29 Mayıs 2024 Çarşamba

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ


ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN

 BUGÜNKÜ MİSYONU

                                                           

                        Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girmektedir. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak Atatürkçü Düşünce Derneği akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.

                         Atatürkçü Düşünce Derneği, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir. Yaklaşık yirmi yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü düşüncenin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.

             Atatürkçülük tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır. Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir. Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler ve daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak, bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır. Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur. Bu nedenle de ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.

                        Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir. Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar, batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.

            Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır; çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmaya çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anti cumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir. Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında, Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmaya çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeye çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.

            On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı blokunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı blokuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir. Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı blokunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.

            Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockafeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir. Türk demokrasisi Eisonhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke ve devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır. Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla ,Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.

            Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca ve üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda, Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada, Sovyetler Birliği dağılmış, ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu kadrosu çok farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü  girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin, kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan Atatürkçü Düşünce Derneği daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı  ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içe dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir. Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaatlerinde bulunarak, bunları öne sürmüşler ve sonunda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler Atatürkçü Düşünce Derneği’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri, yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları, kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır. Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama Kuvayı Milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son yıllarda, Atatürkçü Düşünce Derneği kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin içini karıştırmak, kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler, kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine olumlu katkıda bulunmuşlardır.

            Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de üç yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler, bu kez Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile ADD ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurt dışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak ADD ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkûm edebilmenin yollarını aramışlardır.

             Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler ADD çatısı altında toplanmaya başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, zamanla var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen ADD’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti ADD ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi, ADD’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için ADD şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler, ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı, gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler ,işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını, bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, ADD örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin ADD’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son yıllarda yaşanan süreç bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı bir dönem olmuştur.

            Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu. Avrupa’dan para alan başta Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği olmak üzere, birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar halk tabanında etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, ADD ve Atatürkçülük hakkında “Kalpaksız Kuvayı Milliyeciler” adı altında bir rapor hazırlatmıştır. Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor, bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda ADD ve Atatürkçülerin Türk toplumu içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin ve gençlerin gelecek için bu raporu okumasında büyük yarar vardır.

            Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul’un kozmopolit dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir. Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da dünyanın Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada, Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak harekâtında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir. Bu doğrultuda Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin hegemonyalarını korumak için yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti büyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüzyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun, vermiş olduğu bir kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar. Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır. Atatürkçü Düşünce Derneği, ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür. ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin ADD’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. “Atatürk’ü bırakın” diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin ADD ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçü toplum tabanını doğru olarak anlayabilirler.

            Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında dört yüzü aşkın şubesiyle ve üç yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar. Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde Atatürkçü Düşünce Derneği ile yaşamaktadır. ADD, günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde ADD şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır. ADD ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.

            ADD’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliye’nin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek ADD ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki diğer komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir ulus devlet olarak yoluna devam edebilmesi ve diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir. ADD ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir. ADD, önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır. Geleceğin yüzyıllarında Türkiye Cumhuriyeti Atatürk modelini bütün Asya ve doğu halklarına örnek olacak biçimde geliştirmeli ve başta Türk dünyası olmak üzere bütün Asya kıtası ve doğu halkları arasında etkili olabilecek düzeyde, bir yön gösteren siyasal düşünce ve devlet modeli olarak geliştirmelidir. Bu yolda geliştirilecek yeni politikalar Atatürkçülerin önderliğinde bütün dünya ülkeleri açısından geçerli olacaktır. Küreselleşmenin iflas ettiği ve ulus devletlerin ciddi engeller ile karşılaştığı bu aşamada Kemalizm ve Atatürk’ün devlet modeli tüm dünya ülkeleri açısından ciddi bir alternatif çıkış yolu olarak yön göstermektedir. Sosyalizmin ve kapitalizmin bitme noktasına geldiği son aşamada Kemalizm bir üçüncü yol olarak insanlığa yön göstermektedir. Türkiye’yi yönetmek durumunda olan bütün siyasal kadroların bu gerçek tabloyu görerek gereğini yapmak zorunluluğu ülkemizi yeni bir dönemin başlangıcına getirmiştir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ADD Kurucu Genel Sekreteri

 


3 Mayıs 2024 Cuma

ENDONEZYA’DAN TÜRKİYE’YE BARIŞ ÖNERİSİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

ENDONEZYA’DAN TÜRKİYE’YE BARIŞ ÖNERİSİ

     Endonezya dünyanın en büyük devletlerinden birisi olarak Güney Doğu Asya ile Büyük Okyanus arasında yer alan iki milyon kilometre karelik geniş bir ülkedir. Nüfusu 300 milyonu bulan bu adalar devletinde, milyonlarca insan yüzlerce adaya bölünen bir adalar denizinde yaşamaktadır. Adaların üzerinde beş yüz den fazla yanardağların bulunduğu Endonezya’nın ülkesi sürekli olarak özellikle bu yanardağların hareket halinde sarstığı bir su ülkesidir. Hint okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar uzanan bu adalar ülkesi, canlı ve hareketli yanardağlar nedeniyle dünyanın en sık ve sayısız depremlerine maruz kalmaktadır. Bir ülke büyüklüğündeki kocaman adaların aynı bölgede toplanmasıyla, ülkesini adalar denizinden okyanuslar bölgelerine uzatmak durumunda kalan Endonezya devleti, bu nedenle ham adalar hem de okyanuslar devleti olarak tanınmaktadır. Ülkenin diğer büyük sınırlara sahip olan kara devletlerinde olduğu gibi Çin, Amerika, Brezilya, Hindistan Rusya ve İran gibi uçsuz bucaksız kara topraklarına sahip olmadığı için geniş sınırlarının çevrelediği, Endonezya aslında bir kara ülkesi olmaktan daha çok iki büyük okyanusun çevrelediği bir su ülkesi olarak hareket etmektedir. Endonezya devletinin vatan ya da yer kavramlarıyla ifade edilen ülke tabanını çeşitli sular oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük yanardağ kuşağının tam ortasında yer alan bu devlet, aynı zamanda sular kadar yanardağların da etkisi altında varlığını sürdürmeye çalışan çok yönlü bir jeopolitik ülkedir. Dünyanın en sıcak ve nemli ülkelerinden birisi olarak Endonezya da siyasal gelişmeler iklime dayanan bir biçimde diğer ülkelere göre fazlasıyla sıcak geçmektedir. Bu ülkedeki yoğun siyasal yapılanmaların yarattığı sıcak gelişmeler sürekli olarak dünyanın güncel gelişmelerine yansıyarak belirleyici olmakta ve olayların yönlenmesinde etkili olmaktadır.

      Endonezya sınır komşusu olan Malezya ile aynı kaderi paylaşan bir ülke olarak adalar, yanardağlar ve sahip olduğu büyük ormanlar ile büyük yeraltı zenginlikleri, bu ülkeyi aynı zamanda dünyanın önde gelen enerji merkezi konumuna getirmiştir. Bir petrol ülkesi olarak Endonezya dünya ekonomisi ve siyasetin de önde gelen büyük oyuncularından birisi konumuna gelerek, olayları yönlendiren büyük güçlerden birisi olmuştur. Nüfusunun dörtte üçü Müslüman olan Endonezya da toplumun önemli bir kesimi de Asya dinleri olarak kabul edilen Budistler Şamanistler ve diğer Asya dinlerinin mensupları da sular ve adalar ülkesinde varlıklarını korumaktadır. Çin ve Hindistan gibi iki dev ülkenin karşı kıyısında yer alan Endonezya devleti on beşinci yüzyılda Arap ve Müslüman tüccarların bu ülkeye gelmesiyle batıya doğru açılmıştır Daha sonraki aşamalarda batılılar ve Avrupalılar doğuya doğru açılarak ticaret girişimleri aracılığı ile adalar denizini ve Hintliler ile Çinlilerin konumlarını öğrenerek bu bölgelere gelmişler ve üçüncü aşamada da yerleşerek sömürge idareleri kurmuşlardır. Önce Portekiz, sonra İngiliz sömürge yönetimi altında kalan Endonezya ülkesi daha sonraki aşamada ise, Hollanda’nın yönetimi altında varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır. İngiltere imparatorluğu Hindistan’a girerek bölgedeki hegemonyasını genişletince, buradan Avustralya kıtasını da denetimi altına almayı hedeflemiş ama bu aşamada ağırlık, Avustralya kıtasına verilince İngilizler Avrupalı sömürge ortağı durumunda olan Hollandalılar ile birlikte hareket etmeye başlamışlardır. Hollanda İngiltere sonrasında Endonezya ülkesinin yeni egemeni olmuştur. Çinlilerin ve Hintlilerin yetersiz kaldıkları adalar denizi üzerinde Araplar, Müslümanlar ve Ruslar harekete geçerek Asya kıtasını tamamlayan ada ülkelerini kendi çıkar düzenlerine dahil etmişlerdir .İngiltere bütün dünyayı yönetmeye doğru adım atarken Almanya, Fransa  ve İspanya gibi büyük devletleri bir yana bırakarak, Hollanda ve Belçika gibi küçük sömürgeci devletler ile ortak hareket ederek yeryüzü üzerinde bir büyük Avrupa hegemonyasının peşinde koşmuşlardır. Bugünkü Endonezya bu yüzden halen Hollanda yönetiminin hegemonyası altındadır.

      Endonezya yirminci yüzyıla Hollanda Hindistan’ı konumunda gelmiş ama bu yüzyıl içinde sömürge imparatorlukları bağımsızlığa giderken, bu ülke de Endonezya Cumhuriyeti olarak dünya haritasındaki yerini almıştır. Hollanda daha sonraki aşamada İngiliz imparatorluğu ile yarışa girince, bu bölgede adalar üzerinden sömürge imparatorlukları uzun süren savaşlara sürüklenmek zorunda kalmışlardır. Yirminci yüzyılın tam ortasında Ahmet Sukarno’nun liderliğinde bağımsızlığa yönelen Endonezya Cumhuriyeti, sahip olduğu büyük nüfusu ile İslam dünyası içinde kendine önemli bir yer edinmiştir. Yeni kurulan devletin başkanı olarak Sukarno İslam dünyasına yakın bir yol izlemiştir. Bölgedeki bütün büyük devletleri dışlayan yönetimi ile Sukarno yönetimi, diğer İslam ülkeleri gibi İslam birliğinin önde gelen savunucusu konumunda hareket etmiştir. Yirminci yüzyılın bütünüyle soğuk savaş koşulları altında geçmesi yüzünden Rusya sahibi olduğu Sovyetler Birliği imparatorluğunu kullanarak güneye doğru harekete geçince, başta Endonezya olmak üzere bütün ada devletlerinde Sovyetler Birliği üzerinden sosyalist rejimler kurulmak istenmiştir. Böyle bir durumu önceden gören Amerika Birleşik Devletleri bir gece yarısında adalara büyük bir asker çıkartması yaparak, Endonezya ülkesini işgal etmiştir. İşgal gecesi ülkenin askeri birlikleri direnme gösterince, Avrupa’daki Hristiyan fanatizminin bambaşka bir uygulaması bu ülkede gerçekleştirilmiştir. Bosna da bir gecede on bin Müslümanı katleden Hristiyan fanatizmi, Endonezya’da da bir gecede on bin İslam askerini öldürerek dünya tarihinde, komünizme karşı savunma görünümünde on bin Endonezya askeri Amerikan saldırıları sonucunda öldürülmüştür. Soğuk savaş döneminin en kanlı saldırısını ABD orduları Endonezya’da gerçekleştirirken, bu Müslüman ülkenin ordusunun en savaşçı askerleri Hristiyan ordularının saldırgan işgalleri ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu açıdan emperyalizmin en ağır saldırılarına Endonezya ordularının muhatap olduğu görülmektedir. Uzun yıllar Avrupalı emperyalist orduların işgali altında var olma mücadelesini sürdüren bu Asya devleti, siyasal tarihte diğer bütün dünya ülkelerine örnek olacak bir ulusal savunmayı başarmıştır.

            İkinci Dünya Savaşı sonrasında batılı emperyalistler Hint ve Büyük okyanus alanlarında hegemonya yarışına girerlerken, Asya kıtasının önde gelen büyük devletlerinden birisi olarak Endonezya önce Hollanda ile karşı karşıya gelerek, değişen dünya dengelerindeki konumunu korumaya çalışmış ve daha sonraları da gene Avrupalı Emperyalistlerin yeni saldırılarına karşı çıkarak onların güney yarım küresinde genişlemelerini önleyebilmek üzere ordusunu yenileyerek ciddi mücadelelerde bulunmuştur. Ülkenin en doğu bölgesinde yer alan büyük adalardan birisi olan Timor adasında Hristiyan dini hızla yayılınca, Hollanda bu ada üzerinde yeni bir Hristiyan devleti kurmaya çalışmış ve bu doğrultuda isyancılar ile ayrılıkçıları desteklemiştir Batı dünyası Hristiyanları destekleyince, Müslüman bir devlet olarak Endonezya bu yeni devlete karşı çıkarak, ülkesinin geçmişten gelen birliği ve bütünlüğünü sonuna kadar savunmuştur. Ne var ki, batılı emperyalistler saldırı ve işgal hareketlerine şiddetle devam edince birkaç yıllık bir ayrılıkçı savaş sonrasında Timor adasının kuzey bölgesi, Timor Cumhuriyeti resmi adı ile bağımsız bir devlet olarak ilan edilerek Endonezya devletinin küçülmesine giden yol açılmıştır. Ülkenin en doğusunda Avustralya ‘ya komşu konumundaki Timor adasının ilk önce bağımsızlığının gerçekleştirilmesinden sonra ikinci aşamada da, ülkenin en batı bölgesinde bulunan adalardan birisi olarak, Açe adasının bağımsız devlet yapılanmasıyla ülkenin bütünlük içindeki sınır yapılanmasına ikinci kez müdahale edilerek, bu konuda emperyalist baskılar sürdürülmüştür .Osmanlı İmparatorluğu döneminde Halifelik görevini Abdülhamit yürütürken Açe adasının Müslüman  yapısı ile imparatorluğun bir parçası haline geldiği, bu nedenle Osmanlı topraklarının dağıtımı genel program çerçevesinde ele alınması gerektiği gibi iddialar öne çıkmış ama daha sonraları batılı emperyalistler yeniden bölgeyi paylaşma planları üzerinde anlaşarak uzlaşınca eski Osmanlı adası olan AÇE adası Endonezya devletinin bütünlüğü içinde kalmıştır. Yüzlerce adadan meydana gelen bu büyük ülke bugün de Hollanda destekli ayrı devlet statüsünü devam ettirmektedir.

            İkinci dünya savaşı sonrasında Sosyalist ve Kapitalist blokların arasına sıkışıp kalan bir orta dünya devleti olarak Endonezya bir Müslüman ülke olarak aynı zamanda Çin ile İslam dünyası arasında varlığını sürdürmekte olan bir haritanın gene ortalarında yer almaktadır. Bu konumu ile Endonezya son derece kritik bir jeopolitik yapılanmanın tam ortalarında yer alarak geleceğin dünyasında gündeme gelebilecek çekişmelerin ve savaşların, ana hedefi olma gibi bir özelliğe de sahip olduğu öne çıkmaktadır. Ahmet Sukarno isimli bir Müslüman devlet adamının kurduğu Endonezya askeri saldırılar ve işgal hareketleri sonrasında bu sefer de Endonezya ordusunun önde gelenlerinden birisi olarak, Suharto isimli bir yüksek rütbeli bir ordu yöneticisinin eline geçmiştir. ABD ordusunun bir gecede saldırarak ülkeyi işgal etmesi ve özellikle on bin askerin bir gece içinde yok edilmesi üzerine ülkede sıkıyönetim ilan edilerek bu geniş ülkenin güvenlik içine alınmasına çaba gösterilmiştir. Yaşanan siyasal gelişmeler sonucunda Batı ülkelerinde görülen ordu güdümlü bir askeri demokrasi rejimi kurulmaya çalışılmıştır ama dış müdahaleler sürekli devam ettiği için, Endonezya koruyucu ülkesi olan Hollanda’nın yardımıyla uzun bir süre sonra batı tipi demokrasiye yönelebilmiştir. Özellikle yirminci yüzyılın son on yılına girerken sosyalist yönetim altındaki halk cumhuriyetlerine son, Endonezya devleti de askeri diktatörlükten normal demokrasiye yönelebilmenin çabası içine girmiştir. Sosyalist blokun sona ermesiyle Rus askeri birlikleri geri çekilirken, NATO’nun patronu konumundaki ABD hem NATO hem de ABD askeri birliklerinin bu bölgedeki bazı devletlerin ülkelerinde askeri üslere kadro olarak tahsis etmiştir. Devletin kurucu başkanı Sukarno koyu bir milliyetçi tutum izleyerek hem adaların birliğini korumuş hem de bu bölgeye yerleşmek üzere gelen batılı emperyalistlerin önünü keserek yeni işgal planlarının devreye konulmasını önlemiştir. 1950’li yıllarda Türkiye’ye gelen Sukarno, Türk devleti ve Endonezya arasındaki bağlantıların kurulmasını sağlamıştır. Sukarno hastalanınca ülkede karışıklıklar çıkmış ve olaylar bir darbe senaryosuna doğru ilerlerken, ordu komutanlarından Suharto yönetime el koyarak, sosyalist saldırılara karşı batı bloku içindeki Endonezya devletinin yerini korumuştur.1960’ların dünyasında asker Başkan Suharto yönetimi sivil Başkan Sukarno’dan devralırken devleti tümüyle yenilemiştir. Askeri yönetim tüm adalarda üç yüz bin insanı yok ederek, en katı bir diktatörlük kurmuştur. Komünist rejimlere karşı ABD desteği ile Suharto dünyanın en katı dikta rejimini kurmuştur.

            Çin ile İslam dünyası arasında yer alan Endonezya ülkesi birçok açıdan önemli bir jeopolitik konuma sahip olduğundan, bu ülkeyi ABD ve AB emperyalizmleri Çin’e karşı kullanmaya çalıştılar. Ülkeyi ele geçirme çabası içindeki Amerikan emperyalizmi, kapitalist sistem içinde ortak çalıştığı İngiltere ve Hollanda gibi ülkeleri kullanarak ülke ekonomisini ele geçirmeye çalışırken, Çinliler de bu durumda geride kalmamak üzere ticaret ve iş geliştirme yolları üzerinden bütün Endonezya adalarına girerek bu ülkeyi ele geçirebilmenin kavgasını veriyorlardı. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahip olan Endonezya devletinin yarısı Çin yarısı da Hindistan’dan gelen göçmenlerin istilasına uğradığı için, büyük bir nüfusun tümüyle tek bir ulusal çatı altında bir araya getirilmesi mümkün olmamıştır. İki büyük devlet arasında yer alan bu ülke Endonezya ismini alırken, “İndo “hecesini Hindistan, ”Nezya” hecesini ise Asya’dan alarak devletin adı karma bir biçimde belirlenmiştir Çinli ve Hintli halk ile devletin halk kitlesi yaratılmaya çalışılmıştır. Çok farklı adaların getirdiği ayrı kimliklerin bölünme yaratmasına izin verilmemiş ve böylece tek bir devlet kurulurken, merkezinde yer alacak yeni devletin bu bölgeyi tümüyle temsil etmesi için çaba gösterilmiştir. Batılı güçlerin ve şirketlerin ülkeyi ele geçirme girişimlerine karşı, Çinli tüccarlar tıpkı Arap ve Müslümanlar da benzer yöntemlerle ülke ekonomisini ele geçirmek ve ekonomi üzerinden ülkeyi batı blokundan kurtarabilme mücadelesi yapıyorlardı. Asya ve Afrika ülkeleri 1950’li yıllarda başlayan Bandung konferansları sayesinde, doğu ve batı bloklarına karşı bir büyük üçüncü dünyacılık hareketi Endonezya merkezli olarak başlatılmıştır. Böylece Endonezya kendi bölgesinde olduğu gibi dünyanın genel yapılanmasında üçüncü dünyacılık akımı üzerinden çok etkili olmuştur.

            Dünyanın orta bölgelerinde kurulmuş olan bir büyük ülke olarak hem kendi konumunu dikkate alacak hem de dünya düzeninin geleceğe dönük bir biçimde yenilenmesine katkıda bulunacak güce sahip olanların içinde, Endonezya’nın öne çıkan bir konumunun bulunduğu üçüncü dünya ülkeleri arasında başlatılmış olan Asya-Afrika ülkeleri arasındaki küresel birliktelik sayesinde açıklık kazanmıştır. Endonezya geçmişten gelen batılı emperyalist saldırı ve işgal girişimlerine karşı kendini korumak ve vatan savunması örgütleyerek ayakta kalabilmek için her açıdan harekete geçerek dünya siyasetinde önde gelen bir yere sahip olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra komünizm tehlikesinden kurtulan Endonezya, içinde bulunduğu merkezi coğrafyanın aldığı yeni biçimler doğrultusunda bir çok yeni gelişmelerle karşı karşıya gelmektedir. Batı emperyalizmlerine, Sovyet Emperyalizmine ve de Arap dünyasından ileri gelen İslamcı bir emperyalizmin adaların üzerinde etkili olmalarını bütünüyle önlemekte  çok zorluklar içinde kıvranan Endonezya devleti, bütün Asya ve Afrika ülkelerine kucağını açarak gerçekleştirdiği üçüncü dünyacılık hareketi ile mazlum ulusların bütün emperyalist devletlere karşı mücadelesinde önderlik yapma konumuna da gelmiştir. Asya kökenli bir nüfusun Çin ve Hindistan boyutları dikkate alınarak uluslararası alandaki gelişmeler doğrultusunda bazı yeni gelişmelere göre, dış politikalarda değişiklik yollarına dikkat edilmektedir. Dünya yeni bir yüzyıla doğru emin adımlarla giderken, değişen koşullar ve merkezler açısından da eskisinden çok daha farklı bir jeopolitik ortam ile karşı karşıya gelmektedir. Böylesine bir değişim rüzgârı bütün ülkeleri olduğu kadar diğer dünya devletlerini de etki altına alarak yönlendirmektedir.

            Yirminci yüzyılın tam ortalarında kurulmuş olan Endonezya devleti aradan geçen yarım yüzyıllık zaman süreci içinde çağdaş dünyada giderek yayılan batı tipi demokratik rejime yakınlaşarak, ülkelerini böylesine bir yapılanmanın getirdiği saflaşma içine girmişlerdir. Yarım yüzyıla yakın bir süre içinde askeri yönetim altında yönetilmelerine rağmen bugünün koşullarında demokrasi yolunda ilerlemekte ve anayasalarına uygun düşen zaman aralarında genel seçimlerini yaparak kendilerini geleceğin koşullarında yönetecek olan yeni hükümetlerini seçebilmektedirler. Ahmet Sukarno’nun devleti kurarken oluşturduğu Endonezya demokratik partisi, bütün siyasal gelişmelerde öncülük rollerini yerine getirerek, bu büyük ülkenin gidişinin batı blokunun oluşturduğu ulusal devlet yönlerinde oluşmasına dikkat etmişlerdir. Geçen Şubat ayının başında yapılan son genel seçimlerde Endonezya devlet başkanlığı ve parlamento genel seçimleri yapılmış ve ülke yeni yönetimine bu yoldan kavuşmuştur. Sonuçları sürpriz olarak karşılanan genel seçimler sonucunda işbaşındaki Cumhurbaşkanı Widodo tekrar seçilememiş başkanlık görevine bu ülkeyi otuz yıl yöneten askeri diktatör, Suharto’nun damadı konumunda bulunan ve Endonezya ordusunun özel kuvvetler komutanı olan Subianto, yeni başkan olarak seçilmiştir. Büyük Endonezya hareketi partisinin lideri olarak adaylığını koyan yeni başkanın asker kökenli olması ve bu doğrultuda özel kuvvetler komutanlığından devlet başkanlığına seçilmesi, bu ülke halkının yeni dönemde ortaya çıkabilecek özel durumlar açısından özel kuvvetler benzeri yönetimlere gereksinme duyulmasına yol açabilecek, belirli özel durumların ülkenin siyasal gündemine gelebileceğine dair kamuoyunda bazı özel tartışmaların yükselmesi yüzünden, seçimlerin bu doğrultuda sonuçlandığını ve yükselen tepkilerin yansıtmalarıyla öne geçtiği söylenmektedir. ABD-ÇİN arasında başlamış olan  siyasal gerginliklerin bu ülkedeki genel seçimleri de etkilediği ve eski cumhurbaşkanının bu yüzden seçimleri kaybettiği anlaşılmaktadır. Genel seçimlerin böylesine sonuçlanmasında etkili olan iç ve dış faktörlerin yeni siyasal koşullarla birlikte düşünülmesi gerektiği açıktır. Endonezya’nın yeni seçilen cumhurbaşkanı geçen seçimlerde de rakibi olan yeni başkana karşı şansını kaybetmiştir. Batı ülkelerindeki seçimlere benzeyen bir süreçte yapılan genel seçimlerin, Endonezya’nın demokratik geleceğini kurtarmak açısından yararlı olduğu, yapılan tartışmalar aracılığı ile oluşturulan kamuoyu tarafından da destek gördüğü anlaşılmaktadır. Ülkede savaş ihtimallerinin giderek arttığı bir ortamda böylesine bir sonuç demokratik açıdan normal görünüyor.

            Dünyanın en kritik bölgesinin tam da ortalarında yer alan Endonezya devletinin yönetim yapısında geçmişten gelen büyük bir siyasal birikim olduğu için kendini bilen her devletin, zor günler için önlemler aldıkları bilinen gerçeklerdir. Dünya tarihi incelendiği zaman bu tür önlemler ile devletlerin zor dönemleri atlatabildikleri ama gelecekte ortaya çıkabilecek zor dönemler için önlem almayan ya da yeterince karşı duramayan siyasal iktidarların ya da devletlerin bu gibi zor dönemlerde ortada kaldıkları birçok istenmeyen durumların öne çıktığı görülebilmektedir. Bu nedenle birçok olumsuz koşulun bir arada ortaya çıktığı olumsuz gelişmeler, siyasal düzenlerle birlikte devletleri de ortadan kaldırdıkları görülmüştür. İki tarafı okyanuslarla çevrili bir konuma sahip büyük adalar ülkesinin güvenliği ya da kamu düzenliği gibi sorunlarının aşılabilmesi, kesinlikle önceden alınacak önlemlerle korunabilir. Korunma üzerinden geliştirilecek yeni sistemler aracılığı ile Endonezya gibi hem son derece kritik jeopolitik ortamın içinde yer alan ülkeler, hem de her açıdan saldırılara hedef olabilecek açıkta bulunan ülke yönetimlerinin çeşitli yönlerden ortaya çıkabilecek tehlikeli durumların çok değişik gelişme ihtimallerini dikkate alması bir devletin varlığı açısından zorunlu bakışlar gerekmektedir. İki okyanus arasındaki adalarda yaşayan bir ülke olarak, Endonezya devletinin böylesine geniş bir bakış açısına sahip olmaları gerekmektedir. Böylesine bir devleti yönetenler ile birlikte gene böylesine bir devletin çatısı altında yaşayan vatandaşların da ülke ve devletlerinin geleceği açısından yeterli bilgi, görgü ve donanıma sahip olmaları bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Konumu gereği sağlam zemin üzerinde kurulmamış devletlerin, kendileri ile birlikte komşu ya da ilişki kurdukları devletler ile çeşitli temaslar ya da bağlantılar çerçevesinde güvenlik içinde bulunmaları, alınacak önlemler aracılığı ile geliştirilerek devlet ve toplum düzenlerinin korunmaları gerekmektedir. Hollanda’nın desteği ile modern bir devlet olarak kurulmuş olan Endonezya’nın, gene böyle yoluna devam edebilmesi için güvenlik ve kamu düzeni açılarından gerekli olan önlemlerin alınması şarttır.

            Endonezya ile ilgili bir makalede, bu ülkenin içinden çıkmış olan bir büyük iş adamının normal koşullarda karşı karşıya geldiği bir olay, her açıdan öğretici olduğu için bu konuyu kısaca burada özetlemek de genel yarar vardır. Endonezya Hollanda desteğinden yararlandığı için ülke ticaret ve ekonomi alanlarında bu ülkeden gelen destek ve yardımlardan yararlanmaktadır. Bu gibi durumlarda Hollandalı ve Endonezyalı iş adamları zaman zaman bir araya gelerek ortaklaşa hareket ettikleri görülebilmektedir. Bu gibi örneklerden birisi Türkiye’de yaşanmış ve Endonezyalı bir iş adamı Hollandalı ortağının destekleri ile bir Türk bilim adamına kalıcı bir barış düzeni önerisinde bulunmuştur. Endonezyalı iş adamı iki binli yılların başlarında Türk bilim adamını davet ederek kendisinden açıkça siyasal çıkış için bir talepte bulunmuştur. Türk kamuoyunun yakından tanıdığı bilim adamının siyasal ve hukuksal konularda var olan birikiminden yararlanmak isteyenlerin istedikleri görüş, siyaset ya da işlemler hakkında bilgi alışverişinde bulundukları Türk bilim adamı ile Endonezyalı iş ve ticaret adamı iki binli yılların içinden çıkarak geleceğin dünyası, Türkiye’si ve de Endonezya’sı hakkında görüş alışverişlerinde karşılıklı bulunmuşlardır. Endonezyalı ticaret adamı Türkiye ile birlikte merkezi coğrafya üzerinden evrensel güvenliğin sağlanabileceğini ve bunun içinde kesinlikle yeni bir siyasal partinin kurulması gerektiğini dile getirerek, vakit kaybetmeden bir an önce  batı emperyalizminin karşısına çıkacak ve batıdan gelecek tüm saldırılara karşı duracak, yaklaşmakta olan savaşlar döneminin atlatılabilmesini sağlayacak ve gerçek anlamda antiemperyalist mücadeleler yaparak, batı blokunun doğu bölgelerine saldırılarını çeşitli yollardan önleyerek dünya barışına katkıda bulunacaktır. Atatürk çizgisinde batı emperyalizmi karşıtı yeni bir siyasal parti ile NATO, ABD ve batılı emperyalist devletlerinin Türkiye’yi kullanmalarına fırsat vermeyecek, yeni bir siyasal parti ile Türkiye’de ikinci Kuvayı Milliye mücadelesini kazanacak bir büyük siyasal oluşuma gereksinme olduğunu ve bu amaçla kurulacak partinin ve böylesine bir direnişin tüm ulus devlet yönetimlerini etkileyerek, bunlar üzerinden üçüncü bir dünya savaşının ortaya çıkartılmasının önlenebileceğini Endonezyalı iş adamı Türk bilim adamına aktarmıştır.

            Türk bilim adamı şaşkınlıkla Endonezyalı ticaret adamını dinlerken parasının olmadığını ve hiç bir gizli ya da açık bir desteğe sahip olmadığını, siyaset için çok büyük sermaye gereği olduğunu, ayrıca gizli ya da açık hiç bir örgütün elemanı olmadığını, açıkça dile getirdiği zaman bu konuda isimsiz bir bilim adamı konumunda bulunan çeşitli isimlerin yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesi için yeni bir kadro olarak eğitilmesi gerektiğini, bu işlerle ilgili olarak bankalar arası düzende var olan barış fonlarından her zaman yararlanmanın ve destek sağlamanın her zaman mümkün olduğunu, işe öncelikle ekonomi ile başlanması gerektiğini, bütün bankaların barış fonları üzerinden yönlendireceği bazı fonlar aracılığı ile savaşlara karşı duracak ve savaş karşıtı hareketler ile girişimleri örgütleyecek yeni adımların atılmasına gereksinme bulunduğunu bu çizgide geliştirilecek, siyasal eylemlerin dünya ve ülke barışlarına yardımcı olacak bir biçimde ele alınmaları gerekliliği konuşularak, Türkiye üzerinden bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkarmak projesinin kesinlikle önlenmesi gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Büyük devletlerin öncelikle Irak, ikinci olarak Suriye ve üçüncü adım olarak İran’a saldırmaları ile üçüncü dünya savaşının çıkartılacağını ve bunun ancak Türkiye üzerinden geliştirilecek siyasal ve askeri girişimlerle önlenebileceğini, eğer savaşa müdahale edilmezse o zaman Rusya, İran, Çin ve Hindistan gibi büyük Asya ülkelerinin de üçüncü cihan savaşına girmek zorunda kalacaklarını ve daha sonra da diğer dünya devletlerinin bu savaşa katılacağını, böylece en sonunda üçüncü dünya savaşının ana hedef olarak çıkartılacağını Endonezyalı ticaret adamı Türk bilim adamına  açıkça söylemiştir. Türk aydınlarının ve halkının bir an önce uyanarak devleti ve milleti yok edebilecek patlamalara yol açılabilecek kışkırtmalarla, üçüncü dünya savaşının çok kolay çıkartılabileceğini, böyle bir savaşa karşı acilen antiemperyalist bir örgütlenme içine girilmesi gerektiğini, bu nedenle savaşın başlamadan önce önlenmesi gerektiğini dile getirerek, Orta Doğu savaşının İran’a sıçramasından önce durdurulması gerektiğini ve bu konuda merkezi ülkenin Türkiye olduğunu açıkça dile getirmiştir. Endonezyalı aydın iş adamı Türkiye’nin dikkatini çekerken, bu sorunun NATO çerçevesinde çözülemeyeceğini, NATO’nun devreye girmesiyle birlikte NATO üyesi olan batılı ülkelerin askeri işgalleri ile önce İran’ın ve daha sonra da hedef olarak Rusya’nın saldırı ve işgal tehditleri altında olduklarını söylemiştir. Ayrıca bütün Asya ülkelerinin savaşlara karşı olduklarını aynı zamanda her türlü savaş karşıtı eylemlere tüm Asya ülkelerinin birlik çatısı altında bir araya gelerek karşı çıkacağını, savaşa en son Çin’in gireceğini ve bu doğrultuda tüm Asya ülkelerinin gerekirse Çin’e karşı çıkarak üçüncü dünya savaşını önleyebilmek üzere mücadeleye kalkışacaklarını, Endonezyalı tüccar kişi Türk bilim adamına anlatmıştır. Batı bölgesinde çıkmış olan dünya savaşlarının yeni dönemde Orta Doğu ve Orta Asya hattı üzerinde yapılacağı gibi bazı gelişmeler son yıllardaki uluslararası hareketlerde eskisine oranla daha fazla gündeme gelmiştir.

İki dünya savaşı geçirmiş ve 100 milyondan fazla bir nüfusu bu savaşlarda kurban vermiş olan uluslararası dünya ve insanlık, bir Üçüncü Dünya Savaşı ile yeniden milyonlarca insanını kaybetmeye karşı çıkacaktır. NATO, Amerika, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi emperyal devletlere ve örgütlere karşı bir büyük mücadelenin dünya barışı için verilmesi gerektiği giderek iyice ortaya çıkmaktadır. Orta Asya’dan bir Endonezyalı tüccar adamın Türkiye’ye gelerek batı emperyalizminin ancak Anadolu toprakları üzerinde durdurulabileceğini, bu amaçla Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak yeniden yapılanması gerektiğini, antiemperyalist çizgide yeni bir partinin kurularak, bütün dünya ülkelerinin ortak katılımları ve destekleri ile küresel bir barış düzeninin oluşturulabileceğini Türk bilim adamına anlatırken aynı zamanda Endonezya ülkesi üzerinden Türk devletine yönelen bir çağrı ile de giderek saldırı örgütüne dönüşen NATO ile komşu ülkelere karşı bir askeri harekete Türkiye’nin kalkışmaması gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Türk bilim adamı aracılığı ile hem Türk ulusuna hem de Türk devletine barıştan yana bir tavır sergilemeye çalışmıştır. İnsanlığın geleceği için anlayana çok şey ifade eden bu çağrı dikkate alınırsa, Orta Asya ve Orta Doğu devletleri bir merkezi direniş hareketine kalkışacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

25 Nisan 2024 Perşembe

SOVYET RUSYA’NIN OLUŞUMU - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ANKARA KALESİ 

SOVYET RUSYA’NIN OLUŞUMU 

     Uluslararası alandaki son gelişmeler merkezi coğrafya da gerginliklere sebep olurken, Türkiye’de bir bölge ülkesi olarak sıcak çatışmalar ve savaşa yönelen önemli gelişmeler ile karşı karşıya gelmiştir. Bir kısmı sınırların içinde diğer kısmı ise ulusal sınır boylarının dışında kalan bu sıcak sorunların, zaman içinde ortaya çıkan yeni koşullardan etkilenerek, yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olduğu görülmekte ve bu yönde ortaya çıkan durumları gerçekleştirerek dünya tarihinin belirli yönlere doğru gelişmeler gösterdiği anlaşılmaktadır. Tarih denen sürecin zaman içinde değişim geçirmesine yol açan yeni koşullar ve gelişmeler dünya tarihini belirlerken aslında insanlığın ve de insan topluluklarının da geleceğini belirlemektedir. İnsanlık tarihi genel olarak ele alındığında, bu tür durumlar ve sorunların değişen dönemlerle birlikte ortaya çıktığı görülmektedir. Dünya tarihi incelendiği zaman tarihsel olayların ve gelişmelerin birbirlerini izleyerek gündeme geldikleri ve bu doğrultuda büyük devletler ve güçler tarafından izlenip yönlendirilerek belirli hedeflerin seçildiği ya da bu yönlerde oluşturulan siyasal gelişmeler çizgisinde gerçekleşme aşamalarını geride bırakarak, insanlığın gelişiminde kalıcı adımların atılmasında, önde gelen bir etkinlikler sağladığı görülebilmektedir.

Rusya, bugünün dünya haritasında yer alan en büyük devletlerden birisi olarak her zaman insanlığın geleceğinde önde gelen bir yere sahip olmuştur. Bir başka açıdan insanlığın kaderini belirlemekte olan tarihsel süreçte, en önde gelen büyük devletlerden birisi olmuştur. Bu açıdan konu ele alındığında beşinci yüzyılda ortaya çıkmış bir Rus devletinin yirminci yüzyıla kadar geçirdiği değişim ve aşamaların birbiri ardı sıra geldiğini ve birbirine bağlılık çizgisindeki ilerlemelerin, bu büyük devlet ile birlikte sınırları içinde yaşayan halk kitleleri ile birlikte  yeni dünya düzenlerinin ortaya çıkış evrelerinde etkinlik sağladıkları görülmektedir. Bugünkü Rus devletinin üzerinde kurulu bulunduğu toprakların hem Avrupa hem de Asya ayakları bir arada bütün Rusya ülkesinin hem topraklarını hem de devlet örgütlenmesini kapsayan bir genişlik içinde uzanıp gittiği görülmektedir. Beş yüz yıllık bir geçmişten gelen büyük Rusya devleti, Rus halkının uzanıp giden zorlu yaşam mücadelelerinin sonucunda tarih sahnesindeki yerini almıştır. Onuncu yüzyıl yıllarında tarih sahnesine çıkan Rus halkları daha sonraki aşamalarda öne çıkarken, on beşinci yüzyılın başlarından itibaren, bugünkü Ukrayna devletinin başkenti olan Kiev isimli eski bir Türk devletinin çatısı altında bir araya gelerek, o dönemde etkin olan Hazar imparatorluğunun sınırları içinde toparlanmaya yönelmişlerdir. Beşinci yüzyıllarda tarih sahnesine çıkmış olan Rusların, onuncu yüzyıla doğru bir imparatorluk oluşturmaya yönelmelerinde, Hazar devletinin çöküşünün önemli boyutlarda rolü olmuştur. Onuncu yüzyıl döneminde Kiev’in başkent olarak kurulduğu Rus devletinin daha sonraki yıllarda bir dönem Asya’dan gelen Moğol ordularının yönetimi altına girdiği ama daha sonraki yıllarda bu büyük ordunun gerekli olan nüfus yapılanmasını kurarak kalıcı bir büyük devlet kuramaması yüzünden Moğollar ile Ruslar uzun süre savaşarak birbirlerinin güçlerini kırmışlardır. On ikinci yüz yıldan on beşinci yüzyıla kadar üç yüz yıllık bir dönemde Rus toplumu üzerinde egemen olan Moğolların daha sonraki aşamada geri çekilerek bir Asya tipi siyasal yapılanmaya yönelmeleri nedeniyle Moskova şehrini merkez ilan eden Ruslar, hızla kendi devletlerini kurarak dünyanın önde gelen büyük devletleri ile bir medeniyet yarışına girişmişlerdir. Moskova devleti hızla yükselirken ortaya çıkan yeni yapılanma döneminde Romanovların kalkınma çabalarına karşı ülke içinde karışıklıklar birbirini izlemiş ve bu yüzden Rus devleti içine kapanık bir dönem içinde gelişme ve ilerleme şanslarını yerinde kullanamamıştır. Böylesine bir süreç içinde aydın ve entellektüel kadroların yönetiminde Rusya yirminci yüzyıla gelmiştir. Batı ülkelerinde görülen kapitalist gelişmelere karşı devrimci ve sosyalist hareketler burada tepki olarak gelişmişlerdir.

Avrupa kıtasındaki sosyalist hareketlerin hızla yükselmesi çevreye dönük tepkilere yol açarken, Almanya merkezli bir dünya sosyalist hareketinin dünya çapında örgütlenmesi öne çıkmış ve bu doğrultuda dünya sosyalist birikimi Berlin merkezli bir siyasal yapılanma yerine Moskova merkezli bir başka oluşumun içine girmiştir. Amerikalıların destekleriyle güçlenen Japonya ordusu batılı ülkelerin Avrupa üzerinden geliştirdikleri saldırıların sonuç vermemesi üzerine, Rusya merkezini Asya toprakları üzerinden hedef olarak seçince, Rus Çarlığı iflas etmiş ve dünyanın en büyük toprakları üzerindeki Rus devleti, böylesine bir çöküntü olayının sonucunda yok olmuş ve Rusya ülkesi uzun süre yönetimsiz kalınca, Rusya’daki burjuva sınıfı ülkeyi kurtarmak üzere hiçbir girişimde bulunmamıştır. Bunun üzerine ABD’nin en önde gelen entellektüel potansiyelinin içinden öne çıkan sosyalist önderlerin öncülüğünde ciddi bir devrim çalışması yapılmıştır. Tam bu aşamada bir tarım ülkesi olan Rusya’daki insan potansiyelini devrimci bir çizgiye doğru sürükleyen Amerika kökenli Bolşevikler harekâtı, Avrupa kökenli sosyalist kadroların etkin olduğu bir yapılanma içine ülkeyi sosyalist bir devrime doğru sürüklerken, Bolşevik harekatının öncülüğünde bir sosyalist devrim Asya kıtasının geniş toprakları üzerinden örgütlenerek yeryüzüne çıkartılmıştır. Fransa’daki Jakobenlerin öncülüğünde nasıl bir devrim yapıldıysa, Rusya’daki Bolşevikler de sahip oldukları siyasal birikimi kullanarak, benzeri bir biçimde işçi sınıfı adına sosyalist bir devrimi gerçekleştirmiştir. Fransız devrimi burjuvaziye dayanırken Rusya’daki Bolşevik hareketi de işçi sınıfının var olmadığı bir ülkede alt tabakalar ve ara sınıflar üzerinden sosyalist bir devrim oluşumu gerçekleştirilmiştir. Rusya’da Ekim devrimi gerçekleştirildikten sonra, sıkı bir Sovyet rejimi Sovyetler Birliği adı altında örgütlenerek Rus halkı ile Rus devletini, yirminci yüzyılın başlarında yeni bir dünya düzeni arayışının merkezindeki büyük bir devlet ve bölgesel bir yapılanma olarak ortaya çıkarmıştır. 

Sovyetler Birliğinin kurucusu ve önderi olan Bolşevik kadro, Sovyet rejimini tam olarak oluşturduğu 1917 yılından 1989 yılına kadar ayakta kalabilmiş ama daha sonraki siyasal gelişmelerin ortaya çıkardığı cihan savaşları ve siyasal çekişmeler, batının kapitalist blokuna karşı kutup merkezi olarak çıkartılmaya çalışılan doğunun sosyalist bloku, ikinci kutup merkezi olarak inşa edilmiş ve batının emperyalist  dünyasının karşısında uluslararası alanda bir dünya dengesi amacıyla kurulmuş olan Sovyetler Birliği ,bu büyük siyasal yapılanmanın öncüsü konumundaki Rusya Federasyonunun bu siyasal birlikten çekilerek, sisteme bağlı on beş sosyalist cumhuriyetin serbest bırakılmasıyla birlikte sona ermiştir. İşçi sınıfının olmadığı bir ülke olan Rusya’daki zoraki sosyalist sistem batı dünyasının ekonomik ve teknik alanlardaki büyük gelişmeleri karşısında dışlanarak önü kesilmeye çalışılmış ve bu nedenle de bu rejim hem içeriden hem de dışarıdan zorlanarak yıkılmaya çalışılmıştır. Sovyet Rusya yapılanması batının dışındaki kıtalarda, var olan tüm üçüncü dünya ülkelerini kapsayacak derecede ileri bir model olarak, üç çeyrek yüzyıllık bir birikimi uluslararası alanda bir alternatif model olarak öne çıkarabilmiştir. Dünyanın en geniş toprakları üzerinde inşa edilmeye çalışılan emekçilerin imparatorluğu tam olarak gerçekleştirilemeyince, emperyalist batı bloku devreye girerek küresel bir sürecin gerçekleştirilmesinde önde gelen bir rol oynamışlardır. Batı dünyası sürekli olarak ekonomik ve teknik alanlarda güçlü yenilikler oluşturarak rekorlar kurarken, emek imparatorluğu çok gerilerde kalmış ve bu nedenle de Rusya devletinin öncülüğü ile oluşturulmaya çalışılan dengeler kurulamayınca, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, kurucusu olan Rusya devleti aracılığı ile ortadan kaldırılarak ve iki kutuplu dünyanın karşı kutbu tasfiye edilerek, ABD’nin öncülüğünde tek merkezli bir dünya düzeni sosyalizmi dışlayarak ve kapitalist düzeni esas alarak kurulmaya çalışılmıştır. Bir yüzyıla yaklaşan sosyalist sistem deneyinin başarısız kalması yüzünden Rus devleti kısa bir zaman içinde sosyalist sistemi tasfiye etmiş ve batı dünyasının öncülüğündeki kapitalist sistem dünya ekonomisinin ana yapılanması olarak belirlenmiştir.

I989 yılına gelindiği zaman dünyanın önemli ölçülerde değiştiği, iki kutuplu dünyada oluşturulan dengelerin artık eskisi gibi yürümediği ortaya çıkınca, büyük bir teknolojik dönüşümden geçen batı blokunun sosyalist doğu blokuna karşı her alanda üstünlük sağladığı ortaya çıkmış ve bu doğrultuda sosyalist doğu blokunun birlik ve bütünlüğünü sürdürme konusunda çok büyük zorluklar çektiği görülmüştür. Ekonomi üzerinden dünyaya açılan batının kapitalist bloku, uluslararası alandaki ekonomik ve ticari yapılanmalardan yararlanmaya devam etmiştir. Böylesine bir süreç içinde zenginleşen dünya ülkeleri içinde batı blokunda yer alan ülkeler daha da büyürken, sosyalist ideolojinin üretimi gerçekleştiremeyen boyutları içinde durgunluk almış başını gitmiş ve bu durumun sonucunda üretimi olmayan yapıların zaman içinde yoksulluk çemberi içinde iyice fakirlik çıkmazına sürüklendikleri aşamada, sosyalist doğu blokunun artık eskisi gibi devlet yardımları ile yürüyüp gitmediği bu nedenle de on beş sosyalist halk cumhuriyetinin giderek durgunluk ve yoksulluk üzerinden iyice çöküş ve göçüş noktalarına geldiği ortaya çıkmıştır. İnsanlığın geleceğinde sol ve sosyalist görüşler çerçevesinde paranın gücüne karşı insanlık değerlerinin korunabilmesi için çabalar gösterilmiş ve bu çizgide para ile ölçülemeyecek değerde birçok olumlu yaklaşım, sol ve sosyalist dünya görüşlerinin getirdiği gibi her türlü dengenin korunması ve gelecekte yeni bir dünya düzenine giden yolda sağ kanattaki demokratik açılımlara karşı sol kanattaki cumhuriyetçi açılımlar sol çizgideki plan ve programlarla doldurulmaya başlanmıştır. Ne var ki, bu gibi devletçi katkılar uzun süreli etkili olamamış ve batı blokunda yer alan kapitalist şirketler büyürken kamu düzenleri yeterince etkili olamamış ve bu yüzden özel sektör ve kamu sektörü eski dengeler içinde birbirine yakın bir büyüme gösterememiştir. Doğu bloku böylesine bir oluşum süreci içinde gerilemeye başlayınca çok hızlı bir çöküş aşamasına gelmiştir.

Avrupa içinde 19.yüzyılın teorik ve pratik sosyalizm denemeleri bu kıtanın içinde uluslararası alana uygun bir sosyalist düzen oluşturamayınca, bu birikimi temsil eden filozofların  Almanya’dan İngiltere’ye başta Karl Marks ve Frederic Engels isimli teorisyenler olmak üzere, göç ettikleri bütün kıtayı kapsayan sosyalist toplumsal birikimlerin de, çeşitli sol siyasal örgütler aracılığı ile Avrupa birikimini Rusya Çarlığı aracılığı ile Asya kıtasına ve geniş Rus topraklarına taşıdıkları anlaşılmaktadır. Avrupa’daki 19 yüzyılın birikimi olarak sosyalizm ve kadroları ile örgütleri, Bolşevikler aracılığı ile Berlin’den Moskova’ya taşınmıştır. Sovyetler Birliği çok uluslu bir federal devlet olarak kurulmuş ama aynı zamanda doğu dünyasının sosyalist birikimine sahip olan doğu tipi bir sosyalist demokrasi modelini gündeme getirmiştir. Bir anlamda sosyalist bir demokrasi içinde çok uluslu bir devlet kurulmuş ve böylece geleceğin çok kültürlü demokrasi modeline geçiş için bir her tarafı Sovyetlerle örülmüş olan şehir devletlerinden oluşan yeni bir konfederasyon modeline geçiş için küreselleşme dönemi öncesinde, çok uluslu, çok kültürlü ve çok merkezli bir toplum yapılanması ulus ötesi bir toplumsal oluşum içinde ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Çok uluslu bir toplum düzeni kurulurken aynı zamanda merkezin güçlülüğü savunulmuştur. Komünist bir partinin egemen bir statüsünün bulunduğu bu çok uluslu federasyon çatısı altında çağdaş hak ve özgürlüklerin en iyi düzeyde korunabilmesine çalışılırken aynı zaman süreci içinde merkezci bir Rus yönetiminin nasıl baskı ve zulme yöneldiği açıkça görülmüştür. Bir ortak pazar ya da piyasa oluşturamayan sosyalist sistem hem teorisyenlerin hem de sol ve sosyalist örgütlerin baskı ve ideolojik yönlendirmelerinden uzak duramayınca, çekişmeler kavgalara ya da birliğin içindeki devletlerin Macaristan, Çekoslavakya ya da Doğu Almanya ile Gürcistan’da olduğu gibi ülke ve devletlerde rejime karşı çıkışlar, isyanlar ve iç çatışmalar birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir. Doğu bloku kurulmuş olan sosyalist düzene zarar vermeme ilkesi doğrultusunda birlik korunarak savunulmuştur. Düşünce özgürlüğünü hedefleyen bir siyasal düzen, zaman içerisinde bunun tamamen tersi bir çizgide her türlü siyasal düşünce ve akımların yasaklandığı ya da baskı altında önlenmeye çalışıldığı bir çıkmaz sokak konumuna getirildiği bir çok sosyalist ülkede görülmüştür. Çokluluk ilkesinin hedef olarak seçildiği bir ortamda tek yönlülük çizgisinin gündeme gelmesi sistemi çökertmiştir.

Bolşeviklerin Petrograd çekişmelerinden zafer elde etmeleriyle başlayan sosyalist devrim sürecinde, ülke içindeki bütün iktidarların ve merkezlerin Sovyetlere devredilmesiyle sosyalist bir federasyon doğrultusunda adımlar atılmaya başlanmıştır. Lenin’in öncülüğünde toplanan ikinci Pan-Rusya kongresi savaşa bütün ülkeler ile haklarla demokratik bir barış düzeni kurmak için devlet topraklarına el koyan ve daha sonra da kamunun elinde tutulan toprakların bütün ülkede millileştirilmesini çeşitli kararlar alarak ülkede yeni bir kamu düzeni arayışı ortaya konmaya çalışılıyordu. Lenin’in öncülüğünde Halk Komiserleri Konseyi oluşturularak devrimin merkezi örgütlenmesi daha da güçlendirilmeye doğru yöneliyordu. Petersburg ve Moskova’dan sonra Boşevizmin çekirdek örgütlenmesi olarak Halk Konseyleri devreye girerek Sovyetler Birliğinin kurulması yönünde önemli adımlar atıyorlardı. 2 Kasım 1917 tarihinde yeni Sovyet iktidarı Rusya Halkları Manifestosu yayınlanarak, büyük sosyalist federasyona katılan bütün ülkelerin sahip oldukları hak ve özgürlükler, eşit egemenlik statüsü içerisinde SSCB isimli büyük devlet tarafından güvence altına alınıyordu. Ayrıca kendi kaderini tayin hakkı doğrultusunda birlikten gerektiği zaman ayrılma hakkı da self-determinizm hakkının güvence altına alınmasıyla resmen tanınmış oluyordu. Devrimden bir ay sonra Rusya ve Doğu bölgelerinin Müslüman halklarına hitap eden bir genelge ile de her halk topluluğunun özel inanç ve törelerine saygı gösterileceğine dair güvence verildi. Kendi kaderini belirleme hakkı, bütün Sovyet ulusuna değil ama birliğe katılmış olan bütün ulus devletlerinin ayrı proleteryalarına yönelik bir işlem halinde güvence altına alınıyordu. Sovyet rejimi emin adımlar atarak güçlenmeye başlayınca, Rus devleti kökenli ordu ve donanma kızıl bir yapılanmaya dönüştürülerek, Rus devletinin merkezi yerinden ülkenin bütün sınır boylarına doğru mutlak bir egemenlik düzeni içinde uzanıyordu. Birliğin kurulmasıyla birlikte Sovyet rejiminin kurulması tamamlanıyordu.

Rusların kuramadığı ulusal devletin yeni dönemde Rus asıllı olmayan Bolşevikler tarafından örgütlenmesi, Sovyet devriminin diğer halklara ve kuruluşa katılan yeni ulus devletlere yönelen yepyeni bir yapılanma olarak öne çıkıyordu. Bolşevizm adı verilen Rus devrimi kökenli sosyalizm hareketine bakıldığında otuz civarında Amerikalı ya da Musevi asıllı kadroların çekirdek yapılanmayı oluşturduğu göze çarpmaktadır. Sosyalist devrimi Almanya kökenli Avrupa topraklarından devralarak Rus kökenli Moskova topraklarına getiren Bolşevizm kadrosu Rus asıllı olmadığı için, Avrupa ve Amerika arasındaki çekişmelerde daha çok yeni dünyaya yakın bir tutum izlenmiş ve Rusya ile Avrupa arasındaki yakın bağlar ve komşuluk ilişkilerinin etkin olması önlenmeye çalışılmıştır. Rus devrimini takiben Almanya’da hemen bir devrim beklentisi uzun sürmüş ama beklentiler gerçekleşmeyince, devrimci Rusya batının önde gelen gelişmiş büyük devletleriyle değil ama Çin’in merkezinde yer aldığı Asya ülkelerine doğru yeni gerçekleştirilen açılımlar, kızıl ordu ile başlamış olan Sovyet emperyalizmini Rusya’ya komşu olan bütün Asya ve Avrupa ülkelerine doğru yönlendirmiştir. Birinci dünya savaşı sırasında cephe konumuna gelen Kafkasya, Hazar bölgesi ve Karadeniz limanlarında yeni Rus yönetimi Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan geniş alanda dünyanın en büyük kıtası üzerindeki merkezi konumunu daha da güçlendirerek daha sonraları demir perde adı ile anılacak olan daha güçlü bir sınır yapılanmasını, Sovyet rejimi yakın çevre alanı içinde yer alan ülkelerde örgütlenmesini tamamlayarak dış dünyaya bütünleşmiş bir görünüm ile dışa açılmak istediler. Bazı katılımcı ülkelerde ortaya çıkan karşı çıkışlar ya da siyasal tepkilerin isyanlara ya da çatışmalara dönüşmesi uzun süreli bir zaman takvimi içinde tamamlanmaya çalışıldı. Devrimci atılımlar gerçekleştirildikten sonra hem merkezin güçlendirilmesi hem de komşu ülkelerin de birliğe katılmalarının sağlanması zaman aldığı gibi, bazı karşı çıkışların da zaman zaman gündeme gelmesi yüzünden, ciddi anlamda zaman kaybedilmiştir. Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş ülke yapılanması ve koşulların bulunmaması nedeniyle, Sovyet Rusya büyük alanlara açılan siyasal yapılanmaları tam zamanında gerçekleştiremediği için bu durumda iki kutuplu dünya üzerinde Rusya sosyalist doğu blokunun kurucusu olarak, Atlantik kutbunun kurucusu olan ABD karşısında zorlanarak daha geç bir plan içinde toparlanabilmiştir.

1917 yılında başlayan devrim 1918’e kadar merkezi Rusya’da, Ukrayna’da, Baltık ülkelerinde, Beyaz Rusya’da, Ural dağlarında, Kafkasya, Orta Asya, Kazakistan, Sibirya, Kırım ve Türkistan ile diğer Asya ülkelerinde birbiri ardı sıra Sosyalist devrimler yapılmıştır. Bu ülkelerde sosyalist halk cumhuriyetleri kuruluyordu. Bolşeviklere göre Rusya’da zafer kazanan devrim bütün Avrupa’da daha sonra da bütün dünya ülkelerinde proleterya diktatörlüğünü kuracak devrim zincirinin ilk halkasıydı. Sovyetler Birliği’nin yöneticileri Rus devriminin kazançlarını koruyarak hareket etmesi sayesinde, devrimci yürüyüş yola devam edebildi. Kızıl ordu ve partizanlar asındaki çekişmeler devam ederken sürüp giden olaylar 1920 ve 1921 yıllarında Kafkasya, Urallar, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’da sürüp giderken bu ülkelerde sosyalist devrimler tamamlanarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği dünyanın beşte bir alanı kadar geniş topraklarda bir sosyalist doğu bloku kurulmaya çalışılıyordu. En son olarak Uzak Doğu Cumhuriyetinde devrimci girişimler tamamlanarak, tüm doğu bölgesini kapsayan bir büyük blok, batı bloku karşısında kuruluyordu. Sosyalist blok merkezi olarak eski Rusya toprakları üzerinde kurulurken, dünyanın kuzey bölgesinde birlik ve dayanışmayı sağlayarak, üç Baltık cumhuriyeti ve Polonya ile barış antlaşmaları imzalanıyordu. Kafkasya bölgesi ikiye ayrılarak kuzeydeki eski devlet tasfiye edilirken bölgenin güneyinde Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletleri kurularak yeni dönemde ortak devletleşme süreci tamamlanmaya çalışılıyordu. Ukrayna cumhuriyetinden sonra Beyaz Rusya da ayrı bir devlet olarak 1922 yılında sosyalist birliğe üye olarak katılırken, sosyalist devrimin ilk aşaması da bu aşamada tamamlanmış oluyordu. Çok geniş topraklara yayılarak örgütlenen SSCB dünyanın ikinci büyük bloku olarak siyasal alana çıkarak, iki kutuplu dünyanın tamamlayıcısı oluyordu.

Kuzey bölgesinin hemen hemen tüm devletlerinin yer aldığı üçüncü Sovyet kongresi 1918 yılında toplanarak ve Emekçi ve sömürülen halkların hakları manifestosunu kabul ederek devrimci düzen kurulmasını tamamlamaya çalışırken, 1920 yılına kadar devrimci kadrolara karşı suikastllar ve saldırılar karşıt güç merkezleri tarafından yapılarak bir anlamda karşı devrimci ataklar siyaset sahnesinde birbiri ardı sıra gündeme alınmaya çalışıldı. Beşinci Sovyetler Kongresi yapılırken 1918 yılında Sovyet Devletinin anayasası ilan ediliyordu. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi Lenin’in önderliğinde devrimci atılımları adım adım tamamlamaya çalışken, devrimci devlet yapılanmasına katılan ülke ve devletlerin sosyalist oluşum sürecinin içinde yer alması çizgisinde önemli girişimler öne çıkarılıyordu. Kuruluş Sosyal Demokrat parti adı altında tamamlanırken 1919 yılında Rus Bolşevik partisi adı altında yola devam edilmek isteniyordu . Bu aşamada ülkede çok partili bir rejimin kurulması teklif edilirken, kurucu partinin merkezi yapısını güçlendirmek üzere parti yapılanması daha da büyütülerek hareket ediliyordu. Tek merkezli merkezileşmiş bir komunist parti yapılanması kongre üyelerinin tümü tarafından desteklenirken, 1920 yılında Komünist partinin ikinci “Demokratik Merkeziyetçilik“ adıyla ikinci bir resmi program kabul edildi. Sendikaların devrimci sürece girmesi ve bunlar aracılığı ile ülkede yayılan, işçi sınıfı muhalefetinin bir karşı devrime yönelmesi önlenmek isteniyordu. Sürekli devrim görüşünden yana olan Troçki, iş ve çalışma hayatının askeri bir disiplin düzenine bağlanması gerektiğini söyleyerek, devrimci partinin içindeki otoriter yönetimi açıkça eleştiriyordu. Parti içinde hiyerarşik bir otoriterliğe karşı çıkanlar ve ekonominin sendikalar aracılığı ile yönetilmesini isteyenler, yavaş yavaş siyasi muhalefet çizgisini daha üst aşamalara tırmandırıyorlardı. Komünist partinin üye sayısı yirmi bini geçince, merkezi yönetim üyeler arasında yeni bir tasnife yönelerek her üyeyi bulunduğu ikametgahının temsilcisi olarak kabul ediyordu. Parti içinde genel sekreterlik makamının kurulmasıyla birlikte bu göreve kendisini getiren Stalin, parti yönetimindeki siyasal boşluğu doldurarak devrimin güçlü yapılanmasını tamamlamaya öncelik verince, Sovyet Rusya’da tam anlamıyla bir merkezi otoriter yönetimin işbaşına gelmesi sağlanmış oldu. Lenin’in ölümünden sonra Troçki merkeze karşı muhalefete geçerek karşıt bir çizgi izlemeye başlayınca, parti yönetimini bütünüyle ele geçiren Stalin, Troçki’yi ülkeden kovarak resmi bir muhalefet oluşumunu önlüyordu.

I924 yılında Sovyet Rusya yeni bir anayasa çıkartırken, Sovyetler Birliği, Birlik Sovyeti ve Milletler Sovyeti adı altında iki başlı yeni bir statülü bir rejime getiriliyordu. Birinci dünya savaşı sonrasında Sosyalist Blok, dünya çapında yapılanmak üzere dışa açılırken var olan bütün devletler ile diplomatik ilişkilere girerek batı blokunun emperyalist saldırılarına karşı yeni bir karşı çıkışı yeryüzü bölgelerinde örgütlemeye çaba gösteriyordu. 1925 yılında batı devletleri ille Almanya arasında yeni bir yakınlaşma sürecine gidilirken, Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu yeni sosyalist doğu blokuna karşı açıktan örgütlenme gündeme geliyordu. Sosyalizmin tek ülkede kurulması düşüncesi devrime katılan bütün ülkelerde gündeme gelirken, ağırlık elde eden bu düşünce doğrultusunda merkezi devlet yeni bir atılım programına doğru adım atıyordu. Ülke içinde yaşayan herkes birer Sovyet vatandaşı statüsüne kavuşarak eşitlik ve özgürlükler alanlarında birlikte olmanın yeni yapılanmasını örgütlediler. Cahil ve yoksul kitlelere eğitim ve tarım programları çerçevesinde yaklaşımlar sergilenirken, hükümet fonlarından sağlanan yardımlar ile bazı yoksul köylü birlikleri büyük devlet mülklerine el koyma ve bunları paylaşma işlemlerini sürdürerek, ihtiyaç duyulan bölgelerde köylü direnişleri ve hareketleri aracılığı ile kollektif komünler oluşturularak, halk kitlelerinin işsizlik ve açlık sorunlarına sahip çıkılmaya çalışıldı. Ülkedeki tarımsal üretimin zengin çiftçilerin eline geçmesi üzerine sosyalist rejimin kuralları dışına çıkarak bazı özel şirketleşme girişimleri gündeme getirilmiş ama buna sosyalist devlet izin vermeyerek, ülkedeki sosyalist beklentilerin öne geçmesi çizgisinde hareket etme kuralı korunmuştur. Kapitalist sistemdeki serbest piyasa hareketleri sosyalist rejimler de bulunmaması yüzünden, devlet tek iş veren olarak hareket etmeye başlamış ve halk kitlelerinin hem işsizlik hem de açlık sorunlarına açıktan çözüm bulunması için her türlü girişimler yoğun bir biçimde sürdürülerek sosyalist blokun insanlarına ikinci bir alternatif model getirilmeye çalışılmış ama bütün bu girişimler yetersiz bir çizgide kalmış ve tam anlamıyla bir çözüm üretilememiştir.

Rusya’da sosyalist rejim girişimleri önce şaşkınlık ile karşılanmış daha sonra da artan tepkiler yükselmeye başlayınca, 1918-1919 tarihleri arasında ülkenin her tarafında iç savaş tırmanmaya başlayınca bu durumu önleyebilmek için kentlerin ve savaşan orduların ihtiyacı olan ikmal ve desteklerin artırılmasına çalışılmış ama sonuç alınamamıştır. Gelecekte ticaretin yerini almak üzere ürün dağıtımın düzenlemesi getirilerek, erzak ve gıda eksikliklerinin karşılanması sağlanmaya çalışılmıştır. 16-50 yaşlar arasında olan her Sovyet vatandaşı için çalışma yükümü getirilirken, zengin vatandaşların elindeki mal ve mülk gibi zenginlik kaynaklarına tümüyle el konulmuştur. Zamanla herkes için beslenme ve kişisel ihtiyaç olan malların tamamını devlete teslim etmek gibi zorunluluk, bütün toplum için bir ana düzenleme kuralı olarak yönetim kararı ile benimsenmiştir. 1919 tarihindeki iç savaş ve karışıklıklar üzerine 1920 tarihi itibarıyla devlet beyaz ordulara ve yabancı müdahale birliklerine karşı çıkarken savaş komünizmi önlemleri alınmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda önce işletmelerin millileştirilmesi ile işe başlanmış ve daha sonra da bankalar merkezi yönetime bağlanarak sosyalist devrime uygun düşmesi beklenen bir yeni bir devlet bankacılığına kalkışılmıştır. Bu ikili ekonomi kararı sonrasında bu kez ticaretin ve piyasanın tümüyle millileştirilmesiyle sorunlar çözülmeye çalışılırken, yapılan girişimler tam aksi yönde karaborsa ve kaçakçılık girişimlerini beslemeye başlamıştır. Özellikle bu gibi durumların ortadan kaldırılması için bütün ürünlere el koyma ve devletin kayıtları içinde tüm mal varlıklarının yeniden düzenlenmesi için devletin kontrolu altında bir genel kayıt sistemi kurulmuştur. 1920 yılında hastalıkların kitlelere yayılması yüzünden 1920 yılında 8 milyon kişi ölürken bu duruma tepki gösteren birçok toplum kesimi bir araya gelerek ayaklanmaya gitmeye çalışmışlardır. Zaman içinde işçi ve köylü isyanları birbirini izleyerek ortaya çıkınca sosyalist rejim artık sorunları çözemez bir konuma doğru sürüklenmiştir. Bu gibi olumsuzluklar üzerine batı ülkelerinden gelen bazı iktisatçıların katılımı ile, 1921 yılında yeni ekonomi politikası adı altında açlık ve işsizlik sorunlarına acil çözüm getirecek alternatif bir program devletin önde gelen kurulları tarafından benimsenerek desteklenmiştir. Lenin’den kalan yeni ekonomi politikası genişletilerek iç ticaret düzeni yeniden kurulmuş ve böylece çözüm getirilmek istenmiştir.

Sovyet rejiminin tek bir amacı vardı: kapitalist toplumun maddi ve manevi engellerinden kurtulmuş gerçek anlamda bir enternasyonel proleter devrimci olacak yeni bir insan modelini geliştirmek ana hedef seçilmişti. Ne var ki geleneksel ailenin yıkılmasının gündeme getirildiği bir siyasal oluşum yeni tip bir insana ulaşmak amacıyla aile birliği yıkılırken, dinsel önyargıları da ortadan kaldırmak üzere vicdan özgürlüğü haklarını yeniden düzenlemeye yönelirken, klişeler ile okulların birbirinden ayrılması amacıyla yeni bir kanun metni hazırlayarak bunu merkezi yönetimin ilgilerine sundular. Bolşevikler Ortadoks kiliseler ile iş birliği yaparak halk kitlelerinin vicdani gereksinmelerini karşılamaya çalışıyorlardı. Parti genel sekreteri parti yönetimini ele geçirince, din ve bu alanda çalışan tarikatlar üzerinde çok büyük baskılar uygulanarak, dinsizlik amacıyla öne çıkmış olan sosyalist rejimin yürüyebilmesi için alternatif modeller getirilmeye çalışılmış ama istendiği gibi bu konudaki boşluklar doldurulamamıştır. Rusya’da Hristiyanlık can çekişirken, Müslümanlık belli bir hoşgörü ortamından yararlanarak geçmişten gelen varlığını sürdürebilmiştir. Tanrıtanımazlık lehinde verilen mücadele, bilimsel maddeciliği ve Marksizm ile Leninizm’i yaygınlaştırmaya yönelik çok geniş bir halk eğitimi çabaları çerçevesi içinde yürütüyordu. Okuma yazma kampanyaları ile Rus halkı okur yazar bir toplum olmaya doğru yönlendiriliyordu. Yetişkin insanların hızla okur-yazar olması destekleniyordu. Böylece Rus toplumunun ve sosyalist halk kitlelerinin entellektüel bir çizgide batı standartlarına yakın bir seviyeye gelmesi sağlanmak isteniyordu. Ekonomik alanda sanayileşme batı dünyası ile rekabet çizgisinde gündeme getirilirken, ayrıca yeni ekonomik düzen kollektifleştirilerek Sovyet halkı yoksulluktan kurtarılmaya çalışılıyordu. Planlama ve sanayileşme ülke ekonomisini kollektifleştirmek hedefi ile kullanılırken 1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği ekonomisi dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olarak öne çıkıyordu.

Lenin ve Troçki’den kurtulan Stalin hızla otoriter rejime yönelerek bu ideolojik imparatorluğu dünyanın en güçlü devleti yapmaya hazırlanıyordu.1936 yılında kabul edilen anayasa ile Sovyetler Birliği biraz daha batılı devletlerin yapılanmasına yakınlaşma adımları atıyordu. 1940 lı yıllara doğru dünya giderken ortaya bir Hitler faktörü çıkıyor ve Nazizim dünya hegemonyası peşinde koşarken Stalin böylesine bir emperyalist saldırıyı önlemiş ve dünya tarihinin yön almasında birinci derecede rol almıştır. Uzun yıllar İngiltere ile rekabet eden Almanya yirminci yüzyılın ortalarında Rus orduları ile karşı karşıya kalmış ve bu aşamada ikinci bir cihan savaşı yaratılarak, Ruslar Almanya ile kapıştırılmış ve böylesine bir sonuç yıllarca uğraşılarak hazırlanırken, İngiltere’nin yerine Rusya Almanya ile kapıştırılmıştır. 1934 yılında Birleşmiş Milletlere üye yapılan Sovyetler Birliği, Almanya gibi dünyanın en güçlü ordusunu yenerek evrensel alanda en güçlü devlet olduğunu kanıtlamıştır. Stalin 1943 yılında komünist enternasyoneli feshederken açıktan diktatörlüğünü öne çıkarmıştır. İkinci dünya savaşı sırasında Almanya ile tüm cephelerde Rusya savaşırken, Sovyetler Birliği çatısı altında toplanmış olan sosyalist devletler birlikteliğinden fazlasıyla yararlanmıştır. Rusya’nın ekonomik gücünü temsil eden büyük fabrikaların doğu bölgelerindeki batı dünyasından uzakta kalan bölgelere taşınmaları konusunda hükümet aldığı kararları uygulamaya geçerek taşınma işini savaş öncesinde tamamlamıştır. Büyük Anayurt Savaşı adının verildiği ikinci dünya savaşına Rusya çok iyi hazırlanarak bu büyük savaşı kazanmıştır. Savaşı kazanan Rusya savaş sonrası yıllarda toparlanmaya öncelik veren Sovyet Rusya 20 milyon insanını cephelerde kaybederken beşinci kez bir beş yıllık planı devreye sokarak, ülkeyi savaş izlerinden temizleyecek bir kalkınma programını merkezi devletin yönetiminde uygulama alanına getirmiştir. Sovyet hükümetinin kararları ve politikalarına karşı çıkan Rus vatandaşları, sonraki yıllarda Orta Asya steplerine sürgüne gönderilerek sorunlar çözülmeye çalışılmıştır. Cihan savaşları sonrasında soğuk savaş yıllarında Sovyetler Birliği küresel barış arayışı içinde olmuş ve bu yoldan giderek bir yeni dünya düzeni arayışı içinde, üçüncü dünya ülkelerinin çoğuna SSCB üyesi olmayan devletler de da dahil olmak üzere, iki büyük dünya savaşıyla Rusya’nın önü kesilmiştir.

Batının emperyalist imparatorluğuna karşı çıkacak yeni bir sosyalist toplum projesini gündeme getiren Sovyet Rusya, iki büyük dünya savaşı ile karşı karşıya geldiği zaman tükenme noktasına gelmiş ve bu aşamadan sonra ciddi bir çöküş ve dağılma konjonktürü ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Brejnev sert bir yönetim ile Sovyet Rusya’yı ikinci büyük kutup olarak muhafaza etmeye çaba gösterirken, Kruçev gibi bir Ukraynalı bir Sovyet önderi çıkarak Kırım’ı Yahudilere vererek, savaşlara giden yolların önlenmesini dünya kamuoyunun dikkatlerine sunmuştur. Yahudilere İsrail’e gitme hakkı tanıyan KRUÇEV, çeşitli yönlerden barıştan yana bir yol izleyerek Rus halkı içinde bir kaynaşma ve birliktelik girişimlerinin öncüsü olmuştur. Yeni bir dünya düzenine küreselleşme ile yönelen birçok ülke ve toplum yumuşama süreci içine girerken, Sovyetler Birliği de böylesine bir oluşuma olumlu bakarak yakın durmuş ama sonunda kaybeden tarafın içinde kalmıştır.1989 yılında Yeltsin Rusya Federasyonu’nun kurucusu olduğu Sovyetler Birliği başkanlığından çekilmesi üzerine, dünyanın ikinci büyük gücü olan sosyalist blok çökmüştür. Önce açıklık diyerek yola çıkan Gorbaçov GLASTNOST adı altında yaklaşım geliştirmiş ama bu tutum imparatorluğun içindeki siyasal ve sosyal bağları kaldırdığı noktada, Sovyet Rusya’nın çöküşü başlamıştır. Sovyet blokunun yıkıcısı olan GARBAÇOV yoluna devam ederken ikinci aşamada bir de PERESTROİKA politikasına yönelince, RUSYA bir türlü yeniden adım atılarak yapılanamamıştır. Yeniden yapılanma adı verilen ikinci adımın etkisiyle bu doğrultuda atılan adımlar aracılığı ile yeniden bir yapılanma gerçekleşememiş ama var olan büyük bir düzenin çökertilmesi sağlanabilmiştir. Bu nedenle Sovyet Rusya dağılmaktan kurtulamamış ve dünya ülkelerine çok olumsuz bir görünüm verdiği için, Garboçov Lenin’in kurduğu çok uluslu, çok dinli ve kültürlü bir imparatorluğun yıkıcısı olarak tarihteki yerini almıştır. Yanlış bir yaklaşım doğrultusunda ele alınan ikinci blok dönemi geride kalmıştır. Sovyet modeli ile yeniden örgütlenen Rusya, Sosyalist bir rejim altında yirminci yüzyılda dünya ülkelerine örnek olurken, çeyrek yüzyıl önce çöktüğü için bugün tarihi bir olay görünümünden başka bir mesaj vermemektedir. Doğu ve batı bloklarının tam ortasında ve arasında ayrı bir örnek olarak varlığını koruyan Türkiye’nin, küresel emperyalizmin doğu ve batı örnekleri karşısında merkezi örnek olarak varlığını geliştirmek gibi, bir misyona her zamankilerden daha fazla gereksinmesi bulunmaktadır. Garbaçov dönemi tam anlamıyla Sovyet sisteminin çöküşü olmuştur. Sovyetler Birliğinin dağılması bütün dünya ülkelerindeki sosyalist hareketlerin önünü keserek bunların zayıflamalarına neden olmuştur. Ayrıca ikinci bir kutup olarak batının emperyalist politikalarına karşı çıkış sağladığı için, dünya dengeleri açısından bugünkü dünya ülkelerini böylesine bir karşıt kutbun ortaya koyacağı dengelerden mahrum ederek siyasal alanda dengesizliklerin daha da artmasına yol açmıştır. Dünya iki kutuplu bir siyasal modelden çok kutuplu yeni bir yapılanmaya doğru yönelirken, tek kutuplu dünyanın önüne geçilmesi gerektiği konusunda, dünya devletleriyle küresel bir uzlaşmaya gereksinme duymaktadır. Önümüzdeki dönemde dünya yeni bir yapılanmaya doğru giderken yirminci yüzyılda yaşanmış olan Sovyetler Birliği deneyinden çıkan çok fazla ders bugünün kuşaklarına yön göstermektedir. Bugün küresel emperyalist şirketlerin yapmaya çalıştıklarını o dönemde şehir devleti konumundaki Sovyet yapılanmaları temsil ediyordu. Onlar da sosyalist bir ideolojinin öncülüğünde bir dünya devleti kurmaya yöneliyorlardı. Bugün de devletlerin yapamadığı dünya devleti modelini, küresel şirketler şehir devletleri üzerinden yaparak, dünya halklarını bir avuç zengin kişinin keyfine ve çıkarlarına doğru yönlendirmeye çalışmaktadırlar.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN