5 Aralık 2020 Cumartesi

ÖZERKLİK, ULUSAL-ÜNİTER-MERKEZİ DEVLETİ ÇÖKERTİR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ÖZERKLİK, ULUSAL-ÜNİTER-MERKEZİ DEVLETİ ÇÖKERTİR

Tarihsel bir dönemece sürüklenen Türkiye Cumhuriyeti, içinde bulunduğu en kritik aşamada, Güneydoğu sorunu üzerinden bir özerklik tartışmasına sahne olmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu sonrası dönemde, kuzey Mezopotamya’da gündeme getirilen bağımsız Kürdistan devletinin önünü açabilmek üzere, başta bölücü terör örgütü olmak üzere bütün bölücü ve federasyoncu kesimler ağız birliği ile bir özerklik şarkısı söylemeye başlamışlardır. Bir oldubitti yaratarak yeni bir ulus devletin önünü açabilmek üzere Türk kamuoyuna bu söylemi kabul ettirmeye yönelmişlerdir. Bu kavramın ne anlama geldiği,  siyasal literatürde ne gibi bir yere sahip olduğu,  dünya ülkelerinde nasıl ele alındığı,  diğer devletlerin bu konuda nasıl açılımlar yaptığı doğru dürüst ortaya konulmadan, Türk kamuoyunun bölücü terör örgütünün söylemi doğrultusunda teslim alınmaya çalışılmasına alet olmayacak kadar büyük bir siyasal birikime sahip bulunan Türkiye Cumhuriyeti,  bu topraklarda bin yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan Türk hegemonyasının ve devletlerinin getirmiş olduğu birikimden yararlanarak, konunun kamuoyundan gizlenmeye çalışılan yönlerini de ele alarak tartışacak ve Türk halkının büyük katılımı ile ülkenin geleceği için bir karar verecektir. O zaman önce özerlik kavramının ne anlama geldiği ve ne gibi boyutlara sahip olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekmekte ve bu konuda siyasal manüplasyonlar doğrultusunda yaratılmak istenen kafa karışıklığı ve her türlü spekülasyonun önlenmesi gerekmektedir.

Özerklik; kavram olarak öz kökünden gelmekte ve bir benlik ile kendi olma halinin çekirdek durumunu açıklamaktadır. Özü ile hareket etmek demek, işin esasını dikkate almak ve öze öncelik vermek anlamına gelmektedir. Öz kavramından türetilen özerklik ise öze dayalı ve özü esas alan bir durumu ifade etmekte ve batı dillerinde kendi başına bağımsız hareket etme durumunu belirten otonomi sözcüğü ile tanımlanmaktadır. Eski Türkçe de bu durumu ifade etmek için kullanılan muhtariyet kavramı da bir anlamda durumun açıklığa kavuşturulmasında yardımcı olmakta ve bir bağımsızlık durumunu dile getirmektedir. Muhtar olmak kendi başına serbestçe hareket etmek ve karar alarak yetkili davranma anlamına geldiği için, Türk idare yapılanmasının en küçük birimi olan köylerde birimi temsil eden yönetici kişiye muhtar adı verilmiştir. Muhtariyet ve otonomi sözlük açısından aynı anlama gelirken, Türk dil devrimi sonrasında yabancı kökenli kavramlar yerine öz Türkçe karşılıklar bulunurken otonominin karşılığı olarak özerklik sözcüğü öz kavramından hareket edilerek, Türk dilinin yeni bir sözcük olarak kullanılmaya başlanmıştır. Köylerde muhtarın en küçük yerel idari birimin gereksinmelerini karşılama ve bu doğrultuda kamu hizmetlerini yürütme işi nasıl muhtarlık kavramı ile tanımlanıyorsa, muhtariyete sahip olan köylerde devletin çatısı altında günlük işlerin köy ve beldenin gereksinmeleri doğrultusunda yürütülmesinde, kamu yönetiminin tepeden tabana yönelen emir komuta zincirinin dışına çıkma durumu yerel özellikler dikkate alınarak sadece işlerin yürütülmesiyle ilgili olarak tanınmıştır. Muhtar üzerinden köylere tanınmış olan muhtariyetin aslında batılı anlamda otonomi kavramı doğrultusunda bürokrasinin dışında kalan bir hareket serbestisini ifade ettiğini bu aşamada dikkate almak gerekmektedir.

Eski Türkçe muhtariyetin, Türkçe dil devrimi sonrasında özerklik kavramı ile ifade edilmeye başlanmasından sonra özerlik kavramının daha fazla kullanılmaya başladığı ve kamu yönetimi içerisinde bir serbest hareket etme alanını temsil etmeye yöneldiği anlaşılmaktadır. Normal koşullarda, bir anayasal sistem içerisindeki devlet örgütlenmesinde, her türlü örgütsel ilişki ya da kamu kurumları arasındaki çalışmalarda, idari vesayet sistemi çerçevesinde bir alt üst ilişkisinin genel bir geçerliliğe sahip bulunmaktadır. Son dönemlerde batı merkezli ülkelerden kaynaklanan tutum değişikliği doğrultusunda, bazı kamu kurumlarında da özerklik statüsünün devreye sokulduğu görülmektedir. Bu nedenle, bir kamu kuruluşunun devletin merkezi iktidarının ya da yönetiminin müdahalelerine uğramadan, kendi işlerini yönetebilmesini sağlayan yetki ve kurumlar ile donatılmış olma durumu özerklik olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Kamu kurumlarının daha üst bir makama bağlı olmadan hareket edebilme statüsü, özerklik olarak tanımlanırken, kendi kaynakları ile ayakta kalan ve kendi işlerini yürütebilen kurumların mali özerkliği bulunduğu da öne sürülmüştür. Özerklik idari olduğu kadar mali ya da hukuki boyutlara sahip olmakta ve belirli bir serbestlik alanının ya da durumunu ifade ederken kullanılmaktadır. Bu durumda, kendi kendini hiçbir üst ya da yabancı kurumun müdahalesi olmadan yönetebilen bir kamu kurumunun ya da bölgenin veya ülkenin bulunduğu statüye hukuken özerklik tanımı getirilmektedir. Özerk bir statüye sahip olan kurumlar, bölgeler ya da ülkeler tamamen kendi inisiyatifleri doğrultusunda hareket edebilmekte ve hiçbir dış müdahale olmadan kendi geleceklerini belirleyerek, gerekirse hiçbir kişi ya da makama sormadan kendi kendilerini yönetebilme hakkı ve yetkisine sahip olabilmektedirler. Özerklik durumu, eskilerin deyimi ile tam bir muhtariyeti ifade etmekte ve gerekirse, kendi başına hareket ederek kendi geleceğini tam bağımsız bir çizgide belirleyebilme yeteneğini de içermektedir. Özerklik statüleri mutlak anlamda tam bağımsız olabileceği gibi, içinde bulunulan durumlara göre değişen farklı yapılarda sınırlı ya da daraltılmış bir hareket alanının da temsil edebilmektedir. Tam anlamıyla özerklik olabileceği gibi yarım ya da kısıtlı özerklik hali durumları da hukuk belgeleriyle bir statü olarak belirlenebilir.                                                                        

Yasalar ya da antlaşmalar aracılığı ile ortaya çıkarılmış olan özerk yapıların nasıl yönetileceği ya da hangi alanlarda hareket serbestisine sahip olacağı, ülkeden ülkeye değiştiği gibi var olan durumlara göre de farklılık göstermektedir. Bu nedenle, kesin hatlarıyla belirlenmiş bir özerklik durumu ya da statüsü, daha şimdiye kadar dünya devletleri ya da uluslararası kuruluşlar arasında gündeme gelmemiştir. Bu nedenle dünyanın çeşitli ülkelerinde devletlerin ülke koşullarına örgütlenmesi sırasında gerekli olan hareket serbestliğinin sağlanabilmesi doğrultusunda özerklik statüleri ya kamu kurumları açısından devlet bürokrasisi içerisinde, ya da ülke yönetimi açısından memleketin belirli alanlarının özel yetkiler ile ya da farklı hukuki statülerde donatılmaları çerçevesinde özerklik uygulamaları görülmektedir. Daha çok güçlü ve büyük devletlerin çatısı altında gündeme gelen özerklik uygulamaları ya devlet bürokrasisinin ağır işlemesine karşı bazı kamu kurumlarını daha aktif hale getirmek için ya da merkezi devlete bağlı olan büyük toprakların geniş ülke potansiyeli içerisinde daha farklı boyutlarda bir yönetime yönlendirilmeleri doğrultusunda yeni uygulamaları denemek için ya da tamamen dış müdahaleler doğrultusunda ülke topraklarının geleceğe dönük bir doğrultuda yeni devletlerin oluşturulması amacıyla bölünebilmesini önceden sağlayacak elverişli bir ortamda yeni bir yapılanmaya gidilmesi doğrultusunda özerklik uygulamalarının gündeme getirildiği anlaşılmaktadır. Devlet merkezlerinin güç durumuna göre ülkeden ülkeye değişen bu gibi durumlar için, kesin bir belirleme yapabilmenin son derece zor olduğu bir dönüşüm döneminde özerklik durumları ya da statüleri ile kesin bir belirleme yapabilmenin son derece zor olduğu açıktır. Bu nedenle hiç kimse ya da kesimin kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği yeni siyasal yapılanma projelerini kamuoyuna saf özerklik projeleri olarak sunma hakkı bulunmadığı gibi, her özerklik isteği ya da yaklaşımının çok farklı ve konjonktürel nedenlere dayalı olduğu da dikkate alınmak durumundadır. Özerklik adına proje geliştiren ya da açılım yapmak isteyen siyasal merkezlerin, son derece kaypak ve değişken bir kavrama dayalı olarak kamuoyunu belirleyemeyeceklerini de bilmeleri gerekmektedir.

Günümüzün tartışmaları doğrultusunda özerklik kavramı, ya idari reform yapımı sırasında kamu yönetiminin bazı kesimlerini merkezi idarenin yönetimi dışında bırakabilmek için ya da büyük ve geniş ülkelere sahip olan devlet yapılanmalarını küresel emperyalizmin istekleri doğrultusunda küçültebilmek için belirli bölgeleri merkezi yönetimin kontrolü dışına çıkarabilmek amacıyla gündeme getirilmektedir. Bölücü çevreler, çeyrek yüzyılı aşan bir zaman dilimi içerisinde Kuzey Irak üzerinden hareket ederek, Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alacak düzeyde bir Büyük Kürdistan projesini hayata geçirebilmek palanını devrede tutmaktadırlar. Bu palan doğrultusunda; küresel emperyalizmin işbirlikçileri ile el ele vererek ve bu coğrafyada oluşturulmak istenen Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail projelerinin taşeronlarının desteğini de alarak, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine zorla bir özerklik projesini dayatmaya çalışmaktadırlar. Sanki ezilen halk kitlelerinin masum isteğiymiş gibi kamuoyuna lanse edilen bu tür özerklik taleplerinin, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi projesinin yeni bir adımıdır. Osmanlı İmparatorluğunu yok eden Balkanizasyon projesinin özerklik görünümü altında Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesinde de kullanılmak istendiği ve Anadolu üzerinden Anadolu ve Orta Doğu ülkelerine getirilmek için çalışıldığı her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Türk kamuoyu hala masum özerklik masallarıyla uyutulmaya çalışılmakta, daha ileri bir demokrasiye geçiş için özerkliğin ön koşul olduğu, Türk ulusuna zorla benimsetilmeye çalışılmaktadır. Güneydoğu üzerinden gündeme getirilen özerklik taleplerinin, Türkiye’nin bütün bölgeleri için geçerli olacağı, aslında Misakı Milli sınırlarının anlamını yitirdiği ve bu nedenle Lozan Antlaşmasının geride kaldığı, yerine Sevr haritasının daha demokratik doğrultuda geçerli kılınması gerektiği, destekleyici düşünceler olarak kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu doğrultuda; bölücü, işbirlikçi ve mandacı çevrelerin sürekli olarak özerklik şarkıları söyledikleri görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten gelen bin yıllık devlet geleneğini ve birikimini görmekten aciz kalan bu art niyetli kesimlerin, gizli projelerini örtbas etmek için özerklik türkülerini söylemeye devam etmeleri, bütün çabalara rağmen etkili olamamış ve istedikleri gibi Misakı Milli sınırları içerisindeki üniter devlet yapısını parçalayamamışlardır.

Dünyanın merkezi alanına hükmetmek isteyen Amerikan emperyalizmi, Büyük Orta Doğu projesi görünümünde eski Osmanlı ülkelerini tamamen paramparça etmeye yönelirken, iki bin yıllık bir rüyanın sonucunda kurulmuş olan İsrail devleti de bölgede tutunabilmek için, Büyük İsrail projesi ile bölge devletlerini tıpkı Amerikan eyaletleri gibi küçülterek, Kudüs merkezli Siyonist imparatorluğa bağlayabilmenin çabası içine girmiştir. Osmanlı alanı bütünüyle hedef alınırken, Osmanlı devletinin merkezi topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti baş hedef olarak seçilmiştir. Ne var ki, soğuk savaş dönemi sırasında geliştirilmiş olan müttefiklik ilişkileri doğrultusunda Türkiye içeriden örtülü işgal metotları ile ele geçirildiği için demokrasi görünümlü siyasal senaryolar ile bölgesel hegemonya ve federasyon projeleri Türkiye’ye savaş dışı yollarla zorla benimsetilmeye çalışılmaktadır. Irak, Suriye, Libya ve İran gibi batı sisteminin dışındaki ülkelere açık saldırı ve işgal yöntemleri ile bölücü senaryolar getirilmeye çalışılırken Türkiye’de demokrasi açıkça bölücü ve dağıtıcı senaryolar için uygulama alanına dönüştürülmektedir. Bu durumda özerklik isteklerinin doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısına ters düştüğü ve özerkli üzerinden eyaletler oluşturmak ve sonraki aşamada bölgesel bir federasyona yönelmek isteyen bölücü, işbirlikçi ve mandacı çevrelerin özerklik talepleri ile federasyon kapısını açmaya çaba gösterdikleri artık inkâr edilemeyecek bir doğrultuda belli olmuştur. Eyaletler üzerinden federasyona yönelmek isteyenler son zamanlarda bir araya gelerek yeni bir anayasa üzerinden özerklik yapılanmasını ve bölgesel otonom yönetim statüsünün tanınmasını amaçladıkları görülmektedir. Türk devletinin ulusal ve üniter modeline açıkça aykırı düşen bu tür talepler, Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında Anadolu halkının Misakı Milli sınırları içerisinde birlikte ve beraberce ortak bir siyasal düzen içerisinde yaşamak konusunda almış oldukları kararlara da ters düşmektedir. Devletin kurucu iradesini temsil eden Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarına doğrudan ters düşen özerklik taleplerinin ve eyalet oluşturma projelerinin, Türk devletini var eden ulusal kamu hukuku açısından kabul edilmesi hiçbir biçimde mümkün değildir. Kendi devlet projeleri uğruna; Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmak isteyenler ya da ulusal ve üniter devlet yapılanmasına karşı alt kimliklere dayalı etnik eyaletler oluşturarak, çok uluslu bir federasyon peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti devletini var eden Erzurum ve Sivas Kongreleri benzeri milli kongreler toplamadan ve Anadolu halkının, özerklik istenen bölgelerinde oturan kesimlerinin halk oylamaları ile onayları alınmadan hiçbir kişi ya da makam Türk devletinin Kuva-yı Milliye’den ve kurucu milli iradeden gelen devlet modelini bozma hakkına sahip değildir.

      Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edecek kadar tehlikeli özerklik isteklerinin masumiyet görünümünün en büyük dayanağı olan Avrupa Birliği sürecinin ortaya koymuş olduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının bütünüyle masaya yatırılarak, her maddesinin Türk Devletinin ulusal üniter ve merkezi modeli açısından ele alınarak tartışılmasında, ulusal yarar vardır. Bu tür tartışmalar yapılmadan ve özerklik ile ilgili her konu bütün açıklığı ile ve dünyadaki değişik uygulamalarıyla siyasal gündeme getirilmeden, var olan devlet modelinin değiştirilmesi Türkiye’nin yıkılmasına giden yolu açabilecektir. Avrupa Birliği süreci ve Türkiye’nin tam üye olma hayalleri bu doğrultuda Türkiye’de yeni bir Yugoslavya dağılma modelinin devreye sokulabilmesi için kullanılmış ama çeyrek yüzyıllık bir zaman diliminde sonuç alınamayınca, terör destekli bölücü hareket Türk devletine dış destekler aracılığı ile özerklik statüsünün tanınması isteğini dayatmıştır. Avrupa Birliği üzerinden, Türkiye’ye özerklik statüsü dayatılırken, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hukuki bir belge olarak öne çıkarılmakta ve böylece bölücü özerklik projesine masum ve meşru bir görünüm kazandırılmak istenmektedir. Orta Çağ döneminde olduğu gibi yeniden bütün Avrupa kıtasını beş yüz kent devletine dönüştürme projesinin yasal belgesi olarak hazırlanmış olan bu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının ana hedefi kentler ile başkentler arasındaki bağları koparmak ve böylece, başkent merkezli ulus devletleri ortadan kaldırarak, kentleri geleceğin küçük devletleri olarak dönüştürmek gibi bir ütopik proje devreye sokulmak istenmektedir. Aydınlanma öncesinde Ortaçağ dönemini kent devletleri ile geçiren Avrupa kıtasının, ulus devletleri geride bırakarak bütünleşebilmesi için Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kabul edilmiş ve Avrupa Birliği üyesi olan bütün ulus devletlere birlik yönetimi ile küreselci güçler tarafından dayatılmıştır. Küresel sermaye kendisinin merkezinde yer alacağı bir evrensel imparatorluğu oluşturabilmek üzere ulus devletlere savaş açarken, kentler üzerinden yerelleşme dönemini başlatmış ve bütün kentlerin içinde bulundukları ulus devletlerden bağımsız olarak dışa açılmaları sağlanmış ve böylece özerklik statüsü, başkentlerin by-pass edilmesinde açıkça kullanılmaya çalışılmıştır. Ulus devletler ayakta kaldıkça ve bunların başkentleri güçlü merkezi konumlarını korudukça, ulus devletlerarası rekabet ve çekişmenin önlenemeyeceğini, kıtasal birlik ya da bölgesel federasyonlara gidilemeyeceğini düşünen küreselci güçler, ulus devletler ile bütün ulusal yapıları devre dışı bırakabilmek için kentleri bir çıkış noktası olarak görmüşlerdir. Devletlerin merkezi yönetimlerinin tasfiyesi sırasında yerel yönetimler, yerelleşme ve kentleşme ya da kentsel dönüşüm adı altında yeni programları devreye sokarak geleceğin eyalet devletlerinin önünü açmaya ve daha sonra da bu eyaletlerin bölgesel federasyonlar çatısı altında birleştirileceği yeni bir yapılanma süreci ile küreselleşme sürecini tamamlamayı düşünmüşlerdir. Ulus devletlerin geride bırakılabilmesi ve ulus devletler döneminin bitirilmesi için, kentler üzerinden küçük bölgelerin özerkliği istenmiş ve böylece eyalet devletçiklerin oluşturulması ile ulus devletlerden federasyonlara geçişin sağlanabileceği düşünülmüştür. Avrupa’nın ulus devletleri bu küresel zorlamaya karşı, tıpkı Kopenhag Kriterlerinde olduğu gibi, yerel yönetimler özerklik şartını görünüşte imzalamışlar ama kendi parlamentolarından geçirerek yasal bir statü tanımadıkları için, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı başta Avrupa Birliği üyesi olan ulus devletler tarafından uygulamaya geçirilmemiştir. Avrupalılar kendi uygulamadıkları bir antlaşmayı, Yugoslavya gibi bir dağılma modelini Türkiye’de hayata geçirebilmek için güneydoğu üzerinden Türk devletine zorla dayatarak açıkça çifte standart uygulamışlardır. Emperyalizme hevesli ve alışkan olan Avrupa Devletlerinin, ABD ve İsrail ile bir araya gelerek Türkiye’ye güneydoğu üzerinden yerel yönetimler özerklik şartını dayatmaları tam bir samimiyetsizlik ve kötü niyet örneği olarak, emperyalizmin ve Siyonizm’in kara tarihindeki yerini almıştır. Kendileri için düşünmedikleri özerklik yolu ile dağılma projesini Türkiye gibi kendilerinden saymadıkları ülkelere baskı ile uygulatmaya çalışmaları emperyalizmin devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

      Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı incelendiğinde; yirmi civarında maddeden oluştuğu, 15 Ekim 1985 tarihinde imzaya açıldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ise Avrupa Birliğine uyum paketleri çerçevesinde bu şartnameyi 21 Kasım 1988 tarihinde imzaladığı görülmektedir. Avrupa Konseyi üyesi olan devletlerin imzaladığı bu anlaşmanın ön sözünde yerel makamların demokratik rejimlerin temeli olduğu belirtilmiştir. Vatandaşların kamu işlerine katılmalarının hedeflendiğinin belirtildiği bu anlaşmanın girişinde katılma hakkının en üst düzeyde ancak yerel düzeyde mümkün olabileceği belirtilmiştir. Ayrıca ademi merkeziyetçi bir Avrupa’nın yaratılmasının hedeflendiği belirtilerek, kamu yönetiminde yetki kullanımında ve sorumlulukların yerine getirilmesi sırasında yerel otoritelere öncelik verileceği belirtilmiştir. Özerk yerel yönetimlerin var olan devletler tarafından tanınmalarının anayasa yolu ile olacağı ve bu doğrultuda yeni anayasal yapılanmalara gidileceği açıkça belirtilmiştir. Özerk yerel yönetimlere kamu işlerinin önemli bir bölümünün aktarılması gerektiği, yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda hareket edebilecekleri bir yeni yapılanmanın kurulması gerektiği açıkça maddelerde belirtilerek, merkezi yönetime bir alternatif olarak yerel yönetimlerin bir anlamda yerel devletlere dönüştürüleceği ortaya konulmuştur. Yerel yönetimlerin kendini yönetme hakkının serbest seçimler yolu ile oluşturulacak meclisler aracılığı ile kullanılacağı ve bir anlamda yerel yönetim meclislerinin merkezi parlamentoların yerine alarak yerel yasama organı gibi çalışabilecekleri gene maddelerde dile getirilmiştir. Vatandaşların yönetime doğrudan katılımlarının sağlanabilmesi için yerel meclislere öncelik tanınası ilke olarak kabul edilmiştir. Yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumluluklarının anayasa ve yasalar ile belirlenmesi ve yerel yönetimlere belirle alanlarda yetkilerin aktarılmasıyla beraber özerklik alanının genişletilmesi de gene prensip olarak antlaşma hükümleri içinde yer almıştır. Yerel yönetimlere ayrıca yasal boşluk durumlarında da takdir hakkı tanınarak otonom hareket etme hakkı resmen tanınmıştır. Yerel yönetimlere tanınan yetkilerin kullanılması sırasında diğer kamu makamları ya da otoritelerinin karışma, müdahale ya da denetim gibi haklarının bulunmadığı açıkça belirtilerek yerel yönetimlerin özerkliği daha da mutlaklaştırılmak istenmiştir. Hiçbir biçimde yerel yönetimlere tanınmış olan yetkilerin sınırlanamayacağı ya da kullanılmasının önlenemeyeceği gene bir güvence şartı olarak bu antlaşmada yer almıştır. Tanınmış olan yetkilerin yerel koşullara uygun olarak kullanılması konusunda yerel yönetimlere takdir hakkı ayrıca verilmiştir. Merkezi yönetimin karar alma ve planlama yapma alanlarında yetki kullanması durumunda gene yerel yönetimlere öncelik alınmış yerel yönetimlerin görüş ve önerileri alınmadan planlama yapılamayacağı ifade edilmiştir. Yerel yönetimlerin sınırlarının o bölgedeki halka danışılmadan sınırlarının değiştirilemeyeceği gene ayrı bir madde olarak özerklik şartında yer almıştır.

      Yerel yönetimlerin kendi iç örgütlenmesini serbestçe yapabilmesi, yerel gereksinmeler doğrultusunda örgütlenmelere gitmesi gene ayrı maddeler ile güvence  altına alınmıştır. Yerel yönetimlerin en üst düzeyde örgütlenebilmesi için gerekli olan yetenekli ve başarılı personelin istihdam etme olanakları resmen tanınmış ve böylece; devletin genel personel rejimi dışında bir yapılanma yerel devletleşme olgusuna tanınmıştır. Yerel yönetimlerin gerekli gördüğü işleri ve projeleri yürütebilmesi için gerekli olan maddi kaynaklara sahip olabileceği gene bu antlaşma hükümleri doğrultusunda tanınmıştır. Anayasal çerçeve dışında ve yasal olmayan durumlarda yerel yönetimlerin baskı ya da denetim altına alınamayacakları şartnamede yer almıştır. Yerel yönetimlerin idari denetimleri gene ayrı bir madde ile denetimin amacı dışına çıkamayacağı biçiminde formüle edilerek, yerel yönetimin özerk yapısı korunmaya çalışılmıştır. İdari yönden yerel yönetimlere kendilerine benzer durumda olan diğer yerel yönetimler ile bir araya gelme ve üst birlikler ya da bölgesel birlikler oluşturma hakkı ve yetkisi gene bu şartname ile tanınarak, yerel yönetimlerin zaman içerisinde bölgesel eyalet devletlerine dönüşebilmesinin önü açık tutulmak istenmiştir. Her yerel yönetimin gücünü aşan projelerde kendi bölgesindeki komşu diğer yerel yönetimler ile iş birliği yapabileceği dile getirilmiş ve böylece yerel yönetimlerin gücünün yetmediği noktada yeniden merkezi yönetime yönelmesinin önü kesilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yerel yönetimlere başka ülkelerin yerel yönetimleriyle ilişki kurma hakkı tanınarak, uluslararası hukuk açısından yerel yönetimlerin yerel devletler olarak hareket edebilmelerinin de önü açık tutulmaya çalışılmıştır. Böylece kentlerin ve özerk yerel yönetimlerin başkentleri aşarak ulus devletin sınırları dışına çıkması ve bunların yerel devletler konumunda dışa açılmalarıyla ulus devletleri aşındırabilmelerine de açıkça destek verilmiştir. Uluslararası birliklere üye olma ve bu tür projelere katılma hakkının yerel yönetimlere tanınması geleceğin eyalet ve kent devletleri oluşumunun önünü açmakta ve ulus devletlerin dağılmasına giden yolu açarak bunların tıpkı Yugoslavya örneğinde olduğu gibi zaman içerisinde dağılmalarını kolaylaştırmaktadır. Uluslararası kuruluşlar ile serbestçe ilişki kuracak yerel yönetimlerin özerkliği bu nedenle bir anlamda ulus devletlerin bağımsızlığı gibi otonom ve tam anlamıyla özerk bir yapılanmanın önünü açmaktadır.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının, ulus devletler açısından en tehlikeli bölümü; yerel yönetimlere mali özerklik tanıyan ilgili maddesidir. Bu madde, yerel yönetimlere tıpkı devletler gibi serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanmasını amir bir hüküm olarak gündeme getirmektedir. Yerel yönetimlere mali kaynak yaratılabilmesi için bunlara tıpkı merkezi ulus devletlerde olduğu gibi yerel vergi ve harç koyma yetkisi verilmekte, yerel yönetimlere sağlanacak yerel kaynakların gereksinmeler doğrultusunda kullanılabilmesi için esneklik tanınmaktadır. Zayıf kalan yerel yönetimlerin korunması ve gereksinmelerinin karşılanabilmesi açısından esnek uygulamalar yolu ile ek kaynaklar yaratılabileceği gene ilgili mali özerklik maddesinde dile getirilmiştir. Merkezi yönetimin mali tahsislerde yerel yönetimlerin isteklerine öncelik tanıyacağı da ayrı bir hüküm ile ifade edilmiştir. Yerel makamlara sınırsız hibe ve tahsislerin yapılabileceği, bunların herhangi bir koşula bağlanmayacağı, sermaye piyasasına yerel yönetimlerin girerek kendi bölgelerine sermaye yatırımlarının aktarılabilmesi için çalışmalarının mümkün olacağı da gene mali özerklik ile ilgili maddede açıkça ifade edilmiştir. Özerk yerel yönetimlerin kendilerini koruma hakkı olduğu ve bu doğrultuda yargı yolu ile her türlü dava yoluna giderek çıkarlarını koruyabileceği yasal koruma ile ilgili ayrı bir maddede belirtilmiştir. Antlaşmanın son hükümlerinde bu şartnamenin yürütülmesi ile ilgili olarak Avrupa Konseyi genel sekreterliğinin yetkili olduğu, taraf olan devletlerin isteklerini bu makama iletebilecekleri, antlaşmanın yürütülmesiyle ilgili olarak gene bu makamın yetkili olduğu belirtilmiştir. Ayrıca üye devletleri tehdit eden bu antlaşma hükümlerine karşılık taraf olan devletlerin antlaşmanın geçerli olacağı bölge ve toprak alanlarını belirleme yetkisi bir tampon mekanizma olarak tanınmıştır. Bütün antlaşmalarda olduğu gibi, şartnameye taraf olan devletlere bu antlaşmadan çekilme hakkı da tanınmıştır. Özellikle Türkiye gibi Avrupa Birliğine üye olamayan ülkeler açısından, Avrupa Birliği Özerklik Şartının bağlayıcılığı ciddi bir tartışma konusudur. Bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit üye olarak içene alınmadığı Avrupa Birliği sürecinde bu birliğin kıtasal oluşum antlaşması olarak yerel yönetimler özerklik şartının Türkiye açısından geçerli olmadığı öne sürülebilecektir. Avrupa kıtasının birliği için yapılan bir uluslararası antlaşmaya Türkiye’nin birlik dışında bırakılmış bir ülke olarak bağlı kalması hukuken sakınca yaratmakta ve Türk devletinin kurucu iradeden gelen, merkezi-ulusal-üniter devlet modelini tehdit etmektedir.

Özerklik statüsü ve uygulamaları açısından en yasal belge olarak ortaya konan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının açıkça ulusal-üniter-merkezi devlet yapılarının ortadan kaldırılmasını hedeflediği şimdiye kadarki uygulamalardan anlaşıldığına göre; Avrupa Birliği dışında bırakılan Türkiye Cumhuriyeti açısından bağlayıcılığı kalmamıştır. Türk Devleti isterse söz konusu antlaşmanın ilgili son hükümlerinden yararlanarak bu özerklik şartına taraf olma konumundan vazgeçebilir. Kuzey Irak bölgesindeki kukla devlet benzeri bir yapılanmayı Türkiye’nin güneydoğusunda gündeme getirerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden Sevr Antlaşmasına mahkûm etmek isteyen emperyal ve işbirlikçi bölücü çevrelerin, özerklik görünümlü eyalet devleti oluşturma planlarına Türk devletinin olumlu bakması mümkün değildir. Her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti de ulusal-üniter-merkezi devlet modelini esas alarak kendi yapısını koruyacaktır. Bu nedenle, Avrupa devletlerinin göstermelik olarak imzaladıkları ama sıra kendilerine geldiği zaman kesinlikle uygulamadıkları Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının uygulamaya geçirilmesini, dost ve müttefik görünümlü düşmanların Türkiye’den beklemeleri gerçeklere ters düşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Yugoslavya gibi sonradan oluşturulan bir federasyon değil, bin yıllık imparatorluk devlet yapılanmasından gelen merkezi-ulusal-üniter bir devlet yapılanmasına dayanan güçlü bir devlettir. Avrupa Birliği hayalleri ve eşit ve ortak üyelik vaatleriyle bir yerlere gidilemeyeceği yarım yüzyılı geçen bir zaman dilimi içinde artık iyice belli olmuştur. Türkiye üzerinde baskı kuran emperyalist güçler de Atatürk’ün çağdaş ulus devletini bölmek isteyen bölücüler de artık bu gerçeği görerek merkezi bir ulusal ve üniter devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin etrafında kenetlenmeleri gerekmektedir. Yarım yüzyıldır yıkamadıkları bu devletin merkezi coğrafyadaki en önemli güç merkezi olduğu artık iyice ortaya çıkmıştır. Kimse bu gerçeği görmezden gelerek kendini aldatmasın ve Türk devletinin de Yugoslavya benzeri özerklik masalları ile uyutularak tasfiye edileceği umutlarına kapılmasın. Dünya devlerine karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşı ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti gerekirse Türk halkının vereceği yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi ile yoluna devam edebilecektir. Özerklik kavramının bölünme, parçalanma ve dağılma anlamına geldiği artık kesinleşmiştir. Bu durumda, Türkiye’nin ulus devletten eyalet devletçiklerine kaydırma projesi olan özerklik oyununa gelmeyeceği açıktır. Özerklik olmaz ama toplumsal gereksinmeler doğrultusunda, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve bazı alanlarda yetkilerinin genişletilmesi, ulusal-üniter-merkezi yapıyı bozmayacak düzeyde yeni yasal düzenlemeler yolu ile sağlanabilir. Yerel yönetimlerin farklı bir statüde anayasada yer alması da ulusal-üniter-merkezi yapının korunabilmesi açısından sakıncalar yaratabilir. Bu nedenle, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve ihtiyaç duyulan bazı alanlarda yetkilerinin genişletilmesi yasal düzenlemeler çerçevesinde yapılmalıdır. Özerklik olmayacak ama yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması yolu ile güçlendirilmesi ülkenin gereksinmeleri doğrultusunda sağlanacaktır. Bu nedenle mandacı, işbirlikçi ve bölücüler korosunun özerklik şarkılarına artık bir son vermeleri gerekmektedir.


 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 

29 Kasım 2020 Pazar

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASA KURALIDIR - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ANAYASA KURALIDIR

                               Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru yolunda giderken, bir yönü ile uluslararası ilişkiler alanında diğer yönü ile de bunların Türkiye’ye yansımaları doğrultusunda, yepyeni durumlar ile karşılaşmakta ve emperyal güçlerin bu gibi durumlardan yararlanarak, kendi çıkarları doğrultusunda gelişmeleri yönlendirmek istedikleri görülmektedir. Eski dünya düzeni döneminden gelen emperyal devletlerin varlığı ile birlikte küresel hegemonya peşinde koşan büyük güçlerin değişen koşullarda yeni manevralar düzenleyerek, yeryüzünde yaşamakta olan tüm devletleri ve halkları etki altına alarak yönlendirecek girişimleri teker teker devreye soktuğu anlaşılmaktadır. Yeni dönemin koşulları herkesi ve her ülkeyi etkilerken çeşitli ülkelerde yeni siyaset ve yasal düzenlemeler gündeme gelmektedir. Bu doğrultuda, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğin dünyasında var olabilmesi ve daha güçlenerek merkezi bir güç konumu ile uluslararası alanda rekabet edebilmesi gerekmektedir. Var olan devletler ve diğer siyasal yapılanmalar içinden geçilmekte olan bu geçiş aşamasında, gelecekte daha güçlü bir biçim de var olabilmenin koşullarını aramaya ya da hazırlamaya başladığı yeni girişimler dolayısıyla anlaşılabilmektedir.

                Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında emperyal güçler ve devletler kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyaya yönelik plan ve projeleri yavaş yavaş uygulama alanına getirirlerken dünyanın tam ortasında yer alan bir merkezi devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti de küresel hegemonya saldırıları ile karşı karşıya gelmiştir. Emperyalist güçler yeni dönemde kendi çıkarlarına uygun bir biçimde hazırladıkları plan ve programları devreye sokarken, dünyanın bütün devletlerini değişim görünümü altında dönüştürmeye sürükleyecek geleceği belirsiz planlar çizgisinde, yeni anayasa ve yasa düzenleme girişimleri ile karşı karşıya bırakmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti de bu tür saldırıların hedefi olan ülkeler içinde bulunduğundan, çeyrek yüzyıldır değişim görünümlü dönüşüm programlarının gizlice sürdürülmesi gibi bir tehdit oluşumu ile zaman zaman karşı karşıya kalmaktadır. Bu doğrultuda son dönemde bazı gizli toplantılar yapıldığı ve dışarıdan yönlendirilen bazı siyasal partiler aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin anayasal yapılanmasının değiştirilerek, başka tür bir devlet yapılanmasının getirilmeye çalışıldığı açığa çıkmıştır. Osmanlı devletinin zayıflaması aşamasında ortaya çıkan merkezi coğrafyadaki emperyalist hegemonya oluşturma girişimlerinin en son örneklerinden birisi, son günlerde gündeme gelen köklü anayasa değişimi girişimidir. Basın ve yayın organlarına yansıyan boyutları ile, var olan anayasal düzenin ortadan kaldırılmak istendiği ve bu amaçla da başka bir devlet yapılanmasına yönelik hazırlıkların birbiri ardı sıra gizli toplantılar aracılığı ile öne çıkarıldığı anlaşılmıştır. Türkiye’yi kendi  istedikleri yönlere çekmek isteyen büyük devletler ,  merkezi alanda orta boy büyüklükte bir devletin kendilerine karşı çıkacağı ve önemli çıkar çatışmalarında  güçlü bir biçimde muhalefet yapacağı düşüncesiyle,  Osmanlı imparatorluğu sonrasında  bölgede ortaya çıkan ulus devletleri ortadan kaldıracak, onları alt kimlikler ve farklı inançlar üzerinden  bölüp parçalayacak girişimleri sürekli biçimde dayatarak,  yeni bir orta dünya  yapılanmasına   eski Osmanlı ülkeleri ile birlikte Türkiye’yi de yönlendirmeye çalışmışlardır. İkinci dünya savaşının galibi olan ABD, savaşın mağlup ülkeleri olan Almanya ve Japonya’ya kendi hazırladığı anayasaları zorla kabul ettirdiği gibi, Türkiye’ye de kendi istedikleri anayasal yapılanmayı kabul ettirmeye çalışmışlardır. Aynı girişimleri dünya savaşı sonrasında İngiltere de yapmıştır.

                Doğu ve batı bölgelerinin kesiştiği yerde bir merkez devleti olarak ortaya çıkan Türk devletinin bölgenin jeopolitik konumu ve tarih biliminin getirdiği siyasal birikimin yansımaları doğrultusunda   oluşturulan bir sentezin yaklaşımı çizgisinde, diğer ulus devletlerden çok farklı bir konuma sahip olduğu görüldüğü için, bu duruma uygun düşecek biçimde diğer devletlerden ayrılan özel bir kuruluş modeli kurucu iktidar tarafından ortaya konulmuştur. İmparatorlukların parçalandığı ve ulus devletlerin ortaya çıktığı bir tarihsel dönemde, hem Avrupa tipi ulus devlet getirilmeye çalışılmış hem de bir Asya ülkesi olarak Asya kıtasının kuzeyinde gerçekleştirilen sosyalist devrimin uzantısı olarak halkçılık ilkesi benimsenerek, kurulmakta olan cumhuriyetin halkçılık temeline dayanmasına çaba gösterilmiştir. Bir anlamda Avrupa ve Asya kıtalarının arasında tam merkez denilecek bir bölgede Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ulus devlet ile birlikte halkçı bir cumhuriyet rejiminin birlikte uygulanacağı bir sentezci girişim geliştirilerek yasalaştırılmıştır. Avrupa kıtasındaki ulus devletler oluşumu imparatorluk sonrasında geride kalan Osmanlı ahalisini kucaklayamayınca, ilan edilen ulusal sınırların içerisinde kalan halkın büyük çoğunluğu, aynı zamanda Asya kıtasında ortaya çıkan yeni büyük güç olan Sovyetler Birliğinin geliştirdiği sosyalist sistemin temel esası olan halkçılık anlayışı çerçevesinde organize edilmeye çalışılmıştır. Böylesine sentezci bir yaklaşıma doğru giderken hem milliyetçilik hem de halkçılık ilkeleri birlikte uygulanmaya çalışılmıştır. Bir anlamda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet sentezi Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak diğerlerinden farklı olan özgün bir siyasal düzen kurulmak istenmiştir.

                Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti anayasası ele alındığı zaman diğer anayasalardan çok farklı bir yapılanmaya sahip olduğu görülmektedir. Batı tipi ulus devletlerde sadece millet kavramına dayanmak ile siyasal sistem kurulabiliyordu. Ama Asya kıtasının kuzey bölgesinde gerçekleşen sosyalist bir devrim sonrasında ortaya çıkan sosyalist ülkelerin devletçilik ile birlikte halkçılık ilkesini esas alan bir siyasal devrimi gündeme getirmesi üzerine, kurucu önder olarak Atatürk Lenin ile mektuplaşarak, Moskova’ya heyetler göndererek bu yeni oluşum ile de bağlantı kurmuş ve Avrupa birikiminin yanına Asya birikimi de bu sayede eklenerek, Türkiye’nin jeopolitik konumuna uygun bir yeni siyasal model   geliştirilmiştir. Eski Osmanlı ahalisi hiçbir ayırım yapılmadan milli sınırlar içerisinde kucaklanarak Türk ulusu oluşturulurken, alt kimlikleri farklı kökenlerden gelen eski Osmanlı vatandaşlarının yeni ulus devlet çatısı altında toplanmasıyla uluslaşma tamamlanırken, herkesin bu oluşumun içinde olmasına dikkat edilerek, öteki olarak bakılabilecek nüfus artığı gruplar bazı kişiler dışlanarak yaratılmamıştır. Esas olan Avrupa modeli ulus devlet Anadolu yarımadası üzerinde kurulurken, imparatorluktan geriye kalan bir ulus bırakılmadığından ulus devletin ilanı sırasında bir ulusal yapılanmaya da öncelik verilmiştir. Olmayan bir ulusun kendi ulus devletini yaratmak mümkün olamayacağı için, ulusal kurtuluş savaşı sırasında da Kuvayı Milliye mücadelesi üzerinden bir ulusal toplum yapılanmasına dikkat edilmiştir. Kurulmakta olan devletin adında Türk kavramı yer aldığı için geçmişten gelen boyutları ile Türk kimliğinin ortaya konulması ulus devletin ilanı açısından önem taşıyordu. Bir yandan Türk Ocakları yurt düzeyinde açılarak Türkleşme olgusu hızlandırılırken, diğer yanda da Türk ulusu çatısı altında kendisini Türk olarak hissedemeyenlerin de Türk halkının bir parçası konumunda görülerek halkçılık üzerinden Türkiye Cumhuriyeti devletinin eşit vatandaşları olarak kabul edilmesi farklı bir devlet modelinin yapılanması sırasında milliyetçilik ve halkçılık kavramlarının ortak kullanımını gündeme getirmiştir. Böyle bir aşamada iki kavramın birlikte uygulama alanına getirilmesiyle ortaya ya ulusalcı halkçılık ya da halkçı ulusalcılık gibi karma kavramların çıktığı doğal bir sonuç olarak görülebiliyordu. Uluslaşma sürecine uyum sağlayamayan toplum kesimleri ötekileştirilmeden halkçılık aracılığı ile halkçı cumhuriyetin dolaylı vatandaşları olarak görülebiliyordu. Anayasal özgürlük ve eşitlik ilkelerine dikkat edilerek bir sentez yapılıyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti anayasası hazırlanırken ülkede var olan uluslaşma süreci ile birlikte bir ulus devleti kurma amacı da belirli bir hedef olarak aynı anayasa da vurgulanmaya çalışılmıştır. Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ya da Pan-Türkizm akımlarının hiç birisi geride kalan mirası geleceğe götürebilecek bir siyasal yapılanmayı ortaya koyamadığı noktada, önce Atatürk’ün başına geçtiği ulusal kurtuluş savaşı kazanılmış ve daha sonrada halkçı bir cumhuriyet düşüncesine dayanan yeni ulus devletin kuruluşu gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda, cumhuriyet dönemi anayasalarına bakıldığı zaman, Türk devletinin sahip olduğu sentezci siyasal devlet modelinin her dönemde benimsendiğini ve bu nedenle de farklı dönemin anayasalarında bu durumun hukuk devleti çatısı altında korunmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Ulus devlet ve halkçı cumhuriyet birlikteliği resmi durumlarda dile getirilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin farklı koşulları dikkate alınarak anayasanın hem başlangıç bölümünde hem de cumhuriyetin niteliklerini belirleyen ikinci maddede bu özel durumun yansıtılması çizgisinde, ilan edilen cumhuriyetin önde gelen nitelikleri arasında Atatürk Milliyetçiliği kavramına da yer verilmiştir. Burada konu yetersiz kalabileceği düşüncesiyle sadece milliyetçilik kavramı ile ifade edilememiş, milliyetçilik kavramının başına kurucu önder Atatürk’ün ismi eklenmiştir. Doğu ve batı dünyaları arasında sentezci bir yaklaşım ile hareket eden Atatürk çizgisi, böylece milliyetçilik anlayışının belirlenebilmesi açısından da halkçılık destekli bir bütünleyici kavram olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasasına girmiştir. Normal bir milliyetçiliğin ulusalcı ve halkçı yaklaşımların bütünleştirilmesi açısından yetersiz kalacağı endişesi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında sadece milliyetçiliğin değil ama Atatürk milliyetçiliğinin benimsenmesi vurgulanmıştır. Atatürk milliyetçiliği bu açıdan ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin bir sembolü olarak Türk anayasasının birinci bölümünde yer almıştır.

                Anayasanın genel esaslar ile ilgili bölümünde cumhuriyetin nitelikleri sayılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” biçiminde bir tanımlama yapılmaktadır.  “Anayasa’nın başlangıç kısmında belirtilen bütün konular cumhuriyetin temeli ve nitelikleri olarak görülmektedir.” Türk vatanının ve milletinin ebedi  varlığını, yüce Türk milletinin bölünmez bütünlüğünü  belirleyen  bu anayasanın  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkleri doğrultusunda, dünya milletleri ailesinin eşit  haklara sahip şerefli bir üyesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine  ulaşma azmi yönünde, millet iradesinin mutlak üstünlüğü ,egemenliğin kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ya da kuruluşun, bu anayasada  gösterilen hürriyetçi demokrasi  ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı, kuvvetler ayırımının devlet organları  arasında üstünlük sıralaması   anlamına gelmeyip belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak anayasa ve kanunlarla bulunduğu, hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk  varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları  ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işleri ve politikaya kesinlikle  karıştırılamayacağı, her Türk vatandaşının bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden  eşitlik ve  sosyal adalet  gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi  varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda milli sevinç  ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, ve millet hayatının her türlü tecellisinde nimet ve külfetlerde  ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı  içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh”  arzu ve inancı içinde huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu, fikir, inanç ve kararıyla  anlaşılmak, sözüne ve  ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatla yorumlanıp uygulanmak üzere, Türk milleti tarafından demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

                Yukarıda belirtilen esaslar cumhuriyetin nitelikleri maddesinde belirtilirken, anayasanın başlangıç hükümlerine de atıf yapılarak, bir anayasal ilke olarak nitelikler arasında belirtilen Atatürk Milliyetçiliğinin ne anlamlara geldiği açıklanmaya çalışılmıştır. Adalet, eşitlik, barış, demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi temel hukuk kavramları arasına Atatürk Milliyetçiliğinin de nitelik belirten bir kavram olarak ele alınması, bu siyasal anlamı olan kavramın hukukileşmesini de sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel özelliklerinden birisi olarak nitelikler maddesinde yer alması ile birlikte, Atatürk milliyetçiliğinin aynı zamanda bir anayasal kavram haline gelmesi de sağlanmıştır. Devletin dilinin Türkçe olması, Türk bayrağının ulusal sembol olarak benimsenmesi ,İstiklal marşının milli marş olarak kabul edilmesi  ve Ankara’nın yeni milli devletin başkenti olarak  belirtilmesi, anayasada belirtilen devlet yapılanmasının temel esasları olarak benimsendiği belirtilirken, cumhuriyetin temel özellikleri ile ilgili maddelerin anayasanın başlangıç hükümleri ile bir bütünlük gösterdiği vurgulanarak, bu maddelerin ve başlangıç kısmının hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği ve  bu konuda herhangi bir değişiklik dahi verilemeyeceği anayasada açıkça belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasası olarak devletin yapısını ve özelliklerini ortaya koyarken, herhangi bir değişikliğe gidilemeyeceğinin belirtilmesi, Türk anayasasını sert anayasalar arasına sokmaktadır. Kolay değiştirilen anayasalar yumuşak, sert maddelerle değiştirilmesi zor olan anayasalar ise sert anayasalar olarak adlandırılmaktadırlar. Dünya haritasında yer alan ülkelerin anayasalarında bulunmayan maddeler ya da niteliklerin geniş bir çerçevede başlangıç hükümlerinde ve nitelikler maddesinde sert bir tonda vurgulanmasının ana nedeni, Türkiye’nin orta alandaki merkez devleti olarak sahip olduğu güvenlik sorunları ile çok yakından bağlantılıdır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin işgaline karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşının ortaya koyduğu son derece riskli bir ortamın ürünü olarak, güvenlik devleti anlayışına uygun düşen bir model ile ortaya çıkmıştır.

                Üç kıtanın birleştiği ve her türlü siyasal sorunun bolca bulunduğu bir coğrafya üzerinde hem ulusal hem merkezi hem de üniter bir devlet modeli ortaya koyabilmek son derece zor bir iştir. İşte devletin kuruluşu sırasında yaşanan olaylar ve girişimlerin ortaya çıkardığı farklı plan ve projeler yüzünden, Türk devleti kendisini güvence altına almak gereksinmesi duymuş ve bu doğrultuda ilgili maddeler her türlü yanlış anlamayı ve istismarı önlemek üzere geniş bir tanımlama ile anayasa metni içinde yer almıştır. Nitekim cumhuriyetin ilanından sonra bu bölgede yaşanan siyasal gelişmeler, kurucu önder Atatürk’ü haklı çıkarmış ve bu gerçekçi devlet modeli bugüne kadar ayakta kalarak yüzüncü yıl dönümüne doğru varlığını hem korumuş hem de geliştirmiştir. Batılıların felaketler coğrafyası ya da karanlıklar bölgesi olarak tanımladıkları merkezi coğrafyanın tam ortalarında  bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türk devletinin  kendi özel koşullarını dikkate alarak değerlendirme yapıldığında, Türkiye cumhuriyetinin neden bir güvenlik devleti olarak kurulduğu ortaya çıkmakta ve bu durumun gereği olan bazı hukuk kuralları ile birlikte Atatürk Milliyetçiliği gibi siyasal içerikli kavramlar da anayasal düzenin bir temel taşı olarak devreye girmektedir. Normal koşullarda batılı ulus devletlerde görülmeyen böylesine bir düzenlemenin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iktidarı üzerinden Türk anayasalarında yer alması, her türlü polemiğin ötesinde devletin kurulu bulunduğu toprakların ülke olarak farklı bir jeopolitik konum ortaya çıkarması yüzündendir. Bu nedenle hiçbir emperyal devletin, Türkiye’nin bu konumuna karşı çıkması beklenmemelidir.

                Türkiye Cumhuriyeti anayasasında Atatürk milliyetçiliği gibi bir kavramın devletin kuruluş modelinin belirlendiği bölümde yer, devletin kimliğinin belirlenmesi açısından önem taşımaktadır. Öncelikle bir Türk devleti kurulması söz konusu olduğu için, Türklerin atası ve  cumhuriyetin  kurucu önderi olarak  Atatürk isminin anayasada temel alınması, bir anlamda simgesel olarak  kurucu önderin Misakı Milli sınırları içerisindeki bütün halk kitlelerini cumhuriyet çatısı altında toparlayabilmek içindir .Normal koşullarda böyle bir durumun  dışa yansıyan fazla bir görüntüsü yoktur ama olağanüstü koşulların getirdiği siyasal çıkmazlar  ve  devletin varlığı ile bütünlüğünü ve geleceğini tehdit eden  tehlikeler  ya da emperyal  projeler  söz konusu olduğunda, o zaman görüntü değişmekte ve  anormal koşulların getirdiği siyasal çıkmazlar çözümsüz kalabilmektedirler.  Bu çerçevede, sorunların aşılabilmesi çizgisinde Atatürk Milliyetçiliği kavramından anayasal yapılanma açısından yararlanabilmek gerekmektedir. Bu nedenle Atatürk milliyetçiliğinin ne anlama geldiği ne gibi unsurlara sahip olduğu ve diğer milliyetçiliklerden ayrılan yönlerinin hangileri olduğu konusunda yeterli bir değerlendirme yapılabilmesi gerekmektedir. Cumhuriyetin temel ilkelerinden birisi olan milliyetçilik, Türk anayasasında soyut ya da genel bir ilke olarak değil ama somut ve içeriği kurucu önder tarafından belirlenmiş bir biçimde anayasal bir kavram olma şansını elde etmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin herkes için benimsendiği   anayasada, Türklerin özgür ve bağımsız yaşam düzenini güvence altına alacak bir biçimde Atatürk Milliyetçiliği yol gösteren bir yönlendirme yapmaktadır.

                İnsanların üzerinde yaşadığı ülkenin devlet kuruluşu sonrasında vatana dönüşmesi ve insanların vatan topraklarında varlıklarını geliştirerek sürdürmesi, beraberinde vatanseverlik duygularını geliştirmekte ve bu yoldan duyguların gelişimi ile birlikte vatanseverlikten yurttaşlığa geçiş aşaması tamamlanmaktadır. Bir anlamda medeni bir insan ya da toplum olabilmenin ortaya çıkardığı bir kavram olarak millet kavramı, ulus devletlerin insan unsurunu ya da dayandığı halk kitlesini ifade etmektedir. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanların topluca millet düzeyine gelebilmesi, o topraklar üzerinde bir ulus devletin kurulmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Yüz yıllarca süren beraber yaşam ya da birlikteliklerin zamanla ortak değerler üretmesiyle, toplumların milletleşme aşamasına geldikleri görülmektedir. Ortak bir vatanda, aynı devletin çatısı altında yaşayarak   ve o bölgenin siyasal ya da ekonomik koşullarında aynı kaderi ve tarihi paylaşarak yaratılan ortak milli kültür milletleri ortaya çıkarabilmektedir. Birkaç yüz yıllık zaman dilimi içinde millet haline gelen toplumlarda siyasal birliği sağlayan güçlü devlet adamları, bilim ve düşünce alanında üretim yapan aydınlar, sanatçılar ve kültür adamları da insan toplumlarının millet düzeyinde gelişebilmesi açısından önemli katkılar sağlayan unsurlardır. Avrupa milletlerinin kurdukları imparatorluklarda var olan anavatan kavramı, ulusal sınırlar boyunca ilerleyerek gelişen toplumların dayandığı ana toprakları ifade etmektedir. Milliyetçi bir vatan anlayışı zaman içerisinde anavatanı bir yurda dönüştürüyordu. Osmanlı imparatorluğunu parçalamak istemeyen Türk milliyetçileri önceleri pasif kalarak hareket etmişler ve katı bir milliyetçiliğin imparatorluğu parçalayabileceğini görmüşlerdir. Ne var ki, bir dünya savaşı sonrasında imparatorlukların çöküş noktasına gelmesiyle birlikte, milliyetçiler daha özgür olarak hareket etmeye başlamışlardır. Bir devleti çökertmek yerine, yıkılmış olan bir imparatorluğun içinden yeni bir ulus devlet çıkarabilmek doğrultusunda daha serbest milliyetçilik yapılabilmiş ve bu gibi girişimlerin merkezi bir konumda örgütlenmesiyle birlikte milletler tarih sahnesinde öne çıkmışlardır. Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını önleyebilmek için milliyetçiler utangaç bir tutum izlemişler ve bu yüzden de Türk milliyetçiliğinin uyanması gecikmiştir. Soyut bir vatan kavramı milli birlik bilinci ile birleşmediği için devletleri kurtarmak için yeterli olmamış ama özgürlük düşünceleri, imparatorluk sınırları içinde yer alan bazı toplulukların kendi devletlerini kurmaları yolunda bölücü olmuştur.

                Normal koşullarda Türkiye Cumhuriyeti   ulus devletinin anayasasında ya sadece milliyetçilik ya da Türk milliyetçiliği kavramları yer alabilirdi. Ne var ki, Türk devletinin kuruluşu sırasında tarihten ve coğrafyadan gelen özellikler ile jeopolitik koşulların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan durumlar çerçevesinde, geçmişten gelen Türk milliyetçiliği kavramının daha da güçlendirilebilmesi yüzünden Atatürk milliyetçiliği kavramı bir hukuki kalıp olarak anayasa metni içinde yerini almıştır. Genel anlamda Atatürk Milliyetçiliği kavramı ele alındığında ne gibi anlamlara sahip olduğu konusunda öncelikli bir araştırma ya da düşünce çalışmasının yapılması gerekir. Aslında Atatürk’ün söylev ve demeçlerine bakıldığı zaman, kurucu önderin tam anlamıyla Türkçü bir siyaset adamı olduğu ve bu yönü ile Türk ulusunun devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğu görülmektedir. Atatürk atılacak her adımda Türklüğün esas olduğunu dile getirerek imparatorluk döneminden gelen bazı siyasal boşlukların doldurulmasına   çalışmıştır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı bilime ve akılcılığa dayanan çağdaş, ileriye ve gelişmeye dönük, demokratik, birleştirici, insancıl, barışçı ve yüceltici anlamda bir siyasal çizginin temsilcisidir. Bugünün dünyasında millet gerçeği görmezden gelinemez derecede insan toplumlarının yaşamını belirleyen ana kavramlardan birisidir. İnsan topluluklarının yüz yıllarca birlikte yaşadıktan sonra millet haline dönüşmesi, yeni ve yakın çağların ortaya çıkarmış olduğu bir sosyal gerçekliktir. Bu noktada Fransız devriminin bütün dünya ülkelerini etki altına alan güçlü tesirleri bulunmaktadır. Devrim sonrasında batı ülkelerinde ortaya çıkan hızlı değişim rüzgarları Avrupa’daki insan toplumlarının kısa bir zaman dilimi içinde milletleşmesine katkı sağlamıştır. Millet kavramının   tek başına ele alındığında sadece sayı ve yığın olarak görülmemesi gerektiği, sayısal çoğunluğun yanı sıra kollektif ve kitlesel bir ruh yapısının da bu oluşumda en az sayısal katılım kadar etkisi bulunduğu bilim ve siyaset adamlarınca vurgulanmaktadır.

 Türkiye Cumhuriyeti devlet modelinin üniter bir yapıda kurulmuş olması, Atatürk milliyetçiliğinin ülke ve millet bütünlüğüne dayanması nedeniyledir.  Anayasada yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bir hukuki bütün olarak tanımlanmasının nedeni üniter bir devlet düzeni getirilmesidir. Meslekler, mezhepler ya da   siyasal örgütlenmeler birbirinden ayrı da olsa, millet kavramı bunların hepsinin içinde yer aldığı bir toplumsal bütünlüğü ifade etmektedir. Türk devletinin üzerinde kurulu bulunduğu siyasal yapılanmanın parçalanmadan yoluna devam edebilmesi için, her türlü bölücülüğü önleyen ve bu doğrultudaki girişimlere izin vermeyen bir üniter yapılanma, Atatürk milliyetçiliğinin ülke ve millet bütünlüğünü birlikte ele alması sayesinde devlet model i olarak korunabilmektedir. Atatürk milletin birlik ve bütünlüğünün korunmasının, cumhuriyet devletinin bağımsızlığının korunabilmesi açısından son derece gerekli olduğunu birçok yerde dile getirmiştir. Onuncu yıl söylevinde kurucu önder, Türk milletinin bütün güçlüklerin üstünden gelmesini milli birlik ve bütünlük içinde hareket etmesine borçlu olduğunu söylemiştir.

Atatürk milliyetçiliği kavramı her türlü ırkçılığı red eden bir içeriğe sahip bulunmaktadır. Anayasaya milliyetçilik ilkesi bir temel prensip olarak konurken, TBMM görüşmelerinde Türk milliyetçiliğinin dar ve tekelci olmadığı dile getirilerek, her türlü ırkçı yaklaşıma karşı çıkıldığı açıkça vurgulanmıştır. Üniter yapıya sahip olan Türk devleti her türlü ırkçılığa karşı çıkarken, bu doğrultuda yapılmak istenen propogandalara da tepki göstererek, ulusal birlik ve bütünlük konusunda sağlam durmak için çaba göstermiştir.  Atatürk Hitler ve Mussolini gibi ırkçı liderlere karşı çıkarken, eski Osmanlı Hinterlandında kurulmuş olan Balkan devletlerini de emperyalist saldırılara karşı bir araya getirerek, ulus devletler dayanışması aracılığı ile ırkçılığın önünü kesmiştir. Batının büyük devletleri emperyalizmin getirdiği büyüklük sarhoşluğu ile diğer devletlere saldırırken, Atatürk mazlum uluslar dayanışması ile siyasal dengeler oluşturarak barışı gerçekleştirmeye öncelik vermişti.

Batı dünyası çağdaş uygarlığı temsil ettiği için, Atatürk milliyetçiliği hem uygar ülkeler ile yakın ilişkiler kurmaya hem de çağdaş uygarlık düzeni içinde onurlu bir üye ülke olarak yer almaya öncelik vermiştir. Türk ulusunu çağdaş uygarlığa ulaştırmak üzere kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin her yönü ile çağdaşlıktan yana olması Atatürk milliyetçiliği ilkesinin benimsenmesi ile gerçekleşmiştir. Medeniyetçi bir yaklaşımın anayasada yer alması ile birlikte, Türkiye doğunun mazlum ulusları ile batının çağdaş ülkeleri arasında bir çağdaşlık köprüsü olmuştur. Atatürkçülükte çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak ana hedef olduğu için, Atatürk milliyetçiliği ilkesi ile anayasa bu çizgiye çekilmiştir. Yüzyılların gerisinde kalan geri kalmışlık olgusunun aşılabilmesi için çağdaş uygarlık hedefi    öncelikli bir amaç olarak benimsenmiştir. Bu doğrultuda Atatürk milliyetçiliği orta çağ din düzenlerine karşı çıkarak ve her türlü mezhep ayrımcılığını red ederek, bu duruma karşı çıkma yolunda laiklik ilkesini benimsemektedir. Toplumun dinsel baskıları aşarak bilimsel bir düzeye ve düzene kavuşabilmesi için uygarlıkçı adımların atılması da gene Atatürk Milliyetçiliği ilkesi doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.  Atatürk bütün Tekke ve zaviyeleri kapatarak Ortaçağ benzeri bir dinsel düzene sürüklenmemek amacıyla, çağdaşlaşma sürecinden sonra laiklik düzenini de kurmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında gerçekleştirilmiş olan Sovyetler Birliğinin getirmiş olduğu sınıf kavgasını red eden Atatürk Milliyetçiliği anlayışı, ulus devletin toplumsal tabanını kurmak ve korumak için milli dayanışma ve sosyal adalet gibi kavramlardan yana bir tutum izlemiştir. Atatürkçülük oluşumu iyi incelendiğinde milliyetçi bir çağdaşlaşma ideolojisi olarak tanımlanabileceği görülmektedir. Her türlü sınıfsal oluşumlara karşı ulusallıktan yana olan Atatürkçülük, milliyetçilik ilkesini benimseyerek bütün çatışma senaryolarından uzak kalmayı tercih etmiştir. İmtiyazsız ve sınıfsız kaynaşmış bir kitle olmayı düşünen Atatürkçülük, milliyetçilik ilkesi ile böylesine bir hedefi gerçekleştirmeye çalışmıştır. İnsanlı tarihini sınıf çatışması ile açıklamaya çalışan sosyalizm çökmüştür ama Atatürk’ün dile getirdiği emperyalizm ve mazlum uluslar çelişkisi doğru çıkmıştır. Atatürk milliyetçiliğinin demokrasi ve millet egemenliğine dayanması da ulus devletlerin güçlenerek devam etmelerine katkı sağlamıştır. Atatürk milliyetçiliği her türlü saldırganlığa karşı barışçılık ve insancıllık ilkelerini benimsemesi de dünya barışının gerçekleşmesinde önemli katkılar getirmiştir.

                Türkiye’de ulus devletin ve milli vatanın inşasında çok etkili olan Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının bir temel ilke olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasası içinde benimsenmesi, siyasal sistem açısından geleceğe dönük bir güvence oluşturmaktadır. Cumhuriyet rejimi yüzüncü yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, araya giren emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri el birliği yaparak gizli bir anayasa değişikliği girişimini gündeme getirerek, anayasadan başlangıç hükümleri ile birlikte cumhuriyetin temel niteliklerini de değiştirmeye kalkışmaktadırlar. Kurucu önderin ve iradenin isabetli adımları ile oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti devlet modeli, bugün Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm iş birliği ile ortadan kaldırılmak istenmektedir. ABD, İngiltere ve İsrail devletleri   Büyük Orta Doğu Projesi, Yakın Doğu Konfederasyonu ve Büyük İsrail imparatorluğu gibi   hegemonyacı   plan ve projeler üzerinden, Türk ulusunu bir yüzyıl ayakta tutan ulus devlet modelini ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’deki ulusalcı, cumhuriyetçi ve Atatürkçü kadroların tasfiye edilmesinden sonra, ortaya çıkan siyasal boşluğu doldurmak üzere işbirlikçi burjuvazinin adamları dış destekler aracılığı ile devreye girerken, Atatürk Milliyetçiliğinin anayasa metninden çıkarılmaya çalışıldığı basına ve medyaya yansımıştır. Bu aşamada bağımsız ulus devletlerin emperyalizmin ötesinde ayakta kalarak var olabilmesi ve uluslararası alanda tüm ulus devletler ve mazlum uluslar ile dayanışma içine girerek her türlü emperyal saldırganlığa karşı, küresel boyda bir insanlık mücadelesinin verilmesi gerekmektedir. Dünya halkları ile ulus devletler bir araya gelerek evrensel bir dayanışma içinde emperyalizme karşı çıkmak zorundadırlar.        

Prof. Dr.  Anıl ÇEÇEN  

24 Kasım 2020 Salı

BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ

                Türk atasözlerinden birisine göre her çıkışın bir inişi vardır. Dünya tarihine bakıldığı zaman her dönemde birbirinden farklı olarak yeni siyasal yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bunlar zaman içerisinde devletleşerek, kendi dönemlerinin büyük gücü konumuna gelmektedirler. İlk çağlarda görülen ilkel yapılanmalar dikkate alınmazsa, Ortaçağ dönemine geçiş ile birlikte birbirini izleyen bir çizgi doğrultusunda yeni yeni devletler kurulmuş ve bunlar zaman içerisinde birbirleriyle rekabet içine girince büyümeye başlamışlar   ve bir süre sonra kendi dönemlerinin en büyük devleti konumuna gelerek, dünya düzeyinde hegemonya peşinde koşmuşlardır. Bu nedenle insanlık tarihine bakıldığı zaman sürekli olarak her dönemde bazı güçlerin ortaya çıktığı, zamanla bunların büyük güç konumuna geldiği ama bir süre sonra ortaya çıkan yeni koşullarda bu devletlerin büyümesinin durduğu ve bu nedenle bir süre bocaladıktan sonra gerileyerek, büyük güç olma potansiyelinden uzaklaştığı görülmektedir. Bir devlet duraklama aşamasından sonra gerilemeye başladığı zaman çöküşe geçebilmekte ve kısa bir süre içinde de merkezi konumunu elinden kaçırarak ya dağılmakta ya da parçalanarak haritadaki yerini yitirmektedir Bir dönemin süper gücü olan büyük devletler bu durumlarını korumak durumundadırlar, aksi takdirde yeni dönemde ortaya çıkan başka devlet yapılanmaları hızla büyüyerek dünyanın yeni hegemon devleti konumuna gelebilmektedirler.

             Yirmi birinci yüzyıla gelmiş olan bugünün dünyasında tarihsel süreç yeniden tekrar etmekte ve günümüzün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, yüzyıl boyunca sürdürdüğü büyük güç konumunu elinden kaçırmak gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya kalmaktadır. On beşinci yüzyılda başlamış olan İngiliz üstünlüğüne dayalı küresel düzenin içinden çıkarak ve bunun arkasından giderek büyük güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yüz yıllık büyüklükten sonra bugünün koşullarında süper güç potansiyelini koruyamamış ve zamanla bu hegemonik konumunu elinden kaçırma aşamasına gelmiştir.  Yirmi birinci yüzyılın   ilk çeyreği dolarken, gündeme getirilmiş olan küresel emperyalizm düzeninde tekelci şirketler ekonomi üzerinden güçlenerek devletlerden daha da güçlü bir konuma geldikleri noktada, devletler zayıflayarak güç kaybetmekte ve zamanla ülkelerini yönetemez bir duruma sürüklenince egemen güç bu kez devletlerin ötesinde küresel şirketlerin eline geçmektedir. Birinci dünya savaşını İngiltere kazandıktan sonra gündeme gelen ikinci dünya savaşını da ABD kazanmış, böylece Atlantik okyanusunun doğusunda ve batısında yer alan iki büyük devlet dünyanın hegemonya sahibi büyük güçleri konumuna gelmişlerdir. Bir ada devleti olarak dünyanın yeni büyük ve kalabalık ülkeleri karşısında zayıf kalan İngiltere, dünya hegemonyasını eskisi gibi götüremez bir noktaya gelince, onun eski bir sömürgesi olan ABD Britanya milletler topluluğu içinden   İngiliz hegemonyasına önce karşı çıkarak savaşmış ve daha sonra da kendisini yeni güç merkezi ilan ederek dünyanın yeni efendisi olmaya soyunmuştur. İngiliz hegemonyası döneminde Anglosakson dünyasından gelen ABD, yeni bir büyük güç olarak Anglosakson yapılanmasının içinden çıkan yeni bir dev ülke konumuna gelmiştir. Ne var ki, Birinci dünya savaşı sonrasında kurulan Sovyetler Birliği dengelerinde yeni büyük devlet olma yoluna giren ABD, iki kutuplu dünyada doğunun süper gücü olarak devrede olan sosyalist sistemin yıkılması üzerine, eski konumunu yitirmiş ve bir dış düşman olarak ortaya çıkan karşı kutbun çöküşü gündeme gelmiştir. Bu gibi durumlarda görülen iç çatışma ve savaşların çökerttiği devletler gibi ABD de bu geleneğin devamı üzerine, tarihsel çöküş sürecine günümüz koşullarında kaotik bir biçimde sürüklenmiştir.  

                ABD’de yapılan son başkanlık seçimleri sonrasında yaşanan olaylar, ABD gibi bir süper gücün bırakın dünyayı yönetmeyi, bugünün koşullarında kendisini bile idare etmekten aciz bir duruma sürüklendiğini açıkça göstermektedir. Sovyet imparatorluğu varken küresel düzeni belirleyen iki kutuplu dünya düzeninde var olan çekişmeye dayanan hareketli ortam, SSCB’nin dağılması üzerine, ABD’de var olan karşı kutupla yarışma dönemini geride bırakmıştır. Dışa dönük yarış sona erince bunun üzerine içe dönük çekişmeler ABD gündeminde öne geçmiştir.  Kapitalizm ve sosyalizm karşıtlığı çizgisinde örgütlenmiş olan iki kutuplu dünya düzeni bitince, geride kalan süper güç olarak ABD karşıt güç dengesini yitirmiş ve bu durumda eskiden karşıt kutba doğru bir araya gelerek mücadele eden rekabetçi yapı ortadan kalkmıştır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sosyalist sistem dağılınca önde gelen siyaset bilimciler önce Sovyetler Birliğinin dağıldığını, ikinci aşamada da kısa bir ABD’nin dağılacağını ve böylece iki kutuplu siyasal yapılanmanın dünyanın gündeminden çıkacağını ifade etmişlerdir. ABD’de tamamlanan son başkanlık seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloya bakıldığında, dünyanın en büyük siyasal gücü olarak kabul edilen hegemonik ülke Amerika Birleşik Devletleri yeni dönemde karşı kutupla rekabet etme şansını kaybedince, eskiden karşı kutba rakip olarak kurulmuş olan ulusal dayanışma düzeni ortadan kalkmıştır. Bu durumda elli yıl sonra önce SSCB ve daha sonra da ABD’nin çökeceği görüşlerinin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kesinlik kazandığı anlaşılmaktadır. Jeopolitik bilimine göre iki kutuplu dünyanın ilk kutbu çökünce ikincisi de çökmekte ve yarım yüzyıla dayanan tek kutuplu dünya oluşturma çabaları sonuçsuz kalan ikinci kutup başı olarak, ABD’nin de SSCB benzeri bir çöküş yoluna doğru sürüklendiği ortaya çıkmaktadır. Karşı kutba dayalı dengeler bozulunca, iç dengelerini yitiren büyük güçlerin zamanla gevşeyerek dağılması SSCB örneğinde olduğu gibi kaçınılmaz olmaktadır.

                 Dünya tarihi son beş yüz yıllık zaman dilimi içinde ele alındığında, yer kürenin batıya düşen bölgelerinde bir hareketlilik ve kalkınma olguları öne çıkınca bugünkü batı uygarlığının yükselişi başlamıştır. Birçok bilim adamı tarafından modern ve modern dönem öncesi zaman dilimleri birbirinden ayırmak üzere seçilen 1500 yılında, Avrupa kıtasının dünyanın geri kalan kıtaları üzerinde egemenlik kurmaya hazır bir duruma geldiği insanlık açısından hiç de belli olmayan bir durumdu. Avrupa kıtası jeopolitik açıdan biçimsiz bir yapıya sahip olduğu için dünyanın diğer kıtalarına öncülük yapacak gibi görünmüyordu. Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’nın kendisinden büyük Çin, Hindistan, Kanada ve Avustralya gibi çok büyük ülkelerin başka kıtalarda yer alması nedeniyle, en küçük kıtanın yeryüzüne egemen olabilmesi pek mümkün görünmüyordu. Kuzeyi ve batısı buzlu sular ile çevrilmiş, doğusu Asya’dan gelen saldırılar nedeniyle sürekli savaş alanına dönüşen, güneyindeki Akdeniz üzerindeki sürekli stratejik kavgalar yüzünden çok ciddi güvenlik sorunları bulunan Avrupa kıtasının, toparlanarak kendi güvenliğini tam olarak sağlamasının olanaksızlığı yüzünden gelişme yolundaki Avrupa’nın bütün dünyaya önderlik yapabilmesi son derece zor görünüyordu. Asya ve Afrika’da daha önceki dönemlerde görülen uygarlıkların geniş alanlara yayılmış olması da Avrupa’nın bu açıdan yetersiz kaldığını ortaya koyuyordu. Asya’da öne çıkan uygarlıkların çok geniş alanlara yayılması da Avrupa’nın bir uygarlık merkezi olamayacağını gösteriyordu. Ne var ki, bütün bu olumsuz faktörlere rağmen küçük Avrupa medeniyet yarışını kazanarak dünyanın merkezi gücü konumuna geliyordu. Her dönemde dünyanın farklı bölgelerinden ortaya çıkan büyük devletler süper güç olarak hem çevrelerine yayılıyorlar hem de diğer bölgelerdeki toprakları üzerinde egemenlik kurarak kendilerine bağlama yollarına gidiyorlardı. İlk çağlarda ortaya çıkmış olan Çin ve Hindistan gibi Asya uygarlıkları sırasında bu gibi gelişmeler görülmüştür. Doğudan yola çıkan uygarlıklar daha sonraki aşamada dünyanın ortasındaki Mezopotamya’ya gelince, doğudan gelen uygarlık birikiminin merkezden Avrupa kıtasına doğru açılım yaparak yöneldiği görülmektedir.

             Eski Çin ülkesi ilk çağların uygarlık beşiği olarak tarih sahnesinde öncü yerini almıştır. Modern çağlar öncesi dönemlerde en büyük uygarlık merkezi olarak eski Çin’in ileri geldiği tarih kitaplarında belirtilmektedir.  Çin o dönemlerde yüz milyonluk bir insan potansiyeli ile büyük bir uygarlık düzeni kurarak geleceğin dünyasına öncülük yapmıştır. Orta çağ Avrupa’sındaki şehir devletlerinden daha büyük kentler kuran, sahip olduğu merkezi yönetim sayesinde bu kentleri birbirine bağlı bir çizgide yönlendiriyordu. Kentler arası alışverişin başlaması ile birlikte Çin aynı zamanda ticaretin de ilk ortaya çıktığı bölge olarak görülebilir. Büyük gemiler aracılığı ile dünyanın çeşitli bölgelerine yönelik ticaret girişimleri, kısa zamanda doğu Asya bölgesini ilk uygarlığın merkezi konumuna getirmiştir. Daha sonraki dönemde Çin’de gemi yapımının yasaklanması kabul edilince, ticari hareketlilik sona ermiştir. Konfüçyüs’çü bürokrasinin tutuculuğu yüzünden Çin ekonomisi durgunluk noktasına gelince, Çin teknolojideki yenilikçilikten koptu ve daha sonra da bilimsel eserlerin basımının yasaklanması üzerine de Çin bütünüyle durgunluğa sürüklenerek, kendi içine kapanık geri bir bölge olmaya doğru sürüklenmiştir. Günümüzde dünyanın yeni süper gücü olarak ileri teknoloji ve ekonomide en iyi konumuna gelen Çin, beş yüz yıl sonra yeniden dünya liderliğine soyunmak gibi bir misyon ile karşı karşıya kalmıştır. Çin uygarlığı teknolojideki erken gelişmelerin etkisiyle kısa zamanda büyük güç olmuştur. Onuncu yüzyıldan sonra maden alanına giren Çin dünyanın en gelişmiş demir sanayisini kurarak ekonomik büyüklüğünü güçlendirmiştir. Büyük gemiler ile diğer kıtalar ve ülkelerdeki liman kentlerine gidip gelen Çin devleti o dönemde büyük bir ekonomik güç olmak başarısını göstermiştir. Uygarlığın bütün dünyaya yayılmasını isteyen bazı güçler, Çin’in dünyaya arkasını dönerek içine kapanık bur duruma sürüklenmesinde etkin olmuşlardır. Sung, Ming ve Mançu gibi hanedanların yönetiminde Çin önceleri çok gelişmiş ama daha sonra da ekonomide içe kapanarak gerilemiştir.

                Sekizinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık yüzyıllar boyunca gelişerek on altıncı yüzyıldan sonra üç kıtaya yayılınca, yeni bir uluslararası güç olarak öne çıkmıştır. Abbasi, Emevi, Osmanlı ve Endülüs gibi imparatorluklar aracılığı ile yeryüzünde dinlerin egemenliği için çalışan İslamiyet Avrupa kıtasına gelince Hrıstıyanlık ile  karşı karşıya kalarak  Osmanlı imparatorluğu üzerinden beş yüz yıllık bir savaşlar dönemine sürüklenmiş  ve bu yüzden de dünyanın en büyük iç denizi olan Akdeniz kıyılarında oyalanmak durumunda kalmıştır  ve bu yüzden de okyanuslara açılarak, bir küresel dünya devi konumunda yeni bir büyük güç olarak süper bir devlet ortaya koyamamıştır . Yahudi sorunu çerçevesinde sürekli olarak Hrıstıyanlarla savaştırılan İslam orduları önce Endülüs’te, sonra Balkanlar’da ve son olarak da Merkezi coğrafyanın Orta Doğu ülkelerinde girmiş olduğu savaşları birbiri ardı sıra yitirerek, dünyaya egemen olabilecek bir süper güç olma şansını bütünüyle elinden kaçırmıştır. Bugün İslam dünyası elliden fazla devlete bölünmüştü. İçlerinde Türkiye, İran, Mısır ve Endonezya gibi çok büyük devletler bulunmasına rağmen, içine sürüklendikleri cemaat ve tarikat kavgaları yüzyıllarca devam etmiş ve bir türlü eskisi gibi bir araya gelerek dünyaya egemen olabilecek yeni bir büyük güç konumunda, dünyanın yönetiminde etkili olabilecek bir süper güç olarak büyük bir İslam devleti gündeme getirilememiştir. Türkler Kuzey ve Orta Asya’dan merkezi coğrafyaya göçler yolu ile gelince İslam toplumu ve devletleri ile orta dünyada karşılaşmış ve bu nedenle de bir sentez arayışı çizgisinde Safevi, Kaçar, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar, Türk-İslam sentezi arayışları içinde tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. İslamiyet öncesi yıllarda Göktürkler, Hunlar, Avarlar, Uygurlar ve Hazarlar dünya çapında büyük devletler kurarak siyaset sahnesindeki büyük güç boşluğunu doldurmaya çalışmışlar ama üç kıtanın kesişme noktasındaki konumları nedeniyle bu kıtalar üzerinden sürekli yönlendirilen saldırılara karşı savaşmak zorunda olduklarından, bir türlü barış içinde toparlanma şansını elde edememişlerdir. Bu gibi nedenlerle uzun süreli bir Türk ya da İslam imparatorluğu kurulamamış ve Müslümanlar dünya sahnesinde büyük güç olamamışlardır.

                Uygarlık Çin’deki Sarı Irmak kıyılarından başlayarak Hindistan yarımadasındaki İndüs nehri kıyılarına taşınırken, İslam dini dünyanın orta bölgelerinde hızla yayılmıştır.  Vaad edilmiş topraklar denen merkezi coğrafya da ise önce Musevilik daha sonra da İsevilik öne çıkarak etkin olmuşlar ve daha da sonra Avrupa kıtasında yayılmışlardır. Bu süreçte Avrupa merkezli batı dünyasını ele geçirme kavgasında iki tek tanrılı dinin çekişmesi yaşanmıştır. Avrupa merkezli   Roma ve Bizans İmparatorlukları dünyanın Hrıstıyan imparatorlukları olarak öne çıkarken, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorlukları da İslam imparatorlukları olarak dünyanın orta bölgelerinde yer alan ülkeleri bir Müslüman hegemonyası altında bir araya getirmeye çalışmışlardır.  Ne var ki, bütün bu imparatorluklar yedi yüz ya da sekiz yüz yıl civarında etkinliklerini sürdürebilmişler ama Çin gibi yerleşik kalıcı bir merkezi devlet düzeni oluşturamadıkları için, hiçbir zaman bütün dünyayı hegemonyası altına alabilecek büyük güç yapılanmasını sonsuza kadar devam ettirememişlerdir. Milat yıllarından sonra dünya bir dinler savaşı alanına dönüştüğü için her savaş sonrasında düzenler değişmiş ve büyük güçler de değişme sürecinde birbirlerini izleyerek hiçbir zaman kalıcı bir süper güç konumunu elde edememişlerdir. Önceleri Musevilik ve İsevilik arasında beliren din savaşları, üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlığın ortaya çıkmasından sonra sürekli olarak bir İslamiyet ve Hrıstıyanlık çatışmasına dönüşmüştür. Böylece Milattan sonra geçen iki bin yıllık dönemde üç büyük dinden hiç birisi kalıcı bir dünya imparatorluğu oluşturamamış ve bu çerçevede sadece dinler üzerinden bir dünya hegemonyası kurulamamıştır. Nüfusun artması, göçlerin belirli merkezlerde toplanması ve de jeopolitik konumların öne geçmesi gibi yeni durumlarda, doğu bölgesinde Çin, Hindistan ve Mezopotamya gibi uygarlıklar birbirini izlemiştir. Batı dünyasında ise Roma, Bizans, Britanya ve Amerika gibi büyük devletlerin oluşturduğu uygarlık oluşumları birbirini izlemiştir.

                Merkezi coğrafyanın dışında kalan Rusya ve Japonya gibi büyük devletler   dünya tarihi ilerlerken büyük güç olma ya da kalıcı büyük devlet oluşturma gibi hegemonik yapılanmaları yakalayamadıkları için, İngiltere ya da Amerika gibi uzun süreli   büyük güç olma düzeyine gelememişlerdir. Yerleşim yerlerindeki bozukluklar, ada devleti olmak ya da dünyanın tepesinde kalan soğuk bir kuzey devleti olmak gibi jeopolitik durumlar açısından, Rusya ve Japonya geride kalırken, İngiltere ve Amerika gibi devletler büyük güç olma şansını elde edebiliyorlardı. Üç kıta arasında kalan Avrupa, denizlere ve okyanuslara açılarak bütün dünyanın merkezi olmak gibi bir şansa sahip olmasına rağmen, kıtanın doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi ile parçalanmış bir durumda olması yüzünden, büyük bir siyasal yapılanma olarak ön plana çıkamıyordu. Roma, Bizans ve Osmanlı gibi büyük imparatorlukların Akdeniz kıyılarında öteye gidememesi ve okyanuslara açılamaması gibi faktörler yüzünden Avrupa uygarlıkları küresel bir yeni yapılanma ile ortaya çıkamıyorlardı. Bugün Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ulus devletlerin merkezi olduğu imparatorlukların kurulmasına rağmen bütün Avrupa kıtasını kapsayan bir büyük imparatorluk gücünü, Avrupa kıtası yaşadığı iç çelişkiler ve çatışmalar yüzünden bugüne kadar gerçekleştirememiştir. Yirmi birinci yüzyıla girerken, Avrupa Birliğinin kurulması, Avrupalıların bir araya gelerek bir büyük Avrupa gücü yaratmak istemesindendir. Hegemonya kavgası merkezi alana yönelik olarak gelişince, kıyı ya da kenar ülkeler merkezi bir güç olma şansını elde edememişlerdir. İtalya Roma imparatorluğu aracılığı ile bir dönem merkez olmuştur. Fransa, İngiltere, İspanya gibi batı Avrupa ülkeleri de deniz ticareti yolu   üzerinden sömürgeciliklerini geliştirerek dünya dengelerinde kendilerine yer bulmaya çalışmışlardır. Ne var ki, Avrupa’nın kara gücünü temsil eden Almanya kıtayı ele geçirme yolunda ilk adımlarını on altıncı yüzyılda Habsburg hanedanının devreye girmesi ile atıyordu. I9.yüzyılda Alman birliği sağlanana kadar Avrupada’ki güç mücadelesi sürekli savaşlar aracılığı ile sürmüştür. Avrupa’daki savaşları kazanan büyük devletler Avrupa gücünü temsil etme iddiası ile öne çıkarak belirleyici oluyorlardı.

           Avrupa kıtası dünya sömürgeciliğini yönetirken kıta içinde de sürekli olarak din savaşları ile uğraşıyordu. Endülüs’te başlayan din savaşlarında Musevilik ve İsevilik karşı karşıya gelirken, sonraki aşamalarda Osmanlı gücünün Balkanlar üzerinden kıtaya sokulması ile, bu kıtadaki din savaşları üç tek tanrılı din arasında cereyan etmeye başlamıştır. Bu yüzden Musevi cemaatlarının zorlaması yüzünden Vatikan’ın kontrolunda bir büyük Hrıstıyan Avrupa’nın kurulması önlenmeye çalışılmıştır.  Osmanlı devleti Hrıstıyanlar ile Yahudilerin savaşları arasında sürekli olarak Hrıstıyan dünyaya karşı bir güç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Avrupa’da bir Musevi devleti istemeyen Vatikan’ın kontrolünde bir büyük Hrıstıyan Avrupa inşa edilmeye çalışılmıştır. Hrıstıyan bir Avrupa kıtasının oluşumuna tepki gösteren Museviler ise sürekli olarak Osmanlı devletinin bir Müslüman güç olarak Balkanlar üzerinden bir Doğu Avrupa gücü olması için çalışmışlardır. Endülüs’ten Müslümanlar ile Musevilerin kovulması gibi bir benzeri gelişme de Balkanlar’da Museviler ile Müslümanların birlikte kovulması macerasını Balkan savaşları olarak Türk tarihine yazdırmıştır. Osmanlı devletinin çökertilmesi ile Yahudi sorunu Avrupa dışına itilirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da İsrail’in kurulmasıyla birlikte Orta Doğu bölgesi yeniden dinler arası çekişmelerin savaş alanı haline dönüştürülmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında gerçekleştirilen Sovyet ihtilali aracılığı ile kurulan Sovyetler Birliği, daha sonraki aşamada Müslüman dünya üzerinde bir çatı konumuna getirilerek, İslam coğrafyasının tam ortasına bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulması için elverişli bir ortam yaratılmıştır. İki bin yıl sonra Avrupa’da kurulamayan bu din devleti, kutsal kitaplardaki ayetlere uygun olarak merkezi coğrafyanın vaad edilmiş toprakları üzerinde kurulabilmiştir. Dünyanın tam ortasında var olan Müslüman devletlerini dışlayarak ve Hrıstıyan Avrupa kıtasını karşısına alarak kurulan bu din devleti, Orta Doğunun İslami çoğunluğa dayanan nüfus yapısını Sovyet ihtilali üzerinden, İslam’a karşı dinsiz bir sosyalizm dengesi kurularak, iki bin yıl sonra geri dönüşü ve devletleşmeyi başarıya ulaştırma noktasına gelinmiştir. Batı dünyasındaki Avrupa, İngiltere ve ABD’nin büyük güçlerine karşılık, Siyonizm ancak onlar üzerinden merkezi alanda büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

                İki dünya savaşı iki büyük güç yaratarak iki kutuplu bir dünya düzeni kurma yoluna girdiğin bu aşamaya kadar yeryüzünde sömürgecilik dahil emperyalizmin her türlü oyununu oynayan büyük devletler geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bir tarafta batı gücü olarak okyanus ötesi büyük devlet konumunda ABD, diğer yanda da yeni dünya düzeni jeopolitiğinde bir kuzey gücü olmaktan çıkarak doğu devletlerini sosyalist devrimlerle kendisine bağlayan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adıyla yenilenmiş bir Rusya, tarih sahnesine karşılıklı iki kutup olarak çıkartılıyordu. Birinci Dünya savaşında İngiltere ve Almanya gibi Avrupa devletleri savaşa tutuşurken, savaş sonrası ortaya çıkan dünya haritasında bir tarafta okyanus ötesi güç olarak ABD ve diğer tarafta da Bolşeviklerin örgütlemiş olduğu SSCB, yirminci yüzyılın yeni dünya düzeninin iki karşıt merkezi olarak öne çıkıyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün savaşlar öncesinde geleceğe yönelik tahminlerinde böylesine bir yapılanmanın ortaya çıkacağı açıkça belirtiliyordu. Almanya-İngiltere karşıtlığı dünya savaşına giden yolu açarken, gündeme getirilen ideolojik devrim karşıtlığı devletler arası olmaktan çıkarak, sosyalizm ve kapitalizm üzerinden siyasal kamplar arası bir çekişmeye doğru dünyayı sürüklüyordu.  İmparatorluktan ulus devletlere geçiş aşamasında devletler arası rekabet yaşanırken, Rusya gibi çok büyük bir ülkede gerçekleştirilen ideolojik devrim, kamplaşmayı ana çelişki olarak ortaya koyuyordu. Ne var ki, Karl Marx’ın ileri sürdüğü gibi bir çalışan sınıf olarak Proleterya’nın olmadığı bir tarım ülkesinde sosyalist devrimin yapılması, Marksizm’in ana ilkelerine ters düşüyordu. Gerçek anlamda işçi sınıfının geliştiği Avrupa ülkelerinde Paris Komünü ile birlikte bir halk devrimi süreci   başlatılmış ama Anglosakson dünyasının süper kapitalist güçleri bu durumu önleyerek,  acele tarafından çalışan sınıfların ideolojisi olarak görülen  sosyalizmi Almanya üzerinden Rusya’ya taşıyorlardı . Böylece Rus devrimi ile iki kutuplu dünyanın karşı kutbu olarak, süper büyük güç konumunda Sovyetler Birliği yapılanması tarih sahnesine getiriliyordu.

                ABD’nin karşısına SSCB’nin bir ideolojik imparatorluk olarak oturtulması dünya haritalarında normal görülebiliyordu ama gerçek koşullar arandığı zaman, bu durumun hiç de var olan gerçeklere uymadığı görülebiliyordu. İkinci dünya savaşı sonrası dünyada ana çelişki devletlerarasından alınarak ideolojiler arası çekişmeye indirgendiği zaman, yeryüzünün tam ortalarında yaşamakta olan, İslam dünyası baskı altına alınarak elliden fazla devletin çatısı altında yer aldığı büyük İslam dünyası kontrol altına alınmak isteniyordu. Böylece dünyanın yeni büyük gücü olarak ortaya çıkan SSCB, materyalist felsefe ve dünya görüşü ile camiler ile kiliseleri kapatarak, yeni bir dinsizlik düzeni gündeme getiriyordu. Bu tür bir dinsizlik düzeni Avrasya üzerinden Orta Doğu’ya taşınırken, tam bu aşamada kocaman İslam dünyasının ortalarında yer alan bir Yahudi devleti olarak İsrail, Siyonist Hrıstıyanlık olan Evanjelizmin iş birliği organizasyonu ile kuruluyordu. Hrıstıyan dünyasından dışlanan Yahudi devleti böylece İslam dünyasının tam ortalarında kurulurken, diğer yandan da dinleri ortadan kaldıracak bir biçimde üçüncü dünya savaşının hazırlıkları Armegedon senaryoları üzerinden tamamlanmaya çalışılıyordu. Dünya bugün Sovyetler Birliğinin ortadan kaldırılması ile tek kutuplu bir düzene doğru zorlanmış ama aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimine karşılık, bir türlü istenen üçüncü dünya savaşı çıkartılamamıştır. Hiçbir üretimin olmadığı, dış dünya ile ticaret ilişkilerinin geliştirilmediği ve bu haline rağmen yoksul ve işsiz milyonları sınırları içinde barındırmaya çalışan Sovyet sisteminin sahte bir imparatorluk olduğu anlaşılınca, doğu kutbunun dağılması kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Vatandaşı için araba üretmeyen ama dünya güç dengeleri içinde uzaya gitmeye çalışan bir sahte düzenin çöküşü hızla gerçekleşince, İlluminati isimli gizli dünya devletinin Müslümanlar ile Hrıstıyanları çarpıştıracakları ve bunun sonunda devletler düzeninin yıkılacağı ve bu aşamadan sonra küçük İsrail devletinin merkezdeki yeni büyük güç olarak büyüyeceği, en sonunda Kudüs merkezli Büyük İsrail devletinin bütün dünyaya egemen olacağı inancı ile hareket edilmeye başlanmıştır.

               Yirminci yüzyılın dünya savaşlarına kadar devletlerarası ilişkiler üzerinden eski dünya düzeni sürdürülmeye çalışılmış ama bu arada da Medeniyetler Çatışması görünümünde, ortaya devletlerin ötesindeki farklı kültürel yapılar arasında çekişmeler gündeme getirilmeye başlanmıştır. Armegeddon senaryosundaki kıyamet savaşları olarak hazırlanan Müslümanlık ve Hrıstıyanlık arasındaki kıyamet çatışmalarına doğru dünya sürüklenirken, önce karşı kutup merkezi olan Sovyetler Birliği dağıtılmıştır. Bunun üzerine bir çeyrek yüzyıl da esas kutup merkezi olarak görünen ABD’nin de dağılmasıyla, bir büyük gücün olmadığı ve bu durumdan yararlanan küçük ve orta boy güçlerin dünya sahnesinde etkin olacağı ve bir süre sonra da çok kutuplu dünyanın giderek bir kaos ortamına sürüklendikten sonra çıkartılacak bir kıyamet senaryosu ile her şeyin yıkılacağı varsayılmıştır. Bu yıkım sonrasında da ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin örgütlenmesi sonucunda kurulacak Büyük İsrail devleti çatısı altında yepyeni bir dünya imparatorluğu kurulacağı önceden programlanmıştır. Böylece iki binyıl önce başlatılmış olan dünya hegemonya düzeni arayışında Hrıstıyanlara ve Müslümanlara hiç fırsat verilmeyecek ve Evanjelizmin örgütlenmesiyle Siyonist Hrıstıyanlar batı dünyasını yönlendireceklerdir. Bayrağında elli adet yıldız bulunan ve günümüzde ana kutup merkezi olarak yönlendirilen ABD’de, Büyük İsrail devletinin kurulması ve bu doğrultuda izlenen Armegeddon planının devreye sokulması ile birlikte, devlet hedefsiz kalacağından, ülke içinde başlayacak olan iç gerginliklerin ve çatışmaların bu büyük gücün çökmesine giden kaos yolunu açacağı şimdiden görülmektedir.

                Dünya tarihi incelendiği zaman tarihsel dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde ya da eski hegemonya düzeninden sonra bir başka egemenlik düzenine doğru ortaya çıkan değişimlerin, zaman içinde belirleyici olduğu geçmişteki gelişmeler incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır. Tarihsel dönemler tek tek ele alınarak incelendiğinde, değişen koşulların yeni büyük güçlerin sahneye çıkmasında etkili oldukları anlaşılmaktadır .Bilimsel devrimler, önemli icatlar, karaların keşfi, denizlere açılma, okyanuslara egemen olma , sömürge imparatorlukları kurma, uzaya çıkma, silah teknolojisindeki gelişmeler, fen bilimlerindeki  son yenilikler, siyasal devrimler ya da bugün yaşanmakta olan teknolojik devrimler, elektronik alandaki hızlı gelişmeler  ile uzay çağının  gerekleri yeryüzünde önemli yansımalar yarattığından, jeopolitik konumlar ve  dengeler değişmekte   bu yüzden de eski düzenler geride kalırken, eskinin büyük güçleri de çökme ya da dağılma aşamasına gelmektedirler. Bir büyük güç çökerken onun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere dünyanın bir başka bölgesinde yeni bir büyük güç siyaset sahnesindeki yerini almaktadır. Aynı dönemde iki büyük güç olursa ya çatışmalar sonucunda büyük savaşlar yaşanmakta ya da aradaki yarışın tırmanmasıyla büyük güçlerden birisi, daha da büyüyerek kendi hegemonyasını yeryüzünde geçerli kılarken, geride kalan büyük gücün bu konumunu kaybederek ya orta boy bir güç haline gelmesi ya da bütünüyle parçalanarak küçük siyasal yapılanmalar doğrultusunda bir yeni siyasal düzene yönelmesi gündeme gelebilmektedir.

                Bugün çöküşe geçen ABD için gerileme sürecinin, gücünün zirvesinde olduğu Vietnam savaşı sırasında başladığını ilgili uzmanlar dile getirmektedirler. Dünya hegemonyasının ana bölgesi olan Asya kıtasına egemen olabilmek için yapılan Vietnam savaşı, ABD için hem gücünün zirve noktasıdır hem de çöküş zincirinin ilk halkasıdır. Yapısal olarak çok milliyetçi bir halk olan Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı direnmesi sonucunda, süper güç olan Amerikan ordusu bir büyük savaş yenilgisiyle Asya topraklarını terk ederek ülkesine geri dönmek zorunda kalmıştır. İlk darbeyi Vietnam’dan yiyen ABD ikinci darbeyi de sürekli olarak Büyük İsrail projeleri ile Amerikan hükümetlerinin üzerine giden İsrail lobilerinden yemiştir. Dünya kapitalist sistemini elinde tutan Siyonist lobilerin baskı ve çekiştirmeleri yüzünden giderek bocalayan ve kendi ülkesini yönetilemez bir duruma düşüren İsrail lobileri, ABD’yi sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği için, böylesine bir büyük gücün çöküşüne yol açmıştır. Kennedy  gibi  ABD başkanlarını öldüren, Amerikan ekonomisini  bağımsız merkez bankası aracılığı ile alt üst eden, İsrail’in güvenliği için Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrasya bölgelerinde savaşlar çıkartan, para gücü ile her şeyi satın alan, en son teknolojileri kullanarak bütün dünyada bir çıkar düzeni oluşturan, siyasal kadroları birer kurşun asker gibi kullanan İsrail lobileri, ABD içinde de örgütlenerek  bu büyük devletin kendi çıkarları  çizgisinde  görünmeyen derin devletler yarattığı sürece ,ABD ve benzeri büyük güçlerin var olması ve yaşaması artık eskisi gibi mümkün olamamaktadır.  Son dönemlerde gündeme getirilen küreselleşme akımı da şirket merkezli yeni bir dünya düzeni getirirken, devlet merkezli siyasal yapıları çökerterek yıkmaya başlamıştır. Bir büyük güç olarak ABD aynı zamanda devlet olduğu için, şirketlerin saldırısı ile devletin temelden sarsılması ve çökertilmesine karşı eskisi gibi direnememiştir. ABD son yıllarda gerileme sürecinde olmasına rağmen, gene de eskisi gibi bir numara konumunu korumaya çalışarak ortaya bir otorite boşluğu alanı çıkartılmaması için bugünün koşullarında mücadele vermektedir. Son ABD başkanlık seçimlerinde iki adaydan birisinin devletin, diğerinin de küresel şirketlerin temsilcisi olarak hareket ettikleri görülmekte ve dünya devleti olmaya soyunan küresel şirketler ile, yirminci yüzyılın en büyük siyasal gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabet içinde karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Bu aşamada, dönemin büyük gücü olarak ABD’nin önü kesilmekte ve bir sermaye imparatorluğu teknolojiyi kontrol ederek, yeni bir büyük güç konumuna   gelmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN