18 Mayıs 2021 Salı

TÜRKİYE’DE ANA MESELE - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE’DE ANA MESELE

                Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devletidir ve Türklüğün ana vatanı olarak kabul edilmiştir. Osmanlı sonrası dönemde bir ulus devlet kurulması için karar alındığında, ortada çok gelişmiş bir ulusal yapı bulunmuyordu. Üç kıta arasında yer alan merkezi bir konumda bulunan Anadolu yarımadası, yedi yüz yıl Osmanlı imparatorluğunun merkezi toprakları olarak hizmet vermiş olan Anadolu toprakları, daha sonraki aşamada bir ulus devletin merkezi alanı olarak önemli bir misyonu yerine getiriyordu. Daha önceki dönemlerde Roma, Bizans ve Selçuklu İmparatorlukları zamanında da benzeri bir misyonu yerine getiren Anadolu yarımadası, bugünün koşullarında eski imparatorluk mirası bir yükü üstlenirken, gene benzeri bir işlevi yerine getiriyordu. Dünyanın ortasında yer alan merkezi coğrafya, sürekli olarak imparatorlukların yayıldığı bir alan olmasına rağmen, çevresinde yer alan bölgelerin öne çıkardığı bir nüfus sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Eskiden büyük devletler ve imparatorluklar merkezi alanda yayılırken, daha sonraki dönemde ulusların tarih sahnesine çıkması ile birlikte içine girilen ulus devletler çağında da Anadolu yarımadasının sahip olduğu milli sınırlar içerisinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkıyordu.

                Müslüman ümmetinden ve Osmanlı devletinden uzaklaşmanın başlaması ile birlikte Anadolu halkı yeni bir ulusal gelecek ararken, Müslümanlıkla birlikte bir de Türkleşme dönemi başlamış ve bu doğrultuda Anadolu yarımadasındaki yeni ulus devletleşme ortaya çağdaş bir ulusal cumhuriyetin çıkışını sağlamıştır. Avrupa kıtasında yaşanan Rönesans ve reformların getirdiği yenilikler, bir yeni oluşum olarak aydınlatma devrimini yaratınca ortaçağ dönemi geride kalmış ve yeni dönemde bilim ve kültüre dayanan bir yeni yapılanma sayesinde, o dönemde dünyayı yöneten Avrupa devletleri zaman içerisinde uluslaşmanın öncülüğünü yapmışlardır. Orta çağ boyunca küçük küçük şehir devletlerinde yaşamaya çalışan insanlık, aydınlanma devrimi sonrasında bilimin ve kültürün temellendirdiği yeni ve yakın çağlara uzanarak modern çağların ulus devlet yapılanmasına doğru bir gidişi gündeme getiriyordu. Etnik ve dini cemaatlerin siyasal aktivizasyonu ile birlikte önce bir kültürel canlanma ve toplumsal yaşama geçiş ve daha sonraki aşamada ise, vatan ve soy konularında ortaya çıkan bilinçlenme ile birlikte uluslaşmanın ilk adımları atılıyordu. Osmanlı devletinin sürekli savaşlara girmesi nedeniyle zayıf düşmesi yüzünden kamu düzeni çöküşü ile karşı karşıya kalınmıştır. Avrupa kıtasının büyük devletleri merkezi alanda güçlü bir devlet görmek istemedikleri için, yok etme politikalarını düzenli olarak kullanmışlardır. Özellikle Almanya ve Rusya arasında merkezi alana sahip çıkma hedefi doğrultusunda çekişmeler yaşanırken, Osmanlı devleti sürekli savaşmak zorunda kalıyor ve bu süreçte de birçok ülke ve bölge imparatorluğun elinden çıkarken, bu topraklar üzerinde yaşayan bölge halklarının bir kısmı da kopup giden topraklar ile birlikte, Osmanlı hegemonya alanından çıkarak, yeni ulus devletlerin oluşumu için elverişli ortam yaratıyorlardı. Osmanlı’nın toprak kaybı özellikle Balkanlar bölgesinde yeni ve küçük ulus devletçiklerin kurulmasına giden yeni bir süreci olayların önüne getiriyordu. Balkanlar’daki milliyetçilik rüzgarları Müslümanları ve Yahudileri bu bölgedeki yerleşik düzenlerinden uzaklaştırırken, mikro milliyetçilik akımları üzerinden yeni ulus devletler birbiri ardı sıra dünya sahnesine çıkıyorlardı.

                Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında giderek artan gerilimler ve siyasal çekişmeler ortalığı karıştırınca Osmanlı millet sisteminden gelen toplum yapısı dağılma noktasına geldi ve Balkanlar’daki etnik azınlıklar Osmanlı hegemonyasına karşı çıkarak, küçük küçük ulus devletlerini kurarak modern çağlarda diğer ulus devletler ile rekabet ve çekişme içinde siyasal yapılanmalarını tamamlamaya çalıştılar. Balkanlardaki Hristiyan uluslar sahip oldukları dinsel birliktelikten giderek, homojen bir ulus devlet oluşturma yolunda emin adımlarla ilerliyorlardı. Önce küçük devletlerini kuranlar daha sonraki aşamada rakip komşu devletlere karşı güçlenmek doğrultusunda, devletlerini büyütmek amacıyla komşu devletlere saldırıya geçerek hegemonya kavgasına girişiyorlardı. Din üzerinden uluslaşmaya yönelmek ve kendi dini  üzerinden yeni bir ulus yaratma girişimlerinde, bu kez Osmanlı sonrasında kurulan Hristiyan küçük devletler  tarih sahnesine çıkarak dünyanın jeopolitik merkez bölgesinde  Müslümanlığa karşı Hristiyanlığın Avrupa ve Vatikan destekli uzantılarını oluşturarak, yeni kurulan Türk devleti için Hristiyanlık dininin geçmişten gelen bir batı baskısı siyasal kutuplaşma  yoluyla  kurulmakta olan yeni cumhuriyetin, Musevilerin kontrolü altında bir Türk devleti olmasına giden yolun önü kesilmek isteniyordu. İmparatorluğun çöküşü ve dağılması üzerine Vatikan komutasındaki Hristiyan dünya, Balkanları bir geçiş köprüsü konumunda kullanarak Anadolu yarımadası ile bağlantısını geleceğe dönük bir biçimde korumak istiyordu. Vatikan merkezli Hristiyan Avrupa gelecekte komşu olacağı ya da daha yakın ilişkiler içinde olacağı, Asya kıtasına yönelik olarak genişlemek ve orta dünya bölgelerinde yeni Hristiyan küçük devletler kurarak, bunlar ile bir merkezi bir ittifak çatısı altında bir arada olmayı hesaplıyorlardı. Ne var ki, Balkan savaşları ile başlayan Hristiyan-Musevi çekişmesi daha sonraki aşamada Hristiyan-Müslüman çekişmesine dönüşerek Hristiyanlık dünyasının Yunanistan üzerinden önce merkezi alana daha sonraları da Asya kıtasına yayılma planlarını ortadan kaldırıyordu.

                Balkanlar da ortaya çıkan bu dinler arası çatışma, Balkan savaşları ve daha sonraki aşamada da Çanakkale savaşları ile devam ediyor ve Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu eski Osmanlı bölgelerinde Müslüman halk ile Hristiyan topluluklar arasında bir iç savaş süreci gündeme geliyordu. Osmanlı ahalisi içinde  nüfusun dörtte üçe yakın büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Ermeni, Rum, Bulgar ve Süryaniler gibi Hristiyan dinine sahip bulunan topluluklar, Birinci  Cihan savaşına doğru yavaş yavaş imparatorluk arazisi sürüklenirken, Osmanlı devletinin gayrimüslüm kalıntıları olan Hristiyan  nüfusun önemli bir kısmı  Akdeniz limanlarından  gemi ve vapurlara binerek  imparatorluk sahasının dışına çıkarak, Avrupa ve Amerika kıtalarındaki boş olan sömürge devletlerinin topraklarına giderek yerleşiyorlardı. Böylece Birinci Dünya savaşının başlaması üzerine merkezi coğrafyadan batı ülkelerine doğru göç hareketleri artıyordu. Hristiyanlık dininin bütün dünyaya yayılması hakkındaki Vatikan projesi böylece uygulama alanına sokulurken, Osmanlı Hristiyanları daha çok Güney Amerika ülkelerini yeni yurtları görerek buralara yerleşiyorlardı.  Amerikan kıtasının da Avrupa kıtasında olduğu gibi Hristiyanlığın birleştirici çatısı altında Vatikan’ın hegemonya alanının genişlemesi, Osmanlı Hristiyanlarının kıta değiştirerek Güney Amerika ülkelerine gitmeleri sayesinde gerçeklik kazanıyordu. İlk bin yılda Avrupa Hristiyanlaşırken, ikinci bin yılda Amerika kıtasının Hristiyanlaşmasına Osmanlı göçmenleri Kuzey ve Güney Amerika kıtalarına yerleşerek yardımcı oluyorlardı. Milat döneminden sonra iki bin yıl devam eden bu kavganın bugünkü uzantısında Vatikan’ın Asya kıtasını da Avrupa gibi bir Hristiyan kıtasına dönüştürme projesinin ilk adımları o dönemde atılmak istendiği için, Türkiye’nin Trakya ve Ege bölgelerinde yeni Hristiyan devletler kurarak buralardan Asya kıtasının içlerine doğru bir yayılma hazırlığı göstermişlerdir. Dinler arasındaki bu kavga bölge ülkelerini derinden etkilerken, Birinci Dünya savaşı sonrasında Osmanlı imparatorluğu dağılırken, Avrupa Musevileri göç ve mübadele yolu ile eski imparatorluk topraklarına yerleşerek, Avrupa kıtasında iki bin yıl süren din kavgasını Orta Doğu bölgesine taşımışlardır.

                Din kavgası yüzünden Avrupa da kurdurulmayan Yahudi devletinin önce Balkanlar’da sonra Ege bölgesinde kurulması için Musevi lobileri çok baskılar uygulamışlar ve en sonunda Yahudi devleti olarak İsrail yirminci yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti tam bu arada bir devlet olarak kurulma şansını elde etmiştir. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Rusya’da bir Sovyet devrimi gerçekleştirilerek, Rusya’nın kontrolü altında kalan dünyanın beşte bir toprak parçaları üzerinde dinsizlik düzeni kabul edilmiş ve bu doğrultuda bütün camiler ile kiliseler kapatılmıştır. Dünyanın kuzey bölgesinde bir dinsizlik düzeni kurulurken ve bu durumun ortaya çıkardığı dinsizlik uygulaması tüm Asya kıtası üzerinde uygulamaya geçirilirken, Sovyetler Birliği ile müstakbel İsrail arasında kalan orta bölgede eski Osmanlı toprakları merkeze alınarak bir Türk devleti kurulmuştur. Ne var ki, SSCB gibi bir  kocaman imparatorluk Rusya merkezli olarak örgütlenirken, İslam dünyasının tam ortasına Avrupa’da kurulamayan İsrail devletinin kurulması, Rusya merkezli dinsizlik düzeninin geçerli olduğu Sovyetler Birliğinin, İslam dünyasına karşı oluşturduğu dinsizlik düzeni dengesi arasında mümkün olabilmiştir. Hristiyan Avrupa ülkeleri kendi ülkelerinde Yahudi devleti kurulmasına izin vermezlerken Amerikan Yahudi lobilerinin özellikle Hazar lobisinin destekleyerek örgütlediği Sovyetler Birliği gibi bir dev ülke, dinsizlik düzeninin temsilcisi olarak büyük İslam coğrafyasını dengeleyerek, ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail devletinin Orta Doğu bölgesinde kurulmasının önünü açmıştır. Merkezi alanda İsrail kurulmadan önce bir sosyalist imparatorluğun oluşturularak büyük İslam potansiyelinin tam ortasında Yahudi devletinin kurulması çok zor olmuş ve bu devletin kurulmasından sonra geçen yarım yüzyılı aşkın süre merkezi alanı sürekli savaş bölgesine dönüştürmüştür. Dinsizlik imparatorluğu İslamın gücünü dengelerken, dünyayı Amerika’dan yöneten Musevi lobilerinin destekleri ile ikinci dünya savaşı sonrasında İsrail, Orta Doğu’da bağımsız bir devlet olarak kuruluyordu. Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulması planlanan İsrail devleti, Edirne’den göç eden Türk asıllı bir Yahudi asıllı olan İngiliz başbakanı Churchil’in karşı çıkması yüzünden, İsrail kurulamamış ve savaşı kazanan İngiliz başbakanı Siyonistlerin yoğun çalışmaları sonucunda, genel seçimleri kaybederek muhalefete düşmesi yüzünden, İsrail’in kurulabilmesi için yeni bir yol açılmış ve bu yol insanlığı İkinci Dünya savaşı felaketine sürüklemiştir. Siyonistler Hitler gibi anormal birisini bularak ve onun üzerinden Nazizm’i örgütleyerek ve sonunda Almanya ile Sovyetler Birliğini savaştırarak kutsal topraklar ilan edilen Filistin bölgesinde Yahudi devletini kurmuşlardır.

                Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Sovyetler Birliği dünyanın ikinci büyük gücü olarak Asya’nın kuzey bölgesinde egemenliğini sürdürüyor ve bu doğrultuda da bölgedeki bütün İslam devletlerini dengeleyerek İsrail devletine karşı bir büyük İslam savaşının gündeme gelmesini önlüyordu. Bu çerçevede İsrail devletini ilk tanıyan devlet Sovyetler Birliği oluyor ve ABD’nin de hemen tanıdığı İsrail oluşumunu tanımak Türkiye’nin önüne yeni bir görev gibi getiriliyordu. Amerika ve Rusya’nın tanıdığı İsrail devletini Musevi lobilerinin yoğun desteği ve baskıları ile Türkiye Cumhuriyeti de tanımak zorunda kalıyordu. İkinci dünya savaşına kadar Türkiye bölgedeki İslam devletleri ile olan ilişkilerini ayarlayarak, Sovyetler Birliği ve batılı emperyalist devletlere karşı bölgesel savunma ve dayanışma ittifakları oluşturmaya  çalışırken, İsrail devletinin kuruluşu Amerikan Musevi lobileri aracılığı ile  tamamlanmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk bölge devletlerinin karşı çıktığı İsrail yapılanmasına karşı uzak duruyor ve batı dünyasından bölgeye transfer edilen bu Siyonist devletin dünya barışını tehdit edeceğini görerek de bu oluşuma destek vermiyordu Merkezi coğrafya İsrail devletinin kurulması doğrultusunda yeniden yapılandırılırken, Sovyetler Birliği’nin tam da dünya savaşı sırasında New York borsasından gönderilen milyonlarca dolar maddi yardımın, Troçki tarafından Moskova’ya gönderilmesi ile Kızıl Ordu kurularak, bütün Rusya ve komşularının bir araya  geldiği büyük  ideolojik imparatorluk kurularak orta dünya alanları tümüyle bu büyük yapılanmanın hegemonyasına terk ediliyordu. Solculuk görünümünde bir dinsizlik düzeni Müslüman dünyanın tam ortasında farklı dinden bir devlet yapılanmasının yerleştirilmesini daha kolay bir duruma getiriyordu. Osmanlı imparatorluğunun yerine, Büyük İsrail Federasyonu planının uygulanabilmesi doğrultusunda elverişli bir ortam hazırlanıyordu. Nitekim daha sonra ortaya çıkan birçok gerçek böylesine bir uluslararası planın olduğunu ve gelecekte bütün bölge devletlerinin bu emperyalist proje doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerektiğini, birçok siyasal gelişme ortaya koymuştur. Sovyetler Birliğinin kurulması sonrasındaki Orta Doğu konjonktürü Yahudi devleti olarak İsrail’i öne çıkarmış ve bunun sonucunda bölgedeki eski Osmanlı toprakları, Avrupa’dan gelen ulus devlet modeli üzerinden İngilizlerin Sevr planı aracılığı ile dönüştürülmeye çalışılmıştır. Yüz yıl önce İngiliz planı ile ulus devletleri bölgeye taşıyan uluslararası konjonktür, bugün de Büyük İsrail planı doğrultusunda eyalet devletlerini gündeme getirerek var olan devletlerin içinden en az on küçük devlet çıkartmak üzere bölge savaşlarını Orta Doğu’da sürdürmektedirler.

                İşte Türkiye Cumhuriyeti iki bin yıllık dinler savaşı Avrupa’dan Asya kıtasına taşınırken tam o dönemin ortalarında kurulmuştur. Dinler açısından bir yanı ile Hristiyan dünyası, diğer yanı ile İslam dünyası ve üçüncü olarak da Asya kıtasında var olan ülkelerin arka planda yer aldığı kozmopolit dinler dünyası arasında sıkışıp kalan Türkiye Cumhuriyeti, aynı zamanda SSCB gibi dinsizlik rejimi ile Orta Doğu’nun tam ortasında yer alan bir ülke olarak, kuruluşu sırasında dinler arası diyalog sağlayacak bir laiklik modeli esas alınmıştır. Hristiyan Avrupa ile Müslüman merkezi bölge arasında kalan bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa’nın yanında Müslüman ülke olarak yer almasını Vatikan ve Avrupa ülkeleri uygun görmemiş ve engelleme yapmışlardır. Sınır komşusu olarak İslam ülkelerini Balkanlar’da görmek istemeyen Hristiyan Avrupalılar yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başta kuruluşu sırasında laikliği zorlamışlar ve bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasında yer alan ama sonradan değiştirilen maddelerinde var olan “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır “hükmü kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik yapılanmasının önü açılmıştır. Batı dünyasından gelen bu baskılar Türk devletinin Müslüman devlet olmasını önlemiştir. Bu süreçte doğudan gelen rüzgarlar ‘da Musevilik dininin etkileri bir Yahudi devleti olarak İsrail’in önünü açarken, Türkiye bu kez doğudan da laiklik talepleri ile karşılaşarak İslam coğrafyasının tam ortalarında bir din ve ırk devleti olarak kurulan İsrail devletine merkezi coğrafya da bir şemsiye görevi görmüştür. Rusya’da kurulan SSCB rejimi İslam coğrafyasının önünü keserken dinsizlik görüşünün ağırlığı Asya ülkelerine taşınıyordu. ABD’nin desteklediği Rusya’daki Sosyalist devrime karşı denge olarak İngiltere’nin örgütlediği Çin’deki Maocu dinsizlik düzeni, tamamlayıcı bir yapılanma olarak devreye giriyordu. Bu gibi yeni oluşumlar cihan savaşı ile başlayan değişimlerin yeni halkaları olarak devreye giriyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, İsrail’in kuruluşuna giden yolu açıyor ve bu doğrultuda yeni gelişmeler birbiri ardı sıra öne çıkarak, uluslararası konjonktürün biçimlenmesinde etkin oluyordu.

                Yukarıda açıklanan nedenlerle, Türk devletinin nüfusunun yüzde doksanının Müslüman olmasına rağmen devlet kuruluşta İslam devleti olarak kurulamıyordu. Bu duruma hem Avrupa hem Rusya karşı çıkarken, İsrail’de Osmanlı vatandaşlığından Orta Doğu Musevilerinin durumunu dikkate alarak, Türkiye’nin bir İslam devleti olmasına karşı çıkıyordu. Dünyanın merkezinde bir devlet kurarken kurucu öncü kadro çevre ülkelerinden gelen büyük baskılarla karşı karşıya kalıyordu. Bu aşamada kurucu önderin başkanlığında yapılan özel toplantılarda bir ara Türk devleti kurulurken Türk ulusunun da Hristiyan olması öneriliyor ve uzun tartışmalardan sonra Türklerin Hristiyanlığa geçmesi çeşitli itirazlar yüzünden kabul edilmiyordu. Kurucu kadro Hristiyan Batı dünyası ile Müslüman dünya arasında bir orta yol ve denge oluşturabilmek üzere laik devlet modelini ana gövde olarak kabul ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu sırasında sürekli olarak Hristiyan Avrupa ile din konularında çekişirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da yeni kurulan İsrail ile de İslam devleti konusunda birçok tartışmalar ve gerginlikler birbirini izlemiş, Türk vatandaşı olarak Türklüğün içinde yer alan birçok Musevi vatandaş, din konularına karışırken ya da tarikatların önderliği gibi alanlarda rol alarak etkili olmaya çalışırken, Türkiye’de din yönetimi alanında birçok yeni sorun ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar dini konuları öne çıkarmış ve soğuk savaş sonrası dönemde, Türkiye’de açıktan İslamcı partiler kurularak siyaset sahnesinde özgürce yer alabilmişler ve zaman içinde toplumu kucaklayıcı bir büyüklüğe kavuşarak, uzun süreli iktidar olma şansını da elde etmişlerdir.  Halk kitleleri giderek genişleyen Müslüman tabanı temsil eden partileri desteklemeye başladıklarında, cumhuriyetin kurucusu ve öncüsü olan Atatürk’ün partisini de kitlesel olarak Türkiye’nin gayrimüslim vatandaşları desteklemeye başlamıştır. Bu ayırımın giderek kamplaşmaya dönüşmesi ile birlikte, Türkiye son yıllarda içinden çıkılmaz bir sarmala sürüklenerek, dinler arası çekişme alanı haline gelmiştir. Dinler arası çekişmelerin tarihte olduğu gibi savaşlara dönüşme ihtimali bugün yüksek görünmektedir.

                Türklerin ana vatanı olarak kabul edilen Anadolu yarımadasında Türklüğün ve Türkçülüğün ana sorunu olarak dinin öne çıktığı görülmektedir. Tarih boyunca dinler arası çekişme ve çatışmalar yaşanmış ve bunların uzantıları günümüze kadar gelmiştir. Türkiye gibi üç kıtanın tam ortasında yer alan bir ülkenin bu dinler ve tarikatlar arasında çekişmelerden fazlasıyla rahatsız oldukları ve bu yüzden de uluslaşma süreçlerinin önünün kesildiği, ya da dinci kesimler ile laik kesimler arasındaki çekişmelerin çatışmalara dönüşerek kamplaşmalara yol açtığı anlaşılmaktadır. Rusya’daki Türkler Şaman, Hristiyan ya da Musevi dinlerine sahipler, Türkiye’deki Müslümanların bir kesimi ise ya Hristiyan ya da Musevi dinlerine mensup görünüyorlar, bu nedenle de dini kimlikleri ön plana geçtikçe, ulusal kimlikleri geri giderek Türklük ile mesafeli bir duruma düşüyorlar. Dinin ana belirleyici olduğu yapılanmalar içinde kimlikler ortaçağ dan bu yana dine dayalı olarak belirlenmiştir. Ne var ki, on sekizinci yüzyılın getirdiği bir yenilik olarak ulus devletler öne geçerken, zamanla ulusal kimlikler bunların uzantısı biçiminde gerçeklik kazanmışlardır. Dini örgütlenmelerin güçlü olması nedeniyle din esaslı cemaatler ya da tarikatlar uluslaşma akımına karşı çıkarak direnmişler ve bu yoldan uluslaşma süreçlerinin önünü kesmeye çaba sarf etmişlerdir. Üç yüz yıllık bir geçmişe sahip olan uluslar dinler kadar tarihi ağırlığa sahip olmadıkları için dinlerle olan çekişmeli süreçte ulusların ve ulus devletlerin zayıf kaldıkları, buna karşılık dini grupların küresel şirketler tarafından desteklenerek ulus devletlerin karşısına çıkarıldıkları anlaşılmaktadır. Bir taraf ta uluslar ve ulus devletler ittifakı varken, bunlara karşılık küreselleşme süreci içinde emperyal şirketler ile tarikatların iş birliği yaparak ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Tekelci büyük sermayenin dünyayı kendi imparatorluğuna çevirme noktasında, şirketler ile devletler kapıştığı için küresel emperyalizm hem ulusları hem de ulus devletleri karşısına alarak yıkmak ve eritmek çabası içindedir.

                 Anadolu yarımadası üzerinde kurulan Türk devletinin hem Orta Asya’dan gelen bir ulus sorunu hem de Orta Doğu bölgesinden gelen din sorunu bulunuyordu. Dünyanın ortasında kurularak çağdaş uygarlığın içinde yer almayı hedefleyen Türklerin hem dini hem de dili ve kültürü batının önde gelen ülkelerinden çok farklı bir yapıda olduğu için, Türklerin modernleşme çabaları her zaman için batı dünyasının dışında gerçekleşmiş ve batılıların görmezden geldikleri boşa kürek sallanan bir çabanın sonucu olarak değerlendirilmiştir. Hristiyan dünya sürekli olarak küçümsediği Müslüman ülkelerle Türkiye’yi sürekli olarak karşılaştırmış ve her zaman için, Atatürk Türkiyesi’nin çabalarını küçümseyen bir yaklaşım içinde olmuştur. Hristiyanların Müslüman ve Musevi toplulukları Avrupa dışına atması yüzünden bir Türk devleti çağdaş bir cumhuriyet rejimi olarak bile Avrupa Birliği’ne üye yapılmamaktadır. Eski Osmanlı eyaletlerinin Hristiyan olanları Avrupa Birliğine tam üye yapılırken Avrupa’nın tam ortasında yer alan eski Osmanlı eyaletleri olarak Bosna ve Arnavutluk Müslüman kimlikleri nedeniyle dışarıda tutulmakta ama Slovenya ve Hırvatistan gibi Hristiyan ama küçük Avrupa devletleri Avrupa Birliği’ne tam üye yapılarak tam anlamıyla bir çifte standart uygulanmaktadır. Eski imparatorluk coğrafyasının üç kıtaya birden dağılması yüzünden, bu kıtalardan gelen yansımalar doğrultusunda farklı yapılanmalar ulus devletlerin içinde görülmüş ve bu yüzden de eski imparatorluk döneminde olduğu gibi homojen yaklaşımlar geliştirerek bütün bölge ülkelerini bir araya getiren birliktelik ya da uluslararası yapılanmalar şimdiye kadar tam olarak gerçekleştirilememiştir.

                Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeni arasında planlanan ve öncelikle Rusya’da kurulmak istenen Türk devletinin bu bölgede kurulamaması yüzünden, Türkçüler Rusya’dan kovularak İstanbul’a geldiklerinde Türk devletini Anadolu yarımadası üzerinde kuruyorlardı.  Rusya’daki Türk topluluklarının bazılarının Hristiyan diğerlerinin de Musevi olması yüzünden, kuzey bölgesi Türkleri arasında İslamiyet fazla yaygınlaşmamıştı. Osmanlı devletinin Müslüman bir devlet olması yüzünden kuzey Türklerinin içindeki Müslümanlar Anadolu’ya gelerek, Türk dünyasında İslamın etkilerini daha da güçlendirmeye çaba gösteriyorlardı. Kuzeyden gelen Türkler Anadolu’nun Müslümanlığına destek olurlarken, Orta Doğu bölgesinde yer alan tarikatlara karşı mesafeli davranarak sahip oldukları Türk kimliğini öne çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer alıyorlardı. Türk kimliği kuzeyli Türkler arasında ön planda geliyor, dini ya da kültürel diğer alt kimlikler ikinci planda bırakılarak Ruslar’ın sonradan egemen olduğu eski Hazar ülkesinde, Türklüğün yeniden tarih sahnesine çıkabilmesi için hazırlıklar yürütülüyordu. Rusya’dan gelen Müslümanlar Anadolu topraklarında yaşamaya başladıktan sonra bu yarımadayı vatan olarak benimsemişlerdir. Özellikle  Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında direnen Osmanlı yönetimi sırasında Namık Kemal ve benzeri vatansever yazar ve ozanlar, Rus emperyalizmine karşı Tuna boylarında uzun süreli bir direnişi örgütleyerek, Rusya’daki Türkçü birikimin  Balkanlar üzerinden Osmanlı devletine de yansıması için  çaba göstermişler ama, Balkan bölgesindeki heterojen nüfus yapısı yüzünden, bu vatanseverlik çıkışı  Osmanlılardan daha çok Balkan savaşları ile imparatorluktan kopan küçük ulus devletler de vatanseverlik ve benzeri ulusalcı yaklaşımlar, Balkanlara Rus emperyalizminin girişini önlemiş ama bir Osmanlı milliyetçiliği yaratarak, Balkan topraklarında bir büyük kucaklaşmayı yaratamamıştır.  Din farklılığı Balkanların Osmanlı devletinden kopmasının arkasında yatan ana meseledir. Namık Kemal yıllarca uğraşmasına rağmen bir vatan şairi olarak Balkan Hristiyanlarına fazla bir mesaj verememiş ve bu nedenle de Osmanlının çöküşü durdurulamayarak hızla dağılma gerçekleşmiştir. Osmanlı milleti yaratılamayınca Türk kimliği sonradan Rusya’daki birikim üzerinden imparatorluk ahalisine yansıtılmıştır.

                Savaşlar aracılığı ile Osmanlı devletinin elinden çıkan bütün ülke ve bölgelerdeki ahali merkeze dönerek göçmenler aracılığı ile Anadolu yarımadasına gelerek yerleşiyordu. Osmanlı bitme noktasına geldiğinde gayrimüslüm topluluklar ülkeyi terk ediyorlar ama elden çıkan topraklarda yaşamını sürdüren Türk toplulukları ve Müslüman cemaatler, Anadolu topraklarına gelerek her kente yerleşiyorlardı. Balkan savaşları sonrasında Türkiye’nin elinde sadece doğu Trakya bölgesi kalıyordu. Bütün ahalisi Türk asıllı olmasına rağmen batı Trakya’nın da yeni Türk devleti çatısı altına girmesini, Balkanlar da yeni kurulmuş olan küçük Hristiyan devletlerin büyüme isteği yüzünden Osmanlı dönemi sonrasında, ilk Türk cumhuriyetinin kurulduğu Batı Trakya bölgesinin de Türklerle kaynaşmasına izin verilmiyor ve bu bölge hiç ilgisi yok iken, Haçlı bir bayrak altında kurulmuş olan Hristiyan devleti olarak Yunanistan’a bağlanıyordu. Böylece Osmanlı topraklarının önemli bir merkezi olan Rumeli bölgesi Yunanistan’a verilerek İngiliz himayesinde bir Hristiyan yapılanması eski Osmanlı alanlarında örgütleniyordu. Yunanlılar din üzerinden milliyetçilik yaparak Hristiyan dünyasının önde gelen devletlerinin desteğini alırken, Anadolu’ya dönerek yerleşen Osmanlı Müslümanları da yeni dönemde bir milliyetçi çatı olarak Türklüğü kabul ederek ulusal çatı altında bir araya gelmeye çalışıyorlardı. Avrupa’daki din çekişmelerinin Osmanlı topraklarına yansıyarak bu ülkenin arazisi üzerinde iç savaş senaryolarını devreye soktukları noktadan sonra, imparatorluğu yöneten elit kadro artık çok uluslu ya da dinli kozmopolit yapıların birlikte yola devam etmeleri konusunda, umutlarını kaybederek gelecek için karamsarlık çizgisine kayıyorlardı. Yüzlerce yıl değişik din ve kültürden insanları çatısı altında bir araya getirerek örgütleyen bir imparatorluğun sona erdiğini Balkan yenilgisi açıkça ortaya koyuyordu.

                Çok dinli ve kültürlü bir kozmopolit yapılanmadan çıkarak uluslaşma sürecine doğru yol alan Osmanlı devletinin son çare olarak örgütlediği İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkan savaşı sonrasında Anadolu yarımadasını kurtarmak üzere devreye girerek resmen emperyalist güçlere karşı mücadeleye başlıyordu. Anadolu halkının yanı sıra son dönemlerde elden çıkan eski Osmanlı bölgelerinden gelen Müslüman ve Türk gruplar Anadolu’ya yayılarak yerleşirken, imparatorluğu ayakta tutmak üzere Türklüğün güçlendirilmesi amacıyla Türkçe bütün okullarda zorunlu eğitim dili haline getirilerek, farklı dillerde eğitim yapan azınlık okulları kontrol altına alınıyordu. Türkçe eğitimin başlatılmasıyla birlikte bütün ülkede bir Türkleştirme süreci başlatılarak, Türkçe eğitim üzerinden halk kitlelerinin ulusallaşmasına çaba gösteriliyordu. İttihat ve Terakki  bu aşamaya kadar benimsemediği Türkçülük akımını, son noktada kabul ederek geride kalan halkın uluslaşarak bir var olma mücadelesini örgütlemeye çalışıyordu. Artık gayrimüslimler ile yollar ayrılıyordu.

                Osmanlıcılık yaparak Osmanlı milleti yaratmakta çok geciken imparatorluk yönetimi, son aşamada varlığını koruyarak yoluna devam etmek için, Türkçülüğü ulusal bir devlet ve toplum düzeni oluşturmak amacıyla benimsiyordu. Balkan savaşları imparatorluğu bitirirken, burada başlayan savaşın daha sonra Osmanlı cephelerine dağılmasıyla birlikte Türkçülük akımı, Türk ulusalcılığı olarak Türk kökenli grupları emperyalizme karşı örgütleyerek, Kuvayı Milliye direnişini yürütmüştür. Devlet çöktükçe içinde tek sağlam kalmış çekirdeğin Türklük olduğu anlaşılınca, mücadele bütünüyle Türklük ve Türkçülük üzerinden yürütülerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yol açılmıştır. Son aşamaya kadar Osmanlıları destekleyen Müslüman Araplar daha sonra bir İngiliz kışkırtmasıyla Türkleri arkadan vurunca, bu kez Türk orduları aynı zamanda Müslüman birliklerin arkadan saldırılara geçmeleri gibi, askeri senaryolarla da uğraşmak zorunda kalmışlardır. Misakı Milli andı hazırlanırken Doğu Trakya’da yeni Türk devletinin sınırları içine alınarak, Anadolu ve Trakya düzeni kurulmuştur. Arapların kopuşundan sonra Anadolu halkı, büyük bir çoğunlukla Türkleşerek batı emperyalizmine karşı güçlü bir var olma savaşı veriyordu. Bu nedenle Türk ulusunun savaş alanında ortaya çıktığını ve bu durumun da yeni Türk devletinin kuruluş aşamasında güçlenme sağladığını artık Türkler görmeye başlamıştı. Abdülhamit savaş alanlarından geri çekilirken, doğu Anadolu’da bir Ermeni isyanı çıkması ve Ermeniler üzerinden Rusya ve Fransa gibi batılı emperyalistllerin, Türklerin elinden Müslüman topraklarını almak üzere yeni geliştirilen Hristiyan dayanışmasının, Kafkasya ve Hazar bölgelerinde Ermeni savaşları aracılığı ile sonuca gideceği gibi planlar yüzünden, Doğu Anadolu toprakları bir savunma savaşının geçtiği yer olarak öne çıkıyordu. Beş yıl süren ulusal kurtuluş savaşı sırasında Ermeni sorunu Suriye’ye tehcir yolu ile çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu. Osmanlı yönetimi katliam yerine tehciri uygulayarak daha insancıl bir seçeneğe yöneliyordu. Ermeni meselesi Osmanlılara karşı olduğu gibi, yeni Türkiye için de batının uzantısı bir Hristiyan işgali olarak görülüyordu. Osmanlının eski ahalisi olarak Ermeniler Müslüman karşıtlığını öne çıkarırken Türkler belgede yeni bir düzen kurulabilmesi için hem tehcir hem de mübadele antlaşmalarını birlikte uygulayarak, eski dönemi bitirmek için çaba göstermişlerdir.

                Din meselesi Türkiye’nin olduğu gibi bütün devletlerin de önde gelen meselesidir. Dünya tarihine bakıldığında önce Museviler, sonra Hristiyanlar ve son olarak da Müslümanlar öne çıkarak kendi din anlayışları çizgisinde dünyadaki olayları ve gelişmeleri kontrol etmeye çalışmışlardır. Hristiyanlar ve Müslümanlar bütün dünya ülkelerinde çekişirken, Museviler merkezden her iki dinsel tabanı da tarikatlar ve siyasal örgütler aracılığı ile  yönlendirerek evrensel bir düzeni hedeflemişlerdir. Dünyayı yönettiği öne sürülen İllimünati isimli gizli dünya devletinin bir yöneticisi, birinci dünya savaşının imparatorlukları ortadan kaldırdığını, ikinci dünya savaşının ise İsrail devletini kurduğunu , ve gelmekte olan üçüncü dünya savaşının da dinleri ortadan kaldıracağını  açıkça yazmıştır. Şimdi durduk yerde bir cihan savaşının olamayacağını, ancak böyle bir savaş için ortamı hazırlayacak olayların çıkartılmasıyla birlikte, insanlığın savaşlar çıkmazına saplanıp kalacağını artık herkes görebilmektedir. İslam aleminin Ramazan Bayramı gecesinde İsrail’in Müslümanların kutsal yeri olarak Mescid’i Aksa Camisinin bombalaması, bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilecek nitelik taşıyan bir büyük saldırıdır. Olay gecesi sonrasında ortaya çıkan çatışmalar bir haftaya yakın bir süredir devam etmekte ve üçüncü dünya savaşı senaryolarını akıllara getirmektedir. Dinler arası savaş gene Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında olacak ve böylece yüz yılda kurulabilen, küçük İsrail devleti Büyük İsrail Federasyonuna dönüştürülerek, Büyük İsrail hayalleri ile oyalanacak din savaşçıları kutsal toprakların ve ırmakların yer aldığı merkezi alanda üçüncü bir büyük savaşa yönlendirileceklerdir. Son dönemdeki gelişmelere bakıldığında Orta Doğu ile birlikte Balkanlar’da yeni çatışma ortamı olarak devreye girmektedir. Hristiyan Avrupa ile Müslüman Orta Doğu karşı karşıya gelerek savaşırsa, o zaman   dünyanın bütün merkezi alanı sonunda Yahudilere kalır. Böylesine projelerde din gene ana sorun olarak öne çıkarılırsa, o zaman kıyamet senaryolarına yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Günümüzde Türkiye’nin ana meselesi din sorunudur ve bu sorun ancak ulusal kimliklerle aşılabilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN  

 

11 Mayıs 2021 Salı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ TÜRKÇÜLÜĞÜ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE CUMHURİYETİ TÜRKÇÜLÜĞÜ

                 Türklük tarihin en eski olgularından birisidir ama Türklüğün uzantısı olarak yirminci yüzyılda dünya haritasında yerini almış olan Türkiye Cumhuriyeti, son yüzyıllarda insanlığın yaşamış olduğu siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak tarih sahnesindeki yerini almış olan bir devlet modelidir.  Bu yapısı ile yüz yıl önce tarihsel gerçeklik kazanmış olan Türk devleti bu dönemde yeni bir yüzyılın içine doğru sürüklenirken, geçmişten gelen yapısı ve modeli giderek tırmanan bir düzeyde tartışılmaya çalışılmakta ve yeni bir dünya düzeni kurmak isteyen egemen güçlerin, kendi çıkarları ve projeleri doğrultusunda farklı bir çizgide yeni baştan kurulmaya çalışılmaktadır. Ortalıkta egemen güçlerin çıkarları doğrultusundaki plan, program ve projeler uçuşurken, Atatürk’ten Türk ulusuna miras kalmış olan çağdaş cumhuriyet ve ulus devlet yapılanmalarının giderek tasfiye girişimleri ya da güç merkezlerinin çıkarlarına uygun düşecek bir biçimde dönüştürülmek üzere fırsat kollandığı yeni bir aşamaya gelinmiş bulunmaktadır. Yüz yıl önce gerçekleştirilemeyen alternatif devlet yapıları yeni güç dengelerine paralel bir biçimde öne sürülürken, son dönemlerde gündeme getirilen değişik ve farklı devlet modelleri doğrultusunda, Atatürk cumhuriyeti baskı altına alınmaya ve güdümlü politikalar aracılığı ile Türk ulusunun çıkarlarına aykırı düşecek yeni bazı macera girişimleri doğrultusunda  ortaya Türklük ya da Türkiyecilik modelinden giderek uzaklaşılan, yeni öneri paketleri ya gizli  oturumlarda ya da uluslararası toplantılarda açıktan gündeme getirilerek, Türk ulusundan bu doğrultularda önemli ölçülerde ödün talepleri ile, Türkiye Cumhuriyeti devletinin önü  her yönü ile kesilmeye çalışılmaktadır.

                Türkiye ve Türklük karşıtı kesimler ya da siyasal ve ekonomik merkezler, imparatorluk çöküntüsü üzerine gerçekleştiremedikleri plan ve projelerini bugün yeniden dayatarak, yüz yıl önce gerçekleştiremediklerini bir yüzyıl sonra yeniden denemek üzere siyasal gündemin önüne koyarak, Türk ulusu ve devleti ile eskisi gibi hesaplaşmaya başlamışlardır. Bu yönde ortaya çıkan girişimler incelendiği zaman uluslararası alanda güçlü yere sahip batının önde gelen devletleri ile, Türk toplumu içinde var olan etnik, dinsel ve kültürel alt kimlikli topluluklar arasında yeni yakınlaşmalar ve geleceğe dönük projeler çizgisinde iş birlikleri ve ortaklıkların kotarıldığı ortaya çıkmıştır. Dünyanın merkezi bölgesinde yer alan  ve Anadolu  ile Trakya bölgelerinde yeni devlet yapılanmalarını öne çıkaran  yeni haritalara bakıldığında, bunların hepsinde  bugünkü çağdaş ulus devlet olarak varlığını koruyan Türkiye Cumhuriyeti’nin devre dışı bırakıldığı ve bunun garantisi olan Misakı milli sınırlarının ortadan kaldırıldığı, yerine daha küçük ve eyalet modeli parçalı yapılanmaların öne çıkarılarak Türk toplumu içinde yer alan ve bugüne kadar varlığını koruyarak günümüze kadar gelen etnik, dinsel ve kültürel cemaat yapılarına, eskisinden çok farklı yeni devlet modelleri hazırlandığına tanık olunmaktadır. Bu gibi düşmanca girişimlere yüz yılı aşan bir süre içinde muhatap olan Türk devleti yirmi birinci yüzyılın yeni dünya düzeni çerçevesinde, dünyanın merkezi alanında eskisi gibi büyük orta boy bir ulus devlet olarak bırakılmak istenmemekte, iki yüz ulus devletin geleceği tartışılırken beş bin alt kimlikli kültürel yapıdan siyasal bir yeni oluşuma nasıl geçileceği, giderek artan bir tempoda tartışma konusu yapılmaktadır. Büyük ulus devletler alt kimlikçi yeni siyasal rüzgarlar doğrultusunda paramparça yapılmaya çalışılırken, Yugoslavya modeli çözülme ve dağılma projeleri her devletin ya elinden ya da üzerinden geçmektedir. Devletler arası rekabet düzeni içinde her ulus devlet kendisini korurken, parçalayıcı senaryo saldırılarına karşı kendini her yönden korumaya almaktadır. Ulus devletler hem kendi çıkarları için korunma senaryolarına hem de uluslararası alanda karşı etkinlikler sağlayarak denge kurmak amacıyla daha aktif politik ve diplomatik yeni girişimlere girmek zorundadırlar.  Bu tür girişimlerin birbirini izlemeye başladığı dönemlerde her devlet önce kendi varlığını korumak ve güvenliğini savunmak için yeni önlemler almak zorundadır.

                İnsanlık dünya kıtalarına yayılırken  önce tek tanrılı dinler ile  bu dağılımı gerçekleştirmiş ve daha sonra yaşanan gelişmeler sürecinde de üzerinde yaşanan toprak parçasının vatan olarak benimsenmesiyle, bu bölgede topluca yaşamakta olan insanlar ülkesel birlik oluşturmak üzere  daha büyük bir toplumsal yapılanma sağlanması için çaba gösterirlerken, savundukları çıkarlarını sistematik bir bütün içinde bir ilkeler bütününe doğru yönlendirerek, bugünkü milliyetçilik ya da ulusalcılık akımlarının ortaya çıkması için zemin hazırlamışlardır. Her ülkede modern toplumlar uluslaşma süreci içinde ortaya çıkarken, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve diğer ülke ya da devletler ile yarışmak doğrultularında kendiliğinden milliyetçilik akımlarına doğru yönelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti de yirminci yüzyılın başlarında imparatorluktan ulus devlet modeline geçiş aşamasında kurulurken, kendi vatanını, milletini ve de siyasal yapılanmasını düşünerek hareket etmek zorunda idi. Her devlet kuruluş aşamasında ya dışarıdan ya da içeriden bir inisiyatif sayesinde kuruluşunu tamamladığından bu güç merkezinin kimliği ve gelecek planı, ulus devletlerin kuruluşunda ana faktör olarak dikkate alınmalıdır. Kuruluş sırasında ya uluslar oluşmuştur ve ikinci aşamada kendi devletlerini kuracaklardır ya da dünya planı doğrultusunda üzerinde yaşanılan toprak parçasında bir ulus devlet kurulması için bir uluslararası inisiyatif devreye girerek, kurulmuş olan ulus devletin kendi ulusunu yaratması çizgisinde hazırlıkları ve gelişmeleri yönlendiren bir iradeyi ortaya koyabilmektedir. Bu açıdan, İtalya devletini kurmuş olan kadronun başındaki liderin artık sıranın İtalyan ulusunu oluşturmaya geldiği hakkındaki değerlendirmesinin arkasında çok büyük bir siyasal gerçeklik yatmaktadır. Önce devlet kuruluyorsa, sonradan örgütlenen toplumsal yapının adı devlet ulus olarak kabul edilmektedir. Ama önce toplumsal oluşum olarak uluslaşma tamamlanıyorsa, kurulmakta olan devletin adı buna göre ulus devlet olarak benimsenmektedir.

                Türkiye ‘de uluslaşma olgusu Kuvayı Milliye yıllarında tamamlandığı için önce Osmanlı ahalisinden Türk ulusunun oluşumuna geçilmiş ve savaş koşullarında çok kısa bir zaman dilimi içinde Türkleşme tamamlanarak, Türk devleti bölgesel kongreler  yapılması ve  Türk Ocaklarının yurt düzeyinde  örgütlenmesi üzerine, Türkçülük akımının  Misakı Milli sınırları içerisinde yaygınlık kazanması sonrasında, Türkler ve Türkçüler ulus devletler çağına girilirken, kendi ulus devletlerini Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurmuşlardır. Daha önceden oluşmuş bir Türkçülük akımı bir milliyetçi potansiyel olarak ortaya çıkarken Osmanlı ahalisinden geri kalan nüfus, Türkçülük akımını yeni bir kimlik olarak benimseyerek, Türkleşen toplumun daha sonraki aşamada kendi devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasına giden yolu açıyordu. Osmanlı döneminden kalma bazı toplulukların alt kimlik kullanması gibi bir durumun yeni dönemde önü kesilirken, yurt düzeyinde örgütlenen Türk Ocakları örgütlenmesi aracılığı ile Türkçülük akımı alternatif bir milliyetçilik ideolojisi olarak toplumun önüne çıkarılıyordu. Osmanlı devletinin teslim olması ve ülke topraklarına batılı emperyalist devletlerin girerek işgalcilik yapmaları  sürecinde ,düşmana karşı antiemperyalist savaş öncelik kazandığından, emperyal ulus devletlere karşı çıkış ,onlarla savaşma ve işgal edilen ülke topraklarını geri alma gibi durumlar, Osmanlı ahalisinin hızla uluslaşma sürecine girmesine ve bu doğrultuda Türk kimliğinin benimsenerek yeni bir üst kimlik konumunda, eski Osmanlı ahalisi için farklı bir seçenek olarak öne çıktığı görülmektedir. Daha önceki dönemler de bir ulusal göç olgusuna bu topraklarda rastlanmadığı için, Anadolu halkı hem çok parçalı hem de bir imparatorluk coğrafyasının kozmopolit sosyolojik yapılanması olarak ortada duruyordu. Bu aşamada Birinci Dünya savaşını kaybederek Osmanlı devletinin çöküşüne yol açanların, yeniden bir imparatorluk düzeni oluşturarak Anadolu’nun merkezinde yer alacağı bir büyük devlet yapılanması kurmak amacıyla, Orta Doğu bölgesini bırakarak ve Orta Asya topraklarına yönelerek, Türk dünyasını Rus ve Çin emperyalizmlerinin elinden kurtarmaya öncelik verdikleri görülmektedir. Savaşı kaybedenler Orta Asya bölgesinde hayal peşinde koşarlarken, vatansever Türkler, Orta Doğu’nun zorlu koşullarında büyük bir ulusal kurtuluş savaşına yönelerek, Türk Ocakları çizgisinde bir Türkçülüğün önünü açıyor ve Anadolu yarımadasını Türkiye adı ile Türkçülüğün ve Türklerin ana vatanı konumuna getiriyorlardı.

                Anadolu toprakları hem dünyanın merkezi ülkesi olarak zamanla önem kazanıyor hem de üç büyük tek tanrılı din tarafından kutsal topraklar olarak da ilan ediliyordu. Sırasıyla Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi üç büyük tek tanrılı din Orta Doğu toprakları üzerinde yaygınlık kazanarak din esaslı devlet yapılanmalarına yöneliyorlardı. Roma imparatorluğu öncesinde bölgede Musevilik dininin öne geçmesi ama daha sonraki aşamada Roma imparatorluğu aracılığı ile Hristiyanlık dininin merkezi alanda yaygınlık kazanması sonrasında, Avrupa kıtasına da bu yapılanma sıçrayınca, üçüncü büyük tek tanrılı din olarak Müslümanlık sekizinci yüzyılda merkezi alanda dünya sahnesine çıkmış ve kısa bir zaman diliminde etkinlik sağlayarak, orta dünya bölgelerinde yaygınlık kazanmıştır. Milattan sonra yaşanan iki bin yıllık tarih üç büyük tek tanrılı dinin hem dünya hegemonyası hem de merkezi alan egemenliği için çekişmesini ortaya çıkarmıştır. Orta dünyanın tam merkezinde yer alan Anadolu yarımadası da böylesine bir sürecin fazlasıyla etkisi altında kalmış ve dinler arası çekişme ve kavgaların ortaya çıkardığı güçler dengesine göre gündeme gelen yeni siyasal yapılanmalar da bu yarımada üzerinde birbirinden farklı devlet modellerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Bu coğrafya dinler arasındaki çekişme ve yayılma yarışı olarak ele alındığında Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık olarak üç din tarzı siyaset Orta Doğu bölgesinin yönetiminde ön planda etkili olmuştur. Dinlerin giderek artan etkileri devlet yapılanmalarında çok etkili olmaya başladığında, din ve devlet ilişkilerinin normal bir dindarlık ve ateistlik çekişmesinin ötesinde daha farklı bir rotada ayarlanmak istenmesi, dinlerin ötesinde sonradan ortaya çıkan ulusların çekişmeleri ya da hegemonyaları üzerinden, dinden uzaklaşan bir laik yapılanma arayışını da Orta Doğu ve Avrupa bölgelerinde gündeme getirmiştir.

                İki eski tek tanrılı din olarak Musevilik ve Hristiyanlık bölgede egemenlik yarışına girdiğinde Roma ve Bizans imparatorlukları üzerinden Helenizm, Avrupa’nın doğusu üzerinden merkezi alanda Hristiyanlığın daha etkili olması gerçeğini öne çıkarmıştır. Ne var ki, önce Roma ve daha sonra da Bizans imparatorluklarının dağılmaları üzerine   Avrupa merkezli on iki Haçlı seferi ile orta dünya    Vatikan merkezli Hristiyanlık düzeni çerçevesinde ele geçirilmeye çalışılmış ve Haçlı seferlerine karşı çıkan Selçuklu İmparatorluğunun, Kuzey Asya’dan harekete geçerek  merkezi alanlara göç etmesi ve daha sonra da Selçuklu İmparatorluğunun merkezi bir devlet olarak kurulmasıyla birlikte, yeniden Roma ve Bizans hegemonyasının orta alanda meydana çıkmasına izin verilmemiştir. İsa’nın ortaya çıkışından sonra Musevilik ve Hristiyanlık her yerde çekişme sürecine girdikleri için, Orta Doğu’da bu nedenle meydana çıkan otorite boşluğunun giderilmesinde İslamiyet önemli bir rol oynamıştır. İslam önce Emevi ve daha sonra da Abbasi hanedanları aracılığı ile merkezi imparatorluklara dönüşerek kutsal topraklar üzerinde etkisini yaygınlaştırırken, iki büyük dünya savaşının çıkmasına neden olan siyasal gelişmeler bu topraklar üzerinde birbiri ardı sıra gündeme gelerek, insanlığın bir kıyamet senaryosu ile karşı karşıya gelmesi gibi olumsuz durumlar da yaratılmıştır. Avrupa üzerinden Orta Doğuya gelerek hegemonya kuran Romalılar ve Bizanslılar gibi Hrisiıyan uygarlıklar, Helenizm gibi bir sosyokültürel oluşumun etkisiyle hareket etmişler ve Helenizm ile İbranilik tartışılırken, Roma ve Bizans imparatorluklarının içeriden çökertilmesi gibi olumsuz gelişmelere de yol açmışlardır. Helenizm Hristiyanlığı temsilen Avrupa üzerinden bölgeye gelirken, İbranilik de Museviliğin uzantısı olarak Hristiyanlığın yerini alan Helenizm ile karşı karşıya kalmıştır. Bölgede tam anlamıyla bir düzen kurulabilmesi dinler arası çekişmeler yüzünden hep geride kalmıştır. Romalılar bölgeye geldiklerinde var olan iki Yahudi devletini yıkarak açıktan bir İsrail ve Yahudi karşıtlığını öne çıkarıyorlardı. Sonraki aşamada ise Hristiyanlığın Roma ve Bizans çöküşü sonrasında merkezi alanda etkinlik kurmasını önlemek üzere, Emevi ve Abbasi gibi Müslüman imparatorluklar ile birlikte, daha sonraki aşamada da  Selçuklu ve Osmanlı gibi iki Türk imparatorluğu devreye girmiştir. Bugün gelinen noktada orta dünyanın geleceği eskisinden çok farklı bir noktaya doğru sürüklenmek istenmekte ve dünyanın merkezi alanı bütünüyle bölgesel bir yeni imparatorluğa dönüştürülmek istenmektedir. İki büyük Türk imparatorluğu sonrasında bir Siyonist imparatorluk planı bölge halkına dayatılmaktadır.

                İmparatorluklardan ulus devletlere geçiş sürecinde merkezi alanda hiç ulus devlet bulunmamasına rağmen, yeni dünya düzeni  oluşturma sürecinde yirminci yüzyılın başlarında her bölgede olduğu gibi ,merkezi alanda da ulus devlet yapılanması öne geçiyordu. Ülkenin önde gelen düşünce birikimini temsil eden kadrolar imparatorluk sonrasında önce Osmanlı ulusu yaratmaya öncelik vermişler ama bu konuda başarılı olamayınca da bu kez Orta Doğu’nun üç tek tanrılı dininden bir İslam ulusu yaratarak Osmanlı devletinin devamlılığını sağlayamaya çalışmışlar ama Balkanlar’da yaşamakta olan gayrimüslim topluluklar İslam ulusu oluşumuna karşı çıkınca, üçüncü aşamada  Türk asıllı bir halk çoğunluğunun imparatorluk sınırları içinde yaşamasını dikkate alarak, yeni  kurulacak ulus devletin buna dayanarak Türk ulusu kimliği ile örgütlenmesi  gerektiğine inanarak, Osmanlı sonrası dönemin hazırlıklarını Türk kimliği ve Türklük olgusu üzerinden  tamamlamaya öncelik vermişlerdir. Böylece daha sonra Türkiye adını alacak olan Anadolu yarımadası üzerinde  Türklüğün ve Türklerin ana vatanı olarak  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden yol açılmıştır. Bu coğrafyanın iki bin yıllık tarihi incelendiği zaman doğu ve batı arasında esen siyasal rüzgarların bölge haritalarını değiştirdiği ve bu doğrultuda da ortaya çıkan göç hareketlerinin de bölge ülkelerindeki nüfus yapılanmalarını yönlendirdiği görülmüştür. Sürekli göçler nedeniyle Kafkaslar ve Balkanlar küçük topluluklardan oluşan yeni bir yapılanmaya sürüklenmiş ama bu iki bölge arasında yer alan Anadolu yarımadası üzerinden bir ulus devlet oluşturulurken, geçmişten gelen bütün göç dalgalarının miras olarak bıraktığı belirli nüfus kalıntılarının, Osmanlı imparatorluğu döneminde de bölge nüfusunun yeniden yapılanması ya da ortaya çıkan farklı durumlara göre biçimlenmesi ,Osmanlı ahalisinin oluşumunu  yakından etkileyerek yarımada üzerinde ulus devlet oluşumunu sağlamıştır.

                Orta Doğu bölgesinin tarihi Anadolu merkezli olarak incelendiğinde herhangi bir, ülke ya da bölgeden topluca bir nüfus göçüne rastlanmamaktadır. Öncelikle Türkistan’dan çok büyük bir Türk göçünün tarihin herhangi bir döneminde gerçekleşmediği görülmektedir. Ne var ki, Anadolu yarımadasının üç kıtanın tam ortasında yer alması nedeniyle her dönemde kıtalar arasındaki göçler ve yeni siyasal yapılanmalar doğrultusunda farklı devlet biçimleri uygulamada öne çıkarken, nüfusun da bu duruma göre yenilenmeye doğru sürüklendiği göze çarpmaktadır. Türkistan’dan toplu bir göç hiçbir zaman Anadolu üzerinde olmamış ama Milattan sonra yaşanılan iki bin yıllık dönemde Türkistan ve civarındaki Türk ülke ve topluluklarından ayrı ayrı ve azar azar belirli Türk kökenli toplulukların, Ön Asya bölgelerine indikleri ve bu sırada içlerinden bazı grupların da Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gelerek yerleştikleri görülmüştür. Bugünkü Türkiye nüfusu bu nedenle iki bin yıllık dünya ve Orta Doğu tarihinin bir uzantısı olarak ele alınmalıdır. Asya’dan Avrupa’ya veya tamamen tersi biçimde Avrupa’dan Asya’ya veya Afrika’dan Asya’ya gibi göçler tarihin her döneminde devam etmiş ve her göç olayının gerçekleşme döneminde, bazı boyların ya da kalıntıların merkezi coğrafya da kaldıkları ve zaman içerisinde bölge halkları ile kaynaşarak ortak yaşama katılmaları her zaman için gündeme gelmiştir. Tarih içinde Romalıların Bizanslaşması ya da Selçukluların Osmanlılaşması gibi dönemsel nüfus dönüşümleri ile de karşılaşılmış ve bu gibi değişimlerin bölge halkları ile birlikte Anadolu halkını da yakından etkilediği anlaşılmıştır. Orta ve Kuzey Asya’dan dünya sahnesine çıkmış olan Türk topluluklarının zaman içinde dünyaya açılmaya çalıştıkları aşamada, ilk geldikleri yer Anadolu’nun tam ortasında yer aldığı Ön Asya toprakları olmuştur. Bugün Anadolu yarımadasının geleceğinin bir ulus devlet olarak yeniden yapılandırma dönemine gelindiğinde Türklük olgusunun esas alınması ve buna dayalı bir biçimde Türk kimliğinin öne çıkarılmasının ardında yatan tarihsel geçmişin dikkate alınmasıyla birlikte, Osmanlı adına kurulamayan ulusal yapılanmanın Türklük adına yapılabildiği açıkça görülmüştür. Her türlü engel ve baskılara rağmen, birbiriyle yarışan emperyalist plan ve projelerin devre dışı bırakılarak, Türklük olgusu üzerinden Türkçülük akımına dayanılması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bilimsel kaynaklardan gelen özel ulusal yapılanmasının öne çıkarılarak dikkate alınması yüzündendir. Tarihte yer almış olan Türklerin öncülüğünde Türkçülük yapılarak Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti kurulmuştur.

                Anadolu yarımadası üzerinde Türk devleti kurulması Türkçülük hareketlerinin birbiri ardı sıra yükselmesi ve bunların sonucunda da çeşitli toplantılar ile uluslararası alanda Türkçülük toplantılarının birbiri ardı sıra yapılarak geleceğe dönük kararlar alınmasıdır. Rusya’da çarlık yönetimi çöktükten sonra ortaya çıkan otorite boşluğu döneminde birbirini izleyen dört Türkçülük Kongresi yapılarak bir Türk devleti kurma çalışmaları öne geçmiş ama bunlardan sonuç alınamayınca, Rus polisi Türkçülük Kongreleri düzenleyen Türkçüleri Rusya’dan kovmuştur. Rusya’dan kovulan Türkçülerin bir kısmı Türkiye’ye gelerek Türk Ocakları çatısı altında örgütlenmiş, bir kısmı da Almanya, İsviçre ve de Fransa gibi Avrupa ülkelerine dağılarak Avrupa devletlerinin desteği ile yeni bir Türk devleti arayışı içinde olmuşlardır. Rusya’daki dört Türkçülük Kongresinden sonra beşinci Kongre Birinci Dünya savaşı çıkmadan İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılmıştır. Bu toplantıya Türkiye ve Rusya’dan gelen Türkçüler ile birlikte Jön -Türk hareketinin önde gelen temsilcileri de katılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın son yıllarında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Birinci Siyonist Kongre de dünyanın önde gelen Siyonistleri, Filistin’i anavatan ilan ederek bu ülkede İsrail devletini kuracaklarını açıklamaları dünya kamuoyunda önemli dalgalanmalar yaratınca, Cenevre’de toplanmış olan Türkçülük akımının öncüleri de Japonya’dan Polonya’ya kadar uzanan geniş coğrafya içerisinde neresinin Türklerin ana vatanı olması gerektiği tartışılmıştır. Asya kıtasının ortalarının ve kuzey bölgelerinin Türk asıllı toplulukların yaşadığı bölgeler olması ve Hazar göçleri ile birlikte   Doğu Avrupa bölgesinde yeri asır devam eden Osmanlı hegemonyasının bıraktığı izlerden yola çıkılarak, Türklerin anavatanlarının neresi olması gerektiği her yönü ile tartışılarak önemli bir karara varılmıştır. Cenevre Türkçülük Kongresi sırasında, Türkçülüğün önde gelen temsilcileri Siyonistlerin Filistin’i anavatan ilan etmesi nedeniyle Türkçüler’de eski çağlardan kalma Proto-Türk toplulukların yaşadığı bölgeleri öncelikle dikkate alarak Anadolu yarımadasını Türklüğün ve Türkçülüğün anavatanı olarak ilan etmişlerdir.

                Cenevre toplantısı sonrasında Rusya, Osmanlı devleti ve Avrupa ülkelerine dağılmış olan Türkçülerin çalışmaları, giderek daha fazla bir biçimde Anadolu merkezli olarak yürütülmeye başlanmıştır. Bu doğrultuda Rusya’daki Türkçüler yavaş yavaş Anadolu şehirlerine gelerek yerleşmeye başlamışlardır. Osmanlı dönemi Türkçüleri ise İstanbul, İzmir ve Ankara gibi merkezlere gelerek, gelecekte verilecek bağımsızlık mücadelesi için ön hazırlıklara girişmişlerdir. Cenevre toplantısı için İsviçre’ye gelmiş olan Jön-Türkler, daha önce bu ülkeye yüksek öğrenim için gelmiş ve Osmanlı devletini kurtarmak için çeşitli siyasal çalışmalar yapan diğer Türkleri ve Türkçüleri de devreye sokarak, güçlü bir Türk devleti kurulabilmesi doğrultusunda iş birliklerine girişmişlerdir. Bu arada Türk Ocakları’nın İsviçre şubesi açılmış ve böylece Avrupa’daki Türkçüler, İsviçre Türk Ocağı aracılığı ile Türkçülüğün anavatanı olarak ilan edilen Anadolu yarımadasına doğru yönlendirilmişlerdir. Türkler Türk devleti kurulması yolunda ilerlerken, Türklük ve Türkçülük kavramlarının her yönü ile tartışılarak içeriğinin tarih, sosyoloji ve coğrafya biliminin verileri ile doldurulmasına dikkat edilmiştir. Tarih boyunca üç kıtada at koşturmuş olan Türk boyları, kurdukları devletler ile farklı coğrafyaların egemen gücü olmuşlar ama her dönem değişikliğinde de farklı güç merkezleri oluşumu yüzünden çeşitli coğrafyalar arasında nüfus kaymaları ortaya çıkararak, göç olayları üzerinden ciddi nüfus değişiklikleri yaşamışlardır. Göçler ve nüfus değişiklikleri Türkleri her dönemde farklı devletler kurmaya yönlendirmiştir. Tarih boyunca kurulmuş olan Türk devletleri arkalarında önemli sayıda insan topluluğu bıraktığı için, bu gibi eski nüfus yapılanmaları aracılığı ile günümüze gelmiş olan Türk toplulukları, dünya haritasının çeşitli yerlerinde varlıklarını koruyarak hareket içinde olmuşlardır. Türk devletinin öncüleri bu yüzden kendilerine bir Türkçülük tabanı ararken zorluk çekmemişler ve eski Türk topluluklarının yaşamlarını sürdürdükleri coğrafyalarda yeniden keşiflere yönelerek birbirinden çok farklı Türk asıllı topluluklar ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu nedenle ilk Türkçüler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda adım atarak ilerlerken, bu gibi topluluklar ile yakın ilişki ve bağlar kurulmuş, ayrıca yeni anavatan ilan edilen Anadolu yarımadasının her tarafında ve bu alanı çevreleyen orta dünya bölgelerinde, çeşitli Türk boyları ve akraba topluluklar ile karşılaşılmıştır.

             Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, dünyaya Türk asıllı birisi olarak geldiği için kendisini çok şanslı olduğunu söyleyerek, Türklüğü ve Türkçülüğü överek göklere çıkarmış ve bu doğrultuda yeni kurulmakta olan devletin bir Türk devleti olması gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Atatürk bir tarihçi olmadığı için, Türk tarihinin derinliklerinde Türklük aramamış ama bir subay olarak sahip olduğu jeopolitik bilgi birikimi ile tarih ve coğrafyanın kesişme noktalarını yerinde tespit ederek, Anadolu bölgesi üzerinde müstakbel Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunu örgütlemeye çalışmıştır. Atatürk Türk ulusu adına Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türkçü hareketin öncü lideri olduğu için, Türklük konusunu devlet olgusu ile birlikte ele almıştır. Onun Türklük ile ilgili olarak söylediği sayısız vecize bugünün Türkçülük hareketi ve Türk ulusu için yön gösterirken, devletin kurucu unsuru içinde belirleyici olan hukuk kadroları, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir “ biçimindeki açıklamasını devletin temel bilgi dayanak noktası olarak kabul etmişlerdir. Atatürk Türk devleti ya da Türklük tanımlarını yaparken dış Türkler ya da Türk boylarının çatısı altında yaşadıkları Türki devletleri değil ama, Türkçülük akımının öncülerinin anavatan olarak ilan ettikleri Anadolu yarımadası üzerindeki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içinde yaşayan Türk vatandaşlarının birliğinden doğan Türk toplumunu ve Türkçülüğü öne çıkarmaktadır. Dünyanın merkezi alanında bağımsız bir Türk devleti, Türklük kimliği ile varlığını sürdürürken ve bu alanın çevresinde bulunan diğer devletlerin çatısı altında onların vatandaşı olarak yaşayan Türk alt kimliğine sahip topluluklar varken, Atatürk bunları bir yana bırakarak yeni kurulan Türk devleti ile bağlantılı bir Türk ulusu ya da benzeri biçimde Türklük açıklaması yapması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ne kadar çağdaş hukuk birikimine uygun kurulduğunu göstermektedir.

                Batının önde gelen devletlerinin kamu hukuku birikimi içinde yer alan “Temel Norm” anlayışı bütün devletlerin olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kendi iç yapısında ya da çekirdek devlet olarak tanımlanan alt yapısında temel dayanak noktası olarak ele alınan bir kural vardır ve bu ilke temel norm olarak da devletin anayasal kamu hukuku düzeninin içeriğini belirlemektedir. Yeni kurulmuş olan Türk devleti bir cumhuriyet yapılanmasına dayanmaktadır ve bu doğrultuda cumhuriyet rejimini kuran devletin temelindeki cumhurun temsilcisi olarak Türk vatandaşlarından oluşan bir Türk toplumu varsa, o zaman devletin kurucusu olan Türk toplumu içinde geçmişten gelen alt kimliği doğrultusunda hareket eden insanların da Türk devletinin vatandaşı olarak yer almaları ve burada devlet ile  halk kaynaşması içinde hareket eden toplumun vatandaşlık bağı aracılığı sayesinde devlet  rejimi ile bütünleşmeleri öne çıkmaktadır. İngiltere bir imparatorluktur ve devleti en üst düzeyde temsil eden imparator devleti yasalardan aldığı yetki ile yönetir. ABD bir federasyondur ve bu federal yapılanmanın içinde yer alan eyaletler, Amerikan devletinin bir parçası olarak, her dört senede bir yapılan genel seçimler sayesinde devletin yönetilmesine aracı olurlar. Anayasalarında her devletin temel kuralları bulunmakta ve bu kurallar doğrultusunda ulus devletlerin çatısı altında uluslar ve devletlerin biçimlenmesi sağlanmaktadır. Bu doğrultuda Türkiye’ye bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti Türklerin kurmuş olduğu bir ulus devlettir ve bu devlet ulus kaynaşması içinde yer alan her T.C. vatandaşı, Türk ulusunun bir parçası olarak diğer Türklerle birlikte eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. Bu durumda, Türk devletinin kuruluşunda yer alan her Türk vatandaşı ya da onların çocukları farklı bir alt kimlikten gelseler bile vatandaşlık bağı sayesinde eşit koşullarda devlet ve ulus kaynaşmasının içinde yer almaktadırlar. Bu durumda, Türk anayasasına göre bütün Türk vatandaşları eşit koşullarda ve kazanılmış haklarıyla Türk ulusunun ve toplumunun temsilcisi olarak kabul edilmektedir. Türkiye devleti bir cumhuriyet olduğuna göre cumhuriyet rejimi ile yönetilecek ve bu durumda cumhuru temsil eden Türk toplumu, Türklüğünü devletin temel normunda var olan Türkçülük akımından alacaktır. Türk devletinin cumhuriyet olması, cumhurbaşkanlığınca yönetilmesi ve devlete hukuken bağlı olan Türk vatandaşlarının farklı alt kimliklerinin ötesinde bir üst kimlik olarak ve Türk vatandaşlığı statüsünü kullanarak, Türk devleti çatısı altında kendi kendini yönetim hakkını ve özgürlüğünü elde etmeleri, Türk devletinin temel normunun gereğidir. 

                İmparatorluk sonrasında Anadolu yarımadası üzerinde bir ulus devlet kurulurken bütün merkezi coğrafyanın yapısı ve özellikleri dikkate alınarak hareket edilmiştir. Bu doğrultuda nüfusun çoğunluğunun Asya kökenli olması  ile Türkiye’nin Avrupa’nın yanı başında kurulması gibi bir ana çelişki kuruluş sırasında giderilmeye çalışılmıştır. Türklerin Asya kökenli olmaları milliyet oluşumunun Kuzey Asya bölgelerinden gelmesini, bir yönü ile de Rusya Türklerinde gelişen milliyet arayışının canlı bir biçimde devletin kimliğinin belirlenmesinde etkin olmuştur. Avrupa kıtasındaki Osmanlı aydınları millet fikri ekseninde bir ulus ve ulus devlet arayışına yöneldikleri zaman, Avrupa tipi bir ulus devlet olma gereksinmesi öne çıkmıştır. Bu aşamada milliyet fikri Rusya üzerinden Anadolu’ya taşınırken araya Balkanlar bölgesinden gelen Avrupa tipi ulus oluşumu girmiştir. Böylece Anadolu ahalisi Osmanlı dönemi sonrasında Türk olarak kabul edilmiş ve Türklük ile Türkçülüğün anavatanı olarak bu merkezi yarımada benimsenmiştir. Milliyetlerin oluşumu aşamasında Türkleşme çizgisindeki bir milliyet gerçeği Anadolu yarımadası üzerinde ortaya çıkarken, Avrupa tipi Balkan ulusçuluğu Balkan savaşı sonrasındaki göçler ve mübadele oluşumları çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, eski Osmanlı döneminden gelen ahalinin büyük çoğunluğu yeni ulus devletin vatandaşları olarak Türk devletinin nüfus idarelerinde Türk olarak kayıtlara geçmiştir. Balkan ülkeleri katı bir ulusçuluk ile imparatorluktan koparlarken, Anadolu’yu merkez topraklar bilerek gelip yerleşen eski Osmanlılar yeni Türk devletinin eşit koşullarda vatandaşları olarak Türk nüfusuna geçirilmişlerdir. Millet kavramı Avrupa ülkelerinde milliyetleşme süreçlerinin tamamlanmasına yardımcı olurken, Türkiye’de Asya tipi milliyetleşme ile Avrupa tipi ulus devlet kaynaşması devletin kuruluş aşamasında birlikte ortaya çıkarak, Türkiye sentezinin gerçekleşmesi aşamasında etkili bir rol oynamışlardır. Bu nedenle Türk devleti hem Avrupa hem de Asya kökenli vatandaş topluluklarını içinde barındırmaktadır.

                Tarihteki Türk devletlerinden ileri gelen Türk kavmiyetçiliği fikri, Köktürk imparatorluğunda başlamış ve daha sonraki Türk devletleri aracılığı ile de devam ederek, Osmanlı   devletinin son aşamasına kadar gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken, tarihin derinlerinden gelen Türk kavmiyetçiliği, Türklerin ana vatanı olarak kabul edilen bu topraklarda, Türklüğün çağdaş ulus devletlerde olduğu gibi yeniden örgütlenmesine temel dayanak noktası olmuştur. Devlet kuruculuğunda birleştirici bir ortam yaratılması için, Türk kavmiyetçiliği çıkış noktası olmuş ve daha sonra Türk milliyeti oluşumu bunun üzerine benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine giden yol da Türk toplulukları bir araya gelerek uluslaşma olgusunun alt yapısını hazırlamışlardır . Türkler hiçbir zaman zorla ya da baskı ile devlet kurmaya yönelmemişler, aksine devletlerin çöküş ya da dağılma aşamalarında öne geçerek, Türk kavmiyetçiliğinden gelen güçle yıkılan devletlerin yerine yeni siyasal yapılanmaları gündeme getirebilmişlerdir. Devlet kuran Türk toplulukları varlıklarını koruyarak geleceğe doğru yollarına devam edebilmişlerdir. Devlet kuramayan Türk toplulukları ise değişim süreci içinde eriyerek varlıklarını koruyamamışlar ama daha sonra devlet kuran Türk toplulukları ile kaynaşarak yeni Türk devletlerinin nüfus yapılanmasını oluşturmuşlardır. Türklerin sürekli devlet kurmaktan ileri gelen yüksek kültür ve uygarlık birikimi, geçmişin değerlerini bugüne taşımakta ve bu doğrultuda Türklük olgusu ile Türkçülük akımının güç kazanmasını sağlamaktadır. Batı ülkelerinden kaynaklanan emperyalizm sürekli olarak Orta Doğu ve Asya coğrafyalarına doğru saldırdıkça, bölge halkları da Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu çatıları altında direnerek teslim olmamıştır. Bugün Türkler Türkiye vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında toplanmışlardır. Önümüzdeki dönemde dünya yeniden kurulurken, Türkler artık tek başına değil ama Türk dünyasını oluşturan diğer devletler ile birlikte savunma ve korunma gereksinmelerini karşılayacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti Türklük ve Türkçülüğe sahip çıkarken, Türk kimliği en üst düzeyde güçlendirilecek ve hem kendisini Türk görenler, hem de vatandaşlık yolu ile Türkiye Cumhuriyetine hukuken bağlananlar da Türk olmanın onuruna, Türkiye Cumhuriyeti Türkçülüğü  sayesinde sahip olacaklardır. Bu nedenle, söylenecek tek söz “Ne mutlu Türküm diyene”dir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

 

4 Mayıs 2021 Salı

TÜRK KİM VE TÜRKLÜK NE? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRK KİM VE TÜRKLÜK NE? 

                 Türklük ve Türk kavramları genel olarak birlikte kullanılmaktadır. Türklük bir milletin adı olarak tarih sahnesinde kendisini göstermiş ve bu milletin içinden çıkan kişiler de kendilerini Türk olarak isimlendirmişlerdir. Türklük bir olgu ya da oluşum olarak dünyanın gündemine gelirken, Türkler de bu milletin içinden çıkarak ve bu milletin yaşadığı ülkeler ile devletleri yöneten bir grup insan olarak görülebilir. Ne var ki, Türk toplulukları ile devletlerini yöneten Türkler zaman içerisinde aynı milletin içinden çıktıklarından dolayı, sosyolojik ve tarihsel olarak benzer özelliklere sahiptirler. Onların zaman içerisinde kazanmış oldukları ortak özellikler, Türk milletini tarih sahnesine çıkartırken aynı zamanda bugünün ulus devletlerine giden yolda, Türklerin de kendi ulus devletlerine sahip olarak tarihin belirlenmesinde önde gelen rollere sahip olacaklarını gösteriyordu. Etniklik olgusu ve her insan toplumunun bulunduğu ve yaşadığı bölgelerden gelen ayrı etnik özelliklerin yarattığı farklı yapılanmalar, beş büyük kıtanın değişik bölgelerinde yaşayan her insan topluluğunda özgün yansımalar yaptığı için, bugün beş binden fazla ayrı kültürel topluluk ile birlikte, iki yüzden fazla da ulus devlet tarih sahnesinde, siyasal ve sosyal serüvenlerine bugün de devam etmektedirler.

                Belirli özellikler üzerinden farklı karakterlere sahip bulunan insan toplulukları, zaman içerisinde kişilik ve anlam kazanarak geleceğin ulusal toplumlarının oluşumunda etkili roller oynamışlardır. Etnik yapılanmalar tarihsel süreçlere belirginlik kazandırırken, o dönemin gerçeklik dünyasını yansıtıyordu. Ulus olgusu daha sonraki aşamada ortaya çıkan yeni bir yapılanma olarak bugünün gereksinmelerini karşılamaya yöneliyordu. Etnik yapılanmaların geride kaldığı bir süreç içinde, uluslar günümüzde dünden gelen siyasal ve sosyal birikimi bugünün koşullarında yaşatabilecek kurguyu temsil etmektedirler. İnsanların doğdukları ve de yaşadıkları bölgelerin özelliklerini yansıtan etnisiteler, aradan geçen zaman dilimleri boyunca uzun süre birlikte yaşamaktan ileri gelen toplumsallaşmaların ortak ifade edildiği ulusların, yaşam süreçlerine dahil olmalarını sağlamışlardır. İnsan nüfusunun giderek artması üzerine oluşan kalabalıklar yeni yeni toplumlar yaratırken, beraberinde toplumların uluslaşmalarına da katkı getiriyorlardı. Etnik grup kapsamına giren halkın aidiyet bilinci ise, bir süre etnik kimlik kavramı ile karşılanmaya çalışılmıştır ama bir süre sonra ulusların tarih sahnesine çıkışı üzerine artık kimlikler ulusallık çizgisi üzerinden belirlenerek açıklanmaya başlanmıştır. İnsan toplumlarının sosyal yapılarından etnik grupların doğduğu gibi yavaş yavaş belirginlik kazanan ulusal özellikler de önce uluslaşma süreçlerini daha sonraki aşamada da ulus devletlerin tarih sahnesine çıkışlarını hızlandırmıştır. Etnik topluluklar daha geriden gelen ilkel toplumları ifade ederken, ulusal toplumlar ise uluslaşma süreçlerinin tüm birikimlerini bünyelerinde bütünleştirerek tümüyle temsil etmeye çaba göstermektedirler.

                Ulusculuk akımları zaman içerisinde dünyadaki ulusları yaratırken ve uluslar da kendilerini toparlayarak yollarına devam ederlerken, ulusal toplumlar ve ulusçuluk hareketleri birbirine karışarak yeni bir bütünlük oluşumunu hızlandırmışlardır. Bu iki kavram hem birbirlerinin ortaya çıkışlarını desteklemiş hem de geleceğin ulus devletine giden yolda birbirlerini destekleyerek, yirminci yüzyılın güçlü ulus devletlerinin ortaya çıkmasında birlikte etkin olmuşlardır. Bugünün modern ulus devletleri topluca ele alındıkları zaman, günümüzün uygarlık düzenini temsil ettikleri açıkça görülmektedir. Uluslar hem toplumlarına hem de devletlerine bir ulusal kimlik kazandırırken, aynı toplumun içinden çıkan kişilere de ulusun bir parçası olduğunu gösteren ulusal kimliklerini kazandırabilmektedirler. Uluslar tarihsellik yapılanması ile kendi toplumlarının içinden gelen bir yenilenme ve süreklilik eğilimi içinde oluşmaktadır. Bugünün dünyasında modernizmin simgesi olan ulus devletlerin oluşumunda da uluslar önde gelen etkiler yaratarak yönlendirme yapmaktadırlar.

                Türkiye Cumhuriyeti tarihten gelen bir ulus devlet olarak, tarihin çeşitli dönemlerinde gündeme gelmiş olan Türkçülük akımlarının ortaya çıkardığı siyasal ve sosyal birikimin günümüzdeki kalıcı yansımasıdır. Dünyanın tam ortasında varlığını sürdüren bir devlet modeli olarak Türkiye Cumhuriyeti yaşadıkça geçmişten gelerek geleceğe yönelen Türkler, tarih sahnesinin temel aktörleri olmaya devam edeceklerdir. Milattan önceki eski çağlarda Çin devletinin komşusu olan bölgelerde ilk olarak tarih sahnesine çıkmış olan Türk toplulukları, zaman içerisinde devletleşerek   o dönemin büyük Çin devletine sınır komşusu olmuş ve halen uzaydan görülebilen büyük Çin Seddi ile yüz yüze gelince, geri dönerek dünyanın doğu bölgelerinden göçler yolu ile batı bölgelerine ve merkezi coğrafyaya yayılmışlardır. Bu nedenle, Türkler birbirine yapışık bir ana kara görünümündeki üç büyük kıta olan, Asya, Afrika ve   Avrupa kıtalarında yayılarak geriye dönük on bin yıllık yaşam sürecinin her dönemin de devletler kurarak, Türklüğün ve Türk kimliğinin bugüne dönük hem koruyucusu hem de taşıyıcısı olmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında Anadolu yarımadası gibi bir merkezi ülkede açık kimliği ile bir Türk devleti kurulurken, devletin kurucu önderi ve ona bağlı olarak hareket eden bilim kurullarının araştırmaları ile hem insanlık tarihi hem de Türk tarihi üzerinde önemli araştırmalar yapılmıştır. Bu aşamada Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu oluşturularak, kurulmakta olan modern Türk devleti bilimsel temeller üzerine oturtulmaya çalışılmıştır.

                Modern Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türklerin tarihsel süreç içindeki yerlerini araştırırken, Milattan önce on binli yıllara kadar giderek iz sürmüş ve bugünün çağdaş Türk devleti ile Türk topluluklarının nerelerden geldiğini belirlemeye çaba göstermiştir. Bugünkü Türk dünyasının geçmişi aranırken, Asya-Avrupa ve Afrika üçgenindeki Türk devletleri teker teker incelenmiş, bunların kökeninde var olan Mezopotamya dönemi ile, bu dönem öncesindeki Hun, Avar, Göktürk ve Uygur dönemleri ele alınarak tartışılmış ve Mezopotamya öncesi dönemde, Büyük Okyanus’ta var olan iki yüz bin yıllık Mu kıtası ilgili uzmanlara araştırma yaptırılarak, tarihin ilk dönemleri ile Türk toplulukları arasındaki bağlantılar belirlenmeye çalışılmıştır. Temelde bir Asya uygarlığı olan Türklerin Sümerler ile etnik bağlantılara sahip oldukları ve Sümerlerin de Mu kıtasının batışı üzerine, Asya kıtasına çıkan Uygurlar ile akraba oldukları tespit edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde üç kıta üzerinde tarih sahnesine çıkmış olan Türk devletlerinin, hemen hemen hepsinin birbirleri ile sosyal ve siyasal bağlantılar içinde bulundukları araştırmalar sonucunda tespit edilmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında imparatorluklar sona ererken, yeni bir ulus devletin temelleri sağlam zemine atılmaya çalışılmış ve bugünkü çağdaş Türkiye Cumhuriyeti böylesine özenli ve titiz çalışmaların sonucunda dünya sahnesindeki kalıcı yerini alabilmiştir. Tarih araştırmalarına göre Türklerin geldiği bölge Mu kıtasıdır ve Mezopotamya bölgesi de Sümerler aracılığı ile Türklerin dünya sahnesine çıktığı ülke olarak öne çıkmaktadır.

                Türklerin Orta Asya bölgesi ile bağlantıları araştırılınca, tarih kitaplarında Ergenekon gibi çeşitli efsaneler, mitolojik olaylar ve senaryolar öne çıkmaktadır. Konuyu bu noktadan ele alarak Türklerin yüzden fazla devlet kurduğu Türk dünyasının fazlasıyla malzemeye boğulduğu ve esas kaynaklar olan Rus ve Çin arşivleri incelemelere açılmadığı için, daha tam olarak birbirini tamamlayan kaynak ve çıkış bağlantıları yeterli biçimde bütünleştirilememiştir. Hun, Avar, Göktürk, Uygur, Hazar gibi büyük Türk imparatorluklarının incelenmesi sonrasında ortaya çıkan bilimsel malzemelerin   tam anlamıyla incelemelere açılması ve bunların üzerinde tarih ve siyaset bilimleri açısından tamamlayıcı açıklama ve değerlendirmelerin yapılmasıyla, Türk kimdir ve Türklük nedir gibi asıl soruların bilimsel yanıtlarının verilebileceği anlaşılmaktadır. Tarih öncesi dönemler, Proto-Türkler, Türklerin kurmuş oldukları devletler ve imparatorluklar ve diğer devletlerin izlediği çizgiler birbirine bağlı bir biçimde incelendiği aşamada, ancak netleşmiş ve kesinleşmiş bir Türk tarihinden söz edilebilmektedir. İlk çağ dönemindeki Proto-Türkler ile bugünün çağdaş dünyasının Türklerini birlikte ele alarak incelemek, son derece zor bir bilimsel çalışma olarak geleceğin genç Türk bilim adamları ve araştırmacılarını beklemektedir. Türk kimliği ve Türklük olgusu ancak bu aşamadan sonra belirginlik kazanabilecektir.

                Türk devletleri genel olarak kurucusu olan devlet adamının adı ile bütünleştiği için Türklerin kurmuş olduğu devletlerde millet adı geçmez ama, Mete, Timur, Cengiz, Selçuk, Osman gibi kurucu imparatorların adı, Türk kökenli halkların devletlerinin resmi kimliği olarak benimsenmiştir. Aslında Atatürk’de bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurmuş olduğu devletin kurucu başkanı olarak Kemali İmparatorluğu adı altında yeni bir devlet kurabilirdi. Ne var ki, yirminci yüzyılın bilimsel bilgi birikiminin çağdaş cumhuriyetçi bir çizgide ulus devlet anlayışına dayandığı için, Atatürk’te kendi döneminin devlet adamı olarak hareket etmiş, Türklerin tarihinde ilk olarak kendi adına değil ama Türk ulusu adına bir ulus devlet kurmuştur. Böylece modern Türk devleti Kemali adı ile değil Türk kimliği ile kurularak, çağdaş uluslar ailesinin önde gelen bir üyesi olmuştur. Türk devletlerinde eskiden bu yana var olan kurucu önderin ismi ile devlet kimliğinin bütünleştirilmesi geleneği, ilk kez modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile aşılırken, uygarlık tarihinin önde gelen büyük ulusu olarak Türkler, bir kez daha olumlu adım atarak çağdaş uygarlığın verileri ile Türk ulusunu ve dünyasını buluşturmuştur. Soğuk savaş döneminde Rus ve Çin kaynakları kapalı tutulduğundan gerçeklere ulaşma konusunda genç araştırmacılar, Çin ve Rusya gibi emperyalist devletlerin baskılarını aşarak sonuca ulaşamamıştır Sovyetler Birliğinin dağılması ile başlayan küreselleşme döneminde açık toplum ilkesi öne geçince, Türk araştırmacılar Pekin ve Moskova yollarını arşınlamaya başlamışlardır. Ruslar ve Çinliler ile iç içe geçmiş bir tarihin üçüncü Asya ulusu olan Türkler’in, gerçek kimliklerini ve tarihsel varlıklarını ortaya çıkarabilme doğrultusunda geçmişten gelen bilimsel kaynakları değerlendirerek, Türk kimliğinin ve de Türklük olgusunun bütün yönleriyle açıklık kazanması doğrultusunda geleceğe dönük yeni bir açılımı bugünün koşullarında tamamlamaları gerekmektedir.

                Çağdaş Türklük araştırmaları yeni dönemin koşullarında hızla gelişirken, üç kıtadaki Türklük olgusunu tamamlayıcı bir biçimde Amerikan Kızılderililerinin Türklüğü, ya da Aztek ve Maya gibi eski uygarlıkların Türklük bağlantıları öne çıkarılarak, dördüncü kıta olan Amerikan topraklarında ki Türk varlığı öne çıkarılarak tartışılmaktadır. Avrupa’nın orta bölgelerindeki taş devrinden kalma Türk izlerinin belirlenmesi sırasında İran gibi bir ülke ile Turan bağlantılarının ağırlık kazandığı Asya kıtasına dönülerek, eski ve yeni çalışmalar arasında jeopolitik bağlantılar kurulmaya çalışılmaktadır. Türk halkları ya da Türk asıllı topluluklar konusu tarihin önde gelen sorunlarından birisi olmasına rağmen, aynı zamanda dünya coğrafyasının da öncelikli önem taşıyan konuları arasında yer almıştır. Türklük olgusu ele alınırken millet kavramı ulus ve halk kavramları ile birlikte incelenerek bütünsellik içinde bir Türk kimliği ortaya konmaya çalışılmış ama bilimsel çalışma alanının çok geniş olması yüzünden tarih ve coğrafya bilgilerinin tam olarak bilimsel bir tasnife kavuşturulması mümkün olamamıştır. Hun imparatorluğu döneminde gevşek bir düzen içinde kavimler birliği olarak hareket eden Türk devleti, daha sonraki aşamada devletin başına Mete hanın geçişiyle merkezi bir güç haline dönüşerek Türk varlığının geleceğinin korunmasına öncelik verilmiştir. İnsanlık tarihinin son beş bin yılında imparatorluklarla bugünlere gelen Türklük olgusu, kozmopolit ve heterojen toplum yapıları yüzünden, birlik ve bütünleşme açılarından fazlasıyla zorlanarak dağılma tehditleri ile boğuşmak zorunda kalmıştır. Bu tür bir tarihsel süreç içinde Türklerin birliği ve birliktelikleri hemen sağlanamamış ve kozmopolit toplum yapısı bu koşullarda denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Türk tarihine bir imparatorluk oluşturarak katkı sağlayan Köktürkler, bir anlamda bugünkü Türk devletinin de tarihten gelen isim babaları olmuşlardır. Avar imparatorluğuna bağlı olan topluluklar içinde yer alan Köktürkler daha sonraki dönemde ayrılarak ve güçlenerek yeni bir imparatorluk yapılanması ile tarihteki yerlerini almışlardır. Türklüğün tarihsel olarak oluşumunda Köktürklerin bir devlet olarak etkileri olumlu destek sağlamıştır. Ural-Altay bölgelerinde bir araya gelen beş yüz aile aracılığı ile oluşturulan Köktürk imparatorluğu, bugüne kadar kurulmuş olan Türk devletlerinin çıkış noktası ve Türk kimliğinin dayanak noktası olarak önem kazanmıştır. Köktürk devleti Türklüğün devletleşmesi açısından önemli bir dönemeç yaratmıştır. Orta Asya bölgesinin Türklüğün ana vatanı haline gelmesi, bir anlamda Köktürk imparatorluğunun eseri olmuştur. Bu nedenle Türk tarihi Köktürk devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yaşanan dönem olarak açıklanabilir.


                Bugünkü Türk devletinin adı olan Türklük, Köktürk devletinin bu kimliği benimsemesi ile başlayan bir sürecin sonucudur. Türk tarihinin temel kaynaklarından birisi olan Orhun Kitabelerinde Köktürk devletini kuranlar “TÜRÜK “olarak adlandırılmaktadır. Türk asıllı bir Hazar boyu olan Macaristan’da ise Türklere TÖRÖK adı verilmektedir. Hazar devleti döneminde ise Türklere TURUK ya da TURK adı verilmekteydi ... Kök-Türk adı ise kitabelerde Kültigin ve Bilge Kagan ile ilgili bölümlerde geçmektedir. Kök-Türk adı kitabenin bazı yerlerinde “idi oksızlık”kavramı ile birlikte kullanılmakta ve bağımsızlığını kazanmış anlamına gelmektedir.  Siyasi anlamda hiçbir yere bağlı olmayan, bağımsız bir siyasal otoritenin devletleşmesi olgusu burada anlatılmaya çalışılmaktadır. İki kavramın birlikte kullanımı Köktürk devletinin devlet organizasyonu ve bağımsız siyasal organizasyon ile tamamlanarak öne çıkmasını anlatmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Köktürk kavramı bir boy ya da kavim adı olmaktan çıkarak, siyasal bir organizasyon olan devletin adı olarak geçerlilik kazanmaktadır. Nitekim Köktürk devleti daha sonraki aşamada kendi hegemonyasını kurduğu alan ile kendi egemenliği altına aldığı tüm boy ve  sosyal toplulukları  gene  kendi çatısı  altında  birleştirerek, devletin birliği ve bütünlüğü  ilkesini  uygulama alanına getirmiştir .Orhun Kitabelerinde devleti kuran esas kitlenin Türkler olduğu,” Türk Bilge Kagan”ının Tanrı”dan kut aldığı  ve kutsanmış topluluğun temsilcisi olarak  Gök-tengri tarafından tüm aile ve hanedan üyelerine  verilen kutsama yetkisinin devletin başlangıç noktası olduğu belirtilmiştir. Türk töresinde devlet kuran Türk hanedanı üyelerinin hepsine eşit ölçülerde tanınmış olan siyasal güç ve yetkilerin, kavimlerin birleştirildiği devletin çatısı altında tek ve bütün bir otoriteye dönüştürülerek, devletin özü çizgisinde Türklüğün devamlılığı sağlanmıştır. Köktürk devletinin kuruluşu ile birlikte Türk adı devleti kuran kabile ile birlikte bu devlete bağlı tüm unsurları tanımlayan ve birleştiren siyasal bir projenin adı olmuştur. Bu nedenle, Köktürk adı tüm Turan bölgesinde yaşayan Türk boyları ve kavimlerini kapsayacak bir devlet modeli olarak kullanılmaktadır.

                Türklüğün tarihsel gelişim süreci devlet kuruculuğu ile paralel gelişmiştir. Türk soyundan gelme ve kutlu olmak gibi bir özellik, bu yönde bir makam tarafından kutsanarak hakan üzerindeki karizmatik iktidar gücünü teslim ediyordu. Türk hakanlarının yaşam boyu iktidarda kalmaları mümkün değildi çünkü Tanrı kut verdiği gibi hatalı ve yanlış durumlarda verdiği kutu geri alarak hakanın görevden alınmasını sağlayabilirdi. Bu çizgide yaşam boyu hakanlık Türk devletlerinde yasaktı.  Böylece devlet yönetiminde yozlaşma ya da gerilemenin önü kesiliyordu. Devleti kuran toplumsal unsurların siyasal birimi olan budun, soyların ve kavimlerin birliği ile ortaya çıkan siyasal birliğin adı olarak devreye giriyordu. Türkistan, Türkiye ya da Turan bölgelerinde birlikte yaşayan Türk asıllı toplulukları tıpkı benzer bir biçimde Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi, tek bir pota içinde eritilmesi düşünülerek Türklük olgusu yaratılmıştır. Ortak bir bölgede yaşam ve kader birliği, birlikte yaşama isteği ve gelecekte toplumsal bütünlük içinde var olma iradesinin kurumsal bir yapılanmaya doğru kavuşturulması ile, Türklük bir siyasal ve toplumsal oluşum sürecinde dünya haritası üzerindeki yerini almıştır. Türk topluluklarının Türk devletlerine dönüşme sürecinde ana merkez olarak görev yapan Kök-Türk devleti, bugüne kadar devam edip gelen Türk devlet yapılanmasının ortaya çıktığı aşamadır. Budunların birleşmesinden meydana gelen Kök-Türk devleti boy, kavim ve budun birliklerine dayanıyordu ama kan birliği tam olarak aranmıyordu, ya da kan ve ırk birliği hiçbir zaman dayatılmıyordu.  Akraba boyların birleşmesiyle oluşan budunlar birliği farklı kan ve etnik gruplardan gelenleri dışlamamış aksine, hakanın aracılığı ile bu gibi grupların da budunlar birliğinden oluşan toplumsal bütünlük içinde, bir anlamda çok kültürlü yapılanmayı kabul ederek birlikte yaşam arayışlarına girmişlerdir. Tarihi kitabelerde Kazak, Kırgız, Karluk, Türgiş, Uygur ve benzeri budunlardan ayrı ayrı söz edilmiştir. Kök-Türk devletinin kuruluşu ile Türk adı geleceğe yönelik bir çizgide ölümsüzleştirilmiştir. Kök-Türk devleti ile Türk kimliği öne çıkmış ve Türk devletlerinin bugüne kadar ayakta kalması sayesinde de Türklük yapılanması zaman içinde bir olgu haline gelerek, geleceğin dünyasında Türklerin gene önde gelen bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Yenisey kitabelerinde rastlanan Oğuz Türkleri Kök-Türk devletinin kuzey bölgelerine yerleşerek Türklüğün bir araya gelmesi ve bütünleşmesi için çaba göstermişlerdir.

                Eski Türkler de toplumsal örgütlenme, hep bir bölgede birlikte yaşayan toplulukların düşmana ve dışarıdan gelenlere, saldırı ya da işgal hareketlerine kalkışanlara karşı, kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla dayanışma ve iş birliği içine girdikleri ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele ettikleri, Yirminci yüzyılın başlarında Türkiye’deki Kuvayı Milliye hareketi ile görülmüştür.  Türklerin ulusal birliğini sağlama yolunda Kök-Türk devleti yetersiz kalarak devre dışı kaldığı aşamada, Uygurlar doğu Türkistan’da örgütlenerek Türk kimliği ve varlığının korunabilmesi doğrultusunda bugüne kadar süren bir ulusal mücadele yürütmüşlerdir. Türk devletlerinde, devlete düşen ilk işin yoksul halk tabanı içinde yaşam mücadelesi veren budunlara sahip çıkarak, devleti ülkesi ve milletiyle bir bütün haline getirmek olmuştur. Kavimler ve boylar birleşerek ortak yaşama doğru yöneldikçe Türk devletleri ve boyları çağdaş medeniyet yolunda uygarlaşmaya başlamışlardır. Bir aile soy ya da kavim adı olarak ilk kez öne çıkan Türk kavramı, zamanla büyük bir milletin adı haline gelmiştir.  Türk devletleri budunlar birliği olarak tarih sahnesine çıktıkça, Türk kimliği ve varlığı güçlenerek bugüne kadar yoluna devam etmiştir. Türklerde hiçbir zaman ırkçılık ya da etnik ayrımcılık uygulamalarına izin verilmemiş, bunun tamamen aksine uygarlık yolunda ilerlerken toplumu bir araya getiren asabiyet bağı olarak Türkçülük, daha da yaygınlık kazanarak etkinlik alanını genişletmiştir. Boylar ve kavimler birleşirken Türkleşmişler ve aynı zamanda Türkleşirken de uygarlaşmışlardır. Bugünün koşullarında Turan, Türkistan ve Türkiye coğrafyalarında Türk toplulukları daha özgür ve uygar bir yaşam mücadelesi vererek geleceğin barış ortamı için çaba göstermektedirler. Yüzyıllar önce kazanılmış olan Türklük duygusunun yeni dönemlerde de devam etmesiyle birlikte, Atatürk’ün isabetli bir biçimde dile getirdiği, sonsuza kadar Türklüğün ve Türk devletlerinin yaşaması sorunu aşılmaktadır. Türklük olgusu Türk kimliğinin ardından devletleşince, Türklük siyasal bir yapılanma kazanarak, Türk kimliğinin geleceğe dönük bir kurumsallaşma içinde arlığını koruyarak sürdürmesi sağlanabilecektir.

                Türkçülük bir siyasal akım olarak, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin ortaya çıkarak Osmanlı devletini bir ulus devlete dönüştürme mücadelesine girdiği aşamada gün yüzüne çıkmıştır. Fransız devrimi sonrası Avrupa devletlerinde uluslaşma ve ulusçuluk akımları başlayınca, Osmanlı imparatorluğunda bu doğrultuda Yeni Osmanlılar Cemiyeti kurularak bir Osmanlı ulusu yaratma çabalarına girişmişlerdir. Ne var ki uzun zaman diliminde bir Osmanlı ulusu yaratılamayınca bu sefer Türkistan ve Türkiye hattında güçlü bir tabana sahip bulunan Türkler ve Türkçülük, öncelik kazanarak öne geçmişlerdir. On sekizinci yüzyılın ortalarında başlayan bu hareketler Osmanlı devletini sarsarken, Osmanlı ahalisinin de Türkistan ve Turan coğrafyaları üzerinden geçmişten gelen Türk kökenlerine doğru bir geri adım atmaya başladıkları görülmüştür. Türkiye’de ilk Türkçüler Tanzimat dönemi edebiyatçıları olmuşlardır. Tanzimat döneminin getirdiği özgürlük ortamında Osmanlı aydınlarının gelecek arayışı içine girmeleriyle birlikte, ulusalcılık başlamış ve eli kalem tutanlar Osmanlı yerine Türk ulusu yapılanmasını o dönemin gerçek koşulları çerçevesinde yazarak ve konuşarak, bu doğrultuda bir kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır. Dil bilen Tanzimat edebiyatçıları ulusçuluk akımını örgütlemeye çaba gösterirlerken, Osmanlı devletinin son yıllarında geleceğin ulus devleti olarak gündeme gelecek Türkiye Cumhuriyeti’nin müstakbel kurucuları olarak Türkçüler ile cumhuriyetçi kadrolar   aynı dönemde ve birlikte yetişiyordu. Kurulacak ulus devlet hem bir Türk devleti hem de bir cumhuriyet rejimi olarak düşünüldüğü için, geleceğin yapılanma sürecinde Türkçüler ve Cumhuriyetçiler birlikte mücadele ederek, Kuvayı Milliye örgütü çatısı altında, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kurucuları olarak tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlardı.

                Tanzimat dönemine gelmeden önce Türklerin Asya tarihi, Orhun Abideleri ile birlikte, Türk asıllı bilim adamlarının el yazısı olarak hazırlamış oldukları Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati Türk isimli büyük sözlüğü ile gene bir Türk asıllı yazar olan Ali Şir Nevai’nin hazırlamış olduğu Muhakematül Lügateyn isimli Türk tarihi ile ilgili eserler, Türkçülük akımının kütüphane kanadından gelen kaynaklar olarak Osmanlı döneminde değerlendiriliyordu. Tanzimat yıllarında yenilikçilik arayışları ile gündeme gelen Türkçülük hareketleri daha sonraki yıllarda devreye giren Meşrutiyet dönemlerinde gelişmeler göstermiştir. Paris ve Londra gibi batı ülkelerinin önde gelen üniversite ve başkentlerinde devreye giren Jön Türk hareketleri de Türkçülük arayışlarının yeni bir çizgiye yönelmesinde etkili olmuşlardır. İkinci Meşrutiyet dönemine kadar Türkçülük akımları çeşitli yazar ve bilim adamlarının eserlerinde dağınık ve karışık bir yapılanma içinde görünüyorlardı. İkinci Meşrutiyetin ilanı ile içine girilen özgürlük ortamında, Türkçü yazar ve bilim adamları bir araya gelerek Türkçülük akımı üzerinde daha geniş görüşmeler yapabiliyorlardı. Osmanlı imparatorluğu dağılırken her alt kimlikli topluluk kendi bağımsızlığı için mücadeleye kalkışırken, Osmanlı devletinde en son ulusçu hareket olarak Türkçülük geriden geliyordu.  Türkler, Türk asıllı ve Türkçü düşüncelere sahip bulunan Osmanlı imparatorluğunun ana unsuru ve devletin temel direği olarak görüldükleri için, Osmanlı dağılana kadar imparatorluktan yana bir tavır içinde olmuşlardır. Misakı Milli mücadelesi verilirken Türkçüler ilan edilen ulusal topraklardan vazgeçmemişler ve imparatorluk sonrasında da yeni ulus devletin sınırlarını oluşturan Misakı Milli sınırları içinde yeni Türk devletinin kurulabilmesi için yeni Türkçü yaklaşımlar geliştiriliyordu. Abdülhamit’in imparatorluğun dağılmasını önlemek amacıyla uyguladığı İslamcı politikalarına karşı Türkçüler, Türklük bilinci içinde Türk Birliğini savunarak yeni kurulacak devletin de bir Türk devleti olarak doğması ve geçmişten gelen Türk bölgelerinin de bu devlete bağlanması hedefi doğrultusunda mücadele ediyorlardı.

                İkinci meşrutiyet döneminin özgürlük ortamında, devlet ve Türk topluluklarının geleceği için en tutarlı yaklaşımları Türkçülük hareketleri geliştirmiştir. Böylece yüzyıllarca imparatorluk rejimlerinde Türkçü çizgilerden uzaklaşmış olan Türk asıllı Osmanlı ahalisi imparatorluğun ve milletin geleceğini kucaklamaya hazırlanıyordu. Özgürlük ortamında dünyanın ve ülkenin geleceğini tartışma şansını elde eden Türkçüler, emperyalistlerden hızlı hareket ederek, daha sonraki aşamalarda gündeme gelebilecek yeni Türk devletinin yapılanması doğrultusunda çalışmalar yapıyorlardı. Dergi ve gazetelerde Türkçülük akımının temsilcisi olarak öne çıkan fikir adamlarının geleceği yazmaya başlamalarıyla birlikte Türkçülük akımı biçimlenmeye başlamış ve eski Osmanlı ahalisi hızla Türklük bilincini kazanarak Türk milletinin yeniden yaratılması doğrultusunda imparatorluk coğrafyası içinde kesin ve kararlı bir yönlendirme içine giriyorlardı. Önce edebiyat daha sonra tarih yazılarıyla öne çıkarılan Türkçülük akımı işin içine bilim adamlarının da girmesiyle birlikte, bilimsel bir temel üzerine oturtularak geleceğin siyaseti cumhuriyetçi ve Türkçü kadrolar tarafından biçimlendirilmiştir. Siyasal bir kişilik üzerinden önem kazanmadan yola çıkan Türkçüler siyasal kimliklerini, imparatorluk sınırı içinde yaşamakta olan etnik ve dinsel toplulukların ayrılarak ülkeyi bölme maceralarına kalkışmaları üzerine kazanmaya başlamışlardır. Alt kimlikli grupların kendi küçük devletçiklerini kurma hayallerine  karşı çıkarak, ülkenin birliği ve bütünlüğünü her türlü bölücülüğe karşı savunmaya başlayan Türkçülük akımı, ülkenin geleceği için geçmişini irdelemeye başladığı noktada  tarihteki Türk devletleri üzerinden  toplu bir değerlendirmeye girdiği zaman , tarih öncesi dönemden gelen Proto-Türkler, Türk imparatorlukları ve üç kıtaya dağılmış olan Türk toplulukları gerçekliği ile karşı karşıya kalınca, açıktan Türkçülük yapmaya başlamıştır. İlk çağlardan bu yana sağlam bir temel üzerine oturan Türk tarihi Türkçülük akımının ana kaynağı ve dayanağı olmuş, bugünkü Türkçülük birikiminin kendini yenileyen devletleşmelere zemin hazırlamasıyla birlikte Türkçülük akımı hızla hayata geçirilerek Türkiye ve Türk dünyasının yeniden yapılanmasında tarihi ve sosyolojik gerçekler üzerinden yeni siyasal yapılanmalara gidilebilmiştir. Modern Türk dünyası ve Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir birikimin uygulama alanına aktarılmasıyla birlikte Türklük olgusu en üst düzeyde savunulabilmiştir.

                 Osmanlı devletinin son yıllarında etkinlik kazanan ve ülkeyi yönlendirmeye başlayan Türkçülük akımı, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde kazanılmış olan siyasal içeriğe tam anlamıyla sahip çıkarak ve Türk ulusal devriminin önderi Atatürk’ün arkasında durarak, içeriden ve dışarıdan gelen her türlü deney ve birikimlerin verileri doğrultusunda modern bir Türk devleti kurulabilmesi için Atatürk’ün önderliğinde çaba gösterilmiştir. Ümmetten millete geçiş amacıyla, ulusal bir devrim yapılarak çağdaş anlamda Türk devleti yaratılabilmesinin önü açılmıştır.  Türkçülük akımının zamanla Türk milliyetçiliğine dönüşmesi ile birlikte, ulusal devrimin her açıdan cumhuriyet devrimlerine açık bir yöne girmesine zemin hazırlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’da örgütlenen Türkçülük hareketi de Rusya’da yaşayan Türk asıllı aydınların Ak ülke adı verilen Anadolu yarımadasına göçünü gündeme getiriyordu. İmparatorluklardan ulus devletlere dönüş döneminde, çok uluslu devlet yapılanmaları içindeki alt kimlikli toplulukların kendini tanıma çizgisinde bir kendine dönüşe doğru yönelmesiyle birlikte Osmanlı Türkleri de kendi gerçeklerine yönelmek şansını elde etmişlerdir. Yedi yüzyıl boyunca dünyanın merkezi devleti olarak üç kıtada at koşturarak güvenlik sağlamaya çalışan Osmanlı Türkleri, devletin bittiği aşamada kendi gerçeklerine dönerek kim ve ne oldukları gibi sorulara yanıt aramaya başladıkları ve daha sonrada bu konudaki bilgi birikimini sistemli bir biçimde dile getiren Türkçülük akımı içinde yer alarak, çağdaş Türk devletinin insan unsuru gibi hareket etmişlerdir. Böylece bir yandan Türk devleti kurulurken, diğer yandan da eski Osmanlı ahalisinin Türk milletinin eşit vatandaşları olarak Türkleşmeleri sağlanmıştır. Osmanlı modelini karakterize eden alt kimlikçi, cemaatçi ve ümmetçi yaklaşımlar yerine Türk’e dönme çizgisinde Türkçülük ve milliyetçilik akımları birlikte örgütlenerek, kısa bir zaman dilimi içinde Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti oluşumu tamamlanabilmiştir. Her zaman Osmanlı devletine sadık bir topluluk olarak kalan Türkler, büyük devletin güvenliği için alt kimliklerin bastırılmasıyla ve bölgesel güvenlik sorunları ile uğraşırken, kendi özgürlüklerini ve kişiliklerini yitirerek, dünya ticaretinin bekçiliğine mahkûm bırakılmışlardır.

                Türkçülük akımı İttihat ve Terakki döneminde yaygınlık kazanarak   zamanla Osmanlı bölgesinde egemen olan düşünce akımı konumuna geliyordu. Balkan savaşı sonrasında Panislamizm ile batı emperyalizmi karşıtı antiemperyalizmin yolları ayrılıyordu. Türkçülük akımı Anadolu yarımadasında etkili olmaya başlayınca, ulusal kurtuluş hareketi bu süreçte Türkçü bir kimlik kazanarak, yeni Türk devletinin kuruluşunu gerçekleştiriyordu. İdeali olmayan ve üyelerine bir gelecek vaad etmeyen ulusların yaşaması mümkün olamayacağından, genç Türk devletinin kurucuları Misakı Milli Antlaşmasını ilan ederek, Türk devleti ve milletini gelecekte var edecek yeni devletin hem sınırlarını hem de programını ilan ediyorlardı. Panslavizm akımının gelişmesine Panislamizm akımı yeterli bir karşı koyuş başaramayınca, Macaristan merkezli   PanTuranizm ve PanTürkizm akımları Hazar devleti kökenli Türk ve Macar boyları tarafından geliştirilerek gündeme getiriliyordu Böylece Türklüğün yeniden dünya konjonktüründe yerini almasında Hazar Türklerinin torunu olan Macarlar, üzerlerine düşen tarihi misyonu koruyarak Türklük olgusunu savaş alanındaki çekişmenin içine çekiyorlardı. İmparatorlukları çökerten Birinci Dünya Savaşı ulus devletlerin önünü açarken, Türk uluslaşmasını da bir cihan savaşı sınavından sonra özgür bırakıyordu. Pan-Türkizm böylece siyasal alana yeni bir alternatif olarak girerken, Pan-Siyonizm, Pan-Slavizm, ve Pan-Germenizm gibi bölgesel hegemonya arayışlarının önü kesiliyordu. Pan-Turanizm üzerinden bölgeye getirilen Pan-Türkizm akımı Osmanlı, Türkistan ve Rusya Türklerinin gelecekte tıpkı Çin ve Rusya halklarının yaşadığı gibi birlikte ve kardeşçe bir ortak yaşam düzeni içine girmelerini sağlayarak, dünya barışına yardımcı olacaktır. Türk kimliğinin belirlenmesi ile başlayan Türkçülük akımı, Türklüğün varlığını ortaya koyduktan sonra, yeni gelinen aşamada dünya barışı için Türk boylarının bulundukları yerlerde bir araya gelmeleri, yani bir büyük Türk devletini dünyanın yeni dengelerini oluşturmak üzere “Birleşmiş Türk Devletleri Birliği “adı altında oluşturmalarının artık zamanı gelmiştir.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN