19 Eylül 2023 Salı

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI

                Son aylarda birbiri ardı sıra gündeme gelen uluslararası kongreler ve toplantılar sürüp giderken, bugünkü dünya siyaseti normal koşulların ötesinde gelişmeler göstermektedir. Ülkeler ve devletler arası ilişkiler geçmiş dönemlerdeki gelişmelerin devamı olarak sürüp giderken, dünyanın değişik kıtalarında birbiri ardı sıra öne çıkan toplantılar ve kongreler üzerinden dünya siyasetinin eskisinden farklı çizgilerde gelişmelerin yönlendirmesiyle birlikte, yeni dünya düzeni arayışlarının beklenmeyen ya da istenmeyen çizgilere doğru kaydırmalar gösterdiği görülmektedir. Yapılan toplantıların ev sahibi büyük ülkeleri öne çıkardığını ve toplantı merkezi ülkelerin komşu ülkelerle ya da belirli tasniflere göre biçimlendirilen bölge ülkelerinin katılımlarıyla, uluslararası alanda eskisinden çok farklı yeni arayışlara giriştikleri gözlemlenmektedir. Belirli kıtalar ya da bölgelerin dışına çıkan başka gruplaşmaların da yeni dönemde öne çıkarak evrensel düzeyde yeni ittifaklar üzerinden daha farklı yapılanmaları gündeme getirdiği anlaşılmaktadır. Bugün gelinen aşamada iki yüzü aşkın ulus devletin dünya haritası üzerinde yer alarak, diğer ülkeler ile karşılıklı ya da yakın mesafelerde duruş sergiledikleri ve son yıllarda bu çizgide ortaya çıkan yeni girişimler aracılığı ile dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu tür gelişmeler sayesinde öne çıkan devletlerarası yeni ilişkiler hem bütün devletlerin içlerinde geliştirdikleri özel politikalarını, hem de komşu ülkeler üzerinden bölgesel ya da evrensel arayışlarına uygun bir çizgide eskisinden çok farklı yeni durumların ortaya çıkmasına da yardımcı olmaktadırlar. Dünya gündemi sürekli bu tür oluşumlara açık bir biçimde ilerleyip gelişirken, toplantı trafiği ya da büyük ülkelerin ağırlığını koyduğu kongreler üzerinden güçler dengesi öne çıkarılarak, bu duruma göre yeni yapılanmalara yardımcı olan oluşumların uluslararası arayışların yeni biçimlenmesinde son derece etkin oldukları görülmektedir.

                Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin çeşitli ülkelerinde sıcak çatışmaların yükselişe geçtiği bir aşamada, 22-24 Ağustos 2023 tarihlerinde Güney Afrika’nın önde gelen Anglo-Amerikan kenti olan Johannesburg’da bir araya gelen BRİCS ülkeleri, yeni dönemin çeşitli sorunlarının ele alındığı bir yeni zirve toplantısı yapmışlardır. 15. Zirve toplantısını yapan BRİCS örgütü uluslararası alanda batı emperyalizminin karşıtı bir çizgide gelişmeler gösterirken, bugün gelinen noktada uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelere uygun bir biçimde hareket ederek, son yıllarda değişmiş olan uluslararası dengelerin yeniden kurulabilmesi için, son yıllarda önemli adımlar atmıştır. Batı emperyalizminin dışında kalan doğu ve güney ülkeleri içinde yer alan büyük devletlerin bu alanda öne geçerek bir an önce ortaya çıkan dengesizliklerin altında kalarak ezilip yok olmaya doğru sürüklenmelerini önleyebilecek girişimlerden birisi olarak ortaya çıkan BRİCS yapılanmasının, zaman içerisinde önemli adımlar atarak soğuk savaş sonrasında yok olup giden eski dengelere benzer paralel girişimlere kalkıştığı görülmektedir. Daha çok güney ve doğu bölgelerinde etkin olan bölgenin büyük devletlerinin öncülüğünde önce bir araya gelinerek batı emperyalizmine siyasal ve ekonomik açılardan alternatif arayışları, BRİCS örgütü aracılığı ile öne sürülerek yeniden eski dengelere uygun ve paralel girişimlerin gündeme gelmesi için fırsatlar yaratılmaya çalışılmıştır. Güney Afrika Birliği topraklarında tarihi bir zirve toplantısını başarıyla tamamlayan BRİCS örgütü içinde bulunulan bugünkü ekonomik ve siyasal sorunları ile boğuşan bu örgüt, aynı zamanda hem kendi örgütünün iç sorunlarıyla birlikte, batı emperyalizmine karşı yeni bir yapılanmaya yönelen gelişmekte olan ülkeler içinden kendisine üye olabilecek diğer orta boy ve büyük ülkeler içinden yeni aday ülkeleri seçerek batı dünyasının karşıtı bir yeni oluşumu uluslararası alana yansıtmıştır. Batı dünyasının önde gelen büyük ülkeleri arasında kurulmuş bulunan bugünkü kapitalist düzenin eskisi gibi işlememesi ve yeni dönemde büyük ve küçük ülkeler arasındaki gelir dağılımının eskisine oranla daha kötü bir çıkmaza sürüklenmesi çerçevesinde, BRİCS örgütü son toplantısını başarıyla bitirmeye çalışmıştır.

                BRİCS ve Afrika başlığı altında yapılan Johannesburg toplantısında 94 maddelik bir bildiri yayınlanarak ve üye devletler arasındaki ortaklık statüsünün değişen koşulları dikkate alınarak yeni bir yapılanmaya gidilmek istenmiştir. BRICS’in yeni üyelik ve ortaklık statüleri yeniden belirlenirken, aynı zamanda yeni dönemde birlikte hızlandırılmış büyüme ile birlikte sürdürülebilir kalkınma çabasının sonuç verebilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Yeni BRİCS deklarasyonunun ara başlıkları olarak kapsayıcı çok taraflı örgütlülük, iş hayatında kadınların yeri, iklim krizi, barış ve kalkınma ortamlarının üye ülkeler arasında teşvik edilmesi, karşılıklı hızlandırılmış büyüme için ortaklık, insanlar arası değişim çalışmalarının derinleştirilmesi ve kurumsal gelişim başlıkları kullanılmıştır. Emperyalizmin ağır baskıları altında sömürgelikten kurtulamayan Afrika ülkelerinin muhtaç olduğu destek ve yardımların belirli bir program çerçevesinde, Asya ve Afrika ülkelerine sağlanması konularında BRİCS örgütü kendini yenileyerek, bu gibi ana sorunların üst düzeyde çözümler yaratması çabalarına eski zirvelere oranla daha fazla yer verilmiştir. ABD merkezli batı kapitalist sisteminin dolara dayanan yapılanması yüzünden bütün dünya ülkelerinin fazlasıyla rahatsız olması gibi istenmeyen bir durum ortaya çıktığı için, BRİCS zirvesindeki ana tartışma konularından birisi dünya ticaret sistemi içinde yeni para rejiminin nasıl yenilenmesi gerektiği tartışılmıştır. ABD hegemonyasının sağladığı dolarizasyon uygulamalarının yarattığı haksızlıklardan kurtulmak isteyen üye ülkeler alternatif bir para sistemi getirilmesi için yeni seçenek arayışlarına yönelmişlerdir. Dünya ülkeleri arasında giderek gelişmekte olan ticaret sisteminin, emperyalist sömürü uygulamalarından kurtulabilmesi için yerel ve ulusal para birimlerinin daha fazla kullanıldığı yeni bir adil düzenin oluşturulabilmesi çerçevesinde, teşkilata üye olan ve gelecekte üye olacak aday ülkeler arasında yeni yaklaşımlar geliştirilmeye çalışılmıştır. Tüm BRİCS üyeleri için ortak bir para biriminin oluşturulması ile birlikte Dolar, Euro ve Sterlin gibi batı kaynaklı para sistemlerinin sona erdirilmesi karara bağlanmıştır.

                Bütün Asya ve Afrika ülkelerinin temsilcilerinin katıldığı zirve toplantısında aday ülkeler arasından yeni üyeler seçilerek örgütün güçlenmesine öncelik verilmiştir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın katımlarıyla kurulmuş olan BRİCS örgütü altı yeni devletin örgüt üyeliğine kabul edilmesiyle, yeni dönemde daha güçlü bir biçimde batı emperyalizminin saldırı ve baskılarına karşı çıkarak, daha adil bir yeni dünya düzeni için mücadele etmeye devam edeceklerdir. Yirmiye yakın ülke örgüte tam üye olmak için başvuruda bulunmasına rağmen, genel kurul toplantılarında konu ele alınarak tartışılmış ve Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri altı yeni üye olarak resmen ilan edilmişlerdir. Dünya konjonktüründe yeni ortaya çıkan gelişmelerin etkisi ile yeryüzünde bulunan ülkeler arasında bir jeopolitik ve stratejik değerlendirmeler yapan örgüt genel kurulu, Arjantin ile Güney Amerika’ya, Mısır ve Etiyopya ile Afrika kıtasına, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin üyeliklerine öncelik tanırken, örgüt yönetimi uluslararası alanda son aşamada gündeme gelen yeni jeopolitik gelişmeleri esas alarak bir değerlendirme yapmıştır. İnsan topluluklarını emperyalizmin kıskacından kurtaracak özgürlükçü bir yaklaşıma olan gereksinme giderek artarken, Hindistan, Çin, Rusya ve Brezilya gibi büyük ve kalabalık devletlerin dünyanın genel gidişi doğrultusundaki destek sağlayıcı çabalarını artırarak ve batılı kapitalist ülkelerin önlerini keserek denge sağlayıcı girişimlerde bulunmaları gerekmektedir. Batının dışında kalan dört büyük devletin öncülüğünde kurulmuş bulunan BRİCS örgütünün yeni dönemde Arjantin, Mısır, Arabistan ve Etiyopya gibi ikinci derece büyük devletlerin katılmasıyla birlikte, batı emperyalizminin önüne daha büyük bir duvar seddi çekilmiş bulunmaktadır. Emperyalizme karşı bir büyük dayanışma ile yaratılan bu örgütlenmenin beklenen küresel dengeleri oluşturabilmesi için yeni bir küresel düzenin yaratılması gerekmektedir. Bütün kararlarını oy birliği ile alan bu yeni örgütün verdiği kararların başarıyla uygulanabilmesi için, üye ülkeler arasında sıkı bir dayanışma kurulması beklenmektedir. Küresel saldırganlıklara karşı insanlık ölçülerine dayanan bir denge kurmak BRİCS örgütünün hedefidir. Üçüncü dünyanın bağlantısızlar hareketinin yansımaları bu örgütü etkileyerek yönlendirmiştir. Bu çerçevede bugün bu örgütün uluslararası alanda etkilerinin artırılması gerekmektedir.

                Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra soğuk savaş biterken bir de iki kutuplu dünyanın son aşamasına gelinmiş ve bu doğrultuda batı uygarlığının dayatmaları ile tek kutuplu bir dünyaya doğru gidiş ve yönelmeler batı merkezlerinde öne çıkan bir beklenti olarak değerlendirilmiştir. Ne var ki, sosyalist sistemin çöküşünden bu yana neredeyse yarım yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen emperyalistlerin peşinde koştukları insanlığı köleleştirecek boyunduruk düzeni halen kurulamamıştır Tek merkezli bir büyük dev yapılanma hedeflenirken yüz yıl önce hazırlanmış olan ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni kurulamamıştır. İki yüzden fazla devletin yeryüzü haritasında yer aldığı tek kutuplu bir alternatif küresel düzen tekelci şirketlerin bütün çabalarına rağmen ABD öncülüğünde bir küresel imparatorluk bir türlü bugünkü koşullar altında kurulamamıştır. Böylesine bir durum ortaya çıkınca bunun üzerine alternatif arayışlarda öne çıkmıştır. BRİCS böylesine bir arayışın ürünü olarak gündeme gelince, zengin ülkeler arasındaki dayanışma ya da ortaklıkların kurulması daha geniş boyutlarda tartışılmaya başlanmıştır. Alternatif arayışların daha da öne çıktığı bir aşamada dünya yeniden iki kutuplu bir düzene doğru kaymaya başlamıştır. G-20 başlığı altında bir araya gelen zengin ülkelere karşı, Afrika ve Asya’nın yoksul ülkelerinin dayanışma ve birlik oluşturma girişimleri giderek zaman içinde öne çıkmıştır. Batılı ülkelerin kendileri için oluşturdukları korumalı çıkar düzenine karşı insanlık yeniden iki kutuplu dünya düzeni kurma aşamasına gelmiş bulunmaktadır. BRİCS örgütünün en son olarak kurulduğu yeni aşamada zengin ülkelerin G-20 örgütüne karşı, yoksul ülkeler de kendi çıkarları doğrultusunda bir gelişmekte olan ülkeler gruplandırması gündeme gelirken, BRİCS çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir yeni Birleşmiş Milletler örgütlenmesine olan gereksinme giderek daha da artmaktadır. Yeni dönemde uluslararası örgütlenmeler açısından bir değerlendirme yapıldığı bu aşamada dünya zenginler ve yoksullar olarak ikiye bölünmekte ve böylece yeniden iki kutuplu bir dünya arayışı gündeme gelmektedir.

                BRİCS örgütü insanlığı iki kutuplu yeni bir küresel düzene doğru sürüklerken zenginler ile yoksulların kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenerek mücadele yollarına başvuracakları anlaşılmaktadır. Tarihin her döneminde güçlüler-zayıflar ayırımı yapıldığı gibi bugün de  zenginler-yoksullar ayırımı yapılmakta ve bu doğrultuda dünya ülkeleri bir araya gelerek yeni bir kamplaşma modeline girerken, aslında bir anlamda yeni dünya düzeninin kendiliğinden gelişmekte olan alternatif modeli de ortaya çıkmaktadır .Belirli konular ya da ilkeler çizgisinde birliktelikler oluşurken, aynı bölge, havza ya da uzayıp giden toprakların komşuları düzeyinde yeni birliktelikler ya da örgütlenmeler bir biri ardı sıra öne çıkmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan uluslararası birliktelikler de ya bölgeler ya da ilkelere dayalı küresel yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıktıkları görülebilmektedir Zengin ülkelerin yer kürenin batı ve kuzey bölgelerinde bir araya gelerek toplandıkları görülünce, zenginlerin merkezi olan dünyanın kuzey ve batı bölgelerinde, zengin ülkeler dayanışmaları ya da birliktelikleri kendiliğinden öne çıkmaktadır. Yer kürenin ekvator ya da diğer hatlar üzerinden bölümlenmesi de bu tür dayanışmaların içerisinde bölgesel gruplar olarak dünya sahnesine yeni katılımları öne çıkarabilmektedir. Batı ülkeleri batı bloku ya da kuzey ülkeleri bir kuzey birliği oluşumunu hedefleyerek dünya sahnesinde yeni dayanışma örgütlenmelerinin örneklerini verirlerken, zengin kuzey ülkelerine karşı güneyin yoksul ülkelerinin ya da gene gelişmiş batı ülkelerine karşı çizgide doğunun terk edilmiş yoksul ülkelerinin devreye girerek Şangay örgütü gibi bir batı karşıtı yapılanmayı yeni bir alternatif olarak öne çıkarabilmektedir. Çin’in önderliğinde Şangay örgütü kurularak harekete geçince, Hindistan-Rusya ve Brezilya gibi çok büyük devletlerin gelişmiş batı ve kuzey birlikteliğine karşı az gelişmiş ya da gelişmekte olan devletleri içine alan yeni bir birliktelik olarak  ya da  bir güney ve doğu  ülkeleri birliği olarak, BRİCS örgütünün dünyanın en geniş topraklarına sahip olan Brezilya, Rusya ve Hindistan’ın öncülük ettiği bir güney ve doğu birlikteliği görünümünde dünya haritası üzerinde meydana çıktığı açıkça görülmektedir. BRİCS örgütü bir anlamda kuzey ve batının küreselleşmesine denge arayışı çizgisinde, Brezilya öncülüğünde bir küresel güneyin ortaya çıkışıdır. Çin ve Hint birlikteliği Brezilya’nın katılmasıyla birlikte küresel güney doğuyu yaratmıştır.

                Yeni dünya düzeni yeryüzü haritaları üzerinde biçimlenirken, harita üzerindeki yönlerin belirlenmesiyle doğu-batı ve de kuzey-güney eksenleri üzerinde yeni bölgesel yapılanmalara doğru dünya ülkeleri adım atmaktadır. Yeryüzünün kuzeyinde ya da batısında olduğu gibi güneyinde ve doğusunda da aynı biçimde bölgesel yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bu doğrultuda kuzeylilik ya da güneylilik gibi bölgesel tanımlamalar üzerinden insanlar harita üzerindeki jeopolitik tanımlamalara göre gruplanmaktadır. Kuzey kutbu ile güney kutbu arasında yer almakta olan yer küre olarak dünya yusyuvarlak bir top biçiminde günlük dönüş seyrini sürdürerek tamamlama peşinde sürüklenirken, kuzeye karşı güneyin, batıya karşı da doğunun öne geçerek tam anlamıyla bir küresel topun dönüş seyri devam etmektedir. Böylesine bir gelişme sonucunda kuzey ülkeleriyle doğu devletlerinin ya da batı ülkeleriyle güney devletlerinin bir araya gelerek yeni bölgesel ya da küresel birliktelikler ile beraber daha farklı uluslararası örgütlenmelere yönelebildikleri anlaşılmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni kurulurken, yer kürenin yönlere ve bölgelere bakılarak yeniden bölümlendirilmesi ya da tanımlanması yeni dünya düzeni arayışları sürecinde gündeme gelirken, küresel ya da bölgesel birlikteliklerin BRİCS örneğinde olduğu gibi, kurucu ya da katılımcı ülkelerin isimlerinin baş harflerinin yan yana getirilmesiyle daha özgün bir isim yaratılabilmektedir. BRİCS örgütü önce Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çinin katılımlarıyla kurulmuş daha sonraki ikinci aşamada ise eski bir İngiliz sömürgesi olarak Güney Afrika Birliği, batı dünyasının temsilcisi olarak bu çok yönlü yapılanmaya üye olarak alınınca, güney Afrika’nın baş harfi olan “S”harfinin örgütün ismine eklenmesiyle birlikte  bu uluslararası kuruluşun adı  BRİCS olarak değiştirilmiştir . Şimdi gelinen yeni aşamada 6 adet büyük ve orta boy devlet güney bölgesinin içinden seçilerek, örgütün genel kuruluna tam üye statüsünde katılma hakkını elde etmişlerdir. Brezilya’yı yalnız bırakmamak için Arjantin, Afrika’yı temsilen Etiyopya, Arap dünyasının temsilcisi olarak Mısır ve BAE, Şii dünyasının temsilcisi olarak İran, örgüte yeni aşamada tam üye oldukları için BRİCS örgütü artık 11 üyeli bir uluslararası organizasyon olarak genişleyerek daha güçlü hareket etme şansını elde etmiştir. Ne var ki, örgütün ismi kuruluş aşamasında kurucu büyük devletlerin isimlerinin baş harflerinin birleştirilmesiyle elde edildiği dikkate alınırsa, o zaman yeni katılan üye devletlerin isimlerinin baş harflerine uygun ya yeni bir isim konacak ya da diğer çok uluslu örgüt isimlerine benzer yeni bir simgesel ad konulabilecektir.

                Büyük devletler dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya alışkın oldukları için farklı isimlere yönelerek uluslararası kuruluşları kendi damgaları altına almak isterler. Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler ise devlerin çekişmeleri altında kalmamak ve çatışmalarda ezilmemek için ülkelerin hasım ya da rakip yapılanmamalara girmemeye çalışmaktadırlar. Küçük ve orta boy ülkeler kendi çıkarları açısından her ülke ile özgürce ticari ya da siyasal ilişkilere girebilmek için çaba sarf ederlerken, büyük devletler kendilerini uluslararası ilişkilerin tam ortasına koyarak hareket ederler ve bu doğrultuda da uluslararası ilişkilerde hegemonyacı bir tavır izleyerek birbirleriyle rekabete kalkışabilirler. Büyüklerin hegemonyacı yaklaşımlarına karşılık, küçük ve orta boy devletlerin her zaman için denge arayıcı ve büyükler arasındaki sürtüşmeleri önleyici çizgide birliktelik veya ortak tavır ortaya koyabilirler. Bu tür çekişmelerde diğer devletler kendi çıkarları için arayışlarını sürdürür ve uluslararası alanın açık bölmelerinde yeni arayışlarına devam edebilirler. Bu gibi arayışlar ve girişimlerin sonuç vermediği aşamada, bazı büyük ülkeler hegemonyacı politikalarını öne çıkararak çeşitli devletleri iş birliği ve farklı ortaklıklar üzerinden kendilerine bağlayarak iki kutuplu ya da çok kutuplu dünya düzeni sürecinde giderek çatışmalar ya da savaşlara dönüşebilecek kamplaşmalar ve kopmaların önünü açabilir. Gelinen yeni noktalarda kutuplaşmalar ortaya çıkabilmekte ve böylesine oluşumların öne geçtiği aşamalarda ise, kutuplaşmaların sert bir biçimde kamplaşmalara dönüştükleri veya sıcak çatışmalara doğru kayma gösterdiği görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni oluşturma aşamasında tek ya da iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir yapılanmaya doğru ortaya çıkan gelişmelerin barış yerine savaşlara yol açabileceği gündeme gelebilmektedir. BRİCS örgütü çok kutuplu dünyada iniş ve çıkışlarla uğraşırken bazan çeşitli yaklaşımların çatışması yaşanmaktadır.

                Bütün örgütler ya da kuruluşlar gibi BRİCS örgütü de genişlemeye doğru yönelince, son zirve toplantısında yeni üyelerin katılmalarıyla BRİCS örgütü çok renkli bir katılım modeline kaymıştır. Suudi Arabistan ile İran, Mısır ile BAE, Rusya ve Çin gibi tercihleri birbirinden çok farklı hatta birbirine karşı zıt çizgide olan ülkelerin çok kutuplu bir dünyanın öncüsü konumundaki BRİCS örgütünün içinde ne gibi gelişmelere yol açacağı şimdiden bir merak konusu olarak öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği ya da batı ülkelerinin oluşturduğu birliktelikler devam ederken, Şangay Örgütü ya da BRİCS gibi uluslararası kuruluşların çatısı altında üye devletlerin farklı çatılar altında haklarını aramaya yönelmeleri, dünya ülkeleri arasında ciddi anlamda çelişki ve çatışmalara yol açabilecektir. Rusya’nın BRİCS örgütü içinde hegemonyasını taşıyarak öne çıkmasıyla birlikte Endonezya gibi bir gıda ve tarım ülkesinin BRİCS üyeliğine kabul edilmemesi gibi olumsuz bir durum ortaya çıkmıştır. İran ile Arabistan arasındaki gerginliklerin de bu örgütün çatısı altına taşınması Doğu-Batı ve de Kuzey-Güney eksenlerinde çok yönlü hareket ederek yeni dünya düzeninin öncüsü olmaya çalışan bir örgüt olarak BRİCS teşkilatını zor durumlara sürüklemektedir. Rusya’nın örgüt içinde gücü giderek artarken, Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan savaş olayları Çin, Hindistan, Brezilya gibi büyük ülkeler ile eski üçüncü dünyacı Arabistan, İran ve BAE gibi devletleri de rahatsız etmektedir. Çok kutuplu dünya düzeninin giderek gelişmesi ve yeni sıcak olayların böylesine çelişkili bir biçimde birbiri ardı sıra devreye girmesiyle birlikte kaotik bir ortam kendiliğinden gündeme gelerek, BRİCS örgütünü diğer uluslararası kuruluşlar gibi inişli çıkışlı bir istikrarsız ortama doğru sürüklemektedir. Böylesine bir durumda batılı bankaların kredi ve destek olanaklarından yararlanan gelişmekte olan ülkelerin batı dünyasına doğru yeni bir yöneliş aşamasına gelirken, gelişmekte olan ülkelerin Batılı banka ve kredi kuruluşlarının sağladığı yeni olanaklar çerçevesinde, eskisinden farklı bir çizgide girişimlerde bulunacağı şimdiden tahmin edilebilmektedir. Çok kutuplu dünya düzeni giderek yeni merkezlerin oluşumu ile zenginleşirken, ülkeler ve devletler hem eski hem de yeni ilişkileri ile uğraşarak istikrarsız bir duruma sürüklenmektedirler. Bu gibi karışık durumların devletlerarası karışıklıklara yol açması durumunda kaos oluşumları hızlı bir şekilde gelişerek uluslararası düzenleri ve ilişkileri bozabilmektedir.

                Birleşmiş milletlerin dünyayı yönetme görevini tam olarak yapamaması nedeniyle, yeni kuruluşların gündeme gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak öne çıkmıştır. BRİCS konumunda bir küresel örgütün kurularak devreye girmesi, dünya ekonomisinin ve buna dayalı olarak da küresel sistemin sona ermesi gibi yeni bir tür değişimi gündeme getirmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ABD merkezli dolara dayalı dünya sisteminin kurulmuş olması, hem ABD’yi ve parası olan doların üstün konumda olmasını belirlemiştir. Eski dünya imparatorluğunun kurucusu olan İngiltere’yi yanına alan, eski ve yeni patronlar olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu ile ABD ikilisi, tam anlamıyla egemen olma konumuna gelmeleriyle birlikte sterlin ve dolar birlikteliği Anglo -Sakson üstünlüğünü yerleştirmiş, Avrupa Birliğinin parası olarak Euro’nun ortaya çıkması ile birlikte Mark, Frank, Liret gibi ülke paraları sistem olarak geçersiz bir duruma getirilmiştir. Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletler kendi paraları aracılığı ile ticaret yapmaya kalkıştıkları noktalarda dünya ekonomisinde dolar ve sterlinin üstünlükleri sarsılmaya başlamış ve bundan yararlanan diğer BRİCS örgütü üyesi devletlerin kendi para birimleri üzerinden dünya ticaretinde yeni bir düzen kurulmaya çalışılmıştır. Bu aşamada büyük devletler ile BRİCS üyeleri arasında dolar ve sterlin düzenine karşı mücadele, giderek tırmanmış ve bu durumda büyük devletler kendi paralarına dayalı ticaretin geliştirilmesi için çalışırlarken BRİCS, Avrupa Birliği ya da Şangay örgütü gibi uluslararası ekonomik kuruluşlar üzerinden yeni bir dünya para sistemi oluşturulması için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmış ama bir türlü bu gibi girişimlerden sonuç alınamamıştır. Dünya para sistemi üzerinde en önemli çalışmaları BRİCS üyesi ülkeler yapmış, ABD bu alanda Çin’e karşı İngiltere ve Hindistan ile ortak hareket ederek yeni para sistemi konusundaki yeni düzen getirme işini engelleyerek, Dolar’a dayalı kendi sistemini bugüne kadar korumasını bilmiştir. Hindistan kökenli bir politikacının İngiltere başbakanı olması, gene Hint asıllı bir savcının da ABD başkan yardımcısı olması tesadüf değil bir Anglo-Sakson dayanışmasıdır.

                 Çin’e karşı Anglo-Sakson dayanışmasını öne çıkartan Büyük Britanya siyaseti ile ABD küresel ekonomik hegemonyasını korumayı başarırken, BRİCS örgütünün yeni para sistemi çalışmaları devam etmiştir. Doğunun büyük dev ülkeleri küresel sisteme yeni kutup merkezleri olarak girerken, Dolar hegemonyasına dayanan Amerikan emperyalizminin para sistemine karşı, bütün büyük devletler ve kuruluşlar seferber olarak, dünyanın yeni bir para sistemi üzerinden daha gelişmiş bir ekonomi düzenine kavuşabilmesi için yoğun çalışmalar yeni dönemde de devam etmiştir. ABD Rusya ile iş birliğine giderek para sistemini kurtarmaya çalışırken, Hindistan ile Rusya Avrupa Birliği ile Çin’e karşı ABD tarafından kullanılmıştır. Bu noktada ABD hem Britanya ile hem de Hindistan ile dayanışma içinde bir Anglo-Sakson birlikteliği uygulamaya geçerken, Rusya ile de uzaktan paslaşmayı kendi küresel hegemonyası açısından gerekli görerek, bu doğrultuda uygulamalara öncelik vermiştir. ABD hegemonyası geçmişin patronları olan Avrupa ülkelerine karşı Londra ve Yeni Delhi merkezli yeni açılımları gündeme getirirken, yeni farklı uygulamalar aracılığı ile Çin, Almanya, Fransa’nın eskiden olduğu gibi küresel bir hegemonya peşinde koşmalarını önleme doğrultusunda, İngiliz ve Hindistan destekleri ile, Anglo-Sakson dayanışması geçmişten gelen Breton-Woods antlaşmaları aracılığı yeni yüzyılın ilk dönemlerinde de kullanılmıştır. Son zirve toplantısının yapıldığı Güney Afrika cumhuriyetinin de eski bir İngiliz sömürgesi olması da Anglo-Sakson dayanışmasının geçmişten gelen bütün Britanya imparatorluğu üyesi ülkelerde geçerli olduğunu  açıkça ortaya koymaktadır .Birleşmiş Milletler örgütünde ABD’nin güçlü konumu yüzünden ,doğu bölgesinin dev ülkelerinin okyanus ötesi Atlantik emperyalizmine karşı uluslararası alanlarda güçlü bir alternatif yapılanmayı, bugünün özel koşullarında gündeme getiremedikleri görüldüğü için, ABD ve ortaklarına karşı alternatif ekonomik ve siyasal alternatiflerin dünya siyasal sistemine aktarılabilmesi açısından, yeni örgütler ile birlikte farklı  örgütlenmelere ihtiyaç duyulduğu artık kaçınılmaz bir biçimde önem kazanmıştır.

                Güney Afrika zirvesinde alınan kararların çok önemli olması nedeniyle bazı çelişkili konular öne çıkmış ama bunlar tam olarak önlenememiştir. Özellikle Şii İran ile Sünni Arabistan’ın aynı çatı altında bir araya gelmesi bugünün koşulları açısından çok anlamlıdır. Dünya çapında bir emperyalist kuşatma ile karşı karşıya kalınca mezhep ya da tarikat inançlarının anlamını yitirdiği ve ortak düşman konumundaki emperyalizme karşı var olabilme mücadelesi ile bağımsızlık savaşlarının önemi yeniden gündeme gelmektedir. ABD-ÇİN rekabetinde batılı ülkelerin oluşturduğu alternatif örgütlerin işe yaramadığı son yıllarda giderek kesinlik kazanınca, batı emperyalizmine karşı güney ve doğu bölgelerinin önde gelen büyük devletlerinin kurucu olduğu BRİCS zirveleri alternatif arayışlarının gerçeklik kazanabilmesi açısından yararlı ortamları siyasal gündeme getirmiştir. Johannesburg zirvesinde üyeliğe alınan önemli ülkelerin katılımı ile ABD ve Anglo-Sakson ittifakına karşı çıkışlar ve meydan okumaların önümüzdeki aylarda daha da tırmanarak artması, uluslararası alanda yeni bazı sarsıntılar ile dünya kamuoyunu rahatsız edici yönlendirmeleri öne çıkarabilir. ABD yanlısı ya da karşıtı çizgilerde kamplaşma içine sürüklenen devletler bu alanda gelişmekte olan savaş ve çatışma senaryolarına alet olarak emperyal planların gerçekleştirilmesi çizgisinde kullanılabileceğinden, uluslararası alanlarda etkinlikler ve girişimler sırasında çok yönlü değerlendirmelere yönelerek yeni koşullara uygun düşecek denge politikalarına öncelik ve ağırlık vermelidirler. Kamplaşma ya da kutuplaşmalar doğrultusunda taraf tutma konumuna sürüklenebilecek devletler, kendi çıkarları ve bağımsızlıklarının korunabilmesi açısından dikkatli hareket etmeli ve her türlü emperyalizme karşı çıkarak kendi varlıklarını sürdürme şansını sonuna kadar kullanabilmelidirler. Büyük balıkların küçük balıkları yutması gibi senaryoların uluslararası alanda uygulanması girişimlerine karşı çıkarak, işbirliğini BRİCS çatısı altında kurumlaştıracak yeni örgüt üyelerinin, Asya ve Afrika kıtalarında anti emperyalist bazı tepki ve hareketleri öne çıkararak, batı emperyalizminin izin vermediği doğu ve güney bölgelerinde yeni yapılanmalar oluşturarak, emperyalizme karşı BRİCS örgütlenmesi ile denge sağlayıcı ve uluslararası alanda tam anlamıyla dayanışma sağlayıcı açılımların, yeni dönemde  yerine getirilmesi dünya düzeni açısından acilen önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

14 Ağustos 2023 Pazartesi

HEM HERŞEY DEĞİŞECEK HEM DE TÜRKİYE DEĞİŞMEYECEK - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA   KALESİ

HEM HERŞEY DEĞİŞECEK HEM DE TÜRKİYE DEĞİŞMEYECEK

                Geçenlerde bir resmi toplantı sonrasında dünyada ve Türkiye’de değişimin, gündeme geldiği bir aşamada, bu konu ile ilgili konuşmalar yapılırken, milliyetçi kuruluşların birisinin başında bulunan bir yönetici konu ile ilgili açıklamalar yaparken “Her şey değişiyor, inşallah Türkiye değişmez.“ başlığını kullanarak açıklamalar yapıyordu. Son genel seçimlerin ardından siyasal partiler arasında değişim kendiliğinden gündeme geliyordu. Aslında seçimi kaybeden kesimlerin temsilcileri sürekli olarak seçim kaybetmekten bıktıkları için, bir an önce her şeyi değiştirerek yeni yapılacak seçimleri kazanmanın hesaplarını yaparken, değişim kavramı üzerinden yabancı emperyalist merkezler ile ortaklıklar kurarak ve geleceğe dönük iş birliği yaparak çıkar çevrelerinin sömürü düzenlerini ülkeye getirmek için çaba gösteriyorlardı. İmparatorluk döneminde başlayan durgunluk ve çöküş devrelerinin ortaya koyduğu gibi, artık büyük devletler dönemi bitiyor ve bunların sonrasında gündeme getirilen yeni aşama olarak orta boy ulus devletlere geçerken, dünya savaşları çıkartılarak çöküşün dağılma ve parçalanmaya dönüşmesinin önü açılmaya çalışılıyordu. Emperyalizmin dünyaya daha çok egemen olarak var olan ülkeleri bütünüyle kontrol altına alma girişimleri sırasında değişim tıpkı bugün olduğu gibi gene ağızlarda dolaşan siyasal kavramların içinde en önde gelen stratejik bir konuma sahip oluyordu. Hegemon güçler kendi çıkarları doğrultusundaki köklü dönüşümleri değişim kavramının arkasına saklanarak yaparken tarih biliminin sayfaları döndürülerek eskisinden çok daha farklı bir yeni dünya düzeni, insanlığın önüne çıkartılıyordu. Dünya tarihi sürekli olarak, birbirini izleyen bu tür dönüşümler ile dolu olduğu için, siyasal ve toplumsal alanda değişim giderek süreklilik kazanmış ve yeni ortaya çıkan durumlarla yaratılan büyük dönüşümler, insanlığın ortak yazgısını belirlemiştir.

                İnsan toplulukları sürekli olarak değişim ve dönüşümler arasında gidip gelirken, uygarlık adı verilen daha gelişmiş bir yapılanmaya doğru yönelim daha da hızlanarak devam etmiştir. Türkiye dünyanın tam ortasında tarih boyunca yerini alırken, bütün değişim dönemlerinin ana hedefi olmuş ve dünya tarihi sürekli olarak değişirken, Türklerin kurduğu ve tarih boyunca yönettiği merkezi coğrafya devletleri yönlendirilmiştir. Asya kıtasının kuzeyi, doğusu ve ortasından kalkıp gelerek dünyanın merkezi denizi olan Akdeniz’in kıyılarına yerleşen ve bu ve bu deniz üzerinden dünyanın bütün denizlerine ve su yollarına açılımların sürekli olarak birbirini izlemesiyle, Türkler her zaman için dünya tarihinin ana aktörlerinden birisi olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Bu yüzden bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsunda, on altı ayrı Türk asıllı imparatorluk, Türk tarihinin ana göstergesi olarak öne çıkmakta ve bu hali ile, geçmişten gelen Türk hegemonyasının geleceğe uzanan yapılanması olarak genç kuşaklara yol göstermektedir. Bugünün dünyasında Türkiye bir orta boy ülke olarak merkezi alandaki yerini korurken ve dünyanın öbür kıtaları üzerinde ortaya çıkan yeni büyük devletlerin çok kutuplu bir dünya yapılanmasına doğru gelişmeleri yönlendirilmeye çalışılırken, her dönemdeki yeni ve hegemon girişimlerin devreye girerek  ve bulundukları kıtanın üzerinden merkeze yönelerek, ikinci adımda geldikleri kıta ile merkezi coğrafya arasında köprüler kurarak gelmiş oldukları bölgesel hegemonluk aşamasından, tek merkezli dünya imparatorluğuna erişmeye çalışmışlar ama bir türlü böylesine büyük bir küresel planın, eski dünya güçleri tarafından gerçekleştirilemediği görülmüştür. Bu nedenle Asya, Amerika ve Afrika gibi dünya kıtalarından ortaya çıkan yeni hegemonya adaylarının kendi ülkelerinde yeni güç merkezini inşa ettikten sonra diğer kıtalara ve ülkelere de egemen olabilmek için merkezi alana gelmişler ama, bir türlü güç merkezi alan ile orta dünya arasında kalıcı bir birlik kuramadıkları ve bu yüzden de kalıcı olamadıkları anlaşılmaktadır. Cengiz han ve Timur han ile İngiltere, Fransa ve ABD orta dünyayı tam olarak ele geçiremedikleri için geri dönmüşlerdir.

                Bugünün dünyasında dünyaya tam olarak egemen olduktan sonra, orta dünya üzerinden egemenlik düzeni oluşturmaya çalışan ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsü bazan tek tek, bazan da bir araya gelerek Atlantik ittifakı adı altında bölgeye geldikleri görülmekte ve bu hegemon güçlerin kendi çıkarları ya da merkezinde kendilerinin yer aldığı yeni imparatorluklar kurarak dünyanın diğer kıtalarını da içine alan bir yeni küresel siyaset düzeni oluşturmak için çaba gösterdikleri anlaşılmaktadır. Tarih biliminin getirdiği verilerle geçmiş dönemler incelendiğinde, dünya konjonktüründe öne geçen ve var olan siyasal düzenleri ele geçirerek bütün dünyada evrensel krallığı kurma peşinde koşan güçler eski dönemlerde kalkıştıkları yeni girişimleri sürdürerek, otorite alanlarını genişletmeye çalışmışlar ama belirli bir aşamaya gelindiği anda, var olan esas devletin içinde gündeme gelen ya da emperyal güçler tarafından  yönlendirilen gelişmeler, hem dünya düzeninde hem de uluslararası konjonktürde yaratılan etkilerle yeni plan ve programlara dönük olarak var olan kamuoyunda önemli değişiklikleri gündeme getirebilmektedirler. İşte böylesine gelişmeler sonucunda bazan var olan siyasal düzenlerde yeni oluşumlar öne çıkabilmekte, bazan da var olan siyasal yapılanmaların bu tür yansımalara karşı dik durarak ve geçmişten gelen yapıları savunarak direndikleri, bunlara dayanan ulusal değerleri koruyarak her türlü saldırı ya da baskılara karşı çıktıkları görülmektedir. Yeryüzündeki dünya gücünü ele geçiren ve bu güç sayesinde güçlü bir devleti yapılandıran yeni oluşumlar, orta dünya alanlarını kendine bağlayacak siyasal plan ve programları gündeme getirerek, bu tür girişimleri uygulama alanına aktarabilmektedirler. Dünya tarihinin ana dönüşüm aşamalarındaki gelişmeler genellikle böylesine bir değişimlerden kurtulamamakta ve ortaya çıkan siyasal değişimlerin birbirini izlemesi sonucunda büyük dönüşüm virajlarına gelinerek, bu tür hareketliliğin faturasını ya yok olarak ya da çok daha büyük ve güçlü bir siyasal düzene kavuşarak, insanlık kendisi için faydasını görebilmektedir.

                Türkiye  Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına girerken  ve bir ulus ya da ülke için böylesine mutlu bir yıldönümü kutlanırken, ülkenin önde gelen milliyetçi bir siyaset adamının her şeyin yok olma noktasında değişeceğini  açıkça dile getirmesi ve her şeyin değişerek yok olacağını ifade ederken Türklerin var olan siyasal gerçekliği olan Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmeyeceğini ve Türkiye’de var olan her şeyin yok olmadan varlığını sürdüreceğini, her şey değişerek dönüşürken ve dönüşme aşamasına gelen siyaset dünyasında her şey yok olurken, Türk devletinin var olmaya devam ederek sonsuza kadar kurucu önder Atatürk’ün söylediği gibi  var olacağını açıkça ifade etmesi, ilk bakışta çok ciddi bir zıtlığı öne çıkarmaktadır. Cümlenin iki süjesinden birisi için her şeyin değişerek ortadan kalkacağını söylerken, Türkiye’nin yaşayan bir siyasal organizma olarak var olmaya devam edeceğini dile getirmesi, çok ciddi anlamda bir zihinsel çelişkiyi ve bunun üzerinden de kaotik bir kafa yapısını öne çıkarmaktadır. Her şeyin değişerek yok olacağının söylendiği bir aşamada, sadece Türkiye’nin bu büyük değişimin dışında kalarak var olacağını ve değişmeden Türkiye’nin olduğu gibi ayakta kalacağını söyleyebilmek, ciddi bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Siyasetçiler her şeyi açık açık konuşurken birçok yanlış yapmakta ve bu nedenle de siyasal çelişkilerden kurtulamamaktadırlar. Ne var ki, ulusalcı kesimde yer alan bir milliyetçi siyasetçinin önce her şeyin değişeceğini ve yok olacağını açıkça dile getirirken, Türkiye’nin değişmeyeceğini eski hali ile bu ülkenin aynen eskisi gibi yoluna devam edeceğini söylerken, herhalde bir bildiği olması gerekmektedir. Açıklamaları yapan siyasetçi, basın mensupları karşısında her şeyin değişerek yok olacağını söylerken, Türk ulusunu böylesine büyük bir yok oluş senaryosundan ayrı tutarak, ülkemizin ve devletimizin yoluna devam edecekmiş gibi bir hava yaratması üzerinde, Türk kamuoyunun ciddi biçimlerde durması gerekmektedir. Cumhuriyetin yüzüncü yılını kutlarken, Türkiye’yi parçalamayı her fırsatta dile getiren bölücülerin yaptıklarına benzer bir biçimde, Türkiye’deki cumhuriyet devletini yüz yıllık parantez olarak kamuoyu önünde açıklamak gibi bir büyük hataya yeni dönemde tekrar düşülmemelidir. Türk halkı kanla ve irfanla kurmuş olduğu Türkiye’deki cumhuriyet devletine sahip çıkarken, yüz yıllık parantez olmadığını ama orta dünyada bin yıllık bir hegemonyanın öncüsü olduğunu ortaya koymak zorunda olduğu açıkça görülmektedir. Böylesine bir bakış açısı Türkiye’nin varlığını koruyacağının garantisi olarak görülmelidir Türkiye’nin dünya ile ilişkileri devam edip giderken, yeryüzünde meydana gelen her türlü kaos ve düzen çöküşü ile ortaya çıkan ya da gündeme gelen büyük fırtınalar yeryüzünü sarsmaktadır. Var olan her türlü olgu ve oluşumun ortadan kalkmasına giden yolda bu tür olumsuz yapılanmaların devre dışı bırakılması ve her şeyin toptan yok edilmeye çalışılması gibi olumsuz gelişmeler, genel anlamda dünyanın ve insanlığın bir yok oluşa doğru sürüklenmesi gibi görülmektedir. Her şeyin yok olacağı bir düzensizlik ortamına yeryüzünde sürüklenmek  açıkça yok oluşun resmi göstergesi olarak görülürken ,böylesine bir toptan yok oluşun öne çıkması üzerine  bir siyaset adamının kaotik bir durumla  karşı karşıya kalma gibi bir durumda  tepki göstererek, birbirine benzer her şeyin yok olması gibi bir  acil durumun önceden hazırlandığını bilerek  ve her şeyin yok edilmeye çalışılacağını tepkisel bir karşı çıkış ile öne çıkararak, dünya ve Türk kamu oyları önünde uyarıda bulunarak, böylesine olumsuz bir gidişin olduğunu açıkça beyan ederken ve ama sözcüğü ile bu duruma karşı çıkarken, Türkiye’nin böylesine olumsuz bir gelişmenin yaratacağı yokluk durumuna karşı  varlığını koruyacağını açıklama sahibi siyasetçi dile getirmekten kaçınmamaktadır. Her şey yok olabilir ama bu kural Türkiye için geçerli olamaz ve her türlü olumsuz koşullara rağmen, Türkiye var olarak geleceğin dünyasının yeniden kurulacağı bir aşamada, Atatürk’ün söylediği gibi ilelebet Türkiye Cumhuriyeti’nin var olacağının açıklanması ile dile getirilmektedir. Küresel bir fırtına ya da çöküşe karşı Türkiye ülkesel ve ulusal çizgide bir var oluşun öncüsü olacak güce sahip bir Türk devleti olarak yoluna devam edebilecektir. Ne mutlu Türküm diyene sloganı ille Türklerin moral güçleri artırılırken, küresel çöküş ve iflaslara rağmen Türkiye’nin sonsuza kadar yoluna devam etmesi sağlanacaktır. Türkler tarihin en eski ulusal toplumlarından birisi olarak ve her zaman için tarih sahnesinde varlıklarını göstererek kendi varlıklarını koruyacak yeni siyasal ve sosyal yapılanmalara öncülük etmişlerdir. Çağ değişikliklerini gündeme getiren bilim ve teknoloji yeniliklerinden yararlanılarak kurulan yepyeni düzenler insanlığın önünü açarak ömrünü uzatmıştır.

                İnsanlık tarihinin son on bin yılına bakıldığı zaman, dönemsel değişimlerin hepsinin geçmiş dönemin içinde gerçekleşen yeniliklerin yaşam düzenlerine yansımalarıyla sonuç yarattığı açıktır. Bir önceki dönemde ortaya çıkan çalışmaların yarattığı toplumsal değişimler zamanla siyasal alana yansıyarak yeniliklere doğru sosyal toplulukları yönlendirirken, insanlığın geçmişten bugüne uzanan kesintisiz bir devamlılık çizgisi ortaya koyduğu görülmektedir. İlkel dönemler ele alınarak incelendiği zaman böylesine bir dönüşüm çizgisinin geleceğe doğru daha katı ve güçlü bir biçimde öne çıkarak siyasal toplumların biçimlenmelerinde rol oynamışlardır. Farklı dönemlerde gündeme gelen farklı yansımalar, zaman içerisinde geçen bütünlüklü oluşumlarda, tez ve anti tez etkileri ortaya çıkararak geleceğin koşullarında bir büyük oluşumu insanlığa armağan edebilmektedir. İnsanlık tarihinde bazı önemli dönüşümler ciddi bir biçimde incelendiğinde, arkalarında bu tür süreklilik arz eden bir sosyal ve politik oluşumlara giden yollar ya da toplumsal kaynaklar görülebilmektedir. Bu tür bir toplumsal bir süreci görebilen siyaset adamları bazan bu gibi konuları demeçlerinin içinde dile getirmekte, bazan da ayrı toplantılar düzenleyerek daha fazla etkinliğe erişme doğrultusunda geleceğe dönük arayışlar içine girebilmektedirler. Bütün bu tür etkinlik arayışları sırasında siyasetçiler daha fazla etkinlik gücü peşinde koşarken, kendi çıkarları doğrultusunda bazan küçük olayları büyüterek, bazan da tamamen tersi bir çizgide büyük olayları küçülterek, kamuoyuna yansıtmaya dikkat ederler. Siyaset adamlarının olayları ve gelişmeleri sürekli olarak kendi çıkarları çizgisinde ele alınmalarını gerektirirken, büyütme ve küçültme operasyonlarına yönelik oynama girişimlerini her an görmek mümkündür. Siyasetçiler için fırsat fırsattır ve hiçbir biçimde fırsatlar kaçırılmadan değerlendirilirse, siyasal rekabet düzeni içinde sonuç alınarak siyasal rakipler devre dışı bırakılabilirler. Dünya ile devlet ile ya da toplum ile genel kriterler açısından bir değerlendirme bazen siyasal çıkarlar açısından değerlendirmelere konu yapılabilir. Dünyanın geleceğinin değerlendirme altına alındığı bir söylem de bütün dünyanın değişeceği ve bunun önlenemeyeceği ama böylesine bir yok oluş süreci içinde Türkiye’nin devlet olarak değişmeden varlığını sürdüreceğini söylemek, büyük bir çelişki olarak öne çıkmaktadır.

                Yirminci yüzyılın tamamlanmasıyla dünya yirmi birinci yüzyıla girerken, yeni dünya düzeni arayışlarının fazlasıyla artarak dünyanın önüne genel anlamda bir gündem olarak çıkmaktadır. Bu çizgide dünya dönmeye devam ederken diyalektik materyalizmin ortaya koyduğu gibi geçmiş ve geleceğin karşı karşıya geldiği bir sürecin tam ortasında, geçmişten gelen devlet modelleri ile bunlara karşı çıkan ve ters anlamda öne çıkmaya başlayan yeni devlet modellerinin dünya kamuoyu önünde tartışılmaya başlandığı görülmektedir. Aklını yeni yapılanmaya takan eski siyasetçilerin geçmişten gelen eski devlet modelleri karşısında şaşkınlığa sürüklendikleri açıkça görülmektedir. Bazan var olan bir devletin geleceği konuşulurken, doğal bir refleks tepkisi altında hareket edilerek küçümseyen bir tutum ile değerlendirme yapılabilmektedir. Küçümseme gibi bir distopik tutumun tersi bir çizgide sanki bir ütopya görüyormuş gibi, hayal aleminden gelen bir yaklaşım çerçevesinde de var olan koşulların ötesine giderek büyümseme gibi olmayan bir yaklaşımı, ya da küçük unsurların aşırı büyütülmesiyle ütopik bir dünyanın içinde kendini çok parlak bir geleceğin içinde varsaymak çok ileri gitmek açısından gerçeklere ters düşen aykırı değerlendirmeler olarak da gündeme gelebilir. Modern edebiyatın ana konuları içinde giderek öne çıkan olumlu bir yapılanma olarak ütopik ya da  tersi bir çizgide olumsuzluğu gösteren distopik yaklaşımlar, ülkelerin, devletlerin ve de  milletlerin geleceğini değerlendirmek açısından dikkate alınması gereken yöntemler olarak devreye sokulabilmektedir .Bu makaledeki konu açısından genel bir bakış açısı ile bir değerlendirme yapılırken, ütopik ve distopik bakış açılarını bir bütünlük çerçevesinde ele alarak değerlendirmek, sosyal bilimler açısından daha çok bilimselliği dayanak noktası olarak ele almak olacağından, bilimsel tutumun daha kalıcı destek çıkışı sağlayacağı öne sürülebilir. Bu durumda her şeyin yok olacağı distopik ama bu olumsuz duruma karşılık, Türkiye’nin ayakta kalarak değişmeyeceğini ileri sürmek ise distopya ortamında ütopik bir yaklaşımın sonucu olarak öne çıkacaktır.

                Bugün dünyanın geldiği yer açısından konuya yaklaşıldığı zaman geçmiş dönemlerden çok farklı bir durumun ortaya çıktığı görülmektedir. Eskiden devletler arası bir uluslararası düzen varken, şimdi böyle bir düzenin yerine şirketlerin, uluslararası kuruluşların ve çeşitli alanlarda kurulmuş olan vakıfların oluşturdukları yeni bir uluslararası düzenin geçerlilik kazandığı göze çarpmaktadır. Eskiden devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda devletlerarası çekişmeler dünya kamuoyunda karışıklık ,çekişme ve çatışmalara yol açarken, bugün gelinen aşamada uluslararası düzenin yeni aktörleri olarak evrensel kuruluşlar, küresel şirketler ve belirli alanların her ülkede örgütlenmesinden meydana gelen vakıflar da öne geçerek, kendi alanlarında hegemon olabilmektedirler. Evrensel bir barış ütopyası peşinde bir araya gelerek koşanlar, tek dünya devleti oluşmasıyla beş büyük kıtada uluslararası bir barış düzenine sahip olabileceklerine inanırlarken, Dünya barışı her zaman için barış ütopyası peşinde koşan devletler ve kuruluşların dayanışmalarıyla devreye girerken, insanlık için kalıcı ve sürekli bir dünya barışı aramak, her zaman için siyasal gündemdeki ana sorunlardan birisi olmuştur. Dünyanın ve devletlerin geleceği bir bütünlük içinde değerlendirilirken, ütopya ve distopya kavramları açısından yaklaşım birlikteliği gerçekleştirilebilir. Devletler, şirketler, vakıflar, uzman dernekler ve uluslararası kuruluşlar kendi alanlarında çalışmalar yaparak dünya barışına katkı sağlamaktadırlar. Birleşmiş Milletlerin öncülüğünde küresel barış ortamı gerçekleştirilirken, dünya barışı ütopyası hayalleri öne çıkmaktadır. Ne var ki, konu olumlu yönleriyle sorun olmaktan çıkartılırken, konunun sorunsallık boyutu da distopik bakış açısı ile dünya savaşını kışkırtan silah şirketleri, tekelci küresel şirketler, savaş isteyen emperyalist devletler, mafya örgütleri, terör örgütleri ve bağlantılı oldukları diğer kuruluşlar ile dünya barışını distopik açılardan tehdit eden her türlü hukuk dışı suç ve yeraltı örgütleri de, karşı cepheyi barış karşıtı bir çizgide hukuku ortadan kaldıran, insanların yaşama hakkına saldırarak yaşamlarına son veren, bütün distopik karşı çıkışları örgütleyen bir savaş cephesi, bütün insanlığın ve insan haklarının  yok edicisi olarak siyasal alanda öne çıkarak etkili olmaktadır. Son olarak insan hakları yerine robot haklarını savunan küreselci kuruluşlar da insanlığı yok etmekte olan teknolojik emperyalizm cephesine katılmaktadırlar.

                Devlet aklı kavramı son yıllarda ön plana çıkarken, her devletin varlığı ve devamlılığı bu kavram üzerinden ele alınarak tartışılmaktadır. Bütün devletlerin sahip oldukları koşullar ve özellikler birbirlerinden çok farklı oldukları için, her devlet ya da buna benzer bir mekanizma önce kendilerini ayakta tutacak ve daha sonra da devamlılık sağlayarak devleti geleceğe dönük bir devamlılık içinde güvence altına alacak bir yapılanmanın örgütlenmesi gerekmektedir. Kendini bilen her devlet sahip olduğu koşullar ve kendi siyasal modelini esas alarak bunu koruyan bir çizgide, devletler arası ilişkilere yöneldiği için, bütün devletler arasında ciddi bir çekişme, savaşlara kadar ilerleyen bir yolda insanların önüne çıkmaktadır. Her devletin geleceği konusunda devletler öncelikle kendi akıllarını koruyarak hareket etmek zorundadırlar. Devletlerin bütünüyle ortadan kalkması ya da yepyeni bir dünya düzenin de her şeyin yok olması ile bir devletin ya da ülkenin bu duruma karşı çıkarak var olabilmesi, aynı çizgide ele alınarak değerlendirme konusu yapılamaz. Yok olmanın koşulları ile var olmanın koşulları aynı anda benzer değerlerin korunması açısından yeterince etkili olamayabilir. Ne var ki, birbirinden farklı yapılanmaların ya da koşulların değerlendirilmesi sırasında var olan farklı koşullar ya da özellikler, rekabet düzeni içinde ele alınarak değerlendirilebilir. Hiçbir devletin aklı yok olmayı ya da tasfiye olmayı kabul eden bir çizgide dile getirilemez. Karşılıklı hareket halinde ya da bu duruma benzer bir biçimde devletlerarası ya da milletler arası ilişkiler ele alınarak her yaşanan olay ya da gelişmeler zinciri içinde, ülke ve dünya temaslarının güvenlik içinde sürdürülebilmesi ana esastır. Bir yön gösterici kavram olarak devlet aklı kavramı bu açıdan devletlerin varlığı ve yokluğu açısından temel olarak ele alınması gereken bir yapı taşıdır ve hiçbir biçimde görmezlikten gelinemeyecek bir devlet temelidir. Modern çağın gerekleri doğrultusunda ele alınarak kullanılacak devlet aklı kavramı en sonunda bütün devletlerin sığınacağı temel kavram olarak etkinliğini sürdürmektedir. Devletin aklında tutması gereken bütün bilgi birikiminin, geçmişten gelen bütün ağırlığı ile korunması her aşamada devlet aklının yönlendirici bir görevi olarak öne çıkmaktadır.

                Devlet aklının var olduğu ve etkili bir biçimde kullanıldığı gelişmiş ülkelerde, devletlerin siyasal bir kamu düzeni ile var olabilmeleri ya da yaşanan olumsuz süreçler içinde yok olabilmeleri, ancak devlet aklı ile çözüme kavuşturulabilecek temel bir sorundur. Devlet aklı çalışmalarında her siyasal örgütlenmenin koşulları ve boyutları dikkatle ele alınarak varlık ve yokluk tartışmalarına son verilmeli ve durum tespiti yapıldıktan sonra da her türlü olumsuz yaklaşımlar bertaraf edilerek gene devletin varlığı konusu kesin karara bağlanarak kalıcı bir çözüm üretilmelidir. Küresel emperyalizmin bütün dünyaya egemen olabilmesi güçlü ulus devletleri ortadan kaldıramayacak aksine bunların zaman içinde daha da güçlü bir biçimde var olabilmelerini sağlayacaktır. Bir devletin varlığı ve yokluğu sorunu bütünüyle devlet aklı kavramının kullanılmasına ve bu kavram doğrultusunda kalıcı önlemlerin alınmasına bağlı görünmektedir. Küresel düzeyde bir yeni dünya düzeni kurmaya kalkışanların eskiyi yok etme noktasında ulus devletleri ortadan kaldırmalarına hiçbir ulus ya da ulusal toplum rıza göstermeyecektir. Dini kullanarak ulusları dinci oluşumlar içinde yok edilmesini de hiçbir ulusal yapı kabul etmeyecektir. Devlet aklı devletlerin kendilerine yönelik saldırı ve tehditlere karşı kendilerini koruyacakları, yaşanan olaylar sürecinde kesinleşmiştir. Son yıllarda ulusların kendisini her açıdan koruyacağını, giderek tersine dönen siyasal gelişmeler de açıkça ortaya koymaktadır. Her devlet kendi savunmasıyla ayakta kaldıktan sonra diğer devletlerle iyi ilişkiler kurarak geleceğe dönük kalıcı olabilmenin ve zaman içinde hiçbir biçimde yok olmaya izin vermeyecek bir kurumlaşma olgusunun gerçekleştirilmesine gidecek yolları, bütün devlet yönetimlerinin önüne getirmektedir. Devlet aklı kavramına dayanarak geliştirilecek bütün hukuk yolları, hem hukuk devletinin ayakta kalmasını sağlayacak hem de hukuk alanının kurumlaşması gibi yepyeni bir çağdaş gelişmeyi insanlığın önüne yeni bir çıkış yolu olarak getirebilecektir. İnsanlık yeni dönemde hem toplu yok olmaya hem de bireysel ya da kitlesel saldırılara karşı çıkmaya devam ederek, hukuk düzeninin güçlenmesine çaba göstermeye devam edecektir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

30 Temmuz 2023 Pazar

ANKARA KRİTERLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

              ANKARA KRİTERLERİ

        ANKARA, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin başkenti olarak, devletin bütün kamu kurumlarını ve devlet dairelerinin hepsini bir bütünlük içerisinde, kendi bünyesinde barındıran önde gelen bir merkez yapılanmasına sahip bulunmaktadır. Ankara bu kendine özgü durumu ile birlikte aynı zamanda dünyanın önde gelen merkezi coğrafyasının da önde gelen bir başkenti olarak birçok özellikleri içinde barındırmaktadır. Dünya haritası üzerinde yer alan bütün kentler ya da başkentler kendi bulundukları coğrafyanın özelliklerini taşırken, Türk devletinin başkenti olarak bulunduğu merkezi konumun kendisine kazandırdığı diğer özellikleri ile de diğer kentlere oranla daha güçlü ve etkin bir yapılanmanın tam ortasında yerini almıştır. Ankara’nın dünya haritası üzerindeki yeri, jeopolitik biliminin insanlığa kazandırdığı stratejik konum açısından ele alındığı zaman, günümüzde orta dünya adı verilerek açıklanmaya çalışılan merkezi coğrafyanın getirdiği bütün bilgi birikimleriyle Ankara olgusunun içeriğinin belirlenebildiği bir yeni durum önümüze çıkmaktadır. Ankara ile ilgili bir değerlendirme yapılırken geçmişten gelen bütün tarih, coğrafya ve genel kültür kökenli bilgiler öne çıkarak, Ankara kavramının içeriğinin belirlenmesinde fazlasıyla etkin olabilmektedirler. Ankara hem bir şehir olarak hem de merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan bir bölge olarak geçmişin bilgi birikimini günümüze taşırken, aynı zamanda zamanımızdaki Ankara kavramının anlamını ve içeriğini bugünün kuşakları için belirleyebilmektedir. Bu nedenle, “ANKARA” denildiği zaman durup düşünmek ve geçmişten gelen bilgi birikimi ile değerlendirmeler yapmak gerekmektedir. Hem Ankara’nın yeni dönemdeki konumunu belirlemek, hem de bu merkezi kentte yaşamakta olan beş milyonluk Türk asıllı nüfusun, Türkiye’nin başkenti üzerinden yeni sahip olduğu konumunu, uluslararası alanda gündeme gelen yeni konjonktürlerin yansımaları açısından bakılmasıyla, bugünkü dönemde Ankara merkezli bakış açısının yeni durumunu belirlemek mümkün olabilecektir.

                Yakup Kadri, Ulusal kurtuluş günlerini anlattığı “Ankara” isimli kitabında, Kuvayı Milliye’nin başkenti olarak Türkiye devletini anlatırken, cumhuriyetin kurulmasından sonra yaşanan ulusal kurtuluş dönemiyle Ankara’nın merkezi konumunu ve bu kent içerisine yerleşen Türkiye burjuvazisinin durumunu, özelliklerini ve yaşadıklarını gelecek kuşaklara anlatarak, yeni kurulan Türk devletinin merkezinde yaşayan Türklerin ciddi bir başkent bilincine sahip olmaları gerektiğini açıklamaya çalışmıştır. Devleti çok büyük zorluklarla boğuşarak kuran kurucu kadro, daha sonraki aşamalarda gene zorluklara karşı yürütülen mücadele ile, cumhuriyet yönetimini oluşturma çabaları içerisinde başkent Ankara kaynaklı olarak ortaya çıkan yeni durumları Türk halkının önünde açıklığa kavuşturarak, Türk kamuoyunda ciddi bir cumhuriyet ve ulus devlet bilinci yaratmaya çaba göstermiştir. Milli mücadele azim ve kararlılığına önem veren kurucu kadro ulusal kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra, halka yönelen devrimlerin yapılması ve bu arada yeni devlet kurulurken ortaya çıkan çıkar ilişkileri ve bunlara dayanan para ilişkileri ile zayıf kalan insan ilişkilerinin yansımalarını “Ankara” isimli kitabı aracılığı ile Türk ulusuna aktarırken, Yakup Kadri’nin gerçekçi bir yazar olarak kuruluş dönemi sonrasında Ankara kenti üzerinden yeni devletleşme sancılarını dile getirerek, Türk halkının zaman içinde Türk ulusuna dönüşmesi sürecinde önemli açıklamalar yaparak, Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir ulus devlete dönüşebilmesi için,  fikri düzeyde önemli katkılar getirdiği anlaşılmaktadır. Kuruluş dönemindeki Yakup Kadri’nin geliştirdiği düşünsel önderliğin daha sonraki aşamalarda yeni cumhuriyet kuşakları içinden çıkan genç kuşakların ulusal kurtuluşun sonraki dönem temsilcileri olmaları için elverişli bir Kuvayı Milliye ortamı yaratılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşının ilk aşamasında Atatürk aracılığı ile başkent statüsü kazandırılan “Ankara”, Yakup Kadri’nin öncülüğünde, daha sonraki aşamada ulusal kurtuluşun başkenti olunca, antiemperyalist ve tam bağımsız devrimci bir Türk Cumhuriyeti’nin, ulus devlet çatısı altında güçlü bir devlet olarak öne çıktığı görülmüştür.

                Türklerin yeni başkenti olarak seçilen Ankara kenti, Kuvayı Milliye mücadelesinin merkezi olarak seçildiği için, devrim tarihinde ulusal kurtuluş devriminin ortaya çıktığı coğrafi merkez olarak da bu yeni yapılanma içinde yer almış ve bu durumu ile de dünya literatüründe Ankara bambaşka bir yapılanma içine girerek, diğer kentlerden ayrılan bir Kuvayı Milliye başkenti çizgisinde yeni siyasal kimlik kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti anayasasının üçüncü maddesinde Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olmasının belirlendiği bu maddede, Türk bayrağı ve İstiklal marşı ile birlikte Başkent Ankara maddesi de yer alarak, cumhuriyetin temel ilkeleri arasında Ankara ile devletin bütünleşmesi sağlanmıştır. Cumhuriyetin temel ilkeleri doğrultusunda Ankara’nın başkent olması hem değiştirilemez hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir hukuksal statüye bağlıdır. Ankara’nın  tam ortasında yer aldığı merkezi bölgenin geleceği ile ilgili olarak birbirinden çok farklı emperyalist plan ve projeler bulunduğu için, devletin kurucu gücü olan Kuvayı Milliye örgütünün ilan etmiş olduğu çağdaş ulus devletin birliği ve bütünlüğünün her türlü emperyalist saldırı ya da projelere karşı korunabilmesi ve  bağımsız yapılanması, ilan edilmiş olan Türk devletinin sonsuza kadar  devam edebilmesi için, öncelikle anayasanın giriş kısmındaki temel ilkeler aracılığı ile devlete  hukuksal bir güvenlik şemsiyesi getirmiştir. Cumhuriyet rejimine dayanan ulus devletin korunmasıyla ile ilgili bütün önlemler, anayasanın başlangıç hükümlerinde belirtilerek hukuk devletinin koruyuculuğu ile güvence altına alınmıştır. Ankara’nın başkent oluşu ile ilgili koruma aynı zamanda birinci kısmın genel esasları içinde yer alarak ve devletin temel amaç ve görevleri açısından açıklanarak, bu düzenlemenin hiçbir biçimde değiştirilmemesi gerektiği, gene anayasa bütünlüğünün Türk ulusuna ve Türk devletine kazandırmış olduğu ayrıcalıklı bir üst düzey hukuk örgütlenmesi olmuştur. Diğer ülkelerde olduğu gibi başkent olma ayrıcalığı tanınmış olan Ankara kentinin, aslında bu doğrultuda bir “Ankara “ kanunu çıkartılarak Londra, Roma, Paris ve Tokyo gibi büyük devlet başkentlerini koruyan benzeri bir yasal düzenleme ile, her türlü tehdit, saldırı ve riske karşı korunması gerekmektedir.

                Cumhuriyeti temsil eden ana ilkelerin her yönü ile ele alınarak, anayasanın başlangıç hükümleri ya da genel esaslar kısmında var olan devlet statüsünün koruma altına alınması, Türk devletinin üzerinde kurulu bulunduğu Anadolu ve Trakya toprakları üzerindeki Türkiye hegemonyasını güvence altına almayı hedeflemiştir. Aslında kendi başkentlerini özel yasalarla koruma altına alan diğer büyük devletler de benzeri bir destek aradığı için böylesine düzenlemelere giderken, Türkiye’de anayasa içinde sorunun çözüme bağlanması yoluna gidilmek zorunluluğu doğmuştur. Bazı ülkelerde, ayrı kanun düzenlemeleri ile başkentleri bağlı olan diğer kentlere karşı bir koruma arayışı sürüp giderken, bu konudaki Türk formülü, yasaların üstünde bir statüde anayasal düzenleme olarak örgütlenmiştir. Türk anayasal sisteminde yer alan değişmezlik sistemi ile koruma yaklaşımları çerçevesinde, gene Türk anayasasında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak ifade edilen bazı kurallar, temel prensipler olarak, Türk eğitim sistemi ve sosyal bilimler arasında yer almakta ve aynı zamanda Türk toplumunun devrimci çizgide yeniden yapılandırılmasında temel taşlar olarak hizmet etmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin ana yapısını belirleyen bu cumhuriyetçi ilkeler aynı zamanda devletin kurucu önderi Atatürk’ün de benimsediği temel kurallar kabul edilerek, Türk halkına önderlik yapan devlet kurucusu partinin de temel ilkeleri olarak, zaman içinde benimsenerek uygulama alanına aktarılmıştır. Başkent Ankara Kuvayı Milliye mücadelesinin merkezi olarak yeniden yapılanırken o dönemin koşullarında Atatürk bir sentez gerçekleştirerek dağınıklığı ortadan kaldırabilmenin yollarını aramıştır. Avrupa ve Asya kıtaları arasında kurulan merkezi devlet olarak Türkiye hem Avrupa düzeninin çıkış noktası olan Fransız devrimini hem de Asya’nın en büyük devlet yapılanması olarak öne çıkan Sovyetler Birliğini yaratan Rus devrimini de dikkate almaya çalışmıştır. Avrupa ve Asya kıtaları arasında Fransız ve Rus devrimlerinin yansıdığı merkezi bölge üzerinde kurulmuş olan Türk devletinin başkentinde Fransız devrimi ürünü olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin ve dünya sosyalist sistemini kuran Sovyet Devrimi de Rusya üzerinden dikkate alındığı zaman, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerinin de Türkiye’de öne geçtiği anlaşılmaktadır.

                İki kıta arasında kurulan merkezi devletin başkenti olan Ankara, aynı zamanda bu kıtalardaki siyasal sistemleri kuran Fransız ve Rus devrimlerinin de etkileri ile karşı karşıya kalarak ve uzun süreli bir siyasal mücadeleyi kurtuluş savaşı sonrasına kadar sürdürerek, bugüne kadar uzanan bir mücadelenin tam ortasında yer almıştır. Bu açıdan diğer devletlerden farklı özellikleri ile harita üzerinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti, sonraki dönemlerde meydana gelen siyasal gelişmelerden fazlasıyla etkilenmiştir. Türkiye yirmi birinci yüzyılda geleceğe dönük mücadelelerini  artırarak  yeni dünya düzeni içinde kendine uygun bir yer ararken, başkent Ankara hem yeni dünya düzencisi  emperyalist devletlerin hedefi olmakta hem de merkezi coğrafyadaki dinler, mezhepler, etnik kökenler, ulus devletler ve diğer devletlerin plan ve programları ile karşı karşıya kalmakta ve bu yüzden de hem bölünmek ve parçalanmak, hem de yeni ortaya çıkan emperyal devletlerin hegemonya planları doğrultusunda geliştirilen sömürgecilik saldırılarının ana hedefi konumuna  doğru sürüklenmektedir. Devletin kuruluşu bir asır geride kaldığı için geçmiş olan yüz yıllık zaman dilimini ve bu süreçte gündeme gelen siyasal gelişmelerin ve de yeniliklerin de hesaba katılarak de yeniden farklı değerlendirmelerin yapılması bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Osmanlı devletinin bittiği aşamada bir ulus devlet kurmak üzere ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti iki savaş arasında oluşturduğu kimliğini koruyarak ve yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını koruyarak, devletin devamlılığını sağlamış ama yirmi birinci yüzyıla doğru açılımların gündeme geldiği noktada, Türkiye’nin önüne yeni yapılanmalar alternatifi gündeme gelmiştir. Sosyalist sistem çökerken Avrupa ülkelerinin tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi bir kıtasal birliğe yönelerek Avrupa Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği oluşumuyla gündeme getirilmiştir. Türkiye’nin yanı başında Sovyetler Birliği Rusya üzerinden dağılırken, bu kez bu duruma tamamen ters bir süreçte Avrupa ülkelerinin ABD’ye karşı bir kıtasal birlik devleti arayışı ile ortaya çıkması gibi iki ayrı oluşum, Türk devletini tehdit eden bir durum yaratmışlardır. Türk devleti bir yandan Amerika Birleşik Devletleri ile uğraşırken, yeni ortaya çıkan durumda benzeri bir mücadelenin Türkiye’nin yanı başında kurulmuş olan Avrupa Birliği’ne karşı da yapılması gerektiği, son siyasal gelişmelerle birlikte dünya gündemine girmiştir.

                Yirminci yüzyılın başlarında iki ayrı kutuplaşma sürecinin tam ortasında siyasal alana bir devlet olarak katılan Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir geçmişi geride bırakırken, doğu dünyasında Sovyetler Birliği ile, batı dünyasında ise Avrupa Birliğinin kurucusu konumuna gelen Avrupalı büyük devletler ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bin yıllık bir geçmişe doğru bakıldığında Roma ve Bizans gibi büyük imparatorluklar aracılığı ile Avrupa’nın büyük güçlerinin her aşamada emperyalizme yöneldikleri ve bu doğrultuda diğer dünya devletlerini yönlendirmeye çaba sarf ettikleri açıkça ortaya çıkmıştır. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğu Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bir araya gelerek birleşmeleri üzerine, yeni bir büyük güç olarak ABD doğmuştur. Daha sonraki aşamada bu yeni büyük devlet dünyaya yayılarak kendisinden önceki Britanya imparatorluğu düzenini ele geçirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz İmparatorluğu çökerken, bunun yerini yeni kurulan Amerikan İmparatorluğu alarak, gene batı merkezli bir dünya düzenine eskisi gibi devam edebilmenin çabaları içine girmişlerdir. Hegemonya İngiltere’den Amerika’ya geçerken tam savaş anında bir de Rusya’da Sovyet devrimi gerçekleşince, yirminci yüzyılın başlarında dünya üç merkezli yeni bir siyasal yapılanmaya doğru yol almaya başlamıştır. İşte böylesine bir dönüşümün gerçekleştiği dünya üzerinde üç büyük siyasal güç toparlanarak öne çıkarlarken, eski Osmanlı hinterlandında boşta kalan eski Türk toprakları üzerinde bir milli uyanış ile seferberlik gündeme gelerek, yeni bir ulus devlet oluşturmak üzere, Türk ulusunun kendi ulus devletini kurarak tarih sahnesindeki yerini aldığı görülmüştür. Böylesine bir tarihsel dönüşüm aşamasında boşta kalan Osmanlı toprakları üzerine çok ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu yüzden birinci dünya savaşı çıkartılarak güçlü bir merkezi güç olan imparatorluk yerine bir ulus devlet yapılanması geliştirilerek, emperyalistlerin orta dünyada saldırı ve işgal hareketlerine yönelmelerinin önüne geçilmek istenmiştir. Bu aşamada Türkiye’nin başkenti Ankara’ya önemli yeni misyonlar yüklenmiştir.

                Yer kürenin doğusunda ya da batısında ortaya çıkan büyük devletler ve imparatorluklar uluslararası bir hegemonya yapılanmasını kendi kurdukları siyasal egemenlik düzeni doğrultusunda yönlendirerek ve yeni dünya düzenleri arayışı içine girerek, zaman içerisinde sahip oldukları siyasal gücün sağladığı desteklerle bu tür hedeflere ulaşabilmenin yollarını aramaktadırlar. Türkiye orta boy bir devlet olarak varlığını güvence altına alarak hareket etmelidir. Merkezi bölgedeki konumunu koruyabilmek için Türkiye hem komşuları ile hem de bölge devletleri ile yakınlaşma ve dayanışma girişimlerinde bulunmaktadır. Ancak bu yollardan kendini koruyabilecek bir siyasal tavır geliştirebilecek Türk devleti, kendisini çevreleyen yakın bölgeler konularında sürekli gözlem içinde bulunarak, orta boy bir devlet olmaktan gelen eksikliklerini jeopolitik konumunu kullanabilen bir büyük devlet gibi gerektiğinde ortaya koyabilmelidir. Bu tür davranışlarıyla daha aktif bir konuma sahip olabilecek Türk devleti içinde bulunduğu jeopolitik konumunu öne çıkararak, orta boy devletten daha büyük bir devlet yapılanmasına doğru adım atmak durumunda kalmıştır. Dünyanın önde gelen büyük devletlerinin kolaylıkla yöneldiği emperyalist politikalara karşı merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle kendini koruyacak ve geleceğe dönük güvence altına alacak merkezi bir güç olarak her zaman için her türlü olumsuz gelişmelere karşı uyanık olmak ve böylesine bir ulusal tavrın örgütleyicisi olarak da komşuları ile, ya da partner devletler ile farklı ilişkilere giderek, yeni dengeler arayışı içinde bulunmalıdır. Uluslararası kamuoyunun oluşumu sırasında sorunların küresel ilişkilerin aracılığı ile gündeme getirilmesi ya da dayanışma veya yardımlaşma hedefleri doğrultusunda öne çıkarılması, Türkiye gibi orta boy devletlerin sahip olduğu büyük devlet benzeri tutumların daha fazla öne çıkmasını ve zaman içinde devamlılık arz etmesini sağlayabilmektedir. Dünyanın birçok bölgesinde görülebilen bu tür yapılanmaların gelip geçici olmaması için süreklilik gösterebilecek jeopolitik adımların birbirini izleyerek, ülke ve bölge boyu politikalarda ağırlıklarını her zaman için gösterebilmelidirler.

                Türkiye dünya haritasında bulunduğu yeri iyi görerek ve böylesine bir yaklaşım sayesinde başkent Ankara merkezli politikalarını kurumlaştırabilmektedir. Yüz yıllık cumhuriyet tarihinin eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmasıyla, Türk devletinin iç ve dış politikalarındaki değişikliklerin zaman geçtikçe yeni yönelmelerin süreklilik içinde öne çıkışlarının boyutlarını göstermektedir. Bir anlamda Ankara Kriterleri olarak topluca adlandırılabilecek ilke ve kurallar bütününde yer alan tutum ve davranışların başkent Ankara’nın adıyla belirlenmesi ve bunların bir paket olarak öne çıkarılması, Ankara Kriterleri kavramının Türk devleti ile milletinin ulusal çıkarlarına olumsuz yönelen her durumda, Türk tarafının hem Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hem de başkent Ankara merkezli bir içe dönüş hareketi biçiminde Ankara Kriterlerini öne çıkararak, aktif bir dış politikaya yönelebilmesi mümkün olmaktadır. Ulusal dış politika yönü ülke koşulları dikkate alınarak belirlenirken, Ankara Kriterlerinin öncelikli bir biçimde ele alınarak, Türkiye’nin çıkarlarını koruyacak düzeyde   bunlara dayanılması ve var olan sorunların çözüme bağlanması mümkün olabilecektir. Ülke ve devlet yönetimi ile ilgili olarak önceden hazırlanmış siyasal metinler ya da hukuk belgelerinin ortaya çıkarılabilmesi, geçmişten gelen bilgi birikiminin güncel sorunlara doğru yönlendirilmesi ile elde edilebilen olumlu katkılar, çözüm aşamasındaki sorunların çözüme kavuşturulmasında etkin bir biçimde kilit rol almaktadırlar. Kriter kavramının anlamı açısından konuya bakıldığında bir değerlendirme yapılması esastır. Geçmişten gelen bilgi ve değerler ile hareket edildiği zaman, var olan birikimin ana unsurlarının kullanılmasıyla birlikte çözüm için gerekli malzeme ile birlikte unsurların da ilke ve kurallar biçiminde ele alınması, bir zorunluluk olarak politika oluşturucuların önlerine çıktığı söylenebilir. Devletler hem kurumları ile hem de uzman kadrolarıyla sorunların çözümüne ya da yönlendirilmesine dönük adımlar atarlar. Bu gibi durumlarda sonuca kısa yoldan gidebilmek için devletlerin kurumsallığı doğrultusunda var olan tüm malzemenin ve uzmanlıkların devreye sokularak çözüm arayışlarının başlatılması gerekli olmaktadır. Ankara bir cumhuriyet devletinin başkenti olarak, Türk devletinin karşı karşıya kaldığı her türlü saldırıya karşı, sorunları çözmek üzere tarihin derinliklerinden gelen bilgi birikimine, sahiptir.

                Son aylarda Türk diplomasisi sürekli olarak batı kaynaklı sorunlarla işgal edilirken, Baltık denizi kıyılarında NATO zirvesi düzenlenmiş ve bu vesile ile Türkiye’nin batı ile ilişkileri yeniden masaya yatırılarak Türk tarafı hırpalanmaya çalışılmıştır. Her zaman olduğu gibi batılı emperyal ülkeler Türkiye’yi gene eskisi gibi insan hakları üzerinden eleştirmeye kalkışmışlar ve bu alandaki eksiklikleri yüzünden, Türkiye’nin hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını ve bu doğrultuda Avrupa Birliğinin üyelik için ana ilkelerini gündeme getiren Kopenhag kriterlerini, Türk tarafının bir yasal düzenleme ile kabul etmesi gerektiği, gene Avrupa Birliği organlarında Türkiye’nin son durumu tartışılırken, eskisi gibi dile getirilerek  Türk karşıtlığı çizgisi gene sonuna kadar izlenerek, Türkiye gene Avrupa Birliği dışında bırakılarak  ve gene bu tutumun bir uzantısı olarak Türkiye’nin NATO’daki görevine dikkat çekilerek, Avrupa Birliği nimetlerinden mahrum edilen Türkiye, bu durumun bir tersi yansıma ile Türk Devleti’nin NATO üyesi olmaktan kaynaklanan görev ve misyonları gene eski toplantılarda olduğu gibi tekrar edilerek, Türk tarafı mahkum edilmeye çalışılmıştır. Avrupa medeniyetin merkezi olmak gibi bir iddia ile kendisini uygarlığın merkezi olarak ilan ederken, Türkiye’yi çağdışı kalmış doğu bölgesi ülkeleriyle birlikte uygar olmayan ülkeler kategorisi içinde düşündüklerini açıkça ilan etmişlerdir. Avrupa kapısında yarım asır üyelik için bekletilen Türkiye, devletiyle milletiyle ve siyasi ve askeri gücü ile; ABD, NATO, İngiltere ve İsrail’in çıkarları için hem Afrika çöllerine hem de sıcak çatışmaların bulunduğu savaş alanlarına, NATO’nun öncü güçleri olarak kullanılmaya çalışılmıştır. ABD’nin küresel politikaları gereği Rusya ile Ukrayna savaşı başlatılırken, İngiltere’nin baskılarıyla Kuzey Atlantik örgütlenmesinin devamı bu kez Avustralya’nın katılmasıyla bir Pasifik savunması AUKUS adıyla gündeme getirilirken, Türkiye’nin güvenliği ya da askeri öncelikleri düşünülmemiş, Avrupa Birliğinden Türkiye gene çifte standartçılık oyunları ile uzak tutulurken, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kıbrıs ve Ege adaları ile Kuzey Suriye üzerindeki siyasi çekişmeler ile askeri çatışmalara Türkiye’nin batı dünyasının çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği görülmüştür. Türkiye gene bir emperyalizm oyununa savaşa sürülerek kurban edilmeye çalışılmıştır.

                ABD hegemonyası için Rusya ile Avrupa karşı karşıya getirilirken, dünya kamuoyunu oyalama çizgisinde bir Rusya-Ukrayna savaşının, Türkiye ile hiçbir biçimde ilgisi olmamasına rağmen, Türkiye’yi de NATO üyesi bir ülke olarak savaş cephesine yönlendirmek, Türkiye açısından çok büyük bir haksızlığa neden olmaktadır. İtalya’nın Faşist kadın başbakanı Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin gündemde olmadığını açıkça dile getirirken, Avrupa parlamentosunun Türkiye raportörü hazırladığı raporunda NATO ile Avrupa Birliğinin farklı kurumlar olduğunu ileri sürerek, Türkiye’nin kendisine karşı uygulanan haksızlığı dile getirmesine karşı çıkıyordu. Avrupacı kanat Brüksel’in yolunun Kopenhag Kriterlerinden geçtiğini resmen açıklarken, açıkça Ankara’nın kendi ulusal çıkarları için geliştirdiği kendi kriterlerine karşı tavır koyuyordu. Finlandiya’nın NATO üyesi olmasından sonra Türkiye’nin de Avrupa Birliği üyeliğini Türk tarafı gündeme getirdiği aşamada, Kopenhag kriterlerinin açıkça Türkiye’ye dayatılması AB’nin dostça olmayan resmi yaklaşımını açıkça ortaya koyuyordu. Bu durumda Türk hükümeti Ankara’daki Türk devletinin kendisi için uygun gördüğü çizgide, Ankara Kriterleri’ni gündeme getirerek, yavaş yavaş terör saldırılarına karşı çıkmayan ve bu tür saldırılara dolaylı olarak destek olan İsveç devletinin de NATO üyeliğine karşı Türk tarafı gereken tepkiyi ortaya koyarak, bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin iki yüzlü ve çifte standartlı batı emperyal politikalarına karşı çıkacağı bütün dünyaya duyuruluyordu. Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı çifte standartlı tavır ve politikalarına devam etmeye çalışırken, Türkiye batının emperyalist politikalarına karşı artık Ankara Kriterleri ile cevap vereceğini açıkça kamuoyuna yansıtıyordu. ABD dünyayı savaşa sürüklerken Rusya hareketi ile sarstığı dünya dengelerini yeniden gündeme getirme noktasında, Avrupa Birliği örgütü ile ortak hareket ederek, çok kutuplu dünya düzeninde yeni bir aşamaya doğru dünya konjonktürü çok zorlanıyordu. Türkiye, Avrupa Birliğine karşı izlediği antiemperyalist politikalara önümüzdeki dönemde devam ederek ve bütün savaşlara karşı çıkarak yeni dünya dengelerinin barışçı bir çizgide oluşumuna öncelik veriyordu. Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesi Ankara Kriteri olarak devreye giriyordu.

                Dünyanın ortasında her konu ve alan ile çeşitli açılardan karşı karşıya gelen bir konumda Türkiye’nin dünyada gelişen ve ortaya çıkan bütün alanlarda Türkiye Cumhuriyeti, kurucu önder Atatürk’ten gelen ciddi bir dış politika birikimine sahip bulunmaktadır. Birinci dünya savaşı sonrasında bir ulus devlet olarak  dünya sahnesine çıkan Türk devleti yoluna devam ederken Ankara merkezli bir siyasal düzen kurularak Türklerin, Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve özgürlüklerine sahip çıkılmıştır.  Tarihin her döneminde birbirini izleyen olaylar ve siyasal gelişmelerin birbirlerini izleyerek siyasal alana çıkmasıyla birlikte, merkezi coğrafyadaki oluşumlar da bu gibi gelişmelerin yansımaları doğrultusunda  biçimlenerek, Türk devleti ile birlikte devletin başkenti olarak merkez konumunda bir Ankara yapılanması zaman zaman siyasal  alanda yönlendirici etkiler yaratmıştır .Bugün Türkiye’nin her yanında şehir devletleri ya da küçük eyalet yapılanmaları arayışları sürekli olarak tırmanırken, başkent Ankara ile bütünleşen Türkiye Cumhuriyeti, Ankara kriterlerini  bir savunma mekanizması olarak kullanarak, hem ayakta kalmasını biliyor hem de cumhuriyetin ilelebet payidar kalması doğrultusunda  gerekli olan önlemleri alarak yoluna devam etmesini biliyordu. Tarihin ilk dönemlerinden bu yana merkezi alanda var olan Türk devlet geleneği, merkezi devletin güçlü bir yapılanmaya kavuşturulmasıyla, varlığını güvence altına alarak yirmi birinci yüzyılda devletin  ayakta kalması güvence altına alınıyordu. Dünya tarihinin önde gelen aktörleri olarak Türkler, her zaman hem batı hem de doğu kürelerinde ortaya çıkarak merkezi alan üzerinden dünyadaki gelişmelerin en etkin gücü olarak mücadelelerini sürdürüyorlardı. Böylesine etkili bir konuma sahip olan Türk toplulukları her zaman için bir çıkış yolu bularak, her dönemde bir Türk devleti çatısı altında bir araya gelerek dünyanın değişik dönemlerinde Türk devletleri üzerinden Türk uygarlığının devamını sağlıyorlardı.

                Ankara Kriterleri tarihin her döneminde ortaya çıkan Türk devletlerinin kendi varlıklarını güvence altına aldıkları temel ilkeler ve kurallar bütünüdür. Hayatta her şeyi bilime ve bu alandaki gelişmelere dayandıran kurucu önder Atatürk ortaya koyduğu söylev ve demeçleriyle, kurucusu olduğu devletin gerçeklerini ortaya koymuştur. Bu açıdan O’nun miras olarak Türk gençliğine bıraktığı “Söylev “ isimli kitap ta Ankara Kriterlerinin temel dayanak noktalarından birisidir. Bir çağ değişimi sırasında var olan büyük devletlerin önünü kesen ve savaşları durdurarak bölgesel barış ortamını kuran Atatürk, gerisinde bıraktığı otuz ciltlik eseriyle Türk devleti ile birlikte Türk ulusuna da öncülük görevini, bilimsel birikim ile tamamlamasını bilmiştir. Hiçbir yabancı düşünür ya da bilim adamının etkisi altında kalmayan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi yolunda ilerlerken gene kendi birikimini tamamlamasını savunmuştur. İki yüzden fazla devletin bulunduğu yeryüzü haritasında diğer devletler ve milletlerin yaşama  haklarının  güvence altına alınabilmesi ve dünyayı teslim alan neo-emperyalizm ile neo-koloniyalizm in sona ereceği ve yeni bir tür evrensel dayanışma aracılığı ile tüm insanlığın kazanılmış olan haklarının öne çıkacağı ve zaman içerisinde böylesine bir hakkaniyet ve adalet ile barış düzenlerinin gerçekleşeceği bir yeni dünya düşüncesinin geçerlilik kazanabilmesi için tüm ezilen ve esaret altında kalan toplulukların insan hakları düzenlemeleri doğrultusunda haklarına kavuşabilmeleri gerekmektedir. Ankara kriterleri her türlü haksızlığa karşı çıkmayı, evrensel barış ve adalet düzenlerinin kurulmasını sağlayarak ve mazlum ulusların her türlü hak ve özgürlüklerine kavuşabilmesi ve gelecekte daha adil bir yeni dünya düzenine Türkiye’nin ulaşabilmesi doğrultusunda Türk devleti ile Türk ulusunun üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirerek ve Ankara’nın ilkeli duruşu sayesinde daha adil bir dünya düzenine kavuşabilmesi çizgisinde, ulusalcı ve antiemperyalist kriterleri öne çıkararak, her türlü sömürü ve haksızlığın sona erdirilmesi hedeflenmelidir. Ankara Kriterleri bugüne kadar olduğu gibi öncelikle iç barışın sağlanması ve daha sonra da evrensel barışın garanti altına alınabilmesi açısından önem taşımaktadır. Uluslararası kuruluşların emperyal merkezlerin kontrolü altına sürüklenmesinin bir an önce önlenerek haksız düzenlerin ortadan kaldırılması ve uluslararası dayanışmalar aracılığı ile evrensel barış ve adalet düzeninin acilen kurulması gerekmektedir. Ankara’daki Atatürk Cumhuriyetinin Ankara Kriterleri aracılığı ile yeni bir dünya düzeni oluşumu için tıpkı Atatürk dönemindeki gibi mücadele etmesi zorunlu görünmektedir.                      

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN