Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2023 Salı

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI

                Son aylarda birbiri ardı sıra gündeme gelen uluslararası kongreler ve toplantılar sürüp giderken, bugünkü dünya siyaseti normal koşulların ötesinde gelişmeler göstermektedir. Ülkeler ve devletler arası ilişkiler geçmiş dönemlerdeki gelişmelerin devamı olarak sürüp giderken, dünyanın değişik kıtalarında birbiri ardı sıra öne çıkan toplantılar ve kongreler üzerinden dünya siyasetinin eskisinden farklı çizgilerde gelişmelerin yönlendirmesiyle birlikte, yeni dünya düzeni arayışlarının beklenmeyen ya da istenmeyen çizgilere doğru kaydırmalar gösterdiği görülmektedir. Yapılan toplantıların ev sahibi büyük ülkeleri öne çıkardığını ve toplantı merkezi ülkelerin komşu ülkelerle ya da belirli tasniflere göre biçimlendirilen bölge ülkelerinin katılımlarıyla, uluslararası alanda eskisinden çok farklı yeni arayışlara giriştikleri gözlemlenmektedir. Belirli kıtalar ya da bölgelerin dışına çıkan başka gruplaşmaların da yeni dönemde öne çıkarak evrensel düzeyde yeni ittifaklar üzerinden daha farklı yapılanmaları gündeme getirdiği anlaşılmaktadır. Bugün gelinen aşamada iki yüzü aşkın ulus devletin dünya haritası üzerinde yer alarak, diğer ülkeler ile karşılıklı ya da yakın mesafelerde duruş sergiledikleri ve son yıllarda bu çizgide ortaya çıkan yeni girişimler aracılığı ile dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu tür gelişmeler sayesinde öne çıkan devletlerarası yeni ilişkiler hem bütün devletlerin içlerinde geliştirdikleri özel politikalarını, hem de komşu ülkeler üzerinden bölgesel ya da evrensel arayışlarına uygun bir çizgide eskisinden çok farklı yeni durumların ortaya çıkmasına da yardımcı olmaktadırlar. Dünya gündemi sürekli bu tür oluşumlara açık bir biçimde ilerleyip gelişirken, toplantı trafiği ya da büyük ülkelerin ağırlığını koyduğu kongreler üzerinden güçler dengesi öne çıkarılarak, bu duruma göre yeni yapılanmalara yardımcı olan oluşumların uluslararası arayışların yeni biçimlenmesinde son derece etkin oldukları görülmektedir.

                Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin çeşitli ülkelerinde sıcak çatışmaların yükselişe geçtiği bir aşamada, 22-24 Ağustos 2023 tarihlerinde Güney Afrika’nın önde gelen Anglo-Amerikan kenti olan Johannesburg’da bir araya gelen BRİCS ülkeleri, yeni dönemin çeşitli sorunlarının ele alındığı bir yeni zirve toplantısı yapmışlardır. 15. Zirve toplantısını yapan BRİCS örgütü uluslararası alanda batı emperyalizminin karşıtı bir çizgide gelişmeler gösterirken, bugün gelinen noktada uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelere uygun bir biçimde hareket ederek, son yıllarda değişmiş olan uluslararası dengelerin yeniden kurulabilmesi için, son yıllarda önemli adımlar atmıştır. Batı emperyalizminin dışında kalan doğu ve güney ülkeleri içinde yer alan büyük devletlerin bu alanda öne geçerek bir an önce ortaya çıkan dengesizliklerin altında kalarak ezilip yok olmaya doğru sürüklenmelerini önleyebilecek girişimlerden birisi olarak ortaya çıkan BRİCS yapılanmasının, zaman içerisinde önemli adımlar atarak soğuk savaş sonrasında yok olup giden eski dengelere benzer paralel girişimlere kalkıştığı görülmektedir. Daha çok güney ve doğu bölgelerinde etkin olan bölgenin büyük devletlerinin öncülüğünde önce bir araya gelinerek batı emperyalizmine siyasal ve ekonomik açılardan alternatif arayışları, BRİCS örgütü aracılığı ile öne sürülerek yeniden eski dengelere uygun ve paralel girişimlerin gündeme gelmesi için fırsatlar yaratılmaya çalışılmıştır. Güney Afrika Birliği topraklarında tarihi bir zirve toplantısını başarıyla tamamlayan BRİCS örgütü içinde bulunulan bugünkü ekonomik ve siyasal sorunları ile boğuşan bu örgüt, aynı zamanda hem kendi örgütünün iç sorunlarıyla birlikte, batı emperyalizmine karşı yeni bir yapılanmaya yönelen gelişmekte olan ülkeler içinden kendisine üye olabilecek diğer orta boy ve büyük ülkeler içinden yeni aday ülkeleri seçerek batı dünyasının karşıtı bir yeni oluşumu uluslararası alana yansıtmıştır. Batı dünyasının önde gelen büyük ülkeleri arasında kurulmuş bulunan bugünkü kapitalist düzenin eskisi gibi işlememesi ve yeni dönemde büyük ve küçük ülkeler arasındaki gelir dağılımının eskisine oranla daha kötü bir çıkmaza sürüklenmesi çerçevesinde, BRİCS örgütü son toplantısını başarıyla bitirmeye çalışmıştır.

                BRİCS ve Afrika başlığı altında yapılan Johannesburg toplantısında 94 maddelik bir bildiri yayınlanarak ve üye devletler arasındaki ortaklık statüsünün değişen koşulları dikkate alınarak yeni bir yapılanmaya gidilmek istenmiştir. BRICS’in yeni üyelik ve ortaklık statüleri yeniden belirlenirken, aynı zamanda yeni dönemde birlikte hızlandırılmış büyüme ile birlikte sürdürülebilir kalkınma çabasının sonuç verebilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Yeni BRİCS deklarasyonunun ara başlıkları olarak kapsayıcı çok taraflı örgütlülük, iş hayatında kadınların yeri, iklim krizi, barış ve kalkınma ortamlarının üye ülkeler arasında teşvik edilmesi, karşılıklı hızlandırılmış büyüme için ortaklık, insanlar arası değişim çalışmalarının derinleştirilmesi ve kurumsal gelişim başlıkları kullanılmıştır. Emperyalizmin ağır baskıları altında sömürgelikten kurtulamayan Afrika ülkelerinin muhtaç olduğu destek ve yardımların belirli bir program çerçevesinde, Asya ve Afrika ülkelerine sağlanması konularında BRİCS örgütü kendini yenileyerek, bu gibi ana sorunların üst düzeyde çözümler yaratması çabalarına eski zirvelere oranla daha fazla yer verilmiştir. ABD merkezli batı kapitalist sisteminin dolara dayanan yapılanması yüzünden bütün dünya ülkelerinin fazlasıyla rahatsız olması gibi istenmeyen bir durum ortaya çıktığı için, BRİCS zirvesindeki ana tartışma konularından birisi dünya ticaret sistemi içinde yeni para rejiminin nasıl yenilenmesi gerektiği tartışılmıştır. ABD hegemonyasının sağladığı dolarizasyon uygulamalarının yarattığı haksızlıklardan kurtulmak isteyen üye ülkeler alternatif bir para sistemi getirilmesi için yeni seçenek arayışlarına yönelmişlerdir. Dünya ülkeleri arasında giderek gelişmekte olan ticaret sisteminin, emperyalist sömürü uygulamalarından kurtulabilmesi için yerel ve ulusal para birimlerinin daha fazla kullanıldığı yeni bir adil düzenin oluşturulabilmesi çerçevesinde, teşkilata üye olan ve gelecekte üye olacak aday ülkeler arasında yeni yaklaşımlar geliştirilmeye çalışılmıştır. Tüm BRİCS üyeleri için ortak bir para biriminin oluşturulması ile birlikte Dolar, Euro ve Sterlin gibi batı kaynaklı para sistemlerinin sona erdirilmesi karara bağlanmıştır.

                Bütün Asya ve Afrika ülkelerinin temsilcilerinin katıldığı zirve toplantısında aday ülkeler arasından yeni üyeler seçilerek örgütün güçlenmesine öncelik verilmiştir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın katımlarıyla kurulmuş olan BRİCS örgütü altı yeni devletin örgüt üyeliğine kabul edilmesiyle, yeni dönemde daha güçlü bir biçimde batı emperyalizminin saldırı ve baskılarına karşı çıkarak, daha adil bir yeni dünya düzeni için mücadele etmeye devam edeceklerdir. Yirmiye yakın ülke örgüte tam üye olmak için başvuruda bulunmasına rağmen, genel kurul toplantılarında konu ele alınarak tartışılmış ve Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri altı yeni üye olarak resmen ilan edilmişlerdir. Dünya konjonktüründe yeni ortaya çıkan gelişmelerin etkisi ile yeryüzünde bulunan ülkeler arasında bir jeopolitik ve stratejik değerlendirmeler yapan örgüt genel kurulu, Arjantin ile Güney Amerika’ya, Mısır ve Etiyopya ile Afrika kıtasına, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin üyeliklerine öncelik tanırken, örgüt yönetimi uluslararası alanda son aşamada gündeme gelen yeni jeopolitik gelişmeleri esas alarak bir değerlendirme yapmıştır. İnsan topluluklarını emperyalizmin kıskacından kurtaracak özgürlükçü bir yaklaşıma olan gereksinme giderek artarken, Hindistan, Çin, Rusya ve Brezilya gibi büyük ve kalabalık devletlerin dünyanın genel gidişi doğrultusundaki destek sağlayıcı çabalarını artırarak ve batılı kapitalist ülkelerin önlerini keserek denge sağlayıcı girişimlerde bulunmaları gerekmektedir. Batının dışında kalan dört büyük devletin öncülüğünde kurulmuş bulunan BRİCS örgütünün yeni dönemde Arjantin, Mısır, Arabistan ve Etiyopya gibi ikinci derece büyük devletlerin katılmasıyla birlikte, batı emperyalizminin önüne daha büyük bir duvar seddi çekilmiş bulunmaktadır. Emperyalizme karşı bir büyük dayanışma ile yaratılan bu örgütlenmenin beklenen küresel dengeleri oluşturabilmesi için yeni bir küresel düzenin yaratılması gerekmektedir. Bütün kararlarını oy birliği ile alan bu yeni örgütün verdiği kararların başarıyla uygulanabilmesi için, üye ülkeler arasında sıkı bir dayanışma kurulması beklenmektedir. Küresel saldırganlıklara karşı insanlık ölçülerine dayanan bir denge kurmak BRİCS örgütünün hedefidir. Üçüncü dünyanın bağlantısızlar hareketinin yansımaları bu örgütü etkileyerek yönlendirmiştir. Bu çerçevede bugün bu örgütün uluslararası alanda etkilerinin artırılması gerekmektedir.

                Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra soğuk savaş biterken bir de iki kutuplu dünyanın son aşamasına gelinmiş ve bu doğrultuda batı uygarlığının dayatmaları ile tek kutuplu bir dünyaya doğru gidiş ve yönelmeler batı merkezlerinde öne çıkan bir beklenti olarak değerlendirilmiştir. Ne var ki, sosyalist sistemin çöküşünden bu yana neredeyse yarım yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen emperyalistlerin peşinde koştukları insanlığı köleleştirecek boyunduruk düzeni halen kurulamamıştır Tek merkezli bir büyük dev yapılanma hedeflenirken yüz yıl önce hazırlanmış olan ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni kurulamamıştır. İki yüzden fazla devletin yeryüzü haritasında yer aldığı tek kutuplu bir alternatif küresel düzen tekelci şirketlerin bütün çabalarına rağmen ABD öncülüğünde bir küresel imparatorluk bir türlü bugünkü koşullar altında kurulamamıştır. Böylesine bir durum ortaya çıkınca bunun üzerine alternatif arayışlarda öne çıkmıştır. BRİCS böylesine bir arayışın ürünü olarak gündeme gelince, zengin ülkeler arasındaki dayanışma ya da ortaklıkların kurulması daha geniş boyutlarda tartışılmaya başlanmıştır. Alternatif arayışların daha da öne çıktığı bir aşamada dünya yeniden iki kutuplu bir düzene doğru kaymaya başlamıştır. G-20 başlığı altında bir araya gelen zengin ülkelere karşı, Afrika ve Asya’nın yoksul ülkelerinin dayanışma ve birlik oluşturma girişimleri giderek zaman içinde öne çıkmıştır. Batılı ülkelerin kendileri için oluşturdukları korumalı çıkar düzenine karşı insanlık yeniden iki kutuplu dünya düzeni kurma aşamasına gelmiş bulunmaktadır. BRİCS örgütünün en son olarak kurulduğu yeni aşamada zengin ülkelerin G-20 örgütüne karşı, yoksul ülkeler de kendi çıkarları doğrultusunda bir gelişmekte olan ülkeler gruplandırması gündeme gelirken, BRİCS çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir yeni Birleşmiş Milletler örgütlenmesine olan gereksinme giderek daha da artmaktadır. Yeni dönemde uluslararası örgütlenmeler açısından bir değerlendirme yapıldığı bu aşamada dünya zenginler ve yoksullar olarak ikiye bölünmekte ve böylece yeniden iki kutuplu bir dünya arayışı gündeme gelmektedir.

                BRİCS örgütü insanlığı iki kutuplu yeni bir küresel düzene doğru sürüklerken zenginler ile yoksulların kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenerek mücadele yollarına başvuracakları anlaşılmaktadır. Tarihin her döneminde güçlüler-zayıflar ayırımı yapıldığı gibi bugün de  zenginler-yoksullar ayırımı yapılmakta ve bu doğrultuda dünya ülkeleri bir araya gelerek yeni bir kamplaşma modeline girerken, aslında bir anlamda yeni dünya düzeninin kendiliğinden gelişmekte olan alternatif modeli de ortaya çıkmaktadır .Belirli konular ya da ilkeler çizgisinde birliktelikler oluşurken, aynı bölge, havza ya da uzayıp giden toprakların komşuları düzeyinde yeni birliktelikler ya da örgütlenmeler bir biri ardı sıra öne çıkmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan uluslararası birliktelikler de ya bölgeler ya da ilkelere dayalı küresel yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıktıkları görülebilmektedir Zengin ülkelerin yer kürenin batı ve kuzey bölgelerinde bir araya gelerek toplandıkları görülünce, zenginlerin merkezi olan dünyanın kuzey ve batı bölgelerinde, zengin ülkeler dayanışmaları ya da birliktelikleri kendiliğinden öne çıkmaktadır. Yer kürenin ekvator ya da diğer hatlar üzerinden bölümlenmesi de bu tür dayanışmaların içerisinde bölgesel gruplar olarak dünya sahnesine yeni katılımları öne çıkarabilmektedir. Batı ülkeleri batı bloku ya da kuzey ülkeleri bir kuzey birliği oluşumunu hedefleyerek dünya sahnesinde yeni dayanışma örgütlenmelerinin örneklerini verirlerken, zengin kuzey ülkelerine karşı güneyin yoksul ülkelerinin ya da gene gelişmiş batı ülkelerine karşı çizgide doğunun terk edilmiş yoksul ülkelerinin devreye girerek Şangay örgütü gibi bir batı karşıtı yapılanmayı yeni bir alternatif olarak öne çıkarabilmektedir. Çin’in önderliğinde Şangay örgütü kurularak harekete geçince, Hindistan-Rusya ve Brezilya gibi çok büyük devletlerin gelişmiş batı ve kuzey birlikteliğine karşı az gelişmiş ya da gelişmekte olan devletleri içine alan yeni bir birliktelik olarak  ya da  bir güney ve doğu  ülkeleri birliği olarak, BRİCS örgütünün dünyanın en geniş topraklarına sahip olan Brezilya, Rusya ve Hindistan’ın öncülük ettiği bir güney ve doğu birlikteliği görünümünde dünya haritası üzerinde meydana çıktığı açıkça görülmektedir. BRİCS örgütü bir anlamda kuzey ve batının küreselleşmesine denge arayışı çizgisinde, Brezilya öncülüğünde bir küresel güneyin ortaya çıkışıdır. Çin ve Hint birlikteliği Brezilya’nın katılmasıyla birlikte küresel güney doğuyu yaratmıştır.

                Yeni dünya düzeni yeryüzü haritaları üzerinde biçimlenirken, harita üzerindeki yönlerin belirlenmesiyle doğu-batı ve de kuzey-güney eksenleri üzerinde yeni bölgesel yapılanmalara doğru dünya ülkeleri adım atmaktadır. Yeryüzünün kuzeyinde ya da batısında olduğu gibi güneyinde ve doğusunda da aynı biçimde bölgesel yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bu doğrultuda kuzeylilik ya da güneylilik gibi bölgesel tanımlamalar üzerinden insanlar harita üzerindeki jeopolitik tanımlamalara göre gruplanmaktadır. Kuzey kutbu ile güney kutbu arasında yer almakta olan yer küre olarak dünya yusyuvarlak bir top biçiminde günlük dönüş seyrini sürdürerek tamamlama peşinde sürüklenirken, kuzeye karşı güneyin, batıya karşı da doğunun öne geçerek tam anlamıyla bir küresel topun dönüş seyri devam etmektedir. Böylesine bir gelişme sonucunda kuzey ülkeleriyle doğu devletlerinin ya da batı ülkeleriyle güney devletlerinin bir araya gelerek yeni bölgesel ya da küresel birliktelikler ile beraber daha farklı uluslararası örgütlenmelere yönelebildikleri anlaşılmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni kurulurken, yer kürenin yönlere ve bölgelere bakılarak yeniden bölümlendirilmesi ya da tanımlanması yeni dünya düzeni arayışları sürecinde gündeme gelirken, küresel ya da bölgesel birlikteliklerin BRİCS örneğinde olduğu gibi, kurucu ya da katılımcı ülkelerin isimlerinin baş harflerinin yan yana getirilmesiyle daha özgün bir isim yaratılabilmektedir. BRİCS örgütü önce Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çinin katılımlarıyla kurulmuş daha sonraki ikinci aşamada ise eski bir İngiliz sömürgesi olarak Güney Afrika Birliği, batı dünyasının temsilcisi olarak bu çok yönlü yapılanmaya üye olarak alınınca, güney Afrika’nın baş harfi olan “S”harfinin örgütün ismine eklenmesiyle birlikte  bu uluslararası kuruluşun adı  BRİCS olarak değiştirilmiştir . Şimdi gelinen yeni aşamada 6 adet büyük ve orta boy devlet güney bölgesinin içinden seçilerek, örgütün genel kuruluna tam üye statüsünde katılma hakkını elde etmişlerdir. Brezilya’yı yalnız bırakmamak için Arjantin, Afrika’yı temsilen Etiyopya, Arap dünyasının temsilcisi olarak Mısır ve BAE, Şii dünyasının temsilcisi olarak İran, örgüte yeni aşamada tam üye oldukları için BRİCS örgütü artık 11 üyeli bir uluslararası organizasyon olarak genişleyerek daha güçlü hareket etme şansını elde etmiştir. Ne var ki, örgütün ismi kuruluş aşamasında kurucu büyük devletlerin isimlerinin baş harflerinin birleştirilmesiyle elde edildiği dikkate alınırsa, o zaman yeni katılan üye devletlerin isimlerinin baş harflerine uygun ya yeni bir isim konacak ya da diğer çok uluslu örgüt isimlerine benzer yeni bir simgesel ad konulabilecektir.

                Büyük devletler dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya alışkın oldukları için farklı isimlere yönelerek uluslararası kuruluşları kendi damgaları altına almak isterler. Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler ise devlerin çekişmeleri altında kalmamak ve çatışmalarda ezilmemek için ülkelerin hasım ya da rakip yapılanmamalara girmemeye çalışmaktadırlar. Küçük ve orta boy ülkeler kendi çıkarları açısından her ülke ile özgürce ticari ya da siyasal ilişkilere girebilmek için çaba sarf ederlerken, büyük devletler kendilerini uluslararası ilişkilerin tam ortasına koyarak hareket ederler ve bu doğrultuda da uluslararası ilişkilerde hegemonyacı bir tavır izleyerek birbirleriyle rekabete kalkışabilirler. Büyüklerin hegemonyacı yaklaşımlarına karşılık, küçük ve orta boy devletlerin her zaman için denge arayıcı ve büyükler arasındaki sürtüşmeleri önleyici çizgide birliktelik veya ortak tavır ortaya koyabilirler. Bu tür çekişmelerde diğer devletler kendi çıkarları için arayışlarını sürdürür ve uluslararası alanın açık bölmelerinde yeni arayışlarına devam edebilirler. Bu gibi arayışlar ve girişimlerin sonuç vermediği aşamada, bazı büyük ülkeler hegemonyacı politikalarını öne çıkararak çeşitli devletleri iş birliği ve farklı ortaklıklar üzerinden kendilerine bağlayarak iki kutuplu ya da çok kutuplu dünya düzeni sürecinde giderek çatışmalar ya da savaşlara dönüşebilecek kamplaşmalar ve kopmaların önünü açabilir. Gelinen yeni noktalarda kutuplaşmalar ortaya çıkabilmekte ve böylesine oluşumların öne geçtiği aşamalarda ise, kutuplaşmaların sert bir biçimde kamplaşmalara dönüştükleri veya sıcak çatışmalara doğru kayma gösterdiği görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni oluşturma aşamasında tek ya da iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir yapılanmaya doğru ortaya çıkan gelişmelerin barış yerine savaşlara yol açabileceği gündeme gelebilmektedir. BRİCS örgütü çok kutuplu dünyada iniş ve çıkışlarla uğraşırken bazan çeşitli yaklaşımların çatışması yaşanmaktadır.

                Bütün örgütler ya da kuruluşlar gibi BRİCS örgütü de genişlemeye doğru yönelince, son zirve toplantısında yeni üyelerin katılmalarıyla BRİCS örgütü çok renkli bir katılım modeline kaymıştır. Suudi Arabistan ile İran, Mısır ile BAE, Rusya ve Çin gibi tercihleri birbirinden çok farklı hatta birbirine karşı zıt çizgide olan ülkelerin çok kutuplu bir dünyanın öncüsü konumundaki BRİCS örgütünün içinde ne gibi gelişmelere yol açacağı şimdiden bir merak konusu olarak öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği ya da batı ülkelerinin oluşturduğu birliktelikler devam ederken, Şangay Örgütü ya da BRİCS gibi uluslararası kuruluşların çatısı altında üye devletlerin farklı çatılar altında haklarını aramaya yönelmeleri, dünya ülkeleri arasında ciddi anlamda çelişki ve çatışmalara yol açabilecektir. Rusya’nın BRİCS örgütü içinde hegemonyasını taşıyarak öne çıkmasıyla birlikte Endonezya gibi bir gıda ve tarım ülkesinin BRİCS üyeliğine kabul edilmemesi gibi olumsuz bir durum ortaya çıkmıştır. İran ile Arabistan arasındaki gerginliklerin de bu örgütün çatısı altına taşınması Doğu-Batı ve de Kuzey-Güney eksenlerinde çok yönlü hareket ederek yeni dünya düzeninin öncüsü olmaya çalışan bir örgüt olarak BRİCS teşkilatını zor durumlara sürüklemektedir. Rusya’nın örgüt içinde gücü giderek artarken, Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan savaş olayları Çin, Hindistan, Brezilya gibi büyük ülkeler ile eski üçüncü dünyacı Arabistan, İran ve BAE gibi devletleri de rahatsız etmektedir. Çok kutuplu dünya düzeninin giderek gelişmesi ve yeni sıcak olayların böylesine çelişkili bir biçimde birbiri ardı sıra devreye girmesiyle birlikte kaotik bir ortam kendiliğinden gündeme gelerek, BRİCS örgütünü diğer uluslararası kuruluşlar gibi inişli çıkışlı bir istikrarsız ortama doğru sürüklemektedir. Böylesine bir durumda batılı bankaların kredi ve destek olanaklarından yararlanan gelişmekte olan ülkelerin batı dünyasına doğru yeni bir yöneliş aşamasına gelirken, gelişmekte olan ülkelerin Batılı banka ve kredi kuruluşlarının sağladığı yeni olanaklar çerçevesinde, eskisinden farklı bir çizgide girişimlerde bulunacağı şimdiden tahmin edilebilmektedir. Çok kutuplu dünya düzeni giderek yeni merkezlerin oluşumu ile zenginleşirken, ülkeler ve devletler hem eski hem de yeni ilişkileri ile uğraşarak istikrarsız bir duruma sürüklenmektedirler. Bu gibi karışık durumların devletlerarası karışıklıklara yol açması durumunda kaos oluşumları hızlı bir şekilde gelişerek uluslararası düzenleri ve ilişkileri bozabilmektedir.

                Birleşmiş milletlerin dünyayı yönetme görevini tam olarak yapamaması nedeniyle, yeni kuruluşların gündeme gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak öne çıkmıştır. BRİCS konumunda bir küresel örgütün kurularak devreye girmesi, dünya ekonomisinin ve buna dayalı olarak da küresel sistemin sona ermesi gibi yeni bir tür değişimi gündeme getirmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ABD merkezli dolara dayalı dünya sisteminin kurulmuş olması, hem ABD’yi ve parası olan doların üstün konumda olmasını belirlemiştir. Eski dünya imparatorluğunun kurucusu olan İngiltere’yi yanına alan, eski ve yeni patronlar olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu ile ABD ikilisi, tam anlamıyla egemen olma konumuna gelmeleriyle birlikte sterlin ve dolar birlikteliği Anglo -Sakson üstünlüğünü yerleştirmiş, Avrupa Birliğinin parası olarak Euro’nun ortaya çıkması ile birlikte Mark, Frank, Liret gibi ülke paraları sistem olarak geçersiz bir duruma getirilmiştir. Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletler kendi paraları aracılığı ile ticaret yapmaya kalkıştıkları noktalarda dünya ekonomisinde dolar ve sterlinin üstünlükleri sarsılmaya başlamış ve bundan yararlanan diğer BRİCS örgütü üyesi devletlerin kendi para birimleri üzerinden dünya ticaretinde yeni bir düzen kurulmaya çalışılmıştır. Bu aşamada büyük devletler ile BRİCS üyeleri arasında dolar ve sterlin düzenine karşı mücadele, giderek tırmanmış ve bu durumda büyük devletler kendi paralarına dayalı ticaretin geliştirilmesi için çalışırlarken BRİCS, Avrupa Birliği ya da Şangay örgütü gibi uluslararası ekonomik kuruluşlar üzerinden yeni bir dünya para sistemi oluşturulması için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmış ama bir türlü bu gibi girişimlerden sonuç alınamamıştır. Dünya para sistemi üzerinde en önemli çalışmaları BRİCS üyesi ülkeler yapmış, ABD bu alanda Çin’e karşı İngiltere ve Hindistan ile ortak hareket ederek yeni para sistemi konusundaki yeni düzen getirme işini engelleyerek, Dolar’a dayalı kendi sistemini bugüne kadar korumasını bilmiştir. Hindistan kökenli bir politikacının İngiltere başbakanı olması, gene Hint asıllı bir savcının da ABD başkan yardımcısı olması tesadüf değil bir Anglo-Sakson dayanışmasıdır.

                 Çin’e karşı Anglo-Sakson dayanışmasını öne çıkartan Büyük Britanya siyaseti ile ABD küresel ekonomik hegemonyasını korumayı başarırken, BRİCS örgütünün yeni para sistemi çalışmaları devam etmiştir. Doğunun büyük dev ülkeleri küresel sisteme yeni kutup merkezleri olarak girerken, Dolar hegemonyasına dayanan Amerikan emperyalizminin para sistemine karşı, bütün büyük devletler ve kuruluşlar seferber olarak, dünyanın yeni bir para sistemi üzerinden daha gelişmiş bir ekonomi düzenine kavuşabilmesi için yoğun çalışmalar yeni dönemde de devam etmiştir. ABD Rusya ile iş birliğine giderek para sistemini kurtarmaya çalışırken, Hindistan ile Rusya Avrupa Birliği ile Çin’e karşı ABD tarafından kullanılmıştır. Bu noktada ABD hem Britanya ile hem de Hindistan ile dayanışma içinde bir Anglo-Sakson birlikteliği uygulamaya geçerken, Rusya ile de uzaktan paslaşmayı kendi küresel hegemonyası açısından gerekli görerek, bu doğrultuda uygulamalara öncelik vermiştir. ABD hegemonyası geçmişin patronları olan Avrupa ülkelerine karşı Londra ve Yeni Delhi merkezli yeni açılımları gündeme getirirken, yeni farklı uygulamalar aracılığı ile Çin, Almanya, Fransa’nın eskiden olduğu gibi küresel bir hegemonya peşinde koşmalarını önleme doğrultusunda, İngiliz ve Hindistan destekleri ile, Anglo-Sakson dayanışması geçmişten gelen Breton-Woods antlaşmaları aracılığı yeni yüzyılın ilk dönemlerinde de kullanılmıştır. Son zirve toplantısının yapıldığı Güney Afrika cumhuriyetinin de eski bir İngiliz sömürgesi olması da Anglo-Sakson dayanışmasının geçmişten gelen bütün Britanya imparatorluğu üyesi ülkelerde geçerli olduğunu  açıkça ortaya koymaktadır .Birleşmiş Milletler örgütünde ABD’nin güçlü konumu yüzünden ,doğu bölgesinin dev ülkelerinin okyanus ötesi Atlantik emperyalizmine karşı uluslararası alanlarda güçlü bir alternatif yapılanmayı, bugünün özel koşullarında gündeme getiremedikleri görüldüğü için, ABD ve ortaklarına karşı alternatif ekonomik ve siyasal alternatiflerin dünya siyasal sistemine aktarılabilmesi açısından, yeni örgütler ile birlikte farklı  örgütlenmelere ihtiyaç duyulduğu artık kaçınılmaz bir biçimde önem kazanmıştır.

                Güney Afrika zirvesinde alınan kararların çok önemli olması nedeniyle bazı çelişkili konular öne çıkmış ama bunlar tam olarak önlenememiştir. Özellikle Şii İran ile Sünni Arabistan’ın aynı çatı altında bir araya gelmesi bugünün koşulları açısından çok anlamlıdır. Dünya çapında bir emperyalist kuşatma ile karşı karşıya kalınca mezhep ya da tarikat inançlarının anlamını yitirdiği ve ortak düşman konumundaki emperyalizme karşı var olabilme mücadelesi ile bağımsızlık savaşlarının önemi yeniden gündeme gelmektedir. ABD-ÇİN rekabetinde batılı ülkelerin oluşturduğu alternatif örgütlerin işe yaramadığı son yıllarda giderek kesinlik kazanınca, batı emperyalizmine karşı güney ve doğu bölgelerinin önde gelen büyük devletlerinin kurucu olduğu BRİCS zirveleri alternatif arayışlarının gerçeklik kazanabilmesi açısından yararlı ortamları siyasal gündeme getirmiştir. Johannesburg zirvesinde üyeliğe alınan önemli ülkelerin katılımı ile ABD ve Anglo-Sakson ittifakına karşı çıkışlar ve meydan okumaların önümüzdeki aylarda daha da tırmanarak artması, uluslararası alanda yeni bazı sarsıntılar ile dünya kamuoyunu rahatsız edici yönlendirmeleri öne çıkarabilir. ABD yanlısı ya da karşıtı çizgilerde kamplaşma içine sürüklenen devletler bu alanda gelişmekte olan savaş ve çatışma senaryolarına alet olarak emperyal planların gerçekleştirilmesi çizgisinde kullanılabileceğinden, uluslararası alanlarda etkinlikler ve girişimler sırasında çok yönlü değerlendirmelere yönelerek yeni koşullara uygun düşecek denge politikalarına öncelik ve ağırlık vermelidirler. Kamplaşma ya da kutuplaşmalar doğrultusunda taraf tutma konumuna sürüklenebilecek devletler, kendi çıkarları ve bağımsızlıklarının korunabilmesi açısından dikkatli hareket etmeli ve her türlü emperyalizme karşı çıkarak kendi varlıklarını sürdürme şansını sonuna kadar kullanabilmelidirler. Büyük balıkların küçük balıkları yutması gibi senaryoların uluslararası alanda uygulanması girişimlerine karşı çıkarak, işbirliğini BRİCS çatısı altında kurumlaştıracak yeni örgüt üyelerinin, Asya ve Afrika kıtalarında anti emperyalist bazı tepki ve hareketleri öne çıkararak, batı emperyalizminin izin vermediği doğu ve güney bölgelerinde yeni yapılanmalar oluşturarak, emperyalizme karşı BRİCS örgütlenmesi ile denge sağlayıcı ve uluslararası alanda tam anlamıyla dayanışma sağlayıcı açılımların, yeni dönemde  yerine getirilmesi dünya düzeni açısından acilen önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

19 Aralık 2020 Cumartesi

ÖNCE NAHCIVAN KORİDORU AÇILMALIDIR- Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN

 ÖNCE NAHCIVAN KORİDORU AÇILMALIDIR

 Geçen sene yaz aylarına doğru olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelince, Türkiye önümüzdeki gündemin, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya doğru değiştiğini görmeye başladı. Küreselleşme sürecinin başlamasıyla beraber Orta Doğu’ya gelen ABD, bu bölgede İsrail’in çıkarları için savaşmak zorunda kaldığı için, dünya gündeminde Orta Doğu sürekli olarak birinci sırayı alıyordu. Ne var ki, aradan geçen otuz yıllık bir zaman diliminden sonra, yeni ABD yönetimi, başını Orta Doğu çöllerine gömmekten vazgeçerek, dünyaya daha geniş açıdan yeniden bakmaya başlamıştır. Dünyanın merkezi bölgesini ele geçirmek üzere savaş süreci tırmandırılırken, süper güç olarak ABD’nin bütün kıtalar üzerindeki hegemonyasının giderek azaldığı ve yeni dönemde artık dünyanın ABD’ye karşı gündeme gelen farklı kutup başları ve bölgesel oluşumların, yenidünya düzeninin belirlenmesinde eskisine oranla daha fazla etkili olacakları görülmektedir. Tam bu aşamada artık dünyanın gerginlik noktasının kuzeye doğru çıktığı ve böyle bir aşamada, Kafkasya üzerinde odaklandığı anlaşılmaktadır. Ermeni kapısının açılmak istenmesiyle beraber gündeme gelen Azeri-Ermeni gerginliği bu durumun çok açık bir göstergesi olarak dünya gündemine girmiştir.

Bir bölge ülkesi olarak Türkiye, Kafkasya’nın uzantısı biçiminde bir konuma sahip bulunmaktadır. Türkiye’nin doğusu, Kafkasya’nın batısıdır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra, Anadolu’da ilk hükümet girişimi Kars’da Güney Batı Kafkasya yönetimi olarak gündeme gelmiştir. Eğer Anadolu halkı toparlanarak bir ulusal kurtuluş savaşı vermeseydi, son Osmanlı Meclisinde ilan edilen milli sınırlar çerçevesinde bir ulusal devlet kurmasaydı, Ankara hükümeti bütün Anadolu’yu kontrolü altına alamayacaktı ve bu nedenle de, belki Kars merkezli bir Güney Batı Kafkasya devleti günümüzde doğu Anadolu topraklarını da içine alarak devam ediyor olacaktı. Ne var ki, imparatorluktan ulus devlete geçerken ortaya çıkmış olan bu ara hükümet denemesi bile, Türkiye’nin Kafkasya bölgesi ile nasıl bir ortak konuma sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Bugün Güney Kafkasya’da yer alan üç küçük devletin genişleme ve yayılma alanları, Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli sınırları içerisinde yer alan Doğu Anadolu bölgesinde bulunmaktadır. Bu durumu iyi bilen Atatürk önceliği doğu cephesine vererek, Gürcistan ve Ermenistan ile ilk önce çatışma sonra da barış yolunu gerçekleştirerek, Türkiye’nin doğu sınırlarının çizilmesini gerçekleştirmiştir. İki küçük devlet ile yapılan sınır anlaşmaları daha sonraki aşamada bunların patronu konumundaki Sovyetler Birliğine de kabul ettirilerek, kurtuluş savaşının ağırlığı güney ve batı cephelerine kaydırılmıştır.

      Doğu sınırları çizilirken, Sovyetler Birliğinin baskısı ile Ermeni sınırı İran sınırına kadar uzatılmış ve Türkiye ile Azerbaycan arasına bir Ermeni bıçağı yerleştirilmiştir. Böylece, iki kardeş ülke olan Türkiye ile Azerbaycan’ın sınır komşusu olması önlenmiştir. Yıllardır iki toplum arasında dile getirilen birleşerek tek devlet olma idealinin önüne, Ermeni bıçağı çıkarılmış ve bu yoldan Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan devletinin gelecekte birleşerek, tek devlete dönüşmelerine gidecek olan yol kapatılmak istenmiştir. Kafkasya haritasına bakıldığı zaman, bölge nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Türk asıllı toplulukların birbirlerinden ayrı tutulmak üzere her yolun denendiği anlaşılmaktadır. Türk topluluklarının bir kısmı İran’da, bir kısmı Azerbaycan’da, bir kısmı Türkiye’de bırakılırken, Kuzey Kafkasya’da yaşayan çok miktarda Türk ve Müslüman nüfus da Rusya’nın hegemonyasına terk edilmiştir. Bir imparatorluğun çöküşü üzerine,  sahipsiz ve dağınık bir durumda kalan Türk topluluklarının yeni dönemde bir araya gelerek ortak bir devlet çatısı altında yaşam düzenine sahip olmaları ideali gerçekleştirilememiştir. Bu nedenle, Kafkasya haritası karışık bir durumda bırakılmış ve küçük Ermeni devleti bölgeye Türkleri dağıtmak üzere, Ruslar ve batı ülkelerinin işbirliği ile yerleştirilmiştir. Ermeniler bu coğrafyanın eski topluluklarından birisi olmalarına rağmen, yirminci yüzyılın başlarında Kafkasya haritası çizilirken orta bölgede bırakılarak, Türk dünyasının entegrasyonu önlenmiştir. Küçük Ermenistan devleti ve bunun İran’a kadar uzanan bıçak görünümündeki sonradan uzatmalı sınırları dikkate alınırsa esas amacın, bölgedeki Türk varlığının bütünleşmesini önlemek olduğu açıkça görülmektedir. Ermeni bıçağı yüzünden Türkiye ve Azerbaycan birleşememiş ama ortaya başka bir garip durum daha çıkmıştır. O da Nahçıvan bölgesinin dağlar arasında dünyadan kopuk bir konumda kendi kaderine terk edilmesidir.

      Azerbaycan’ın ve dolayısıyla Türk dünyasının bir parçası olan küçük Nahçıvan bölgesinin ne Azerbaycan’ın, ne de Türkiye’nin sınırları içinde olmasına izin verilmemiş, iki Türk ülkesi arasında yer alan bu küçük Türk toprağının sahipsizliğe terk edilmesi gibi garip bir durum ortaya çıkarılmıştır. Bugün Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge konumunda bulunan Nahcıvan bölgesi, Ermeni bıçağının İran sınırına kadar uzatılması nedeniyle, Türkiye ve Azerbaycan arasına sıkışmış ama Ermenistan sınırı yüzünden de bir türlü istediği ilişkileri kuramamıştır. Ermeni bıçağı Nahcivan bölgesinin dünyaya açılan koridorunu kapatmıştır. Ermeni bıçağı aracılığı ile bölge Türklerinin bütünleşmesi önlendiği gibi, Nahcivan bölgesi de dağlar arasında kimsesizliğe terk edilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde bölgedeki demir perde uygulaması nedeniyle kamuoyundan gizlenen bu haksızlık,  yeni dönemde gün ışığına çıkmış ve Kafkasya bölgesindeki asıl problemin Nahcıvan koridorunun kapatılmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Eğer Ermeni bıçağı İran sınırına kadar Kapan bölgesine kadar uzatılmasa, Nahcıvan ile Azerbaycan birleşmiş olacak ve böylece Nahcıvan üzerinden Türkiye ile Azerbaycan sınır komşusu olabileceklerdi. Ermenistan İran ile sınır komşusu yapılırken, Türkiye ile Azerbaycan’ın sınır komşusu olmaları önlenmiş ve böylece, Kafkasya’da güçlü bir Türk dayanışmasının önüne geçilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında Sovyetler Birliği üzerinden dayatılan bu çözüm, aslında gerçek bir barış getirememiş ve geleceğe dönük olarak ciddi bir çözümsüzlük sürecinin başlamasına neden olmuştur. Birbirinden koparılan iki Türk ülkesinden Azerbaycan demir perde içinde Sovyet hegemonyasına terk edilirken, Türkiye’de soğuk savaş döneminin gerginliği içinde ABD hegemonyasının bölgedeki üssü ya da sınır karakolu konumuna sürükleniyordu.

Bugün gelinen noktada, Ermenistan sınır kapısının açılması yüzünden, Türkiye ve Azerbaycan’ın karşı karşıya gelmelerinin ana nedeni bölgede kendi hegemonyasını kurmak isteyen Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin karşıt politikalarıdır. Rusya bölgede Ermenistan üzerinden ağırlığını sürdürürken Azerbaycan’ı Ermeni bıçağı ile Türkiye’den ayrı tutmuş, Amerika ise Nato üzerinden Türkiye’yi kullanarak bölgede Rusya’ya karşı bir ağırlık dengesi kurmak istemiştir. Yüz yıl önce çizilen sınırların değişen güç dengeleri nedeniyle bugün yeni bir düzene doğru gidildiği aşamada, yeniden çizilmek istenmesi yüzünden Kafkasya’da suların ısınmağa başladığı göze çarpmaktadır. Batı dünyasının kendi içinde yaşadığı çekişme ve kavgalar nedeniyle gündeme gelmiş olan Soğuk Savaş dönemi geride kalınca, Sovyetler Birliği dağılmış ve böylece Orta Asya ve Baltık ülkeleri ile beraber Güney Kafkasya ülkeleri de bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Otuz yıl önce başlayan yeni dönemde, Azerbaycan Ermenistan çekişmeleri zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşmüş, Ermenistan Azerbaycan’ın topraklarının beşte birini oluşturan Dağlık Karabağ bölgesini işgal ederken, ortaya bir de binlerce Azerinin öldürüldüğü Hocalı katliamı çıkmıştır. Yüz yıldır Türklerin aleyhine soykırım suçlaması ile dünya kamuoyunu karıştıran Ermenilerin, ellerine fırsat geçtiğinde Hocalı’da soykırım uygulayarak masum Azerileri yok ettikleri görülmüştür. Kendileri Hocalı’da Azeri Türklerine karşı soykırım suçu işleyen Ermenilerin, hala Türkleri soykırım ile suçlamağa kalkışmaları, gerçekten ciddi bir çelişki olarak ortada durmakta ve her nedense Türk dış politikası bu çelişkiyi dile getirmekten uzak durmaktadır. Türk diplomasisi sürekli olarak savunma konumunda pasif kaldığı sürece, kendileri Türk soykırımı uygulamaktan çekinmeyen Ermenilerin, Türklere karşı soykırım suçlamasını bir silah olarak kullanmağa devam edecekleri anlaşılmaktadır. Yaşanan gelişmeler doğrultusunda, artık bu gibi çelişkili durumlara bir son vermenin zamanı gelmiştir.

      Yeni dönemde, Rusya’nın Kafkasya’nın güneyine inerek ve Güney Osetya ile Abhazya’yı Gürcistan hegemonyasından kurtararak kendi denetimi altına almasıyla beraber, ABD ve batı ittifakı Rusya’nın Gürcistan’ı bütünüyle işgal etmesinden çekinmektedir. Ermenistan’ı kendi baskısı altında tutmakta olan Rusya’nın yeniden Gürcistan’ı işgale yönelmesiyle, Kafkasya’da bir Rus demir perdesinin yeniden kurulacağı görülmektedir. Bunu önleyebilmek üzere atağa kalkan ABD, Türkiye’yi kullanarak Ermenistan sınır kapısını açtırıp ve böylece Rusya Gürcistan’ı işgal etmeden, Ermenistan üzerinde tam olarak bir batı hegemonyası oluşturmak istemektedir. ABD’nin batı ittifakına dayanarak Türkiye’yi kullandığı bu politika, bir bölge ülkesi olarak Türkiye’ye zarar vermektedir. ABD Rusya’nın Gürcistan hamlesine karşı yeni satranç atağını Ermenistan’da Türkiye aracılığı ile gündeme getirmesi ile iki Türk ülkesini ilk kez karşı karşıya getirmekte ve bu yüzden Türkiye’ye açıkça zarar vermektedir. Türkiye ABD’nin müttefiki olduğu gibi aynı zamanda bir bölge ülkesidir ve kesinlikle ittifak ilişkilerinin, Türkiye’nin bölgedeki konumuna ve çıkarlarına zarar vermemesi gerekmektedir. Şimdiye kadar batıcı iktidarlar aracılığı ile Türkiye kendi çıkarlarına ters düşen bir biçimde yönlendirilmiştir. Ne var ki, eski dönemden gelen bu tür zorlamalar Türkiye ve bölge barışını ciddi olarak tehdit etmekte ve Ermeniler ile Türkleri yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklemektedir. Türkiye yeni dönemde ABD’nin çıkarları yüzünden komşuları ile çatışma ya da savaş ortamına düşmemelidir. Türkiye bu doğrultuda kendisini düşündüğü kadar,  soydaşı ve kardeşi olan Azerbaycan’ı da düşünmek zorundadır. Ermenistan ile Azerbaycan karşı karşıya geldiği aşamada, Türkiye’nin yeri her zaman Azerbaycan’ın yanı olmalıdır. Bu durumda Azerbaycan’ın aleyhine olabilecek hiç bir çözüme Türkiye’nin alet olması düşünülemez. Bunu başta ABD olmak üzere bütün dünya ülkelerinin iyi bilmelerinde dünya ve bölge barışı açısından büyük yarar vardır.

Ermeni kapısının açılması konusu, ABD’nin Rusya’ya karşı Kafkasya’da bir önleyici denge kurmak arzusundan gelmektedir. Ne var ki, Ermenistan daha Rusya’dan tam olarak kopmamıştır ve Türkiye aleyhindeki talepleri ile propagandalarından da asla vazgeçmemiştir. Ermeni kapısının açılması hem ABD’ye hem de Ermenistan’a fayda sağlayacaktır ama Türkiye için zararlı olacaktır çünkü Azeri toprakları üzerinde Ermeni işgali devam etmektedir. Bu açıdan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermeni işgalinin sona ermesi, Azerbaycan’ı yeni bir barış için tatmin edebilmek üzere öncelikle sağlanmalıdır. Ermenistan için kapılar açılmadan Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan’a iade edilmeli, bir milyonu aşkın Azeri göçmenin yeniden yurtlarına dönmeleri sağlanmalıdır. Her iki ülke için bunlar yapılırken, Türkiye’nin önceliği ise Nahçıvan koridorunun açılmasıdır. Zengezur ve Laçin bölgelerini de kapsayan bir Nahçıvan koridoru açılması, Türkiye ile Azerbaycan’ı bütünleştireceği için Ermeni kapısının açılmasıyla ortaya çıkabilecek mahzurların giderilmesinde, iki ülke dayanışmasıyla denge sağlayabilecektir. Sovyet Emperyalizmi ile Hırıstıyan dayanışmasının, Ermeni bıçağını İran’a kadar uzatarak yüz yıl önce kapatmış olduğu Nahçıvan koridorunun, artık günümüzde açılması gerekmektedir. Türkiye açısından son gelişmelerin bu doğrultuda ele alınmasında yarar vardır. Önce Ermeni bıçağı kaldırılarak Nahçıvan koridoru açılacaktır, ikinci aşamada Ermeni işgaline son verilerek Dağlık Karabağ Azerbaycan’a geri verilecektir. Ancak üçüncü aşamada, Ermenistan sınır kapısının açılması düşünülebilecektir. Azerbaycan için Karabağ sorunu çözülmedikçe ve Türkiye için Nahçıvan koridoru açılmadıkça, hiç bir Ermeni kapısının açılmasını iki Türk ülkesi kabul etmeyeceklerdir. Bu nedenle, Rusya’nın güney Kafkasya’ya inmesini istemeyen batılı emperyalist güçler, Ermeni kapısının açılmasından önce, Dağlık Karabağ bölgesinin iadesi ile Nahçıvan koridorunun açılmasına öncelik vermelidirler. Aksi takdirde, hem Türkiye’yi hem de Azerbaycan’ı karşılarına almak durumunda kalacaklardır.

     Türkiye ve Azerbaycan arasında jeopolitik açıdan bir doğal köprü konumunda bulunan Nahçıvan bölgesinde, bugün iki yüz bin civarında Türk dağlar arasına sıkışmış olarak yaşamağa çalışmaktadır. Ermenileri sınır kapısı üzerinden dışa açmak isteyenler, hiç Nahçıvan Azerilerinin de dışa açılma hakkından söz etmemektedirler. En az Ermeniler kadar Nahçıvan Türklerinin de dışa açılma hakkı vardır. Onların bu hakkı ancak koridorun açılmasıyla sağlanabilecek ve o zaman gerçek anlamda Nahçıvan, Azerbaycan ve Türkiye bütünleşmesinin köprüsü olabilecektir.  Kafkasya’da tırmanmakta olan Rus ve ABD gerginliğine karşı, bölgede barışı sağlayacak alternatif çözüm Türkiye ve Azerbaycan bütünleşmesinden geçmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında toplanmış olan Birinci Bakü Kurultayının bir benzeri olarak, İkinci Bakü kurultayı Azerbaycan’ın başkentinde İran, Irak, Gürcistan, Suriye, Türkiye ve Türkmenistan’ın da katılmasıyla yapılırsa, Hazar bölgesi ülkeleri kendi barışlarını emperyal güçleri dışlayarak gerçekleştirebileceklerdir. O nedenle bugün için yapılması gereken öncelikli iş, Nahçıvan koridorunun açılmasıdır.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir savaş dalgasının Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinden Kafkasya’ya doğru tırmanması Avrasya bölgesinin geleceği açısından yeni bir dönemi başlatmıştır. Yenidünya düzeni oluşturma çabalarının başlamış olduğu bugünlerde dünyanın bütün jeopolitik bölgelerinin farklı bir konuma sürüklenmesi üzerine, Karabağ bölgesi ile birlikte Nahcıvan bölgesinin de harita üzerindeki konumlarında önemli ölçülerde değişiklik gündeme gelmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında çizilmiş olan bölge devletlerinin sınırları bu yüzden geçerliliğini yitirmiş ve bu bölgedeki sorunların çözüme kavuşturulması açısından engel oluşturmaya başlamıştır. Bu çerçevede yenidünya düzeni sürecinde Karabağ ve Nahçıvan sorunları acilen ele alınarak bölgedeki geçiş yollarının açılması sağlanmalıdır.

Küreselleşme sonrasında devre ara ye giren yeni dönemin Kafkasya’daki ilk savaşı Ermenistan ve Azerbaycan da Dağlık Karabağ bölgesinin yönetim biçimi yüzünden ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği dağılırken hiç beklenmedik biçimde Ermenistan tarihten gelen yapısı ile bir Azeri toprağı olan Karabağ bölgesini işgal etmiş ve bu bölgelere Ermeni asıllı toplulukları yerleştirerek, bugünün küçük Ermenistan’ını büyütebilmenin çabası içinde olmuştur. Bu doğrultuda Hocalı bölgesinde büyük bir katliam yapan Ermeni devleti, bölgenin Azeri kökenli toplum yapısını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilmenin yollarını aramıştır. Azerbaycan devletinin daha büyük bir yapıya sahip olması ve petrol zenginliklerini elinde bulundurması gibi sorunları Rus desteği ile aşmaya çalışan Ermenilerin, Kafkasya bölgesinin tam ortasında işgal eylemlerini bugüne kadar devam ettirebilmeleri de, arkalarındaki büyük Hrıstıyan devlet olarak Rusya’nın perde arkasındaki desteğini sürdürmesi ile açıklanabilmektedir. Tarihten gelen dev bir ülke olarak Rusya her zaman için güney sınırlarının güvenlik içinde olmasına dikkat etmiş ve bu yüzden Karadeniz kıyılarındaki topraklar üzerindeki hegemonyasını sürdürmeye çalışmıştır. Özellikle yirminci yüzyılın başlarında Rus ordularının ülkenin güney bölgelerinde emperyalist bir yayılmaya yönelmeleri ile Balkanlardan Kafkaslara doğru uzanan bir kıyı şeridi üzerinde, Rusların Karadeniz hegemonyası güçlendirilerek, Kafkaslar bölgesinde Türk nüfus iki ayrı devletin çatısı altında yaşamaya mahkûm edilmiş ve böylece kuzeyin bu emperyalist devletinin etki alanını genişletebilmesinin önü açılmıştır. İki kutuplu dünya düzeninde Sovyet sisteminin Rus yakın bölgesinde kurulması da,  Rus emperyalizminin sınırlarını genişletmesine yardımcı olmuştur.

Sosyalist sistemin çöküşünden sonra çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi içinde Rus desteği ile Ermeni işgali devam etmiş ama Orta Doğu ve Akdeniz üzerinden gelişen savaş süreci yeniden Kafkasya bölgesine sıçratılınca, Dağlık Karabağ sorunu tekrar canlandırılarak dünya kamuoyunun önüne çıkartılmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılma aşamasında küresel bir değişim dünya kamuoyunu etkilediği için sorun o aşamada çözüme kavuşturulamamıştır. Yirminci yüzyıl boyunca Sovyet sisteminin varlığı yüzünden Rusya’yı karşısına almaktan çekinen batılı devletler yirmi birinci yüzyılda dünya yeniden kurulurken, bu kez Rus emperyalizmine karşı daha dik durarak ve bölgedeki savaşın sona erdirilmesi için devreye girerek, Rusların eskisi gibi Ermenileri himaye etmelerini önlemeye çalışmışlardır. ABD başkanlık seçimleri öncesinde Ermenilerin çeyrek asır işgal altında tuttukları Karabağ bölgesini genişletmek üzere sınırdaki köylere silahlı saldırılar yapması üzerine, Azeri devleti kendini korumak üzere askeri birliklerini devreye sokarak Ermenilerin haksız saldırı ve işgal eylemlerinin önünü kesmek istemiş ve bu yüzden de Karabağ savaşında yeni bir çatışma dönemi daha gündeme gelmiştir. Bu aşamada ABD kendi başkanlık seçimlerini etkileyecek kadar bir siyasal yansımayı, bu savaş üzerinden umut etmiş ama olaylar eskisinden çok farklı bir çizgide gelişerek, Amerikan beklentilerinin boşa çıkmasına yol açmıştır.

Soğuk savaş sonrasında gelişen olaylar tepkisel olarak farklı çizgilerde ilerleyince, batı emperyalizmi içinde yer alan ülkeler daha bağımsız hareket ederek, ABD ile Rusya arasında bir denge arayışı içine girmişler bu nedenle de Rusya eskisi gibi katı bir emperyalist devlet olarak hareket etmeyerek, daha anlayışlı ve yumuşak bir tavır ile ikinci Karabağ savaşının kısa zaman dilimi içinde sona erdirilmesini sağlamıştır. Yüz yıl önce Kafkasya’nın geleceği için Osmanlı devleti ile savaşan Rusya bu kez yüz yıllık bir dönemin geçmesinden sonra daha tecrübeli bir yol izleyerek, Türkiye ile yakınlık içinde meselenin çözüme yönelmesinde etkili olmuştur. Bölgenin iki büyük devleti olarak Türkiye ve Rusya zaman zaman bir araya gelerek, hem çatışmaları önlemeye hem de bölge için kalıcı bir çözüm paketi oluşturmaya çalışmışlardır. Bu doğrultuda bölgede olayları ve gelişmeleri izlemek üzere bir ortak merkez oluşturulmasına ve iki tarafın burada zaman zaman bir araya gelerek, Kafkasya bölgesinde  yeni savaş senaryolarının öne çıkmasını önlemek için işbirliği yapmalarına karar vermişlerdir. İki büyük ülkenin bu konuda anlaşmaya varmalarının arkasında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yaşanmış olan siyasal sorunların ve sıcak çatışmaların önlenmesi doğrultusunda, başlatmış oldukları işbirliğinin çok önemli ölçüde olumlu yansımaları olmuştur. Hem Türkiye hem de Rusya merkezi coğrafyada savaşların önlenebilmesi için Türkiye ve Rusya işbirliğinin kaçınılmaz bir biçimde ön koşul olduğunu anlamaları ile son dönem Karabağ savaşı kısa sürmüştür. Bugünün dünyasında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde işbirliği yapan iki büyük devletin merkezi alan barışı için Kafkasya bölgesinde de doğal olarak ortak hareket etmeleri kaçınılmaz olmuştur.

Bugünün koşullarında dünya haritasına bakıldığı zaman en karışık bölge olarak Kafkasya’nın öne çıktığı görülmektedir. Dünyanın jeopolitik yapılanması açısında Kafkasya ele alındığında Asya ve Avrupa kıtalarının birleşme noktası olarak görünmektedir. Bu doğrultuda her iki kıtadaki gelişmelerin doğrudan etkilediği bölgelerin başında Kafkasya gelmektedir. Rusya ve Türkiye hem Avrupa hem de Asya devletleri olarak iki kıtanın kesişme noktasındaki bu bölgenin geleceği ile kendi ulusal çıkarları açısından yakından ilgilenmek durumundadırlar. Kafkasya’nın coğrafi konumu kadar tarihten gelen konumu da üzerinde durulması gereken önemli bir faktör olarak bugünün koşullarında yeniden değerlendirilecek gibi görünmektedir. Milattan sonra üçüncü ve onuncu yüzyıllar arasında Hazar gölünün kıyılarında kurulmuş olan Hazar devleti bir büyük imparatorluğa yönelirken, Asya ve Avrupa toprakları üzerinde yayılmış ve Hazar kıyısındaki kentleri de başkent olarak imparatorluğun merkezi yapmıştır. Hazar bölgesi tarihte merkezi bir alan olarak Sovyet sonrası dönemde yeniden öne çıkarken, Hazar’ın yedi yüzyıllık bir uygarlığın merkezi olarak dünya tarihinde önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Onuncu yüzyıl sonrasında yaşanan siyasal gelişmelerin biçimlendirdiği Hazar bölgesinin yeniden önem kazanarak geleceğin biçimlenmesinde merkezi bir konuma sahip olacağı şimdiden görülmektedir. Bu noktada, bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Hitler’in, neden Avrupa egemenliğine soyunmuş olan Napolyon gibi Rusya’ya karşı Moskova’ya gitmediğini ve bunun yerine neden Hazar bölgesinin kuzeydeki merkezi olan Stalingrad kentine giderek, Hazar bölgesini ele geçirmeye çalıştığını, bugünün kuşaklarının gelecek iyi düşünmeleri gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Kafkasya’ya giden yolların açılması aynı zamanda Hazar bölgesinin yeniden dünyaya açılmasını gerçekleştirecektir.

Bugünkü Kafkasya haritasına bakıldığında fazlasıyla parçalanmışlık içinde karışık bir yapıya sahip olduğu göze çarpmaktadır. Bölgedeki Türk ve Müslüman bir nüfus çoğunluğuna karşılık, Kafkasya’nın tam ortasına Gürcistan ve Ermenistan gibi iki Hrıstıyan devletin oturtulmasının batı ülkelerinin emperyalist müdahaleleri sayesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Türkiye Akdeniz’e ve Avrupa’ya doğru kurulurken, diğer Türk devleti olarak Azerbaycan da hem Asya kıtasına hem de Hazar denizine dönük olarak kurulmuştur. Böylece Kafkasya haritasında iki Türk devleti ayrı ayrı kurulurken bunların birleşmesini önlemek üzere çeşitli senaryolar öne çıkarılmıştır. Sırf bu amaçla Azerilerin çoğunlukta bulunduğu bölgelere, Ermeni ve Gürcü asıllı nüfuslar getirilerek doğu ve batı Kafkas Türk devletlerinin birleşmesine set çekilmiştir. Bu doğrultuda Ermenistan sınırları İran’a kadar uzatılarak, Nahcivan ve Karabağ parçalanmış ve Nahcivan koridoru hem Azerbaycan’dan kopartılmış hem de Türkiye sınırlarında ayrı bir özerk bölge olarak kalması sağlanmıştır. Sovyet döneminde Karabağ’ın Azerbaycan sınırları içinde yer almasına karşı çıkılmamış ama Sovyetler Birliğinin dağıldığı gün Ermeni ordusu Rus desteği ile Karabağ’a girerek, iki Türk devletinin yakınlaşarak birleşmesine giden yolu kesmeye çalışmıştır. Bu problem son Karabağ savaşı sırasında yeniden canlandırılmak istenmiş ama Rusya ve Türkiye işbirliği ile bir haksızlık önlenerek Karabağ yeniden Azerbaycan’a devredilmiştir. Ne var ki, sorun Karabağ’ın el değiştirmesiyle tam bir çözüme kavuşamamış, Nahçıvan koridoru meselesi yeniden bütün yönleri ile bugünün gündeminde yeniden öne çıkmıştır.

Kafkasya bölgesindeki devletlerinde önümüzdeki dönemde ABD eski dışişleri bakanının söylediği gibi sınırları değişecek 22 ülke arasında yer alması da önümüzdeki yıllarda Kafkasya’nın konumunu değiştirebilecektir. Bugünkü devletlerin içinde yer alacağı bir Kafkasya Birliğinin kurulup kurulamayacağı da sınırlar yeniden belirlenirken gündeme getirilebilecektir. Hazar bölgesinin yenidünya düzeninde Hitler’in ortaya koyduğu gibi dünyanın merkezi olup olamayacağı, bölge devletlerinin tutumuna bağlı olacak ve bu aşamada Türkiye ile Rusya arasında sürdürülecek işbirliği ya da diyalog farklı yaklaşımların önlenmesini sağlayarak, akıl ve sağduyu çizgisinde bir yeni yapılanmanın bölgede esas olmasına yardımcı olacaktır. Bunun için de ilk atılacak adım Nahçıvan koridorunun açılması olacaktır. Yüz yıl önce harita üzerinde yapılmış olan hatanın düzeltilmesiyle, Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sınır komşusu olması sağlanacak ve Nahcivan bu hali ile öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasında köprü konumuna gelecektir. Nahcivan köprü konumu ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Azerbaycan üzerinden de Asya’ya bağlanacaktır. Böylece Nahçıvan koridorunun açılmasıyla birlikte Hazar bölgesi ve Kafkasya ülkeleri yeni ipek yolu üzerinden doğu-batı trafiğinin tam ortalarında yeniden Hazar’ın merkezi konuma gelmesini sağlayabilecektir. Rusya ve Türkiye’nin bu çizgide ortak hareket etmesi de aynı zamanda İngiltere ve Çin arasında yeni oluşturulan yeni ipek yolu güzergahında Hazar bölgesini tekrar öne çıkaracaktır. Hazar’ın karşı kıyısında yer alan İran ve Türkmenistan devletlerinin de için de yer alacağı Kafkasya platformu Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerindeki sıcak çatışmaların Kafkasya bölgesine taşınmasına izin vermeyecektir. Bu doğrultuda günümüzde Kafkasya için ilk atılacak adım olarak Nahcivan koridorunun ipek yolu ile birlikte geçişe açılması, dünya barışı açısından son derece acildir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

29 Ekim 2020 Perşembe

TÜRKİYE CUMHURİYETİ 2023’ü GÖREBİLİR Mİ? - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 TÜRKİYE CUMHURİYETİ 

2023’ü GÖREBİLİR Mİ? 

                Yirminci yüzyılın önde gelen ulus devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti, hızla yüz yıllık tarihine tamamlama süreci içinde yoluna devam etmekte ve üç yıl sonrasında yüzüncü yılını onurla kutlayabilmenin çabası içinde geniş kapsamlı bir yüzüncü yıl programını, bugünkü hükümetin girişimi ile hayata geçirmeye çalışmaktadır. Türk devleti bir cumhuriyet rejimi olarak kurulduktan sonra gelişmesini sürdürmüş ve batının ileri gelen devletleri ile yarışarak, çağdaş uygarlık düzeninin önemli bir halkası olmak için, bugüne kadar elinden gelen her yolu deneyerek başarı hedefine ulaşmaya çalışmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı sırasında Türkiye’nin silahlı kuvvetlerine ilk hedef olarak kurucu önder tarafından Akdeniz gösterilmiş, bugün de ülkenin ekonomi, teknik, siyaset ve sosyal alanda çalışan kadrolarına ilk hedef olarak dünyanın önde gelen ülkeleri arasında ilk on kategorisine girmek, başlıca hedef olarak ilan edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Kuvayı Milliye ordularına verilmiş olan sinyalin, bugün de devam ettiği ve kurtuluş savaşı sonrasında cumhuriyetin ilanı ile yeniden kuruluş aşamasının gündeme alındığı bilinmektedir. Şimdi de üçüncü aşama olarak, çağdaş uygarlık düzeni içinde Türklerin hak ettikleri yüksek düzeyi elde edebilmeleri için kalkınma ve gelişme hedefine ulaşabilme amacının bir temel ulusal ödev olarak, Türk ulusunun yeni cumhuriyet kuşaklarının önüne konulduğu ilgili resmi makamlar tarafından dile getirilmektedir. Bu durumun açıkça gösterdiği gibi, Kuvayı Milliye hareketi ile yola çıkan Türk ulusunun, en son hedef olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer alabilmesi doğrultusunda bu ulusal mücadeleyi bugün de canla başla yürüterek, Atatürk’ün kurucu önder olarak çizmiş olduğu yol haritasına uygun bir tarzda ülke yönetimini geleceğe taşıdığı, artık yaşanan gelişmeler aracılığı ile giderek kesinlik kazanmaktadır.

               Türk devletinin kuruluş aşamasında cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edeceği ve bu doğrultuda planlı ve programlı bir gelişme çizgisi içinde devleti yönetenlerin ülkeye hizmet edecekleri, yola çıkarken kurucu kadronun gelecek cumhuriyet kuşakları için ortaya koyduğu bir ana misyondur. Türkiye yola çıkış aşamasında çizilmiş olan bu doğrultuda kararlı bir biçimde yoluna devam ederken, ulusal kurtuluş savaşı sırasında Türk devletinin kuruluşuna karşı çıkan emperyalist, Siyonist, düşman ve rakip kesimler, geleceğin dünyası yeniden biçimlenirken gene eskisi gibi Türkiye karşıtlığı siyasetlerini öne çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına ulaşmasını önlemeye çalışmaktadırlar. Nitekim bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili olarak yüz yıllık parantez değerlendirmesi başlığı ile olumsuz bir yaklaşım geliştirilerek, cumhuriyetin yüzüncü yılını göremeyeceği ifade edilmiştir. Doğu Anadolu’da bir başka ulus devletin kurulamayışını dikkate alan gayrimüslim ve bölücü bir yazarın bu tür yazı ve konuşmaları, ulusal kamuoyunu uzun yıllar karıştırarak Türk vatandaşlarının moralini bozmuştur. Türkiye’nin çağdaş uygarlığa ulaşma hedefinde daha iyi bir geleceğe sahip olabilmek üzere sürdürdüğü yoğun çalışmalarına bu gibi çamurlar atılmaya çalışılmıştır. Bugün doğu Anadolu’da iki küçük Kafkas ülkesi arasında savaş ortamı devam ederken, yeniden eski Türkiye karşıtı politikaların ısıtılarak öne çıkartılmaya çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır. Çeşitli kitapları ile görüşlerini ortaya koyan bu gayrimüslim yazar, birinci dünya savaşının özel koşulları nedeniyle  kabul  edilmiş olan Türkiye haritasının gelecekte değişeceğini, yeni oluşacak olan dünya dengelerine göre merkezi alanda yer alan ülkelerin sınırlarının yeniden çizileceğini  dile getirirken ,bu çağın süper gücü olan ABD’nin zenci  ve kadın bir  dış işleri bakanı  Orta Doğu ve Asya bölgelerinde yirmi iki devletin sınırlarının değiştirileceğini  açıkça söyleyerek, bölgedeki Türk ve Müslüman devletlerini  resmen  tehdit etmiştir. Doğu Anadolu’da başka bir kimliği esas alarak farklı bir devlet kurmak isteyenlerin temsilcisi olan bu gayrimüslim yazarın görüşleri, geçen asırda geliştirilen emperyalist politikaların devamı olarak, Yeni Sevr dayatmalarının açık bir göstergesi olmuştur. Bölge devletlerinin sınırlarının değişeceği söylemi, burada yer alan devletlerin hepsinin geçici siyasal yapılanmalar olarak görüldüğünün ifadesi olmuştur. Osmanlı sonrası için merkezi alanın yeniden yapılandırılması doğrultusunda geliştirilen emperyalist yaklaşımların ve projelerin   hemen hemen hepsi   içlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin de yer aldığı bütün bölge devletlerinin geçici siyasal yapılanmalar olduklarını her fırsatta ileri sürmüşlerdir.  

                Yeni bir dünya düzeni kurma doğrultusunda farklı etnisite ve din anlayışına dayalı yeni ulus devletler oluşturmak isteyen batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi ortaklığının Türkiye’nin ulusal birliği ve bütünlüğünü tehdit eden saldırı ve baskıları sürdürülürken, yeni dünya düzeni oluşturma gerekçesinin arkasına sığınan bölücü ve sömürücü girişimlere batının önde gelen başkentlerinde devam edilmiştir. Batılı emperyalist ve Siyonist merkezler bu doğrultuda  Türkiye Cumhuriyetini ikinci bir Kuvayı Milliye savaşına doğru zorlarlarken, Türkiye’den yana tavır alan  ve bu doğrultuda Türk devleti ile milletinin ulusal çıkarlarını korumaya çalışan Türk toplumunun önde gelen aydın temsilcileri  zaman zaman  konuşarak yaptıkları çıkışlar aracılığı ile, Türk kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmış ve Türkiye’nin emin adımlarla yoluna devam ederken, ne gibi  çıkmaz ve sorunlar ile karşılaşacağını iyiniyetli uyarılar olarak yönetim mekanizmalarına yansıtmaya çaba göstermişlerdir. Bu konuda milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü ve cumhuriyetçi toplum kesimlerinin önde gelen temsilcilerinin sürekli olarak uyarılarda bulundukları bir gerçektir.  Düşman kesimlerin olumsuz tavırlarına karşı Türkiye için, dost ve müttefik kesimlerin iyi niyetli uyarıları da kamuoyu önünde bozulmuş olan eski dengelerin yeniden kurulabilmesi yolunda yardımcı olmuştur. Bu noktada dostça uyarıların en başlarında yer alan eski bir söyleşiyi esas alarak, cumhuriyetin yeni bir yıl dönümünde ulusal bir muhasebe yapılmasına yönelmek, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunabilmesi açısından önemli bir yarar sağlayacaktır.  Türkiye düşmanları her yerde konuşurken ve her türlü çamuru çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ne atmaya çalışırlarken, Kuvayı Milliye zaferinin sahibi olan Türk ulusunun önde gelen temsilcileri de bu haksız saldırılara karşı gerçekleri dile getirerek ve kazanılmış haklara sahip çıkarak, çağdaş dünyanın önde gelen bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar var olabilmesinin yollarını açmaktadırlar.

                Bundan 12 yıl önce  o zamanlar düzenli bir aylık dergi olarak yayınını sürdüren  “2023 “ isimli derginin yazarlarından birisi olarak  Doç. Dr.  Durmuş Hocaoğlu aynı dergide kendisi ile Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak yapılmış olan bir söyleşinin başlığını “2023 SENESİNDE TÜRKİYE MEVCUT OLMAYABİLİR.” biçiminde bir cümle ile ifade etmeye çalışmış ve bu söyleşisi üzerinden, cumhuriyetin gelecekteki genç kuşaklarına Türk ulusu için çok önemli ve Türk devleti için de yaşamsal anlamda önemli bir mesaj vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına ulaşamayacağı ve bu süreç içinde parçalanarak bir yıkım senaryosu ile karşı karşıya kalacağını, milliyetçi ve gelenekçi bir bilim adamı olarak söyleşisinde vurgulayarak dile getirmiştir. Tarih ve diğer sosyal bilimleri çok iyi bilen bir uzman bilim adamı kimliği ile konuşan bu uzman öğretim üyesinin   vefatından on iki yıl sonra belirtilen söyleşisi  bugün ele alındığında, daha o zamandan  günümüzdeki siyasal gelişmeleri  açıkça gördüğünün  uluslararası konjonktürün son dönemlerdeki gelişmeler  aracılığı ile  aşama aşama  öne çıkmasıyla birlikte, Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu’nun ne derece  haklı olduğu  bir Türk bilim adamı olarak ülkemizdeki sosyal ve siyasal bilimler alanındaki ulusal birikimin gerçeklere dayanan  önemli  bir temsilcisi olduğu görülmektedir.

                2023 isimli bir siyasal bilim dergisinin, isminin kaynağı olan 2023 yılı hakkında, derginin yazarlarından birisi ile söyleşi düzenlemesi sayesinde, Doç. Dr. Hocaoğlunun bugünlere ve geleceğe dönük olarak Türkiye’nin durumu ile ilgili değerlendirmesi, ulusal kamuoyunun bilgisi çerçevesinde gündeme gelmiştir. Hocaoğlu açıkça 2023 yılında Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin olmayacağını ve bu doğrultuda Türk devletinin yüzüncü yaşına erişerek bir yüzyıllık ilk dönemini tamamlayamayacağını dile getiren olumsuz yaklaşımlarla, Türk ulusunun moralini bozabilecek ve geleceğe dönük ciddi bir hesaplaşma ile karşı karşıya getirecek bilimsel bir tavrı kamuoyunun önüne getirmektedir. Her şeyin bittiği bir aşamada ve en umutsuz noktada Düveli Muazzama denilen büyük batı emperyalizmine karşı çıkarak, savaşarak ve direnerek geleceğini kurtaran bir ulusun kurmuş olduğu ulus devletini bir yüz yıllık oluşum döneminden sonra ikinci yüzyıla doğru bir yaklaşım ile umut verici bir çizgide değerlendirmesi gerekirken, bunun tümüyle aksi bir olumsuz çizgide Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılını göremeyeceğini ifade etmesini bugün için normal karşılamak pek mümkün görünmemektedir. Söyleşi sahibi bilim adamının geçmişi ve bir ömür boyunca ürettiklerine bakıldığında Türkçü ve milliyetçi çizgiden ayrılmadığı göze çarpmakta ve bu nedenle de Türkiye’nin dostu ve savunucusu olarak görülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Yazar ömrünün son döneminde Sovyetler Birliği gibi bir süper devletin dağılmasından çok etkilendiği ve iki kutuplu dünyanın sona ermesi aşamasında, artık her şeyin olabileceği gibi bir düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de koskoca Sovyetler Birliği’ni yıkan batı emperyalizminin zamanı geldiğinde dünyada her devleti yıkabileceği gibi bir karamsar duyguya kapılarak, bir ulus devlet olarak Türkiye’nin de batılı emperyal güçler tarafından yıkılabileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Sovyet imparatorluğunu tek bir kurşun atmadan çökerterek dağıtanların, benzeri senaryoları istemedikleri devletlere ya da karşılarına çıkan siyasal örgütlenmelere karşı da yapabilecekleri tarihin ortaya koyduğu gerçeklerdir. Bu noktada akşamdan sabaha çok şeyin değiştiği gibi gelecek hakkında kuşkulu bir yaklaşım, en azından gerçekçi bir bakış açısı olarak bilimsel arayışlara yön verebilmektedir.

                Uluslararası alandaki gelişmelerin hepsinin belirsiz olması ve bu alandaki güç merkezleri arasındaki rekabet ve çekişmelerin insanlığı önceden nerelere götüreceğinin belli olmaması ve hiç akla gelmeyen durumların dünya gündemine ansızın girmesi ile birlikte belirsizlikler süreci bütün dünyayı kaotik durumlara doğru sürüklemektedir. Siyasal gelişmelerin tüm insanlığı bir kaosa sürükleyeceği gibi bir durumu yansıtan Latince bir ata sözünün, bugünkü dünya parasının üzerinde yer alması da gelecek açısından insanlığa önemli bir mesaj vermektedir. Buna göre, dünya bugün olduğu gibi eğer yönetilemez bir kargaşa ortamına sürüklenirse, o zaman tüm olayları büyük bir kaos yaratmaya yönelik olarak  yönlendireceklerini ve böyle bir  kaos ortamı sayesinde var olan bütün düzenleri yıkacaklarını, böylesine büyük bir yıkımdan sonra yeni dünya düzeninin kurulabileceğini  söyleyenlerin bu gibi girişimleri istedikleri zaman devreye soktukları artık iyice belli olduğuna göre, önümüzdeki dönemde  bir gün Türk ulusu uyandığı zaman  Atatürk Cumhuriyeti diye bir devletin ortadan kalktığını görebilecektir . Milliyetçi ve muhafazakâr bir bilim adamının böylesine bir durumu açıklığa kavuşturarak Türk ulusunun dikkatini çekmeye çalışması, Atatürk çizgisinde bağımsızlık mücadelesi yapan laik toplum kesimleri açısından, üzerinde düşünülmesi gereken yeni bir durumu gözler önüne sermektedir. Demokrat görünümlü batıcı liberal çevreler ile tutucu görünümlü muhafazakâr ümmetçi kesimlerden böylesine bir tam bağımsızlıkçı yaklaşımın öne çıkarılamaması üzerinde, Türk ulusunun artık iyice bir düşünmesi gerekmektedir.  Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu milliyetçi ve muhafazakâr çizgisi ile Türk ulusunu ve devletini geleceğin belirsizliği doğrultusunda dostça uyararak böylesine olumsuz bir durumu önleyebilmek için acilen önlem alınmasını istemektedir. Bu açıdan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü yöneticilerini böylesine acil bir ulusal görev beklemektedir.

                Durmuş Hocaoğlu, söyleşisi sırasında Türkiye’nin özel durumunu gündeme getirerek ve ülkede o dönemde yaşanmış olan 28 Şubat olaylarının da etkisiyle de dinci kanadı ikiye ayırarak milli görüş taraftarları ile, beynelmilel ümmetçileri birbirinden farklı kategoriler çerçevesinde ele alarak değerlendirmelerini sürdürmüştür. Ona göre milli devletin devamı için milli görüş taraftarlarının siyasal iktidar içinde yer almaları gerekmektedir. Dinci akımların milliyetçi çizgilerden uzaklaşmaları sürecinde var olan ulus devletlerin siyasal düzenlerinin fazlasıyla tehlikeye girdiği ve bu nedenle de dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen siyasal istikrarsızlıkların yansıması olan sıcak çatışma olayları birbirini izleyerek devam etmektedir. Liberal ve dinci akımların uluslararası   çizgide olması ya da muhafazakâr ya da gelenekçi kesimlerin beynelmilel bir yol izlemeleri gibi gelişmeler karşısında, çağımızın bütün ulus devletleri gibi Türkiye’de önemli bir siyasal handikapın içinde kendisini bulmuştur. Küreselcilik döneminde büyük tekelci şirketlerin ortağı olarak hareket eden   tarikatların yönetiminde, tek tanrılı dinlerin tıpkı sermaye düzeni gibi küreselci bir yaklaşım içerisine girmeleri nedeniyle, ulus devletler ile milletler zamanla önce gerilemeye başlamışlar ve daha sonra da şirketler ile tarikatların ortaklığıyla ile devletler ile milletler yavaş yavaş dünya siyaset sahnesinden silinmeye başlamışlardır. Bir toplum bilimci olarak Durmuş Hocaoğlu böylesine bir gerçekliği yıllar öncesinden görerek hem milletini hem de devletini bu açıdan uyarıyordu.

                Küreselcilik döneminde batının önde gelen merkezleri, sürekli olarak ulus devletlerin tasfiye edilmesine yönelen politikaları destekleyerek, batılı okullarda okutup yetiştirdiği batı blokunun çıkarlarına bağlı politik kadrolar aracılığı ile kendi siyasal yaklaşımlarına uygun düşen programları uygulatarak, ulus devletlerin tasfiyesi işlemlerini yeni dünya düzeni programlarına uygun olarak beş kıta üzerinde tamamlatmaya çalışıyorlardı. Diğer ulus devletlerde olduğu gibi var olan devlet düzenlerini tasfiye etmek amacıyla yeni yeni siyasal partiler kurdurularak, dıştan destekli iktidarların işbaşına gelmeleri sağlanıyordu. Emperyalizm ile iş birliği içinde çalışan siyasal kadrolar uluslararası kapitalist sistemin çarklarını çevirmek doğrultusunda ellerinden gelen girişimleri tamamladığı noktada, var olan devletleri tasfiye etme operasyonları bütün dünya ülkelerinde hız kazanıyordu. İslam dünyasının yetiştirdiği İbni Haldun gibi siyasal bilimcilerin Endülüs imparatorluğundan gelen birikimi modern zamanlara taşımasını bile görmezden gelen emperyalistler, bir an önce geçmişin uzantısı olan bugünkü dünya düzenini ortadan kaldırabilmek için her türlü girişimi yerine getirmeye çaba gösteriyorlardı. Osmanlıcılık, İslamcılık ve batıcılık gibi eski politikalarla imparatorluğun ayakta kalamayacağını görenler, geçen yüzyılın son döneminde Osmanlı sonrası içinde hem ulus devleti hem de cumhuriyet rejimini bir bütünsellik içerisinde Türk ulusunun önüne yeni bir alternatif olarak koyuyorlardı. Ulus devletler çağı din devletleri dönemini geride bırakırken, ulusal egemenlik ve halk iktidarları doğrultusunda cumhuriyet rejimleri birbirini izleyerek dünya devletleri   içinde örgütleniyorlardı. Osmanlının son döneminde dine dayalı bir proje düzen kurtarıcı olarak devreye sokulamadığı için, ulus devletler çağı çizgisinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkartılıyordu. Ortaçağ sonrasında gündeme gelen modernizm halk kitlelerini dini topluluklar olmaktan çıkartarak, bilimin ışığında çağdaş uluslar olmaya doğru yönlendiriyordu. Böylece Türkiye Cumhuriyeti eskisinden çok farklı bir yapılanma olarak farklı bir siyasal dönemin sonucunda olarak dünya tarihinde ve coğrafyasında yerini alıyordu.

                İslam devletlerinde bir İttihadı İslam yaklaşımı doğrultusunda Büyük bir İslam imparatorluğu arayışı devam ederken, tüm Müslümanlara İslam dayanışması öneriliyor ve bütün Müslümanlar tek bir millet olarak kabul ediliyordu. Böylece etnik ve kültürel ayrılıklara dayalı ulusal yapılar ve bunların devletleri ortadan kaldırılmaya çalışılırken, bütün Müslüman ülkeleri bir araya getirecek büyük bir İslam imparatorluğu tıpkı orta çağ döneminde olduğu gibi öne çıkarılarak, eski devlet yapılarının parçalanmasıyla oluşturulmuş olan ulusal devletlerin tasfiye edilmesi gündeme getiriliyordu. Böylesine bir dönüşüm noktasına gelindiğinde İbni Haldun’un siyasal toplum yapılanmasını         açıklamak üzere ortaya koymuş olduğu asabiye teorisinin kurallarına, geçen yüzyılda uyulmadığı için ulus devletlere geçiş aşamasında önemli yanlışlar yapılıyordu. Emperyalizmin dinleri dünya egemenliği için siyasallaştırarak kullanmak amacıyla öne çıkarması, İbni Haldun’un asabiye teorisine ters düşüyordu. Geçmişin birikimini bugüne taşımış olan bu büyük bilim adamı, eserlerinde milli asabiyenin dini asabiyeye oranla daha öncelikli ve güçlü olduğunu vurguluyordu. İmparatorlukların çöktüğü bir aşamada insan toplumlarının birlikte yaşayacağı yeni bir düzen olarak ulus devletler, milli asabiyenin dini asabiyeye oranla öncelikli olduğunu kanıtlar bir biçimde kendiliğinden devreye giriyordu. Bu sürecin sonunda parçalanmalar aracılığı ile iki yüz civarında ulus devletin dünya haritası üzerinde ortaya çıkması sağlanıyordu. Batı kapitalizmi dünya egemenliği doğrultusunda ortaçağ din devletlerinden krallıklara ve imparatorluklara doğru bir kayma gösterirken, laiklik olgusu gündeme gelerek devletlerin dinlerin ötesinde ulusal bir yapılanmaya doğru dönüşümünün önünü açıyordu.

                Durmuş Hocaoğlu söyleşinin bir yerinde kozmopolitan Müslümanlık ile vatansız Müslüman kavramları üzerinde önemle durarak, küresel değişim içinde dinin yerini belirlemeye çalışmıştır. Ona göre İbni Haldun’un iyi anlaşılmasıyla dünyanın bugün içinden geçtiği değişim süreci daha geniş bir biçimde değerlendirilebilecektir. Küreselleşme aşamasına gelmiş olan uluslararası büyük sermaye, kendi kontrolü altında büyük bir dünya imparatorluğunu, kozmopolitan bir din anlayışı içinde oluşturmaya çalışmaktadır. Tekçi ulus devlete karşı çoklu bir kozmopolitan toplum yapısını esas alan küresel imparatorlukçular farklı etnik toplulukları bölgesel egemenlik düzeni içinde bir araya getirmeye çalışırken, kozmopolitan Müslümanlığı bir anlamda beynelmilel dincilik olarak devreye sokmaya çalışmışlardır. Kozmopolitan bir beynelmilelcilik öne çıktığı zaman, Müslümanların tek bir ülke ya da vatana bağlı olmaları geride kalacak ve küreselcilerin söylediği gibi vatansız bir dindarlık ya da İslamcılık veya Hrıstıyanlık söz konusu olabilecektir. Kuruluş anayasasında devletin dini İslam olarak belirtilirken, bir Müslüman çoğunluklu devlet olarak böylesine bir yapılanma mümkün görülüyordu. Cumhuriyetin ilanı ile batı tipi cumhuriyet devleti modeli öne çıkmış ve daha sonraki anayasa değişikliklerinde devletin temel ilkelerinden birisi olarak laiklik bir yasal düzenleme olarak yeni anayasalarda kalıcı yerini almıştır. Bir anlamda yeryüzü vatandaşlığı olarak da tanımlanan kozmopolitizm, küreselciler tarafından ulus devletlere zorla kabul ettirilmeye çalışılırken, dünya düzeni iki yüz ulus devletten, iki bin eyalet devletine geçişinin tamamlanacağı yeni bir aşamaya doğru gitmektedir. Böylece devlet merkezleri ortadan kaldırılırken, bütün devletler finans-kapital denilen merkezi sermaye yönetiminin hegemonyası altına çekilmeye çalışılmaktadır. Küreselci para babaları ulusalcı vatanseverliği ve vatandaşlığı özgürlükçü düzenler açısından tehdit olarak gördükleri için, bu iki kavramı red ederek kozmopolit bir siyasal düzeni açıktan savunmaktadırlar.

                Hocaoğlu’na göre, ülkedeki entelektüel birikimin bu gibi değişimleri anlayabilecek düzeyde olmasına rağmen, sömürgecilik ilişkilerini geliştirme önceliği yüzünden batı emperyalizminin baskıları ile Türk aydınlarının öne çıkarak topluma yol ve yön göstermelerinin önü kesilmek istenmektedir. Terör yolu ile toplum ve aydınlar korkutularak baskı altına alındığı aşamada, ulus devleti savunmak giderek zorlaşmaktadır. Emperyalizm bütün dünya egemenliğinde kozmopolitizmi kendi çıkarlarının ideolojisi olarak öne çıkarırken, ulus devletler ve ulusalcılık gerilemekte ve bu yüzden de cumhuriyet rejimleri tarih sahnesinde son dönemlerine doğru gelmektedirler. Edirne’den Ardahan’a kadar bütün Anadolu’yu kucaklayan ulusal cumhuriyet devletinin önümüzdeki dönemde batının kozmopolitizm girişimleri ve saldırıları ile fazlasıyla uğraşacağı bugünden görülmektedir. Atatürk cumhuriyeti Rusya’da olduğu gibi devrim komiteleri ile değil ama halkın içinden seçilen milletvekillerinin katıldığı bir meclis düzeni içerisinde kurmaya dikkat ederken, o aşamaya kadar görülmemiş bir kahramanlık yaratarak bir ulusa öncülük yapmış ve bir cumhuriyet rejiminin de kurucu önderi olmuştur. Kuvvetler Birliği prensibi ile hareket eden Atatürk, ülkeye bir ulusal birlik düzeni getirmeye çalışmıştır. İşin başında bu gibi çalışmalar tamamlanarak ulus devlet kurulduğu için daha sonraki aşamada cumhuriyet rejimi ilan edilmiştir. Cumhuriyet eski imparatorluk ahalisinin hızla uluslaşmasını sağlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş bir devlet olarak dünya sahnesine açılmasını sağlamıştır. Atatürk’ün bir ulusal kahraman olarak cumhuriyeti kurduğu gibi bugün de Atatürk Cumhuriyetini sahip olunan siyasal birikim doğrultusunda yeniden kuracak kahramanlara ülkenin ihtiyacı bulunmaktadır.  Doç. Dr. Durmuş Hocaoğluna göre, ülkenin içine sürüklendiği tasfiye sürecini durduracak, emperyalizmin dünya ile birlikte ülkeyi de kaos ortamına düşürülmesinin önüne geçecek   ve Atatürk Cumhuriyetini yeniden kuracak bilgili ve güçlü bir öndere olan ihtiyaç her geçen gün daha da büyümektedir. Emperyalist  batı ülkelerinde yetiştirilerek devşirilen işbirlikçi kadroların,  sömürgeci merkezlerle işbirliği yaparak ülkeyi tasfiye aşamasına getirmelerine artık bir son verilmelidir .Yaşanan gelişmeler sonucunda  bugün için Türklerin  geçmişten gelen her şeyleri  var ama  cumhuriyeti yeniden kuracak bir kahramanlarının  olmadığı açığa çıkmıştır .Günümüzde  Atatürk gibi kahraman olabilecek bir liderin ortaya çıkmasıyla, cumhuriyet devletinin  gelecekte yoluna devam edebileceği  söylenmektedir . O’na göre her şeyi göze alabilecek cesur bir liderin ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye bugünkü siyasal çıkmazından kurtulabilir. Halkın içinden çıkacak ve toplumun bütününde var olan potansiyel enerjiyi ülkenin her noktasına taşıyacak bir kahraman önder küreselleşme görünümünde tasfiye edilen devleti yeniden kurarak, Atatürk cumhuriyetinin geleceğe dönük bir biçimde yoluna devam etmesini sağlayabilecektir. Türk ulusu cumhuriyet devletinin ayakta kalması sayesinde sahip olduğu varlığını geleceğin dünyasına taşıyabilecektir.

                Kozmopolitizm ve etnik köktencilik gibi akımların güçlenerek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini ve üniter cumhuriyet rejimini yok etmemesi için, Türklerin gerçek bir ulus kimliği ile hareket etmesi gerekmektedir. Yeryüzünün önde gelen ulusları ayakta kalmak ve kendilerini koruyarak yollarına devam etmek doğrultusunda kararlı olarak hareket etmelerinin, Türkler tarafından örnek alınması sorunun çözümünde ilk atılacak adımdır. Dünyanın süper güçlerinin küresel hegemonya için merkezi alana gelmeleri ve bu bölgede kendine bağlı yeni yapılanmalar oluşturması tarih boyunca birbirini izleyen dönemlerde görülmüştür. Bugün de benzeri bir değişim sürecinin öne çıkmasıyla ABD ve İsrail ikilisi bu doğrultuda hareket ederek, tarihin tekerrür ettiği gibi bir durumu öncelikle kanıtlayabilmenin arayışı içine girmişlerdir. Doğu ve batı bölgeleri arasındaki göçlerin yaşandığı  ve  ortaya çıkan yeni rejimler doğrultusunda  dünya haritasının değiştiğini artık bütün ilgili kesimlerin görmesi gerektiği anlaşılmaktadır. ABD ve SSCB gibi iki büyük kutup başı devlet yapılanmasının karşıt merkezler oluşturduğu bir aşamada, ulus devletler oluşumu tamamlanarak evrensel dünya düzeni yeni ulus devletlerin birlikteliğine bağlanmıştır. Böylesine bir yapılanma çerçevesinde giderek büyüyen tekelci şirketlerin genişlemesi ile ulus devletler ve üniter cumhuriyetler hedef ülkeler ve rejimler konumuna sürüklenmişlerdir.  Artan dünya nüfusu yeni göç dalgaları ya da yerleşim girişimlerini gündeme getirdiği zaman, insanlık bu gibi taleplere karşı yeterince duyarlılık gösterememesi yüzünden, ciddi bir siyasal çözüm alternatifi ortaya konamamaktadır.

                Doç. Dr. Durmuş  Hocaoğlu’nun  on iki yıl önce ortaya koymuş olduğu bu tavra  göre, beynelmilel dincilerin iktidara gelmesiyle birlikte milli devletler  tehlikeye düşmüştür. Yeni dönemde ulusal yapılar sarsılmış ve ulus devletler yarı yarıya tasfiye edilmiş gibi bir olumsuz durum ortaya atılınca, millici ve ulusalcı bütün toplum kesimlerinin var olan kamu düzenleri ile birlikte kazanılmış haklarının korunabilmesi doğrultusunda ortak hareket etmeleri kendiliğinden gündeme gelmiştir.  Bugün gelinen noktada herkes yarını ve geleceği için kendisini güvence altına alacağı bir devlet yapılanmasına sahip olmayı ve devletin çatısı altında kendisini güvence altına almayı istemektedir. Bu tür bir toplumsal talep siyasal bir tavır olarak gelişirse, o zaman cumhuriyet rejiminin toplumsal tabanını oluşturan ulusal ya da halkçı bir sosyal örgütlenmeye gidilerek, cumhuriyet tarihine olumlu bir katkı sağlamasını beklemek doğru bir tavır olarak dikkate alınabilir. Türkler, dikkatli yaşarlarsa cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünü birkaç sene içinde kutlayabilecekleri gibi aynı zamanda cumhuriyet devleti üzerinden yeni ilişkiler ağı oluşturarak, devlet tasfiyeciliği girişimlerine dikkatle karşı koyabileceklerdir. Siyasal gelişmeleri yakından izlemeye devam edebilirlerse, alınacak önlemlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına ulaşması ve bu doğrultuda cumhuriyet rejiminin geleceğe dönük bir çizgide kurumlaşmasının sağlanması mümkün olabilecektir. Önemli olan Türk ulusunun vermiş olduğu mücadele ile kurulmuş olan ulus devlet ve halkçı cumhuriyet rejiminin geleceğe yönelerek, kurumsallaşmış bir yapıda   yoluna devam edebilmesinin sağlanmasıdır. 2023 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ettiği bir düzeyde yüzüncü yılını görebilmesi için sağlam ve kalıcı adımların şimdiden atılmasında ülkenin geleceği açısından büyük bir ulusal yarar vardır. Durmuş Hocaoğlu’nun söylediği gibi, ulus devletin tasfiyesine dönük birtakım girişimlerin ya da adımların dış baskı ve yönlendirmeler aracılığı ile tırmandırılmasına karşı çıkılması, kazanılmış hakların korunabilmesi açısından ciddi bir güvence sağlayacaktır.

                Bir sosyal bilimcinin ortaya çıkarak on beş yıl sonrası için olumsuz bir kehanette bulunması, bilimsel açıdan üzerinde durulması gereken önemdedir. Yaşamda en gerçek yol gösterici olarak bilimi esas alan Türk toplumu, yüzüncü yılına yaklaşan cumhuriyet dönemi içerisinde karşı karşıya kaldığı bütün zorlukları, kurucu iradeden gelen bilimsel yaklaşımlar çerçevesinde çözerek ilerlemek durumundadır. Sosyal bilimciler tıpkı siyaset bilimciler gibi gelecekte yaşanabilecek olayları ya da gelişmeleri önceden tahmin ederek toplumu ve insanlığı her zaman için uyarmak durumundadırlar. Hiçbir toplum kendiliğinden dağılma ya da çözülme aşamasına düşmek istemez. Hiçbir devlet ya da kamu düzeni birden yok olmak ya da yıkılmak durumu ile karşı karşıya kalmayı istemez.  Bu nedenle Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti devleti sahip oldukları güç potansiyelini kullanarak ayakta kalabilmenin yollarını arayacaklardır. Bu doğrultuda olumsuz koşulların önlenmesi ya da ortadan kaldırılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına ulaşabilmesi açısından öncelikli bir durum arz etmektedir. Her türlü olumsuz koşula ve dıştan güdümlü engellere rağmen, Türkiye Cumhuriyeti kurucu iradeden gelen bir var olma ve yaşam savaşını antiemperyalist çizgide sürdürerek hem yüzüncü yılını hem de daha sonraki yüzlerce yılı görmeyi başaracak derecede güç sahibidir. Türk devleti ve silahlı kuvvetleri ülke güvenliği açısından üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirdiği sürece, Türk ulusunun herhangi bir biçimde gelecek açısından umutsuz olması gibi bir olumsuz durum önümüzdeki dönemde söz konusu olamaz. Dünyanın çok büyük bir değişim dalgasına sürüklendiği yeni dönemde büyük devletler ve diğer siyasal yapılanmalar kendi güvenliklerini öncelikli olarak sağlama almanın arayışı içinde olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti de bu doğrultuda var olabilmenin, ayakta kalabilmenin ve yoluna devam edebilmenin hem arayışı içinde olacak hem de beklenmedik gelişmelere karşı da gerekli olacak her türlü önlemin alınmasına öncelik verecektir. Geleceğin dünyasını şimdiden görmeye çalışan bilim adamlarına da ulusça kulak verilmesi ile onların bilimsel bilgi birikimlerinden ileri gelen uyarılarına da dikkat ederek oluşturulacak evrensel dayanışma düzeni içerisinde, tüm insanlık ile birlikte daha güvenli bir yaşam düzeni kurulacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN