Annan Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annan Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2024 Pazar

KIBRIS İÇİN HATAY MODELİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ANKARA KALESİ

KIBRIS İÇİN HATAY MODELİ

Yıllar geçip yeni dönemler gündeme geldikçe, Kıbrıs sorunu için de yepyeni çözüm önerileri ve bu doğrultuda hazırlanmış olan paketler ile protokoller ileri sürülmektedir. İngiltere’nin Kıbrıs’ı işgal etmesinden sonra Kıbrıs adası dünya konjonktürü içerisinde her zaman en önde gelen sorunlardan birisi olmuştur. Dünyanın merkezindeki büyük devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, eski imparatorluk toprakları üzerinde kendi hegemonyasını oluşturmak isteyen bütün büyük devletler, farklı senaryolarla merkezî coğrafyaya girmişler ve bu doğrultuda da merkezi bölgenin tam ortasında yer alan Kıbrıs adasının geleceği için de birbirinden çok farklı emperyalist politikaları uygulamaya çalışmışlardır. Küresel konjonktür değiştikçe, yeni dünya güçleri ya da süper devletler emperyalist vizyon ile siyaset sahnesinde yerlerini aldıkça, bu durumdan en çok etkilenen bölge Orta doğu olmuş ve zaman değiştikçe birbirinden çok farklı senaryolar ile politikalar bölge ile beraber Kıbrıs adası üzerinde yönlendirilmiştir. Kıbrıs adası bugün gene yeni bir dönemin ortaya çıkan koşulları doğrultusunda emperyal güçler tarafından, kendi çıkarları doğrultusunda, bir yerlere doğru sürüklenmeye çalışılmakta ve bugünün önde gelen emperyalist devletlerinin çıkarları sanki sorunun çözümü için bir formül gibi sürekli olarak çeşitli yollardan kamuoyuna ve Türk tarafına empoze edilmektedir. Kıbrıs adasının tarihi bugün karşılaşılan durumun benzeri birçok örnek girişim ile doludur ve ne yazıktır ki hiçbir çözüm önerisi Kıbrıs sorunu için kesin ve kalıcı bir düzen getirememiştir.

İngiltere’nin geçmişten gelen beş yüz yıllık hegemonya birikimi ile, Batı dünyası küreselleşme aşamasında bir çözüm önerisi olarak Annan Planı’nı gündeme getirmiştir. İngiliz imparatorluğunun birikimi, Kıbrıs için bir kalıcı pakete dönüştürülmek istenmiş ve bu nedenle binlerce sayfalık Annan Planı Birleşmiş Milletler üzerinden gündeme getirilmiştir. Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ın bir ada devleti olarak zorla alınmak istendiği dönemde özellikle Türk tarafına dayatılan Annan Planı girişimi, Rusya Federasyonu’nun Ortodoks dayanışmasından yararlanarak, güney bölgesindeki Rum tarafına baskı yaparak olumsuz bir karar çıkarttırması ile akamete uğramıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Annan Planı’nı kabul etmemesine rağmen, Türk tarafına yapılan baskı ile alınan olumlu yanıttan yararlanılarak, Kıbrıs zorla Avrupa Birliği üyesi yapılmaya çalışılmış ve böylece açıkça Londra ve Zürih Antlaşmaları gibi iki önemli uluslararası hukuk belgesi çiğnenmiştir. Hiçbir biçimde kabul edilemeyecek bu çelişkili durum gene Batı’nın çıkarları için Türk tarafına zorla dayatılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’yla beraber bir hegemonya çekişme alanı hâline dönüşen Ortadoğu’nun yanı başındaki Kıbrıs adası da çeşitli plan ve programların hedefi konumuna gelmiştir. Rusya’nın Kırım ve Kafkasya savaşlarını kazanarak Doğu Anadolu’ya girmesi üzerine Kıbrıs’ı hemen işgal eden İngiltere, bu adadan yararlanarak Osmanlı hinterlandında gelişmeye çalışırken, Fransa, İngiltere ile beraber hareket etmiş, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelirken, ABD desteği ile iki bin yıl sonra bir Yahudi devleti olarak İsrail kurulmuştur. ABD ve İsrail’in bölgeye gelişi ile beraber jeopolitik dengeler değişmiş ve bütün bölge ile beraber Kıbrıs da yepyeni bir konumun içine sürüklenmiştir. Irak’taki askeri rejimler Rusya’nın denetimine geçince, bölgede ABD ve SSCB arasında soğuk savaş gerginliği yaşanmış, sosyalist sistemin çöküşünden sonra da Amerika ordusu ile bölgeye gelerek önce Körfez Savaşı’nı daha sonra da Irak Savaşı’nı yürüterek, küresel emperyalizm saldırganlığı ile Orta doğu devletlerini karşı karşıya bırakmıştır. Avrupa Birliği bu aşamada, bölgede daha etkili olabilmek üzere, Kıbrıs adasının bir ada devleti biçiminde AB üyeliğine alınması için diretmiş ve bunun sonucunda da Annan Planı devreye sokulmuştur.

Soğuk savaş gerginliği içinde, Rusya Irak’a girince, bu ülkeden önce Suriye’ye daha sonra da Kıbrıs adasına girerek, Sovyetler Birliği’ne bağımlı bir siyasal yapılanma gerçekleştirmek istemiş, ne var ki önce Rum darbesiyle daha sora da Türkiye’nin Barış Harekâtı ile, SSCB’nin Kıbrıs’ı Akdeniz’in Küba’sı yapmasının önüne geçilmiştir. Osmanlı döneminden kalma ada üzerinde hak sahibi olan Türkiye’nin, bir NATO üyesi ülke olarak adaya askerî çıkartma yapması, Rusya’nın Kıbrıs’ı Küba gibi kendine bağlı bir sosyalist cumhuriyet yapmasını önlemiştir. Adadaki Türk varlığını Amerika ve İsrail, Ortodoks Hıristiyanlara, Ruslara ve Yunanistan’a karşı desteklerken, Rusya’da Kıbrıs’ın Ortodoks Rumlarını kendi kilisesi üzerinden denetim altına alarak, Kıbrıs üzerinden sıcak denizlere açılma stratejisini uygulamak istemiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması yüzünden Kıbrıs bir sosyalist cumhuriyet olarak bu ideolojik kampa üye yapılamamış ama daha sonraki dönemde Avrupa Birliği’ne kesin olarak üye yapılarak, Ortadoğu’da ABD ve İsrail hegemonyasına karşı Avrupa Birliği’nin bir inisiyatif merkezi konumuna getirilmek istenmiştir. Bu hedef yüzünden, Londra ve Zürih Antlaşmaları bile çiğnenerek, açıkça uluslararası hukuka karşı çıkılmıştır. EOKA çetecilerinin Türk katliamı yüzünden adaya çıkmak zorunda kalan Türkiye, hiçbir zaman Kıbrıs’ta tam bir egemenlik peşinde koşmamış, Türklerin geçmişten gelen çıkarlarının koruyucusu olarak devreye girmiş, adada çatışmayı önlemek üzere bir Barış Harekâtı gerçekleştirmiştir. Türk ordusunun adaya gelmesinden sonra Kıbrıs’ta çatışma çıkmamış ve fiilî barış ortamı bugüne kadar devam etmiştir. Adadan Türk askerinin çekilmesini isteyenler önce bu gerçeği kabul etmek durumundadırlar.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Barış Harekâtı ile Kıbrıs’a bir sakinlik gelmiş ve eskisi gibi Türk-Rum çatışmaları görülmemiştir. Aslında, Barış Harekâtı ile Kıbrıs sorunu fiilen Türkler açısından çözüme kavuşturulmuştur. Adanın ikiye bölünmesi ve bu doğrultuda Türklerin kuzeyde Rumların ise güneyde toplanmalarıyla Kıbrıs iki devletli bir ada konumuna gelmiştir. Avrupa Birliği Malta adasında olduğu gibi, Akdeniz’in büyük adalarını ülkelerinden ayrı devletler hâline dönüştürerek içine almak istediği için, Fransa’ya bağlı olan Korsika adasının da bağımsızlığı ve tek bir ada devleti olarak Avrupa Birliği içinde yer almasını dolaylı yoldan desteklemektedir. Benzeri bir durum, Yunanistan’a bağlı olan Girit ile, İtalya’ya bağlı olan Sicilya ve Sardunya adaları ile İspanya’ya bağlı olan Balear adaları için de düşünülmektedir. Avrupa Birliği’nin Akdeniz’deki büyük adaları ayrı ayrı tek birer ada devleti biçiminde Birliğe üye yapma eğilimi en çok Kıbrıs’ta görülmektedir. Türkiye’nin üyeliğini sonsuza erteleyen Avrupa Birliği’nin Malta’da uyguladığı politikanın benzerini gündeme getirmek istemesi nedeniyle önemli ölçüde gerginlik tırmanmaktadır. Akdeniz’in Avrupa merkezli düzenlenmek istemesi, Kıbrıs’a Malta benzeri bir politika ile yansırken, Kıbrıs’ın farklı jeopolitik konumu, ada üzerinde Türkiye’nin, Türkiye üzerinden ABD ve İsrail’in, Yunanistan üzerinden de Rusya’nın hesapları ve sürdürmek istediği çıkarları görmezden gelinmektedir. Bu nedenle de Kıbrıs sorunu üzerinde bir türlü ortak zeminde çözüm arayışı gerçekleştirilememektedir. Taraflar bu durumu algılamadığı ve birbirlerinin konumu ile beraber diğer çıkarları hesaba katmadığı sürece de, Kıbrıs sorunu çözümsüzlüğünü sürdürecektir.

Avrupa Birliği’nin Kıbrıs üzerindeki tek devlet politikası yanlıştır ve gerçeklere aykırı düşmektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki adalara bakılırsa, tek bir ada üzerinde iki devlet yapılanması bazı yerlerde görülebilmektedir. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri yüzlerce adadan oluşan Müslüman Endonezya’nın Timor adasını bölerek, bu adanın doğusunda kendisine bağlı bir Hıristiyan devletini Doğu Timor Cumhuriyeti statüsünde kurdurarak, Çin’e karşı kullanılan bir askerî üsse çevirmiştir. İrlanda adasında İrlanda Cumhuriyeti ile beraber Büyük Britanya’ya bağlı olan Kuzey İrlanda devleti yapılanması hâlen devam etmektedir. Ayrıca, Britanya İmparatorluğu’nun merkezi olan İngiltere adasında İskoçya ile Gal devletleri ayrı hukuksal varlıklarını sürdürebilmektedirler. Bu gibi örneklerin ortaya koyduğu üzere, her adada tek devlet olacak diye bir kuralın olmadığı görülmekte, her adada bölgenin koşullarını dikkate alan farklı siyasal düzenler kurulabilmektedir. Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin Malta modeli, Kıbrıs için geçerli değildir. Ayrıca Fransa ve Yunanistan’da Korsika ile Girit üzerindeki haklarından vazgeçmemişlerdir. İtalya ise Sicilya ve Sardunya üzerindeki haklarını ısrarla sürdürmektedir.

Kıbrıs için her dönemde çözüm önerileri, Yunanistan, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği gibi ülke ve merkezlerden öne sürülmüş ama bunların hiçbirisi Türklerin haklarını dikkate almadığı için bir siyasal çözüm üzerinden anlaşmak mümkün olamamıştır. Şimdiye kadar öne sürülen bütün planlarda Türklerin kazanılmış hakları göz ardı edilmekte iki devletli yapının kaldırılması empoze edilmekte, Türkler eskisi gibi küçük bir cemaat konumuna sürüklenmekte, Rumların kuzeye dönüşü kabul edilirken benzeri bir hak Türklere tanınmamakta, göçmen Türlerin geri gönderilmesi koşulu dayatılmakta, adada var olan Türk varlığının ortadan kaldırılabilmesi için ne gerekiyorsa hepsi ayrı ayrı maddeler hâlinde çözüm paketlerine konulmaktadır. Böyle olunca da Türk tarafı anlaşmaya yanaşmamaktadır. Hem adadaki Türk varlığını ortadan kaldırmak hem de Türklerin kazanılmış haklarını silmek için her yolu deneyenler, bu gibi gerçekçi olmayan düşüncelerini Türk tarafına kabul ettiremeyince Türkler olumsuz davranmakla ve çözümsüzlük istemekle suçlanmaktadırlar. Türkler sürekli olarak dışarıdan gelen baskılarla Kıbrıs’ta geri adım atmaya zorlanmaktadırlar. Ciddî hiçbir devletin kabul edemeyeceği gerçekçi olmayan öneriler çözüm için baskı ile kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin birer ayrı devletler olarak kendi ulusal ve hukuksal çıkarları olabileceği ve bunların da savunulabileceği bir türlü karşı taraflarca görülmek istenmemekte ve bu doğrultuda çözümsüzlük devam edip gitmektedir.

Kıbrıs sorununda çözümsüzlük lobisini sadece Türkler oluşturmamaktadırlar, çözümsüzlük devam ettikçe bundan en çok zarar gören taraf Türkler olmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çözümsüzlük nedeniyle dünya ülkeleri tarafından tanınmamakta ve bu doğrultuda hem ambargo hem de çeşitli kısıtlama uygulamaları ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan Türkler bu durumdan çok zarar görmektedirler. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti de Türk tarafını temsilen Kıbrıs sorununda taraf konumunda olduğu için Batı dünyasından gelen çeşitli tepkilerle karşılaşmaktadır. Bu nedenle Kıbrıs sorununun çözümünü hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti acilen istemektedirler. Ne var ki, adanın karşı kıyısında bulunan İsrail devleti gelecekte Kıbrıs üzerinde emperyalist plan ve programlar yaptığı için, bu sorunun hemen çözümünü istememekte, Büyük İsrail’in Ortadoğu’da kurulmasına kadar Kıbrıs sorununun çözümünün geciktirilmesi için çaba sarf etmektedir. Güçlü İsrail lobilerinin etkili çalışmaları zorla Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm etmektedir. ABD ve Türkiye üzerinden yönlendirilen Büyük İsrail politikalarının Kıbrıs’ı gelecekte bu doğrultuda bir yapılanma için zorladığı görülmektedir.

Kıbrıs’ın tarihten gelen sahipleri olarak Türklerin artık bir kesin çözüm paketine hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çıkarları doğrultusunda ortaya koymalarının zamanı gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı koşullarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak eski Osmanlı ülkelerindeki Türklerin hak ve hukuklarına sahip çıkmasının gerekliliği çeşitli olaylar sonrasında anlaşılmaktadır. Türk tarafı uluslararası hukuka uygun bir biçimde Kıbrıs için bir çözüm önerisini ortaya koymak zorundadır. Bunun için de gene tarihten gelen bir emsal olacak örnek olay vardır. Kıbrıs’ın karşı kıyısındaki Hatay bölgesi İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye Cumhuriyeti’ne katılarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için bir hukukî emsal oluşturmuştur. Osmanlı devletinin son döneminde Fransız ordularının işgal ettiği Hatay bölgesi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Suriye’den ayrılarak bağımsız bir devlet olduğunu ilân etmiştir. Bir süre bağımsız yaşayan Hatay Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı başlamadan kendi Meclisinden bir karar geçirterek, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı almış ve bu kararı daha sonraki aşamada bir referandum ile Hatay halkına onaylatarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vilayeti olma hakkını kazanmıştır. Hatay’ın katılma kararına daha sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni bir karar ile kabul ederek, bu eski devlete yeni bir statü olarak vilayet olma hakkını tanımıştır.

Haritaya bakıldığında Hatay ile beraber Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de Türkiye açısından benzeri bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Türkiye’nin güneyindeki Hatay bölgesi nasıl Türk devletine katılarak, bir vilayet olma hakkını elde etti ise, benzeri bir biçimde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de, Türkiye Cumhuriyeti’ne atılarak, Türk devletinin seksen ikinci vilayeti olma hakkını elde edebilir. Böylece Kıbrıs sorunu da kalıcı bir çözüme kavuşturulmuş olur. Kıbrıs sorununun bu doğrultuda bir kalıcı çözüme kavuşturulabilmesi için önce ulusal çizgide bir hükümetin kurulması gerekmektedir. Türklerin ada üzerinde tarihten ve Barış Harekâtı’ndan gelen kazınılmış haklarının korunmasına öncelik verecek, bunlardan herhangi bir ödüne yanaşmayacak bir millî iktidarı Kuzey Kıbrıs Türk halkının bir an önce kendi içinden seçerek başa getirmesi gerekmektedir. Kıbrıs sorununun çözümü Türkiye’nin dışında kaldığı Avrupa platformlarında olamayacağı, son yıllardaki olumsuz gelişmelerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Sürekli olarak kuzeydeki Türk devletinin tasfiyesi ve Türklerin kazanılmış haklarının ortadan kaldırılması doğrultusundaki talepler, artık Kıbrıs sorununun çözümünü Avrupa’nın dışına taşımıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hukuka aykırı bir biçimde Avrupa Birliği’ne üye yapılması bile bu durumu değiştiremeyecektir. Yunanistan’ın bir sömürgesi gibi hareket eden güneydeki Rum Yönetimi bir Avrupa devleti değildir ve bu nedenle de Avrupa hukukunun uygulanması için yeterli bir dayanak noktası oluşturmamaktadır. Adada var olan Rum ve Türk yönetimini dikkate alacak bir dengeli çözüm en gerçekçi yol olacaktır.

Türk tarafını yöneten iktidarların, Türkiye’nin ve Türklerin ulusal çıkarları doğrultusundaki bir çözümden uzak kalmaları nedeniyle, Rumlar şımararak bütün Batı’yı arkalarına alıp Türk tarafını ezmeye çalışmıştır. Artık bu duruma bir son verilmesinin zamanı gelmiştir. Kıbrıs için Avrupa, ABD ya da Yunanistan çözümlerinin gerçekçi olmadığı yeni alternatiflere gereksinme bulunduğu görülmektedir. Hatay modeli ortada dururken, adanın kuzeyinde Türkleri kurtarabilmek için başka bir yol aramaya hiç gerek yoktur. Hatay Türkleri birleşmeden sonra nasıl Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvencesi altında yaşamlarını sürdürüyorlarsa, Kıbrıs Türkleri de Türkiye ile gerçekleştirilecek bir birleşme ve bütünleşme uygulamasından sonra tıpkı Hatay Türkleri gibi kazanılmış haklarını koruyarak Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusunun sağlayacağı güvence düzeni altında, yaşamlarını sürdürebilme şansını elde edeceklerdir. Türk devletinin Hatay vilayeti gibi bir de Kuzey Kıbrıs vilayeti olacak, Anadolu Türkleri ile zaten akraba olan Kıbrıs Türkleri de beraberce aynı devletin çatısı altında, daha güvenlikli bir ortamda yaşamlarını sürdürme olanağını elde edeceklerdir.

Kuzey Kıbrıs bugün zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin dolaylı güvencesi altında varlığını koruyabilmektedir. Barış Harekâtı sonrasında adanın yeniden imar edilmesinde Türkiye Cumhuriyeti bütün kaynaklarını seferber etmiştir. Ayrıca Kıbrıs Türkleri’nin yaşamlarını kimseye muhtaç olmadan sürdürebilmeleri için her yıl beş yüz milyon dolarlık bir karşılıksız yardım Türkiye aracılığı ile karşılanmaktadır. Anavatana katılma durumunda bu dolaylı yardım, bütçe üzerinden normal bir gider olarak her yıl düzenli olarak karşılanacaktır. Bu aşamadan sonra Rumların yeniden Louzidiu gibi kuzeyden hak ve toprak taleplerinin sonu gelecektir. Barış Harekâtı sonrasında adanın kuzeyinde kurulmuş olan devlet düzeni birleşmeden sonra vilayet düzeni olarak devam edecek, Kıbrıs’ı bir cumhurbaşkanı yerine Türkiye Cumhuriyeti valisi yönetecektir. Böylece, Avrupa ve Amerika üzerinden Kıbrıs’ı karıştırarak, Batı’nın çıkarları doğrultusunda Kıbrıs Türkleri içerisinde emperyalist çizgide manipülasyonlar uygulama döneminin sonuna gelinecektir. Kıbrıslı Türkler ayrı partilerde değil ama Türkiye’deki partilerin Kıbrıs şubelerinde örgütlenerek, cumhuriyet ve demokrasi düzenlerinin getirmiş olduğu hak ve özgürlüklerini gene eskisi gibi kullanabileceklerdir.

Kıbrıs Türkleri üzerinde baskı uygulayarak, onları bezdirerek teslim alma planlarının sona erdirilebilmesi için de Kuzey Kıbrıs’ın Hatay modeline benzer bir biçimde Türkiye’ye bağlanması gerekmektedir. Kıbrıs sorunu bugünkü yapıda Türk tarafı açısından ikili devlet düzeni ile, Türkler açısından fiilen çözüme kavuşturulmuştur. Konunun hukukî bir yapıya kavuşturulması için de Hatay modeline benzer bir biçimde Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türklerinin ortak kararı ile ana vatan Türkiye’ye katılması gerekmektedir.

Bir millî iktidarın öncülüğünde KKTC meclisinin alacağı karar ve Kıbrıs Türk halkının referandum ile vereceği onaydan sonra, Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye’nin Kıbrıs vilayeti olarak, seksen ikinci vilayet statüsünde Türk devletinin bir parçası olacaktır. Kıbrıs’ta Türkiye’nin ve Türklerin kazanılmış haklarının korunabilmesi açısından başka bir alternatif kalmamıştır. Şimdiye kadar Batılı emperyal güçler Kıbrıs için çözüm diyerek kendi çıkarlarını Türk tarafına dayatmaktan çekinmemişler ve Kıbrıs’ı sürekli bir çözümsüzlüğe mahkûm etmişlerdir. Eğer gerçekten Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulması isteniyorsa, bu doğrultuda Türk tarafının bir çözüm önerisini Türklerin kazanılmış hakları doğrultusunda gündeme getirmesi gerekmektedir. Hatay’da yaşanmış olan geçiş sürecine benzer bir formül bugün Kuzey Kıbrıs için de uygulanabilecektir. Türkiye’nin güney kısmında olan Hatay nasıl güvenlik endişesi ile Türkiye’ye sonradan katılmışsa, aynı doğrultuda Kuzey Kıbrıs da doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı alınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldıktan sonra, Hatay’da yaşamakta olan değişik etnik köken ve dinden gelen insanlar bir büyük devletin güvencesine kavuşmuşlar ve bugüne kadar barış içerisinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Hatay’da sağlanan sürekli barış ve güvenliğin Kıbrıs’ta da gerçekleştirilebilmesi için Hatay halkının almış olduğu katılma kararının uygulanmasına benzer bir geçiş aşamasının, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında imzalanacak bir resmî protokol ile sağlanması gerekmektedir.

Türkiye’nin güney sahillerinin güvenliği, Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığının geleceği ve özellikle son zamanlarda öne çıkan Bakü-Ceyhan petrol boru hattının bir savaş konusu olmaması için, böylesine bir bütünleşmeye gerek bulunmaktadır. Ancak, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye katılması ile beraber, Doğu Akdeniz’deki Türk varlığı ve Türk çıkarlarının güvenliği kalıcı bir çözüme kavuşturulabilecektir. Son dönemde, Karpas yarımadasının çevresinde bulunmuş olan yeni petrol yataklarının da Türk karasularında kalması ve Türk egemenliğinde bu kaynakların işletilebilmesi açısından da bir Kuzey Kıbrıs Türkiye bütünleşmesinin Türkler açısından yararlı olacağı açıktır. Bunu engellemek isteyen Batılı devletler ve emperyal güçler, sürekli olarak Kıbrıs’ta çözüm diyerek, Türklerin adanın kuzey bölgesindeki devletinin tasfiyesine öncelik vermektedirler. Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu Barış Harekâtı’ndan gelme kazanılmış hakları ve güvenliği hiçe sayılarak yeniden eskiye dönüş için çaba gösterilmekte ve Türk kesiminde Avrupa Birliği’nin parasal kaynakları ile desteklenen bir işbirlikçi ve mandacı lobi oluşturularak, bunların Truva atı konumunda kullanıldığı bir kampanya ile kamuoyu Türkiye’nin ve Türklerin çıkarlarına karşı bir çizgide oluşturulmaya çaba gösterilmektedir. Yarım yüzyıla yakın bir süredir devam eden böylesine olumsuz bir durum karşısında, artık Türkiye ve KKTC, Kıbrıs için bir kesin ve gerçekçi çözüm önerisi olarak Hatay modelini gündeme getirmeli ve eğer bunu uluslararası alanda istenen düzeyde gerçekleştiremezlerse, elbirliği ile Hatay benzeri bir uygulamaya hemen yönelmelidir.

ABD’nin Ortadoğu’ya saldırganlığı devam ettiği sürece, İsrail’in bu durumdan yararlanarak bütün bölgeyi savaş ile tehdit ettiği bir aşamada Türkiye’nin emperyal oyunlara alet olmadan, Kuzey Kıbrıs ile bütünleşmesi Türklerin güvenliği açısından zorunlu görünmektedir. Beş yüz yıl önce Müslümanları İspanya’dan kovanlar, yüz yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nu Balkanlar’dan geri püskürtenler, şimdi de Ön Asya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki Türk varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Bu doğrultuda ilk adım olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılmasını gündeme getirmişlerdir. Türkiye eğer Annan Planı ya da Hristofyas çözümü doğrultusundaki KKTC’yi tasfiye planlarını kabul ederse, yeni aşamada süpürülme sırası Türkiye Cumhuriyeti’ne gelecektir. Anadolu’daki Türk devletinin varlığının gelecek için güvence altına alınması, ancak Kıbrıs’taki Türk varlığının ve kazanılmış haklarının korunmasına bağlı bulunmaktadır. Bu nedenle, adanın kuzeyindeki Türk devleti hiçbir biçimde ortadan kaldırılamaz. Eğer dış dünya emperyal amaçlarla bu devleti tanımıyorsa, Türklerin kazanılmış haklarının korunabilmesi için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne Hatay gibi bir vilayet olarak bağlanması en uygun çözüm olacaktır.

Jeopolitik olarak adadaki Türk varlığının korunmasını isteyenler ne yazıktır ki, Türklerin kazanılmış haklarını geleceğe dönük olarak bir güvenceye bağlayamamışlardır. Var olan konumun geleceğe dönük kalıcı bir kurumsallaşmaya dönüştürülmemesi nedeniyle, kazanılmış haklardan geri adım atılmaması için en uygun çözüm Hatay modeli benzeri bir katılımın bu aşamada gerçekleştirilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal bir parçası konumundaki Kuzey Kıbrıs’ın bundan sonraki dönemde bir hukukî parçası olmasını gerçekleştirecek bir adım olarak Hatay modeli, Kıbrıs sorununu da kalıcı bir çözüme kavuşturarak, çözümsüzlük suçlamasını ortadan kaldıracaktır. Adanın gelecekte bir üs olarak ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsü tarafından kullanılması ya da Avrupa Birliği üzerinden Yunanistan’a bağlı bir yapıya dönüştürülmesi böylece önlenerek, yeni bir savaşa meydan verebilecek gelişmelerin de önü kesilebilecektir. Orta doğu gibi bir savaş bölgesinin yanı başında, yeni bir savaş alanının yaratılmaması için de Kıbrıs’taki Türk-Rum çekişmesine son verilmeli, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasından sonra, Rum bölgesinin de Yunanistan ile sürdürdüğü yakınlaşma ilişkilerinin de seyrinde gelişebilmesi için bir barış ortamı yaratılmalıdır. Ortadoğu’ya dönük hegemonya saldırılarında bulunan Batılı emperyal güçlerin yeni bir savaş alanını Kıbrıs adasında yaratmamaları için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir an önce Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesinde hem bölge hem de dünya barışı açısından yarar bulunmaktadır. Konuya biraz tarafsız gözle bakabilenler, kalıcı çözüm ve barışın ancak Kıbrıs için yeni bir Hatay modeli ile sağlanabileceğini anlayacaklardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak Atatürk her zaman için Kıbrıs’ın önemini dile getirmiştir. Büyük önder Kıbrıs ile ilgili değerlendirme yaparken, Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sahillerinin güvenliği açısından bu odaya çok dikkat edilmesi gerektiğini ve kesinlikle, Türkiye için düşmanca emeller besleyen emperyal büyük devletlerin ada üzerinde kontrol düzeni kurmalarına izin verilmemesi gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Atatürk’ün yolundan giden Türk Silâhlı Kuvvetleri de, soğuk savaş döneminin koşullarından yararlanarak ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirerek, Kıbrıs adası üzerinde yaşamakta olan Türkler ile, bu adanın karşı kıyısında bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin konumlarını güvence altına almıştır. Eski bir Osmanlı toprağı olan bu ada üzerinde Türklerin tarihten gelen haklarının korunabilmesi doğrultusunda gerçekleştirilen Barış Harekâtı, EOKA çetecilerinin başlatmış olduğu Türklere karşı sürdürülen soykırım girişimlerine son vererek adaya sürekli bir barış düzeni getirmiştir. Bu nedenle, Kıbrıs sorunu kesin olarak kalıcı bir çözüme kavuşturulana kadar, Türk ordusunun yeterli sayıdaki birlikleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarında kalmaya devam edeceklerdir. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sahillerini hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin her türlü emperyalist saldırılara karşı güvenliğini koruyabilmesi için böylesine bir ulusal zorunluluk vardır.

Ne var ki, Ortadoğu’da içine girilmiş olan yeni yapılanma sürecinde hem Türkiye’nin hem de Kuzey Kıbrıs’ın güvenliğini ayrı ayrı korunabilmesi giderek zorlaşmakta ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin gücünün bölünmesine neden olan gelişmeler her geçen daha da tırmanma göstermektedir. Anadolu ve Kıbrıs Türklerinin dünyanın merkezî coğrafyasında bugün sahip oldukları yerleşik merkezi konumları tarihin derinliklerinden gelen bir sonuçtur. Böylesine anlamlı bir birikimin, değişen dünya koşullarında korunabilmesi Türklerin ve Türk dünyasının geleceği açısından fazlasıyla önem taşımaktadır. Amerikan ve İsrail saldırganlığının merkezî coğrafyada sürdürülmek istenmesi, dünyanın merkezindeki Türk varlığını çok ciddî boyutlarda tehlikeye sürüklemektedir. Bu nedenle, iki ayrı savunma değil ama tek ve ortak bir ulusal savunmanın, Türkler açısından bütünlüklü bir program ve strateji çerçevesinde merkezî Türk varlığı açısından bağımsız bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması, bütünlüklü bir savunma ve var olma stratejisi açısından önemli katkılar sağlayacak ve bu bölgedeki Türk varlığını her türlü tehdide karşı güçlendirecektir. Adada verilen bir kurtuluş savaşı vardır ve beş yüz elli şehit verilmiştir. Bu kadar kritik bir aşamada Türkler geri adım atamazlar. Her açıdan bütünleşmiş ve güçlendirilmiş bir stratejiye ihtiyaç vardır ve bu da Kuzey Kıbrıs’ın ana vatana katılmasıyla sağlanacaktır.

Uluslararası konjonktürdeki gelişmelerin ortaya çıkardığına göre, Kıbrıs adasında bir dönem daha savaş görülmektedir. Küresel hegemonyaya yönelmiş olan Batı blokunun Atlantik inisiyatifi, ABD-İngiltere ve İsrail ortaklığı doğrultusunda dünyanın merkezî bölgesindeki Kıbrıs adasına el koyma planlarını geleceğe dönük geliştirirken, Türklerin de bu bölgenin geleceği ile ilgili olarak plan ve programlarının olması ve bu doğrultuda yeni stratejiler geliştirmeleri gerekmektedir. Bu nedenle, Misak-ı Millî sınırlarının dışında kalan Kıbrıs’taki Türk varlığının tıpkı Hatay’ın ana vatana katılması gibi, Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşen bir sürece yönelmesi gerekmektedir. Sınırların yanı başında yaşam mücadelesi veren Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmelerinin artık zamanı gelmiştir. Büyük Orta doğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda bölge halklarını alt kimlikli eyalet yapılanmalarına yönlendiren Atlantik emperyalizmine karşı, merkezde Türk varlığı çerçevesinde bütünleşmenin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesi bu açıdan son derece anlamlı olacak ve Türklerin yararına gelişecek yeni bir büyüme süreci başlatacaktır.

Annan Planı’nın oylanmasından sonra, Türkiye Batı baskısı ile bu yararsız plana olumlu yaklaşmış ve KKTC’de planın kabulü doğrultusunda halk oylaması sonuçlanmış ama, Rum kesiminde tamamen tersi olarak plan reddedilmiştir. Bu çelişkili durum üzerine, Rum kesiminin başbakanı Türk kesimi ile yeni bir plan çerçevesinde bir araya gelerek anlaşmaya hazır olduklarını açıkça ilân etmiştir. Rum yönetimi Annan Planı’na karşı çıkarken, Batı emperyalizminin oynadığı oyunu görüyor ve bunun sonucunda adada bir dönem daha Türkler ile Rumların savaştırılmasının planlandığını anlayarak Türk kesimine Batı emperyalizmine karşı işbirliği öneriyordu. Çünkü eğer çözümsüzlük süreci devam ederse, Batı’nın bir dönem daha savaşı kışkırtarak Türkleri ve Rumları adadan uzaklaştıracak, yeni bir planı devreye sokacağı görülüyordu. Batı’nın planına göre Türklerin Anadolu’ya, Rumların da Yunan adalarına sürülmesi acilen gündemdedir. Bunu sağlamak için bir dönem daha yeni savaş kışkırtılacaktır ve ondan sonra barış adına Türkler ile Rumlar adadan sürülecek, İsrail’in karşı kıyısındaki Kıbrıs adasına, ABD, İngiliz ve İsrail Yahudileri yerleşerek Siyonist emperyalizmin gerçekleşmesi doğrultusunda Kıbrıs’ta yeni bir İsrail yapılanması oluşturulacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu tür bir plana alet olmaması için, Avrupa ve Amerika baskısının ötesinde adadaki Türk ve Rum kesimlerinin bir araya gelerek anlaşmaları ve iki devletli bir Kıbrıs yapılanmasını gerçekleştirmeleri zorunludur. Bu alternatif gündeme getirilemiyorsa o zaman Kıbrıs için tek alternatif barış çözüm modeli, Hatay modeli ile bütünleşme formülüdür. 

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

12 Şubat 2020 Çarşamba

82.VİLAYET KIBRIS - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


82.VİLAYET KIBRIS


        Kıbrıs sorunu bütün hızı ile devam etmekte ve her aşamada Türkiye Cumhuriyetinin önüne yeni yeni durumlar çıkmaktadır. Kıbrıs adasındaki tarihten gelen Türk varlığını bir türlü kabul edemeyen ve adanın geleceğine dönük projelerde Türkler olmadan başka başka planlar gündeme getiren batı dünyasının Kıbrıs üzerinden sürdürdüğü Türk karşıtı politikanın faturasını Kıbrıslı Türkler ödemekte ve her geçen gün daha ağır baskılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Kuzey Kıbrıs’a sıkıştırılmış dört yüz bin Kıbrıslı Türk’ün doğrudan geleceğini ilgilendiren gelişmeler, adanın kuzey komşusu olan Türkiye Cumhuriyetini de bütün Türk dünyası ile beraber çok yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle Kıbrıs sorunun her geçen gün daha da tırmanarak bölgenin geleceğinde yeni gerginlik senaryolarına neden olabileceği şimdiden görülmektedir. Taraflar bu durumu iyi bildikleri için geleceğe dönük olarak yeni hazırlıklar yapmakta ve adanın alacağı biçimi kendi çıkarları doğrultusunda oluşturabilmenin adımlarını atmaktadırlar. Türkiye ve Türk kamuoyu bu durumu yakından izleyerek Kıbrıs sorunu ile Türk tarafının artık kesin bir çözüm modelini ortaya koymak durumundadır.

        Yaşayan canlı bir sorun konumundaki Kıbrıs adasında iki yeni gelişme geçen günlerde birbiri ardı sıra gündeme gelmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde genel seçimler yapılmış ve siyasal iktidar değişmiştir.  Seçimler biter bitmez Avrupa’dan ters bir karar çıkmış ve Türklerin Kuzey Kıbrıs’taki varlıkları yeniden tehlikeli bir ortama sürüklenmiştir. Adadaki Türk varlığını bir türlü kabul etmek istemeyen  batı dünyası, Avrupa üzerinden her türlü karşıt girişimi  Türklere karşı gündeme getirmekte   ve bu yoldan  Kıbrıs’ı Türkler ve Müslümanlardan  temizlemeğe çalışmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yakından izleyen, bu devlet yapılanmasını ortadan kaldırmak için her yolu deneyen batı dünyası yıllar geçtikçe  daha kararlı bir tutum içinde hareket etmekte  ve bir an önce adadaki Türk varlığına son verebilmek için her yolu denemektedir. Türklerin içine nifak sokmak ve onların birliğini ve bütünlüğünü bozabilmek için,  kendi yandaşları ile Kuzey Kıbrıs Türk toplumu içinde ayrılık yaratmak doğrultusunda, her türlü politik girişimin planlı bir biçimde Avrupa Birliği üzerinden devreye sokulduğu görülmektedir.  Türklerin toparlanmasına fırsat vermeyecek derecede aktif bir saldırı ve karşıt propaganda kampanyaları birbirini izleyecek biçimde Türklere karşı devreye sokulmakta, Türk tarafının kendisini savunmasına ve kendi çıkarları doğrultusunda siyasal girişimlerde bulunmasına hiç bir biçimde fırsat verilmemektedir. Artık Türkiye Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türkleri açısından bu duruma bir son vermenin zamanı gelmiştir. Türkler, Kıbrıs’a sürekli kanayan bir yara olarak bakmayı bir yana bırakmalı ve işi kesin bir çözüme bağlayabilmelidirler.
          Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapılan son genel seçimler birçok açıdan derslerle doludur. Adanın eski ulusalcı hükümetini yıllarca iktidarda tutmuş olan ana muhalefet partisi olumsuz koşullara rağmen büyük çoğunlukla tek başına iktidara gelebilmiştir. Beceriksiz eski iktidar partisinin seçimleri kaybedeceği uzun süre önceden belli olmasına rağmen, normal koşullarda seçimler sonucunda bir koalisyon beklenmekteydi. Ne var ki, her türlü oyalamadan bıkan, yalan ve sahte vaatlerle zaman yitirmekten usanan Kuzey Kıbrıs Türk halkı, ulusalcı partiye büyük çoğunlukla oy vererek bu tecrübeli örgütün Kuzey Kıbrıs’ın çıkarları doğrultusunda güçlü bir tek parti hükümeti kurmasına giden yolu açmıştır. Dünya tarihinde hiç bir ülkede görülmeyen bir çelişkiyi yaşamaya mahkûm edilen Kuzey Kıbrıs’ta, Türklerin ayrı devlet kurmasına karşı çıkan bir siyasetçi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin başına getirilmiştir. Kendi temsil ettiği devlet yapısına karşı olan bir cumhurbaşkanı ve onun partisi ile Avrupa’ya sürüklenen kuzey Kıbrıs, bu ana çelişki yüzünden uzun süredir bocalamaktan kurtulamamış ve bir biri ardı sıra birçok çelişkili duruma, devleti yönetmekte olan devlete karşıt iktidar yüzünden düşürülmüştür. Adanın üçte birini kaplayan toprak parçası üzerinde giderek yarım milyona yaklaşan bir Türk nüfusun hala barındığı bir siyasal yapıda, bir çözümsüzlük sürecinin devam etmesi, ya da buna paralel olarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türk varlığının tasfiyesinin istenmesi gibi son derece olumsuz durumlar birbiri ardı sıra ada Türklerine yaşatılınca, son seçimlerde halkın tepkisi sert olmuş ve beklenen bir koalisyon yerine Türk tarafının ulusal çıkarlarını koruyacak bir ulusalcı tek parti iktidarının önü açılmıştır.
       Kuzey Kıbrıs genel seçimlerinin sonuçlarından çıkarılacak çok önemli dersler bulunmaktadır. Bir kez artık daha fazla çözümsüzlüğe ya da Türk devletinin tasfiyesine Türk halkının seyirci kalmayacağı görülmektedir. Bu nedenle hem eski iktidar partisi azınlığa düşürülmüş hem de koalisyona giden yolun önü kapatılmıştır. Kurucu cumhurbaşkanının oğlu tarafından kurulan ve hangi çıkarlara hizmet ettiği belli olmayan parti bile, küçük azınlıkta bırakılarak iktidara ortak olmasına izin verilmemiştir. Ortada bir ana gövde olarak devleti kuran parti ve onun yirmi yıllık bir tecrübe birikimi vardır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, devleti kuran parti ve onun deneyimli lideri ile yönetici kadrosunun birikiminden yararlanarak önümüzdeki dönemin zorlu geçitlerinden geçebilecektir. Aradan geçen zaman dilimi içerisinde, Kuzey Kıbrıslılar kendilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetebilecek yeni lider ve yönetici kadrolar yetiştiremediği için, geçmişken gelen tecrübe birikiminden yararlanarak devleti kuran partinin yönetiminde yollarına devam ederek, kendi bağımsız geleceklerini en kısa zamanda kuracaklardır. Yeni bir dünya düzeni kurulurken, Kıbrıs sorununun eskisi gibi batı emperyalizminin dayatmalarıyla değil ama bölge ve ülke gerçeklerinin ortaya çıkardığı tablonun verilerine dayanılarak gerçekçi çözümlerle barış düzenine kavuşturulabileceği anlaşılmaktadır.
      Kıbrıs’ın yakın geçmişinde bir büyük sahtekârlık Avrupa Birliği üzerinden sahnelenmiş, Türk tarafı Avrupa Birliğine tam üye olma masallarıyla, Avrupa’nın dışında bırakılmıştır. Türk tarafı batının büyük baskılarıyla Annan planına olumlu oy vererek Avrupa’ya giremezken, Rum tarafı bu plana karşı çıkarak Avrupa Birliğine tam üye olmuş ve bu aşamadan sonra da adanın tamamını Avrupa Birliği içinde bir birleşik Kıbrıs devleti adına temsil ediyormuş gibi gerçekçi olmayan sahte bir durum yaratılmıştır. Türkleri ve Kuzey Kıbrıs devletini hepten yok sayan bu tutum Avrupa Birliği içinde egemen olunca, Avrupa Birliği  Kuzey Kıbrıs devleti içinde kendi isteklerini temsil etmek üzere, eski Sovyetler Birliği yanlısı bir partiyi öne çıkararak iktidara gelmesini sağlamış ve böylece Türklerin ulusal çıkarları doğrultusunda Avrupa Birliği ile ilişkilerini ayarlayabileceği gerçekçi  bir Türk  hükümetinin adanın kuzeyinde kurulmasını önlemek istemiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliğine yakın duran ve güneydeki komünist parti ile paralel bir biçimde sosyalist dünyanın çizgisinde politika yapan bir eski sol parti, yeni dönemde adında “Türk” sıfatı bulunmasına rağmen, Türklerin ulusal çıkarlarını göz ardı ederek bu kez de Sovyetler Birliği yerine Avrupa Birliği gibi bir uluslararası oluşumun çizgisindeki politikalar ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yönetmeye kalkışmış ama bu çabalarında başarılı olamamıştır. Bir seçim dönemi iktidarda kalan bu parti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bitme noktasına getirmiştir. Son seçimlerde Kıbrıs Türk halkının büyük bir tepki göstererek devleti kuran eski ulusalcı partiyi tek başına iktidara getirmesinin ana nedeni budur. Bu tabloyu göremeyenler Kıbrıs sorununun hangi aşamaya geldiğini anlamaktan uzak kalacaklardır.

       Avrupa Birliği üzerinden büyük paraların aktarılması ve sivil toplum kuruluşlarının Türk toplumunun teslim alınmasında Truva atı gibi kullanılmasıyla geçen seçimlerde iktidara getirilen uluslararasıcı parti döneminde Türk devletinin tasfiyesi ile ilgili olarak her türlü hazırlık ve girişim gündeme getirilmiş ama ada üzerinde Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin varolan büyük etkisi nedeniyle tam olarak sonuç alınamamıştır. Beş yıllık dönem içinde gerçekler sırasıyla ortaya çıkınca, Kuzey Kıbrıs Türk halkı da haklı bir tepki göstererek, Avrupa yalanlarına ve batı emperyalizminin girişimlerine alet olan uluslararasını partiyi iktidardan düşürerek azınlık partisi konumuna indirmiştir. Şimdi artık yirmi yıla yakın bir iktidar deneyimi olan devlet kuran parti tek başına iktidara gelmektedir. Ada tarihinde çok önemli olaylar yaşanmış ve birçok gerçek suyun üstüne çıkmıştır. Devlet kuran partinin bu yeni iktidar döneminde artık gerçekçi ve kalıcı bir çözümün zamanı gelmiştir. Tarihten gelme İngiliz etkisine ek olarak son zamanlarda ada üzerinde artan İsrail ve Amerikan baskılarıyla beraber, güney Kıbrıs’ta çok etkin bir konumda olan Rusya ve Yunanistan’ın da ada ile ilgili girişimleri ve politikalarını da hesap ederek adanın geleceği açısından kalıcı bir çözümü gündeme getirmenin zamanı gelmiştir. Kuzey Kıbrıs’ın yeni ulusalcı iktidarı, adada kurulu bulunan Türk yönetiminin geleceğe dönük olarak varlığını koruyabilmesi için artık Türkiye Cumhuriyetine daha yakın bir politik duruşla hareket etmesi ve ada Türklerinin geleceğini Türkiye Cumhuriyeti ile beraber düşünmesi acilen zorunlu görünmektedir. Adadaki Türk varlığının daha fazla yıpratılmasına ya da tasfiye edilmesine, Avrupa emperyalizmi yüzünden izin verilemez. Amerika ve İsrail’in adanın geleceğinde daha fazla etkili olmak amacıyla Türkiye’yi Avrupa Birliği, Rusya ve Yunanistan’a karşı kullanmalarına da bu aşamadan sonra seyirci kalınamaz. Onların geleceğe dönük politikaları, Kıbrıs adasını sürekli olarak çözümsüzlüğe mahkûm ettiği için, Türk tarafının bu durumuna artık bir dur demesinin zamanı gelmiştir.
         Kıbrıs’ta kalıcı çözüme razı olacak ikinci taraf Güney Kıbrıs yönetimi olacaktır, çünkü Anan planına karşı çıkarak ada sorununun çözümünü Avrupa’da değil ama Kıbrıs’ta aramışlardır. Batıdan gelen dış baskılara güneydeki Rum kesimi karşı çıkabilmiş ama Türk tarafı direnememiştir. Yeni dönemde, Türk tarafı bütün emperyal batılı güçleri ve ülkeleri bir yana bırakarak adada kalıcı çözümü Rum kesimi ile anlaşarak sağlamalıdır. Rumlar emperyal güçlerin bir gün kendilerini de adadan tasfiye edeceklerini iyi bilmektedirler, bu yüzden Annan planının oylanmasından sonra, Türk tarafına Avrupa Birliğinin dışında bir araya gelerek kalıcı bir çözümü iki taraflı olarak geliştirilmesini önermişlerdir. Rumlar çözümsüzlüğün devamı durumunda yeni bir çatışma döneminin batılı emperyal güçler tarafından Türkler ve Rum kesimi arasında çıkartılabileceğini görebilmişlerdir. Ne var ki, batılı emperyalistlerin baskılarına karşı direnemeyen Türk tarafı, Rum kesiminin bu gerçekçi çözüm yaklaşımına olumlu yanıt verememiştir, çünkü eski Sovyetçi bir iktidar Türk tarafının başına getirilerek, Kuzey Kıbrıs Avrupa’nın denetimi altına alınmak istenmiştir. Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm bu aşamada gerçekleştirilemezse, gelecekte yeni bir çatışma ortamı Orta Doğu ülkelerine benzer biçimde adada yeniden gündeme getirilebilecektir.
      Kuzey Kıbrıs seçimlerinin ulusalcı partinin zaferi ile sonuçlanmasına karşı Avrupa Birliği tepkisi, İnsan Hakları mahkemesinin son verdiği Orams kararı gelmiştir. Bu karara göre, güney Kıbrıs’ta yaşamakta olan Rumların kuzeydeki topraklarının iade edilmesinin zorunluluğu yeniden gündeme getirilmekte ve böylece adanın kuzeyinde Türk varlığının tasfiyesine devam edilmek istenmektedir. Avrupa Birliği gibi bir medeniyet projesinin bile Avrupa emperyalizminin hizmetine hukuku sokması karşısında artık Türk tarafının kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kalıcı bir çözüme yönelmesi gerekmektedir. Hukukun siyasete ve emperyalist çıkarlara alet edildiği bu aşamada herkes kendi çıkarına yöneldiğine göre, Türk tarafı da kendi ulusal ve bağımsız geleceğine yönelerek çıkarlarına en uygun bir doğrultuda çözümü gündeme getirecektir. Böylesine bir çözüme Rumlar kadar Türklerin de hakkı vardır ama hiç bir emperyalist gücün ya da devletin böyle bir hakkı yoktur. Adanın Türk ve Rum kesimleri bir araya gelerek Kıbrıs’a sürekli barış getirecek iki taraflı bir çözüm metninde anlaşmaya varabilmelidirler. İki devletli bir çözümde Türklerin bütün kazanılmış hakları güvence altına alınmalı, Türk ve Rum kesimleri arasındaki toprak takası en adil bir biçimde tamamlanarak her türlü toprak talebi devre dışı bırakılmalıdır. Böylesine iki taraflı bir yapılanma sağlanabilirse o zaman ada dışı güçlerin Kıbrıs’a emperyal amaçlar için müdahale etmeleri önlenebilecektir. Eğer böylesine bir kalıcı çözüm iki taraflı olarak gerçekleştirilemezse, o zaman Kuzey Kıbrıs Türkleri için Hatay modeli devreye girecektir. İkinci dünya savaşı öncesinde Hatay halkının bir referandum kararı ile anavatan Türkiye’ye katılması gibi, Kuzey Kıbrıs Türk halkı da bir halkoylaması sonucunda, Türklerin anavatanı olan Türkiye Cumhuriyetine katılma kararı alarak, merkezi Türk devletinin 82. vilayeti olma hakkını kazanacaktır. Türk tarafı açısından Kıbrıs’ın kesin kalıcı çözümü Hatay modeli birleşmedir. Yeni bir Hatay modeli ile Kıbrıs’ın anavatana katılması, Türkiye Cumhuriyetinin vilayet sayısını 82’ye çıkaracaktır. Annan planı gibi saçmalıklarla daha fazla zaman yitirmeden, bölge barışı için  yeni bir Hatay modeli uygulamasıyla Türkiye Cumhuriyetinin 82. vilayeti Kıbrıs’ın kuzeyinde ilan edilmelidir. Böylece Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’de sürdürülen hegemonya mücadelesinin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi de önlenebilecektir.
      Not; daha fazla bilgi için KIBRIS ÇIKMAZI kitabımdaki değerlendirmelere bakılabilir.

Prof. DR. Anıl ÇEÇEN

30 Temmuz 2019 Salı

KIBRIS İÇİN HATAY MODELİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


KIBRIS İÇİN HATAY MODELİ

Yıllar geçip yeni dönemler gündeme geldikçe, Kıbrıs sorunu için de yepyeni çözüm önerileri ve bu doğrultuda hazırlanmış olan paketler ile protokoller ileri sürülmektedir. İngiltere’nin Kıbrıs’ı işgal etmesinden sonra Kıbrıs adası dünya konjonktürü içerisinde her zaman en önde gelen sorunlardan birisi olmuştur. Dünyanın merkezindeki büyük devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, eski imparatorluk toprakları üzerinde kendi hegemonyasını oluşturmak isteyen bütün büyük devletler farklı senaryolarla merkezî coğrafyaya girmişler ve bu doğrultuda da bölgenin tam ortasında yer alan Kıbrıs adasının geleceği için de birbirinden çok farklı emperyalist politikaları uygulamaya çalışmışlardır. Küresel konjonktür değiştikçe, yeni dünya güçleri ya da süper devletler emperyalist vizyon ile siyaset sahnesinde yerlerini alıkça, bu durumdan en çok etkilenen bölge Ortadoğu olmuş ve zaman değiştikçe birbirinden çok farklı senaryolar ile politikalar bölge ile beraber Kıbrıs adası üzerinde yönlendirilmiştir. Kıbrıs adası bugün gene yeni bir dönemin ortaya çıkan koşulları doğrultusunda emperyal güçler tarafından, kendi çıkarları doğrultusunda, bir yerlere doğru sürüklenmeye çalışılmakta ve bugünün önde gelen emperyalist devletlerinin çıkarları sanki sorunun çözümü için bir formülmüş gibi sürekli olarak çeşitli yollardan kamuoyuna ve Türk tarafına empoze edilmektedir. Kıbrıs adasının tarihi bugün karşılaşılan durumun benzeri birçok örnek girişim ile doludur ve ne yazıktır ki hiçbir çözüm önerisi Kıbrıs sorunu için kesin ve kalıcı bir düzen getirememiştir.

 İngiltere’nin geçmişten gelen beş yüz yıllık hegemonya birikimi ile, Batı dünyası küreselleşme aşamasında bir çözüm önerisi olarak Annan Planı’nı gündeme getirmiştir. İngiliz imparatorluğunun birikimi, Kıbrıs için bir kalıcı pakete dönüştürülmek istenmiş ve bu nedenle binlerce sayfalık Anan Planı Birleşmiş Milletler üzerinden gündeme getirilmiştir. Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ın bir ada devleti olarak zorla alınmak istendiği dönemde özellikle Türk tarafına dayatılan Annan Planı girişimi, Rusya Federasyonu’nun Ortodoks dayanışmasından yararlanarak, güney bölgesindeki Rum tarafına baskı yaparak olumsuz bir karar çıkarttırması ile akamet uğramıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Annan Planı’nı kabul etmemesine rağmen, Türk tarafına yapılan baskı ile alınan olumlu yanıttan yararlanılarak, Kıbrıs zorla Avrupa Birliği üyesi yapılmaya çalışılmış ve böylece açıkça Londra ve Zürih Antlaşmaları gibi iki önemli uluslararası hukuk belgesi çiğnenmiştir. Hiçbir biçimde kabul edilemeyecek bu çelişkili durum gene Batı’nın çıkarları için Türk tarafına dayatılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’yla beraber bir hegemonya çekişme alanı hâline dönüşen Ortadoğu’nun yanı başındaki Kıbrıs adası da, çeşitli plan ve programların hedefi konumuna gelmiştir. Rusya’nın Kırım ve Kafkasya savaşlarını kazanarak Doğu Anadolu’ya girmesi üzerine Kıbrıs’ı hemen işgal eden İngiltere bu adadan yararlanarak Osmanlı hinterlandında gelişmeye çalışırken, Fransa, İngiltere ile beraber hareket etmiş, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelirken, ABD desteği ile iki bin yıl sonra bir Yahudi devleti olarak İsrail kurulmuştur. ABD ve İsrail’in bölgeye gelişi ile beraber jeopolitik dengeler değişmiş ve bütün bölge ile beraber Kıbrıs da yepyeni bir konumun içine sürüklenmiştir. Irak’taki askeri rejimler Rusya’nın denetimine geçince, bölgede ABD ve SSCB arasında soğuk savaş gerginliği yaşanmış, sosyalist sistemin çöküşünden sonra da Amerika ordusu ile bölgeye gelerek önce Körfez Savaşı’nı daha sonra da Irak Savaşı’nı yürüterek, küresel emperyalizm saldırganlığı ile Ortadoğu devletlerini karşı karışıya bırakmıştır. Avrupa Birliği bu aşamada, bölgede daha etkili olabilmek üzere, Kıbrıs adasının bir ada devleti biçiminde AB üyeliğine alınması için diretmiş ve bunun sonucunda da Annan Planı devreye sokulmuştur.
Soğuk savaş gerginliği içinde, Rusya Irak’a girince, bu ülkeden önce Suriye’ye daha sonra da Kıbrıs adasına girerek, Sovyetler Birliği’ne bağımlı bir siyasal yapılanma gerçekleştirmek istemiş, ne var ki önce Rum darbesiyle daha sora da Türkiye’nin Barış Harekâtı ile, SSCB’nin Kıbrıs’ı Akdeniz’in Küba’sı yapmasının önüne geçilmiştir. Osmanlı döneminden kalma ada üzerinde hak sahibi olan Türkiye’nin, bir NATO üyesi ülke olarak adaya askerî çıkartma yapması, Rusya’nın Kıbrıs’ı Küba gibi kendine bağlı bir sosyalist cumhuriyet yapmasını önlemiştir. Adadaki Türk varlığını Amerika ve İsrail, Ortodoks Hıristiyanlara, Ruslara ve Yunanistan’a karşı desteklerken, Rusya’da Kıbrıs’ın Ortodoks Rumlarını kendi kilisesi üzerinden denetim altına alarak, Kıbrıs üzerinden sıcak denizlere açılma stratejisini uygulamak istemiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması yüzünden Kıbrıs bir sosyalist cumhuriyet olarak bu ideolojik kampa üye yapılamamış ama daha sonraki dönemde Avrupa Birliği’ne kesin olarak üye yapılarak, Ortadoğu’da ABD ve İsrail hegemonyasına karşı Avrupa Birliği’nin bir inisiyatif merkezi konumuna getirilmek istenmiştir. Bu hedef yüzünden, Londra ve Zürih Antlaşmaları bile çiğnenerek, açıkça uluslararası hukuka karşı çıkılmıştır. EOKA çetecilerinin Türk katliamı yüzünden adaya çıkmak zorunda kalan Türkiye hiçbir zaman Kıbrıs’ta tam bir egemenlik peşinde koşmamış, Türklerin geçmişten gelen çıkarlarının koruyucusu olarak devreye girmiş, adada çatışmayı önlemek üzere bir Barış Harekâtı gerçekleştirmiştir. Türk ordusunun adaya gelmesinden sonra Kıbrıs’ta çatışma çıkmamış ve fiilî barış ortamı bugüne kadar devam etmiştir. Adadan Türk askerinin çekilmesini isteyenler önce bu gerçeği kabul etmek durumundadırlar.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Barış Harekâtı ile Kıbrıs’a bir sakinlik gelmiş ve eskisi gibi Türk-Rum çatışmaları görülmemiştir. Aslında, Barış Harekâtı ile Kıbrıs sorunu fiilen Türkler açısından çözüme kavuşturulmuştur. Adanın ikiye bölünmesi ve bu doğrultuda Türklerin kuzeyde Rumların ise güneyde toplanmalarıyla Kıbrıs iki devletli bir ada konumuna gelmiştir. Avrupa Birliği Malta adasında olduğu gibi, Akdeniz’in büyük adalarını ülkelerinden ayrı devletler hâline dönüştürerek içine almak istediği için, Fransa’ya bağlı olan Korsika adasının da bağımsızlığı ve tek bir ada devleti olarak Avrupa Birliği içinde yer almasını dolaylı yoldan desteklemektedir. Benzeri bir durum, Yunanistan’a bağlı olan Girit ile, İtalya’ya bağlı olan Sicilya ve Sardunya adaları ile İspanya’ya bağlı olan Balear adaları için de düşünülmektedir. Avrupa Birliği’nin Akdeniz’deki büyük adaları ayrı ayrı tek birer ada devleti biçiminde Birliğe üye yapma eğilimi en çok Kıbrıs’ta görülmektedir. Türkiye’nin üyeliğini sonsuza erteleyen Avrupa Birliği’nin Malta’da uyguladığı politikanın benzerini gündeme getirmek istemesi nedeniyle önemli ölçüde gerginlik tırmanmaktadır. Akdeniz’in Avrupa merkezli düzenlenmek istemesi, Kıbrıs’a Malta benzeri bir politika ile yansırken, Kıbrıs’ın farklı jeopolitik konumu, ada üzerinde Türkiye’nin, Türkiye üzerinden ABD ve İsrail’in, Yunanistan üzerinden de Rusya’nın hesapları ve sürdürmek istediği çıkarları görmezden gelinmektedir. Bu nedenle de, Kıbrıs sorunu üzerinde bir türlü ortak zeminde çözüm arayışı gerçekleştirilememektedir. Taraflar bu durumu algılamadığı ve birbirlerinin konumu ile beraber diğer çıkarları hesaba katmadığı sürece de, Kıbrıs sorunu çözümsüzlüğünü sürdürecektir.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs üzerindeki tek devlet politikası yanlıştır ve gerçeklere aykırı düşmektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki adalara bakılırsa, tek bir ada üzerinde iki devlet yapılanması görülebilmektedir. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri yüzlerce adadan oluşan Müslüman Endonezya’nın Timor adasını bölerek, bu adanın doğusunda kendisine bağlı bir Hıristiyan devletini Doğu Timor Cumhuriyeti statüsünde kurdurarak, Çin’e karşı kullanılan bir askerî üsse çevirmiştir. İrlanda adasında İrlanda Cumhuriyeti ile beraber Büyük Britanya’ya bağlı olan Kuzey İrlanda devleti yapılanması hâlen devam etmektedir. Ayrıca, Britanya İmparatorluğu’nun merkezi olan İngiltere adasında İskoçya ile Gal devletleri ayrı hukuksal varlıklarını sürdürebilmektedirler. Bu gibi örneklerin ortaya koyduğu üzere, her adada tek devlet olacak diye bir kuralın olmadığı görülmekte, her adada bölgenin koşullarını dikkate alan farklı siyasal düzenler kurulabilmektedir. Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin Malta modeli, Kıbrıs için geçerli değildir. Ayrıca Fransa ve Yunanistan’da Korsika ile Girit üzerindeki haklarından vazgeçmemişlerdir. İtalya ise Sicilya ve Sardunya üzerindeki haklarını ısrarla sürdürmektedir.
Kıbrıs için her dönemde çözüm önerileri, Yunanistan, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği gibi ülke ve merkezlerden öne sürülmüş ama bunların hiçbirisi Türklerin haklarını dikkate almadığı için bir siyasal çözüm üzerinden anlaşmak mümkün olamamıştır. Şimdiye kadar öne sürülen bütün planlarda Türklerin kazanılmış hakları göz ardı edilmekte iki devletli yapının kaldırılması empoze edilmekte, Türkler eskisi gibi küçük bir cemaat konumuna sürüklenmekte, Rumların kuzeye dönüşü kabul edilirken benzeri bir hak Türklere tanınmamakta, göçmen Türlerin geri gönderilmesi koşulu dayatılmakta, adada var olan Türk varlığının ortadan kaldırılabilmesi için ne gerekiyorsa hepsi ayrı ayrı maddeler hâlinde çözüm paketlerine konulmaktadır. Böyle olunca da Türk tarafı anlaşmaya yanaşmamaktadır. Hem adadaki Türk varlığını ortadan kaldırmak hem de Türklerin kazanılmış haklarını silmek için her yolu deneyenler, bu gibi gerçekçi olmayan düşüncelerini Türk tarafına kabul ettiremeyince Türkler olumsuz davranmakla ve çözümsüzlük istemekle suçlanmaktadırlar. Türkler sürekli olarak dışarıdan gelen baskılarla Kıbrıs’ta geri adım atmaya zorlanmaktadırlar. Ciddî hiçbir devletin kabul edemeyeceği gerçekçi olmayan öneriler çözüm için baskı ile kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin birer ayrı devletler olarak kendi ulusal ve hukuksal çıkarları olabileceği ve bunların da savunulabileceği bir türlü karşı taraflarca görülmek istenmemekte ve bu doğrultuda çözümsüzlük devam edip gitmektedir.
Kıbrıs sorununda çözümsüzlük lobisini Türkler oluşturmamaktadırlar, çözümsüzlük devam ettikçe bundan en çok zarar gören taraf Türkler olmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çözümsüzlük nedeniyle dünya ülkeleri tarafından tanınmamakta ve bu doğrultuda hem ambargo hem de çeşitli kısıtlama uygulamaları ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan Türkler bu durumdan çok zarar görmektedirler. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti de Türk tarafını temsilen Kıbrıs sorununda taraf konumunda olduğu için Batı dünyasından gelen çeşitli tepkilerle karşılaşmaktadır. Bu nedenle Kıbrıs sorununun çözümünü hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti acilen istemektedirler. Ne var ki, adanın karşı kıyısında bulunan İsrail devleti gelecekte Kıbrıs üzerinde emperyalist plan ve programlar yaptığı için, bu sorunun hemen çözümünü istememekte, Büyük İsrail’in Ortadoğu’da kurulmasına kadar Kıbrıs sorununun çözümünün geciktirilmesi için çaba sarfetmektedir. Güçlü İsrail lobilerinin etkili çalışmaları Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm etmektedir. ABD ve Türkiye üzerinden yönlendirilen Büyük İsrail politikalarının Kıbrıs’ı gelecekte bu doğrultuda bir yapılanma için zorladığı görülmektedir.
Kıbrıs’ın tarihten gelen sahipleri olarak Türklerin artık bir kesin çözüm paketine hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çıkarları doğrultusunda ortaya koymalarının zamanı gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı koşullarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak eski Osmanlı ülkelerindeki Türklerin hak ve hukuklarına sahip çıkmasının gerekliliği çeşitli olaylar sonrasında anlaşılmaktadır. Türk tarafı uluslararası hukuka uygun bir biçimde Kıbrıs için bir çözüm önerisini ortaya koymak zorundadır. Bunun için de gene tarihten gelen bir emsal olacak örnek olay vardır. Kıbrıs’ın karşı kıyısındaki Hatay bölgesi İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye Cumhuriyeti’ne katılarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için bir hukukî emsal oluşturmuştur. Osmanlı devletinin son döneminde Fransız ordularının işgal ettiği Hatay bölgesi İkinci Dünya Savaşı öncesinde Suriye’den ayrılarak bağımsız bir devlet olduğunu ilân etmiştir. Bir süre bağımsız yaşayan Hatay Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı başlamadan kendi Meclisinden bir karar geçirterek, Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı almış ve bu kararı daha sonraki aşamada bir referandum ile Hatay halkına onaylatarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni vilayeti olma hakkını kazanmıştır. Hatay’ın katılma kararına daha sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni bir karar ile kabul ederek, bu eski devlete yeni bir statü olarak vilayet olma hakkını tanımıştır.
Haritaya bakıldığında Hatay ile beraber Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de Türkiye açısından benzeri bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Türkiye’nin güneyindeki Hatay bölgesi nasıl Türk devletine katılarak, bir vilayet olma hakkını elde etti ise, benzeri bir biçimde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de, Türkiye Cumhuriyeti’ne atılarak, Türk devletinin seksen ikinci vilayeti olma hakkını elde edebilir. Böylece Kıbrıs sorunu da kalıcı bir çözüme kavuşturulmuş olur. Kıbrıs sorununun bu doğrultuda bir kalıcı çözüme kavuşturulabilmesi için önce ulusal çizgide bir hükümetin kurulması gerekmektedir. Türklerin ada üzerinde tarihten ve Barış Harekâtı’ndan gelen kazınılmış haklarının korunmasına öncelik verecek, bunlardan herhangi bir ödüne yanaşmayacak bir millî iktidarı Kuzey Kıbrıs Türk halkının bir an önce kendi içinden seçerek başa getirmesi gerekmektedir. Kıbrıs sorununun çözümü Türkiye’nin dışında kaldığı Avrupa platformlarında olamayacağı son yıllardaki olumsuz gelişmelerle bir kez daha ortaya çıkmıştır. Sürekli olarak kuzeydeki Türk devletinin tasfiyesi ve Türklerin kazanılmış haklarının ortadan kaldırılması doğrultusundaki talepler, artık Kıbrıs sorununun çözümünü Avrupa’nın dışına taşımıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hukuka aykırı bir biçimde Avrupa Birliği’ne üye yapılması bile bu durumu değiştiremeyecektir. Yunanistan’ın bir sömürgesi gibi hareket eden güneydeki Rum Yönetimi bir Avrupa devleti değildir ve bu nedenle de Avrupa hukukunun uygulanması için yeterli bir dayanak noktası oluşturmamaktadır. Adada varolan Rum ve Türk yönetimini dikkate alacak bir çözüm en gerçekçi yol olacaktır.
Türk tarafını yöneten iktidarların, Türkiye’nin ve Türklerin ulusal çıkarları doğrultusundaki bir çözümden uzak kalmaları nedeniyle Rumlar şımararak bütün Batı’yı arkalarına alıp Türk tarafını ezmeye çalışmıştır. Artık bu duruma bir son verilmesinin zamanı gelmiştir. Kıbrıs için Avrupa, ABD ya da Yunanistan çözümlerinin gerçekçi olmadığı yeni alternatiflere gereksinme bulunduğu görülmektedir. Hatay modeli ortada dururken, adanın kuzeyinde Türkleri kurtarabilmek için başka bir yol aramaya hiç gerek yoktur. Hatay Türkleri birleşmeden sonra nasıl Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvencesi altında yaşamlarını sürdürüyorlarsa, Kıbrıs Türkleri de Türkiye ile gerçekleştirilecek bir birleşme uygulamasından sonra tıpkı Hatay Türkleri gibi kazanılmış haklarını koruyarak Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusunun sağlayacağı güvence düzeni altında yaşamlarını sürdürebilme şansını elde edeceklerdir. Türk devletinin Hatay vilayeti gibi bir de Kuzey Kıbrıs vilayeti olacak, Anadolu Türkleri ile zaten akraba olan Kıbrıs Türkleri de beraberce aynı devletin çatısı altında daha güvenlikli bir ortamda yaşamlarını sürdürme olanağını elde edeceklerdir.
Kuzey Kıbrıs bugün zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin dolaylı güvencesi altında varlığını koruyabilmektedir. Barış Harekâtı sonrasında adanın yeniden imar edilmesinde Türkiye Cumhuriyeti bütün kaynaklarını seferber etmiştir. Ayrıca Kıbrıs Türleri’nin yaşamlarını kimseye muhtaç olmadan sürdürebilmeleri için her yıl beş yüz milyon dolarlık bir karşılıksız yardım Türkiye aracılığı ile karşılanmaktadır. Anavatana katılma durumunda bu dolaylı yardım, bütçe üzerinden normal bir gider olarak her yıl düzenli olarak karşılanacaktır. Bu aşamadan sonra Rumların yeniden Louzidiu gibi kuzeyden hak ve toprak taleplerinin sonu gelecektir. Barış Harekâtı sonrasında adanın kuzeyinde kurulmuş olan devlet düzeni birleşmeden sonra vilayet düzeni olarak devam edecek, Kıbrıs’ı bir cumhurbaşkanı yerine Türkiye Cumhuriyeti valisi yönetecektir. Böylece, Avrupa ve Amerika üzerinden Kıbrıs’ı karıştırarak, Batı’nın çıkarları doğrultusunda Kıbrıs Türkleri içerisinde emperyalist çizgide manipülasyonlar uygulama döneminin sonuna gelinecektir. Kıbrıslı Türkler ayrı partilerde değil ama Türkiye’deki partilerin Kıbrıs şubelerinde örgütlenerek, cumhuriyet ve demokrasi düzenlerinin getirmiş olduğu hak ve özgürlüklerini gene eskisi gibi kullanabileceklerdir.
Kıbrıs Türkleri üzerinde baskı uygulayarak, onları bezdirerek teslim alma planlarının sona erdirilebilmesi için de Kuzey Kıbrıs’ın Hatay modeline benzer bir biçimde Türkiye’ye bağlanması gerekmektedir. Kıbrıs sorunu bugünkü yapıda Türk tarafı açısından ikili devlet düzeni ile Türkler açısından fiilen çözüme kavuşturulmuştur. Konunun hukukî bir yapıya kavuşturulması için de Hatay modeline benzer bir biçimde Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türklerinin ortak kararı ile anavatana katılması gerekmektedir.
Bir millî iktidarın öncülüğünde KKTC meclisinin alacağı karar ve Kıbrıs Türk halkının referandum ile vereceği onaydan sonra Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye’nin Kıbrıs vilayeti olarak, seksen ikinci vilayet statüsünde Türk devletinin bir parçası olacaktır. Kıbrıs’ta Türkiye’nin ve Türklerin kazanılmış haklarının korunabilmesi açsından başka bir alternatif kalmamıştır. Şimdiye kadar Batılı emperyal güçler Kıbrıs için çözüm diyerek kendi çıkarlarını Türk tarafına dayatmaktan çekinmemişler ve Kıbrıs’ı sürekli bir çözümsüzlüğe mahkûm etmişlerdir. Eğer gerçekten Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulması isteniyorsa, bu doğrultuda Türk tarafının bir çözüm önerisini Türklerin kazanılmış hakları doğrultusunda gündeme getirmesi gerekmektedir. Hatay’da yaşanmış olan geçiş sürecine benzer bir formül bugün Kuzey Kıbrıs için de uygulanabilecektir. Türkiye’nin güney kısmında olan Hatay nasıl güvenlik endişesi ile Türkiye’ye sonradan katılmışsa, aynı doğrultuda Kuzey Kıbrıs da doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma kararı alınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldıktan sonra, Hatay’da yaşamakta olan değişik etnik köken ve dinden gelen insanlar bir büyük devletin güvencesine kavuşmuşlar ve bugüne kadar barış içerisinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Hatay’da sağlanan sürekli barış ve güvenliğin Kıbrıs’ta da gerçekleştirilebilmesi için Hatay halkının almış olduğu katılma kararının uygulanmasına benzer bir geçiş aşamasının Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında imzalanacak bir resmî protokol ile sağlanması gerekmektedir.
Türkiye’nin güney sahillerinin güvenliği, Kuzey Kıbrıs’taki Türk varlığının geleceği ve özellikle son zamanlarda öne çıkan Bakü-Ceyhan petrol boru hattının bir savaş konusu olmaması için, böylesine bir bütünleşmeye gerek bulunmaktadır. Ancak, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye katılması ile beraber, Doğu Akdeniz’deki Türk varlığı ve Türk çıkarlarının güvenliği kalıcı bir çözüme kavuşturulabilecektir. Son dönemde, Karpas yarımadasının çevresinde bulunmuş olan yeni petrol yataklarının da Türk karasularında kalması ve Türk egemenliğinde bu kaynakların işletilebilmesi açısından da bir Kuzey Kıbrıs Türkiye bütünleşmesinin Türkler açısından yararlı olacağı açıktır. Bunu engellemek isteyen Batılı devletler ve emperyal güçler, sürekli olarak Kıbrıs’ta çözüm diyerek, Türklerin adanın kuzey bölgesindeki devletinin tasfiyesine öncelik vermektedirler. Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu Barış Harekâtı’ndan gelme kazanılmış hakları ve güvenliği hiçe sayılarak yeniden eskiye dönüş için çaba gösterilmekte ve Türk kesiminde Avrupa Birliği’nin parasal kaynakları ile desteklenen bir işbirlikçi ve mandacı lobi oluşturularak, bunların Truva atı konumunda kullanıldığı bir kampanya ile kamuoyu Türkiye’nin Türklerin çıkarlarına karşı bir çizgide oluşturulmaya çaba gösterilmektedir. Yarım yüzyıla yakın bir süredir devam eden böylesine olumsuz bir durum karşısında, artık Türkiye ve KKTC, Kıbrıs için bir kesin çözüm önerisi olarak Hatay modelini gündeme getirmeli ve eğer bunu uluslararası alanda istenen düzeyde gerçekleştiremezlerse, elbirliği ile Hatay benzeri bir uygulamaya hemen yönelmelidir.
ABD’nin Ortadoğu’ya saldırganlığı devam ettiği sürece, İsrail’in bu durumdan yararlanarak bütün bölgeyi savaş ile tehdit ettiği bir aşamada Türkiye’nin emperyal oyunlara alet olmadan, Kuzey Kıbrıs ile bütünleşmesi Türklerin güvenliği açısından zorunlu görünmektedir. Beş yüz yıl önce Müslümanları İspanya’dan kovanlar, yüz yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nu Balkanlar’dan geri püskürtenler, şimdi de Ön Asya, Doğu Akdeniz ve Ordadoğu’daki Türk varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Bu doğrultuda ilk adım olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılmasını gündeme getirmişlerdir. Türkiye eğer Annan Planı ya da Hristofyas çözümü doğrultusundaki KKTC’yi tasfiye planlarını kabul ederse, süpürülme sırası Türkiye Cumhuriyeti’ne gelecektir. Anadolu’daki Türk devletinin varlığının gelecek için güvence altına alınması ancak Kıbrıs’taki Türk varlığının ve kazanılmış haklarının korunmasına bağlı bulunmaktadır. Bu nedenle, adanın kuzeyindeki Türk devleti ortadan kaldırılamaz. Eğer dış dünya emperyal amaçlarla bu devleti tanımıyorsa, Türklerin kazanılmış haklarının korunabilmesi için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir vilayet olarak bağlanması en uygun çözüm olacaktır.
Jeopolitik olarak adadaki Türk varlığının korunmasını isteyenler ne yazıktır ki, Türklerin kazanılmış haklarını geleceğe dönük olarak bir güvenceye bağlayamamışlardır. Varolan konumun geleceğe dönük kalıcı bir kurumsallaşmaya dönüştürülmemesi nedeniyle, kazanılmış haklardan geri adım atılmaması için en uygun çözüm Hatay modeli benzeri bir katılımın bu aşamada gerçekleştirilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal bir parçası konumundaki Kuzey Kıbrıs’ın bundan sonraki dönemde bir hukukî parçası olmasını gerçekleştirecek bir adım olarak Hatay modeli, Kıbrıs sorununu da kalıcı bir çözüme kavuşturarak, çözümsüzlük suçlamasını ortadan kaldıracaktır. Adanın gelecekte bir üs olarak ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsü tarafından kullanılması ya da Avrupa Birliği üzerinden Yunanistan’a bağlı bir yapıya dönüştürülmesi böylece önlenerek, yeni bir savaşa meydan verebilecek gelişmelerin de önü kesilebilecektir. Ortadoğu gibi bir savaş bölgesinin yanı başında, yeni bir savaş alanının yaratılmaması için de Kıbrıs’taki Türk-Rum çekişmesine son verilmeli, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasından sonra, Rum bölgesinin de Yunanistan ile sürdürdüğü yakınlaşma ilişkilerinin de seyrinde gelişebilmesi için bir barış ortamı yaratılmalıdır. Ortadoğu’ya dönük hegemonya saldırılarında bulunan Batılı emperyal güçlerin yeni bir savaş alanını Kıbrıs adasında yaratmamaları için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir an önce Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesinde hem bölge hem de dünya barışı açısından yarar bulunmaktadır. Konuya biraz tarafsız gözle bakabilenler, kalıcı çözüm ve barışın ancak Hatay modeli ile sağlanabileceğini anlayacaklardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak Atatürk her zaman için Kıbrıs’ın önemini dile getirmiştir. Büyük önder Kıbrıs ile ilgili değerlendirme yaparken, Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sahillerinin güvenliği açısından bu odaya çok dikkat edilmesi gerektiğini ve kesinlikle, Türkiye için düşmanca emeller besleyen emperyal büyük devletlerin ada üzerinde kontrol düzeni kurmalarına izin verilmemesi gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Atatürk’ün yolundan giden Türk Silâhlı Kuvvetleri de, soğuk savaş döneminin koşullarından yararlanarak ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirerek, Kıbrıs adası üzerinde yaşamakta olan Türkler ile, bu adanın karşı kıyısında bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin konumlarını güvence altına almıştır. Eski bir Osmanlı toprağı olan bu ada üzerinde Türklerin tarihten gelen haklarının korunabilmesi doğrultusunda gerçekleştirilen Barış Harekâtı, EOKA çetecilerinin başlatmış olduğu Türklere karşı sürdürülen soykırım girişimlerine son vererek adaya sürekli bir barış düzeni getirmiştir. Bu nedenle, Kıbrıs sorunu kesin olarak kalıcı bir çözüme kavuşturulana kadar, Türk ordusunun yeterli sayıdaki birlikleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarında kalmaya devam edeceklerdir. Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin güney sahillerini hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin her türlü emperyalist saldırılara karşı güvenliğini koruyabilmesi için böylesine bir zorunluluk vardır.
Ne var ki, Ortadoğu’da içine girilmiş olan yeni yapılanma sürecinde hem Türkiye’nin hem de Kuzey Kıbrıs’ın güvenliğini ayrı ayrı korunabilmesi giderek zorlaşmakta ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin gücünün bölünmesine neden olan gelişmeler her geçen daha da tırmanma göstermektedir. Anadolu ve Kıbrıs Türklerinin dünyanın merkezî coğrafyasında bugün sahip oldukları yerleşik konumları tarihin derinliklerinden gelen bir sonuçtur. Böylesine anlamlı bir birikimin, değişen dünya koşullarında korunabilmesi Türklerin ve Türk dünyasının geleceği açısından fazlasıyla önem taşımaktadır. Amerikan ve İsrail saldırganlığının merkezî coğrafyada sürdürülmek istenmesi, dünyanın merkezindeki Türk varlığını çok ciddî boyutlarda tehlikeye sürüklemektedir. Bu nedenle, iki ayrı savunma değil ama tek ve ortak bir ulusal savunmanın, Türkler açısından bütünlüklü bir program ve strateji çerçevesinde merkezî Türk varlığı açısından bağımsız bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması, bütünlüklü bir savunma ve var olma stratejisi açısından önemli katkılar sağlayacak ve bu bölgedeki Türk varlığını her türlü tehdide karşı güçlendirecektir. Adada verilen bir savaş vardır ve beş yüz elli şehit verilmiştir. Bu kadar kritik bir aşamada Türkler geri adım atamazlar. Her açıdan bütünleşmiş ve güçlendirilmiş bir stratejiye ihtiyaç vardır ve bu da Kuzey Kıbrıs’ın anavatana katılmasıyla sağlanacaktır.
Uluslararası konjonktürdeki gelişmelerin ortaya çıkardığına göre, Kıbrıs adasında bir dönem daha savaş görülmektedir. Küresel hegemonyaya yönelmiş olan Batı bloğunun Atlantik inisiyatifi, ABD-İngiltere ve İsrail ortaklığı doğrultusunda dünyanın merkezî bölgesindeki Kıbrıs adasına el koyma planlarını geleceğe dönük geliştirirken, Türklerin de bu bölgenin geleceği ile ilgili olarak plan ve programlarının olması ve bu doğrultuda yeni stratejiler geliştirmeleri gerekmektedir. Bu nedenle, Misak-ı Millî sınırlarının dışında kalan Türk varlığının tıpkı Hatay’ın anavatana katılması gibi, Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşen bir sürece yönelmesi gerekmektedir. Sınırların yanı başında yaşam mücadelesi veren Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmelerinin artık zamanı gelmiştir. Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri doğrultusunda bölge halklarını alt kimlikli eyalet yapılanmalarına yönlendiren Atlantik emperyalizmine karşı, merkezde Türk varlığı çerçevesinde bütünleşmenin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmesi bu açıdan son derece anlamlı olacak ve Türklerin yararına gelişecek yeni bir süreci başlatacaktır.
Annan Planı’nın oylanmasından sonra, Türkiye Batı baskısı ile bu yararsız plana olumlu yaklaşmış ve KKTC’de planın kabulü doğrultusunda halkoylaması sonuçlanmış ama, Rum kesiminde tamamen tersi olarak plan reddedilmiştir. Bu çelişkili durum üzerine, Rum kesiminin başbakanı Türk kesimi ile yeni bir plan çerçevesinde bir araya gelerek anlaşmaya hazır olduklarını açıkça ilân etmiştir. Rum yönetimi Annan Planı’na karşı çıkarken, Batı emperyalizminin oynadığı oyunu görüyor ve bunun sonucunda adada bir dönem daha Türkler ile Rumların savaştırılmasının planlandığını anlayarak Türk kesimine Batı emperyalizmine karşı işbirliği öneriyordu. Çünkü eğer çözümsüzlük süreci devam ederse, Batı’nın bir dönem daha savaşı kışkırtarak Türkleri ve Rumları adadan uzaklaştıracak yeni bir planı devreye sokacağını görüyordu. Batı’nın planına göre Türklerin Anadolu’ya, Rumların da Yunan adalarına sürülmesi gündemdedir. Bunu sağlamak için bir dönem daha savaş kışkırtılacaktır ve ondan sonra barış adına Türkler ile Rumlar adadan sürülecek, İsrail’in karşı kıyısındaki Kıbrıs adasına, ABD, İngiliz ve İsrail Yahudileri yerleşerek Siyonist emperyalizmin gerçekleşmesi doğrultusunda Kıbrıs’ta yeni bir İsrail yapılanması oluşturulacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu tür bir plana alet olmaması için, Avrupa ve Amerika baskısının ötesinde adadaki Türk ve Rum kesimlerinin bir araya gelerek anlaşmaları ve iki devletli bir Kıbrıs yapılanmasını gerçekleştirmeleri zorunludur. Bu alternatif gündeme getirilemiyorsa o zaman Kıbrıs için tek alternatif model Hatay formülüdür.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN