Fransız Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransız Devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2023 Pazar

ANKARA KRİTERLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

              ANKARA KRİTERLERİ

        ANKARA, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin başkenti olarak, devletin bütün kamu kurumlarını ve devlet dairelerinin hepsini bir bütünlük içerisinde, kendi bünyesinde barındıran önde gelen bir merkez yapılanmasına sahip bulunmaktadır. Ankara bu kendine özgü durumu ile birlikte aynı zamanda dünyanın önde gelen merkezi coğrafyasının da önde gelen bir başkenti olarak birçok özellikleri içinde barındırmaktadır. Dünya haritası üzerinde yer alan bütün kentler ya da başkentler kendi bulundukları coğrafyanın özelliklerini taşırken, Türk devletinin başkenti olarak bulunduğu merkezi konumun kendisine kazandırdığı diğer özellikleri ile de diğer kentlere oranla daha güçlü ve etkin bir yapılanmanın tam ortasında yerini almıştır. Ankara’nın dünya haritası üzerindeki yeri, jeopolitik biliminin insanlığa kazandırdığı stratejik konum açısından ele alındığı zaman, günümüzde orta dünya adı verilerek açıklanmaya çalışılan merkezi coğrafyanın getirdiği bütün bilgi birikimleriyle Ankara olgusunun içeriğinin belirlenebildiği bir yeni durum önümüze çıkmaktadır. Ankara ile ilgili bir değerlendirme yapılırken geçmişten gelen bütün tarih, coğrafya ve genel kültür kökenli bilgiler öne çıkarak, Ankara kavramının içeriğinin belirlenmesinde fazlasıyla etkin olabilmektedirler. Ankara hem bir şehir olarak hem de merkezi coğrafyanın tam ortalarında yer alan bir bölge olarak geçmişin bilgi birikimini günümüze taşırken, aynı zamanda zamanımızdaki Ankara kavramının anlamını ve içeriğini bugünün kuşakları için belirleyebilmektedir. Bu nedenle, “ANKARA” denildiği zaman durup düşünmek ve geçmişten gelen bilgi birikimi ile değerlendirmeler yapmak gerekmektedir. Hem Ankara’nın yeni dönemdeki konumunu belirlemek, hem de bu merkezi kentte yaşamakta olan beş milyonluk Türk asıllı nüfusun, Türkiye’nin başkenti üzerinden yeni sahip olduğu konumunu, uluslararası alanda gündeme gelen yeni konjonktürlerin yansımaları açısından bakılmasıyla, bugünkü dönemde Ankara merkezli bakış açısının yeni durumunu belirlemek mümkün olabilecektir.

                Yakup Kadri, Ulusal kurtuluş günlerini anlattığı “Ankara” isimli kitabında, Kuvayı Milliye’nin başkenti olarak Türkiye devletini anlatırken, cumhuriyetin kurulmasından sonra yaşanan ulusal kurtuluş dönemiyle Ankara’nın merkezi konumunu ve bu kent içerisine yerleşen Türkiye burjuvazisinin durumunu, özelliklerini ve yaşadıklarını gelecek kuşaklara anlatarak, yeni kurulan Türk devletinin merkezinde yaşayan Türklerin ciddi bir başkent bilincine sahip olmaları gerektiğini açıklamaya çalışmıştır. Devleti çok büyük zorluklarla boğuşarak kuran kurucu kadro, daha sonraki aşamalarda gene zorluklara karşı yürütülen mücadele ile, cumhuriyet yönetimini oluşturma çabaları içerisinde başkent Ankara kaynaklı olarak ortaya çıkan yeni durumları Türk halkının önünde açıklığa kavuşturarak, Türk kamuoyunda ciddi bir cumhuriyet ve ulus devlet bilinci yaratmaya çaba göstermiştir. Milli mücadele azim ve kararlılığına önem veren kurucu kadro ulusal kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra, halka yönelen devrimlerin yapılması ve bu arada yeni devlet kurulurken ortaya çıkan çıkar ilişkileri ve bunlara dayanan para ilişkileri ile zayıf kalan insan ilişkilerinin yansımalarını “Ankara” isimli kitabı aracılığı ile Türk ulusuna aktarırken, Yakup Kadri’nin gerçekçi bir yazar olarak kuruluş dönemi sonrasında Ankara kenti üzerinden yeni devletleşme sancılarını dile getirerek, Türk halkının zaman içinde Türk ulusuna dönüşmesi sürecinde önemli açıklamalar yaparak, Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir ulus devlete dönüşebilmesi için,  fikri düzeyde önemli katkılar getirdiği anlaşılmaktadır. Kuruluş dönemindeki Yakup Kadri’nin geliştirdiği düşünsel önderliğin daha sonraki aşamalarda yeni cumhuriyet kuşakları içinden çıkan genç kuşakların ulusal kurtuluşun sonraki dönem temsilcileri olmaları için elverişli bir Kuvayı Milliye ortamı yaratılmıştır. Ulusal kurtuluş savaşının ilk aşamasında Atatürk aracılığı ile başkent statüsü kazandırılan “Ankara”, Yakup Kadri’nin öncülüğünde, daha sonraki aşamada ulusal kurtuluşun başkenti olunca, antiemperyalist ve tam bağımsız devrimci bir Türk Cumhuriyeti’nin, ulus devlet çatısı altında güçlü bir devlet olarak öne çıktığı görülmüştür.

                Türklerin yeni başkenti olarak seçilen Ankara kenti, Kuvayı Milliye mücadelesinin merkezi olarak seçildiği için, devrim tarihinde ulusal kurtuluş devriminin ortaya çıktığı coğrafi merkez olarak da bu yeni yapılanma içinde yer almış ve bu durumu ile de dünya literatüründe Ankara bambaşka bir yapılanma içine girerek, diğer kentlerden ayrılan bir Kuvayı Milliye başkenti çizgisinde yeni siyasal kimlik kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti anayasasının üçüncü maddesinde Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olmasının belirlendiği bu maddede, Türk bayrağı ve İstiklal marşı ile birlikte Başkent Ankara maddesi de yer alarak, cumhuriyetin temel ilkeleri arasında Ankara ile devletin bütünleşmesi sağlanmıştır. Cumhuriyetin temel ilkeleri doğrultusunda Ankara’nın başkent olması hem değiştirilemez hem de değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir hukuksal statüye bağlıdır. Ankara’nın  tam ortasında yer aldığı merkezi bölgenin geleceği ile ilgili olarak birbirinden çok farklı emperyalist plan ve projeler bulunduğu için, devletin kurucu gücü olan Kuvayı Milliye örgütünün ilan etmiş olduğu çağdaş ulus devletin birliği ve bütünlüğünün her türlü emperyalist saldırı ya da projelere karşı korunabilmesi ve  bağımsız yapılanması, ilan edilmiş olan Türk devletinin sonsuza kadar  devam edebilmesi için, öncelikle anayasanın giriş kısmındaki temel ilkeler aracılığı ile devlete  hukuksal bir güvenlik şemsiyesi getirmiştir. Cumhuriyet rejimine dayanan ulus devletin korunmasıyla ile ilgili bütün önlemler, anayasanın başlangıç hükümlerinde belirtilerek hukuk devletinin koruyuculuğu ile güvence altına alınmıştır. Ankara’nın başkent oluşu ile ilgili koruma aynı zamanda birinci kısmın genel esasları içinde yer alarak ve devletin temel amaç ve görevleri açısından açıklanarak, bu düzenlemenin hiçbir biçimde değiştirilmemesi gerektiği, gene anayasa bütünlüğünün Türk ulusuna ve Türk devletine kazandırmış olduğu ayrıcalıklı bir üst düzey hukuk örgütlenmesi olmuştur. Diğer ülkelerde olduğu gibi başkent olma ayrıcalığı tanınmış olan Ankara kentinin, aslında bu doğrultuda bir “Ankara “ kanunu çıkartılarak Londra, Roma, Paris ve Tokyo gibi büyük devlet başkentlerini koruyan benzeri bir yasal düzenleme ile, her türlü tehdit, saldırı ve riske karşı korunması gerekmektedir.

                Cumhuriyeti temsil eden ana ilkelerin her yönü ile ele alınarak, anayasanın başlangıç hükümleri ya da genel esaslar kısmında var olan devlet statüsünün koruma altına alınması, Türk devletinin üzerinde kurulu bulunduğu Anadolu ve Trakya toprakları üzerindeki Türkiye hegemonyasını güvence altına almayı hedeflemiştir. Aslında kendi başkentlerini özel yasalarla koruma altına alan diğer büyük devletler de benzeri bir destek aradığı için böylesine düzenlemelere giderken, Türkiye’de anayasa içinde sorunun çözüme bağlanması yoluna gidilmek zorunluluğu doğmuştur. Bazı ülkelerde, ayrı kanun düzenlemeleri ile başkentleri bağlı olan diğer kentlere karşı bir koruma arayışı sürüp giderken, bu konudaki Türk formülü, yasaların üstünde bir statüde anayasal düzenleme olarak örgütlenmiştir. Türk anayasal sisteminde yer alan değişmezlik sistemi ile koruma yaklaşımları çerçevesinde, gene Türk anayasasında cumhuriyetin temel ilkeleri olarak ifade edilen bazı kurallar, temel prensipler olarak, Türk eğitim sistemi ve sosyal bilimler arasında yer almakta ve aynı zamanda Türk toplumunun devrimci çizgide yeniden yapılandırılmasında temel taşlar olarak hizmet etmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin ana yapısını belirleyen bu cumhuriyetçi ilkeler aynı zamanda devletin kurucu önderi Atatürk’ün de benimsediği temel kurallar kabul edilerek, Türk halkına önderlik yapan devlet kurucusu partinin de temel ilkeleri olarak, zaman içinde benimsenerek uygulama alanına aktarılmıştır. Başkent Ankara Kuvayı Milliye mücadelesinin merkezi olarak yeniden yapılanırken o dönemin koşullarında Atatürk bir sentez gerçekleştirerek dağınıklığı ortadan kaldırabilmenin yollarını aramıştır. Avrupa ve Asya kıtaları arasında kurulan merkezi devlet olarak Türkiye hem Avrupa düzeninin çıkış noktası olan Fransız devrimini hem de Asya’nın en büyük devlet yapılanması olarak öne çıkan Sovyetler Birliğini yaratan Rus devrimini de dikkate almaya çalışmıştır. Avrupa ve Asya kıtaları arasında Fransız ve Rus devrimlerinin yansıdığı merkezi bölge üzerinde kurulmuş olan Türk devletinin başkentinde Fransız devrimi ürünü olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin ve dünya sosyalist sistemini kuran Sovyet Devrimi de Rusya üzerinden dikkate alındığı zaman, devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerinin de Türkiye’de öne geçtiği anlaşılmaktadır.

                İki kıta arasında kurulan merkezi devletin başkenti olan Ankara, aynı zamanda bu kıtalardaki siyasal sistemleri kuran Fransız ve Rus devrimlerinin de etkileri ile karşı karşıya kalarak ve uzun süreli bir siyasal mücadeleyi kurtuluş savaşı sonrasına kadar sürdürerek, bugüne kadar uzanan bir mücadelenin tam ortasında yer almıştır. Bu açıdan diğer devletlerden farklı özellikleri ile harita üzerinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti, sonraki dönemlerde meydana gelen siyasal gelişmelerden fazlasıyla etkilenmiştir. Türkiye yirmi birinci yüzyılda geleceğe dönük mücadelelerini  artırarak  yeni dünya düzeni içinde kendine uygun bir yer ararken, başkent Ankara hem yeni dünya düzencisi  emperyalist devletlerin hedefi olmakta hem de merkezi coğrafyadaki dinler, mezhepler, etnik kökenler, ulus devletler ve diğer devletlerin plan ve programları ile karşı karşıya kalmakta ve bu yüzden de hem bölünmek ve parçalanmak, hem de yeni ortaya çıkan emperyal devletlerin hegemonya planları doğrultusunda geliştirilen sömürgecilik saldırılarının ana hedefi konumuna  doğru sürüklenmektedir. Devletin kuruluşu bir asır geride kaldığı için geçmiş olan yüz yıllık zaman dilimini ve bu süreçte gündeme gelen siyasal gelişmelerin ve de yeniliklerin de hesaba katılarak de yeniden farklı değerlendirmelerin yapılması bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Osmanlı devletinin bittiği aşamada bir ulus devlet kurmak üzere ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti iki savaş arasında oluşturduğu kimliğini koruyarak ve yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını koruyarak, devletin devamlılığını sağlamış ama yirmi birinci yüzyıla doğru açılımların gündeme geldiği noktada, Türkiye’nin önüne yeni yapılanmalar alternatifi gündeme gelmiştir. Sosyalist sistem çökerken Avrupa ülkelerinin tıpkı Amerika Birleşik Devletleri gibi bir kıtasal birliğe yönelerek Avrupa Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği oluşumuyla gündeme getirilmiştir. Türkiye’nin yanı başında Sovyetler Birliği Rusya üzerinden dağılırken, bu kez bu duruma tamamen ters bir süreçte Avrupa ülkelerinin ABD’ye karşı bir kıtasal birlik devleti arayışı ile ortaya çıkması gibi iki ayrı oluşum, Türk devletini tehdit eden bir durum yaratmışlardır. Türk devleti bir yandan Amerika Birleşik Devletleri ile uğraşırken, yeni ortaya çıkan durumda benzeri bir mücadelenin Türkiye’nin yanı başında kurulmuş olan Avrupa Birliği’ne karşı da yapılması gerektiği, son siyasal gelişmelerle birlikte dünya gündemine girmiştir.

                Yirminci yüzyılın başlarında iki ayrı kutuplaşma sürecinin tam ortasında siyasal alana bir devlet olarak katılan Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir geçmişi geride bırakırken, doğu dünyasında Sovyetler Birliği ile, batı dünyasında ise Avrupa Birliğinin kurucusu konumuna gelen Avrupalı büyük devletler ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bin yıllık bir geçmişe doğru bakıldığında Roma ve Bizans gibi büyük imparatorluklar aracılığı ile Avrupa’nın büyük güçlerinin her aşamada emperyalizme yöneldikleri ve bu doğrultuda diğer dünya devletlerini yönlendirmeye çaba sarf ettikleri açıkça ortaya çıkmıştır. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğu Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bir araya gelerek birleşmeleri üzerine, yeni bir büyük güç olarak ABD doğmuştur. Daha sonraki aşamada bu yeni büyük devlet dünyaya yayılarak kendisinden önceki Britanya imparatorluğu düzenini ele geçirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz İmparatorluğu çökerken, bunun yerini yeni kurulan Amerikan İmparatorluğu alarak, gene batı merkezli bir dünya düzenine eskisi gibi devam edebilmenin çabaları içine girmişlerdir. Hegemonya İngiltere’den Amerika’ya geçerken tam savaş anında bir de Rusya’da Sovyet devrimi gerçekleşince, yirminci yüzyılın başlarında dünya üç merkezli yeni bir siyasal yapılanmaya doğru yol almaya başlamıştır. İşte böylesine bir dönüşümün gerçekleştiği dünya üzerinde üç büyük siyasal güç toparlanarak öne çıkarlarken, eski Osmanlı hinterlandında boşta kalan eski Türk toprakları üzerinde bir milli uyanış ile seferberlik gündeme gelerek, yeni bir ulus devlet oluşturmak üzere, Türk ulusunun kendi ulus devletini kurarak tarih sahnesindeki yerini aldığı görülmüştür. Böylesine bir tarihsel dönüşüm aşamasında boşta kalan Osmanlı toprakları üzerine çok ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu yüzden birinci dünya savaşı çıkartılarak güçlü bir merkezi güç olan imparatorluk yerine bir ulus devlet yapılanması geliştirilerek, emperyalistlerin orta dünyada saldırı ve işgal hareketlerine yönelmelerinin önüne geçilmek istenmiştir. Bu aşamada Türkiye’nin başkenti Ankara’ya önemli yeni misyonlar yüklenmiştir.

                Yer kürenin doğusunda ya da batısında ortaya çıkan büyük devletler ve imparatorluklar uluslararası bir hegemonya yapılanmasını kendi kurdukları siyasal egemenlik düzeni doğrultusunda yönlendirerek ve yeni dünya düzenleri arayışı içine girerek, zaman içerisinde sahip oldukları siyasal gücün sağladığı desteklerle bu tür hedeflere ulaşabilmenin yollarını aramaktadırlar. Türkiye orta boy bir devlet olarak varlığını güvence altına alarak hareket etmelidir. Merkezi bölgedeki konumunu koruyabilmek için Türkiye hem komşuları ile hem de bölge devletleri ile yakınlaşma ve dayanışma girişimlerinde bulunmaktadır. Ancak bu yollardan kendini koruyabilecek bir siyasal tavır geliştirebilecek Türk devleti, kendisini çevreleyen yakın bölgeler konularında sürekli gözlem içinde bulunarak, orta boy bir devlet olmaktan gelen eksikliklerini jeopolitik konumunu kullanabilen bir büyük devlet gibi gerektiğinde ortaya koyabilmelidir. Bu tür davranışlarıyla daha aktif bir konuma sahip olabilecek Türk devleti içinde bulunduğu jeopolitik konumunu öne çıkararak, orta boy devletten daha büyük bir devlet yapılanmasına doğru adım atmak durumunda kalmıştır. Dünyanın önde gelen büyük devletlerinin kolaylıkla yöneldiği emperyalist politikalara karşı merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle kendini koruyacak ve geleceğe dönük güvence altına alacak merkezi bir güç olarak her zaman için her türlü olumsuz gelişmelere karşı uyanık olmak ve böylesine bir ulusal tavrın örgütleyicisi olarak da komşuları ile, ya da partner devletler ile farklı ilişkilere giderek, yeni dengeler arayışı içinde bulunmalıdır. Uluslararası kamuoyunun oluşumu sırasında sorunların küresel ilişkilerin aracılığı ile gündeme getirilmesi ya da dayanışma veya yardımlaşma hedefleri doğrultusunda öne çıkarılması, Türkiye gibi orta boy devletlerin sahip olduğu büyük devlet benzeri tutumların daha fazla öne çıkmasını ve zaman içinde devamlılık arz etmesini sağlayabilmektedir. Dünyanın birçok bölgesinde görülebilen bu tür yapılanmaların gelip geçici olmaması için süreklilik gösterebilecek jeopolitik adımların birbirini izleyerek, ülke ve bölge boyu politikalarda ağırlıklarını her zaman için gösterebilmelidirler.

                Türkiye dünya haritasında bulunduğu yeri iyi görerek ve böylesine bir yaklaşım sayesinde başkent Ankara merkezli politikalarını kurumlaştırabilmektedir. Yüz yıllık cumhuriyet tarihinin eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmasıyla, Türk devletinin iç ve dış politikalarındaki değişikliklerin zaman geçtikçe yeni yönelmelerin süreklilik içinde öne çıkışlarının boyutlarını göstermektedir. Bir anlamda Ankara Kriterleri olarak topluca adlandırılabilecek ilke ve kurallar bütününde yer alan tutum ve davranışların başkent Ankara’nın adıyla belirlenmesi ve bunların bir paket olarak öne çıkarılması, Ankara Kriterleri kavramının Türk devleti ile milletinin ulusal çıkarlarına olumsuz yönelen her durumda, Türk tarafının hem Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hem de başkent Ankara merkezli bir içe dönüş hareketi biçiminde Ankara Kriterlerini öne çıkararak, aktif bir dış politikaya yönelebilmesi mümkün olmaktadır. Ulusal dış politika yönü ülke koşulları dikkate alınarak belirlenirken, Ankara Kriterlerinin öncelikli bir biçimde ele alınarak, Türkiye’nin çıkarlarını koruyacak düzeyde   bunlara dayanılması ve var olan sorunların çözüme bağlanması mümkün olabilecektir. Ülke ve devlet yönetimi ile ilgili olarak önceden hazırlanmış siyasal metinler ya da hukuk belgelerinin ortaya çıkarılabilmesi, geçmişten gelen bilgi birikiminin güncel sorunlara doğru yönlendirilmesi ile elde edilebilen olumlu katkılar, çözüm aşamasındaki sorunların çözüme kavuşturulmasında etkin bir biçimde kilit rol almaktadırlar. Kriter kavramının anlamı açısından konuya bakıldığında bir değerlendirme yapılması esastır. Geçmişten gelen bilgi ve değerler ile hareket edildiği zaman, var olan birikimin ana unsurlarının kullanılmasıyla birlikte çözüm için gerekli malzeme ile birlikte unsurların da ilke ve kurallar biçiminde ele alınması, bir zorunluluk olarak politika oluşturucuların önlerine çıktığı söylenebilir. Devletler hem kurumları ile hem de uzman kadrolarıyla sorunların çözümüne ya da yönlendirilmesine dönük adımlar atarlar. Bu gibi durumlarda sonuca kısa yoldan gidebilmek için devletlerin kurumsallığı doğrultusunda var olan tüm malzemenin ve uzmanlıkların devreye sokularak çözüm arayışlarının başlatılması gerekli olmaktadır. Ankara bir cumhuriyet devletinin başkenti olarak, Türk devletinin karşı karşıya kaldığı her türlü saldırıya karşı, sorunları çözmek üzere tarihin derinliklerinden gelen bilgi birikimine, sahiptir.

                Son aylarda Türk diplomasisi sürekli olarak batı kaynaklı sorunlarla işgal edilirken, Baltık denizi kıyılarında NATO zirvesi düzenlenmiş ve bu vesile ile Türkiye’nin batı ile ilişkileri yeniden masaya yatırılarak Türk tarafı hırpalanmaya çalışılmıştır. Her zaman olduğu gibi batılı emperyal ülkeler Türkiye’yi gene eskisi gibi insan hakları üzerinden eleştirmeye kalkışmışlar ve bu alandaki eksiklikleri yüzünden, Türkiye’nin hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını ve bu doğrultuda Avrupa Birliğinin üyelik için ana ilkelerini gündeme getiren Kopenhag kriterlerini, Türk tarafının bir yasal düzenleme ile kabul etmesi gerektiği, gene Avrupa Birliği organlarında Türkiye’nin son durumu tartışılırken, eskisi gibi dile getirilerek  Türk karşıtlığı çizgisi gene sonuna kadar izlenerek, Türkiye gene Avrupa Birliği dışında bırakılarak  ve gene bu tutumun bir uzantısı olarak Türkiye’nin NATO’daki görevine dikkat çekilerek, Avrupa Birliği nimetlerinden mahrum edilen Türkiye, bu durumun bir tersi yansıma ile Türk Devleti’nin NATO üyesi olmaktan kaynaklanan görev ve misyonları gene eski toplantılarda olduğu gibi tekrar edilerek, Türk tarafı mahkum edilmeye çalışılmıştır. Avrupa medeniyetin merkezi olmak gibi bir iddia ile kendisini uygarlığın merkezi olarak ilan ederken, Türkiye’yi çağdışı kalmış doğu bölgesi ülkeleriyle birlikte uygar olmayan ülkeler kategorisi içinde düşündüklerini açıkça ilan etmişlerdir. Avrupa kapısında yarım asır üyelik için bekletilen Türkiye, devletiyle milletiyle ve siyasi ve askeri gücü ile; ABD, NATO, İngiltere ve İsrail’in çıkarları için hem Afrika çöllerine hem de sıcak çatışmaların bulunduğu savaş alanlarına, NATO’nun öncü güçleri olarak kullanılmaya çalışılmıştır. ABD’nin küresel politikaları gereği Rusya ile Ukrayna savaşı başlatılırken, İngiltere’nin baskılarıyla Kuzey Atlantik örgütlenmesinin devamı bu kez Avustralya’nın katılmasıyla bir Pasifik savunması AUKUS adıyla gündeme getirilirken, Türkiye’nin güvenliği ya da askeri öncelikleri düşünülmemiş, Avrupa Birliğinden Türkiye gene çifte standartçılık oyunları ile uzak tutulurken, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kıbrıs ve Ege adaları ile Kuzey Suriye üzerindeki siyasi çekişmeler ile askeri çatışmalara Türkiye’nin batı dünyasının çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği görülmüştür. Türkiye gene bir emperyalizm oyununa savaşa sürülerek kurban edilmeye çalışılmıştır.

                ABD hegemonyası için Rusya ile Avrupa karşı karşıya getirilirken, dünya kamuoyunu oyalama çizgisinde bir Rusya-Ukrayna savaşının, Türkiye ile hiçbir biçimde ilgisi olmamasına rağmen, Türkiye’yi de NATO üyesi bir ülke olarak savaş cephesine yönlendirmek, Türkiye açısından çok büyük bir haksızlığa neden olmaktadır. İtalya’nın Faşist kadın başbakanı Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin gündemde olmadığını açıkça dile getirirken, Avrupa parlamentosunun Türkiye raportörü hazırladığı raporunda NATO ile Avrupa Birliğinin farklı kurumlar olduğunu ileri sürerek, Türkiye’nin kendisine karşı uygulanan haksızlığı dile getirmesine karşı çıkıyordu. Avrupacı kanat Brüksel’in yolunun Kopenhag Kriterlerinden geçtiğini resmen açıklarken, açıkça Ankara’nın kendi ulusal çıkarları için geliştirdiği kendi kriterlerine karşı tavır koyuyordu. Finlandiya’nın NATO üyesi olmasından sonra Türkiye’nin de Avrupa Birliği üyeliğini Türk tarafı gündeme getirdiği aşamada, Kopenhag kriterlerinin açıkça Türkiye’ye dayatılması AB’nin dostça olmayan resmi yaklaşımını açıkça ortaya koyuyordu. Bu durumda Türk hükümeti Ankara’daki Türk devletinin kendisi için uygun gördüğü çizgide, Ankara Kriterleri’ni gündeme getirerek, yavaş yavaş terör saldırılarına karşı çıkmayan ve bu tür saldırılara dolaylı olarak destek olan İsveç devletinin de NATO üyeliğine karşı Türk tarafı gereken tepkiyi ortaya koyarak, bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin iki yüzlü ve çifte standartlı batı emperyal politikalarına karşı çıkacağı bütün dünyaya duyuruluyordu. Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı çifte standartlı tavır ve politikalarına devam etmeye çalışırken, Türkiye batının emperyalist politikalarına karşı artık Ankara Kriterleri ile cevap vereceğini açıkça kamuoyuna yansıtıyordu. ABD dünyayı savaşa sürüklerken Rusya hareketi ile sarstığı dünya dengelerini yeniden gündeme getirme noktasında, Avrupa Birliği örgütü ile ortak hareket ederek, çok kutuplu dünya düzeninde yeni bir aşamaya doğru dünya konjonktürü çok zorlanıyordu. Türkiye, Avrupa Birliğine karşı izlediği antiemperyalist politikalara önümüzdeki dönemde devam ederek ve bütün savaşlara karşı çıkarak yeni dünya dengelerinin barışçı bir çizgide oluşumuna öncelik veriyordu. Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesi Ankara Kriteri olarak devreye giriyordu.

                Dünyanın ortasında her konu ve alan ile çeşitli açılardan karşı karşıya gelen bir konumda Türkiye’nin dünyada gelişen ve ortaya çıkan bütün alanlarda Türkiye Cumhuriyeti, kurucu önder Atatürk’ten gelen ciddi bir dış politika birikimine sahip bulunmaktadır. Birinci dünya savaşı sonrasında bir ulus devlet olarak  dünya sahnesine çıkan Türk devleti yoluna devam ederken Ankara merkezli bir siyasal düzen kurularak Türklerin, Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve özgürlüklerine sahip çıkılmıştır.  Tarihin her döneminde birbirini izleyen olaylar ve siyasal gelişmelerin birbirlerini izleyerek siyasal alana çıkmasıyla birlikte, merkezi coğrafyadaki oluşumlar da bu gibi gelişmelerin yansımaları doğrultusunda  biçimlenerek, Türk devleti ile birlikte devletin başkenti olarak merkez konumunda bir Ankara yapılanması zaman zaman siyasal  alanda yönlendirici etkiler yaratmıştır .Bugün Türkiye’nin her yanında şehir devletleri ya da küçük eyalet yapılanmaları arayışları sürekli olarak tırmanırken, başkent Ankara ile bütünleşen Türkiye Cumhuriyeti, Ankara kriterlerini  bir savunma mekanizması olarak kullanarak, hem ayakta kalmasını biliyor hem de cumhuriyetin ilelebet payidar kalması doğrultusunda  gerekli olan önlemleri alarak yoluna devam etmesini biliyordu. Tarihin ilk dönemlerinden bu yana merkezi alanda var olan Türk devlet geleneği, merkezi devletin güçlü bir yapılanmaya kavuşturulmasıyla, varlığını güvence altına alarak yirmi birinci yüzyılda devletin  ayakta kalması güvence altına alınıyordu. Dünya tarihinin önde gelen aktörleri olarak Türkler, her zaman hem batı hem de doğu kürelerinde ortaya çıkarak merkezi alan üzerinden dünyadaki gelişmelerin en etkin gücü olarak mücadelelerini sürdürüyorlardı. Böylesine etkili bir konuma sahip olan Türk toplulukları her zaman için bir çıkış yolu bularak, her dönemde bir Türk devleti çatısı altında bir araya gelerek dünyanın değişik dönemlerinde Türk devletleri üzerinden Türk uygarlığının devamını sağlıyorlardı.

                Ankara Kriterleri tarihin her döneminde ortaya çıkan Türk devletlerinin kendi varlıklarını güvence altına aldıkları temel ilkeler ve kurallar bütünüdür. Hayatta her şeyi bilime ve bu alandaki gelişmelere dayandıran kurucu önder Atatürk ortaya koyduğu söylev ve demeçleriyle, kurucusu olduğu devletin gerçeklerini ortaya koymuştur. Bu açıdan O’nun miras olarak Türk gençliğine bıraktığı “Söylev “ isimli kitap ta Ankara Kriterlerinin temel dayanak noktalarından birisidir. Bir çağ değişimi sırasında var olan büyük devletlerin önünü kesen ve savaşları durdurarak bölgesel barış ortamını kuran Atatürk, gerisinde bıraktığı otuz ciltlik eseriyle Türk devleti ile birlikte Türk ulusuna da öncülük görevini, bilimsel birikim ile tamamlamasını bilmiştir. Hiçbir yabancı düşünür ya da bilim adamının etkisi altında kalmayan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi yolunda ilerlerken gene kendi birikimini tamamlamasını savunmuştur. İki yüzden fazla devletin bulunduğu yeryüzü haritasında diğer devletler ve milletlerin yaşama  haklarının  güvence altına alınabilmesi ve dünyayı teslim alan neo-emperyalizm ile neo-koloniyalizm in sona ereceği ve yeni bir tür evrensel dayanışma aracılığı ile tüm insanlığın kazanılmış olan haklarının öne çıkacağı ve zaman içerisinde böylesine bir hakkaniyet ve adalet ile barış düzenlerinin gerçekleşeceği bir yeni dünya düşüncesinin geçerlilik kazanabilmesi için tüm ezilen ve esaret altında kalan toplulukların insan hakları düzenlemeleri doğrultusunda haklarına kavuşabilmeleri gerekmektedir. Ankara kriterleri her türlü haksızlığa karşı çıkmayı, evrensel barış ve adalet düzenlerinin kurulmasını sağlayarak ve mazlum ulusların her türlü hak ve özgürlüklerine kavuşabilmesi ve gelecekte daha adil bir yeni dünya düzenine Türkiye’nin ulaşabilmesi doğrultusunda Türk devleti ile Türk ulusunun üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirerek ve Ankara’nın ilkeli duruşu sayesinde daha adil bir dünya düzenine kavuşabilmesi çizgisinde, ulusalcı ve antiemperyalist kriterleri öne çıkararak, her türlü sömürü ve haksızlığın sona erdirilmesi hedeflenmelidir. Ankara Kriterleri bugüne kadar olduğu gibi öncelikle iç barışın sağlanması ve daha sonra da evrensel barışın garanti altına alınabilmesi açısından önem taşımaktadır. Uluslararası kuruluşların emperyal merkezlerin kontrolü altına sürüklenmesinin bir an önce önlenerek haksız düzenlerin ortadan kaldırılması ve uluslararası dayanışmalar aracılığı ile evrensel barış ve adalet düzeninin acilen kurulması gerekmektedir. Ankara’daki Atatürk Cumhuriyetinin Ankara Kriterleri aracılığı ile yeni bir dünya düzeni oluşumu için tıpkı Atatürk dönemindeki gibi mücadele etmesi zorunlu görünmektedir.                      

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN      

18 Aralık 2022 Pazar

MÜBADELE VE ULUS DEVLETLER - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

MÜBADELE VE ULUS DEVLETLER 

                Ulus devletler tarih sahnesine çıkarken ülke boyutlarını ve toplumsal tabanın alt kimlikli dayanak noktalarını belirleyerek, dünya haritası üzerindeki yerlerini belirlemektedirler. İnsanlığın dünya haritası üzerindeki dağılımları ülkelerin jeopolitik konumlarını değiştirirken aynı zamanda nüfus hareketleri de ülke ve devlet yapılanmalarının netlik kazanmasında önemli boyutlarda katkılar sağlamaktadır. İnsanlığın yeryüzü toprakları üzerinde yayılması ve zaman süreçleri içerisinde bir dağılım yapılanmasının gündeme gelmesiyle birlikte, geçmişten gelen devlet yapıları sarsılmakta ve değişen nüfus haritası üzerinden devletler arası sınır boylarında önemli değişiklikler öne çıkarken yeni ortaya çıkan dağılım haritaları üzerinden, devletler kendi toplumsal yapılarını yeniden gözden geçirme aşamasına gelmektedir. Dünya tarihinin her döneminde ortaya çıkan nüfus hareketlerinin devletlerin siyasal yapılarını etkilemesi nedeniyle, devletler arasında nüfus kaydırması yapılması ,ya da belirli etnik grupların karşılıklı olarak takas edilerek ülke değiştirmelerine yönelik adımlar ve benzeri girişimler, uluslararası hukuk alanında da yenilikler getirerek  ve komşu devletler arasında nüfus gruplarının yer değiştirmelerine yol açarak, devletlerin ülke ve millet unsurları arasında bütünleşme yaratacak düzeyde kaynaşma ve benzeri toplumsal açılımların öne çıktığı görülmektedir. Dünya diplomasi tarihi bu açıdan önemli örneklerle dolu olduğu için bugüne gelene kadar devletler arası nüfus değişimi alanında, birçok gelişme ciddi boyutlarda bir literatür oluşturmuştur.

                Fransız devriminin Avrupa ülkelerine yayılmasıyla birlikte dünya büyük bir dönüşüm gerçekleştirmiş yirminci yüzyıla kadar devam edip gelen dinler arası çekişmelerin yerini, Fransız devrimi sonrasında ortaya çıkan ulus devletler arası rekabet almıştır. On beşinci yüzyıl sonrasında Avrupa kıtasında başlamış olan Rönesans ve Reform hareketleri devrimci bir açılım getirmiş ve bu gibi oluşumların dünya düzenini derinden sarsmasıyla başlayan aydınlanma devrimi ve modernleşme süreci, insanlığı ortaçağın ağır din baskısından kurtararak bugünün ileri toplum düzenlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Fransız devrimi böylesine bir sürecin köşe başı olmuş ve devrim sonrasında dünya düzeni dinler arası ilişkilerden uzaklaşarak ulus devletler arasında daha farklı yeni bir düzene oturmuştur. Devletlerin tarihi incelendiği zaman böylesine yeni bir düzenin yavaş yavaş gündeme gelmekte olduğu anlaşılmaktadır. İlk çağlardaki ilkel komünal yapılar orta çağ yıllarına gelindiğinde derebeyliklere ve kent devletlerine dönüşmüştür. Daha sonraki aşamada öne çıkan kentler arası çatışma ve çekişmeler krallıkları öne çıkarmış, böylesine bir yöneliş krallıkları imparatorluklara doğru yönlendirirken, bu oluşum sürecinde daha sonraki aşamada imparatorluklar hegemonya savaşlarına sürüklenirken, imparatorluklar parçalanma aşamasına gelmiş ve Fransız devrimi sonrasında da kral devletlerden ulus devletlere halk kitlelerinin bir araya gelmesinden oluşan ulusal yapıların siyasal inisiyatifi ele almasıyla birlikte geçilebilmiştir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik esaslarının bir arada uygulama alanına getirilmesiyle birlikte, yeni dönemde eskisinden farklı bir devlet düzeni yapılanmasına doğru adımlar atılmıştır. Uzun süre belirli alanlarda da bir araya gelerek birlikte yaşam sürdüren halk toplulukları krallık ve imparatorlukların baskılarına karşı çıkarak direnirken, kendilerini güvence altına alacak ortak yönetim düzenleri oluşturarak, büyük devletlere karşı kendi ulusal yapıları doğrultusunda, daha küçük ve orta boy ülkelerde ulusal devlet yapılanmalarına kalkışmışlardır. Kralların yerini halklar alınca belirli bölgelerde yaşamakta olan halk topluluklarının zaman içinde kazandıkları ortak değerler üzerinden, yeni bir sosyal ve kültürel yapılanmaya doğru yönlenerek ve kendi ulus devletlerinin sınırlarını çizerek, bu doğrultuda ülke ve toplum bütünleşmesi sağlayarak, çağdaş ulus devletlerin tarih sahnesine çıkması sağlanmıştır. Fransız devrimi sonrasında yaşanan üç asırlık gelişmeler dünya haritasını bugünkü durumuna getirmiştir.

                Uzun süre aynı yerde yaşamak ve birlikte hareket etmek insan toplulukları içinde yeni çizgiler ortaya çıkarırken, zaman içinde oluşan sosyal ve kültürel yapılanmalar da toplum içinde yaşayan ulusların kimlik kazanmasına yardımcı olmuştur. Zaman içinde kazanılan ortak değerlerin halk kavramının ötesinde yeni bir benzerlikler oluşumuna yönlenmesi buna dayalı olarak uluşma sürecine katkılar sağlamıştır.  Var olan halk kitlelerinin içinden yeni bir benzerlikler coğrafyası çıkarmak, insanlığın ulusal toplumlar çağına girmesini kolaylaştırmış ve daha sonraki ulus devletler aşamasının ön hazırlıklarını oluşturmuştur. Ortak vatanda aynı sınırlar içinde yaşayan ve ülkenin nimetlerini kardeşlik dayanışması içinde bir araya getirmesi ve ortak geçmişten aynı geleceğe dönük birliktelikler uluslaşma olgusunun tamamlanmasına giden yolları açmıştır. Dağınık ve rastlantısal halk kitlelerinin ötesinde daha düzenli ve belli bir kimliğe sahip olan uluslar yeryüzünde siyaset sahnesinin önüne çıkmaya başlamışlardır. Modernleşmenin getirmiş olduğu bilimsel devrimler toplum yapılarında yenileşme getirince, halk kitlelerinin uluslaşma süreçleri daha da hızlanmış ve kısa bir süre sonra ulusların bir arada yaşamakta olduğu çağdaş bir uluslar dünyası kendiliğinden gündeme gelmiştir. On altıncı yüzyıl boyunca krallıkların yaptığı antlaşmalar üzerinden aynı devlet çatısı altında halk kitleleri uluslaşma şansını elde ederek, ortak vatan üzerinde sürdürülmekte olan beraberliğin yansıması konumunda, dünya devletleri bir uluslararası düzen içindeki halk kitleleriyle tamamen rastlantısal olarak bir araya gelebildiği gibi, zaman içerisinde planlı nüfus kaymaları ya da göçler yolu ile de bir birlikte yaşam düzenine gelebilmişlerdir. Devletlerin kuruluş aşamasında var olan ayrı toplulukların aynı ulusun evlatları konumuna gelmeleri daha kolay gerçekleşirken, devletin kuruluş aşaması tamamlandıktan sonra, belirli grupların başka ülkelerden gelerek aynı ulus devletin çatısı altına girmeleri ve zaman içerisinde toplumun bütünüyle birlikte ortak hareket etme sürecinde aynı ulusun parçalarının birlikteliğinin pekişmesi, diğer ulus devletler arasındaki rekabet düzeni ve çekişmeler açısından zamanla önem kazanmıştı.

                Halk kitlelerinin tamamen rastlantısal olarak belirli zaman diliminde ya da belirli bölgelerde bulunmaları sayesinde, ulusal toplumlar orada bulunan herkesi içine alabildiği ya da temsil edebildiği ölçülerde bir geçici yapıya sahip bulunmaktadırlar. Dünyanın çeşitli bölgelerinde uluslar uzun zaman süren oluşum uluslaşma dönemlerine sahip oldukları için birbirlerinden çok farklı özelliklere sahip olarak ortaya çıkabilirler. Her bölgede yaşayan halk kitleleri birbirlerinden farklı karakterlere sahip olarak oluşum süreçlerini tamamlamaktadırlar. Halklar içinde bulundukları konjonktürün yaşanılan bölgeye etki yaratması aracılığı ile birbirlerinden farklı biçimlerde öne çıkarlarken, diğer ulusal oluşumlar, dünyanın öbür bölgelerini biçimlendirmişlerdir. Halklar tarihin belirli bir anında bölgesel koşulların oluşumu ya da etkilemesi aracılığı ile ortaya çıkarlarken, uluslar böylesine bir durumdan çok farklı bir uzun süreli doğuş veya inşa dönemine sahip olmak durumunda kalmaktadırlar. Bazen ortak özelliklerin kazanılması zaman alırken, uluslararası alandaki değişikliklerin de var olan siyasal yapıları etkileyerek ulusal süreçleri dışardan etkilediği görülmektedir. Halk kavramı belirli bir anda ve yerde bulunan bütün insanların toplamını ifade ederken, uluslar uzun süre bir arada yaşamış ve ortak kültür ile toplumsal bir yapıya sahip olan topluluklar olarak, bugünkü ulus devletlerin sosyal tabanını oluşturan sosyal yapılardır. Halkların anlık geçici ulusların ise uzun süreli kalıcı durumları yansıtması nedeniyle, bütün ulusal toplulukların birlikte sosyal yaşamının geleceğe dönük olarak kurumlaşması, istikrar hedefine dönük olarak ulus devletleri ulusal toplum yapılarının ötesine giderek, daha güçlü bir hukuk ve siyaset düzeni çerçevesinde kalıcı kılmak gerekmektedir. Dünya nüfusunun her yıl oldukça hızlı bir genişleme süreci içinde olması dikkate alınarak, ulus devletler ile dünya haritasında yer alan ulusal toplumlar ve ulus devletlerin güvenliği açısından yerleşimin yeniden ele alınarak daha etkili bir düzene kavuşturulma çabaları gelinen son aşamada önem kazanmaktadır. Çağdaş toplumlarda gerçekleşmekte olan ulusal yapılanma, toplumları bütünleştirmeyi hedeflerken, uluslaşma olgusu hız kazanmakta ve halkların uluslaşması oluşumu da daha üst düzeylerde bir hareketlilik kazanmaktadır. Bazı ülkelerde uluslaşma süreçleri hızlanırken halklaşma olgusu uluslaşmaya zemin hazırlamaktadır.

                Soğuk savaş sonrası dönemde küreselleşme aşaması gündeme gelirken, ulus devletlerin ötesinde küresel şirketlerin uluslararası alanda gücü ele geçirerek ekonomi üzerinden dünyayı yönlendirmeye çalışmaları, var olan ulus devletler ile yeni gündeme giren küresel sermaye arasında büyük bir çekişme başlatmış ve dünya düzeni bu gibi gerginlikler yüzünden ciddi bunalımlarla karşılaşmıştır. Devletlerin çoğunun ulusal bir yapıda olmasına rağmen şirketlerin içindeki yabancı unsurlar, küresel şirketlerdeki ulus karşıtı çizginin devletlere doğru yayılmasını sağlamıştır. Çok kültürlülük adı altında ulus düşmanlığı tırmandırılırken, şimdiki küresel şirketlerin kozmopolitan yapılanmasının ulus devletlere doğru yansıtılması öne çıkarılmaktadır. Böylece uluslararası alanda karşılaşılan, siyasal çekişmeler küresel şirketler aracılığı ile ekonomi üzerinden ulus devletlere doğru dayatılırken, Fransız devrimi sonrasında gündeme gelmiş olan ulus devletler dönemini sona erdirmek çizgisinde birçok kültürlü ve alt kimlikçi toplumsal modeli güncelleştirerek, ulusal toplum yapısının çökertilmesine, ulus devletlerin yıkılmasına çok kültürcü toplumsal yapılanmaların ulusal toplumlara son verdiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Ulus devletler küresel saldırılar karşısında bocalarken çok ulusluluk üzerinden var olan toplumsal yapıların dağıtılması yolu ile amaca ulaşılmaya çalışılmaktadır. Eski dönemlerden gelen bazı istisnai uygulamalarda bazı devletlerin çatısı altında farklı kökenden gelen nüfus yapılarına yer verilmiştir. Bazılarında ise bu tür uygulamalara yer verilmeyerek aynı ulustan olan ya da benzeri biçimde aynı etnik toplulukların temsilcilerinin bir arada yaşadığı ülkeler ya da çalıştığı şirketler konusu, gene farklı kimliklerin çekişmesini ya da bazı istisnai durumlarda ortaklaşa hareket edildiğini göstermektedir. Birbirinden çok farklı din, kültür ve etnik kökenlerden gelen insanların bazı ülkelerde ya da devletlerin çatısı altında kozmopolit bir yaşam düzenine yöneldikleri görülebilmektedir. Çok uluslu imparatorluk ya da krallık devletlerinde farklı kimliklere izin verilirken, benzeri uygulamalara ulus devlet çatısı altında yer vermek mümkün olamamaktadır. Bazı uluslar benzerlik dayanışması üzerinden hızla kendi ulus devletlerini kurabilirken, böylesine bir koruyucu şemsiye yaratamayan ulus ötesi ya da öncesi toplumsal varlıkların da dünya haritası üzerinde yeni bir yerleşim yeri ararken, gene ulus devletlerin kapısını çalabilmektedirler. Ulusal olmayan bölge devletleri ya da federasyon modellerinde ulusal kimliği olmayan insanların koruma sağlamak üzere komşu devletlerin yönetimlerinden yardım talep etmeleri, uluslararası alanda çok görülen bir durumdur. Bugünün dünya haritasına bakıldığı zaman var olan iki yüz den fazla devletin hepsinin ulus devlet olmadığı, bazılarının halk devleti, bazılarının da ülke devleti ya da bölge devletlerinin yapılanması içinde var olmaya devam ettikleri görülebilmektedir. Bu gibi devletler ulus devlet olmadığı için farklı kimlikler taşıyan kişiler ya da topluluklar; bölge, ülke ve de halk devletleri içinde yer alarak yaşamlarını sürdürebilirler. Birleşmiş Milletler ve buna bağlı kuruluşların geliştirmiş olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve uygulamaları, ayrı kökenden gelen kişilerin bu  açıdan dışlanamayacağını ve diğer insanlar gibi bu kişilerin de  uluslararası insan hakları sisteminin verilerinden yararlanabileceğini gündeme getirirken, insan ilişkileri düzeninde yabancıların yeri ya da ulusal kimlik dışında kalanların ulusal toplum içinde karşı karşıya kaldıkları zıt durumlar ve bu gibi  gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunlar, bütün devletlerin önünde çözülmesi gereken meseleler olarak dünya  gündemine gelmektedir. Uluslaşabilen insan toplumları kendi ulus devletlerini kurarken, ulus olma sürecini tamamlayamamış ve bu yüzden siyasal oluşumların gerisinde kalmış olan dağınık insan toplulukları da her devletin dayandığı insan unsurunun farklılığı yüzünden birbirinden ayrı devlet modellerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Orta çağ döneminden kalan şehir devletleri ve benzeri küçük yapılanmalar aynı zamanda bölgesel federasyonların çatısı altında eyalet statüsü altında bir araya gelerek ve böylece ulus devletlere karşı varlıklarını koruyarak yollarına devam edebilmektedirler. İlk çağlardaki kavim ya da kabile yaşamını aşamayan geri kalmış halk toplulukları bu yapıları ile hiçbir zaman uluslaşamamış ve kendi ulus devletlerini kuramamışlardır. Uluslaşamayan topluluklar içinde yaşayan insanlar alt kimliklerini korudukları gibi aynı zamanda bu tür bir kimlikle dünya sahnesine çıkarak kendileri için uygun gördükleri ülkelerde yaşama hakkını kullanmaktan geri kalmamaktadırlar.  

                Yirminci yüzyıla girerken yaşanan iki büyük dünya savaşı uluslararası devletlerin konumlarını değiştirmiştir. İmparatorluklardan ulus devletlere geçişi sağlayan cihan savaşları sonrasında dünya yeni bir döneme girerek artın nüfus ve gereksinmelerin zorladığı çizgilere doğru yönelmek zorunda kalmıştır. İmparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşaması hem uzun hem de zorluklarla dolu bir biçimde gerçekleşmiştir. Birinci dünya savaşı öncesi ve sonrası koşullarda tarih sahnesine önce Türk ulusu daha sonra da Türk devleti çıkmıştır. Bir yandan ulusal kurtuluş savaşı vererek Türk ulusu dünya sahnesine çıkıyor, diğer yandan da yeni bir ulus devlet kurulması çizgisinde Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti kuruluyordu. İmparatorluk tasfiye edilirken, Türk asıllı olmayan eski Osmanlı ahalisinin yeni kurulan Hristiyan ya da Müslüman devletlerde değil ama Osmanlı mirasının temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkan Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içinde barındırılmalarına karar verilmişti. Türkiye devleti kurulurken eski Osmanlı ahalisinin ulusal sınırlar içinde yer almasına dikkat edilmiş ve Misakı Milli andı ilan edilirken, Türklerin ve Müslümanların birlikte ve çoğunlukta olduğu imparatorluk topraklarına öncelik verilerek haritalar çizilmiş ve eski devletten yeni devlete geçerken Osmanlı ahalisinden Türk vatandaşlığına geçiş aşaması sırasında, Misakı Milli andı ile ilan edilen eski imparatorluk topraklarına öncelik verilmiştir. Eskiden Osmanlı devletinin bir parçası olan Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu topraklarından imparatorluk geri çekilirken, bu bölgelerden göç ederek Türklerin ana vatanı ilan edilen Anadolu topraklarına erişmek için göçe kalkışarak, Türk devleti sınırları içinde yerleşmeye çalışan göçmenlerin talepleri doğrultusunda gereksinme duyulan  yeni kentlerin kurulması ve eski Osmanlı kentlerinin yeniden düzenlenerek ülkenin bir ulus devlet olarak yeniden yapılanması için gereken adımlar atılarak, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bir de ulusal kuruluş aşaması cumhuriyet rejiminin ilan edilmesi ile dünya kamu oyuna açıklanıyordu. Bu tür bir yol izlenerek ulus devlete giden yolun açılması sağlanıyor ama aynı zamanda eski Osmanlı topraklarından gelen Osmanlı ahalisi de yeni devletin yurduna kabul edilerek geleceğin Türk devletinin çatısı altında, mübadeleye giden yolda bu oluşumun ilk adımları atılıyordu.

                Bir hukuk terimi olan mübadele kavramının Osmanlı devleti gibi uluslararası bir imparatorluk devletinin sona ermesiyle birlikte gündeme gelmesi gayet doğal bir durumdu. Üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı devleti aynı zamanda üç yarımada üzerine kurulmuş bulunan bir devlet yapılanmasına sahipti. Batılı emperyalistlerin kışkırttıkları Balkan savaşları ile Balkan yarımadası, Avrupalı emperyalistlerin isyana kışkırttığı Arap ülkeleri ile Arabistan yarımadası savaşlara sürüklenerek Osmanlı sınırlarının dışına çıkıyordu. Üçüncü yarımada ise coğrafya kitaplarında Küçük Asya olarak tanımlanan Anadolu yarımadası Türk ulusunun bir ulusal kurtuluş savaşı verdiği merkezi alan olarak, Osmanlı devleti sonrasında bütün emperyalist büyük devletlerin hedefi haline gelirken, Kuvayı Milliye mücadelesinin zafer ile sonuçlanması üzerine yeni kurulan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi haline geliyordu. Eski Osmanlı ülkesinin merkezi topraklarını oluşturan Anadolu yarımadası zamanla eski Osmanlı ülkelerinden gelenlerin de yer alabileceği bir modern devlet yapılanmasına gidiyordu. Balkan topraklarında yaşayan Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı ahalisi, Balkan savaşları sonrasında Türkiye topraklarına geldiğinde Osmanlı devletinden Türk devletine geçiş aşamasında barış antlaşmalarının hemen sonrasında imzalanan mübadele  sözleşmeleri ile, eski Osmanlı halkının yeni Türk devletiyle hukuki bütünleşme içine girmesi mübadele antlaşmaları ile devreye sokuluyordu. Batılılar Wilson prensipleriyle öne çıkarak Sevr Antlaşmasını zorla imzalatırken, ulusal kurtuluş savaşı ile Sevr Antlaşması yırtılarak Lozan Antlaşmasına giden yolun önü açılıyordu. Sevr haritası ile imparatorluk topraklarını parçalayan emperyalizme karşı direnmesiyle Arap ve Balkan yarımadalarına karşı Anadolu yarımadası Türklerin elinde kalıyordu. Wilson’un istediği Hristiyan devletlerin Anadolu toprakları üzerinde kurulmalarına izin verilmiyordu. Ama bu bölge ve ülkelere karşı eski Osmanlı tutumu sürdürülerek bütün Osmanlı azınlıklarının devletleşemediği aşamada kurulması düşünülen gayrimüslim devletlerin ahalisi olamayanlar, Osmanlı devletinin mirasçısı olarak belirlenerek, yeni kurulan Türk devletinin gelecekteki vatandaşlığına giden mübadele yolu açılıyordu.

                Ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasını sağlayan ana oluşum, uluslaşma sürecinin tamamlanmasıdır. Ne var ki, Avrupa ülkelerinde üç yüzyıllık bir oluşum süreci sonrasında tarih sahnesine çıkan ulus devletlerin uluslaşma sürecini zaman içerisinde tamamlamaları için çabalar birbiri ardı sıra gündeme gelirken, önce büyük devletler daha sonra da orta ve küçük boy devletlerin sahip oldukları ulusal kimlik doğrultusunda toplumsal entegrasyon süreçlerini tamamlamaya çalıştıkları görülmektedir. Tarih boyunca yaşanan savaşlar, göçler ve sürgünler dünya haritasında yer alan bütün devletleri derinden sarsarken, başarısız devletlerin dünya haritasından silinmesi gibi  olumsuz durumlar da, yeni devletlerin gündeme gelmesini ve her kurulan devletin hızla uluslaşma sürecini tamamlayarak daha güçlü bir merkezi yapılanma üzerinden  uluslararası alana açılarak normal koşullarda olması gereken devletler arasında rekabet düzeni içinde kendilerine düşen yerlerini almak üzere , ulus devletler hem ülke bütünlüğü hem de tek bir devlet çatısı altında ulusal toplumun tüm üyelerini bir araya getirmek yükümlülüğü altındadırlar. İmparatorluklar sonrası dönemde ulusal sınırlar içindeki ülke vatandaşlarının bir kısmının uluslaşma sürecini tamamlayarak uluslaşma sürecinde belirleyici olmaya çalıştıkları, kendilerini ulusal toplumun bir parçası olarak  göremeyenler ya da sahip oldukları alt kültürler üzerinden kendi kimliklerini tanımlamaya çalışan  azınlık gruplarının  ulus devlet vatandaşlığı statüsü içinde bir araya gelmeleri, normal hukuk yolları ile ancak mübadele uygulamaları üzerinden tamamlanabildiği görülmektedir. Bu açıdan ulus devletin dünya sahnesine çıkmış olduğu Avrupa kıtasındaki ulus devletlere baktığınız zaman, hemen hemen hepsinde ortaya çıkan bütünleşme süreçleri içinde devletin ulusu içinde bütünleşen vatandaşların ulusal birliğin ve kimliğin temsilcileri olarak toplumsal alanda etkinlik sağladıkları görülebilmektedir. Devletin ulusal kimliği dışında kalan alt kimlikli toplum kesimlerinin ya da başka devletlerin vatandaşı olan grupların, eşit koşullarda bir ulus devletin vatandaşlığına kabul edilmeleri mübadele ve benzeri hukuk uygulamaları ile sürdürülebilmektedir.

                Mübadele genel olarak devletler arası ya da toplumlar arası antlaşmalarla uygulama alanına getirilmektedir. İmparatorluk düzeninden ulus devlet yapılanmasına geçilirken, kendisini Türk diye tanımlayan ya da Hristiyan dünyanın yanında  Müslüman kimliği ile birlikte hareket eden Türkler yeni bir dünya düzeni kurulurken, ülkenin doğu-batı ya da kuzey-güney sınırlarının yanında uzanıp giden eski İmparatorluk topraklarında yaşayan halk kitlelerinin yeni harita üzerinde kurulan devletlerden birisinin kimliğini kazanma hakkı herkes için geçerliyken, bu hakkını Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma doğrultusunda kullanan Türkler ve  Müslümanlar, daha sonraki aşamada Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilgili makamlarına başvuruda bulunarak mübadele  uygulamaları içinde hareket  ederken imparatorluğun merkezi toprakları üzerinde yeni bir ulus oluşturulması uygulamalarına katkıda bulunmuşlardır. Türk devletinin kurulmasıyla birlikte gündeme gelen göçler, yer değiştirmeler ve de alt kimlik yapılanmaları gibi sorunlar, ulus devletin kurulmasıyla birlikte yeni bir hukuk düzeni içinde çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. Böylesine bir yeni yapılanma arayışı Avrupa’daki ulus devletlerin kuruluşu sırasında uygulanan batılı yöntemler aracılığı ile gerçekleştirilerek, bugünkü Avrupa kıtası üzerinde yer alan modern bir kıtasal oluşum düzeninin önü açılmıştır. Dağılan imparatorluk yerine merkezi konumda bir ulus devlet kurulurken, Türkiye yeni harita oluşumu sırasında merkezi bölgedeki göç alan ülke olarak, eski Osmanlı hinterlandı üzerinde kendisi ile sınır komşusu  olan devletlerin ahalisine sınırlarını açık tutmuş ve bu doğrultuda gelişen uygulamaları belirli bir devlet düzenine kavuşturmak üzere, önce mübadele uygulamalarına başlamış ve daha sonraki aşamada Türkiye Cumhuriyetinin resmen ilan edilmesi üzerine de ahali değişimi anlamında göçler yolu ile gelen komşu halkların temsilcileri mübadil olarak kabul edilerek   ve  mübadele  antlaşmaları resmen imzalanarak bölge halkına ilan edilmiştir Osmanlı döneminde Evladı-Fatihan olarak ilan edilen fethedilen ülkelerin sınırları içinde barınarak, Osmanlı sonrasında da bu bölgede yaşamak durumunda kalan halk kesimlerine mübadele antlaşması her yönü ile uygulanmıştır. Bu açıdan Türk devleti yönetimi herhangi bir ayrılık ya da ayrıcalık düşünmemiştir.

                Türkiye yirminci yüzyıla bir ulus devlet olarak girerken bu yeni yapılanmaya uygun bir plan hazırlanarak, daha sonraki aşamada mübadele ile ilgili antlaşmalara uygun düşen bir zemin hazırlanmıştır. Tarihsel süreç içerisinde ulus devletlerin siyasal alana çıkması ve böylece imparatorlukların dağılması gibi bir oluşum yirminci yüzyılın başlarında uluslararası konjonktürde etkin olunca, Türkler Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti dönemine geçmişlerdir. Türkler tarih sahnesine Orta Asya bölgesinde çıkmalarına rağmen resmi adı ile bir Türk devletine Orta Doğu toprakları üzerinde sahip olmuşlardır. Bu durum Türklük olgusunu bir kimlik olarak Türklerin birlikte yaşadıkları alanlara taşırken, Türklük kimliği hem doğuştan gelen yönleri ile Orta ve Kuzey Asya’da yaşamını sürdürmektedir hem de Orta Doğu bölgesinin tam ortasında yer alan Türk devletinin vatandaşlık bağı üzerinden belirlenen siyasal kimliğini ifade etmektedir. Bu ikili kimlik konusu Türk devleti ile Türk dünyası arasında doğal bir bağ oluşturmakta ama aynı zamanda Türk dünyasında yaşamakta olan Türk asıllı Rusya Federasyonu vatandaşlarını da diğer ülkelerde yaşamlarını sürdürmekte olan devletler ve toplum yapıları içinde diğerlerinden farklı bir durum ortaya çıkarmaktadır. Dünyanın merkezi imparatorluğunu oluşturan Osmanlı devleti, üzerinde yaşadığı Orta Doğu bölgesinin nüfus boylarına coğrafi komşuluk varken, Türk dünyasında yaşamakta olan ondan fazla Türk devleti arasında da tarihi bir yakınlık öne çıkmaktadır. Coğrafya bilimi ile tarih bilimi Türkler ve Türk boyları için ayrı yönler gösterirken, Türk devleti ve milleti ciddi irredentizm sorunları ile karşı karşıya gelmektedir. Tarih boyunca kurulmuş olan imparatorlukların geride kaldığı bir dünya yeniden düzenlenirken, bu aşamada yirminci yüzyılın getirmiş olduğu ulus devletler döneminin de aşılması gerektiği konusunda bugünün siyasal merkezleri devreye girerek var olan devletlerin üzerinde büyük baskılar uygulamaktadırlar. Sınır ötesi milli kimlikli toplumları gündeme getirerek onlarla daha geniş bir alanda birlikteliklere yönelmek irredentizm sorununu canlandırırken, yüz yıllık ulus devletler düzenini de sarsarak yıkmaktadır.

                Ulus devletlerin bugününü yüz yıl sonra yeniden değerlendirirken, üzerinde durulması gereken kavramların en başlarında mübadele kavramı gelmektedir. Dünyanın her bölgesine yayılmış olan halk kitlelerinin bölgesel imparatorluklar çerçevesinde bir yaşam düzenleri varken, onları böylesine bir düzenden çekip çıkararak, aynı alt kimlikli insanların alt kimlikler üzerinden belirli bölgelere toplanması ve bu doğrultuda göçlerin ve nüfus kaydırma planlarının uygulama alanına getirilmesiyle ulus devletler kurulmuştur. İmparatorluklardan ulus devletlere yönelirken bu tür uygulamalara yeniden bölgesel devletlere dönme eğilimleri doğrultusunda yönelmek, önümüzdeki dönemde küresel sermaye ile ulus devletler arasında çok ciddi çekişme ve çatışmalara yol açacaktır. Emperyalizm ile irredentazm kıskacına sürüklenmekte olan ulus devletler, bugünün dünyasında alt kimlikçilik ile küresel bir kaos ortamına doğru sürüklenmektedirler. İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken ulusal kimliklerin daha kolay oluşturulabilmesi için uygulanan mübadele antlaşmaları yeniden gündeme getirilmeye ve iptal edilerek geçersiz kılınmaya çalışılmaktadır. Bu tür antlaşmalar ile dağınık akraba topluluklarını bütünsel ulus devletlere dönüştürme planlarından bugün vazgeçilirse, o zaman ulus devletlerin varlık nedenleri yeniden ele alınarak tartışılacak ve mübadele antlaşmalarının ortadan kıldırılması gibi konular, alt kimlikçi etnik topluluklar üzerinden ulus devletlerin parçalanarak eyalet devletlere geçiş için küresel emperyalizm tarafından desteklenen yıkıcı operasyonların önünü açabilecektir. Yirminci yüzyılda 20 imparatorluktan 200 ulus devlet çıkartan küresel emperyalizm, yüzyıl sonra bugün 200 ulus devletten 2000 eyalet devleti ortaya koyarak ulus devletleri yıkıma doğru sürüklemektedir. Bu aşamada ulus devletlerin kuruluşunun temel taşları olan mübadele antlaşmalarının korunmasıyla ulus devletler yoluna devam edebilecektir. Ne var ki, eğer mübadele antlaşmaları korunamazsa o zaman ulus devletleri bekleyen dağılma ya da irredentist sonuçlar verebilecek olumsuz gelişmeler, egemen güçlerin kaos senaryolarına yardımcı olarak, emperyalist güçlerin çok istediği üçüncü dünya savaşına giden yolun önünü açabilecektir. Bu durumda ulus devletlerin emperyalizme karşı ortak mücadeleye girmesi insanlık için zorunludur.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

30 Eylül 2019 Pazartesi

HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


 HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ
                                                                                                                                             
                Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Devletin temel modeli olarak kuruluş sırasında ulus devlet yapılanması benimsendiği için, Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen ulus devletleri arasında yer almaktadır. Ne var ki, Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk anlayışına bağlı kılınmamış, ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış ve ülke rejiminin temel dayanak noktası olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir. Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman diliminde beraberce benimsenmişti. Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik, Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de, halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir. Fransız devrimi sonrasında Avrupa’da ulus devletler doğarken milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya taban oluşturmuş, milliyetçi hareketlere karşı  tepki olarak ortaya çıkan halkçılık hareketleri de,  Rusya’da bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan  Sovyet Sosyalist  Cumhuriyetleri Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı  aracılığı ile ortaya çıkmıştır. Türkiye böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk konumunda bulunması nedeniyle, Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek, iki ayrı dünya arasında bir köprü oluşturmaya çalışırken, yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak kabul edilmişlerdir.

                 Ulus devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi, milliyetçilik hareketleri ile gerçekleşme aşamasına gelmiş bir ideolojik imparatorluk olarak modern dünyayı belirlerken,  Avrupa’nın doğusunda yer alan  büyük imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de  halkçılık  eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı. Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı çerçevesinde gelişmeler göstererek, siyasi tarihin belirleyici unsurları arasında yerlerini alıyorlardı. Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus devletlere giden yolu açarken, diğer yandan insan topluluklarının ortak bir ülkede aynı tarih, dil ve kültürü paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu açıyordu. Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan ülkelerde, uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy ulus devletler dönemine geçiliyordu. Avrupa’da kralların merkezi otoriteye sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken, ulus devletlerin çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu. Böylesine yaşanan bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa ulus devletlerinin ana felsefesi konumuna geliyordu. Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya bölgelerinde yaşanmadığı için, milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte, belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle birlikte de, halkçılık cereyanları Asya kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı.
                 Avrupa bölgesindeki krallıklara karşı gelişen ulusçuluk hareketleri Fransız devrimi sonrasında bütün kıtaya yayılırken, doğuya doğru da gelişmeler göstererek kıtanın doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir. Avrupa’daki karışıklıklar on sekizinci yüzyılda Rus Çarlığı’nın sınırları içine girerken,  bu büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde, Moskova merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde yer almasını sağlamıştır. Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile sarsılmaya doğru kayarken, ayaklanmalar ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü sahnesinde günışığına çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken, benzeri bir ulusal devrim yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki eylemler daha çok halkçılık olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon oynuyordu. İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan us Çarlığı, Avrupa’daki isyan hareketleri ile birlikte terör ve benzeri sokak hareketlerine sahne olmaya başlayınca, Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını görmüştü. Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı, yeni başlayan halkçılık hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere, devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu. Rusya devletinin siyasal güçleri, sokak hareketlerine karşı bir baskı politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu.
           Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen Çarlık rejimi,  devlet terörü yaratarak sokağa çıkan, ulusçuluk yaparak bölücü girişimleri gündeme getiren oluşumları önlemeye çalışmış ve bunun sonucunda da Avusturya -Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin vermemiştir. Devlet eli ile yaratılmış olan halkçılık hareketleri sayesinde,  ülke çapında terör yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet gücü ile önlenebilmiştir. Rusya böylece ulusçuluk akımlarının parçalama tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli Japon ordularının Pasifik kıyılarından Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını önleyememiştir. Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı gösterememiştir. Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığı’nın egemenliğine son verirken, hiçbir batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir. I905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş dönemi yaşamıştır. On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin parçalanmasına izin verilmemiştir. Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik önlenirken aynı kitleleri üzerinde halkçılık öne çıkarılmıştır. Rusya gibi çok geniş topraklara sahip bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda eylem yapmalarına engel olunmamıştır. Ne var ki,  Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve terör estirerek örgütlediği devlet halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı ulusalcı oluşumlara denetim getirerek, çağ değişimi aşamasında Rus devletinin ülkesinin Osmanlı devleti gibi parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır.

                Halkçılık hareketlerini devlet eli ile örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu gibi bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış, Fransız devriminin yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur. Avrupalı emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır. Bir anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında kazandıran bu gibi gelişmeler, daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine doğru sıçrama göstermiştir. Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak, büyük imparatorlukların dünya haritasından silinmesine giden yolu açmışlardır. Ulusçuluk ya daulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir çıkış göstermiştir. Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca, ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma hakkını elde etmiştir. Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan savaşı çıkmıştır.
                Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır. Ulus devletler milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken, halkçılık akımları devlet merkezli olarak geliştirilerek milliyetçilik cereyanlarının önünü kesiyordu. Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince, halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık kazanıyordu. Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek örgütlenmesi,  Rusya’da devrime giden yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus Çarlığının topraklarında bir devrim ile gerçekleştiriliyordu. Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus devletlerin sayısının artmasına neden olurken, Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık böylesine bir oluşuma izin vermiyordu. Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her bölgesinde yaygınlık kazanırken,  devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu. Bir avuç aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu yapıyordu. İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu. Rusya’da on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken, yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek,  çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu.
                İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik oluşumu bir Avrupa modeli olarak yaygınlık kazanırken, halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu. Halk kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen bir yol olarak Rusya’da devletçi halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü kesiliyordu. Sonraki yıllarda milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu görülmüş ve böylece yeryüzündeki devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru ilerlemiştir. Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra gündeme gelmişlerdir. Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken, halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide gelişmelere aracı olmuşlardır. Bu açıdan dünyanın her bölgesinde benzer sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için halkçı politikalar devreye sokulmuştur. Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir.
                Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda ortaya bir Türk modeli koymuştur. Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin hazırlamış olduğu Sevr planı, Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere,  Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır. Balkan bölgesindeki milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken, emperyalizmin Asya topraklarına girmesini önlemek üzere bir makro milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu. Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro milliyetçiliğe izin verilmeyerek, bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı ahalisi bir ulusal toplum olarak kabul edilmiştir. İmparatorluktan ulus devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her Türkiye insanı, yeniden tarih sahnesine çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak ilan edilmiştir. Bu noktada Balkanlar’daki gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş aksine yurt düzeyinde makro bir milliyetçilik ile ülkenin her bölgesi ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir. Eski Osmanlı halkı bir araya getirilirken, ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken halkçılık anlayışı temel alınmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı çıkan bir halk mücadelesi olarak yapılırken, geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat edilmiştir.
                Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulurken, devletin temel olarak dayandığı esas Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir. Buna göre,” Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”, biçimindeki tanımlama ile Türk devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmişti. Böylesine bir tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, içeride dayandığı halk gücü esas kabul edilerek halkçı yapıda bir cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Rus modelinde halkçılık ilkesi milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken, Atatürk ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır. Eski deyimi ile milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak benimsenmiştir. Ulusculuk  kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi olarak öne çıkarken, devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda  ulusal kavramı ile açıklanmıştır. Bu açıdan ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir. Dışa karşı milli devlet olarak ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır. Burada, Türk modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi tutumunun sentezi görülmektedir. Atatürk Türk ulus devletini kurarken, halkın etnik ya da dinsel kökenini değil, bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir. Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için kullanırken, Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak, Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir. Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin temel taşı haline getirilmiştir.
                Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir. Kurduğu devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen Atatürk, siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur. Avrupa ile Rusya arasında bir köprü konumundaki topraklar üzerinde halkçı bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken, Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli koymuştur. Buna göre, devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır. Buna göre uluslaşan bir halk topluluğunun yeni devletin toplumsal yapısını oluşturması istenmiştir. Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine uygun olarak kurulurken, benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki devrimden de yararlanılmıştır. Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış olduğu devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak benimsenmiştir. Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel ilkeleri olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır. Uygulama alanında her iki ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde uygulama alanına aktarılması, Türkiye Cumhuriyetinin ortalama yoldan oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim dengesini koruyacaktır.

                Ne var ki, bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri arkada kalırken, batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli kılmaya çalışmaktadır. Özellikle Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü, Türkiye’yi gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile yönetmek istemekte, sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında, Türkiye’nin geleceğini kendi kontrolleri altında tutmaya öncelik vermektedirler. Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları Türkiye koşullarına ters düştüğü için, sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir projeyi gündeme getirmektedirler.  Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat çizgide, halkçı ve haklarcı partilerin ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir araya getirilmesiyle, dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş planlanmaktadır. Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye empoze etmektedirler. Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır. Şimdi rejimin yeni döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki partili demokrasi üzerinde hassas bir biçimde durmaktadırlar. Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken, güneydoğu halkını ülkenin bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt  tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır. Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan güdümlü bir plan doğrultusunda birleştirilerek   ve  halkçılıktan halklarcılığa  geçiş sağlanarak, Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı  bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya çalışılmaktadır. Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken, Atlantik emperyalizminin Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır.
                Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme döneminde dahil olan halklarcılık hareketi, bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır. Balkanları Osmanlı’dan kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi imparatorluğunu ortadan kaldıran  İngiltere, günümüzde  Atatürk’ün ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına dönerek, Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli grupları kışkırtarak  Atatürk’ün yarattığı  Türk ulusu gerçeğini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir. Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak halklarcı anlayış ile  ifade etmeye çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun  eyaletleri konumuna dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bölgesel federasyon planları doğrultusunda orta dünya  Balkanizasyon çıkmazına doğru sürüklenirken, Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen rüzgarlar doğrultusunda  eyaletlere bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar. Halklarcılık anlayışı Irak ve Suriye savaşları sırasında da  görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe, Suriye ise beş eyalete doğru zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin  parçalanmasına yardımcı olarak,  ikinci Balkanizasyon projesine  önemli ölçülerde katkı sağlamıştır. İslamın birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada, halklarcılık anlayışının genişletilmesiyle birlikte çok parçalı bir federasyon tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri olarak merkezi alanda kurulmaya çalışılmaktadır. Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla birlikte eski Osmanlı hinterlandı Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin denetimine verilmektedir.
                Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak, Atatürk’ün partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter yapısı açısından korunması gerekirken, bölücü çevrelerin desteklediği halklarcılık anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine, bugünkü halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli yaşamını sürdüren her Türk vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir. Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma düzeni kuran Atatürk ‘ün, halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı açısından  günümüz koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin  ulusal,üniter ve merkezi bir yapıda kurulmasını sağlayan  Atatürk ilkelerinin  Anayasanın giriş kısmında yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu, parçalanmak istenen Türk ulusunun bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır . Orta Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır. Bölgenin değişik ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma düzeninin güvenlik ve yardımlaşma ekseninde acilen oluşturulması  zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır.  Bu aşamada, Türk halkı diğer ülkelerin halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları bozabilir. Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı, ancak  bölge devletlerinin bir araya gelerek bölgesel güvenlik doğrultusunda  bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir. Ne var ki, böylesine bir halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri  aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona sürükleyebilir. Bu nedenle üniter, ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken, Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugünde korunması, iç ve dış güvenlik açısından zorunlu görünmektedir.
                Türkiye Cumhuriyeti bir yüzyılı geride bırakırken, sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir. Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen çok kutuplu dünya konjonktüründe eski emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene eskisi gibi hegemonyalarını merkezi coğrafyada sürdürmek istemektedirler. Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı, Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her türlü soruna karşı ortak bir dayanışma içinde hareket etmelidir. Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türk vatanının bütün bölgelerini, her türlü yerel maceradan uzak tutularak başkent ile bütünleşen bir doğrultuda yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır. Daha sonraki aşamada ise, Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir. Türkiye böylece içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak, bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde karşı çıkabilecektir. Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki jeopolitik güç boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir. Tek bir dünya devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin,  yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir.
                Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli dönemeci kendi potansiyeli ile geçebilmelidir. T.C. Anayasasının  giriş kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında  yer alan  milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı ile belirtilmiştir. Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile anayasada belirtilmiştir. Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir. Bu nedenle temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı değişikliğe gidilmemelidir. Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla yerel yönetimler üzerinden eyalet sistemi ve federasyona doğru giden yeni yapılanma girişimleri, Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir. Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr ve Siyonizm haritalarını terör, savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken, halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir. Atatürk halkçılığı bütün bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir. Şimdi gelinen noktada ise bu zaferin ortadan kaldırılması için Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir. Emperyalizmin Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip çıkılmalıdır. 

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN