Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2025 Çarşamba

TÜRKİYE ARTIK TOPARLANMALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

TÜRKİYE ARTIK TOPARLANMALIDIR

             Sovyetler Birliği’nin çökertilmesi ve daha sonrada emperyalist baskılar ille dağıtılmaya zorlanması sonrasında, eski dünya düzeni yıkılmış ama bu olayların arkasından çeyrek yüzyıllık bir uzun dönem geçmesine rağmen, dünya haritalarının üzerinde yeni bir dünya düzeni kurulamamıştır. İki büyük dünya savaşı sonrası kurulan yirminci yüzyılın yeni dünya düzeni, bu yüzyılın başlarından itibaren kurularak yaşama geçirilmiştir. Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuş olan soğuk savaş dönemi bu yüzyılın sonlarına doğru dağılmaya başlamış ve yeryüzünde sosyalist devletleri bir araya getiren Rusya Federasyonu’nun devlet başkanı olarak, Yeltsin ismini taşıyan başkanının batı blokunun karşısında var olan doğu blokunun önderliğinden çekilmesiyle birlikte dünya yeni bir döneme girmiştir. Eski dünya düzeni adı verilen soğuk savaş dönemi yirminci yüzyıl boyunca iki kutuplu bir siyasal düzen olarak uygulanmış ve bu yüzyılın son çeyreğindeki olayların gelişimi ile çökertilerek yıkılmıştır. Bu yüzyılın sonlarında dağılan sosyalist dünya imparatorluğu yirmi birinci yüzyıla geçememiş ve bu yıkım sonrasında yeni bir yapım olarak eskisinden farklı bir düzen kurulamadığı için, içinde bulunulan yeni yüzyıla dünya farklı bir düzen oluşturarak geçememiştir. Yirminci yüzyılın iki kutuplu siyasal düzeni dağıtılarak yıkılırken, küresel dünya yeni yüzyıl ile birlikte yepyeni bir düzene girememiş ve bu yüzden geçen asrın son yıllarında başlayan düzensizlik hareketleri ve var olan düzenlere yönelen yıkıcı ve çökertici siyasal baskılar, eski dünya düzenini dağıtarak kaos ortamı hazırlamışlardır.  Batının önde gelen emperyalist devletleri dünya kamuoyu önünde kaos yaratabilmek amacıyla ortalığı karıştırırlarken, yeni dünya düzeninin kaos ortamının içinden çıkacağını dile getirerek açıkça ve resmen kaos kışkırtıcılığının önünü çekmişlerdir. Bu nedenle eski dünya düzeninden yeni bir düzene geçilememiş ve bu yüzden yeni bir dünya düzeni ortaya çıkarılamamıştır.

           Dünya tarihi incelendiğinde genel olarak eski dönemler ile birlikte gelen eski düzenler de yok olarak silinip giderken, ortaya çıkan düzensizlik ortamlarında daha farklı bir yeni siyasal düzen zaman içerisinde yavaş yavaş devreye girmiştir. Ne var ki eski dönemlerde devletlerin ve toplumların sayıları artarken ve değişim ya da dönüşüm olguları daha hızlı bir süreç içinde gündeme gelirken, bugün on milyar insanın yaşadığı yeryüzü haritasının üzerinde de iki yüzden fazla devlet kurulmuştur. Önceleri az sayıda devletler içinde dönüşüm daha kolay yollardan gerçekleştirilerek, yeni siyasal düzenler birbiri ardı sıra gündeme getirilirken bugünün iki yüz devletli ve on milyar nüfuslu kalabalık kaotik manzarası karşısında birkaç yıl içinde bazı uzaktan kumandalı manipülasyonlar aracılığı ile sonuçlar alınmaya çalışılmıştır. İlkel toplumdan ortaçağa, ortaçağdan yeni ve yakın yüzyıllara geçiş süreçlerinde geçmişten gelen birikimlerden ve deneyimlerinden özellikle yararlanılmıştır. Böylesine bir birikimin sonuçlarından devirler değişirken, bunlardan en üst düzeyde faydalanılan bir çizgi içinde insanlar, gelecekteki yüzyılların yeni dünya düzenleri için hazırlanmalarına yardımcı olmuşlardır. Bu durumun aynısının günümüzde gerçekleştirilememesinin nedeni dünya nüfusunun çok artması ve şehirler ile devletlerin sayılarının çok fazlalaşmasıdır.

            Devletlerin ve milletlerin sayılarının fazlasıyla öne çıkması yüzünden, eskisi gibi karşılıklı iki grup hazırlayarak bunları karşı karşıya getiren bir yeni dünya düzenini eskisi gibi çift kutuplu bir yapılanma doğrultusunda kurabilmelerinin bugün için mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Son çeyrek yüzyıllık zaman dilimi içinde birbirini izleyen olaylar ve siyasal gelişmeler karşısında iyice belirginleşmektedir. Yeni dönemdeki küresel düzen iki kutuplu değil ama bunun yerini alacak bir biçimde çok kutuplu bir düzene doğru gelişmeler aracılığı ile kurulabileceği ortaya çıkmaktadır .İki merkez kutup esas kabul edilerek bu kutupların çevresinde ya da yakınlarında küçük ve orta boy devletlerin bu ana merkezlerin kontrol aracılığı ile yönlendirilmelerinin, eskisi  gibi kolay olamayacağı ve başta orta boy devletler olmak üzere, diğer küçük devletleri de bir araya getirerek bunların soğuk savaş yıllarında olduğu gibi merkez ve çevre ilişkileri açılarından ele alınmalarının pek de eskisi gibi mümkün olamayacağı görülmektedir. Eski dönemde iki kutuplu dünya düzeni devam ederken, kurulmuş olan merkez ülke ile çevre ülkeleri arasındaki bağlantıların yeni dönemde eskisi gibi normal koşullarda olamayacağı, ama eskisi gibi metotlardan uzaklaşarak yeni dönemin belirginlik kazanan yeni koşullarına göre, farklı yeni bazı yöntemlerin kendiliğinden devreye girdikleri görülmektedir. Dünya dengeleri değişirken aynı zamanda yeni koşullara uygun düşebilecek farklı tutumlar ve politikalar öne çıkarak yeni dünya düzeninin çok kutuplu oluşumuna katkı sağladığı öne çıkmaktadır. Yeryüzünde devlet olma statüsünü kazanmış olan her devlet, devlet olma hakkının diğer devletlere sağladığı kazanımlarına sahip çıkmak ve bunlardan etkin bir biçimde yararlanarak, yeni dünya düzeni içinde geçmişten siyasal birikimlerden de faydalanan yeni siyasal yaklaşımlar çıkmaktadır.

            Bugün gelinen aşamada dünya karalarının beşte birini temsil eden Rusya Federasyonu, ülke toprakları en geniş büyük devlet olarak varlığını sürdürmektedir. Bu kadar geniş alanda dünyanın en büyük devleti olma şansını elde etmiş olan Rusya devleti beş büyük kıtanın içinde en geniş topraklara sahip olurken, okyanuslar ve denizler içinde yer alan bazı adalar da bağımsız devlet olma statüsünü geçen asırda ele geçirdikleri için, bu kazanılmış haklarına da sahip çıkmaktadırlar. Bu durumda dünyayı çevreleyen kıtalar ile bunların kıyısına ya da köşesine sıkışmış olan adalar da diğer devletler gibi kazanılmış haklara sahip olmuşlardır. Geçmişteki siyasal rüzgarların bu küçük adalara kazandırmış olduğu bağımsızlık, kendi geleceğini tayin etme ve küresel dünya düzeninde kendi ulusal çıkarlarını korumak ve diğer devletler ile rekabet çatısı altında bunları uygulayarak geliştirmek gibi, devlet olma statüsünün getirmiş olduğu bazı hak ve özgürlüklerden bütün diğer devletler gibi yararlanmalarının asıl olarak kabulü, dünyadaki uluslararası hukuk düzeni gereği olarak benimsenmektedir. Yirminci yüzyıla girerken yirmi devletin bulunduğu dünya ile yirmi birinci yüzyıla girerken, ortaya çıkmış olan iki yüzden fazla devletin konumları birbirlerinden fazlasıyla farklı olmaktadır. Az veya çok devletli düzenler karşı karşıya getirildiği zaman uluslararası ilişkiler farklılık kazanmaktadır. Büyük devletler dünya nimetlerine el koyma hakkını kendilerinde fazlasıyla gördükleri için orta ve küçük boy devletlerin, devlet olma hakkı nedeniyle kazanmış oldukları haklarının gerçekleştirilmesine dikkat etmeyerek, onları zamanla uzaktan kumandalı yönetim bağlılıklarına yönlendirerek devletlerarası eşitlik statülerine karşı çıkmaktadırlar. Büyük ve emperyalist devletler orta ve küçük devletlerin haklarını görmezden gelerek karşı çıkmaları, uluslararası alandaki düzensizliğin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durumu önlemek için Birleşmiş Milletler uluslararası bir örgüt olarak kurulmuş ama sonuçsuz kalmıştır.

            Birleşmiş Milletler çatısı altında birlik ve düzen kurulamadığı aşamada, dünyaya yön vermek üzere kurulmuş olan bu uluslararası örgüt, evrensel alanda kendisinden beklenen otorite ve düzeni oluşturamadığı için küresel alanda bir otorite ve hukuk düzeni de bugüne gelene kadar kurulamamıştır. Yüz yıl önceki dönemin koşullarında dünyanın en büyük beş devletinin güvenlik konseyinin tam üyeleri olarak belirlenmeleri dünya savaşları sonrasında yeni bir düzen kurulurken, diğer büyük devletleri dışlayarak gündeme getirildiği için, geleceğin dünya düzeninde daha baştan devletler arası adil bir düzen oluşturulamamıştır. Böylesine bir haksızlık Birleşmiş Milletlerin kuruluşu sırasında yapıldığı için azgelişmiş ülkeler arasında “dünya beşten büyüktür“ sloganı ile küresel örgütün hukuka uygun hale getirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır. En küçük  devletlerden birisi olarak Malta adası ile dünyanın en büyük devletlerinden birisi olarak, Çin Halk Cumhuriyetinin her alanda eşit olması ama iki yüzden fazla üyesi bulunan Birleşmiş Milletler örgütünün genel kurulunda eşit üye olarak var olan beş devletin bir üst örgütlenme olan Güvenlik konseyine kalıcı ve yönetici üyeler olarak alınmaları ise, bu örgütün kuruluşu sırasında eşit devletler üyeliği uygulamasına ters düşmekte ve gelecek için bir belirsizlik ortamının zamanla kaotik bir ortama dönüşmesi de küresel alanda yeni bir gruplaşmanın önünü açarak farklı haksızlıklara gündeme getirmiştir.

            Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya gibi dört büyük devletin öncülüğünde kurulmakta olan BRİCS örgütüne daha sonraları batı dünyası aracılığı ile Güney Afrika da dahil edilerek, batı blokuna karşı eski üçüncü dünya ülkelerinin büyük temsilcileri öne çıkarılarak, kendisini birinci dünya olarak ilan eden batı blokunun en büyüklerine karşı BRİCS örgütü bir üçüncü dünya örgütlenmesi olarak öne çıkarılmıştır. Daha sonraki ikinci aşamada BRİCS örgütünün ilk genel kurulu Afrika kıtasında yapılırken, bu yeni kuruluşa eşit koşullarda üye olmak isteyen Asya, Afrika ve Latin dünyası üyesi olan bazı devletler ikinci aşamada üye olarak BRİCS örgütünün eşit koşullarda tam üyeliklerine getirilmişlerdir. Kuruluşu itibarıyla batılı büyük devletlerin hegemonyasında olan Birleşmiş Milletlerdeki genel kurul ve güvenlik konseyi yapılanmasının beş büyük devletin eşit koşullarda var olabileceği yepyeni bir yapılanma sorunu ile çözüme kavuşturulurken, dünyanın artık beşten büyük olduğunu başta Birleşmiş Milletler örgütünün Güvenlik Konseyi üyelerinin kabul etmeleri gerekmektedir. Daha sonraki aşamada BRİCS örgütü ile Birleşmiş Milletler örgütlerinin yapacağı ortak toplantılar sonucunda bütün uluslararası örgütlerdeki devletlerin üyeliğinin özgür ve eşitlikçi bir yapıda yeniden örgütlenmelerinin ele alınmaları doğrultusunda hemen harekete geçilmelidir. Eğer bugünkü uluslararası düzen çerçevesinde sonuç alınabiliyorsa bu duruma uygun bir özgürlükçü ve eşitlikçi genel kurul düzeni kurulamazsa o zaman dünya devletlerinin ve ülkelerinin yeni dönemin başlangıcında bir araya gelerek bir dünya “Dünya Halkları Kongresini “kurmaları insanlık açısından bir an önce atılması gereken siyasal adım olacaktır. Halklar kendilerini temsil etmeyen devletlere ya da ulluslararası kuruluşlara teslim olmayarak, kendi kongrelerinin çatısı altında geleceğin özgür dünyasını el ele ve birlikte kurmalarının kaçınılmaz olduğu görülmektedir. Başka türlü bir alternatif gündemden düşerken Dünya Halkları Kongresi öne çıkmaktadır. Her devletin çatısı altında eşitlik arayan halklar kendi özgür kongreleri ile öne çıkmaktadır.

            İçinden geçilmekte olan yeni dönemde Türkiye’nin yaşamakta olduğu dönüşümler daha çok uluslararası alanda öne çıkan gelişmelerin sonuçlarına bağlı olarak gündeme gelmiş ve Türkiye gibi ülkelerin siyasal gündemleri, her zaman için uluslararası alandaki yeni ortaya çıkan küresel gelişmelerin yansımaları ya da etkileri sayesinde biçim kazanmaktadır. Bu nedenle son otuz yıllık küresel gelişmelerde sosyalist blokun dağılması ile ortaya çıkan siyasal gelişmeler ön plana geçerek, olayların cereyan ettiği bölgelerdeki devletlerin iç politikalarını ve daha sonraları da uluslararası ilişkilerini doğrudan baskı altına alarak yönlendirme yapmışlardır. Bulundukları tarih ve coğrafya çizgisindeki devletlerin geçmişten gelen birikimin sorunlarını çözmek üzere mücadeleler verdikleri aşamalarda, bir de yeni uluslararası ve ulusal konjonktürün siyasal gelişmeleri çizgisinde karışıklıklar getiren değişimlerin etki ve baskılarına dayanmaya çalışmaları da gelişmeleri daha da artırarak bugünün kaos ortamını tırmandırmalara açık bir duruma getirmişlerdir. Yeryüzünde tek değişmeyen kuralın değişim kanunu olduğunu iyi bilen devletler ve uluslararası kuruluşların yöneticileri kendi sorunlarına ek olarak gündeme gelen yeni değişim zorlamalarını, farklılıklar içeren düzeylerde kendilerinin komşusu olan devletlere ya da daha küçük ve orta boy devletlere doğru yönlendirerek, kaotik ortamlardan kurtulmaya çalıştıkları görülmektedir. Devletlerarası ilişkilerin ciddi bir rekabet ve aldatma girişimlerine, her geçen gün daha çok alet olduğu yeni dünyada bütün devletler sonradan ortaya çıkan siyasal ve ekonomik sorunların arkalarında diğer büyük devletlerin bulunduğunu her zaman için hatırlayarak, kendi ulusal çıkarlarını buna göre geliştirmeleri gerekli olmaktadır. Bu yüzden uluslararası alanda yürütülen diploması etkinliklerinin daha fazla bilgi temini ve istihbarat işlerine doğru yönlendiği, son yıllardaki küresel olayların yansımalarından ortaya çıkmaktadır.

            Her devletin kuruluş biçiminden gelen bir ortaya çıkış modeli bulunmaktadır. Bu tür yapılanmalar da devletler kuruldukları coğrafya ile bu alandaki tarihsel ve toplumsal gelişmelerin etkileri ile belirli yönlendirilmelere doğru giderken, kuruluş döneminden gelen kuruluş modeli ya da kendi yapılanmasına dayanak noktası sağlayan farklılıklara doğru çekildikleri anlaşılmaktadır. Devletlerin dış yapıları uluslararası ilişkilerin gelişim düzeylerine, iç yapıları da dış yapılanmaların ilgili ülkenin toplumsal yapılanmasına göre  biçimlenirken, var olan siyasal modeller ile yeni ortaya çıkan siyasal gelişmeler, eski devlet düzenlerini sarsmaya doğru yıkıcı ve çökertici bazı gelişmeleri planlayarak, en kritik zaman dilimlerinde ortaya bazı dağılma ya da çöküş senaryolarını sürmektedirler. Son çeyrek yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti eskisinden farklı yeni siyasal model arayışları ile karşı karşıya gelirken çeşitli siyasal merkezler kendi çıkarları açısından gerekli gördükleri yenilikleri uygulama alanlarına taşımaktadırlar. Bu nedenle, şehirler, yerleşim yerleri, alt ve üst bölgeler ve yeni eyaletler oluşturma çabaları, batı dünyasının gelişmiş zengin ülkeleri tarafından uygulama alanlarına getirilerek, büyük çapta harita değişikleri üzerinden, orta dünyada yirmi beş devletin sınırlarını değiştirmeye, kendileri için yeni devletler oluşturmaya çalışırlarken, aynı zamanda bazı küçük etnik toplulukları bağımsız devlet yapılarına doğru sürükleyerek, iki yüz ulus devlet içinden iki bin eyalet çıkarma senaryoları birbiri ardı sıra uluslararası arenanın tam ortasında kaos yaratıcı ortam hazırlayarak, bir daha içinden çıkılamayacak çöküş senaryolarına orta ve küçük boy devletlerin hepsini  siyasal ve ekonomik dayatma senaryoları, ya da istihbarat oyunlarına alet etmeye var güçleriyle saldırmaktadırlar.

            Kemalist bir cumhuriyet modeli ile kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti dünya haritalarının tam ortalarında yer alan bir orta boy devlet olarak, küresel hegemonya düzenini merkezi coğrafyadan başlayarak küresel hegemonya peşinde koşan küreselci emperyalistler, ya da Siyonist saldırganlar ordusunun hiç bir ayırım gözetmeden önüne gelen her ülkeye saldırması gibi, hukuku ayaklar altına alarak hak, hukuk ve adalet tanımayan insanlık dışı çeşitli senaryolara bütün dünya ülkelerini yok edecek bir tarzda saldırarak seferberliğe kalkışmaları ve dünya ülkeleri açısından hiç bir biçimde kabul edilemeyecek bir olumsuz durumdur. En olumsuz koşullara doğru insan merkezli dünyayı ortadan kaldırmaya doğru, her türlü kaos ortamını insanlığın önüne çıkartarak bütün dünyayı içinde yaşanamayacak bir gezegene dönüştürebilmenin arayışları içindeki emperyalist ve siyonist merkezler, her türlü bölücülük, çökertme ve ele geçirme yollarını deneyerek uluslararası hukuk ile birlikte her türlü saldırganlık tiyatrosu dünya sahnelerinde oynanmaktadır. Devletlerarası diplomasi alanı giderek zamanla bir büyük oyuna dönüştürülmekte ve bu doğrultularda akla gelen her türlü olumsuz oyunlar ile birlikte sahtekarlık ve suç gibi hukuk dışı yollara başvuran küresel emperyalizm ve siyonizm oyunlarına karşı bütün insanlık, var olan bütün ulusal ve uluslararası kuruluşları dünya barışı için büyük bir halk cephesi çatısı altında toplamak zorundadır. Yeni dönemde kurulacak bir “Dünya Halkları Kongresi” küresel anlamda bütün halkları ve devletleri hukuksal yaptırımlara dayanan bir uluslararası örgütlenme içinde yeniden bir araya getirerek, her türlü emperyalizmin önünü kesebilecek bir dünya gücüne dönüştürülmelidir.

            Yirminci yüzyılın koşullarında bir ulus devlet olarak kurulan çağdaş Türk devleti bugün yüz yılını arkada bırakırken, her türlü siyasal, sosyal ya da uluslararası sorunları yaşamış ve büyük bir birikime sahip olmuş bir orta boy devlet olarak dünya sahnesinin tam ortasında yerini korumaktadır. Alt kimlikleri karıştırarak bölgesel federasyonları kendine bağlı kurmak isteyen emperyalizm ve siyonizmin  “Post-Kemalizm” ya da “Post-Post Kemalizm” gibi uydurma senaryolar üzerinden paradigma değişikliği önerenler , Türk devletini ortadan kaldırabilmek üzere emperyalizmin emirlerini yerine getirerek ve alt kimlikçilik üzerinden yeni tür mikromilliyetçilik oyunlarını canlandırarak olmayan bir demokrasicilik üzerinden geçmişten bugüne hazırlamış oldukları bütün etnik ırkçılık senaryolarını devreye sokarak, Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşı aracılığı ile kazanmış olduğu ulusal birlik ve bütünlüğünü ortadan kaldırabilmenin yollarını arayarak, etnik köken ırkçılığı ile çağdaş uygarlığın getirmiş olduğu ulus devlet ve ulus millet yapılanmalarını artık kabul etmek durumundadırlar. Post Kemalizm tartışmaları ile Kemalist ulus devleti ortadan kaldırmak isteyenler, bugüne kadar böyle bir hedefi gerçekleştirememişlerdir .Bundan sonra yıkıcılıklarına devam etmek istiyorlarsa, biraz da Post-Emperyalizm, Post-Siyonizm, Post-Liberalizm, Post-Modernizm ve Post-Trumpizm gibi kavramlar üzerinden, dünyanın içine sürüklendiği bugünkü durumlarını madalyonların arkasından bakarak, biraz da perdenin arkasındaki hukuk dışı dünyanın durumlarını dünya halklarına anlatacak, yeni söylemlere acilen  gereksinme vardır .Bu yolları deneyenler insanlığın önüne gerçekçi alternatifler getirebileceklerdir. “Post “başlığı altında yeni dönemin ütopyacı hayalciliği ile, “Postgerçekcilik “takılmaları ile insanlık yeniden uğraştırılacak gibi görünmektedir. Türkiye iki kutuplu dünyadan çıkış ile birlikte içine sürüklendiği çok kutuplu kaotik ortamdan kurtulabilmek için acilen toparlanmalı ve kurucu devlet modeli ile harekete geçerek, ulusal çıkışa yönelmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

3 Mayıs 2024 Cuma

ENDONEZYA’DAN TÜRKİYE’YE BARIŞ ÖNERİSİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

ENDONEZYA’DAN TÜRKİYE’YE BARIŞ ÖNERİSİ

     Endonezya dünyanın en büyük devletlerinden birisi olarak Güney Doğu Asya ile Büyük Okyanus arasında yer alan iki milyon kilometre karelik geniş bir ülkedir. Nüfusu 300 milyonu bulan bu adalar devletinde, milyonlarca insan yüzlerce adaya bölünen bir adalar denizinde yaşamaktadır. Adaların üzerinde beş yüz den fazla yanardağların bulunduğu Endonezya’nın ülkesi sürekli olarak özellikle bu yanardağların hareket halinde sarstığı bir su ülkesidir. Hint okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar uzanan bu adalar ülkesi, canlı ve hareketli yanardağlar nedeniyle dünyanın en sık ve sayısız depremlerine maruz kalmaktadır. Bir ülke büyüklüğündeki kocaman adaların aynı bölgede toplanmasıyla, ülkesini adalar denizinden okyanuslar bölgelerine uzatmak durumunda kalan Endonezya devleti, bu nedenle ham adalar hem de okyanuslar devleti olarak tanınmaktadır. Ülkenin diğer büyük sınırlara sahip olan kara devletlerinde olduğu gibi Çin, Amerika, Brezilya, Hindistan Rusya ve İran gibi uçsuz bucaksız kara topraklarına sahip olmadığı için geniş sınırlarının çevrelediği, Endonezya aslında bir kara ülkesi olmaktan daha çok iki büyük okyanusun çevrelediği bir su ülkesi olarak hareket etmektedir. Endonezya devletinin vatan ya da yer kavramlarıyla ifade edilen ülke tabanını çeşitli sular oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük yanardağ kuşağının tam ortasında yer alan bu devlet, aynı zamanda sular kadar yanardağların da etkisi altında varlığını sürdürmeye çalışan çok yönlü bir jeopolitik ülkedir. Dünyanın en sıcak ve nemli ülkelerinden birisi olarak Endonezya da siyasal gelişmeler iklime dayanan bir biçimde diğer ülkelere göre fazlasıyla sıcak geçmektedir. Bu ülkedeki yoğun siyasal yapılanmaların yarattığı sıcak gelişmeler sürekli olarak dünyanın güncel gelişmelerine yansıyarak belirleyici olmakta ve olayların yönlenmesinde etkili olmaktadır.

      Endonezya sınır komşusu olan Malezya ile aynı kaderi paylaşan bir ülke olarak adalar, yanardağlar ve sahip olduğu büyük ormanlar ile büyük yeraltı zenginlikleri, bu ülkeyi aynı zamanda dünyanın önde gelen enerji merkezi konumuna getirmiştir. Bir petrol ülkesi olarak Endonezya dünya ekonomisi ve siyasetin de önde gelen büyük oyuncularından birisi konumuna gelerek, olayları yönlendiren büyük güçlerden birisi olmuştur. Nüfusunun dörtte üçü Müslüman olan Endonezya da toplumun önemli bir kesimi de Asya dinleri olarak kabul edilen Budistler Şamanistler ve diğer Asya dinlerinin mensupları da sular ve adalar ülkesinde varlıklarını korumaktadır. Çin ve Hindistan gibi iki dev ülkenin karşı kıyısında yer alan Endonezya devleti on beşinci yüzyılda Arap ve Müslüman tüccarların bu ülkeye gelmesiyle batıya doğru açılmıştır Daha sonraki aşamalarda batılılar ve Avrupalılar doğuya doğru açılarak ticaret girişimleri aracılığı ile adalar denizini ve Hintliler ile Çinlilerin konumlarını öğrenerek bu bölgelere gelmişler ve üçüncü aşamada da yerleşerek sömürge idareleri kurmuşlardır. Önce Portekiz, sonra İngiliz sömürge yönetimi altında kalan Endonezya ülkesi daha sonraki aşamada ise, Hollanda’nın yönetimi altında varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır. İngiltere imparatorluğu Hindistan’a girerek bölgedeki hegemonyasını genişletince, buradan Avustralya kıtasını da denetimi altına almayı hedeflemiş ama bu aşamada ağırlık, Avustralya kıtasına verilince İngilizler Avrupalı sömürge ortağı durumunda olan Hollandalılar ile birlikte hareket etmeye başlamışlardır. Hollanda İngiltere sonrasında Endonezya ülkesinin yeni egemeni olmuştur. Çinlilerin ve Hintlilerin yetersiz kaldıkları adalar denizi üzerinde Araplar, Müslümanlar ve Ruslar harekete geçerek Asya kıtasını tamamlayan ada ülkelerini kendi çıkar düzenlerine dahil etmişlerdir .İngiltere bütün dünyayı yönetmeye doğru adım atarken Almanya, Fransa  ve İspanya gibi büyük devletleri bir yana bırakarak, Hollanda ve Belçika gibi küçük sömürgeci devletler ile ortak hareket ederek yeryüzü üzerinde bir büyük Avrupa hegemonyasının peşinde koşmuşlardır. Bugünkü Endonezya bu yüzden halen Hollanda yönetiminin hegemonyası altındadır.

      Endonezya yirminci yüzyıla Hollanda Hindistan’ı konumunda gelmiş ama bu yüzyıl içinde sömürge imparatorlukları bağımsızlığa giderken, bu ülke de Endonezya Cumhuriyeti olarak dünya haritasındaki yerini almıştır. Hollanda daha sonraki aşamada İngiliz imparatorluğu ile yarışa girince, bu bölgede adalar üzerinden sömürge imparatorlukları uzun süren savaşlara sürüklenmek zorunda kalmışlardır. Yirminci yüzyılın tam ortasında Ahmet Sukarno’nun liderliğinde bağımsızlığa yönelen Endonezya Cumhuriyeti, sahip olduğu büyük nüfusu ile İslam dünyası içinde kendine önemli bir yer edinmiştir. Yeni kurulan devletin başkanı olarak Sukarno İslam dünyasına yakın bir yol izlemiştir. Bölgedeki bütün büyük devletleri dışlayan yönetimi ile Sukarno yönetimi, diğer İslam ülkeleri gibi İslam birliğinin önde gelen savunucusu konumunda hareket etmiştir. Yirminci yüzyılın bütünüyle soğuk savaş koşulları altında geçmesi yüzünden Rusya sahibi olduğu Sovyetler Birliği imparatorluğunu kullanarak güneye doğru harekete geçince, başta Endonezya olmak üzere bütün ada devletlerinde Sovyetler Birliği üzerinden sosyalist rejimler kurulmak istenmiştir. Böyle bir durumu önceden gören Amerika Birleşik Devletleri bir gece yarısında adalara büyük bir asker çıkartması yaparak, Endonezya ülkesini işgal etmiştir. İşgal gecesi ülkenin askeri birlikleri direnme gösterince, Avrupa’daki Hristiyan fanatizminin bambaşka bir uygulaması bu ülkede gerçekleştirilmiştir. Bosna da bir gecede on bin Müslümanı katleden Hristiyan fanatizmi, Endonezya’da da bir gecede on bin İslam askerini öldürerek dünya tarihinde, komünizme karşı savunma görünümünde on bin Endonezya askeri Amerikan saldırıları sonucunda öldürülmüştür. Soğuk savaş döneminin en kanlı saldırısını ABD orduları Endonezya’da gerçekleştirirken, bu Müslüman ülkenin ordusunun en savaşçı askerleri Hristiyan ordularının saldırgan işgalleri ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu açıdan emperyalizmin en ağır saldırılarına Endonezya ordularının muhatap olduğu görülmektedir. Uzun yıllar Avrupalı emperyalist orduların işgali altında var olma mücadelesini sürdüren bu Asya devleti, siyasal tarihte diğer bütün dünya ülkelerine örnek olacak bir ulusal savunmayı başarmıştır.

            İkinci Dünya Savaşı sonrasında batılı emperyalistler Hint ve Büyük okyanus alanlarında hegemonya yarışına girerlerken, Asya kıtasının önde gelen büyük devletlerinden birisi olarak Endonezya önce Hollanda ile karşı karşıya gelerek, değişen dünya dengelerindeki konumunu korumaya çalışmış ve daha sonraları da gene Avrupalı Emperyalistlerin yeni saldırılarına karşı çıkarak onların güney yarım küresinde genişlemelerini önleyebilmek üzere ordusunu yenileyerek ciddi mücadelelerde bulunmuştur. Ülkenin en doğu bölgesinde yer alan büyük adalardan birisi olan Timor adasında Hristiyan dini hızla yayılınca, Hollanda bu ada üzerinde yeni bir Hristiyan devleti kurmaya çalışmış ve bu doğrultuda isyancılar ile ayrılıkçıları desteklemiştir Batı dünyası Hristiyanları destekleyince, Müslüman bir devlet olarak Endonezya bu yeni devlete karşı çıkarak, ülkesinin geçmişten gelen birliği ve bütünlüğünü sonuna kadar savunmuştur. Ne var ki, batılı emperyalistler saldırı ve işgal hareketlerine şiddetle devam edince birkaç yıllık bir ayrılıkçı savaş sonrasında Timor adasının kuzey bölgesi, Timor Cumhuriyeti resmi adı ile bağımsız bir devlet olarak ilan edilerek Endonezya devletinin küçülmesine giden yol açılmıştır. Ülkenin en doğusunda Avustralya ‘ya komşu konumundaki Timor adasının ilk önce bağımsızlığının gerçekleştirilmesinden sonra ikinci aşamada da, ülkenin en batı bölgesinde bulunan adalardan birisi olarak, Açe adasının bağımsız devlet yapılanmasıyla ülkenin bütünlük içindeki sınır yapılanmasına ikinci kez müdahale edilerek, bu konuda emperyalist baskılar sürdürülmüştür .Osmanlı İmparatorluğu döneminde Halifelik görevini Abdülhamit yürütürken Açe adasının Müslüman  yapısı ile imparatorluğun bir parçası haline geldiği, bu nedenle Osmanlı topraklarının dağıtımı genel program çerçevesinde ele alınması gerektiği gibi iddialar öne çıkmış ama daha sonraları batılı emperyalistler yeniden bölgeyi paylaşma planları üzerinde anlaşarak uzlaşınca eski Osmanlı adası olan AÇE adası Endonezya devletinin bütünlüğü içinde kalmıştır. Yüzlerce adadan meydana gelen bu büyük ülke bugün de Hollanda destekli ayrı devlet statüsünü devam ettirmektedir.

            İkinci dünya savaşı sonrasında Sosyalist ve Kapitalist blokların arasına sıkışıp kalan bir orta dünya devleti olarak Endonezya bir Müslüman ülke olarak aynı zamanda Çin ile İslam dünyası arasında varlığını sürdürmekte olan bir haritanın gene ortalarında yer almaktadır. Bu konumu ile Endonezya son derece kritik bir jeopolitik yapılanmanın tam ortalarında yer alarak geleceğin dünyasında gündeme gelebilecek çekişmelerin ve savaşların, ana hedefi olma gibi bir özelliğe de sahip olduğu öne çıkmaktadır. Ahmet Sukarno isimli bir Müslüman devlet adamının kurduğu Endonezya askeri saldırılar ve işgal hareketleri sonrasında bu sefer de Endonezya ordusunun önde gelenlerinden birisi olarak, Suharto isimli bir yüksek rütbeli bir ordu yöneticisinin eline geçmiştir. ABD ordusunun bir gecede saldırarak ülkeyi işgal etmesi ve özellikle on bin askerin bir gece içinde yok edilmesi üzerine ülkede sıkıyönetim ilan edilerek bu geniş ülkenin güvenlik içine alınmasına çaba gösterilmiştir. Yaşanan siyasal gelişmeler sonucunda Batı ülkelerinde görülen ordu güdümlü bir askeri demokrasi rejimi kurulmaya çalışılmıştır ama dış müdahaleler sürekli devam ettiği için, Endonezya koruyucu ülkesi olan Hollanda’nın yardımıyla uzun bir süre sonra batı tipi demokrasiye yönelebilmiştir. Özellikle yirminci yüzyılın son on yılına girerken sosyalist yönetim altındaki halk cumhuriyetlerine son, Endonezya devleti de askeri diktatörlükten normal demokrasiye yönelebilmenin çabası içine girmiştir. Sosyalist blokun sona ermesiyle Rus askeri birlikleri geri çekilirken, NATO’nun patronu konumundaki ABD hem NATO hem de ABD askeri birliklerinin bu bölgedeki bazı devletlerin ülkelerinde askeri üslere kadro olarak tahsis etmiştir. Devletin kurucu başkanı Sukarno koyu bir milliyetçi tutum izleyerek hem adaların birliğini korumuş hem de bu bölgeye yerleşmek üzere gelen batılı emperyalistlerin önünü keserek yeni işgal planlarının devreye konulmasını önlemiştir. 1950’li yıllarda Türkiye’ye gelen Sukarno, Türk devleti ve Endonezya arasındaki bağlantıların kurulmasını sağlamıştır. Sukarno hastalanınca ülkede karışıklıklar çıkmış ve olaylar bir darbe senaryosuna doğru ilerlerken, ordu komutanlarından Suharto yönetime el koyarak, sosyalist saldırılara karşı batı bloku içindeki Endonezya devletinin yerini korumuştur.1960’ların dünyasında asker Başkan Suharto yönetimi sivil Başkan Sukarno’dan devralırken devleti tümüyle yenilemiştir. Askeri yönetim tüm adalarda üç yüz bin insanı yok ederek, en katı bir diktatörlük kurmuştur. Komünist rejimlere karşı ABD desteği ile Suharto dünyanın en katı dikta rejimini kurmuştur.

            Çin ile İslam dünyası arasında yer alan Endonezya ülkesi birçok açıdan önemli bir jeopolitik konuma sahip olduğundan, bu ülkeyi ABD ve AB emperyalizmleri Çin’e karşı kullanmaya çalıştılar. Ülkeyi ele geçirme çabası içindeki Amerikan emperyalizmi, kapitalist sistem içinde ortak çalıştığı İngiltere ve Hollanda gibi ülkeleri kullanarak ülke ekonomisini ele geçirmeye çalışırken, Çinliler de bu durumda geride kalmamak üzere ticaret ve iş geliştirme yolları üzerinden bütün Endonezya adalarına girerek bu ülkeyi ele geçirebilmenin kavgasını veriyorlardı. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahip olan Endonezya devletinin yarısı Çin yarısı da Hindistan’dan gelen göçmenlerin istilasına uğradığı için, büyük bir nüfusun tümüyle tek bir ulusal çatı altında bir araya getirilmesi mümkün olmamıştır. İki büyük devlet arasında yer alan bu ülke Endonezya ismini alırken, “İndo “hecesini Hindistan, ”Nezya” hecesini ise Asya’dan alarak devletin adı karma bir biçimde belirlenmiştir Çinli ve Hintli halk ile devletin halk kitlesi yaratılmaya çalışılmıştır. Çok farklı adaların getirdiği ayrı kimliklerin bölünme yaratmasına izin verilmemiş ve böylece tek bir devlet kurulurken, merkezinde yer alacak yeni devletin bu bölgeyi tümüyle temsil etmesi için çaba gösterilmiştir. Batılı güçlerin ve şirketlerin ülkeyi ele geçirme girişimlerine karşı, Çinli tüccarlar tıpkı Arap ve Müslümanlar da benzer yöntemlerle ülke ekonomisini ele geçirmek ve ekonomi üzerinden ülkeyi batı blokundan kurtarabilme mücadelesi yapıyorlardı. Asya ve Afrika ülkeleri 1950’li yıllarda başlayan Bandung konferansları sayesinde, doğu ve batı bloklarına karşı bir büyük üçüncü dünyacılık hareketi Endonezya merkezli olarak başlatılmıştır. Böylece Endonezya kendi bölgesinde olduğu gibi dünyanın genel yapılanmasında üçüncü dünyacılık akımı üzerinden çok etkili olmuştur.

            Dünyanın orta bölgelerinde kurulmuş olan bir büyük ülke olarak hem kendi konumunu dikkate alacak hem de dünya düzeninin geleceğe dönük bir biçimde yenilenmesine katkıda bulunacak güce sahip olanların içinde, Endonezya’nın öne çıkan bir konumunun bulunduğu üçüncü dünya ülkeleri arasında başlatılmış olan Asya-Afrika ülkeleri arasındaki küresel birliktelik sayesinde açıklık kazanmıştır. Endonezya geçmişten gelen batılı emperyalist saldırı ve işgal girişimlerine karşı kendini korumak ve vatan savunması örgütleyerek ayakta kalabilmek için her açıdan harekete geçerek dünya siyasetinde önde gelen bir yere sahip olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra komünizm tehlikesinden kurtulan Endonezya, içinde bulunduğu merkezi coğrafyanın aldığı yeni biçimler doğrultusunda bir çok yeni gelişmelerle karşı karşıya gelmektedir. Batı emperyalizmlerine, Sovyet Emperyalizmine ve de Arap dünyasından ileri gelen İslamcı bir emperyalizmin adaların üzerinde etkili olmalarını bütünüyle önlemekte  çok zorluklar içinde kıvranan Endonezya devleti, bütün Asya ve Afrika ülkelerine kucağını açarak gerçekleştirdiği üçüncü dünyacılık hareketi ile mazlum ulusların bütün emperyalist devletlere karşı mücadelesinde önderlik yapma konumuna da gelmiştir. Asya kökenli bir nüfusun Çin ve Hindistan boyutları dikkate alınarak uluslararası alandaki gelişmeler doğrultusunda bazı yeni gelişmelere göre, dış politikalarda değişiklik yollarına dikkat edilmektedir. Dünya yeni bir yüzyıla doğru emin adımlarla giderken, değişen koşullar ve merkezler açısından da eskisinden çok daha farklı bir jeopolitik ortam ile karşı karşıya gelmektedir. Böylesine bir değişim rüzgârı bütün ülkeleri olduğu kadar diğer dünya devletlerini de etki altına alarak yönlendirmektedir.

            Yirminci yüzyılın tam ortalarında kurulmuş olan Endonezya devleti aradan geçen yarım yüzyıllık zaman süreci içinde çağdaş dünyada giderek yayılan batı tipi demokratik rejime yakınlaşarak, ülkelerini böylesine bir yapılanmanın getirdiği saflaşma içine girmişlerdir. Yarım yüzyıla yakın bir süre içinde askeri yönetim altında yönetilmelerine rağmen bugünün koşullarında demokrasi yolunda ilerlemekte ve anayasalarına uygun düşen zaman aralarında genel seçimlerini yaparak kendilerini geleceğin koşullarında yönetecek olan yeni hükümetlerini seçebilmektedirler. Ahmet Sukarno’nun devleti kurarken oluşturduğu Endonezya demokratik partisi, bütün siyasal gelişmelerde öncülük rollerini yerine getirerek, bu büyük ülkenin gidişinin batı blokunun oluşturduğu ulusal devlet yönlerinde oluşmasına dikkat etmişlerdir. Geçen Şubat ayının başında yapılan son genel seçimlerde Endonezya devlet başkanlığı ve parlamento genel seçimleri yapılmış ve ülke yeni yönetimine bu yoldan kavuşmuştur. Sonuçları sürpriz olarak karşılanan genel seçimler sonucunda işbaşındaki Cumhurbaşkanı Widodo tekrar seçilememiş başkanlık görevine bu ülkeyi otuz yıl yöneten askeri diktatör, Suharto’nun damadı konumunda bulunan ve Endonezya ordusunun özel kuvvetler komutanı olan Subianto, yeni başkan olarak seçilmiştir. Büyük Endonezya hareketi partisinin lideri olarak adaylığını koyan yeni başkanın asker kökenli olması ve bu doğrultuda özel kuvvetler komutanlığından devlet başkanlığına seçilmesi, bu ülke halkının yeni dönemde ortaya çıkabilecek özel durumlar açısından özel kuvvetler benzeri yönetimlere gereksinme duyulmasına yol açabilecek, belirli özel durumların ülkenin siyasal gündemine gelebileceğine dair kamuoyunda bazı özel tartışmaların yükselmesi yüzünden, seçimlerin bu doğrultuda sonuçlandığını ve yükselen tepkilerin yansıtmalarıyla öne geçtiği söylenmektedir. ABD-ÇİN arasında başlamış olan  siyasal gerginliklerin bu ülkedeki genel seçimleri de etkilediği ve eski cumhurbaşkanının bu yüzden seçimleri kaybettiği anlaşılmaktadır. Genel seçimlerin böylesine sonuçlanmasında etkili olan iç ve dış faktörlerin yeni siyasal koşullarla birlikte düşünülmesi gerektiği açıktır. Endonezya’nın yeni seçilen cumhurbaşkanı geçen seçimlerde de rakibi olan yeni başkana karşı şansını kaybetmiştir. Batı ülkelerindeki seçimlere benzeyen bir süreçte yapılan genel seçimlerin, Endonezya’nın demokratik geleceğini kurtarmak açısından yararlı olduğu, yapılan tartışmalar aracılığı ile oluşturulan kamuoyu tarafından da destek gördüğü anlaşılmaktadır. Ülkede savaş ihtimallerinin giderek arttığı bir ortamda böylesine bir sonuç demokratik açıdan normal görünüyor.

            Dünyanın en kritik bölgesinin tam da ortalarında yer alan Endonezya devletinin yönetim yapısında geçmişten gelen büyük bir siyasal birikim olduğu için kendini bilen her devletin, zor günler için önlemler aldıkları bilinen gerçeklerdir. Dünya tarihi incelendiği zaman bu tür önlemler ile devletlerin zor dönemleri atlatabildikleri ama gelecekte ortaya çıkabilecek zor dönemler için önlem almayan ya da yeterince karşı duramayan siyasal iktidarların ya da devletlerin bu gibi zor dönemlerde ortada kaldıkları birçok istenmeyen durumların öne çıktığı görülebilmektedir. Bu nedenle birçok olumsuz koşulun bir arada ortaya çıktığı olumsuz gelişmeler, siyasal düzenlerle birlikte devletleri de ortadan kaldırdıkları görülmüştür. İki tarafı okyanuslarla çevrili bir konuma sahip büyük adalar ülkesinin güvenliği ya da kamu düzenliği gibi sorunlarının aşılabilmesi, kesinlikle önceden alınacak önlemlerle korunabilir. Korunma üzerinden geliştirilecek yeni sistemler aracılığı ile Endonezya gibi hem son derece kritik jeopolitik ortamın içinde yer alan ülkeler, hem de her açıdan saldırılara hedef olabilecek açıkta bulunan ülke yönetimlerinin çeşitli yönlerden ortaya çıkabilecek tehlikeli durumların çok değişik gelişme ihtimallerini dikkate alması bir devletin varlığı açısından zorunlu bakışlar gerekmektedir. İki okyanus arasındaki adalarda yaşayan bir ülke olarak, Endonezya devletinin böylesine geniş bir bakış açısına sahip olmaları gerekmektedir. Böylesine bir devleti yönetenler ile birlikte gene böylesine bir devletin çatısı altında yaşayan vatandaşların da ülke ve devletlerinin geleceği açısından yeterli bilgi, görgü ve donanıma sahip olmaları bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Konumu gereği sağlam zemin üzerinde kurulmamış devletlerin, kendileri ile birlikte komşu ya da ilişki kurdukları devletler ile çeşitli temaslar ya da bağlantılar çerçevesinde güvenlik içinde bulunmaları, alınacak önlemler aracılığı ile geliştirilerek devlet ve toplum düzenlerinin korunmaları gerekmektedir. Hollanda’nın desteği ile modern bir devlet olarak kurulmuş olan Endonezya’nın, gene böyle yoluna devam edebilmesi için güvenlik ve kamu düzeni açılarından gerekli olan önlemlerin alınması şarttır.

            Endonezya ile ilgili bir makalede, bu ülkenin içinden çıkmış olan bir büyük iş adamının normal koşullarda karşı karşıya geldiği bir olay, her açıdan öğretici olduğu için bu konuyu kısaca burada özetlemek de genel yarar vardır. Endonezya Hollanda desteğinden yararlandığı için ülke ticaret ve ekonomi alanlarında bu ülkeden gelen destek ve yardımlardan yararlanmaktadır. Bu gibi durumlarda Hollandalı ve Endonezyalı iş adamları zaman zaman bir araya gelerek ortaklaşa hareket ettikleri görülebilmektedir. Bu gibi örneklerden birisi Türkiye’de yaşanmış ve Endonezyalı bir iş adamı Hollandalı ortağının destekleri ile bir Türk bilim adamına kalıcı bir barış düzeni önerisinde bulunmuştur. Endonezyalı iş adamı iki binli yılların başlarında Türk bilim adamını davet ederek kendisinden açıkça siyasal çıkış için bir talepte bulunmuştur. Türk kamuoyunun yakından tanıdığı bilim adamının siyasal ve hukuksal konularda var olan birikiminden yararlanmak isteyenlerin istedikleri görüş, siyaset ya da işlemler hakkında bilgi alışverişinde bulundukları Türk bilim adamı ile Endonezyalı iş ve ticaret adamı iki binli yılların içinden çıkarak geleceğin dünyası, Türkiye’si ve de Endonezya’sı hakkında görüş alışverişlerinde karşılıklı bulunmuşlardır. Endonezyalı ticaret adamı Türkiye ile birlikte merkezi coğrafya üzerinden evrensel güvenliğin sağlanabileceğini ve bunun içinde kesinlikle yeni bir siyasal partinin kurulması gerektiğini dile getirerek, vakit kaybetmeden bir an önce  batı emperyalizminin karşısına çıkacak ve batıdan gelecek tüm saldırılara karşı duracak, yaklaşmakta olan savaşlar döneminin atlatılabilmesini sağlayacak ve gerçek anlamda antiemperyalist mücadeleler yaparak, batı blokunun doğu bölgelerine saldırılarını çeşitli yollardan önleyerek dünya barışına katkıda bulunacaktır. Atatürk çizgisinde batı emperyalizmi karşıtı yeni bir siyasal parti ile NATO, ABD ve batılı emperyalist devletlerinin Türkiye’yi kullanmalarına fırsat vermeyecek, yeni bir siyasal parti ile Türkiye’de ikinci Kuvayı Milliye mücadelesini kazanacak bir büyük siyasal oluşuma gereksinme olduğunu ve bu amaçla kurulacak partinin ve böylesine bir direnişin tüm ulus devlet yönetimlerini etkileyerek, bunlar üzerinden üçüncü bir dünya savaşının ortaya çıkartılmasının önlenebileceğini Endonezyalı iş adamı Türk bilim adamına aktarmıştır.

            Türk bilim adamı şaşkınlıkla Endonezyalı ticaret adamını dinlerken parasının olmadığını ve hiç bir gizli ya da açık bir desteğe sahip olmadığını, siyaset için çok büyük sermaye gereği olduğunu, ayrıca gizli ya da açık hiç bir örgütün elemanı olmadığını, açıkça dile getirdiği zaman bu konuda isimsiz bir bilim adamı konumunda bulunan çeşitli isimlerin yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi için yeni bir kadro olarak eğitilmesi gerektiğini, bu işlerle ilgili olarak bankalar arası düzende var olan barış fonlarından her zaman yararlanmanın ve destek sağlamanın her zaman mümkün olduğunu, işe öncelikle ekonomi ile başlanması gerektiğini, bütün bankaların barış fonları üzerinden yönlendireceği bazı fonlar aracılığı ile savaşlara karşı duracak ve savaş karşıtı hareketler ile girişimleri örgütleyecek yeni adımların atılmasına gereksinme bulunduğunu bu çizgide geliştirilecek, siyasal eylemlerin dünya ve ülke barışlarına yardımcı olacak bir biçimde ele alınmaları gerekliliği konuşularak, Türkiye üzerinden bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkarmak projesinin kesinlikle önlenmesi gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Büyük devletlerin öncelikle Irak, ikinci olarak Suriye ve üçüncü adım olarak İran’a saldırmaları ile üçüncü dünya savaşının çıkartılacağını ve bunun ancak Türkiye üzerinden geliştirilecek siyasal ve askeri girişimlerle önlenebileceğini, eğer savaşa müdahale edilmezse o zaman Rusya, İran, Çin ve Hindistan gibi büyük Asya ülkelerinin de üçüncü cihan savaşına girmek zorunda kalacaklarını ve daha sonra da diğer dünya devletlerinin bu savaşa katılacağını, böylece en sonunda üçüncü dünya savaşının ana hedef olarak çıkartılacağını Endonezyalı ticaret adamı Türk bilim adamına  açıkça söylemiştir. Türk aydınlarının ve halkının bir an önce uyanarak devleti ve milleti yok edebilecek patlamalara yol açılabilecek kışkırtmalarla, üçüncü dünya savaşının çok kolay çıkartılabileceğini, böyle bir savaşa karşı acilen antiemperyalist bir örgütlenme içine girilmesi gerektiğini, bu nedenle savaşın başlamadan önce önlenmesi gerektiğini dile getirerek, Orta Doğu savaşının İran’a sıçramasından önce durdurulması gerektiğini ve bu konuda merkezi ülkenin Türkiye olduğunu açıkça dile getirmiştir. Endonezyalı aydın iş adamı Türkiye’nin dikkatini çekerken, bu sorunun NATO çerçevesinde çözülemeyeceğini, NATO’nun devreye girmesiyle birlikte NATO üyesi olan batılı ülkelerin askeri işgalleri ile önce İran’ın ve daha sonra da hedef olarak Rusya’nın saldırı ve işgal tehditleri altında olduklarını söylemiştir. Ayrıca bütün Asya ülkelerinin savaşlara karşı olduklarını aynı zamanda her türlü savaş karşıtı eylemlere tüm Asya ülkelerinin birlik çatısı altında bir araya gelerek karşı çıkacağını, savaşa en son Çin’in gireceğini ve bu doğrultuda tüm Asya ülkelerinin gerekirse Çin’e karşı çıkarak üçüncü dünya savaşını önleyebilmek üzere mücadeleye kalkışacaklarını, Endonezyalı tüccar kişi Türk bilim adamına anlatmıştır. Batı bölgesinde çıkmış olan dünya savaşlarının yeni dönemde Orta Doğu ve Orta Asya hattı üzerinde yapılacağı gibi bazı gelişmeler son yıllardaki uluslararası hareketlerde eskisine oranla daha fazla gündeme gelmiştir.

İki dünya savaşı geçirmiş ve 100 milyondan fazla bir nüfusu bu savaşlarda kurban vermiş olan uluslararası dünya ve insanlık, bir Üçüncü Dünya Savaşı ile yeniden milyonlarca insanını kaybetmeye karşı çıkacaktır. NATO, Amerika, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi emperyal devletlere ve örgütlere karşı bir büyük mücadelenin dünya barışı için verilmesi gerektiği giderek iyice ortaya çıkmaktadır. Orta Asya’dan bir Endonezyalı tüccar adamın Türkiye’ye gelerek batı emperyalizminin ancak Anadolu toprakları üzerinde durdurulabileceğini, bu amaçla Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak yeniden yapılanması gerektiğini, antiemperyalist çizgide yeni bir partinin kurularak, bütün dünya ülkelerinin ortak katılımları ve destekleri ile küresel bir barış düzeninin oluşturulabileceğini Türk bilim adamına anlatırken aynı zamanda Endonezya ülkesi üzerinden Türk devletine yönelen bir çağrı ile de giderek saldırı örgütüne dönüşen NATO ile komşu ülkelere karşı bir askeri harekete Türkiye’nin kalkışmaması gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Türk bilim adamı aracılığı ile hem Türk ulusuna hem de Türk devletine barıştan yana bir tavır sergilemeye çalışmıştır. İnsanlığın geleceği için anlayana çok şey ifade eden bu çağrı dikkate alınırsa, Orta Asya ve Orta Doğu devletleri bir merkezi direniş hareketine kalkışacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

19 Eylül 2023 Salı

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

BRiCS DUVARI EMPERYALİZME KARŞI

                Son aylarda birbiri ardı sıra gündeme gelen uluslararası kongreler ve toplantılar sürüp giderken, bugünkü dünya siyaseti normal koşulların ötesinde gelişmeler göstermektedir. Ülkeler ve devletler arası ilişkiler geçmiş dönemlerdeki gelişmelerin devamı olarak sürüp giderken, dünyanın değişik kıtalarında birbiri ardı sıra öne çıkan toplantılar ve kongreler üzerinden dünya siyasetinin eskisinden farklı çizgilerde gelişmelerin yönlendirmesiyle birlikte, yeni dünya düzeni arayışlarının beklenmeyen ya da istenmeyen çizgilere doğru kaydırmalar gösterdiği görülmektedir. Yapılan toplantıların ev sahibi büyük ülkeleri öne çıkardığını ve toplantı merkezi ülkelerin komşu ülkelerle ya da belirli tasniflere göre biçimlendirilen bölge ülkelerinin katılımlarıyla, uluslararası alanda eskisinden çok farklı yeni arayışlara giriştikleri gözlemlenmektedir. Belirli kıtalar ya da bölgelerin dışına çıkan başka gruplaşmaların da yeni dönemde öne çıkarak evrensel düzeyde yeni ittifaklar üzerinden daha farklı yapılanmaları gündeme getirdiği anlaşılmaktadır. Bugün gelinen aşamada iki yüzü aşkın ulus devletin dünya haritası üzerinde yer alarak, diğer ülkeler ile karşılıklı ya da yakın mesafelerde duruş sergiledikleri ve son yıllarda bu çizgide ortaya çıkan yeni girişimler aracılığı ile dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu tür gelişmeler sayesinde öne çıkan devletlerarası yeni ilişkiler hem bütün devletlerin içlerinde geliştirdikleri özel politikalarını, hem de komşu ülkeler üzerinden bölgesel ya da evrensel arayışlarına uygun bir çizgide eskisinden çok farklı yeni durumların ortaya çıkmasına da yardımcı olmaktadırlar. Dünya gündemi sürekli bu tür oluşumlara açık bir biçimde ilerleyip gelişirken, toplantı trafiği ya da büyük ülkelerin ağırlığını koyduğu kongreler üzerinden güçler dengesi öne çıkarılarak, bu duruma göre yeni yapılanmalara yardımcı olan oluşumların uluslararası arayışların yeni biçimlenmesinde son derece etkin oldukları görülmektedir.

                Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin çeşitli ülkelerinde sıcak çatışmaların yükselişe geçtiği bir aşamada, 22-24 Ağustos 2023 tarihlerinde Güney Afrika’nın önde gelen Anglo-Amerikan kenti olan Johannesburg’da bir araya gelen BRİCS ülkeleri, yeni dönemin çeşitli sorunlarının ele alındığı bir yeni zirve toplantısı yapmışlardır. 15. Zirve toplantısını yapan BRİCS örgütü uluslararası alanda batı emperyalizminin karşıtı bir çizgide gelişmeler gösterirken, bugün gelinen noktada uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelere uygun bir biçimde hareket ederek, son yıllarda değişmiş olan uluslararası dengelerin yeniden kurulabilmesi için, son yıllarda önemli adımlar atmıştır. Batı emperyalizminin dışında kalan doğu ve güney ülkeleri içinde yer alan büyük devletlerin bu alanda öne geçerek bir an önce ortaya çıkan dengesizliklerin altında kalarak ezilip yok olmaya doğru sürüklenmelerini önleyebilecek girişimlerden birisi olarak ortaya çıkan BRİCS yapılanmasının, zaman içerisinde önemli adımlar atarak soğuk savaş sonrasında yok olup giden eski dengelere benzer paralel girişimlere kalkıştığı görülmektedir. Daha çok güney ve doğu bölgelerinde etkin olan bölgenin büyük devletlerinin öncülüğünde önce bir araya gelinerek batı emperyalizmine siyasal ve ekonomik açılardan alternatif arayışları, BRİCS örgütü aracılığı ile öne sürülerek yeniden eski dengelere uygun ve paralel girişimlerin gündeme gelmesi için fırsatlar yaratılmaya çalışılmıştır. Güney Afrika Birliği topraklarında tarihi bir zirve toplantısını başarıyla tamamlayan BRİCS örgütü içinde bulunulan bugünkü ekonomik ve siyasal sorunları ile boğuşan bu örgüt, aynı zamanda hem kendi örgütünün iç sorunlarıyla birlikte, batı emperyalizmine karşı yeni bir yapılanmaya yönelen gelişmekte olan ülkeler içinden kendisine üye olabilecek diğer orta boy ve büyük ülkeler içinden yeni aday ülkeleri seçerek batı dünyasının karşıtı bir yeni oluşumu uluslararası alana yansıtmıştır. Batı dünyasının önde gelen büyük ülkeleri arasında kurulmuş bulunan bugünkü kapitalist düzenin eskisi gibi işlememesi ve yeni dönemde büyük ve küçük ülkeler arasındaki gelir dağılımının eskisine oranla daha kötü bir çıkmaza sürüklenmesi çerçevesinde, BRİCS örgütü son toplantısını başarıyla bitirmeye çalışmıştır.

                BRİCS ve Afrika başlığı altında yapılan Johannesburg toplantısında 94 maddelik bir bildiri yayınlanarak ve üye devletler arasındaki ortaklık statüsünün değişen koşulları dikkate alınarak yeni bir yapılanmaya gidilmek istenmiştir. BRICS’in yeni üyelik ve ortaklık statüleri yeniden belirlenirken, aynı zamanda yeni dönemde birlikte hızlandırılmış büyüme ile birlikte sürdürülebilir kalkınma çabasının sonuç verebilmesi için çalışmalar yapılmıştır. Yeni BRİCS deklarasyonunun ara başlıkları olarak kapsayıcı çok taraflı örgütlülük, iş hayatında kadınların yeri, iklim krizi, barış ve kalkınma ortamlarının üye ülkeler arasında teşvik edilmesi, karşılıklı hızlandırılmış büyüme için ortaklık, insanlar arası değişim çalışmalarının derinleştirilmesi ve kurumsal gelişim başlıkları kullanılmıştır. Emperyalizmin ağır baskıları altında sömürgelikten kurtulamayan Afrika ülkelerinin muhtaç olduğu destek ve yardımların belirli bir program çerçevesinde, Asya ve Afrika ülkelerine sağlanması konularında BRİCS örgütü kendini yenileyerek, bu gibi ana sorunların üst düzeyde çözümler yaratması çabalarına eski zirvelere oranla daha fazla yer verilmiştir. ABD merkezli batı kapitalist sisteminin dolara dayanan yapılanması yüzünden bütün dünya ülkelerinin fazlasıyla rahatsız olması gibi istenmeyen bir durum ortaya çıktığı için, BRİCS zirvesindeki ana tartışma konularından birisi dünya ticaret sistemi içinde yeni para rejiminin nasıl yenilenmesi gerektiği tartışılmıştır. ABD hegemonyasının sağladığı dolarizasyon uygulamalarının yarattığı haksızlıklardan kurtulmak isteyen üye ülkeler alternatif bir para sistemi getirilmesi için yeni seçenek arayışlarına yönelmişlerdir. Dünya ülkeleri arasında giderek gelişmekte olan ticaret sisteminin, emperyalist sömürü uygulamalarından kurtulabilmesi için yerel ve ulusal para birimlerinin daha fazla kullanıldığı yeni bir adil düzenin oluşturulabilmesi çerçevesinde, teşkilata üye olan ve gelecekte üye olacak aday ülkeler arasında yeni yaklaşımlar geliştirilmeye çalışılmıştır. Tüm BRİCS üyeleri için ortak bir para biriminin oluşturulması ile birlikte Dolar, Euro ve Sterlin gibi batı kaynaklı para sistemlerinin sona erdirilmesi karara bağlanmıştır.

                Bütün Asya ve Afrika ülkelerinin temsilcilerinin katıldığı zirve toplantısında aday ülkeler arasından yeni üyeler seçilerek örgütün güçlenmesine öncelik verilmiştir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın katımlarıyla kurulmuş olan BRİCS örgütü altı yeni devletin örgüt üyeliğine kabul edilmesiyle, yeni dönemde daha güçlü bir biçimde batı emperyalizminin saldırı ve baskılarına karşı çıkarak, daha adil bir yeni dünya düzeni için mücadele etmeye devam edeceklerdir. Yirmiye yakın ülke örgüte tam üye olmak için başvuruda bulunmasına rağmen, genel kurul toplantılarında konu ele alınarak tartışılmış ve Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri altı yeni üye olarak resmen ilan edilmişlerdir. Dünya konjonktüründe yeni ortaya çıkan gelişmelerin etkisi ile yeryüzünde bulunan ülkeler arasında bir jeopolitik ve stratejik değerlendirmeler yapan örgüt genel kurulu, Arjantin ile Güney Amerika’ya, Mısır ve Etiyopya ile Afrika kıtasına, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin üyeliklerine öncelik tanırken, örgüt yönetimi uluslararası alanda son aşamada gündeme gelen yeni jeopolitik gelişmeleri esas alarak bir değerlendirme yapmıştır. İnsan topluluklarını emperyalizmin kıskacından kurtaracak özgürlükçü bir yaklaşıma olan gereksinme giderek artarken, Hindistan, Çin, Rusya ve Brezilya gibi büyük ve kalabalık devletlerin dünyanın genel gidişi doğrultusundaki destek sağlayıcı çabalarını artırarak ve batılı kapitalist ülkelerin önlerini keserek denge sağlayıcı girişimlerde bulunmaları gerekmektedir. Batının dışında kalan dört büyük devletin öncülüğünde kurulmuş bulunan BRİCS örgütünün yeni dönemde Arjantin, Mısır, Arabistan ve Etiyopya gibi ikinci derece büyük devletlerin katılmasıyla birlikte, batı emperyalizminin önüne daha büyük bir duvar seddi çekilmiş bulunmaktadır. Emperyalizme karşı bir büyük dayanışma ile yaratılan bu örgütlenmenin beklenen küresel dengeleri oluşturabilmesi için yeni bir küresel düzenin yaratılması gerekmektedir. Bütün kararlarını oy birliği ile alan bu yeni örgütün verdiği kararların başarıyla uygulanabilmesi için, üye ülkeler arasında sıkı bir dayanışma kurulması beklenmektedir. Küresel saldırganlıklara karşı insanlık ölçülerine dayanan bir denge kurmak BRİCS örgütünün hedefidir. Üçüncü dünyanın bağlantısızlar hareketinin yansımaları bu örgütü etkileyerek yönlendirmiştir. Bu çerçevede bugün bu örgütün uluslararası alanda etkilerinin artırılması gerekmektedir.

                Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra soğuk savaş biterken bir de iki kutuplu dünyanın son aşamasına gelinmiş ve bu doğrultuda batı uygarlığının dayatmaları ile tek kutuplu bir dünyaya doğru gidiş ve yönelmeler batı merkezlerinde öne çıkan bir beklenti olarak değerlendirilmiştir. Ne var ki, sosyalist sistemin çöküşünden bu yana neredeyse yarım yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen emperyalistlerin peşinde koştukları insanlığı köleleştirecek boyunduruk düzeni halen kurulamamıştır Tek merkezli bir büyük dev yapılanma hedeflenirken yüz yıl önce hazırlanmış olan ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni kurulamamıştır. İki yüzden fazla devletin yeryüzü haritasında yer aldığı tek kutuplu bir alternatif küresel düzen tekelci şirketlerin bütün çabalarına rağmen ABD öncülüğünde bir küresel imparatorluk bir türlü bugünkü koşullar altında kurulamamıştır. Böylesine bir durum ortaya çıkınca bunun üzerine alternatif arayışlarda öne çıkmıştır. BRİCS böylesine bir arayışın ürünü olarak gündeme gelince, zengin ülkeler arasındaki dayanışma ya da ortaklıkların kurulması daha geniş boyutlarda tartışılmaya başlanmıştır. Alternatif arayışların daha da öne çıktığı bir aşamada dünya yeniden iki kutuplu bir düzene doğru kaymaya başlamıştır. G-20 başlığı altında bir araya gelen zengin ülkelere karşı, Afrika ve Asya’nın yoksul ülkelerinin dayanışma ve birlik oluşturma girişimleri giderek zaman içinde öne çıkmıştır. Batılı ülkelerin kendileri için oluşturdukları korumalı çıkar düzenine karşı insanlık yeniden iki kutuplu dünya düzeni kurma aşamasına gelmiş bulunmaktadır. BRİCS örgütünün en son olarak kurulduğu yeni aşamada zengin ülkelerin G-20 örgütüne karşı, yoksul ülkeler de kendi çıkarları doğrultusunda bir gelişmekte olan ülkeler gruplandırması gündeme gelirken, BRİCS çatısı altında bir araya gelerek kalıcı bir yeni Birleşmiş Milletler örgütlenmesine olan gereksinme giderek daha da artmaktadır. Yeni dönemde uluslararası örgütlenmeler açısından bir değerlendirme yapıldığı bu aşamada dünya zenginler ve yoksullar olarak ikiye bölünmekte ve böylece yeniden iki kutuplu bir dünya arayışı gündeme gelmektedir.

                BRİCS örgütü insanlığı iki kutuplu yeni bir küresel düzene doğru sürüklerken zenginler ile yoksulların kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenerek mücadele yollarına başvuracakları anlaşılmaktadır. Tarihin her döneminde güçlüler-zayıflar ayırımı yapıldığı gibi bugün de  zenginler-yoksullar ayırımı yapılmakta ve bu doğrultuda dünya ülkeleri bir araya gelerek yeni bir kamplaşma modeline girerken, aslında bir anlamda yeni dünya düzeninin kendiliğinden gelişmekte olan alternatif modeli de ortaya çıkmaktadır .Belirli konular ya da ilkeler çizgisinde birliktelikler oluşurken, aynı bölge, havza ya da uzayıp giden toprakların komşuları düzeyinde yeni birliktelikler ya da örgütlenmeler bir biri ardı sıra öne çıkmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan uluslararası birliktelikler de ya bölgeler ya da ilkelere dayalı küresel yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıktıkları görülebilmektedir Zengin ülkelerin yer kürenin batı ve kuzey bölgelerinde bir araya gelerek toplandıkları görülünce, zenginlerin merkezi olan dünyanın kuzey ve batı bölgelerinde, zengin ülkeler dayanışmaları ya da birliktelikleri kendiliğinden öne çıkmaktadır. Yer kürenin ekvator ya da diğer hatlar üzerinden bölümlenmesi de bu tür dayanışmaların içerisinde bölgesel gruplar olarak dünya sahnesine yeni katılımları öne çıkarabilmektedir. Batı ülkeleri batı bloku ya da kuzey ülkeleri bir kuzey birliği oluşumunu hedefleyerek dünya sahnesinde yeni dayanışma örgütlenmelerinin örneklerini verirlerken, zengin kuzey ülkelerine karşı güneyin yoksul ülkelerinin ya da gene gelişmiş batı ülkelerine karşı çizgide doğunun terk edilmiş yoksul ülkelerinin devreye girerek Şangay örgütü gibi bir batı karşıtı yapılanmayı yeni bir alternatif olarak öne çıkarabilmektedir. Çin’in önderliğinde Şangay örgütü kurularak harekete geçince, Hindistan-Rusya ve Brezilya gibi çok büyük devletlerin gelişmiş batı ve kuzey birlikteliğine karşı az gelişmiş ya da gelişmekte olan devletleri içine alan yeni bir birliktelik olarak  ya da  bir güney ve doğu  ülkeleri birliği olarak, BRİCS örgütünün dünyanın en geniş topraklarına sahip olan Brezilya, Rusya ve Hindistan’ın öncülük ettiği bir güney ve doğu birlikteliği görünümünde dünya haritası üzerinde meydana çıktığı açıkça görülmektedir. BRİCS örgütü bir anlamda kuzey ve batının küreselleşmesine denge arayışı çizgisinde, Brezilya öncülüğünde bir küresel güneyin ortaya çıkışıdır. Çin ve Hint birlikteliği Brezilya’nın katılmasıyla birlikte küresel güney doğuyu yaratmıştır.

                Yeni dünya düzeni yeryüzü haritaları üzerinde biçimlenirken, harita üzerindeki yönlerin belirlenmesiyle doğu-batı ve de kuzey-güney eksenleri üzerinde yeni bölgesel yapılanmalara doğru dünya ülkeleri adım atmaktadır. Yeryüzünün kuzeyinde ya da batısında olduğu gibi güneyinde ve doğusunda da aynı biçimde bölgesel yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bu doğrultuda kuzeylilik ya da güneylilik gibi bölgesel tanımlamalar üzerinden insanlar harita üzerindeki jeopolitik tanımlamalara göre gruplanmaktadır. Kuzey kutbu ile güney kutbu arasında yer almakta olan yer küre olarak dünya yusyuvarlak bir top biçiminde günlük dönüş seyrini sürdürerek tamamlama peşinde sürüklenirken, kuzeye karşı güneyin, batıya karşı da doğunun öne geçerek tam anlamıyla bir küresel topun dönüş seyri devam etmektedir. Böylesine bir gelişme sonucunda kuzey ülkeleriyle doğu devletlerinin ya da batı ülkeleriyle güney devletlerinin bir araya gelerek yeni bölgesel ya da küresel birliktelikler ile beraber daha farklı uluslararası örgütlenmelere yönelebildikleri anlaşılmaktadır. İki dünya savaşı sonrasında yeni bir dünya düzeni kurulurken, yer kürenin yönlere ve bölgelere bakılarak yeniden bölümlendirilmesi ya da tanımlanması yeni dünya düzeni arayışları sürecinde gündeme gelirken, küresel ya da bölgesel birlikteliklerin BRİCS örneğinde olduğu gibi, kurucu ya da katılımcı ülkelerin isimlerinin baş harflerinin yan yana getirilmesiyle daha özgün bir isim yaratılabilmektedir. BRİCS örgütü önce Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çinin katılımlarıyla kurulmuş daha sonraki ikinci aşamada ise eski bir İngiliz sömürgesi olarak Güney Afrika Birliği, batı dünyasının temsilcisi olarak bu çok yönlü yapılanmaya üye olarak alınınca, güney Afrika’nın baş harfi olan “S”harfinin örgütün ismine eklenmesiyle birlikte  bu uluslararası kuruluşun adı  BRİCS olarak değiştirilmiştir . Şimdi gelinen yeni aşamada 6 adet büyük ve orta boy devlet güney bölgesinin içinden seçilerek, örgütün genel kuruluna tam üye statüsünde katılma hakkını elde etmişlerdir. Brezilya’yı yalnız bırakmamak için Arjantin, Afrika’yı temsilen Etiyopya, Arap dünyasının temsilcisi olarak Mısır ve BAE, Şii dünyasının temsilcisi olarak İran, örgüte yeni aşamada tam üye oldukları için BRİCS örgütü artık 11 üyeli bir uluslararası organizasyon olarak genişleyerek daha güçlü hareket etme şansını elde etmiştir. Ne var ki, örgütün ismi kuruluş aşamasında kurucu büyük devletlerin isimlerinin baş harflerinin birleştirilmesiyle elde edildiği dikkate alınırsa, o zaman yeni katılan üye devletlerin isimlerinin baş harflerine uygun ya yeni bir isim konacak ya da diğer çok uluslu örgüt isimlerine benzer yeni bir simgesel ad konulabilecektir.

                Büyük devletler dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya alışkın oldukları için farklı isimlere yönelerek uluslararası kuruluşları kendi damgaları altına almak isterler. Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler ise devlerin çekişmeleri altında kalmamak ve çatışmalarda ezilmemek için ülkelerin hasım ya da rakip yapılanmamalara girmemeye çalışmaktadırlar. Küçük ve orta boy ülkeler kendi çıkarları açısından her ülke ile özgürce ticari ya da siyasal ilişkilere girebilmek için çaba sarf ederlerken, büyük devletler kendilerini uluslararası ilişkilerin tam ortasına koyarak hareket ederler ve bu doğrultuda da uluslararası ilişkilerde hegemonyacı bir tavır izleyerek birbirleriyle rekabete kalkışabilirler. Büyüklerin hegemonyacı yaklaşımlarına karşılık, küçük ve orta boy devletlerin her zaman için denge arayıcı ve büyükler arasındaki sürtüşmeleri önleyici çizgide birliktelik veya ortak tavır ortaya koyabilirler. Bu tür çekişmelerde diğer devletler kendi çıkarları için arayışlarını sürdürür ve uluslararası alanın açık bölmelerinde yeni arayışlarına devam edebilirler. Bu gibi arayışlar ve girişimlerin sonuç vermediği aşamada, bazı büyük ülkeler hegemonyacı politikalarını öne çıkararak çeşitli devletleri iş birliği ve farklı ortaklıklar üzerinden kendilerine bağlayarak iki kutuplu ya da çok kutuplu dünya düzeni sürecinde giderek çatışmalar ya da savaşlara dönüşebilecek kamplaşmalar ve kopmaların önünü açabilir. Gelinen yeni noktalarda kutuplaşmalar ortaya çıkabilmekte ve böylesine oluşumların öne geçtiği aşamalarda ise, kutuplaşmaların sert bir biçimde kamplaşmalara dönüştükleri veya sıcak çatışmalara doğru kayma gösterdiği görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni oluşturma aşamasında tek ya da iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir yapılanmaya doğru ortaya çıkan gelişmelerin barış yerine savaşlara yol açabileceği gündeme gelebilmektedir. BRİCS örgütü çok kutuplu dünyada iniş ve çıkışlarla uğraşırken bazan çeşitli yaklaşımların çatışması yaşanmaktadır.

                Bütün örgütler ya da kuruluşlar gibi BRİCS örgütü de genişlemeye doğru yönelince, son zirve toplantısında yeni üyelerin katılmalarıyla BRİCS örgütü çok renkli bir katılım modeline kaymıştır. Suudi Arabistan ile İran, Mısır ile BAE, Rusya ve Çin gibi tercihleri birbirinden çok farklı hatta birbirine karşı zıt çizgide olan ülkelerin çok kutuplu bir dünyanın öncüsü konumundaki BRİCS örgütünün içinde ne gibi gelişmelere yol açacağı şimdiden bir merak konusu olarak öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği ya da batı ülkelerinin oluşturduğu birliktelikler devam ederken, Şangay Örgütü ya da BRİCS gibi uluslararası kuruluşların çatısı altında üye devletlerin farklı çatılar altında haklarını aramaya yönelmeleri, dünya ülkeleri arasında ciddi anlamda çelişki ve çatışmalara yol açabilecektir. Rusya’nın BRİCS örgütü içinde hegemonyasını taşıyarak öne çıkmasıyla birlikte Endonezya gibi bir gıda ve tarım ülkesinin BRİCS üyeliğine kabul edilmemesi gibi olumsuz bir durum ortaya çıkmıştır. İran ile Arabistan arasındaki gerginliklerin de bu örgütün çatısı altına taşınması Doğu-Batı ve de Kuzey-Güney eksenlerinde çok yönlü hareket ederek yeni dünya düzeninin öncüsü olmaya çalışan bir örgüt olarak BRİCS teşkilatını zor durumlara sürüklemektedir. Rusya’nın örgüt içinde gücü giderek artarken, Ukrayna savaşı nedeniyle yaşanan savaş olayları Çin, Hindistan, Brezilya gibi büyük ülkeler ile eski üçüncü dünyacı Arabistan, İran ve BAE gibi devletleri de rahatsız etmektedir. Çok kutuplu dünya düzeninin giderek gelişmesi ve yeni sıcak olayların böylesine çelişkili bir biçimde birbiri ardı sıra devreye girmesiyle birlikte kaotik bir ortam kendiliğinden gündeme gelerek, BRİCS örgütünü diğer uluslararası kuruluşlar gibi inişli çıkışlı bir istikrarsız ortama doğru sürüklemektedir. Böylesine bir durumda batılı bankaların kredi ve destek olanaklarından yararlanan gelişmekte olan ülkelerin batı dünyasına doğru yeni bir yöneliş aşamasına gelirken, gelişmekte olan ülkelerin Batılı banka ve kredi kuruluşlarının sağladığı yeni olanaklar çerçevesinde, eskisinden farklı bir çizgide girişimlerde bulunacağı şimdiden tahmin edilebilmektedir. Çok kutuplu dünya düzeni giderek yeni merkezlerin oluşumu ile zenginleşirken, ülkeler ve devletler hem eski hem de yeni ilişkileri ile uğraşarak istikrarsız bir duruma sürüklenmektedirler. Bu gibi karışık durumların devletlerarası karışıklıklara yol açması durumunda kaos oluşumları hızlı bir şekilde gelişerek uluslararası düzenleri ve ilişkileri bozabilmektedir.

                Birleşmiş milletlerin dünyayı yönetme görevini tam olarak yapamaması nedeniyle, yeni kuruluşların gündeme gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olarak öne çıkmıştır. BRİCS konumunda bir küresel örgütün kurularak devreye girmesi, dünya ekonomisinin ve buna dayalı olarak da küresel sistemin sona ermesi gibi yeni bir tür değişimi gündeme getirmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ABD merkezli dolara dayalı dünya sisteminin kurulmuş olması, hem ABD’yi ve parası olan doların üstün konumda olmasını belirlemiştir. Eski dünya imparatorluğunun kurucusu olan İngiltere’yi yanına alan, eski ve yeni patronlar olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu ile ABD ikilisi, tam anlamıyla egemen olma konumuna gelmeleriyle birlikte sterlin ve dolar birlikteliği Anglo -Sakson üstünlüğünü yerleştirmiş, Avrupa Birliğinin parası olarak Euro’nun ortaya çıkması ile birlikte Mark, Frank, Liret gibi ülke paraları sistem olarak geçersiz bir duruma getirilmiştir. Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletler kendi paraları aracılığı ile ticaret yapmaya kalkıştıkları noktalarda dünya ekonomisinde dolar ve sterlinin üstünlükleri sarsılmaya başlamış ve bundan yararlanan diğer BRİCS örgütü üyesi devletlerin kendi para birimleri üzerinden dünya ticaretinde yeni bir düzen kurulmaya çalışılmıştır. Bu aşamada büyük devletler ile BRİCS üyeleri arasında dolar ve sterlin düzenine karşı mücadele, giderek tırmanmış ve bu durumda büyük devletler kendi paralarına dayalı ticaretin geliştirilmesi için çalışırlarken BRİCS, Avrupa Birliği ya da Şangay örgütü gibi uluslararası ekonomik kuruluşlar üzerinden yeni bir dünya para sistemi oluşturulması için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmış ama bir türlü bu gibi girişimlerden sonuç alınamamıştır. Dünya para sistemi üzerinde en önemli çalışmaları BRİCS üyesi ülkeler yapmış, ABD bu alanda Çin’e karşı İngiltere ve Hindistan ile ortak hareket ederek yeni para sistemi konusundaki yeni düzen getirme işini engelleyerek, Dolar’a dayalı kendi sistemini bugüne kadar korumasını bilmiştir. Hindistan kökenli bir politikacının İngiltere başbakanı olması, gene Hint asıllı bir savcının da ABD başkan yardımcısı olması tesadüf değil bir Anglo-Sakson dayanışmasıdır.

                 Çin’e karşı Anglo-Sakson dayanışmasını öne çıkartan Büyük Britanya siyaseti ile ABD küresel ekonomik hegemonyasını korumayı başarırken, BRİCS örgütünün yeni para sistemi çalışmaları devam etmiştir. Doğunun büyük dev ülkeleri küresel sisteme yeni kutup merkezleri olarak girerken, Dolar hegemonyasına dayanan Amerikan emperyalizminin para sistemine karşı, bütün büyük devletler ve kuruluşlar seferber olarak, dünyanın yeni bir para sistemi üzerinden daha gelişmiş bir ekonomi düzenine kavuşabilmesi için yoğun çalışmalar yeni dönemde de devam etmiştir. ABD Rusya ile iş birliğine giderek para sistemini kurtarmaya çalışırken, Hindistan ile Rusya Avrupa Birliği ile Çin’e karşı ABD tarafından kullanılmıştır. Bu noktada ABD hem Britanya ile hem de Hindistan ile dayanışma içinde bir Anglo-Sakson birlikteliği uygulamaya geçerken, Rusya ile de uzaktan paslaşmayı kendi küresel hegemonyası açısından gerekli görerek, bu doğrultuda uygulamalara öncelik vermiştir. ABD hegemonyası geçmişin patronları olan Avrupa ülkelerine karşı Londra ve Yeni Delhi merkezli yeni açılımları gündeme getirirken, yeni farklı uygulamalar aracılığı ile Çin, Almanya, Fransa’nın eskiden olduğu gibi küresel bir hegemonya peşinde koşmalarını önleme doğrultusunda, İngiliz ve Hindistan destekleri ile, Anglo-Sakson dayanışması geçmişten gelen Breton-Woods antlaşmaları aracılığı yeni yüzyılın ilk dönemlerinde de kullanılmıştır. Son zirve toplantısının yapıldığı Güney Afrika cumhuriyetinin de eski bir İngiliz sömürgesi olması da Anglo-Sakson dayanışmasının geçmişten gelen bütün Britanya imparatorluğu üyesi ülkelerde geçerli olduğunu  açıkça ortaya koymaktadır .Birleşmiş Milletler örgütünde ABD’nin güçlü konumu yüzünden ,doğu bölgesinin dev ülkelerinin okyanus ötesi Atlantik emperyalizmine karşı uluslararası alanlarda güçlü bir alternatif yapılanmayı, bugünün özel koşullarında gündeme getiremedikleri görüldüğü için, ABD ve ortaklarına karşı alternatif ekonomik ve siyasal alternatiflerin dünya siyasal sistemine aktarılabilmesi açısından, yeni örgütler ile birlikte farklı  örgütlenmelere ihtiyaç duyulduğu artık kaçınılmaz bir biçimde önem kazanmıştır.

                Güney Afrika zirvesinde alınan kararların çok önemli olması nedeniyle bazı çelişkili konular öne çıkmış ama bunlar tam olarak önlenememiştir. Özellikle Şii İran ile Sünni Arabistan’ın aynı çatı altında bir araya gelmesi bugünün koşulları açısından çok anlamlıdır. Dünya çapında bir emperyalist kuşatma ile karşı karşıya kalınca mezhep ya da tarikat inançlarının anlamını yitirdiği ve ortak düşman konumundaki emperyalizme karşı var olabilme mücadelesi ile bağımsızlık savaşlarının önemi yeniden gündeme gelmektedir. ABD-ÇİN rekabetinde batılı ülkelerin oluşturduğu alternatif örgütlerin işe yaramadığı son yıllarda giderek kesinlik kazanınca, batı emperyalizmine karşı güney ve doğu bölgelerinin önde gelen büyük devletlerinin kurucu olduğu BRİCS zirveleri alternatif arayışlarının gerçeklik kazanabilmesi açısından yararlı ortamları siyasal gündeme getirmiştir. Johannesburg zirvesinde üyeliğe alınan önemli ülkelerin katılımı ile ABD ve Anglo-Sakson ittifakına karşı çıkışlar ve meydan okumaların önümüzdeki aylarda daha da tırmanarak artması, uluslararası alanda yeni bazı sarsıntılar ile dünya kamuoyunu rahatsız edici yönlendirmeleri öne çıkarabilir. ABD yanlısı ya da karşıtı çizgilerde kamplaşma içine sürüklenen devletler bu alanda gelişmekte olan savaş ve çatışma senaryolarına alet olarak emperyal planların gerçekleştirilmesi çizgisinde kullanılabileceğinden, uluslararası alanlarda etkinlikler ve girişimler sırasında çok yönlü değerlendirmelere yönelerek yeni koşullara uygun düşecek denge politikalarına öncelik ve ağırlık vermelidirler. Kamplaşma ya da kutuplaşmalar doğrultusunda taraf tutma konumuna sürüklenebilecek devletler, kendi çıkarları ve bağımsızlıklarının korunabilmesi açısından dikkatli hareket etmeli ve her türlü emperyalizme karşı çıkarak kendi varlıklarını sürdürme şansını sonuna kadar kullanabilmelidirler. Büyük balıkların küçük balıkları yutması gibi senaryoların uluslararası alanda uygulanması girişimlerine karşı çıkarak, işbirliğini BRİCS çatısı altında kurumlaştıracak yeni örgüt üyelerinin, Asya ve Afrika kıtalarında anti emperyalist bazı tepki ve hareketleri öne çıkararak, batı emperyalizminin izin vermediği doğu ve güney bölgelerinde yeni yapılanmalar oluşturarak, emperyalizme karşı BRİCS örgütlenmesi ile denge sağlayıcı ve uluslararası alanda tam anlamıyla dayanışma sağlayıcı açılımların, yeni dönemde  yerine getirilmesi dünya düzeni açısından acilen önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

8 Mart 2021 Pazartesi

YENİ KUTUP MERKEZİ HİNDİSTAN - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 YENİ KUTUP MERKEZİ HİNDİSTAN

         Dünyanın en büyük ülkelerinden birisi olan Hindistan, soğuk savaş sonrası dönemde, yeni bir dünya düzeni kurulurken bir kutup başı ya da merkezi olarak dünya platformunda öne çıkmaktadır. Eski dönemlerin koşullarında reddedilen ve büyük bir güç olarak ortaya çıkmasına izin verilmeyen Hindistan’ın, dünyanın geleceğinde giderek artan bir öneme sahip olduğu ve bu doğrultuda bir merkezî güç olarak gündeme geldiği artık yadsınamayacak bir gerçekliktir. Doğunun iki büyük ülkesi olan Çin ve Hindistan’ı dünyanın gündemi dışında tutabilmek için önceki dönemlerde her yol denenmiş, koskoca Çin afyon savaşı ile uyutulurken, Hindistan bir büyük sömürge düzenine mahkûm edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin kurulması, iki kutuplu bir dünya düzenini gündeme getirmiş, bu iki büyük Doğu gücünün dünya gündemine yerleşmesini önlemiş ve Doğu’nun büyük güçlerinin demir perde arkasında kalmasına yardımcı olmuştur. Avrupa’nın doğusu ile beraber dünyanın merkezi bölgesi olan Avrasya kıtasının Sovyet denetimi altında kalması, Hindistan ve Çin gibi hem Avrupa’dan hem de Amerika Birleşik Devletleri’nden büyük olan iki dev gücün dünyanın arka penceresinde kalmasına yardımcı olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Sosyalist Blok’un çözülmesiyle küreselleşme dönemi başlamış ve Çin ile beraber Hindistan Doğu’nun iki dev gücü olarak dünya platformuna girerek yerlerini almışlardır. Her iki büyük ülke çok kutuplu dünya düzeninde artık merkezdedir.

  Yirmi birinci yüzyılın dünyasının eskisinden çok farklı olacağı günümüzdeki süreçte Hindistan, eskisinden çok farklı bir konumda gündeme gelmektedir. Eskiden bir Doğu ülkesi hatta sömürgesi olan ve dünya siyasetinde fazla bir ağırlığı bulunmayan Hindistan, demirperdenin kalkmasından sonra Doğu bölgesinin dünya geneline açılmasıyla, günümüzün en önemli ülkelerinden birisi durumuna gelmiştir. Başka bir değişle küreselleşme sürecinde dünyanın bütünleşmeye doğru gittiği bu dönemde, Doğu’nun büyük ülkeleri de Batı’nın büyük ülkelerine paralel bir önem kazanmışlar ve artık en az Batılı ülkeler kadar siyasal sorunlar üzerinde söz sahibi bir konuma gelmişlerdir. Eski bir sömürge olan Hindistan, yeni bir emperyalizm döneminin Batılı ülkeler tarafından mazlum uluslara ve ülkelere dayatılmasına, Doğu bölgesinin yeni bir kalesi ve kutup merkezi olarak karşı çıkmaktadır. Önceden Doğu bölgesine yönelik emperyal plânların uygulamaya aktarılmasında hesaba katılmayan Hindistan, şimdi Doğu’ya ve Asya kıtasına yönelen yeni politikaların tam ortasında yer almakta ve bu nedenle de giderek önemini artırmaktadır. Dünyanın genel olarak kontrol altına alınmasına yönelen bütün projelerde, Hindistan’ın artık önemli bir yere sâhip olduğu görülmektedir.

Bir buçuk milyara yaklaşan nüfusa ve üç buçuk milyon kilometre kare bir ülke alanına sahip olan Hindistan, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nden daha geniş büyük bir ülkedir. Dünyanın egemeni olmaya çalışan bu iki kıta devleti karşısında Hindistan sahip olduğu büyüklükle, Çin ile beraber Doğu bölgesinin başlıca temsilcilerinden birisidir. Hindistan dışarıdan bir tek ülke gibi görünmesine rağmen aslında birçok ülkenin ve birbiriyle akraba halkların bir arada yaşadığı bir Hint Birliği konumundadır. Hindistan, yirmi beş eyaletten oluşan ve doğrudan yönetilen on ayrı bölgeden meydana gelmektedir. Eyaletlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan birlik, Amerika Birleşik Devletleri’ne benzer bir eyaletler federasyonu statüsüne sahip bulunmaktadır. İngiliz yönetimi sırasında hazırlanan bugünkü eyaletler federasyonu yapısı daha sonraki dönemde belirli bölge halklarının ısrarlı tutumları nedeniyle yeni eyalet ve bölgelere bölünmüş ve daha fazla parçalı bir yapıya yönlendirilmiştir. Emperyalizmin parçala ve böl sonra yönet ilkesini İngilizler çok başarılı biçimde Hindistan üzerinde uygulamışlar ve bu ülkeyi terk ederken hem bölmüşler hem de parçalı bir yapıya mahkûm ederek, Hindistan’ı gelecekte yeni siyasal sorunlarla baş başa bırakmışlardır.

İngilizler, Hindu ülkesinde yaşayan Müslümanları bu ülkeden geri çekerken ülkenin doğusuna ve batısına toplamışlar, bunun neticesinde Pakistan adı altında yeni bir İslâm devleti kurarken, bu ülkeyi de doğu ve batı olarak ayırmışlar ama daha sonra bu ikili devlet yapısı yürümemiş ve Doğu Pakistan bağımsızlığını ilân ederek Bangladeş adını almıştır. İngilizlerin Müslümanları Hindulardan ve Budistlerden ayırarak ayrı devlet yapısına kavuşturmaları zaman içinde sonuç vermemiş, Hindistan’ın hızla artan nüfus yapısı içinde Müslümanların sayısı üç yüz milyonu geçmiştir. Bu haliyle Hindistan, en büyük Müslüman devleti olan Endonezya’dan daha fazla Müslüman nüfus barındıran bir büyük ülke konumuna gelmiştir. Hindistan bu kadar büyük Müslüman nüfusu ile kendisini çevreleyen İslâm ülkeleri arasında yer almakta ve bu dinin yaygın olduğu devletlerin bir araya gelmesinden oluşan İslâm Birliği’ni yakından izlemektedir, çünkü İslâm dünyasındaki gelişmeler Hindistan’ın üç yüz milyonu aşan Müslüman halkını da yakından ilgilendirmektedir. Benzeri bir konumda bulunan Çin ve Rusya da sahip oldukları milyonlarca Müslüman nüfusun geleceği açısından, İslâm dünyasındaki gelişmeleri yakından izlemekte ve İslâm Birliği’nin aldığı kararların, Müslüman nüfus üzerinden kendi ülkelerine etkilerini değerlendirmeye çaba göstermektedirler. Bu açıdan Hindistan’ın konumu Çin ve Rusya’ya oranla daha fazla karışık ve problemli bir durum göstermektedir.

Pakistan ve Bangladeş’in kopması Hindistan’ı İslâm dünyasından koparamamıştır. Hindistan bağımsızlığına kavuşurken, yanı başında Pakistan ve Bangladeş gibi komşulara sahip olmak durumunda kalmıştır ama gene de benzeri parçalanma ve bölünme tehlikelerinden kurtulamamıştır. Zaman zaman Sih militanlarının yaptığı terörist hareketler, Hindistan’ın içinden bir de “Halistan” adı ile “Sih” ülkesi çıkarma planının olduğunu göstermektedir. Keşmir bölgesi zaten Pakistan ve Hindistan arasında büyük bir sorun olarak ülkenin kuzeyinde yer alırken, bu bölgenin yanı başında Halistan adı ile bağımsız bir Sih devletinin kurulmak istenmesi, Hindistan devletini fazlasıyla tedirgin etmektedir. Himalayaların ayırdığı Çin ve Hindistan sınırı, Keşmir gibi bir büyük sorun ile karşı karşıyadır ve bu potansiyel sürtüşme ile savaş alanı geleceğe doğru uzanmaktadır.  Zaten dünya nüfusunu dengelemek için Hindistan-Pakistan ve Çin üçgeninde bir nükleer savaş çıkartmak isteyen Batılı emperyalistlerin işini kolaylaştıracak kadar sorunla dolu olan bu bölgede, her an Çin-Hindistan ve Pakistan arasında bir savaş kendiliğinden çıkabilir ya da Batılı emperyalistler tarafından böylesine bir savaş kışkırtılabilir.

Keşmir sorunu yüzünden Pakistan, Hindistan’a karşı kendini korumak üzere atom bombasına sahip olmuştur. Başta ABD olmak üzere İsrail ve diğer Batılı ülkelerin çok büyük baskı ve engellemelerine rağmen Pakistan, bir Müslüman devlet olarak, Orta Afrika Cumhuriyeti’nden Libya’nın sağladığı uranyum ve Fransızların yardımıyla atom bombası elde etmiştir. Pakistan, Çin ve Hindistan gibi iki büyük ülkenin nükleer bombalarına karşı kendi güvenliğini temin zorunluluğu ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’nin başarmasına izin verilmeyen ve Batılı emperyalistler tarafından sürekli olarak engellenen atom bombasına sahip olarak, nükleer güç konumuna ulaşma projesini Pakistan, Zülfikar Ali Butto gibi Batılı bir liderin özverili çabaları ile gerçekleştirebilmiş ve günümüzün nükleer güçleri arasına girmiştir. Londra’da Eton Koleji’nde eğitim gören, Batılı bir devlet adamı olarak Zülfikar Ali Butto, Pakistan’ın geleceğini güvence altına almak ve Keşmir sorununun çözümünde bir askerî harekâta karşı hazırlıklı olabilmek amacıyla, atom bombasına ülkesini kavuşturmuştur. Ne var ki, Müslüman ülkelerin eline atom silahının geçmesini istemeyen ABD, İsrail ve Avrupa ülkeleri Butto’yu hiçbir zaman affetmemişler ve bu büyük lideri asılmaya götüren siyasal senaryo ile ondan kurtulmuşlardır.

Bir Müslüman ülke olmamasına rağmen, çevresindeki Müslüman ülkeler ve üç yüz milyonu aşkın Müslüman nüfusu ile Hindistan, İslâm dünyası içinde yer almaktadır. Bu yönü ile Hindistan hem bir Doğu ülkesi hem de bir İslâm ülkesidir. Küreselleşme döneminde bu yönü ile hem Doğu’ya yönelen Asya politikaları hem de İslâm dünyasına yönelen ılımlı İslâm ya da Büyük Orta Doğu politikaları kendiliğinden Hindistan’ı da içine almaktadır. Jeopolitik konumu ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan güney Asya’ya yönelen İslâm kuşağının tam ortalarında yer alan Hindistan, bu dünyanın yeniden düzenlenmesi ile ilgili yeni politikaların hedefi konumuna sâhip bulunmaktadır. Var olan devletleri çok büyük bulan Batılı emperyalistlerin, Hindistan’ı yeniden bölerek küçültmek istedikleri anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, Keşmir, Halistan, Assam ve Bihar gibi kenar bölgelerde yeni bağımsız devletler gündeme gelebilir. Hindistan’ın bir büyük devlet olarak Güney Asya’da, doğu bölgelerinde ya da İslâm dünyasında etkili olmasını istemeyen Batılı emperyalistler, bu kıtasal devletin parçalanmasına giden yolu açabilirler, kenar bölgelerde ya da deniz kenarı eyaletlerde yeni devletçiklerin oluşumunu kışkırtabilirler. Batı emperyalizmi bin yıllık tecrübe ile, Doğu’dan çıkan büyük devletlerin yeni kutup başı ya da merkezi konumuna gelmesini önleyebilmek için, Irak’ta olduğu gibi, bu ülkelerin parçalanmasına giden yolu açarak, bunların küçülmelerine neden olabilirler ve Doğu’nun yeni dev ülkeleri kendi sınır bütünlüklerini koruyamadıkları için dünya politikasında karşı ağırlığı oluşturamazlar ve zaman içinde devre dışı kalabilirler. Hindistan sahip olduğu özellikleri ile günümüzde böylesine çok yönlü bir çıkmaz ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Sovyet sonrası dönemde ABD, tek süper güç olarak kendisini ilan etmiştir. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir ABD kendisinin merkezde yer alacağı bir dünya devletini; IMF, Dünya Bankası, NATO gibi uluslararası kuruluşların katkıları; Bilderberg, Dünya Ekonomik Forumu, Dış İlişkiler Komitesi gibi oluşumların yardımlarıyla gerçekleştirmeye çalışmakta ama bir türlü sonuç alamamaktadır. Çünkü ABD’ye bu dünyayı bırakmayacak Hindistan gibi yeni kutup merkezleri ortaya çıkmakta ve Amerikan emperyalizmine karşı direnmektedirler. Batı’da ABD ile beraber Avrupa Birliği ve Brezilya yeni kutup merkezleri olarak ortaya çıkarken, Doğu’dan da Rusya ve Çin ile beraber Hindistan yeni kutup merkezleri arasına girmektedir. Avrupa ülkeleri birleşerek, Amerika Birleşik Devletleri gibi bir büyük federasyona yönelirken, aynı büyüklükteki Brezilya, Çin, Rusya ve Hindistan da kıtasal federasyonlar olarak kutup başı bir konuma doğru ilerlemektedirler. Avustralya, Kanada, Kazakistan, Güney Afrika gibi diğer geniş ülkeler de benzer büyüklüklere sahip bulunmaktadırlar ama nüfus potansiyeli olarak geride kalmaktadırlar. ABD üç yüz milyonluk nüfusu ile kendini süper güç olarak ilân ederken, Brezilya ve Avrupa benzer bir nüfus potansiyeliyle, Çin ve Hindistan ise bunların beş misli nüfus büyüklüğü ile devreye girmekte, Rusya ise geçmişten gelen imparatorluk yapısı ve büyük toprakları ile yeni yarışta yer alarak kutup başı olmaya soyunmaktadırlar. ABD önderliğinde uluslararası kapital dünya devletine yönelirken, tek kutup yerine yeni kutupların gündeme gelmesi, dünyanın geleceğinin tek kutuplu değil, çok kutuplu olacağını göstermektedir. Hindistan, işte bu büyük devletler arasında yer alarak çok kutuplu dünyanın yeni merkezlerinden birisi olacaktır. Geniş toprakları ve çok kalabalık bir nüfus potansiyeliyle Hindistan, çok kısa zamanda Batılı dev merkezlere karşı koyabilecek derecede güçlenebilecek ve onların karşısına çıkarak, yeni dünya dengelerinin oluşmasına yeni katkılar getirebilecektir.

Uluslararası kapitalizm ABD’nin öncülüğünde bir dünya devletine yönelirken, bütün büyük ülkelerin bölünmesini gündeme getirmektedir. Irak ile başlayan yeni süreç Suriye, İran, Arabistan, Mısır, İran üzerinden Hindistan’a kadar uzanabilir ve Batı emperyalizminin girdiği merkez ve doğu bölgelerindeki büyük ülkeler, küçülerek Batı hegemonyası altına girebilir. Batı emperyalizmi dünyanın merkezine ve doğusuna egemen olabilmek ve bu bölgelerden yeni büyük güçlerin ortaya çıkmasını önleyebilmek üzere, Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya doğru bir saldırı, işgal ve parçalama stratejisini ısrarlı biçimde uygulamaktadır. Bütün mesele Rusya, Çin ve Hindistan’ın güçlenerek dünya sahnesine süper güç ya da kutup başı olarak çıkmalarını engellemektir. Rusya, Çin ve Hindistan sahip oldukları federasyon yapıları ile bölünmeye ve parçalanmaya son derece elverişli durumdadırlar. Doğu’nun dev ülkelerinin yeni kutup başı olarak Batı emperyalizminin karşısına çıkmasını istemeyen kapitalistler, para güçleri ile hem alt kimlikleri ve etnik meseleleri hem de yerelleşmeyi destekleyerek, bu büyük Doğulu dev ülkelerden kurtulmak istemektedirler. Büyük Asya ülkelerini ortadan kaldırmak isteyen Batılı emperyalistler daha sonraki aşamada yeni küçük eyaletleri Kuzey, Doğu, Güney, Batı ve Orta Asya olarak beş ayrı da federasyon olarak yeniden yapılandırmayı düşünmekteler ve bu beş federasyonu daha sonra dünya devletlerine bağlamayı planlamaktadırlar. Bu doğrultuda bütün Ortadoğu ve Asya ülkeleri yeni emperyalist saldırının hedefi durumundadırlar. Hindistan böylesine bir süreçte parçalanırsa o zaman eski Hint eyaletleri Güney Asya Konfederasyonu çatısı altında çok uluslu ve çok dinli bir yapıda yeniden bir araya getirilebilir ve küçük eyaletlere de uluslararası kapitalizm kolaylıkla sızabilir. Hindistan, böylesine büyük bir parçalama planının tehdidi altındadır.

Batı emperyalizmi Doğu’nun dev ülkelerini ufalayarak ortadan kaldırmanın hesaplarını yaparken, bu süreç içinde bunları birbirine karşı kullanmanın girişimlerini de gündeme getirmektedir. Asya içi dengelerde Rusya ile Hindistan Çin’e karşı yakın ilişkiler sürdürürken, Çin de karşı denge olarak Pakistan’ı kendi yanına çekebilmeye çalışmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri her zaman Pakistan’da bir askerî darbeyi destekleyerek ordu aracılığı ile bu ülkeyi denetim altında tutmuş ve Pakistan’ın Çin’e yakınlaşma sürecini kesmiştir. Ayrıca tek atom bombasına sahip Müslüman ülke olan Pakistan’ın İslâm dünyası ile beraber İsrail’e karşı ortak hareket etmesini önlemek için de askeri darbe aracılığıyla Pakistan baskı altında tutulmaktadır. Eğer İsrail atom silahını Müslüman ülkelere karşı kullanırsa, İslâm Birliği aracılığı ile Pakistan’ın elindeki atom bombasının İsrail’e karşı kullanılabileceğine dair senaryolar dünya basınında uzun süredir tartışılmaktadır. Pakistan’ın bu konumu, Hindistan’ın ABD ve İsrail tarafından Pakistan’ı ve İslâm dünyasına karşı kullanılmasını kendiliğinden gündeme getirmektedir. Asya içi kıtasal dengelerde Hindistan her zaman Rusya ile birlikte olarak Çin ve ABD’den uzak durmaya çalışmıştır. Böylece bölünmekten ve sömürgecilikten zamanımızda kurtulmuştur.

Uzun süren İngiliz sömürgeliği döneminden sonra ABD’nin etkisi altına giren Hindistan’ın, soğuk savaş döneminde sanayileşmesi engellenmiştir. Küçücük Güney Kore’nin sanayileşmesi Japonya’yı dengelemek için desteklenmiş ama kocaman Hindistan’ın sanayileşmesine izin verilmemiştir. Bugün dünya piyasalarında Güney Kore malı araba ve benzeri sanayi ürünleri satılmaktadır ama Hindistan’dan gelen hiçbir sanayi ürünü göze çarpmamaktadır. Çok eski zamanlardan kalan Çin’den gelen ipek yolu ve Hindistan’dan gelen baharat yolu geleneği günümüzde de sürdürülmek istenmiş ve bu iki dev ülke sanayiden uzak tutularak, Batı’nın emperyal güçleri ile rekabet etmeleri önlenmiştir. Sanayileşmenin ülkeleri bağımsız kılması nedeniyle, Çin’i ve Hindistan’ı baskı altında tutmak isteyen Batı emperyalizmi, ipek ve baharat ticareti ile bu iki dev ülkeyi oyalamaya devam etmiştir. Batı ülkelerinde Çin mağazaları ipek işleriyle, Hint mağazaları da baharat çeşitleriyle doludur ama hâlâ Batılılar Çin malı bir arabaya binememektedirler. Hint malı elektronik eşya dünya pazarında yoktur. Çin’e karşı Japonya’yı destekleyen ABD, Çin ve Hindistan’ı Batı pazarlarından uzak tutabilmenin çabası içinde olmuştur. Hindistan bu durumdan çok zararlı çıkmış ve günümüze kadar yoksul bir ülke olarak kalmıştır. Artık Hindistan’ın gelişmesini daha fazla engelleyemeyeceğini anlayan ABD, elindeki bilgisayar teknolojisini Çin’e, Rusya’ya ve Avrupa’ya karşı kullanabilmek için Hindistan’a aktarmış ve kısa zamanda bu ülkenin dünyanın bilgisayar merkezi durumuna gelmesini sağlamıştır. Özellikle yazılım alanında çok ileri giden Hindistan, geleceğin bilgi toplumunda ABD’ye bağımlı bir biçimde gelişmekte ve tek başına merkez olma tehlikesi de bu yönden engellenmektedir.

Soğuk savaş sonrasında Çin ile Uzak Doğu ve Pasifik egemenliği yarışına giren ABD’nin, Çin’i çevreleyerek Batı’ya doğru ilerlemesini ve okyanuslara açılarak denizler egemenliğine yönelmesini önleyebilmek için, bir Asya Nato’su hazırlığı içinde olduğu görülmektedir. İleride Rusya ve Çin ile anlaşmazlığa düşebilme ihtimaline karşı böyle bir hazırlık içinde bulunan ABD, merkezinin Hindistan olacağı bir Asya güvenlik örgütünü kendi komutasında Asya Nato’su olarak devreye sokabilmenin hazırlığı içindedir. Hindistan’a verilen bilgisayar teknolojisinden yararlanılarak geleceğin elektronik toplumunda elektronik silâhlara dayanan bir savunma mekanizması, ABD tarafından güneyden başlayarak bütün Asya kıtasını kapsayacak boyutlarda düşünülmektedir. Hindistan’ın merkez olacağı bu tür bir güvenlik örgütüne, Sri Lanka, Bangladeş, Pakistan, Afganistan, Tayland, Malezya, Birmanya, Endonezya, Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya gibi ülkeler alınacak ve Hindistan’ın ana merkezinde yer alacağı bir savunma düzeni Çin ve Rusya ile İran’a karşı oluşturulacaktır. Avrupa Birliği ile Nato konusunda ihtilafa düşen ABD, gelecekte böyle bir yapılanmayla Avrupa, Rusya ve Çin’e karşı Hindistan ile beraber hareket edebilir ve dahası Doğu’dan gelebilecek bir hegemonya dalgasına karşı da Hindistan üzerinden engelleme yapabilir. Çok kutuplu dünyada Hindistan, ABD tarafından diğer kutuplara ve Doğu bölgesine karşı kullanılmak istendiği için ABD bu ülkeyle giderek yakınlaşmaktadır.

Dünya dengelerinde ABD Hindistan’a kendi yanında ve denetiminde özel bir yer ayırırken, ABD’nin yavrusu ve gelecekte rakibi olan İsrail de ABD’den ayrı olarak, Hindistan ile ilgili farklı senaryolar ve stratejiler peşindedir. İslâm dünyası içinde tek başına farklı bir dinden ülke olarak kalan İsrail, Türkiye’nin İslâm dünyasından uzak tutulmasını hedefleyerek desteklerken, çevresindeki Müslüman ülkelerin yanı başındaki Hindistan’ı da tıpkı Türkiye gibi kendisine bir müttefik olarak görmektedir. Dünyanın merkez bölgesindeki kutsal topraklarda kurulmuş olan İsrail, kendisini çevreleyen Müslüman ülkelere karşı Türkiye ile Hindu ve Budist Hindistan’ı en yakın müttefik olarak görmekte ve Türkiye, Hindistan, İsrail arasında kurulacak bir güvenlik üçgeniyle İslâm dünyası içinde kendisini güvenceye almak için çalışmaktadır. Bu doğrultuda hem Türkiye hem de Hindistan ile ilişkilerini geliştiren İsrail, güçlü lobileri ile iki ülkeyi baskı altına almakta kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir. İslâm dünyasında bir Yahudi devleti olarak yaşayabilmek için İsrail’in İslâm dünyasında ve dışında farklı ülkelerle yeni müttefiklik ilişkileri geliştirecek ağırlık merkezlerine ihtiyaç duyduğu bilinmektedir. İsrail, dünyanın merkezindeki Müslüman ağırlığına karşı bir güvenlik üçgeni oluşturmayı planlamakta ve gelecekte denge sağlamayı hesaplamaktadır. Türkiye gibi Hindistan’da İsrail için Arap ve İslam dünyasına karşı ağırlık sağlayacak partner bir ülke olarak kullanabilinir görünmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri ile beraber İsrail’in de Hindistan’a askeri amaçlı yaklaşması sonucunda, bu ülke son yıllardaki resmi bayramlarını çok büyük askerî gösterilerle kutlamaktadır. Dünya basınına fotoğraflarla yansıyacak derecede Hindistan’ın bir askeri güç haline geldiği hem İslâm dünyasına hem de Çin’e ve Rusya’ya karşı ortaya konulmaktadır. Bir buçuk milyarlık nüfusu ile Amerikan ve İsrail emperyalizmlerinin gereksinme duyduğu asker deposu olarak kullanılacak bu ülke, eskiden de İngiliz emperyalizminin asker deposu olarak kullanılıyordu. Bu, kendi başına büyük bir siyasal ya da ekonomik güç olmasına izin verilmeyen bir Hindistan’ın sürekli olarak Atlantik güçlerinin dünya egemenliğinde asker deposu olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Rusya ve Çin’in sahip olduğu büyük ordulara ve İslam ülkelerinin kalabalık nüfuslarına ve güçlü askeri birliklerine karşı Hindistan ordusu Atlantik güçlerinin güdümünde bir üstünlük kozu olarak kullanılmak istenmektedir. Hindistan’ın bugünkü yöneticilerinin bu dengeleri görebilmesi, başkalarının çıkarları için çıkartılacak savaşlarda, masum Hintlilerin piyon olarak ölüme gönderilmelerini önleyecektir.

Arada bulunan binlerce kilometrelik mesafeye rağmen Türkiye ve Hindistan arasında zaman zaman yakın ilişkiler doğmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında halifenin ülkesi olarak kabul edilen Türkiye’nin kurtulabilmesi için Hintli Müslümanlar Türk devletinin kurucularına parasal yardım yapmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti bu yakın ilgi ve desteği hiçbir zaman unutmamış ve Hindistan ile yakın ilişkileri geliştirmiştir. Soğuk savaş döneminde Çin ile rekabet sebebiyle daha çok Sovyetler Birliği’ne yakın duran Hindistan’ın daha sonraları bloksuz ülkelerin öncülüğüne soyunması ve üçüncü dünya hareketinin liderliğini yapması; bir NATO ülkesi olarak Batı’nın güdümüne giren Türkiye’yle olan ilişkilerin bir süre donmasına yol açmıştır. Atatürk’ün başlattığı üçüncü dünya hareketine Hindistan’ın sâhip çıkması, Türkiye’nin NATO’cu yönetimlerini ürkütmüş ve merkez sağ iktidarlar Sovyetler Birliği’ne olduğu gibi Hindistan ve Çin’e de uzak politikalar izlemişlerdir. Gandi ve Nehru gibi büyük önderlere sâhip olan Hindistan, Atatürk sonrası dönemde bütün mazlum uluslara önderlik etmiş ve Batı emperyalizmine karşı üçüncü dünyanın önderliğini yapmıştır. Birkaç tane başbakanın teröristler tarafından öldürülmesi, Hindistan’ın hızını kesmiş ve bu büyük ülke küreselleşme döneminde eskisi gibi liderlik yapamamıştır. Bu nedenle de yeni dönemde Asya, Afrika ülkelerinin beraberliğinin ortadan kalktığı görülmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşarak, Türkiye ile beraber aynı dönemde Batı tipi demokrasiye geçen Hindistan, İngilizlerin de yardımıyla kısa zamanda Asya kıtasının önemli demokratik ülkesi olmuştur. Bütün Asya ülkeleri sosyalist ve antidemokratik rejimlerle yönetilirken Hindistan’ın Türkiye gibi Batı tipi demokrasi ile yönetilmesi, iki ülke arasında hem bir benzerlik yaratmış hem de bu nedenle kendiliğinden bir yakınlaşma doğurmuştur. Çağdaş Hindistan’ı kuran Kongre Partisi’nin de tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’ün partisi gibi benzeri ilkelere ve dünya görüşüne sahip olması, önemli bir benzerlik yaratmış ama Türkiye’nin demokrasiye geçmesiyle beraber işbaşına gelen merkez sağ partilerin, Atatürk’ün partisinin yapısı ve dünya görüşünden farklı bir yapıda olması nedeniyle, Kongre Partisi yönetimindeki Hindistan ile istenen yakın ilişkiler kurulamamıştır. Birden fazla dinin yaşadığı Hindistan’ın Atatürk’ün getirdiği gibi laiklik ilkesini kabul etmesi, İslâm coğrafyası içinde yer alan bu iki büyük ülkenin gene ortak bir yanı ve benzerliği olarak gündeme gelmiş ama Batı’nın baskısı altındaki Türkiye, Hindistan’a yeteri kadar yakın olamayınca, bu büyük ülke Asya ve Afrika ülkelerine kayarak üçüncü dünyanın önderliğine soyunmuştur. Atatürk’ün Türkiye’sinin başlatmış olduğu bu mazlum ülkeler siyasetini Türkiye Nato’ya girdikten sonra devam edememiş ama Hindistan bunu sahip olduğu büyüklük ve Doğu’daki jeopolitik konumundan yararlanarak sürdürebilmiştir. Yugoslavya ve Küba ile beraber bütün dünya ülkelerini emperyalist Batı’ya ve Sosyalist Blok’a karşı örgütleyen Üçüncü Dünya Hareketi, Hindistan’a evrensel alanda önemli bir liderlik pozisyonu kazandırmıştır.

Eskiden Doğu ülkelerine liderlik yapan Hindistan’ın artık eskisi gibi bir Üçüncü Dünya Hareketi’ne kalkışmasına küresel merkezler izin vermek istememekte ve Hindistan’ı kendi plânları doğrultusunda kullanmak istemektedirler. Gelecekte bu ülke hem Atlantik güçlerinin baskısı hem de ülkeyi yönetecek ulusal güçlerin arasında kalacaktır. Hint ulusalcıları Hindistan’ın eskisi gibi önderlik yapabilecek güçte ve konumda olduğunu göstermek isteyecekler, Batılı emperyalistler ise, ayrılıkçı akımlarla beraber terörü destekleyerek bu ülkenin önünü kesmeye çalışacaklardır. Çin ve Pakistan ile olan sınır ihtilafları da zaman zaman kışkırtılarak Hindistan’ın komşuları ile uzun süreli bir savaşa sürüklenmesi de sağlanabilir ve böylece Hindistan’ın denetim altından çıkması önlenebilir. Afganistan ve İran gibi sıcak sorunlar içindeki ülkelerin gelecekteki durumları da Hindistan’ı kendi bölgesinde askeri maceralara sürükleyebilir. Kendi bölgesinde ya da Asya’nın herhangi bir tarafında savaşa girebilecek Hindistan kendini yönetme şansını zamanla, kaybedebilir ve İngiltere döneminde olduğu gibi Batılı emperyal güçlerin jandarması konumuna sürüklenebilir.

Hindistan tarihi incelendiğinde Türklerin göç ettiği ve devlet kurduğu bölgelerden birisi olduğu görülmektedir. Gazneliler, Karahanlılar ve Babür İmparatorluğu gibi Türk devletleri günümüzün Pakistan ve Hindistan toprakları üzerinde kurulmuştur. Uzun süre Türk egemenliğinde kalan Hindistan daha sonra İngiliz egemenliğine girmiş ve yirminci yüzyılın ortalarında bağımsızlığına kavuşabilmiştir. Soğuk savaşın son dönemindeki Üçüncü Dünya önderliği küreselleşme dönemi ile beraber sona erince, yeni dönemde ABD’nin etkin olduğu bir Hindistan gerçeği ile bütün dünya karşı karşıya kalmıştır. Bu büyük ülkenin geleceği bir anlamda dünyanın geleceğini de belirleyecektir. Ya bir kutup başı olarak çok kutuplu dünyada yeni dengelere oynayacak ve böylece dengelerin bozulmasını önleyecek, ya da Atlantik güçlerinin denetiminde diğer kutuplara karşı kullanılan bir askerî güç hâline dönüşerek; günümüzde yeniden Atlantik hegemonyasının devam etmesine katkı sağlayacaktır. Hindistan’ın bu açıdan geleceğine Hint halkı karar verecektir. Bilgisayar teknolojisi ile ABD’ye bağımlı kılınan Hindistan’ın bağımsız bir siyasal güç ya da kutup başı olmasına emperyalist kapitalizmin patronlarının izin vermeyeceği anlaşılmaktadır. Bu baskı çemberinin kırılabilmesi Hint halkının siyasal bilinci ile Hindistan’ı yönetecek siyasal kadroların cesareti ve dürüstlüğüne bağlı görünmektedir.

Çok kutuplu dünyada Doğu-Batı dengeleri kadar Kuzey-Güney dengeleri de dikkate alınacaktır. Hindistan bir güneydoğu devleti olarak hem Güney’in hem de Doğu’nun çıkarlarının savunulmasında üzerine düşün misyonu yerine getirmek zorundadır. İngiliz döneminde sömürgeliğin ne olduğunu gören Hint halkı yeni dönemde bir ABD ya da İsrail yönlendirmesine teslim olmamalıdır. Aksi takdirde emperyalizmin savaş senaryoları Hindistan’ın kutup başı olmasını önleyecektir. Geçmişin deneyimlerinden yararlanılarak izlenecek bağımsız güç merkezi politikası, zaten büyük bir devlet olan Hindistan’a hak ettiği güç merkezi olma şansını getirecek ve böylece Hindistan dünya barışına daha fazla katkıda bulunabilecektir. Emperyal savaş senaryolarına alet olmayacak bir Hindistan dünya barışının önde gelen savunucularından birisi olacak ve böylece yeniden Asya ve Afrika ülkeleri arasında önder konumuna gelebilecektir. Türkiye açısından Hindistan’ın bu yeni konumuna bakıldığında, Batılı emperyal güçlerin ülkemize yapacağı baskılara karşı Hindistan ile yakınlaşma önemli ölçüde denge sağlayacak ve Türkiye’nin emperyal baskılardan kurtulabilmesine yardımcı olacaktır. Doğu ve Batı kutupları arasında merkezi bir konuma sahip olan Türkiye’nin, yeni kutup başı Hindistan’ın konumundan yararlanarak bozulan uluslararası dengeleri yeniden oluşturması gerekmektedir. Kutup başı Hindistan’a karşı izlenecek politikaların yeniden Batı’dan bağımsız biçimde ele alınması ve özgürce devreye sokulmasında iki ülkenin geleceği açısından yararlar vardır.  Bu doğrultuda bir yakınlaşma aynı zamanda dünya barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.

Son ABD başkanlık seçimleri nedeniyle Hindistan bir başka süreç içinde yeniden dünya kamuoyunun önüne gelmiştir. Daha önceki dönemde bir Afrikalı zenciyi başkan seçen ABD, bu kez bir ABD’li kadın savcıyı başkan yardımcılığı makamına seçmiştir. Bir zenci sonrasında kadın başkan aranırken, Hint asıllı bir kadın savcının gündeme gelmesi, yeniden dünya egemenliğine soyunmuş olan Amerikan devletinin yeni dönem stratejileri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Yeni dönemde ABD dünya üstünlüğünü kaybederken, Çin yeni süper güç olarak küresel hegemon konumuna gelmiştir. ABD eskisi gibi süper güç konumunu sürdürmek üzere Çin’e karşı Rusya ile yakınlaşmıştır. Ne var ki, benzeri bir girişimi Çin Hindistan ile doğu bölgesi ortaklığı için gündeme getirince, bir Atlantik emperyalisti olan ABD   İngiltere gibi Hindistan’ı yanına çekmeye ağırlık vermiş ve bu doğrultuda Amerika ile Hindistan arasında yeni bir köprü kurulabilmesi için savcılıktan gelen bir Hint asıllı ABD vatandaşı hanımefendinin başkan yardımcılığına getirilmesi seçim sonuçları ile kesinleşmiştir. Dünyanın geleceğinde bir üçüncü dünya savaşının nasıl çıkacağı tartışılırken, ABD Rusya’yı bir doğu-batı çekişmesinde yanına alırken, benzeri bir hakkı Çin’in elinden almak üzere Hindistan ile de yeni yakın ilişkiler kurabilmenin arayışı içine girmiştir. Üçüncü dünya savaşının ABD-Rusya ortaklığı ile Çin-Hint ortaklığı arasında olması gibi bir ihtimalin ABD seçimleri sonrasında tartışılmaya başlanması ile birlikte, Hindistan’ın jeopolitik konumunun eskisine oranla fazlasıyla arttığı görülmekte ve ABD’nin Kamala Harris isimli bugünkü başkan yardımcısını gelecekte başkanlığa getirerek, ABD-Rusya ortaklığına Hindistanı’da dahil ederek Çin’i yalnız bırakabilmenin çabası içinde olduğu bugünden görülebilmektedir. ABD, Avrupa Birliği, Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan’ın öne çıktığı yeni kutup merkezi ülkelerine gelecekte Avustralya, Kanada ve Güney Afrika gibi büyük ülkelerin de katılmaları beklenebilir. Böylece yeni dünya düzeni birçok kutupluluk çekişmeleri sürecine doğru yönlenmeye başlamıştır.

Türkiye yeni dönemde ortaya çıkan bu gibi gelişmelerin kendisini nasıl etkilediğini iyi görmek durumundadır. Pakistan ile din kardeşliği yüzünden Türkiye dünyanın en büyük ülkelerinden olan Hindistan ile her zaman için uzak düşmüştür. Yeni dönemde Hindistan ile de barış ve iş birliği antlaşması imzalanmalıdır. ABD’nin Rusya’dan sonra Hindistan’ı da yanına çekerek hareket etmesi ve giderek Hint okyanusunu bir savaş alanı haline getirmesi üzerine Türkiye gerekli olan önlemlerini alarak kendisinin ve diğer komşu ülkelerin bölgesel güvenliğini yeni alternatif yaklaşımlar doğrultusunda eskisinden daha güçlü bir biçimde tesis edebilmelidir. Yeni kutup merkezi olan Hindistan ile yeni durumlara uygun ilişkilerin  bir an önce geliştirilmesi gerekmektedir. 

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN