontrolü altında bir Avrupa Birliği sürecine giren Avrupa ülkeleri zaman içinde   birleşeceklerine, kendi ayrı yapılarını korumak durumunda kalmışlar ve ABD ile anlaşmazlığa düşen İngiltere ise birlikten ayrılma yoluna girince, başta Fransa ve İspanya olmak üzere büyük devletlerin bu birlikten ayrılma yoluna doğru yönlerini değiştirdikleri görülmüştür. Batı Avrupa’nın büyük devletleri birbiriyle çekişmelere gene eskisi gibi düştükleri açığa çıkınca, birliğe sonradan üye olan Hrıstıyan Doğu Avrupa devletlerinin gelecekleri tartışılmaya başlanmıştır. Kuzeyinde protestan, güneyinde Katolik, doğusunda Ortodoks mezheplerine sahip olan Avrupa devletlerinin, son yıllardaki gelişmeler karşısında batı Avrupa merkezli bir Avrupa birliği oluşumundan giderek   uzaklaştıkları, kıtasal birlik yerine bölgesel ittifaklar arayışı içine yöneldikleri görülmektedir. İngiltere’nin başlatmış olduğu Avrupa Birliğinin dağılma sürecine girerken, bunun yerini Akdeniz Birliği, İskandinav Birliği, Batı Avrupa Birliği, Orta Avrupa Birliği, Doğu Avrupa Birliği, Balkan Birliği, Ege Federasyonu ya da Kuzey Birliği gibi bu eski kıtayı yönler doğrultusunda bölecek bazı bölgesel birlikler konuşulmaya başlanmaktadır. Türkiye’yi dışlayan ve hiçbir biçimde bu tür bölgesel yapılanmalar içinde düşünmeyen Türkiye karşıtı girişimler giderek ön plana çıkarken, Türkiye bir parçası olduğu ve büyük oranda da komşu konumuna sahip olduğu Doğu Avrupa yapılanması içinde bile düşünülmemektedir. Müslüman bir halka sahip olan Türkiye’nin sadece din ayrılığı gerekçesi ile Doğu Avrupa’dan dışlanması bile bugünkü Avrupa ülkelerinin orta çağ zihniyetinden henüz uzaklaşamadıklarını da ortaya koymaktadır.

                Avrupa’nın geleceği belirsizlik ortamına girerken, Avrupa devletleri kendilerini kurtarmak üzere sınır komşuları ile bölgesel birliklere gitmektedirler. Son yıllarda Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkeleri ile batı Avrupa merkezli Avrupa Birliği arasında ihtilaflar çıkmakta ve bu ülkeler sürekli olarak AB ortamından dışlanmaktadırlar.  Varşova kenti soğuk savaş dönemindeki doğu blokunun merkezi konumundayken, Nato’ya karşı doğu paktı olarak Polonya merkezli bir savunma   örgütü Varşova Paktı adıyla kuruluyordu. Avrupa’nın büyük devletleri ABD’nin Nato baskılarına karşı yeni bir Avrupa ordusu kurulması düşüncelerini Avrupa Birliğinin merkezi olan Brüksel’de savunurlarken, ABD merkezi bölgedeki Arap ülkelerini bir araya getirerek Avrupa ordusuna karşı bir Arap ordusunun Orta Doğu da kurulmasıyla ile ilgili toplantıyı, Varşova kentinde   Brüksel’ci ülkelere karşı düzenlemiştir  Doğu Avrupa bölgesinin merkezi olarak kabul edilen Varşova kenti yeni dönemde ABD destekli politikaların da merkezi konumuna geleceği son gelişmelerle ortaya çıkmaktadır.  Ayrıca eski Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkeleri olan   Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya gibi dört ülkenin oluşturduğu V-4 olarak adlandırılan Vişegrad dörtlüsü oluşumu da bir anlamda Orta Avrupa Birliği arayışının sonucu olarak gündeme gelmiştir. Bir anlamda Doğu Avrupa’ya yönelen yeni bölgesel ittifakın çıkış yeri olarak belirlenen Vişegrad kenti Avrupa Birliği’nin dışında gelişen yeni bir oluşum olarak dünya sahnesine çıkmaktadır. Batı Avrupa Atlantik okyanusuna ve   Akdeniz bölgesine doğru kayarken, siyasal alanda boşluğu hissedilen Doğu Avrupa yapılanmasını karşılamak üzere, Vişegrad gibi bir Orta Avrupa kentinde dört devletin ilgili çalışmalara başlaması, geleceğin Avrupa yapılanmasında Orta ve Doğu Avrupa bölgelerinin birlikteliği ile daha güçlü bir alternatif yapılanmayı öne çıkaracaktır.  Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamakta olan milyonlarca Doğu Avrupa kökenli insanların içinde yer aldığı Çek, Polonya, Macar, Fin ve Ukrayna kökenli lobilerin ve bu ülkelerden ABD’ye göç etmiş olan Yahudi lobilerinin örgütlü etkinlikleri, önümüzdeki dönemde daha güçlü bir biçimde öne çıkarsa, o zaman şimdiye kadar hep ihmal edilen ve geri planda tutulan Doğu Avrupa bölgesinde, yepyeni yapılanmalar ortaya çıkabilecektir. Önümüzdeki dönemde Varşova ya da Odesa merkezli bir Doğu Avrupa Birliği oluşumu gündeme gelebilir. Türkiye komşusu olduğu bu bölgenin geleceği ile yakından ilgilenmek ve gereğini yapmak zorundadır.  

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

13 Ocak 2021 Çarşamba

ANA ÇELİŞKİ ULUS DEVLETLER VE KÜRESEL ŞİRKETLER - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANA ÇELİŞKİ 

ULUS DEVLETLER VE KÜRESEL ŞİRKETLER

                Dünya kamuoyu son günlerdeki Amerika Birleşik Devletlerindeki siyasal gelişmeleri izlemekte ve her yönü ile bu gösteri ve işgal girişimlerinin geleceğin dünyasının biçimlenmesinde ne gibi etki ve yansımalar yaratacağını, her yönü ile tartışmaktadır.  Başkanlık seçimlerinin sonuçlanmasından sonra ortaya çıkan yeni durum her açıdan ele alınırken, iktidarın el değiştirme törenleri sırasında  seçimi kaybeden cumhuriyetçilerin  bazı tepkiler sergileyeceğini ve bunların arasında bazı sokak eylemlerinin ya da binalara  saldırıların  olması gibi  fiili durum yaratmaya yönelik yeni gelişmelerin birbiri ardı sıra  ortaya çıkacağı öne sürülürken, iktidarın cumhuriyetçilerden  demokratlara doğru el değiştirmesinin engellenebileceği  ve bu alanda ABD tarihinde görülmemiş bazı siyasal gelişmelere, ABD halkı ile birlikte dünya kamuoyunun da tanık olacağı aylardır tartışılıp duruyordu . Önde gelen basın organlarında şimdiki başkanın göreve devam edeceği, seçimi kazanamazsa iktidarı bırakmayacağı ve cumhuriyetçi partinin iktidar yılları içinde kendine bağlı olarak örgütlediği milis kuvvetler ile sokak hareketlerine egemen olarak ayakta kalacağı ve kesinlikle iktidarın devredilmeyeceği, birçok yayın organında dile getiriliyordu. Böylece dünyanın en büyük demokrasisi olarak adlandırılan Amerika Birleşik Devletlerinde ilk kez demokratik rejim dışına çıkılarak, siyasal koşulların zorlanacağı ve bu doğrultuda artık eskisi gibi serbest seçimler aracılığı ile iktidarların el değiştirme döneminin geride kalacağı gibi konular aylardır dile getirilerek tartışmalar tırmandırılıyordu. ABD’deki son dönemde yaşanan olaylar ve bunlar üzerinden gündeme gelen siyasal gelişmeler artık bir dönemin sonuna gelindiğini ve bir daha eskisi gibi bir siyasal düzenin bu büyük kıtasal ülkede söz konusu olamayacağını açıkça ortaya koyuyordu.

              Amerika Birleşik Devletlerinde eski dönemin sona ermesi ve yeni bir sürece girilmesinin arkasında yatan siyasal, sosyal ve ekonomik nedenler doğru dürüst ortaya konulmazsa o zaman bugün yaşanmakta olan gelişmelerin tam olarak gerçekçi bir yaklaşım çerçevesinde anlaşılması mümkün olamayacaktır. Bugün yaşanmakta olan siyasal gelişmeler son yıllardaki yaşanan olayların birer sonucu olarak gündeme gelmektedir. Bu nedenle bugünü iyi anlayabilmek için dünü her yönü ile bilerek değerlendirmek gerekmektedir. Başta ABD olmak üzere bütün dünyada son dönemde yaşanan siyasal gelişmelerin adı küreselleşme diye konulmuş ve böylesine bir oluşum uluslararası tüm gelişmelerin arkasında yatan ana neden olarak etkin olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıyla birlikte içine girilen yeni dönem küreselleşme olarak ilan edilirken, iki kutuplu düzenden tek kutuplu bir düzene geçileceği ve bu doğrultuda ABD’nin dünyanın en büyük gücü olarak bir süper devlet konumuna geleceği, bütün dünya devletlerinin bu doğrultuda parçalanarak tüm siyasal yapıların ABD’nin çevresinde toplanarak tek kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturulacağı, emperyalist ve onların işbirlikçisi çevreler tarafından dile getiriliyordu. İki kutuplu dünya geride kalırken ve bu doğrultuda ABD merkezli tek kutuplu bir dünyaya bütün ülkeler zorlanırken, herkes bir ABD merkezli küresel düzen beklemeye başlamış ama aradan geçen çeyrek yüzyıllık zaman dilimi sırasında, beş kıtanın üzerinde yaşamakta olan iki yüz civarındaki ulus devletler ile küreselleşme görünümünde oynanarak, bunların tasfiyesine giden yol ekonomik reçeteler üzerinden tamamlanmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın geleneksel siyasal literatürü çizgisinde dünya devletleri cumhuriyetlerin çatısı altında demokrasi oyunu oynarken, gerçekler ve geleceğe dönük senaryolar medya organlarının yaratmış olduğu sahte kamuoyları üzerinden saklanarak, bir oldu bitti ile dünya bugünün sahnesinde yeni bir görünüm ile gündeme gelmiştir. ABD’de yaşanmakta olan olaylar yirminci yüzyılın son on yılında içine girilen küreselleşme döneminin ortaya koyduğu doğal sonuçlardır. Bugün yaşanmakta olan olayların gerçek boyutlarıyla ele alınarak değerlendirilebilmesi için dünyanın neden küreselleşme aşamasına getirildiğini iyi bilmek ve bu sürecin devam ettirilmesi durumunda dünyanın nerelere doğru sürükleneceğini de iyi görmek gerekmektedir.

                Dünyanın en büyük demokrasisi olduğu ileri sürülen ABD’de demokrasi dışı gelişmeler ve eskisi gibi devam ettiği varsayılan geleneksel demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelen sokak hareketleri ve bunların uzantısı siyasal olaylar birbiri ardı sıra gelişmeler ile öne çıkıyorsa, bu aşamada durup bir küreselleşme dönemi değerlendirmesi yapılması gerekmektedir. Küresel emperyalizme geçilmeden önce nasıl bir dünya düzeni vardı ve birinci dünya savaşı sonrasında  imparatorluklar yıkılırken, bunların yerini neden ulus devletler aldı ve bunlar yirminci yüzyıl geride kalırken ne durumdaydılar  gibi sorular yeterince yanıtlanmadan,  soğuk savaş döneminin  ulus devletlere ne gibi yansımalar getirdiği   ve bu devletler  bugün gelinen aşamada  küresel şirketlerin ekonomik saldırıları sonrasında  nasıl bir konuma geldikleri,  gerçek boyutları ile ele alınıp değerlendirilemez . Tekelci şirketler giderek küresel emperyalist örgütlere dönüşürken, yeni sömürgecilik politikaları doğrultusunda eskisinden çok farklı yapılanmalara yönelmelere, küresel emperyalizmin ana örgütleri konumuna gelmişlerdir. Para gücünü çok iyi kullanan küresel şirketler, bu doğrultuda hem siyaseti finanse ederek hem de para gücü ile basın-yayın ve medya organlarını satın alarak ayrıca kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ederek, ulus devletleri tasfiye eden İMF ve Dünya Bankası politikalarını sürekli olarak uygulama alanına getirerek, devletlerin kendi ekonomilerine sahip olmak ve ekonomik yapılarını ulusal çıkarları doğrultusunda   yönlendirme şanslarını ellerinden almaya çalışmışlardır. Bu gibi politikalar yüzünden ulus devletler   eski güçlerini kaybetmişler ve emperyalizm tarafından desteklenen insan hakları politikaları aracılığı ile de birlik ve bütünlüklerini koruyamaz durumlara gelmişlerdir. Küresel şirketler ekonomiyi İMF ve Dünya Bankası reçeteleri ile ulus devletler ve milletlerin elinden alırken, ulus devletler yarı yarıya çökertilmiş ve insan hakları söylemleri doğrultusunda alt kimliklerin kışkırtılmasıyla, toplumsal yapılarda da bölünme ve bölücülük oluşumları hızlandırılarak, küresel sermayenin dünya egemenliği için var olan devlet yapılarının ulusal modelleri nedeniyle dağıtılmaları, siyasal gündemin tam ortasına oturtulmuştur.

                Küresel emperyalizm bu doğrultuda geliştirilirken, büyük şirketler daha da büyüyerek ilkelerin ve toplumların yönlendirilmesinde ulus devletlerin yerini almışlardır. Geçmişten gelen cumhuriyet devletleri ile demokratik rejimler içinde çağdaş gelişmeler gösteren ulusal yapıların dış baskılar aracılığı ile alt kimlikçilik, tarikatçılık ve çemaatçilik oluşumları çerçevesinde parçalanarak ulus devletler ile birlikte millet gerçekliklerine de son verilmeye çalışılmıştır. Yüz yıllardır dünyanın belirli bölgelerinde yaşamakta olan ulusal yapılar zorlanan koşullar çerçevesinde yok edilirlerken, küresel şirketlerin dünya egemenliğini gerçekleştirecek biçimde şehir devletlerine geçiş sürecinin gerekleri tamamlanmaya çalışılmıştır. Bugün gelinen noktada dünyanın en ileri demokrasisi olarak gösterilen ABD’de yaşanan olayların perde arkasında, küresel emperyalizmin dünya hegemonyasını ele geçirme planları bulunmaktadır. Ulus devletleri ortadan kaldıracak doğrultuda tekelci şirketler küresel örgütlere dönüşürken geçmişten gelen normal demokrasinin yapısı değişmekte, şirketler ön plana geçerek ülkenin yönlendirilmesinde söz sahibi olmak noktasına geldiklerinde, siyasal partiler önemini yitirmekte, siyaseti  artık partiler değil şirketler belirlerken, millet kimliğini taşıyan toplumsal  yapıların bu duruma karşı çıkmaması için de, tarikatlar batılı emperyalist ülkelerin gizli örgütleri aracılığı ile  işbirlikçi bir biçimde  milletlerin parçalanmasında önde gelen görevler yapmaktadırlar.

                Amerika Birleşik Devletlerinde son yaşanan, siyasal partilerin eski güçlerini yitirdiklerini ve bunların yerini yeni yetme bazı tarikatların aldıklarını bütün dünya kamuoyu yaşanan olaylar aracılığı ile görmüştür. Özellikle  İsrail merkezli bir Siyonist düzen kurma peşinde olan Evanjelik tarikatı, siyaseti  bu örgütün amaçları doğrultusunda  Avrupa ve Amerika kıtalarında  örgütlerken, ulusal yapıları dışlayarak, Siyonizmin kuyruğunda  Hırıstıyan toplulukları Evanjelizm adı altında harekete geçirerek , bütün Hrıstıyan ülkeleri yönlendirmeye kalkarken , başta ABD olmak üzere bütün büyük ve güçlü devletleri dünya siyaset sahnesinden  çekerek, tarikatçı ve cemaatçi kadroları hem uluslararası alanda hem de devletlerin  çatısı altında örgütlemiştir. Devletlerin yerini çok uluslu şirketler alırken milletlerin yerini de cemaatlar almaya başlamış, böylece daha küçük toplumsal yapılar yeni devletçikler olarak siyaset sahnesine çıkartılmaya çalışılmışlardır. Küreselleşme aracılığı ile hem uluslar hem de ulus devletler devre dışı bırakılırken, küresel emperyalizmin gizli dünya devleti ile bu yapıya bağlı olarak hareket eden    yeni tarikatlar büyük parasal destekler aracılığı ile harekete geçmişlerdir. Bir yanda Hrıstıyan dünyayı örgütlemek üzere Evanjelizm tarikatı aracılığı ile Hrıstıyan Siyonizmi devreye sokulmuştur. Diğer yanda ise İslam dünyasında da benzeri bir Siyonist yapılanma bir anlamda Siyonist İslam tarikatı oluşturularak tamamlanmaya çalışılmıştır. Hrıstıyan devletler Evanjelizmin çıkmazları doğrultusunda yıllarca bocalarken, benzeri yapılanmanın çıkış ülkesi olarak ilan edilen Türkiye bu konuda dikkatli ve erken davranarak, küresel emperyalizme karşı koyarken, Türk devleti sınırları içinde Siyonist bir İslamcı yapılanmaya izin verilmemiştir. Evanjelizmin batı ülkelerindeki demokratik partiler düzenini bozması önlenemezken, benzeri bir yaklaşımın İslam dünyası içinde geliştirilmesi projesine, Atatürk cumhuriyetinin zamanında müdahale etmesiyle izin verilmemiştir.

                Dünyanın en büyük Yahudi nüfusunun barındığı bir ülke olarak ABD’de her zaman için Siyonist lobiler etkili olmuşlardır. Ne var ki, İsrail’in orta dünyada büyüyerek dünyanın merkezi büyük gücü olma planları doğrultusunda, ABD’nin Siyonist lobiler ve Evanjelik tarikatı aracılığı ile Siyonist planlara doğru yönlendirilmeye başlandığı aşamada, ABD kendisini kuran İngiltere ile karşı karşıya gelmiş ve ABD politikası bu aşamadan sonra cumhuriyetçiler ile demokratların çekişmesi yerine Hrıstıyan lobiler ile Musevi lobiler ya da Anglo-Saksonlar ile Yahudi grupları arasındaki çekişmelere dönüşmüştür. Bu aşamada dinci ve ırkçı lobilerin devreye girmesi ve ABD siyasetinde ön plana geçmeleri yüzünden, üç yüz yıllık geçmişe sahip olan demokrat ve cumhuriyetçi partiler, Amerika’nın devlet politikalarında geçmişten gelen güçlü konumlarını kaybetme aşamasına gelmişlerdir. Bugün ABD Demokratları küresel sermayeye teslim olarak politik işlevlerini yerine getiremedikleri aşamada, devletçi cumhuriyetçiler demokratların yerini alarak sokak hareketlerine gitmişler ve bu doğrultuda küresel emperyalizm Amerikan devletini de bitirme noktasına getirmiştir.  Yeni dönemde Amerikan siyaseti artık göründüğü gibi olmanın ötesine doğru kaymıştır. Ortada iki büyük parti vardır ama bunların yerine hem dinler hem mezhepler hem de alt kimlikli etnik lobiler ABD siyasetinin tam anlamıyla içine girerek, bu büyük yapıyı kendi politikaları doğrultusunda yönlendirebilmenin arayışı içine yönelmişlerdir.  Yeni yılın başından bu yana ABD’de yaşanmakta olan siyasal gelişmelerin arkasında, küreselleşme döneminin uzantısı olarak öne çıkan konular ve sorunlar bulunmaktadır.  Trump ve onun izlediği politikalar uzaydan ya da yıldızlardan gelen siyasetler değil ama   dünyayı İsrail merkezli küresel bir imparatorluğa dönüştürme siyaseti ve bu siyasetin ulus devletler ile ulusal toplum yapılarını ortadan kaldırma çizgisinde, Amerikan devleti ile birlikte milletine vermiş olduğu büyük zararlar bulunmaktadır. Orta çağ sonrasında dünyayı yönetmeye soyunan küresel patronların artık ABD devletinden vazgeçerek, dünyanın ortasında Kudüs merkezli bir büyük dünya devleti kurmaya yöneldikleri yeni aşamada, ABD’yi de içeriden yıkmanın girişimlerini örgütlemeye başlamışlardır.

                Dünya kamuoyu ve siyaset bilimi bugünkü Amerika’yı ve ABD’nin geleceğini tartışırken, perde arkasındaki güç merkezlerini ve onların üzerinden dünyayı yönlendirmeye kalkışan büyük zenginler ile ilgili her türlü gerçek bilgiyi ele almışlar ve böylece insanlığın üzerinde yaşadığı yer kürenin geleceği tehlike altına girmiştir. Bugün ABD’de yaşanmakta olan sokak hareketlerinin arkasında, ABD’de bitirilmiş olan siyasal partiler ile, bunlara bağlı olarak geliştirilmiş olan cumhuriyet devleti ve demokratik siyasal düzenin zayıflatılmasının büyük rolleri bulunmaktadır. Küresel kapitalistlerin tarikatlar ve lobiler üzerinden Amerikan devletini teslim almaları ve bu devletin politikalarını bir avuç zenginin çıkarları doğrultusunda oluşturmaları yüzünden, bugünün Amerika’sında yaşayan halkın yarısının sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Dünyanın en fazla sayıda evsiz barksız insanları Amerikan şehirlerindeki parklarda yatıp kalkmaktadırlar. Göz boyayan büyük kapitalist yapılanmanın arkasında sömürü ve baskıların insan haklarına aykırı bir çizgide tırmandırılmasının büyük payı bulunmaktadır. Her yönü ile haksız ve adaletsiz bir düzen olan Amerikan siyasal rejimindeki haksızlıklar ve sorunlar artık patlama noktasına geldiği için son siyasal gelişmeler sokağa doğru kayma göstermiş ve bu aşamada bazı güç merkezleri, siyasetin marjinal unsurlarını devreye sokarak sonuç almak istemiştir. Seçimi kaybeden cumhuriyetçileri kışkırtarak sokağa çıkma aşamasında siyasal karışıklık ortamı yaratmak isteyen dünyanın egemen güçleri, çeşitli komplolar ile kamuoyunda ABD’nin prestij yitirmesinin sağlayarak çok istenen kaos ortamının önünü açmaya çalışmışlardır.

                Amerika’da bugün son seçimler tartışılırken, esas ele alınması gereken konunun bundan önceki seçimler olduğunu hatırlamak gerekmektedir. Küresel sermaye Amerikan devletini İsrail lobilerinin arkasına takarken, hem ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni kurulmasını engellemişler hem de kutsal kitaplar da var olduğu söylenen İsrail merkezli Siyonist imparatorluğun kurulmasında, ABD emperyalizmini Siyonizmin gerçekleştirilmesi için kullanmaya çalışmışlardır. Bu tür girişimlere ABD’nin kurucu gücü olarak İngiltere karşı çıkınca hem ABD merkezli küreselleşme hem de İsrail merkezli Siyonizm projelerinin giderek olumsuz noktalara kaydığı anlaşılmıştır. İşte bu durumu önceden gören Amerikan devleti kendisini küresel sermayenin saldırılarına karşı koruyacak bir yeni planı geçen seçimlerden başlatarak, bu doğrultuda sert ve otoriter bir politikacının başkanlığa getirilmesini, ülke ve devletin çıkarları doğrultusunda   Pentagon ve FBİ ortaklığında örgütlemişlerdir Trump bu tür bir rol için seçilerek önceden hazırlanmış ve daha sonra da başkanlığa getirilmiştir. Geçen seçimlerde herkes Clinton’ın karısı olarak New York senatörü Hillary’nın başkanlığa geleceğini söylerken ve dünya Siyonist lobisi Hillary’e kilitlenirken, Amerikan derin devleti küresel emperyalizmin Siyonist oyunlarını bozmak üzere Trump’ı ulus devleti kurtaracak bir ulusalcı başkan olarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmuştur. Herkesin şaşkınlığı altında göreve gelen Trump seçimlerde, ”Amerika’yı yeniden büyük yapacağız” sloganı ile Amerikan halkından ve çeşitli lobilerden destek alarak seçilmiştir. “Önce Amerika “söylemi devletin hazırlıkları doğrultusunda öne çıkarılmış, küreselleşme sürecinde ve Siyonist planlar doğrultusunda ABD’nin zarar gören yanları törpülenerek devletin eski güçlü durumuna gelebilmesi için, Trumph döneminde ABD için ciddi bir restorasyon dönemi devreye sokulmaya çalışılmıştır. Amerikan şirketlerinin yeni yatırımlarının sınır ötesi ülkelerde yapılmasına karşı çıkılmış ve daha önceden dışarıya gitmiş olan büyük Amerikan sermayesinin, yeniden Amerikan topraklarına geri dönmesi için çalışılmıştır. Geçmişten gelen ABD üstünlüğünün yenilenmesi için devlet her türlü önlemleri almıştır.

                Trump başkanlığa geldikten sonra uyguladığı ulusalcı politikalarla ABD şirketlerinin dışarıya yatırım yapmasını önlemiş ve dışa gitmiş olan ABD sermayesinin yeniden ülkeye gelmesini ve yatırımlarını artık Amerikan topraklarında sürdürmesini gerçekleştirmeye çalışmış ama bu çabalarında küresel sermayenin karşıt politikaları ile karşı karşıya gelmiştir. Küresel sermaye ile bütünleşmiş dış istihbarat örgütüne karşılık, Pentagon yönetimindeki iç istihbarat örgütü ile çalışan Trump, devletin çıkarları doğrultusunda devlet kurumları ve ABD ordusu ile birlikte çalışarak ulus devleti yeniden restore edecek yeni planları uygulama alanına getirmeye çalışmıştır. Merkez bankası konumunda olan Federal  Rezerv’i yöneten gizli dünya devleti  İlluminati temsilcisi  on aşırı zengin ailenin küreselci  politikalarını karşısına alarak ulusalcı politikalarına devam eden  yeni   cumhurbaşkanı , merkez bankasını Amerikan halkının çıkarları doğrultusunda yönetmeye çalışmış ama bu aşamada küresel sermaye kendi kontrolü altındaki medya ve basın organları  aracılığı ile  ulusalcı başkanı karşısına alarak, sürekli aleyhinde yayınlar ile  dünya kamuoyu önünde  prestijini düşürmeye çalışmıştır . Daha önceki dönemde Kennedy gibi ulusalcı bir başkanı öldürten küresel zenginler, Amerikan merkez bankasını kendi bankaları gibi kullanırken, Amerikan halkının büyük çoğunluğunun yoksulluğuna çözüm bulmaktan sürekli kaçınmışlardır. Pentagon Trump ile devletin yeniden güçlendirilmesi sürecini başlattığı aşamada, küresel kapitalistler Siyonist lobiler ile iş birliği yaparak Federal Rezerv’i   kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmayı sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Amerikan halkının en temel gereksinmeleri olarak işsizlik, yoksulluk, barınma ve açlık sorunlarının bir türlü çözüme kavuşturulamadığı ve bu yüzde sokak hareketlerinin arkasının kesilmediği de ortaya çıkmıştır.

               Trump’ı küresel sermaye saldırganlığına karşı işbaşına getiren Amerikan devleti, başkanın sürekli olarak çatışma içinde olan politikalarına sahip çıkamadığı için ulusalcı başkanın ikinci seçimlerini kazanamadığı görülmüştür. Küresel sermaye ve tekelci şirketler uluslararası açılımlarına ve her yere yapmak istedikleri yatırımlarına devam etme doğrultusunda ulus devletin güçlenmesine karşı çıkarak, Trump’ın ikinci kez seçimini engellemişlerdir. Para babaları hem siyasetçileri hem de medya mensuplarını satın alarak kullandığı için bu durumu devam ettirme doğrultusunda ulus devletin güçlendirilmesine ve Amerikan devletine geri dönüşe karşı çıkmışlar ve geleceğin süper gücü olarak örgütledikleri Çin’i en büyük ekonomik güç haline getirme doğrultusunda, New York’a karşı Şangay’ı dünya ekonomisinin merkezi konumunda örgütlemek için, her yolu deneyerek Trump’ı n önünü kesmişlerdir. Küreselciler Çin’e gittikten sonra eski bir komünist devlet olan Çin başkanı küreselleşmeyi savunarak ABD başkanı Trump’ın ulusalcı politikalarına açıktan karşı çıkmıştır. Trump Amerikan devletinin ulusal kesimleri ile ABD toplumu içinde ulus devletten yana olan ulusalcı grupları   ve merkezleri bir araya getirerek cumhuriyetçileri iktidara taşırken, küreselci güçler de demokrat partiyi ele geçirerek küresel emperyalizmin ve Siyonizmin çıkarları çizgisinde Amerikan sermayesi ve yatırımlarını değişik dünya devletlerine çekerek, küresel bir imparatorluğu ekonomi üzerinden kurabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Cumhuriyetçilerin geleneksel politikaları olan devlete sahip çıkmak ve bu doğrultuda devletçi girişimleri örgütlemek, Trump ile birlikte Cumhuriyetçi partinin de esas hedefi olmuştur. Cumhuriyetçiler bu doğrultuda vatanseverlik arayışı içinde ülke ve devlet için özel olarak çabalarken, liberal politikaların savunucusu ve uygulayıcısı olan demokratların zenginliklerini artırma hedefi ile kapitalist politikalara destek vermesi yüzünden Amerikan halkının sorunları devam etmiş ve yıllardır sürdürülen küreselci politikalara karşı yeniden Trump’ın öncülüğünde ulusalcı politikaları öne geçirme girişimleri etkisiz kalmıştır. ABD’nin bir dünya devleti olması ve Batı blokunun getirmiş olduğu uluslararası sorumlulukların gereklerini yerine getirme çabaları da Amerikan devletini yormuş ve yıpranmasına neden olmuştur. ABD dünya bekçiliği görevini yerine getirirken, devlet yönetimi ulusal hizmetlerde geri kalmıştır.

                Soğuk savaş sonrasında istenen seviyede bir yeni dünya düzeni kurulamadığı için yenilikleri çarpıklıklar izlemiş ve yeni bir düzen eski düzenin yıkılmasıyla iyice düzensizliğe doğru kayışlar yaşanmıştır. Bu gibi gelişmeler i kendi yararına kullanan küresel sermayeciler, Çin’i ön plana çıkarırken, Amerika’yı da geri plana iterek, ABD’nin parçalanabileceği bir yeni bir sürecin öne çıkarılması için çeşitli yolları denemişlerdir. Bir anlamda ABD markasını ve devletin korumasını elde etmiş olan Amerikan şirketlerinin Şangay’a yönelmeleri, bütün dünyada kurulmakta olan elektronik düzenin merkezinin de ABD ‘den alınarak Çin’e götürülmeye çalışıldığını ortaya koymuştur. Çeşitli toplantılar sonucunda bu durum anlaşılmış ve böylece ABD’nin ikinci kez kendi sermaye kesimlerinin ihanetine uğrayarak sırtından bıçaklandığı anlaşılmıştır. ABD bir yandan ulusal çıkarları doğrultusunda öne çıkan kendi esas gündeminden uzak tutulurken, İsrail merkezli bir başka planın tam ortasında kullanılmak istenmiştir. Bu durum Amerikan devletinin tasfiyesi aşamasında dışarıdan kararlı bir biçimde dayatılmıştır. Kendisi de bir iş adamı olan ve küresel düzeyde yatırımları bulunan bir sermayedar konumu ile Trump’ın, iş ve sermaye çevrelerinin eğilimleri doğrultusunda devlet için sorun yaratan temel problemlerin çözümüne yöneldiği aşamada, küreselci iş çevrelerinin karşı çıkışları ile sürekli olarak mücadele etmek zorunda kalınmıştır. ABD’nin içinde karşıt kesimlerin oluşturduğu lobiler ve onlara bağlı çalışan küreselci kadroların dış destekler sayesinde güçlü hareket etmeleri ile birlikte, devlet içi bölünmelere yol açılmıştır. Bu doğrultuda Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi ayrı bir devlet büyüklüğünde olan önde gelen geniş   eyaletlerin Trump’a karşı çıkakarak, ABD federasyonundan ayrılmak için fırsat kolladıkları, son dönemlerde fazlasıyla gün ışığına çıkmıştır. Corona virüsün başladığı aşamada New York merkezli on kuzey eyaleti ortak hareket ederek ve ABD devletinden ayrı girişimlerde bulunarak, geçmişten gelen kuzey-güney ayırımına yeniden ülkenin sürüklenmesine uygun zemin hazırlamışlardır.

 Özellikle son virüs probleminin çözümü için çalışıldığı aşamada, New York valisi Washington yönetiminden uzaklaşarak, kuzey bölgesindeki on eyaletle beraber hareket etmiş ve küresel sermayenin desteği ile de Trump yönetiminin elinde olan başkent Washington’a karşı yeni bir bölgesel birlikteliği öne çıkarmıştır. Bu noktada ABD  yeniden kuzey ve güney kutuplaşmasına doğru zorlanmıştır. ABD’nin kuzey bölgesindeki zengin eyaletlerinin yoksulların yaşadığı güney eyaletlerinden koparak ayrı bir bölgesel birliğe yönlendirilmesi ile birlikte, güney eyaletlerinde giderek artan Latin ve Zenci toplulukların birlikte yaşamaya başlamaları da Amerikan milletinin ikiye ayrılmasının önünü açmıştır. Toplumun demokratlar ve cumhuriyetçiler olarak ikili bir dengede varlığını sürdürmesi bir yana bırakılarak, zenginler ve yoksullar ya da beyazlar ve siyahlar olarak ikiye bölünme sorunu, Trump’ın başlatmış olduğu yeniden ulusalcılık akımının iktidardan indirilmesi ile birlikte çözümsüz kalmıştır. Küreselleşme döneminde insan hakları görünümünde alt kimlikçiliğin örgütlenmesi sayesinde, eyaletlerin birlikten ayrılarak bağımsız devletler haline gelmek istedikleri açıkça ortaya konulurken, Amerikanın her yerinde yaşamakta olan Mormon tarikatı üyelerinin Utah eyaletine gelerek   bu eyaleti bir Mormon devleti haline getirmeleri de Amerikan birliğinin ortadan kaldırılmasına dönük bölücü bir girişim olarak küreselciler tarafından desteklenmiştir. İşte Amerikan devleti bu gibi ayrılıkçı hareketlerin önlenebilmesi için, ulus devletin dağılmasını önleyecek bir yeni uluslaşma programını Trumph gibi sert bir politikacı aracılığı ile uygulamaya başlatmasını, küreselciler Demokrat partiyi örgütleyerek önlemişlerdir. Son seçim sonuçları ile küreselciler Amerikan devletinin tasfiye sürecini tamamlayacaklardır. ABD seçim sonuçlarının ortaya koyduğu en büyük gerçek, siyaset sahnesindeki ana çelişkinin ulus devletler ve küresel şirketler arasında olduğudur.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

2 Ocak 2021 Cumartesi

NE DOĞU NE BATI AMA MERKEZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 NE DOĞU NE BATI AMA MERKEZ

               Uluslararası konjonktürdeki son gelişmeler yüzünden Türkiye son zamanlarda eksen tartışmaları ile uğraşmaktadır. Bir eksen kayması tartışması giderek öne çıkarken, batının Türkiye’deki Truva atı konumundaki bazı kalemşorlar ve mandacı kafa yapısına sahip olan bazı aydınlar, giderek Türkiye Cumhuriyeti’nin bir eksen kaymasına sürüklendiğini ileri sürmektedirler. Onlara göre Türkiye giderek batı dünyasından kopmakta ve zaman içerisinde doğuya doğru kayarak ciddi bir eksen kayması yaşamaktadır. Batıdan doğuya doğru yaşanmakta olan bu eksen kayması yüzünden Türkiye’nin jeopolitik konumu değişmekte ve Türk devleti giderek bir batılı devlet olmaktan çıkarak üçüncü dünya ya da doğu devletlerine benzemektedir. Batıdan doğuya doğru bir kayma gösteren Türkiye’nin, bu içine düştüğü durumda eksen kayması suçlamalarına hedef olduğu görülmektedir. En sağcısından en solcusuna kadar yayın organlarına bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin eksen kayması sorununun manşetlerde yer aldığı ve Türk devletinin bu nedenle suçlanarak yönlendirilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir.

          Eski dünya düzenininden yeni bir yapılanmaya doğru dünya yuvarlanırken, harita üzerinde yer alan birçok ülkenin jeopolitik konumunun da değiştiği görülmektedir. Türkiye ile ilgili olarak eksen kayması suçlamalarının ya da değerlendirmelerinin yapıldığı bu aşamada, aslında bu gibi yaklaşımların öne çıkmasına neden olan çok ciddi bir jepolitik kayma ile dünyanın karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Eksen kayması yaşayan sadece Türkiye değil ama bütün dünya ülkeleridir, çünkü dünya dengeleri ve güçleri arasındaki çekişmede birden yeni durumların ortaya çıkması kendiliğinden jeopolitik konumu da yönlendirmekte ve ortaya yeni durumların ve dengelerin çıkmasına neden olmaktadır. Yeryüzü haritasında yer alan her devlet daha güçlü bir konuma gelmek ve diğer devletler ile arasındaki rekabet düzeninde daha iyi bir konuma geçmek ve giderek güçlenerek, uluslararası konumunu daha üstün bir düzeye getirebilmek üzere mücadele etmekte ve bu doğrultuda her gün yeni adımlar atarak geleceğe dönük plan ve projelerini uygulamaktadır. Bu gibi durumlar aslında bütün devletler için doğal karşılanması gereken gelişmelerdir. Her devlet önce eski konumunu korumak ve daha sonra da yeni ortaya çıkan durumlara uyum sağlayabilmek üzere, zamanla değişik politikalar uygulamak zorundadır. Bu açıdan hiçbir devletin birbirini suçlama hakkı yoktu. Her devlet sahip olduğu devlet aklı ile, yeryüzünde ortaya çıkan yeni durumlara ve gelişmelere uyum sağlayarak yoluna devam etmek zorunda kalmaktadır.

         Siyasal gelişmelerin gündeme getirdiği yeni jeopolitik konumları bütün devletler yakından izleyerek yeni dengelere göre vaziyet almak zorundadırlar, aksi takdirde yeni değişikliklere ayak uyduramayan devletlerin eski güçlerini yitirdikleri görülmektedir. Bu gibi başarısız devletler ise ayakta kalma şansını yitirdikleri için kısa bir zaman dilimi içerisinde dünya haritasından silinip gitmekte ve böylece bir harita değişikliği kendiliğinden gündeme gelmektedir. Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi büyük devletler değişen koşulları anlamakta ve yeni ortaya çıkan durumları değerlendirmekte geç kaldıkları ve gereken önlemleri almakta zorlandıkları için çökmekten kurtulamamışlardır.  Zaman içerisinde bu devletlerin ülkelerinin bulunduğu alanlarda ciddi otorite boşlukları meydana gelmiş ve bu durumun doğal sonucu olarak da dünya savaşları yaşanmıştır. Yüzyıllarca geniş alanları yöneten büyük imparatorlukların bile çöküşten kurtulamaması, bugünün dünya devletleri açısından önemli derslerle doludur. Merkezi imparatorlukların çöküşü birinci dünya savaşını gündeme getirirken, daha sonra ortaya çıkan ikinci dünya savaşı da batının sömürge imparatorluklarının dağılmasına giden yolu açmıştır. Böylece dünya haritasında önemli değişiklikler ortaya çıkarken, jeopolitik dengeler yeniden oluşmuş ve bu durumda her ülke ya da devlet değişken bir süreç içerisinde kendiliğinden eksen kaymasına sahne olarak başka tür yapılanmalara sahne olmuştur.

       Eksen kayması, bir ülkenin ya da devletin içinde bulunduğu siyasal konumdan çıkarak, başka bir süreç içerisinde farklı bir jeopolitik duruma gelmesi demektir. Bu gibi durumlar yeryüzündeki güçler dengesine ya da merkezi güç değişmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Dünya haritasında bulunan beş kıta üzerinde hangi ülke daha fazla hegemonya düzeni kurarsa, uluslararası ilişkiler o ülkenin devletinin öncülüğünde ya da yönlendirmesinde gelişmekte ve ülkeler arasındaki jeopolitik konum, bu gibi gelişmelere paralel bir çizgide yeni bir yapılanmaya doğru sürüklenmektedir. Tek merkezli ya da çok merkezli dünya dengelerinde ülkelerin jeopolitik konumları güç merkezlerinin aldığı kararlar doğrultusunda biçimlenmekte, onların izlediği yollara göre yeni yapılanmalar ortaya çıkmaktadır. En büyük güç sahibi olan devlet merkezi ülke konumuna gelince, dünya haritası buna göre yeniden belirlenmekte, merkez ülkeden hareketle diğer ülkeler yan ülkeler, kenar ülkeler, köprü ülkeler ve ara ya da arka bölgeler gibi farklı konumlara sahip olmaktadırlar. Önemli olan merkezin neresi olacağıdır. Merkezi devlet konumuna herhangi bir büyük devlet geldi mi, bu yeni merkezin etrafında kenar yan ve köprü ülkeler ortaya çıkmakta ve dünyanın geri kalan bölgeleri de merkezi yapının bulunduğu bu bölgeye göre belirlenmektedir.

         Büyük güçler ve devletlerin ötesinde, jeopolitik bilimi ise beş kıtadan meydana gelen dünya haritasını açıklarken, Avrupa, Asya ve Afrika gibi kıtaların birleşiminden meydana gelen kara parçasını esas ve ana kara kıtası kabul ederek, bu bölgenin merkezi alanını Avrasya olarak açıklamaktadır. Avrupa ile Asya’nın kesiştiği bölge olan Orta Doğu aslında dünya karalarının merkezi coğrafyası olarak öne çıkmakta, bu bölgenin batısı batı dünyasını, doğusu da doğu dünyasını yaratmaktadır. Kalpgâh adı verilen (Heartland) bölgesi dünya haritasının merkezi alanı olarak görülmekte ve bu bölgeyi ele zamanla bütün dünyaya egemen olabileceği söylenmektedir.  O zaman Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu hattında bir araya gelen bölgeler için bütünüyle merkezi coğrafya adı verilebilmekte, dünyanın doğusu ile batısı buna göre belirlenebilmektedir. Avrasya adı verilen merkezi bölgenin kuzeydeki merkezi Rusya, güneydeki merkezi ise Türkiye’dir. Dünya tarihinde yer alan büyük Rus ve Türk devletleri her dönemde bu bölgelere egemen olarak otorite boşluğunu gidermişlerdir. Merkezi coğrafyada imparatorlukların dağılmasından sonra savaşlar çıkmış ve giderek batıya doğru yönelen güç kayması sonucunda bölgedeki çekişmeler ve yeni hegemonya arayışları, dünya barışını ortadan kaldıracak derecede insanlığı tehdit etmiştir. Bugün de benzeri bir olumsuz süreç yaşandığı için, dünya barışı merkezi alanda gene eskisi gibi çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya bulunmaktadır.

          Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile başlayan geçiş süreci, daha sonraki aşamada Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla devam etmiş ve dünya yeniden bugünkü gergin ortama gelmiştir. Avrupa merkezli yapılanmadan Amerika merkezli dünyaya geçişi sağlayan dünya savaşları sonrasında, merkezi alanda Osmanlı devleti gibi bir büyük yapılanma gerçekleştirilemediği için, otorite boşluğu devam etmekte ve yeni ortaya çıkan büyük devletlerin oluşturduğu güç merkezleri arasındaki çekişme ve çatışmalar dünya barışını ortadan kaldıracak derecede etkili olabilmektedir. Orta Doğu’yu ele geçiremeyen Sovyetler Birliği yirminci yüzyılın sonlarında yıkılmak zorunda kalırken, Osmanlı sonrasında merkezi alana gelen İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçler de  Osmanlı hinterlandında kendi hegemonya düzenlerini tam olarak kuramamışlardır .İkinci dünya savaşı sonrasında bölgeye gelen Amerika Birleşik Devletleri  Türkiye üzerinden merkezi alana yerleşirken kendi yavrusu olarak İsrail’i kurmuş ve bu yahudi devletinin güvenliği için seferber olarak eski Osmanlı ülkeleri üzerinde çok ciddi bir baskı  düzeni uygulamaya başlamıştır. Savaş sonrası dönemde bölgeye özgürlük ve demokrasi getiriyor görünümünde giren ABD emperyalizmi, sonraki yıllarda İsrail siyonizmi için uygun bir ortam hazırlamış ve merkezi alandaki bu otorite boşluğunu yirminci yüzyılın ortalarından sonra, ABD emperyalizmi ile İsrail siyonizmi ortaklaşa doldurmaya çalışmışlardır.

       ABD merkezi alana Türkiye üzerinden girerken, Türk ülkesini bir askeri üs konumuna çevirmiş ve Türkiye topraklarında kurduğu askeri üsleri ise, İslam dünyasının tam ortasında kurulan yahudi devletinin korunması doğrultusunda şemsiye olarak kullanmıştır. ABD Türkiye’ye gelerek gizlice ülke içine yerleşirken ya da  İsrail’in güvenliği için uluslarası hukuka aykırı biçimde İncirlik gibi  askeri üsleri kurarken, Türkiye için bir eksen kayması söz konusu değil ama , Türkiye ile ABD  ve İsrail , merkezi alandaki batı hegemonyası ya da siyonizm egemenliği  için ters düştüğü ya da Türkiye Cumhuriyeti ulusal çıkarları doğrultusunda kendisini savunmak durumunda kaldığı zaman, hemen Türkiye için eksen kayması suçlamaları yapılması, gerçekten içtenlikten uzak  ve tamamen emperyal amaçlı saldırılar doğrultusunda  gündeme getirilen  suçlamalar olarak görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya kaldığı eksen kayması suçlamaları, gene gerçeklere uymamakta ve Atatürk’ün ülkesi üzerindeki etkilerini yitiren batılı emperyal güçlerin bu yüzden feryat etmelerinden başka bir anlam taşımamaktadır. Soğuk savaş koşullarının korku ortamında Türk devletini ve ülkesini kolaylıkla kendi emperyal çıkarları doğrultusunda kullanabilen batılı emperyal devletler ya da güçler, değişen koşullarda Türkiye’yi kendi istedikleri yönlere çekemeyince ya da kullanamayınca, hemen Türkiye’nin eksen değiştirdiği çığlıklarıyla öne çıkarak gene eski oyunlarına devam etmektedirler. Bu oyunun artık sonuna gelindiği ve soğuk savaş koşullanmalarıyla Türk devletinin batılıların çıkarları için bir yerlere sürüklenemeyeceği iyice görülmektedir. Emperyalistlerin ve siyonistlerin telaşı ve feryatlarının nedeni, aslında Türk devletinin ve milletinin bu alanda uyanmasıdır. Bir daha eski oyunlar ile Türkleri kandırmak, ya da Avrupa, Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafyadaki Atatürk cumhuriyetinin batılılar tarafından kullanılması artık mümkün olamayacaktır.

      Avrupa Birliği sürecinde Türkiye bu yüzyılın başlarında toplanan Lüksemburg zirvesine davet edilmemiş ve bir anlamda batılıların bu önemli uluslararası örgütlenmesinin dışında tutulmuştur. AB zirvesinden kovulan Türkiye Cumhuriyeti aynı yıl içinde İran’ın başkent’i Tahran’da toplanan İslam zirvesi toplantısından da dışlanmıştır. O dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Tahran İslam zirvesini terketmek zorunda kaldığı aşamada, Türkiye doğuluların uluslararası yapılanmasından da uzak tutulmuştur. Avrupa Birliği ve İslam Birliği gibi uluslararası yapılanmalardan aynı zaman dilimi içerisinde kovulmak durumunda kalan Türkiye, açıkça iki merkez arasında kaldığını ve giderek kilise ile cami arasına sıkıştığını görünce, bu kez de İsrail üzerinde havra ya da sinagog çıkarması ile karşı karşıya kalmıştır. Doğu batı arasında din farklılığının arasına sıkışıp kalan Türkiye’nin güneyden bir de İsrail zorlamasıyla iyice merkeze doğru itildiği anlaşılmıştır. Cami, klise ve havra arasında sıkışıp kalmamak için Türklerin kurmuş olduğu laik devlet zaman içerisinde hem Müslüman hem de gayrimüslim cemaatlar üzerinden  yıkılmaya çalışılmış, Vatikan yönetiminde Avrupa üzerinden yeni Bizans projeleri dayatılırken, İsrail üzerinden gelen baskılarda Yahudiler açıkça havraları öne çıkarmamışlar ama batıdan gelen kilise kuşatmalarına karşı  işbirlikçi islam tarikatları üzerinden camileri Kiliselere karşı kullanarak  merkezi alanda bir Hırıstıyan-Müslüman çekişmesini öne çıkarmak ve bu durumun arkasına gizlenerek, kendi emperyal ve siyonist hedefleri doğrultusunda dünyanın ortasını ele geçirmek istemişlerdir. Türkiye’de son zamanlarda yaşanmakta olan dinsel görünümlü tartışmalar ve gerginliklerin arkasında böylesine emperyal ve siyonist bir yapılanma olduğu açıkça göze çarpmaktadır.

         Müslüman kimliği yüzünden Avrupa Birliği Türkiye’yi içine almamakta kararlı görünürken aslında Türkiye’yi doğu bölgesine doğru itmektedir. Ne var ki, laik devlet yapılanması nedeniyle de Türkiye İslam Birliğinden dışlanmaya çalışılmaktadır. İslam dünyası dünyanın doğu bölgesinin bir parçası olarak görüldüğü için, Türkiye laik devlet yapılanmasıyla aslında doğu bölgesinden de dışlanmaktadır. Bulunduğu konumu ile ne doğuya ne de batıya yar olabilen Türkiye’nin giderek doğu ile batı arasına sıkıştığı anlaşılmaktadır. Böylesine bir sıkışıklık Türkiye’yi zaman içerisinde eritip ortadan kaldıracağı için, iki dünya arasında yalnız kalan, giderek sıkışıp silinmek tehlikesine maruz kalan Türkiye’nin böylesine bir durumda daha uzun süre varlığını sürdürmesi beklenemez. Yeni ortaya çıkan jeopolitik dengeler çerçevesinde Türkiye’nin bir güncel değerlendirme yaparak konumunu her yönü ile belirlemesi ve buna göre yeni bir yol izlemesi gerekmektedir. Türk devleti bunu yapabilirse varlığını koruyabilecek, yapamazsa Osmanlı devleti gibi bu coğrafyadan silinip gidecektir.  Roma, Bizans, Hazar ve Selçuklu İmparatorlukları gibi merkezi büyük devletler de uzun süren hegemonyalarına rağmen, yeni içine girilen dönemlerde ortaya çıkan değişmeleri algılamakta geç kalınca dağılmaktan kurtulamamışlardır. Rus devleti ise geçmişten dersini almış, imparatorluk biterken bir ideolojik yeni devlet yapılanmasına geçmiş, ideolojik devletin bittiği aşamada ise geniş bölgesel bir federasyona giderek merkezi devlet yapısını koruyabilmiştir.  Osmanlı devleti ise, başkent İstanbul’un batılı emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından ele geçirildiği için teslim olarak bağımsız konumunu yitirince imparatorluk sona ermiştir. Yeni Türk devleti ise, bu kez Anadolu topraklarının tam ortasında yer alan Ankara’da bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulabilmiştir. Türklerin başkenti değişirken Rusların başkenti aynı kalmış, bu yüzden de Rus devleti Türk devletinden yüz yıl daha ileri bir düzeye gelme şansını elde edebilmiştir. Türkler İstanbul’dan Ankara’ya gelirken ve Anadolu bozkırında çağdaş bir cumhuriyeti kurarlarken, devletler arası rekabet yarışında Rusya’dan en az bir yüzyıl geri kalmışlardır.


          Bugün yaşanmakta olan eksen kayması tartışmalarında, Türkiye’yi içine almayan Avrupa Birliği, Türkiye’yi merkezi coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda kullanamayan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ‘in haksız saldırıları ve suçlamaları öne çıkmakta ve kamuoyunda kasıtlı olarak bir Türkiye aleyhinde bir olumsuz hava yaratılmaya çalışılmaktadır. Sanki bütün olup bitenlerden Türkiye suçluymuş gibi bir ortam yaratılarak, Türkiye Cumhuriyeti gene batı emperyalizmi ve İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda bu bölgede kullanılmaya çalışılmaktadır. Ne var ki, bu aşamadan sonra artık papazın pilav yemesi zor görünmektedir. Eski oyunların iflas ettiği, benzeri oyunların, senaryoların ya da komploların geçerli olamadığı bir aşamada Türk kamuoyundaki bilinçlenme süreci devam etmektedir. Eskiden gerçekleri dile getiren aydınları çıkar çevreleri ve emperyal güçlerin Truva atları konumundaki mandacı ve işbirlikçiler komplocular suçlarken, şimdi tamamen tersi bir durum ortaya çıkmakta ve Türk halkı gerçekleri görürken, bu gibi oyunlara eskisi gibi devam etmek isteyenlerin belirli komploların suçlusu olduğu önceden tespit edilerek topluma açıklanabilmektedir. Halkı aydınlatanları komploculukla suçlayan işbirlikçilerin , aslında gerçek komplocular olduğu ortaya çıkınca ve  kitleler  bu doğrultuda bilinçlenerek uyanmaya başladığında  her şey ters yüz olmakta ve artık batı emperyalizmi ile İsrail siyonizmi Türkiye’yi eskisi gibi yönlendiremez bir duruma düşmektedirler. Türkiye’yi bu aşamada eskisi gibi doğu ülkelerine karşı kullanamayanlar eksen kayması suçlamasıyla, Atatürk’ün devletini mahkûm etmeye ve bu yönden köşeye sıkıştırarak batının denetiminde yeniden kullanmaya çalışmaktadırlar.

       Türkiye batının merkezi üssü konumunda olduğu yıllarda bütün komşularıyla kavgalı bir duruma düşürülmüş, bu durumdan yararlanan Avrupa ülkeleri, ABD ve İsrail Türkiye’yi Arap ve İslam dünyasına dönük birçok girişimlerinde köprü konumunda bir ülke ya da askeri üs olarak kullanmışlardır. Nato desteği ile Türkiye Amerikan üssü olurken ve İsrail’e şemsiyelik yaparken, Irak, İran ve Suriye gibi bütün doğulu komşularıyla düşman konumuna sürüklenmiştir. Sovyetler Birliği Kafkasya’da Demirperde uygulamasını sürdürürken, batı dünyası da Türkiye ve Arap dünyası arasına bir set çekerek, Türkleri merkezi coğrafyada yalnızlığa mahkûm etmişlerdir. Irak’ı Sovyetler Birliği işgal ederken ve Suriye’de Ruslar hegemonya kurarken, İran’da İslam devrimi olurken, batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi Türkiye üzerinden güvenlik önlemleri almışlar ve bu doğrultuda terörü kullanarak Türkiye’de Nato üzerinden yönlendirici olabildikleri askeri rejimleri getirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyıl boyunca yaşanmış olan bütün bu gibi gelişmelerden ders çıkararak yoluna devam etmeye çalıştığı sırada, batının yönlendirmesi dışına çıkarak kendi güvenliği ve ulusal çıkarları doğrultusunda komşuları ile yakınlaşarak yeni bir dayanışmaya girerken hemen eksen kayması suçlamalarıyla karşı karşıya kalmakta, toplumun kafası karıştırılarak Türk devletinin batıdan bağımsız hareket etmesi önlenmek istenmektedir. Kontrol dışı bırakılacak bir Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda eski Osmanlı ya da Selçuklu İmparatorlukları gibi büyük ve güçlü devlet yapılanmasına dönebileceği kuşkusu, batılıları ve siyonistleri fazlasıyla korkutmakta ve rahatsız etmektedir. Bütün yaygara buradan kopmaktadır.

        Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türk devleti yeni dönemde, Orta Doğunun savaş alanına dönüşen topraklarında yalnız kalmamak üzere komşularıyla yeni ilişkilere girmekte ve dayanışma düzeni sağlayarak, bölge güvenliğini  sağlama almak istemektedir. Yeni dış işleri bakanının bu doğrultuda geliştirmeye çalıştığı komşularla sıfır sorun politikasının son dönemlerde fazlasıyla olumlu sonuçlarını Türkiye görmeye  başladığı aşamada , yavaş yavaş bir bölgesel birliktelik arayışı tıpkı Avrupa kıtasında olduğu gibi gündeme gelmektedir. Avrupa’ya alınmayan bu Avrasya’nın merkez ülkesinin Orta Doğu’daki yeni barış ve düzen arayışlarının dışında kalması, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından düşünülemeyeceği için, Avrupa ülkeleri İsrail ve ABD üçlüsü daha fazla patırtı kütürtü çıkararak Türk devletinin yeni dönemdeki konumunu fazlasıyla tartışma konusu yapmaktadırlar. Türk basını içinde yer alan maaşlı ve kadrolu ajanları aracılığı ile Türkiye’yi eskisi gibi batı blokunun kontrolü altında tutma çabalarının, ne derece komik ve gayriciddi yazılara konu olduğu son dönemlerde siyonizmin denetimi altındaki sermaye basını ve işbirlikçi dinci yayın organlarında göze çarpmaktadır. Bu gibi eski teranelerin döndüre döndüre tekrar edilmesinden artık iyice rahatsız olan Türk halkının, son dönemlerdeki komşu ülkelere doğru geliştirilen iş birliği ve barış yaklaşımlarını fazlasıyla benimsediği görülmektedir. Devlet ile milletin bu doğrultuda yakınlaşması, hükümetin ise birçok yanlıştan sonra bu doğrultuda doğru adımlar atması birbirini destekleyince, batılı emperyalistler ile İsrail siyonistlerinin çıkardığı gürültü giderek artmıştır. Türkiye sürekli olarak batıdan bu doğrultuda sıkıştırılınca, bazı uluslararası ilişkiler kesilmekte ve bazı sorunlarda ise, Türkiye’ye karşı batılılar yeni gerginlik senaryoları öne sürmektedirler.

       İsrail yüzünden Orta Doğu’ya gelen ABD, İsrail’in güvenliği için Irak’ta savaşarak bu ülkeyi parçalamıştır. İsrail’in bölgeye egemen olabilmesi için kukla bir devleti Irak’ın kuzeyinde kurdurarak destekleyen ABD emperyalizmi, Siyonist lobilere teslim olunca İsrail devletinin haksız isteklerine de alet olmak durumunda kalmış ve bu yüzden Birleşmiş Milletleri ve bütün dünya kamuoyunu karşısına alma riski ile karşılaşmıştır. İsrail’in yeni dönemde Irak sonrasındaki ikinci adımı olarak İran öne sürülünce, ABD büyük baskı altında kalmış ve bu durumu Türkiye ile paylaşmak istemiştir. İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilen İran savaşı gene haklı gösterilmek için, tıpkı Irak savaşında olduğu gibi nükleer santral gerekçesi kullanılmaya çalışılmış, İsrail’in atom bombaları görmezden gelinirken, İran’ın bu gibi silahlara sahip olamayacağı gibi çifte standartlı haksız bir tutum izlenmiştir. Bölge güvenliği açısından Irak ve İran’ın nükleer silahları önlenirken, İsrail’in bu silahlara sahip olması ciddi bir haksızlık ve dengesizlik yarattığı için, Türkiye bu aşamada siyonizmin kontrolü altındaki batılı güçler ile değil ama kendi güvenliği açısından komşularıyla ve özellikle İran ile beraber hareket etmeye başlamıştır. Enerji kaynaklarında başlayan iş birliği giderek bir bölgesel dayanışmaya dönüşme eğilimleri gösterince, başta İsrail olmak üzere batılı ülkelerin Türkiye’ye yönelik eksen kayması suçlamaları birbiri ardı sıra yoğun bir biçimde gündeme getirilmiştir.

     Üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu ile batının sınırlarının, Türkiye ve İran sınırı olarak belirlendiğini İngiliz kaynakları açıklamışlardır. Dünyayı beş yüz   yıl yönetmiş olan İngiltere’nin, İsrail siyonizminin dünyaya egemen olabilmesi doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşı istemediği ve bu nedenle birçok gerçeği dünya kamuoyunun bilgilerine sunduğu anlaşılmaktadır. Türk; -İran sınırı üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu batı sınırı olarak belirlendiğine göre, Türkiye batının İran’da doğunun cephe ülkeleri konumuna sürüklenmektedir. İkinci dünya savaşı sırasında Almanya Sovyetler Birliği ile merkezde savaşırken, bir cephe ülkesi konumuna sürüklenmiş ve bu yüzden milyonlarca insan öldürülmüştür. Üçüncü dünya savaşı öncesinde Türkiye ve İran doğu-batı savaşının cephe ülkeleri konumuna sürüklenmekte ve tıpkı Almanya’da olduğu gibi milyonlarca İran ve Anadolu Türkü ölüme mahkûm edilmek istenmektedir. Böylesine bir durum hem Türkiye hem de İran açısından kabul edilemeyecek bir sorundur. Hiçbir ülke savaşın cephe ülkesi olmayı istemeyeceği gibi, Türkiye ve İran ‘da kendi ülkelerinde bir füze ya da atom savaşı istemeyecek kadar büyük ve ciddi devletlerdir. Böylesine bir büyüklük ve ciddilik her türlü ayırımın ve farklılığın ötsinde bu iki büyük merkezi devletin biraraya gelmesini ve savaşı önleyici doğrultuda önlemler alabilme çizgisinde  işbirliğini geliştirmelerini sağlamıştır . İran nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması nedeniyle, iki Türk ülkesinin ya da devletinin emperyalistler ya da siyonistler yüzünden birbirini yok etmesi gibi bir saçmalığa alet olmayacakları ortaya çıkmıştır Bu durumda, önce terör ve savaşın önlenmesi gerekmektedir. Diğer konular ve farklılıklar savaş riski devam ettiği sürece ikinci planda kalmaktadır. Emperyalistler ise iki ülke arasındaki farklılıkları kışkırtarak, bir Türk-İran iş birliğini önlemeye çalışmakta ve bu doğrultuda   çalışan savaş lobileri de İran ile Türkiye’yi cephe ülkesine dönüştürebilmenin yollarını aramaktadırlar.

        İran ile Türkiye dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmayarak merkezi coğrafyada güçlü iki ülke olarak varlıklarını korumuşlardır. Bugün gelinen noktada İsrail siyonizmi ya da ABD emperyalizmi yüzünden iki ülke birbirleriyle savaşmayacak kadar derin bilgi ve deneyime sahiptir. Türkiye batıdan dışlandığı bu aşamada batı emperyalizminin doğuya yönelik bir üçüncü dünya savaşı girişiminin cephe ülkesi olmamak için, merkezi ülke konumunu güçlendirmelidir. Türkiye batı ya da doğu olmadığı içindir ki, artık merkezi ülke olarak hareket etmek zorundadır. Ayrıca bu konumunu güçlendirebilmek için de merkezin diğer ülkesi olan İran ile yakınlaşarak tekrar eskiden olduğu gibi, Selçuklu İmparatorluğu çatısı altında iki ülke nasıl birlikte var olduysa, benzeri bir Yeni Selçuklu yaklaşımı çerçevesinde geleceğe dönük bir bölgesel birlikteliğin temellerini de atmalıdır.  Atatürk döneminde İran ve Türkiye birlikteliği nasıl Sadabat Paktı ile bir merkezi ortaklığa dönüştürüldü ise, bugün de merkezi coğrafyada var olan bütün devletler İran ve Türkiye ortaklığının çatısı altında oluşturulacak bir merkezi birliğin üyesi olabilirler. İran ve Türkiye arasında yer alan Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü’de bir araya gelecek iki büyük ülke böylesine bir merkezi birlikteliğin temellerini atabilirler ve böylesine bir yapılanmayı tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi bölgesel bir kurumlaşmaya dönüştürebilirler. O zaman İran-Türkiye cepheleri üzerinden gerçekleştirilmek istenen bütün savaş senaryoları devre dışı kalacak, savaş için tırmandırılan bölücü etnik terör önlenebilecek, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın da üye olarak katılacağı merkezi devletler birliği, üçüncü dünya savaşının çıkartılmak istendiği orta alanda dünya barışının kurucusu ve güvencesi olarak   var olacaktır.

       Emperyal ya da siyonist hegemonya peşinde koşanların çıkarmaya çalıştığı üçüncü dünya savaşını önleyecek en önemli adım Türkiye ve İran ortaklığında oluşturulacak bir bölgesel pakttır. Sadabat ya da Bağdat Paktlarının merkezi barış düzeni için daha önceden kurulduğu bu topraklarda Cento ve RCD gibi bölgesel   güvenlik ya da kalkınma örgütleri de kurulabilmiştir. Bugün bunların benzerleri yeniden kurularak, üçüncü dünya savaşı senaryolarının önü kesilebilir. Türkiye’nin böylesine bir merkezi yapılanma için doğuya yönelmesine gerek olmayacağı için, bir eksen kayması yaşanmayacaktır. Türkiye doğuya ya da batıya kaymadan bulunduğu bölgede sıkı duracak, merkezin güçlü temsilcisi olarak diğer merkezi devlet olan İran ile ortaklık kurarak ve bölgede geleceğe dönük bir  yapılanmaya öncülük ederek, üçüncü dünya savaşına giden bütün yolları merkezi alanda kesecektir .Türkiye batı emperyalizmi ile doğu ülkeleri arasında merkezi coğrafyada gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşını, İran ile ortaklık kurarak önleyebilecek ve merkezi alandaki otorite boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutup merkezlerinin dünyanın orta bölgesinde  hegemonya  amaçlı emperyalist saldırılara  kalkışmasına izin vermeyecektir.  O zaman bundan sonra” ne doğu ne de batı ama önce merkez” düşüncesi, Türkiye’nin ana hedefi olacaktır. Merkezde her yönden güçlü bir Türkiye komşuları ile kuracağı bölgesel birlik sayesinde dünya barışının kurucusu ve güvencesi olabilecektir. Yeni ortaya çıkan durum karşısında emperyalistlerin söylediği gibi eksen kayması olmayacak, Türkiye üzerinde kurulu bulunduğu merkezi coğrafya topraklarına çivi çakarak konumunu daha da güçlendirecektir. Türkiye’nin geleceği ne doğu da ne de batıdadır. Türkiye’nin geleceği devletin ülkesi olarak üzerinde bulunduğu topraklardadır. Türkiye bu nedenle, bundan sonra daha fazla merkezi politikalar uygulayarak hem kendisini hem de komşularıyla dayanışma içerisinde gerçekleştirilmesi gereken merkezi yapılanmayı güçlendirmek zorundadır.

            Yirminci yüzyılın başlarında büyük ulus devletler arasındaki çekişmeler, birinci dünya savaşı senaryosu ile iki kutuplu bir dünya düzenine dönüştürülmüştü. Yüzyılın sonlarına doğru doğu blokunun çökmesi üzerine tek kutuplu yeni bir dünya düzeni küresel sermaye aracılığı ile kurulmaya çalışıldı ama başarılamadı. Ne var ki, böylesine bir yapılanma Amerika Birleşik Devletleri içinde sürdürülen Yahudi –Hırıstıyan ya da İngiltere-İsrail çekişmesi yüzünden bir türlü kurulamadı. Var olan dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere , eski sömürgesi olan ABD ile birlikte eski  dünya düzenini yürütmeye çalışırken, ABD ve İngiltere çıkışlı şirketlerin içinden çıkan küresel sermaye yapılanmasının, İsrail yönetiminde  tek bir dünya devletine yönelmesi, yirmi birinci yüzyılın sonlarında dünyayı büyük bir kapışmaya sürüklemiş ve küresel şirketler ile eski dünya düzeninin uzantısı olan ulus devletler birbirlerini yemek doğrultusunda  çok ciddi çekişme ve çatışma ortamlarına sürüklenmişlerdir . Ne var ki, dünya halkları ve ulus devletlerin direnmeleri üzerine küresel şirketler bu kavgayı kaybederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Tek kutuplu dünya düzeni gizli dünya devleti aracılığı ile kurulamayınca, bu kez yapay mikroplar aracılığı ile biyolojik savaşlara yönelerek, ulus devletlerin yıkılmasına ve dünya halklarının yok edilmesine doğru adımlar atılmaya başlanmıştır. Küresel sermaye tek başına dünyaya egemen olamayınca, ABD ve İngiltere’nin yolları ayrılmıştır. Bu ayrılık sonrasında Batı blokunun ABD, Avrupa Birliği, İngiltere ve İsrail olmak üzere içeriden dörde bölündüğü ortaya çıkmıştır. Batı dünyası bir kapitalist sistem ile bütün dünyaya egemen olmaya çalışırken, kendi içinden parçalanarak dağılma noktasına gelmiş  ve bu yeni durum karşısında İngiltere Çin ile yeni bir ittifaka yönelirken, ABD eski İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ı kontrol etmeye yönelen yeni bir siyaset izlemeye başlamıştır Geçmişten gelen bir alışkanlık doğrultusunda harita üzerinde dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmaya çalışılmış ama gelinen yeni aşamada,  ortaya çıkan çekişmeler yüzünden, dünyadaki  yeni kutuplaşma doğu ve batı  blokları olarak oluşturulamamıştır.

            Batı bloku kendi içinde dörde bölünürken, dünya haritasının doğu bölgelerinde yer alan Rusya, Çin, Hindistan ve Avustralya gibi kıtasal büyüklükteki devletler  yeni dört büyük güç olarak öne çıkarken, batı bloku gibi doğu dünyasında da dört kutuplu yepyeni bir yapılanma gündeme gelmiştir. Artık, Türkiye gibi bir merkezi coğrafya ülkesinin parçalanmış olan doğu ya da batı blokları içinde yer alması mümkün olamayacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin geleceği ne batıda ne de doğuda değildir. Doğu ve Batı blokları içinde yer alan dörder büyük ülkenin bir araya gelerek tek kutup halinde hareket etmeleri bu aşamada görülmediği için, Türkiye üç kıta arasındaki konumu ile kendisinin merkezinde yer aldığı bir merkezi ittifak ya da güvenlik paktını, dünya barışı için bir an önce gerçekleştirmek zorundadır. Böylesine bir yapılanmanın eski Osmanlı hinterlandı üzerinde gündeme getirilmesi, dünya haritasının doğusu ve batısında yer alan büyük güçlerin emperyalist ülkeler olarak orta dünyaya sızmalarını önleyebilecektir. Bugünün koşullarında bir üçüncü dünya savaşı çıkartmak isteyen emperyalist güçlerin önünün kesilebilmesi için, orta dünyada yer alan devletlerin bir araya gelerek merkezi devletler birliği içinde yerlerini almaları kaçınılmazdır. Bugün ABD’nin merkezi güçlerinden oluşan CENTCOM aracılığı ile yönetilmeye çalışılan orta dünyanın bütün devletlerinin bir araya gelerek: Amerikan, İngiliz, Rus ya da Çin askerlerinin bölgeden çekilmesiyle, gündeme getirilecek bir yeni merkezi devletler savunma örgütü olarak YENİ CENTO adıyla acil bir barış örgütlenmesine gidilmesi dünya barışı açısından zorunlu olarak öne çıkmaktadır. Osmanlı alanında Büyük Türkiye yaratacak bu tür bir güvenlik örgütlenmesi hem doğu batı savaşının hem de yeni kutup başlarının ortaya çıkmasıyla gündeme gelen çok kutuplu çatışma risklerinin önlenmesinde dünya barışına hizmet edecektir. Artık insanoğlu ciddi bir bilgi düzeyine sahip olduğu için, her türlü savaş senaryosuna orta dünyada karşı çıkılacaktır. Bu nedenle artık gelecek için, ” ne doğu, ne de batı, ama merkez “ yaklaşımında birleşmekte yarar vardır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN