3 Ocak 2020 Cuma

İSTANBUL İST-KONG OLAMAZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


İSTANBUL İST-KONG OLAMAZ

Türkiye Cumhuriyeti yeni bir genel seçime doğru hızla giderken, iki dönem ülkeyi yöneten hükümetin başbakanı seçim programının ötesine giderek son derece çılgın olduğunu iddia ettiği yeni bir projeyi kamuoyunun önüne getirdi. Başkent Ankara’nın önceliği dururken, küresel sermayenin bu bölgenin başkenti yapmaya çalıştığı İstanbul’u öne çıkaran yeni projede, İstanbul eski belediye başkanı olarak hareket etmeye öncelik veren bir tavır içerisine girerek ve başkent Ankara’daki merkezi devleti ikinci plana bırakarak bir “Kanal İstanbul Projesi” resmen ilan edilmiştir. Bir kara ülkesinin tam ortasında yer alan Ankara’ya su getirmek ve çevre ırmaklardan kanal açarak Ankara’yı Karadeniz’e açmak ya da Menderes hükümeti döneminden kalma başkente deniz getirmek gibi merkezi devlet yönetimi açısından son derece önemli ve öncelikli projeler varken, İstanbul boğazına paralel bir doğrultuda yeni bir boğazın yerini tutacak doğrultuda iki deniz arasına kanal açmak, bugün gelinen aşamada Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal öncelikleri arasında yer alacak gibi görünmemektedir. Ne var ki, gerçek durum böyle olmasına rağmen, genel seçimler öncesinde Türkiye bir olupbitti ile Kanal İstanbul projesi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Türkiye için fazlasıyla lüks ve anlamsız görülen böylesine bir çılgın bir projenin önümüzdeki dönemde gerçekleştirilebilmesi de son derece güç hatta imkânsız olarak görülmektedir. Özel bir basın toplantısı ile açıklanan bu çılgın atılıma karşı ilgili ve yetkili çevrelerden ilk gelen tepkilere de bakıldığında, bindir gece masalları gibi bir hayal dünyası ile Türkiye’nin karşı karşıya getirildiği anlaşılmaktadır.

Proje ile ilgili olarak açıklanan resmi metin incelendiğinde; bu konuda tam olarak hazırlanmış bir bilimsel araştırma ya da proje olmadığı görülmekte, sadece başbakanın seçim heyecanı ile böylesine bir çılgın projeyi gündeme getirerek partisine olan ilgiyi daha da yükseltme çabası içine girdiği göze çarpmaktadır. Uzun süredir İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Trakya bölgesi arasında sürüp giden ihtilaflı durumu kökünden kazıyıp atmak ve İstanbul merkezli yeni bir projeyi devreye sokarak İstanbul kentinin genişletilmesi doğrultusunda, Trakya bölgesinin tam ortasından bir su kanalı geçirilerek iyice şişmiş olan İstanbul’u batıya doğru yaymak gibi bir yaklaşımın yeni açılacak kanal üzerinden uygulama alanına aktarılmak istendiği belli olmaktadır. Trakya Üniversitesinin öncülüğünde hazırlanmış olan Trakya bölge planının hazırlanması sırasında bu bölgedeki bütün sivil toplum kuruluşları ile beraber meslek örgütleri de çalışmalara katılmışlar ve geleceğin Trakya bölgesini bilimsel esaslara uygun olarak yeniden projelendirmek üzere, üniversitedeki uzman bilim adamlarının öncülüğünde bir bölge kalkınma planını hazırlayarak devletin ve Türkiye’nin ilgili ve yetkili kurumlarına sunmuşlardır. Trakya Üniversitesi’nin eski rektörü olan Prof.Dr.Osman İnci’nin Cumhuriyet yayınları arasında çıkmış olan “Trakya Direniyor“ başlıklı kitabı, bu konuda gerçek durumu her yönü ile ortaya koymakta ve İstanbul gibi giderek azmanlaşan bir kentsel yapının saldırılarına karşı bölgenin haklarını korumak ve savunmak için nasıl bir büyük mücadeleye giriştiğini açıkça kanıtlamaktadır.
      İstanbul Büyükşehir Belediyesi kentin geleceği ile ilgili metropoliten planı hazırlarken, bu kentin hukuki sınırları dışına çıkarak, bütün Trakya bölgesini İstanbul kentinin arka bahçesi gibi görmüş, Trakya bölgesinde yer alan üç vilayeti ve bunlara bağlı bütün ilçeleri atlayarak sanki Bizans dönemindeki gibi Trakya bölgesini kendine bağlı bir eyalet yapılanması içerisinde görmüştür. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin böylesine anayasa ve yasaları çiğneyen bir tavır içerisinde Trakya bölgesini yutmaya hazırlanmasının arkasında, İstanbul eski Belediye Başkanının önderliğindeki hükümet ile aynı parti çatısı altında bir arada bulunması gösterilmiş, hükümet ile belediye yönetimlerinin aynı partinin iktidarının uzantıları olması gerçeği karşısında, İstanbul Belediyesi kentin sınırlarını aşarak bütün Trakya bölgesini yutma cesaretini kendisinde bulabilmiştir. Türk anayasal sistemi çerçevesinde kesinlikle düşünülemeyecek böylesine bir yaklaşımın arkasında ne gibi oluşumların bulunduğu tartışılırken, birden Kanal İstanbul projesi ortaya atılmıştır. İstanbul belediyesinin kendi sınırları içerisinde bir kanal oluşturma hakkı varken, bütün Trakya bölgesini ortadan ikiye ayıracak düzeyde bir suyolunun açılması, büyükşehir belediyesini aşarak bütün ülkeyi ilgilendiren yeni bir yapılanma olarak hükümetin omuzlarına düşmüştür. Başbakan düzeyinde projenin açıklanmasının arkasında, İstanbul kenti ile Trakya bölgesi arasında yıllardır sürüp giden anlaşmazlıkların bulunduğunu öne sürmek gerçekçi bir açıklama olacaktır, çünkü İstanbul’u genişleten bu proje Trakya bölgesini küçültmekte ve gene bu mega kentin arka bahçesi konumuna getirmektedir. İstanbul belediyesinin bu konudaki hukuk dinlemez tutumuna karşı çıkan bütün Trakya halkı, bir araya gelerek ve kenetlenerek Trakya üniversitesinin bölge için bilimsel esaslara ve bilgi birikimine uygun olarak hazırlamış olduğu bölge kalkınma planına sahip çıkmış, açıkça İstanbul’dan gelen her türlü saldırıya karşı direnerek bir hukuk devleti çatısı altında sahip olduğu kazanılmış haklarını sonuna kadar korumaya kararlı bir tutum sergilemiştir.
     İstanbul belediyesinin kendi hazırladığı metropoliten plana devleti karıştırmamasının arkasında, küresel emperyalizmin geleceğe dönük bölgesel planlarında yeni bir Bizans yapılanmasının bulunmasının rolü bulunmaktadır. Hıristiyan batı dünyası Fener Rum patrikhanesine destek çıkarak, yeniden eski Bizans benzeri bir bölgesel büyük devlet peşinde koşarken İstanbul’un giderek büyümesi desteklenmiş ve bugün için bir mega kent konumuna gelen bu hastalıklı yapının ihtiyacı olan her türlü gereksinimleri karşılayabilme doğrultusunda çevre illeri rahatsız edebilecek çeşitli adımlar yasalara aykırı bir doğrultuda hiç çekinilmeden atılabilmiştir. Birkaç yıl önce papanın İstanbul’a gelerek Fener Rum patrikhanesini ziyaret etmesinin arkasında böylesine gelişmeler doğrultusunda Vatikan’ın da esaslı bir desteğinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Papa destekli yeni Bizans yapılanması doğrultusunda birbiri ardı sıra adımlar atılırken, Türklerin Ortodoks yapılanması geride bırakılarak dışlanmıştır. Papa’dan sonra İstanbul’a ziyaret için gelen eski ABD başkanı da Topkapı sarayını ziyaret ederken Türkiye Cumhuriyeti başbakanına açıkça, Ankara’yı bırak, İstanbul’a yerleş ve Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkeyi boğazın kenarından yönet diye açık bir yönlendirme yapmaktan çekinmemiştir. Birbiri ardı sıra gündeme gelen batılı otoritelerin bu ziyaretleri, başkent Ankara’yı iyice devre dışı bırakarak, Yeni Bizans projesi doğrultusunda İstanbul merkezli yeni bir yapılanma dönemini ortaya çıkarmıştır. Hıristiyan dünya ile yakın ilişkiler ve batı bloğundan gelen sıkı destekler ile bu yöneliş hızla ilerlerken, başkent Ankara ve Türk devletinden gelebilecek tepkileri halk kitlelerinin desteği ile karşılayabilme doğrultusunda Müslüman duyarlılığını kaşıyacak doğrultuda bir Yeni Osmanlı vizyonu icat edilerek ulusal kamuoyu yönlendirilmeye ve toplumsal tepkiler önlenmeye çalışılmıştır. 

        Bugünün koşullarında yaşanmaz bir kent konumuna sürüklenen İstanbul kenti, aslında tıpkı Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının son dönemlerinde olduğu gibi üçüncü bir çöküş döneminin içine girmiştir. Batılı emperyalist ve Siyonist çevrelerin eski Osmanlı hinterlandını daha kolay kontrol edebilmek üzere geliştirmiş oldukları bölgesel yapılanma projeleri doğrultusunda hareket eden sermaye çevreleri, Bizans artığı gayrimüslim lobiler ile son zamanlarda bütünleşme içine girince, açıkça Türkiye Cumhuriyetinin varlığına karşı çıkan ve kasteden belirli projelere angaje olmuşlardır. İstanbul’da yeni bir Bizans arayan Ermeni ve Rum lobileri Fener patrikhanesi ile işbirliği yaparak İstanbul’u yeniden Bizans’a çevirebilmenin girişimlerini sürdürürlerken, yüzyıllardır bu kentte ticaretin seyrini elinde tutan Yahudi lobileri de İsrail merkezli Siyonist ve ABD merkezli Neo-con politikalarının ülkedeki temsilcileri olmuşlar ve hem Büyük Orta Doğu hem de Büyük İsrail projelerinin Truva atı rolünü oynamaya soyunmuşlardır. Tıpkı Bizans’ın son dönemlerinde olduğu gibi birbirleriyle amansız bir yarışa kalkışan bu gayrimüslim lobiler, Ankara’daki Türkiye Cumhuriyeti devleti engelini aşabilmek üzere İstanbul merkezli yeni yapılanmaları sürekli olarak gündemde tutmuşlardır. Cumhuriyet rejimi altında bütün Türkiye illerinden para kazanan bu gayrimüslim lobiler, kazandıklarını İstanbul’a getirmişler, sadece bu kentin civarına yatırım yaparak ülkenin diğer bölgelerinin geri kalmalarına neden olmuşlar, İstanbul’da oluşturdukları sermaye birikimini ise hızla dışarıya transfer ederek, Türkiye’nin kalkınmasına yeterince katkıda bulunmamışlardır. Türkiye’den kazandıkları paraları dışarıya kolaylıkla götüren bu gayrimüslim lobiler, yabancı şirketler ile ortaklıklar kurarak daha çok yabancı insanın ve işadamının İstanbul’a gelmesine ve bu kentin böylece Bizanslaşmasına yardımcı olmuşlardır. Bu doğrultuda, eski Bizans’ın başkenti yeniden bir Bizans yapılanmasının merkezi konumuna girmiştir.
     İstanbul’daki bu gelişmeleri yakından izleyen Avrupa ülkeleri bu mega kent ile daha yakından ilgilenmeye başlamışlar, İstanbul’daki Yahudi lobilerinin ağırlığına karşılık Edirne kentini bir giriş kapısı ya da köprü olarak seçerek, bu kent üzerinden geleceğe dönük bir Trakya Cumhuriyeti oluşumunu gizli gizli örgütlemeye çalışmışlardır. Her ay düzenli olarak Edirne’ye gelen Avrupa Birliği temsilcileri ve özellikle İngiltere, Almanya ve Hollandalı temsilciler, doğu ve batı Trakya ile beraber Kırcaali bölgesini birleştirecek ve Edirne’nin başkent olacağı bir Trakya Cumhuriyetini kurabilme doğrultusunda bölge halkı üzerinde çalışmalarını hızlandırmışlardır. Avrupa Birliği temsilcileri; Anadolu’nun küçük Asya olduğunu ve Asya kıtasının bir parçası olduğu için Avrupa olmadığını, bu nedenle Anadolu yarımadasının hiçbir zaman Avrupa Birliği içinde yer alamayacağını, ama Trakya bölgesinin durumunun çok farklı olduğunu, İstanbul’a kadar uzanan Trakya bölgesinin Avrupa kıtasının bir parçası olduğunu bu nedenle de ilk fırsatta Trakya’nın bir cumhuriyet devleti olarak Avrupa Birliğine tıpkı Kıbrıs gibi üye yapılacağını açıkça dile getirmişlerdir. Trakya halkının kafasını karıştıran bu gibi çalışmaları Avrupa Birliği uzmanları, halen birlik üyesi olan Yunanistan’ın batı Trakya bölgesi ile Bulgaristan’ın Kırcaali vilayetinde de sürdürmüşlerdir. Boğazlar bölgesi coğrafya kitaplarına göre Avrupa ve Asya kıtaları arasında doğal sınır olarak kubur edildiği için, Trakya bölgesi ile beraber İstanbul kenti de Avrupa yakası ile Avrupa kıtasının sınırları içerisinde yer almaktadır. Avrupalılar ve birlik yöneticileri İstanbul’a geldikçe ve bu kenti ziyaret ettikçe, İstanbul’un yerinin Avrupa olduğunu, istenirse hemen İstanbul kentini Avrupa Birliği içine almaya hazır olduklarını açıkça söylemekten çekinmemişlerdir. Trakya Cumhuriyeti ile beraber İstanbul kent devletini berberce Avrupa Birliğinin içine almağa çaba gösteren Avrupalıların bu girişimleri, bir anlamda böylece sadece Anadolu yarımadasına hapsolacak Türk devletini Avrupa’nın dışına itmek anlamına gelecekti. Avrupa Birliğinin bu gibi gizli planları ve hazırlıkları açığa çıkınca, ABD ve İsrail ikilisi ve bu ülkelerin İstanbul’daki ortakları ile lobileri hemen harekete geçerek Avrupa’nın önünü kesmek doğrultusunda çeşitli planları ve senaryoları devreye sokmuşlardır.
         Kanal İstanbul projesi harita üzerinde incelendiği zaman Avrupa Birliğinin önünün kesilmesi atılımı olarak öne çıkmaktadır. Trakya‘nın tam ortasından geçecek bir suyolu olarak kanal İstanbul kenti ile Avrupa kıtasını birbirinden ayıracak ve böylece İstanbul’u bir ada konumuna getirerek, Avrupa Birliğinin bu kenti ele geçirmesini ya da kendi bağlamasını önleyecektir. Genel seçimler ile ilgili olarak iktidar partisi programını açıklarken, İstanbul’un çok büyüdüğünü ve bu nedenle yaşanmaz bir kent konumuna geldiğini, bu doğrultuda kentin doğusunda ve batısında iki yeni kent kurularak bu mega kentin rahatlatılmaya çalışılacağını ilan etmişti. Daha sonraki aşamada ilan edilen çılgın proje ise, İstanbul kentini Avrupa’dan koparırken, kentin Avrupa yakasını ada haline getirmekte ve böylece ortaya bir ada ve iki yarımadadan oluşan yeni bir oluşum gündeme getirilmektedir. Kanal İstanbul ile Trakya bölgesi tam ortadan ikiye bölünürken, Boğaz ile kanal arasında İstanbul bir ada kenti konumuna gelmektedir. Kent bir anlamda kanal açılmasıyla beraber batıya doğru genişlerken Trakya bölgesinin yarısını içine alarak yutmakta ama aynı zamanda ada konumuna geldiği için de kentin Anadolu yakasından kopmaktadır. Boğaz ile kanal arasına sıkışan bir ada kenti olarak İstanbul farklı bir yapılanma ile öne çıkarken, Anadolu ve Trakya bölgeleri birer yarımada olarak, ada kentinin iki yanında tamamlayıcı unsurlar durumuna gelmektedir. Böylesine bir yeni yapılanma, Türkiye Cumhuriyetinin iller düzenini bozacağı için iki yarımada arasında yer alacak bir İstanbul adasının nasıl bir yönetim biçimine sahip olacağı sonraki aşamada tartışma konusu olacaktır. Normal bir vilayetin ötesinde oluşmakta olan böylesine bir üçlü yeni yapı, Türkiye’nin idari taksimatını bozacağı gibi, sonraki aşamada da yeni bir siyasal yapılanmayı zorlayacaktır. Bu kenti Avrupa’nın ve Hıristiyan dünyasının yutmasına izin vermek istemeyen, İstanbul’daki Yahudi lobileri, Amerika’daki benzeri lobiler ile işbirliği yaparak hem bölgesel hem de küresel oluşumlarda İstanbul’u merkez konumuna getirmeye çalışmaktadırlar. İsrail’i kurtaracak bir bölgesel yapılanmada İstanbul bölge merkezi olarak Arap ve İslam dünyasına karşı şemsiye olabilir ya da, Amerika’dan dünya kapitalist sistemini yönetmekte zorlanan küresel sermaye, İstanbul’a gelerek üç kıtanın ortasından ve dünyanın merkezi bölgesinden bütün kıtalara yönelik yeni bir yönetim ve yönlendirme sistemi kurabilir.
       Washington Amerikan devletinin başkentidir ama Newyork’da dünya devletinin merkezidir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Alman birliğine karşı ABD ve İngiltere’nin zenginlerinin bir araya gelerek oluşturdukları bu yapılanma, oluşturulan dünya kapitalist devletinin bugünkü merkezi, ABD merkez bankası olan Federal Rezerv üzerinden New York kentidir. Bu nedenle bütün dünya devletlerinin üye olarak temsil edildiği Birleşmiş Milletler örgütünün merkezide New York’tadır. Bu kent hem dünya kapitalizminin hem de dünya devletinin başkentidir. Soğuk savaşın sonlarına kadar kapitalist sistemin para babaları dünya ekonomisini bu merkezden yönetebilmişlerdir. Ne var ki, yirmi birinci yüzyılda Çin, Hindistan, Rusya ve İran gibi büyük devletlerin batıya karşı güçlü ekonomileri ile dünya sahnesine çıkmalarından sonra, batı kapitalist sistemi aksamaya başlamış doğunun büyük dev ülkeleri okyanus ötesinden kontrol edilemez bir noktaya gelmiştir. Doğunun büyük devletlerini yakından kontrol edebilmek ve dünya jeopolitik yapılanmasının merkezi alanı olan Avrasya’yı İstanbul üzerinden denetim altında tutabilmek üzere küresel kapitalizmin baş patronu olan uluslar arası finans kapitalin İstanbul’a gelmesi zorunlu olmuştur. On bin kilometre öteden dünyanın merkezi alanını denetleyemeyen kapitalist enternasyonal Newyork’tan vazgeçerek yeni merkez olarak belirlediği İstanbul’a gelmeye başlamıştır. İstanbul boğazının kenarları ile Avrupa yakasının son yıllarda tıpkı New York benzeri gökdelenler ile doldurulması yeni bir Manhattan ya da Broadway yapılanmasına doğru İstanbul’da bir gidişin başladığını göstermektedir. Dünyanın en büyük bankaları ile beraber tekelci şirketlerin merkezlerinin bulunduğu Manhattan adası benzeri yeni bir yapılanma doğrultusunda İstanbul’un Avrupa yakasının da adaya dönüştürülmesi, Kanal İstanbul projesi ile ikinci bir boğaz geçişinin Marmara ve Karadeniz arasında yapılmak istenmesi, İstanbul kentinin küresel sermayenin yeni Manhattan adasına dönüştürülmeye çalışıldığını açıkça ortaya koymaktadır. New York gibi bir kentin tam ortasında Manhattan gibi bir ada yönetimi çatısı altında son derece serbest bir çalışma düzeni içerisinde gelişen küresel sermayenin, benzeri bir çalışma ortamını kanal İstanbul projesi üzerinden ada İstanbul bölgesinde gerçekleştirmeye çalıştığı artık iyice ortaya çıkmıştır. Son zamanlarda batılı beş bir şirketin Avrasya ve Asya bürolarının İstanbul’a taşınmaya başlaması da, böylesine planlı bir oluşumun açık bir göstergesi olmaktadır. Ayrıca İstanbul’un son yıllarda sürekli olarak kültür, spor ve ticaretin başkentleri olarak ilan edilmesi de,küresel sermayenin denetimi altında olan medya ve basın organlarının da bu proje doğrultusunda yönlendirildiğini göstermektedir.

       İstanbul belediyesi ekibi tam bu projelerin devreye girdiği aşamada başkent Ankara’daki merkezi devletin başına gelmiştir. Büyük Orta Doğu ya da ılımlı İslam projelerinin iktidarı olarak işbaşına gelen yeni hükümet işbaşına geldiği günden bu yana sürekli olarak İstanbul öncelikli projelere ağırlık vermiş ve bu doğrultuda başkent Ankara’nın içinin boşaltılarak İstanbul’a taşınmasının önünü açmıştır. Devletin en üst düzeyindeki yöneticiler, boğaz kenarındaki eski Osmanlı saraylarında yeni çalışma mekânları oluştururlarken, Türk devletinin işleri başkent Ankara yerine müstakbel küresel sermaye merkezi olarak seçilen İstanbul’da yürütülmeye başlanmıştır. Anayasa değişmeden ve resmen Ankara’nın başkent olması ile ilgili anayasal madde değiştirilmeden hukuka aykırı bir biçimde, torba yasalar ya da bazı kanun kuvvetindeki kararnameler aracılığı ile bazı kamu kurumları ve bankaları daha şimdiden bu yeni merkeze taşınmaya başlanmıştır. Bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin çeşitli kamu organlarının anayasaya rağmen İstanbul’a götürülmesi, devletin içerisinde hem bir ikilik yaratmış hem de geleceğe dönük bir doğrultuda bir devlet krizinin oluşumuna giden yolu açmıştır. Bu durumu ört bas etmek isteyen çevreler ise hemen yeni anayasa isteklerini öne çıkararak, hemen bu hukuka aykırı durumdan kurtulmak istemişler ve bir anlamda genel seçimlere doğru, yeni anayasa tartışmalarını bu yüzden tırmandırarak, batı emperyalizminin güdümünde gelişerek Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehlikeye atan böylesine bir olumsuz durumdan kurtulmak istemişlerdir. Artık herkes gerçeği görmekte ve genel seçimler sonrasında Türkiye’ye dayatılacak yeni anayasa ile başkentin Ankara’dan İstanbul’a taşınacağını görmektedir. Bu yüzden şimdiden İstanbul’a yönelik göç oranında ciddi bir yükselme görülmüştür. Hükümet İstanbul’dan geldiği Ankara’da dönüşüm işlerini tamamladıktan sonra yeniden İstanbul’a dönüşün hazırlıklarını tamamlamış görülmektedir. Yeni anayasanın kabul edilmesiyle de proje tamamlanacak ve İstanbul üçüncü kez tarihte payitaht olarak yerini alacaktır.
         Küresel sermayenin dünyanın merkezi coğrafyasına gelerek kendi kontrolü altında bir dünya kapitalist imparatorluğu kurabilmesi amacıyla gündeme getirilen İstanbul’un payitaht yapılması girişimleri, Kanal İstanbul ile beraber yeni Manhattan adasını İstanbul’da kurmayı hedeflerken aslında bilmeden İstanbul’u Hong Kong’a çevirmektedirler. İngiltere merkezli batı kapitalist sistemi bütün dünyayı bir sömürge imparatorluğu ile çevrelerken, Çin’in güneyindeki bu ada kentini bütün Asya kıtasını çevrelemekte bir istasyon ve merkez olarak kullanmışlardır. İngilizler on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Hindistan yarımadasını ele geçirdikten sonra, Uzakdoğu bölgelerini ve kıta Çin’ini denetim altına alabilme doğrultusunda Hong Kong adasını doğu bölgesinin merkezi üssü olarak seçmişlerdir. Bütün Çin kıtasının uzun süreli uyuşturucu ile uykuya yatırılmasında bu ada kenti üs olarak kullanılmış ama aynı zamanda kapitalizmin uzak doğuya taşınmasında da Hong Kong önemli bir merkez olma görevini yerine getirmiştir. Yanı başındaki Makao ile beraber aynı zamanda uyuşturucu ve diğer maddelerin kaçakçılığının merkezi olma misyonunu da yerine getiren Hong Kong tam anlamıyla karışık ve kozmopolit yapılanmasıyla, batı kapitalizminin doğu yarıküreyi ele geçirmesinde önemli misyonlar üstlenmiştir. Kıta Çin’ine giriş kapısının önünde yer alan Hong Kong adası, batılı şirketlerin buraya gelerek şubelerini açmaları ve yirminci yüzyılda da batılı bankaların adaya gelmesiyle beraber de bölgenin ticaret merkezi olma hakkını elde etmiştir. Çin 1842 yılında Nankin Anlaşmasıyla adayı İngiltere’ye bırakarak, İngiliz üstünlüğünü kabul etmiş ama sonraki aşamada da İngilizler ada üzerinden geliştirdikleri uyuşturucu ticaretiyle bütün kıta Çin’ini yüzyıldan fazla bir süre uyuşturarak uykuya yatırmışlardır. İngilizler Hong Kong adasını her türlü amaç için kullanmışlar ve böylece yerkürenin doğu bölgelerinde de üstünlük sağlayarak Çin’in ve Japonya’nın önünü uzun süre kesmişlerdir.
       Batakhaneleriyle ünlenen Hong Kong adası aynı zamanda bankalarıyla ve borsasıyla da dünya ticaretinin doğu bölgesindeki en önemli üssü konumuna gelmiştir. İngiltere Çin’den kiraladığı adayı tam iki binli yıllara girerken 1998 yılında Çin’e iade etmek zorunda kalmıştır. Ne var ki, Hong Kong tam anlamıyla bir kapitalist kent devleti olarak Çin’in içerisine uluslar arası kapitalist sistemin taşınmasında da üs olarak kullanılmış ve böylece komünist Çin devletinin sahiller üzerinden dışarıya açılması sağlanmıştır. Uzun yıllar İngiliz devletler topluluğunun bir üyesi olarak hareket eden Hong Kong  adası, kozmopolit yapılanmasıyla bütün uzak doğu ülkelerinden gelen işçilerin ve iş adamlarının ortak yaşadıkları ve küresel kapitalist sistem içerisinde ortak gelecek aradıkları bir buluşma merkezi olarak da dünya tarihindeki yerini almıştır. Batılı iş adamları uzun süre bu ada üzerinden doğu ülkeleriyle ilişkiler kurmuşlar, Hong Kong bankaları doğu ve batı arasındaki ticaretin örgütlenmesinde başı çekmişler ve böylece dünya ticaretinin doğu bölgesine yayılarak küreselleşmesinde önemli katkılar sağlamışlardır. Adaya gelen yoksullar kısa zamanda zenginleşince Hong Kong’u terk etmişler,yerlerine yenileri gelmiştir. Böylece yoksulların geldiği ve zenginlerin gittiği bir yapılanma içerisinde Hong Kong adası batı kapitalizminin bölgesel üssü olma görevini yerine getirmiştir. Bin yüz kilometre karelik bir alanda on beş milyon insanın yaşadığı Hong Kong adası denilince akla hem dünya ticareti, hem Çin’in giriş kapısı hem de bankalarıyla beraber batakhaneleri gelmektedir. Bankalar ile batakhanelerin bu küçük ada ülkesinde birlikte yer almaları kapitalist sistemin yapılanmasını açıkça göstermekte, bu sistem içinde kumar oynayanların kazanmaları halinde bankalar ile kaybetmeleri durumunda da batakhaneler ile karşı karşıyla kaldıklarını göstermektedir. Hong Kong türü bir kapitalizm hiç de iç açıcı olmadığı gibi, küresel kapitalizmin kumarhane yüzünü öne çıkarmakta ve batılı kapitalist merkezlere olan bağımlılığı açıkça ortaya sermektedir. Hong Kong borsası egemenliğini sürdürdüğü müddetçe,ada ülkesi kapitalist sistem içerisindeki önemini sürdürmekte ama doğu ülkelerinin yoksulları için bir umut kapısı görünümüyle de, batakhanelere yeni müşterileri düşüren bir çarkın içinde de ada devleti bocalamaya devam etmektedir.
      Resmi rakamlara göre nüfusu on beş milyonu bulan ama gayri resmi kaynaklara göre ise çoktan yirmi milyonu bulan nüfusu ile bugün İstanbul giderek Hong Kong’a benzemektedir. Her gün bu kente gelen binlerce iç göç mağduru Türk insanı ile beraber, civar ülkelerden kaçak gelen yüzlerce yabancı İstanbul sokaklarında bir araya gelebilmekte ve her geçen gün Hong Kong’un kozmopolit nüfus yapısından daha beter bir insan güruhunu kent nüfusu olarak öne çıkarmaktadır. Tıpkı Hong Kong’da olduğu gibi İstanbul’da dünya bankaları ve büyük şirketlerinin toplandığı bir ticaret merkezine dönüşürken, nüfus olarak aşırı zenginler ile beraber aşırı yoksulların bir arada bulunduğu bir mekân konumuna sürüklenmektedir. Aşırı zenginler yoksulların saldırılarından korunabilmek üzere korumalı sitelerde yaşamaya başlarken, kent yoksulları da ilçe belediyelerinin önünde çorba kuyruklarına girmektedirler. Boğazın iki yakasında süper lüks oteller ve kulüpler zenginleri ağırlarken, İstanbul’un izbe sokakları ve yollarındaki batakhaneler de kent yoksullarının buluşma mekanları olarak devreye girmektedir. Bugünkü hali ile tam bir yaşanamaz kent haline dönüşmüş olan İstanbul’un acil bir yaşam düzeni programına gereksinmesi varken, iktidar partisinin seçimleri kazanabilmek doğrultusunda iki yeni şehir ve bir de yeni kanal projeleriyle ortaya çıkması tam anlamıyla ters bir adımdır. İstanbul’a eklenecek iki yeni şehir bu kenti iyice yaşanmaz bir duruma getirecek ve nüfusun kısa zamanda otuz milyona yaklaşmasının önünü açacaktır. Yabancılar ve batılı şirketler için cazibe merkezi yaratmak ve küresel sermayenin dokunulmazlığı doğrultusunda yeni bir Manhattan adası ortaya çıkarabilmek düşünceleriyle ortaya atılan kanal İstanbul projesi ise, bu kentin Manhattan’a değil ama tamamen tersi bir doğrultuda gerçek anlamıyla Hong Kong’a dönüşmesine neden olacaktır. Bir anlamda, yeni bir Hong Kong olarak, öne çıkacak olan İstanbul kenti yeni hali ile  İst-Kong olarak yeni bir isme kavuşabilecektir. Küresel sermaye bu kenti dünyanın merkezi yapmak isterken, izlenen yanlış politikalar ve projeler doğrultusunda İstanbul hızla İst-Kong olacaktır. Yanlışlıklar zinciri önlenemezse o zaman Manhattan hayalleri ile yola çıkanlar İst-Kong yapılanmasıyla yetinmek zorunda kalacaklardır. Hong Kong adasında on beş milyon insanın büyük çoğunluğu batakhanelerde yok olup giderken, İst-Kong adasında da otuz milyon insan benzeri bir sefalete sürüklenerek içinden çıkılmaz bir çıkmaza düşmüş olacaklardır. İst-Kong olma bataklığına sürüklenebilecek İstanbul’da, ortaya çıkacak yeni mafya ve yer altı örgütlenmeleri çizgi filmlerdeki dev canavar King-Konglar gibi hem insanları hem de şirketleri ve kurumları yok ederek, bu merkezi ada kentini kısa zamanda cehenneme çevirebileceklerdir.
      İstanbul’a olan iç ve dış göç durdurulamazsa, kanal İstanbul ile bir Manhattan adası değil ama tamamen tersi bir doğrultuda İst-Kong adası yaratılacaktır. Aşırı göç ile iyice kozmopolitleşen İstanbul kenti bu hali ile hem Türklükten uzaklaşmakta hem de Türkiye’den kopmaktadır. Bizans kalıntısı gayrimüslim lobiler de bu kentin Türk kimliğini silebilmek üzere güneydoğudan üç milyonu aşkın Kürt asıllı insanın İstanbul’a taşınmalarını sağlayarak kozmopolitleşme sürecinin hızlanmasını sağlamışlardır. Irak da bir Kürdistan kurulurken, İstanbul dünyanın en büyük Kürt kenti haline getirilerek, Türkiye’nin ulusal ve üniter yapısı planlı olarak zorlanmaktadır. Güneydoğunun İstanbul’a taşınması da bu kentin hızla İst-Kong’a dönüşmesine önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Kanal İstanbul ile İstanbul kenti bir kent devleti olmaya doğru adım atarken, aynı zamanda merkezi coğrafyaya egemen olma çabası içerisindeki küresel sermayenin Manhattan dayatmasıyla karşı karşıyadır. Ne var ki, sürecin tamamen tersi bir doğrultuda İst-Kong’a doğru işlemesi, Kanal İstanbul projesinin ertelenmesine neden olacaktır. İstanbul’un önceliği kanal ya da ikinci bir boğaz değil ama hem nüfusun hem de sanayi tesislerinin orta ve doğu Anadolu kentlerine taşınmasıdır. Bu gerçeği görmezden gelerek, küresel sermayenin projelerine alet olanlar İstanbul’u içine sürüklendiği çıkmazdan kurtaramazlar. Nüfusun yarısının geldikleri bölgelere geri gönderilmesi ve sanayi tesislerinin ülkenin uygun bölgelerine taşınmasıyla, İstanbul yeniden yaşanabilir bir kent konumuna gelebilecektir. O zaman, İstanbul boğazının her açıdan yeterli olduğu ve doğal yapıyı zorlayacak çılgın kanal projelerine gerek olmadığı bir kez daha anlaşılacaktır. Deprem riskine karşı kuzey bölgelerinde yeni yerleşim alanları yapılabilir ama kanal açmak gibi çevre koşullarını zorlayabilecek çılgınlıklardan uzak durmak gerekecektir. İstanbul’un İst-Kong’a dönüşmesine kesinlikle izin verilmemelidir.

     NOT: Konuya ilgi duyanlar; http://www.kemalistyaklasim.info internet adresinde  “Makaleler” bölümünde yayınlanan, ”Trakya Cumhuriyeti Kurulamaz”, ”İstanbul Üçe Bölünmelidir” ve “İstanbul Trakya’yı Yutamaz” başlıklı makalelerime bakabilirler.

                                                             Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

2 Ocak 2020 Perşembe

İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR

(ULUS GAZETESİ: 20.12.2010)

    
     Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.

      Yeni dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır. İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmaya çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmaya yönelmiştir. Okyanus ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş uygulama alanına konulmaya başlanmıştır.
       Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmaya başlanmıştır. Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır. Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi hedeflenmiştir.
      Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapmaya hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek, İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeye başlanmıştır. Kuzey Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir işbirliğine girişmişlerdir.

      Önceleri İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmaya başlamıştır. Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır. İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.
      Küreselleşme döneminde, İstanbul’da merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen, aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni koşullara alışmaya çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır. Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.
      Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu kente taşınmaya çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye süreci tamamlanmış olacaktır.
     Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmaya çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.
        Türk ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir. Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla Hıristiyanlaşması da tamamlanmaya çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeni  yabancıların inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.
      Bu tür küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması, Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırıma bağlanan devlet aleyhine girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmaya çalışan İstanbul’a taşınamaz.

      Son yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi, Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.
      Üçe bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeye çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir. Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin, küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir. Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasını  kabul etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.
     İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla, İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almaya hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.
    Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır. Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an önce üçe bölünmelidir.

  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


28 Aralık 2019 Cumartesi

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YENİDEN KURULMALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YENİDEN KURULMALIDIR
         
         Dünyada her geçen gün; küresel sermayenin yeryüzü imparatorluğu oluşturma doğrultusundaki zorlamalar, baskılar, saldırılar, tehditler ve işgaller yüzünden sıcak çatışmalara hızla sürüklenirken,  evrensel barış ortamı giderek ortadan kalkmakta ve insanlık iki büyük dünya savaşı macerasından sonra üçüncü bir büyük savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın çok kanlı geçmesi nedeniyle, insanlığı temsil eden büyük devletlerin öncülüğünde yirminci yüzyılın başlarında Milletler Cemiyeti adı altında bir uluslararası örgüt kurulmuş ve bu doğrultuda ikinci bir dünya savaşı çıkmasını engellemek üzere insanlık seferber olmuştur. Ne var ki, bütün çabalara rağmen Milletler Cemiyeti örgütü zayıf kalmış ve Hitler üzerinden geliştirilen yeni bir proje ile dünya ikinci dünya savaşına sürüklenmiştir. İki büyük dünya savaşı Avrupa topraklarında cereyan edince batılılar, üçüncü kez bir dünya savaşı ile karşılaşmamak üzere, Milletler Cemiyeti deneyinden yararlanarak daha ciddi ve güçlü bir uluslararası örgüt olarak Birleşmiş Milletleri kurmuşlardır. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya jandarmalığına soyunurken, bu konumunu bütün devletlere kabul ettirebilmek üzere Birleşmiş Milletler örgütlenmesini kullanmış ve bu uluslararası kuruluş üzerinden dünyayı yönlendirme politikalarını geliştirmeye başlamıştır. Böylesine bir evrensel örgütün kurulmasına giden yolda, Hitler Almanya’sı öncülüğünde geliştirilen faşist cepheye karşı, bir Atlantik inisiyatifi,  İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortalarında İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir araya gelerek Atlantik bildirisini ilan etmeleri ilk adım olmuş daha sonra da Çin ve Rusya’nın öncülüğünde imzalanan Moskova Bildirisi, dünya uluslarının evrensel bir örgütün çatısı altında bir araya gelmelerini sağlayan ikinci adımı oluşturmuştur.

      İkinci Dünya Savaşı’nın son yılında önce bir Amerikan kentinde daha sonra da Rusya’nın Kırım yarımadasında bir araya gelen büyük devletler,  aralarında anlaşmaya vardıktan sonra 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler örgütünü kuran, uluslararası antlaşmayı imzalayarak,  insanlığın ortak bir çatı altında bir araya gelebilmelerini sağlayan resmi gelişmeyi tamamlamışlardır. Bu örgütün öncüsü olan dört büyük ülke olarak ABD, İngiltere, Rusya ve Çin aralarına beşinci büyük ülke olarak Fransa’yı da alarak Birleşmiş Milletler örgütünün üst yönetim organı olan Güvenlik Konseyinin beş sürekli üyesi olmuşlardır. Birleşmiş Milletler, resmi adında ulusların birliği olarak adlandırılmasına karşılık, antlaşmanın giriş bölümünde halkların birliği olarak tanımlanmakta ama gerçek politik yaşamda bir devletler birliği olarak hareket etmekte ve her devleti de kendi hükümeti bu örgütün çatısı altında temsil etmektedir. Başlangıçta elli ülkenin katılması ile kurulan bu uluslar arası örgüt daha sonra bağımsızlığını elde eden eski sömürgelerin devlet olarak başvurmasıyla ve bazı devletlerin bölünmesinden sonra ortaya çıkan yeni devletlerin başvurmasıyla günümüzde 220 devletten oluşan bir uluslararası kuruluş konumuna gelmiştir. Avrupa sömürgelerinin bağımsız devletler haline gelmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ortaya çıkan yeni devletlerin de Birleşmiş Milletler üyesi statüsü kazanmalarıyla beraber bu örgüt neredeyse bütün dünyayı kucaklayan ve her devleti çatısı altında toplayarak bir anlamda dünya devletlerinin bağlı olduğu bir çeşit üst dünya devleti konumuna gelmiştir. Uluslararası alanda bir dünya düzenin kurulması, Birleşmiş Milletlere bağlı örgütler aracılığı ile çeşitli alanlarda düzenlemeler yapılarak ve uluslararası protokoller hazırlanarak evrensel bir hukuk düzeni yaratılmak istenmiştir. Örgütün genel kurulu, güvenlik konseyi ve bağlı kuruluşların üst yönetimlerinin aldığı kararlar üzerinden küresel bir dayanışma ortamı sağlanmaya çalışılmış ve bu doğrultuda uluslar arası bir inisiyatif geliştirilerek ülkeler ve milletler arasındaki çekişmelere ve problemlere çözümler bulunmaya çalışılmıştır.
      Birleşmiş Milletler çatısı altında çeşitli uluslararası kuruluşlar oluşturulmuş ve Birleşmiş Milletlerin öncülüğünde bu kuruluşların kendi alanlarında etkin çalışmalar yapmaları sağlanmıştır. Uluslararası çalışma örgütü, Uluslararası eğitim, bilim ve kültür örgütü, Dünya Sağlık örgütü, Uluslar arası kalkınma birliği, uluslar arası imar ve kalkınma bankası,  Dünya fikri mülkiyet örgütü, Uluslar arası atom ajansı,  Dünya posta birliği,  Dünya gıda örgütü, uluslar arası yerleşim birimi, Çevre sorunları örgütü, Uluslar arası kalkınma programı, Mülteciler Yüksek Konseyi,  Uluslar arası insan hakları yüksek konseyi, Uluslararası maliye örgütü, Uluslar arası denizcilik kurumu gibi kuruluşlar, Birleşmiş Milletlere bağlı olarak bu örgütün aldığı kararlar ve yönlendirmesi doğrultusunda çalışmalarını sürdürerek bir dünya düzeninin oluşumuna kendi alanlarındaki etkinlikleri ile katkıda bulunmaya çalışmaktadırlar. Uzmanlık kuruluşları aynı zamanda kendi alanlarının sorumlusu olarak da Birleşmiş Milletlerin gereksinme duyduğu konularda çalışmalar yaparak örgütün etkinliğinin artmasına ciddi katkılarda bulunmaktadırlar. Otuzdan fazla uluslar arası kuruluşu çatısı altında örgütleyen Birleşmiş Milletler bir anlamda dünya devleti boşluğunu doldurmakta ve yerkürede yaşayan yedi milyar insan ile 220 devleti ortak bir yönetime doğru götürerek küresel barış ortamının istikrarlı bir doğrultuda sürdürülmesine sağlamaktadır. Çalışmalar sırasında bazı yeni alanlarda boşluk görülürse, Birleşmiş Milletler örgütü genel kurul kararı ile kendisine bağlı olarak çalışacak yeni uluslar arası kuruluşlar örgütleyebilmektedir.
      Bütün üye devletlerin tek bir temsilci ve oy ile temsil edildiği genel kurul örgütün hem tartışma hem de karar organıdır. Dünya kamuoyunu ilgilendiren bütün konular ilgili devletler ya da uluslar arası kuruluşlar aracılığı ile Birleşmiş Milletler çatısı altına getirilerek her yönü ile tartışılmaktadır. Belirli gündem ile yapılan genel kurul toplantılarında dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren bütün uluslar arası meselelerde tartışmalar yapılır ve ilgili tarafların görüşleri alındıktan sonra sorunların çözümü doğrultusunda genel kurul kararları alınır. Normal koşullarda devletler için alınan kararlar tavsiye niteliğindedir ama kritik ve acil konularda Birleşmiş Milletler genel kurulu kesin bağlayıcı kararlar alarak,  tehlikeli ve zarar verebilecek durumların önlenebilmesi doğrultusunda hareket edebilir. Genel sekreterliği bağlı olarak görev yapan çeşitli komisyonlar uzman kişilerden oluşturularak sorunların incelenmesi ve komisyon raporları ile beraber genel kurula getirilmeleri sağlanmağa çalışılır. Evrensel barışın korunması ve örgütün üst düzeyde yönetilmesini sağlayan Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyidir. On beş üyeden oluşan bu konseyin beş sürekli üyesi, öncü beş büyük devlet olarak belirlenmiş ve on üyelik de iki yıl için seçilen geçici devlet temsilcilerinden oluşturulmuştur. Beş kurucu sürekli üyenin veto hakkının bulunması zaman zaman güvenlik konseyini karar veremez durumlara getirmiştir ama gene de örgütün ağırlığı sorunların çözüme kavuşturulmasında etkili olarak,  uluslar arası ihtilafların örgüt çatısı altında sonuçlandırılmaları sağlanabilmiştir. Sosyalist blok zamanında Sovyetler Birliğinin sürekli veto mekanizmasını kullanması nedeniyle güvenlik konseyinden karar alınamaz gibi durumlar ortaya çıkmıştır. Soğuk savaş döneminin sona ermesinden sonra,  Güvenlik konseyi daha rahat çalışma olanağı bulmuştur ama gene de büyük devletlerin birbirlerinden ayrılan politikaları yüzünden konsey karar alamaz durumlara düşmüştür. Güvenlik konseyinden ayrı olarak vesayet yönetiminin yürütüldüğü ülkeler için bir vesayet konseyi ve dünya ülkelerinin gereksinmelerinin karşılanabilmesi için de ekonomik ve sosyal konsey Birleşmiş Milletlerin çalışmalarında önde gelen hizmetler yapan ilgili birimlerdir. Uyuşmazlıkların ya da çeşitli ihtilafların barışçı çözüme kavuşturulması genel kurul ya da güvenlik konseyi kararları ile sağlanmaya çalışılmış, üye devletlerin dikkatli çalışmaları ve hoşgörülü tutumları sayesinde barışçı sonuçlar elde edilebilmiştir.
      Barışa karşı tehdit ya da normal barış ortamının bozulması gibi durumlarda Birleşmiş Milletler örgütü otomatikman dereye girerek,  Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda çeşitli önlemleri ya da yaptırımları devreye sokarak yeniden barış ortamına dönüşü sağlamaya çalışmaktadır. Konsey, uluslar arası hukuka aykırı bir doğrultuda saldırı ya da tehdit durumlarını belirlerse o zaman devreye girerek taraflara önce tavsiyelerde bulunur, taraflar bunlara uymazsa o zaman çeşitli yaptırımlar gene konsey kararı doğrultusunda devreye sokulabilir. Gelişmekte olan ülkelere her türlü yardımın yapılması,  bu ülkelerdeki devlet ve hükümet yapılanmalarının geliştirilmesi, bütün dünya ülkelerinin ortak insanlık ortamına kazanılabilmesi için Birleşmiş Milletler örgütü üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Özellikle insan hakları alanında çeşitli mağduriyetlerin giderilmesi için yetkili uzmanlar aracılığı ile hukuksal altyapının kurulabilmesi doğrultusunda hukuk yardımları da düzenli olarak yapılmaktadır. Her türlü sorunun aşılabilmesi ve çeşitli sorunlarda etkili çözümler üretilebilmesi için Birleşmiş Milletler özel fonu kullanılmakta, Birleşmiş Milletler kalkınma konferansları aracılığı ile de geri kalmış ülkelerin hızla dış dünyaya açılabilmeleri ve ileri ülkeler seviyelerine gelebilmeleri için çeşitli uluslar arası girişimler planlı ve düzenli olarak yürütülmektedir. Bu gibi çalışmaları ile Birleşmiş Milletler bir anlamda bütün dünya ülkeleri için ve özellikle geri kalmış devletler açısından bir can idi ya da kurtarıcı konumundadır. Yirmi birinci yüzyılda yedi milyarlık dünyada birçok sıcak sorun bulunmasına rağmen,  insanlığın yoluna gene de barış ortamında devam edebilmesi Birleşmiş Milletlerin varlığı sayesinde mümkün olabilmektedir. Dünyanın birçok yerinde sıcak çatışmaya dönüşen yerel ya da bölgesel sorunların bir büyük dünya savaşına dönüşmesi Birleşmiş Milletler aracılığı ile önlenerek üçüncü dünya savaşına giden yolun önü şimdilik kesilebilmektedir. Ne var ki, büyük devletlerin ve güç merkezlerinin asılmaları ve de zorlamaları yüzünden zaman zaman Birleşmiş Milletlerin gücü de sınırlı kalabilmekte ve bu uluslar arası kuruluşun otoritesi güçler arası çekişmelerin çatışmalara dönüşmesini önlemekte yetersiz kalabilmektedir.

     Birleşmiş Milletler,  İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulduktan sonra yirminci yüzyıl içerisinde yarım yüzyıllık bir çalışma dönemini geride bırakarak üçüncü bin yıla girerken bir milenyum bildirisi yayınlamıştır. Daha zengin, barışçı ve adil bir dünya için açıklanan bu bildiride insan onuru, eşitlik ve haklılık ilkelerine sahip çıkılmış,  daha adil bir dünyada sürekli barış ortamında ve bütün insanlığın refah ortamının getirdiği zenginliklerden yararlanabilmeleri açıkça bir dilek olarak ifade edilmiştir. Devletlerin eşit egemenliği, toprak bütünlüğü, sınırlarının dokunulmazlığı, bağımsız statüleri resmen tanınmış, insan haklarına saygı ile beraber devletlerin iç işlerine karışılmaması, uluslar arası işbirliği çerçevesinde bütün sorunların adil çözümlere kavuşturulması kabul edilmiştir. İnsanlığın ortak geleceği için sürekli çaba göstermek gerektiği vurgulanırken, bütün dünya halklarının daha iyi bir durumda olabilmeleri için küreselleşmenin önemi üzerinde durulmuştur. Özgürlük,  eşitlik, hoşgörü,  dayanışma, doğaya saygı ilkeleri doğrultusunda bütün insanlığın ortak sorumluluğu bulunduğu ve bunun dünya devletleri tarafından paylaşılması gerektiği dile getirilmiştir. İnsan kitlelerinin yok edecek silahlardan kurtulmak, bu doğrultuda yürütülecek silahsızlanma girişimleri ile uluslar arası barışın güvenlik altına alınması gerektiği belirtilmiştir. Anlaşmazlıkların barışçı yollardan önlenmesi, silahlı çatışmalara meydan verilmemesi, silahların denetimiyle beraber silahsızlanmanın desteklenmesi, uluslararası terörizm, kaçakçılık ve uyuşturucu sorunlarının çözümü için güçlü bir işbirliğinin sağlanması önerilmiştir. Nükleer silahların sınırlandırılması, uluslar arası kuruluşların denetimi altına alınması. Birleşmiş Milletlerin bu konuda öncü girişimlerde bulunması gerektiği açıkça savunulmuştur. Yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlikle ciddi plan ve programlar doğrultusunda mücadele edilmesi gerektiği, kalkınma ve daha iyi bir yaşam düzenine sahip olmanın herkes için bir hak olduğu ifade edilirken,  en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletlerin özel bir konferans örgütlenmesine gideceği ilan edilmiştir. Geri kalmış ülkelerin borçlarının silinmesi ya da uzun vadeli ödeme programlarına bağlanması,  kalkınma yardımlarından olabildiğince fazla düzeyde yararlandırılmaları, bazı ülkeler için sahip oldukları özel koşullar nedeniyle farklı kalkınma programlarından yararlandırılmaları gerekliliği, herkese ulaşılabilir temiz suyun ve gıdalar ile ilaçların sağlanması, salgın hastalıklar ile uluslar arası alanda güçlü programlar doğrultusunda mücadele edilmesi, iletişim ve teknoloji alanında meydana gelen hızlı değişimlerden halk kitlelerinin olabildiğince yararlandırılmaları, ortak çevrenin el birliği ile korunması, ormanların ve yeşil alanların doğal yapılarının korunması, kuraklık ve çölleşme ile mücadele edilmesi, demokrasi ve insan haklarının her açıdan korunması ve desteklenmesi, her türlü ayırımcılığın önlenmesi, kadınların, çocukların ve zayıf insanların korunmaları, sivil toplum kuruluşlarıyla beraber halkların ve göçmenlerin de korunmaları,  Afrika kıtasının geri kalmış koşullarının dikkate alınarak Afrika ülkeleri için özel koruma ve destek programlarının geliştirilmeleri gerektiği üçüncü bin yılın başında genel kurul kararı ile ilan edilen milenyum bildirisinde açıkça ifade edilmiştir.
      Birleşmiş Milletlerin, gerektiği gibi çalışabilmesi ve kendisinden beklenen kamu hizmetlerini yerine getirebilmesi için güçlendirilmesi gerektiği Milenyum bildirisinin son kısmında dile getirilmiştir. Birleşmiş Milletler genel kurulu kararı ile bu bildiri dünyaya açıklanırken örgütün amaçları ve fonksiyonlarının gerçekleşebilmesi doğrultusunda her türlü çabanın gösterileceği ve hiçbir özveriden çekinilmeyeceği insanlığa bir söz verilme biçiminde açıklanmıştır. Merkezi organ olarak genel kurulu daha güçlü bir konuma getirmek, güvenlik konseyinde her açıdan kapsamlı bir reformun yapılması, ekonomik ve sosyal konseyin ana sözleşmede belirtilen görevlerini yerine getirebilmesi için güçlendirilmesi ve uluslararası işlerde adaleti ve yasa egemenliğini sağlayabilmek için uluslararası adalet divanın konumunun güçlendirilmesi, görev ve sorumlulukların daha etkili bir biçimde yerine getirilebilmesi için Birleşmiş Milletlerin esas organlarında danışma ve eşgüdüm yöntemlerinin geliştirilmesi ve bütünüyle Birleşmiş Milletler örgütünün güçlendirilmesi için gerekli olan maddi kaynakların bütün üye ülkelerin katkıları ile sağlanması zorunluluğu, sekreterlik makamının bütün örgütün işleyişini sağlayacak düzeyde güçlendirilmesi ve Birleşmiş Milletlere bağlı olan uzmanlık kuruluşlarıyla beraber diğer uluslararası kuruluşlar arasında daha düzenli ve etkili bir çalışma düzeninin kurulması gerektiği, bütün uluslararası kuruluşlar arasında barış ve güvenliğe dayanan daha istikrarlı bir çalışma ortamının yaratılmasının yararlı olacağı, insanlık ailesinin gelecekte daha gelişmiş ve insan onuruna yaraşan bir yaşam düzenine sahip olabilmesi için ve evrensel barış ile işbirliğinin süreklilik kazanabilmesi açısından Birleşmiş Milletlerin vazgeçilemez bir uluslararası örgüt olduğu ve bu bildiride geleceğe dönük olarak belirtilen hedefler doğrultusunda örgütün çalışıp çalışmadığının genel sekreter raporları ve genel kurul kararları ile belirlenmesi gerektiği,  üçüncü binyıl bildirisinin son kısmında belirtilerek,  genel kurul üyelerinin bu bildiride dile getirilen bütün yenilikler için kesintisiz destek vereceği dünya kamuoyuna karşı bir söz olarak verilmiştir.   
        8 Eylül 2000 tarihinde resmen ilan edilen üçüncü bin yıl bildirgesi doğrultusunda Birleşmiş Milletler örgütü ele alındığında, bu uluslar arası örgütün geleceği açısından çok ciddi bir reform gereksinmesi bulunduğu bizzat örgütün üyeleri ve yönetim organları tarafından resmen ilan edilmiştir. Ne var ki aradan on yıldan fazla bir zaman dilimi geçmesine rağmen Birleşmiş Milletlerde milenyum bildirisinde belirtilen hedefler doğrultusunda yeniden yapılanmaya dönük olarak herhangi bir adımın atılamadığı anlaşılmıştır. Bu büyük uluslararası örgütün hem ana yapısında hem de çalışma düzeninde köklü reformlar gerekirken,  üye devletlerin özellikle de güvenlik konseyinin sürekli üyesi olan öncü beş büyük devletin aralarında anlaşamamaları yüzünden Birleşmiş Milletler de reform girişimleri bir türlü sonuç vermemiştir. Her geçen gün artan çalışma temposunun getirdiği gereksinmeler giderek tırmanırken, bir türlü yeniden yapılanmaya yönelik yeni adımların atılamadığı görülmüştür. İkiyiz aşkın üye devletin temsilcileri genel kurul salonunda çeşitli dünya sorunları için bir araya gelebilmelerine rağmen, bu birlikteliklerden ya da genel kurul toplantılarından Birleşmiş Milletler örgütünü yeniden yapılandıracak yenilikçi girişimlerin, güvenlik konseyi üyesi büyük devletlerin bir türlü anlaşamamaları nedeniyle gerçekleşemediği anlaşılmaktadır. Ayrıca geçen zaman içerisinde bazı ülkelerin güçlenerek öne çıkmaları, diğerlerinin güç kaybederek gerilemeleri dünya dengelerini değiştirdiği için gelinen yeni aşamada farklı bir uluslar arası konjonktür Birleşmiş milletleri etkilemekte ve bu örgütün çalışmalarının yetersiz kalmasına neden olmaktadır. Yıllardır yaşanan sorunların çözümsüz kalması ve zaman içerisinde bunlara yenilerinin eklenmesiyle bazen Birleşmiş Milletler gibi büyük bir örgütten istenen çalışmaların ya da kararların çıkmadığı görülmekte ve bu durumdan da bütün dünya ülkeleri zarar görmektedir.
       Birleşmiş Milletler örgütü soğuk savaş döneminde canla başla çalışarak üçüncü dünya savaşını engellemekte başarılı olmuştur. Ne var ki,  küreselleşme dönemine geçilmesiyle beraber Dünya Ticaret Örgütü adı altında yeni bir uluslar arası kuruluşun ABD öncülüğünde küresel sermaye ve bu yapıya bağlı uluslar arası tekelci şirketlerin desteği ile devreye girmesi üzerine Birleşmiş Milletlerin çalışma düzeni bozulmuş ve özellikle ekonomik ve sosyal açıdan engellenmiştir. GATT adı altında eskiden çalışmalarını sürdüren Dünya Gümrük Tarifeleri Birliği Uruguay Raund görüşmelerinin sonunda Merakeş Deklarasyonun ilanı üzerine kurulmuş olan Dünya Ticaret Örgütü ekonomiye ticaret üzerinden el koyarak Birleşmiş Milletlerin ekonomik ve sosyal fonksiyonuna karşı çıkan ve bunu sınırlayan bir karşı mekanizmayı devreye sokmuştur. İkinci dünya savaşı sonrasında ABD merkezli yenidünya düzeni içerisinde Uluslar arası Para Fonu ile Dünya Bankası Bretton -Woods Antlaşması doğrultusunda ABD’ye bağlı bir çalışma düzeni içerisinde olmuşlar ve Amerikan devleti bu kendine bağlı uluslar arası kuruluşlar aracılığı ile ekonomik ilişkiler üzerinden bir dünya hegemonya düzeni oluşturabilmiştir. Birleşmiş Milletlerin hem öncüsü hem de kurucusu olan ABD’nin bu uluslar arası kuruluşun dışında ve kendi kontrolü altında böylesine emperyal bir uygulamaya girmesinden hem bütün dünya ülkeleri hem de evrensel bir dünya devleti boşluğunu doldurmaya çaba harcayan Birleşmiş Milletler örgütü çok ciddi boyutlarda zarar görmüştür. ABD Uluslar arası Para Fonu aracılığı ile dünya ülkelerini borç batağına sürükleyerek ve düşürerek bunların çökmesine ve iflas etmesine yol açmış ve ondan sonraki aşamada sömürgeciliğe yönelerek yeni bir tür süper emperyalizmi küreselleşme görünümü altında beş kıtaya yaymaya çalışmıştır. Dünya Bankası programlarını da İMF reçeteleri ile beraber devreye sokan ABD, İsrail destekli Siyonist lobiler aracılığı ile bir tür süper emperyalizmi örgütlerken Birleşmiş Milletleri görmezden gelmiş ve bu büyük uluslararası kuruluşun kararlarını hiçe sayabilmiştir. Soğuk savaş sonrasında ABD’nin öncülüğünde ve dayatmasıyla küreselleşme aşamasına geçilirken,  küresel sermaye ABD’nin koruması altında bütün dünyaya egemen olabilmenin yollarını arıyordu. Ticaret ve ekonomi üzerinden Dünya Ticaret Örgütü yeni dönemde dünyanın merkezi konumuna getirilirken, Birleşmiş Milletler örgütü by-pas ediliyordu. Uzun yıllar dünyanın ekonomik sorunları Birleşmiş Milletler çatısı altında ele alınmıştır. Bu örgüt özel olarak kendi çatısı altında ekonomik ve sosyal konseyi kurarak her türlü ekonomik soruna sosyal boyutları ile yaklaşım geliştirmeye çalışırken, Dünya Ticaret Örgütü uluslar arası tekelci şirketlerin oluşturduğu bir finans kapital yapılanması doğrultusunda öne çıkıyor ve küresel alanda yeni bir örgütlenmeyi kapitalist enternasyonal olarak yapıyordu. Böylesine bir süreç içinde Amerikan devleti Amerikan halkının insiyatifinin dışına çıkarak, Federal Rezerv denilen küresel sermayenin kontrolü altına giriyor ve finans kapitalin çıkar düzenini bütün dünya ülkelerine askeri, siyasi ve ekonomik gücü ile dayatıyordu. Birleşmiş Milletler çatısı altında eşitlikçi ve dengeli bir dünya devleti arayan halk kitleleri ve devletler, Dünya Ticaret Örgütü üzerinden böylesine büyük bir emperyal kıskaç ve saldırı ile karşı karşıya kalınca ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

      Soğuk savaş sonrasında küresel sermayenin küreselleşmeyi bir süper emperyalizm olarak bütün dünya ülkelerine dayatması üzerine, Birleşmiş Milletlerin yeniden güçlendirilerek devreye girmesi, bozulan dengelerin eskisinden güçlü olarak tekrar tesisi için acil ve zorunlu görünmektedir. Dünya Ticaret Örgütünü küresel sermaye ve tekelci şirketlerin kontrolü altına alan para babaları, ne Birleşmiş Milletleri ne de uluslar arası hukuku takmamakta sadece kendi çıkarları doğrultusunda bir küresel imparatorluğu bir an önce oluşturabilme doğrultusunda Dünya Bankası ve Uluslar arası Para Fonunu da Dünya Ticaret Örgütü ile beraber kullanmaktadırlar. Dünya kıtalarının altındaki yer altı zenginliklerini ele geçirmeyi kafalarına koyan para babaları,  dünya devletleri ile beraber halklarını devre dışı bırakırken, bunların Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek oluşturdukları uluslar arası hukuku tanımayarak, küresel emperyalizmin gündeme getirdiği emperyal ekonomik kuralları dünya uluslarına karşı dayatabilmektedirler. Neredeyse,  iki bin yıldır insanlığın sahip olduğu uygarlık birikimi ile beraber, Birleşmiş Milletler örgütünün yarım yüzyılı aşkın bir süredir yeryüzünde uyguladığı uluslar arası hukuku hiçe sayan bir emperyal saldırganlık,  giderek hukuk tanımayan bir yüzsüzlük olarak insanlığa saldırmaktadır. Küresel sermayenin ferman dinlemeyen saldırganlığı,  Amerikan devletinin öncüsü ve kurucusu olduğu uluslar arası hukuk düzenini dinlemeyerek hukuk kurallarını açıkça çiğnemeye doğru yönlendirdiği açıkça görülmektedir. Asgari maliyet ile beraber azami kazanç peşinde koşan uluslar arası tekelci şirketler,  Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında bir araya gelerek tüm insanlığa karşı saldırgan bir emperyalizme geçerlerken, Birleşmiş Milletlerin üçüncü bin yıl bildirisinde dile getirdiği insancıl hedefleri, insan onurunu ve daha adil ve eşitlikçi kalkınma sorununu görmezden gelebilmektedirler. Amerikan devleti ile beraber ordusu da, dolar milyarderlerinin emrinde bir sömürge düzenine yönelmekte ve bütün dünya devletleri ile karşı karşıya gelerek evrensel barışı tehdit eden bir olumsuz durum yaratmaktadır.
      Yeni gelinen bu aşamada öncelikle yapılması gereken iş, Bileşmiş milletlerin daha güçlü bir yapıda yeniden kurulması olacaktır. Milenyum bildirisinde ifade edildiği gibi daha adil,  daha eşitlikçi, güvenli ve barışçı bir dünya düzenine kavuşabilmek için, yokluğu hissedilen dünya devleti yapılanmasının yeniden Birleşmiş Milletler örgütü çatısı altında örgütlenmesi gerekliliği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda daha güçlü bir Birleşmiş Milletler yaratılabilmesi için örgüte üye olan dünya devletlerinin olabildiğince fazla bir maddi kaynağı bu örgüte aktarabilmesi gerekmektedir. Para babalarının aşırı zenginliğini tırmandırarak her ülkeden dolar milyarderleri çıkartan Dünya Ticaret Örgütünün yerine, uluslar arası ekonomi ve kalkınma işlerinin yeniden Birleşmiş Milletler ekonomik ve sosyal konseyinin yönetimine bırakılması, daha adil ve eşitlikçi bir kalkınma ve refah düzenine bütün dünya ülkelerinin sahip olabilmesi açısından zorunlu görünmektedir. Özgürlükçülük görünümü altında palazlanan ve pazarlanan ekonomik serbesiyetçilik tam anlamıyla sömürgeci bir düzenin kurulmasına yol açmıştır. Dünya Bankası ve Uluslar arası Para Fonu programları da bu doğrultuda ABD zorlamalarıyla uygulamaya aktarılınca küresel şirketler devleşmiş,  dünya ülkeleri ise iflas ederek dağılma ve parçalanma sürecine sürüklenmişlerdir. Böylesine sömürgeci ve istismarcı bir çıkmazdan dünya ülkelerini ancak Birleşmiş Milletler gibi bir uluslar arası kuruluş kurtarabilir. Birleşmiş Milletler genel kurulu bu aşamada kesin bir karar alarak Dünya Ticaret Örgütü ile beraber Dünya Bankası’nı ve Uluslar arası Para Fonunu kendisine bağlamalı ve böylece Amerikan devleti üzerinden küresel sermayenin bu uluslar arası kuruluşları dünya ülkelerini sömürmek üzere kullanmalarına bir son vermelidir. Diğer uluslar arası kuruluşlar gibi Birleşmiş milletlere bağlanacak bu kuruluşları artık Amerika’da yuvalanmış olan para babaları ya da finans kapitalin patronları değil ama dünya ülkelerinin ve uluslarının temsilcilerinin eşit koşullarda yer aldığı Birleşmiş Milletler genel kurulu yönlendirecektir. BM çatısı altında kabul edilen ve uluslar arası alanda bütün devletler tarafından resmen benimsenen protokoller doğrultusunda çalışacak bu üç ekonomik kuruluş,  artık dünya sömürgeciliğinin ana örgütleri olmaktan çıkarak BM amaç ve hedefleri doğrultusunda dünya halklarının eşit kalkınmalarını sağlayacak kuruluşlar olacaklardır. Son zamanlarda küresel sermayenin jandarması konumuna getirilen NATO örgütü bir güvenlik kuruluşu olmaktan çıkarak,  küresel sermayenin bekçiliğine soyunmuştur. Tekelci şirketlerin yer altı kaynaklarına göz koyduğu ülkelere saldırı için kullanılan bu askeri örgüt bir güvenlik kuruluşu olmaktan çıkarak,  tekelci şirketlerin çıkarları doğrultusunda dünya ülkelerine saldıran bir lejyoner birliğine dönüşmüştür. Bu durumun da acilen önlenebilmesi için NATO örgütünün Birleşmiş Milletlere bağlanması ve acilen bir Dünya Ordusuna dönüştürülmesi gerekmektedir. Ancak bu yoldan bu büyük güvenlik örgütünün emperyalist sömürü doğrultusunda işgal ordusuna dönüşmesi önlenebilecek ve Birleşmiş Milletlerin dünya barışı hedefleri doğrultusunda görev yapacak bir acil müdahale birliği misyonu ile dünya ordusu olarak evrensel barışın sağlanmasını gerçekleştirecektir. NATO’nun ABD üzerinden küresel sermaye ve Siyonist lobilerin çıkarları doğrultusunda kullanılmasının önlenebilmesi ancak Birleşmiş Milletler çatısı altında alınacak kararlar ve uygulamalar sayesinde mümkün olabilecektir.
       Birleşmiş Milletlerin, milenyum bildirisinde belirtildiği gibi güçlenebilmesi için genel kurulunun, güvenlik konseyinin ve genel sekreterliğin yeniden düzenlenmesi zorunlu görünmektedir. Genel sekreterlik icranın başı olarak daha güçlü yetkiler ile donatılmalıdır. Genel kurul başkanlığı ise daha güçlü bir temsil ve denetim organı konumuna sahip kılınmalıdır. Genel kurula katılım zorunla hale getirilmeli,  kurul karalarının bağlayıcılığı ise artırılarak yaptırıma bağlanmalıdır. Örgütün öncüsü olan ABD ile BM kararı ile kurulmuş olan İsrail gibi ülkelerin sürekli olarak Birleşmiş Milletler kararlarına uymaması dikkate alınarak,  kararlara uymayan ülkelere karşı daha büyük ve etkili yaptırımların devreye sokulması gerekmektedir. Kararlara üç kez uymayan üye devletlerin örgütten ihraç edilmesi ve yalnız bırakılması ya da ambargo gibi olumsuz uygulamalar ile karşı karşıya bırakılması genel kurul kararlarının hem ağırlığını hem de bağlayıcılığını artıracaktır. Ayrıca, güvenlik konseyinin de yeniden düzenlenmesi değişen koşullar dikkate alındığında zorunlu görünmektedir. İkinci dünya savaşı sonrası durumun getirdiği konjonktür doğrultusunda belirlenen güvenlik konseyinin yapısının hemen değiştirilerek,  çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezlerinin de bu üst organda daimi üyelik statüsünde temsil edilmeleri sağlanmalıdır. İkinci dünya savaşının iki karşı ülkesi olan Almanya ve Japonya dünyanın en büyük ekonomik güçleri olarak daimi üye olma hakkına sahip görünmektedirler. Ayrıca, Hindistan, Brezilya, Avustralya, Nijerya, Güney Afrika, Mısır, Türkiye, İran gibi ülkelere sürekli üyelik hakkı verilerek, güvenlik konseyindeki daimi üye sayısı on beşe çıkarılmalı, geçici üye sayısı da on beşe çıkarılarak bu üst organ da yeni bir denge oluşturulmalıdır. ABD’nin G-20 ülkeleri arasına alarak Rusya ve Çin iki büyük dev ülkeyi çokluluk çerisinde kontrol etme girişimi de bu on ülkenin güvenlik konseyinde daimi üye olarak yer almaları gerektiğini ortaya koymaktadır. G-20 ülkeleri gruplamasıyla yeni kutup başı ülkeleri kontrol edemeyen ABD, bu gibi geçici uygulamaları bir yana bırakarak, güvenlik konseyinde on daimi üyeliği G-20 arasına aldığı büyük ülkelere verebilirse,  o zaman çokluluk içerisinde denge ve kontrolü Birleşmiş Milletler çatısı altında yapabilecek ve böylece güvenlik konseyinin yeni yapılanmasıyla daha etkili bir güvenlik üretimi söz konusu olabilecektir. Güvenlik konseyi ile beraber genel kurulu da güçlenecek bir Birleşmiş Milletler, gerçek anlamda uluslar arası hukuka uygun bir küreselleşmenin merkezi olabilecek ve bu uluslar arası örgüt zaman içerisinde gerçek bir Dünya Devletine dönüşme şansına sahip olabilecektir. O zaman da Dünya Ticaret Örgütü üzerinden emperyalist ve sömürücü bir yanlış küreselleşme süreci sona erecek, yerine daha adil ve eşitlikçi bir dayanışmacı küreselleşme bütün dünya devletlerinin ve uluslarının bir araya gelmeleriyle mümkün olabilecektir. Merkezi coğrafyada batılı gizli servislerin başlattığı, terör ve karışıklıkların bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesi tehlikesi ancak böylesine güçlü bir Birleşmiş Milletler örgütünün duruma müdahale etmesiyle mümkün olabilecektir.

                                                              Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN