24 Kasım 2020 Salı

BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 BÜYÜK GÜÇLERİN ÇÖKÜŞÜ

                Türk atasözlerinden birisine göre her çıkışın bir inişi vardır. Dünya tarihine bakıldığı zaman her dönemde birbirinden farklı olarak yeni siyasal yapılanmalar ortaya çıkmakta ve bunlar zaman içerisinde devletleşerek, kendi dönemlerinin büyük gücü konumuna gelmektedirler. İlk çağlarda görülen ilkel yapılanmalar dikkate alınmazsa, Ortaçağ dönemine geçiş ile birlikte birbirini izleyen bir çizgi doğrultusunda yeni yeni devletler kurulmuş ve bunlar zaman içerisinde birbirleriyle rekabet içine girince büyümeye başlamışlar   ve bir süre sonra kendi dönemlerinin en büyük devleti konumuna gelerek, dünya düzeyinde hegemonya peşinde koşmuşlardır. Bu nedenle insanlık tarihine bakıldığı zaman sürekli olarak her dönemde bazı güçlerin ortaya çıktığı, zamanla bunların büyük güç konumuna geldiği ama bir süre sonra ortaya çıkan yeni koşullarda bu devletlerin büyümesinin durduğu ve bu nedenle bir süre bocaladıktan sonra gerileyerek, büyük güç olma potansiyelinden uzaklaştığı görülmektedir. Bir devlet duraklama aşamasından sonra gerilemeye başladığı zaman çöküşe geçebilmekte ve kısa bir süre içinde de merkezi konumunu elinden kaçırarak ya dağılmakta ya da parçalanarak haritadaki yerini yitirmektedir Bir dönemin süper gücü olan büyük devletler bu durumlarını korumak durumundadırlar, aksi takdirde yeni dönemde ortaya çıkan başka devlet yapılanmaları hızla büyüyerek dünyanın yeni hegemon devleti konumuna gelebilmektedirler.

             Yirmi birinci yüzyıla gelmiş olan bugünün dünyasında tarihsel süreç yeniden tekrar etmekte ve günümüzün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, yüzyıl boyunca sürdürdüğü büyük güç konumunu elinden kaçırmak gibi bir olumsuz durum ile karşı karşıya kalmaktadır. On beşinci yüzyılda başlamış olan İngiliz üstünlüğüne dayalı küresel düzenin içinden çıkarak ve bunun arkasından giderek büyük güç konumuna gelen Amerika Birleşik Devletleri, yüz yıllık büyüklükten sonra bugünün koşullarında süper güç potansiyelini koruyamamış ve zamanla bu hegemonik konumunu elinden kaçırma aşamasına gelmiştir.  Yirmi birinci yüzyılın   ilk çeyreği dolarken, gündeme getirilmiş olan küresel emperyalizm düzeninde tekelci şirketler ekonomi üzerinden güçlenerek devletlerden daha da güçlü bir konuma geldikleri noktada, devletler zayıflayarak güç kaybetmekte ve zamanla ülkelerini yönetemez bir duruma sürüklenince egemen güç bu kez devletlerin ötesinde küresel şirketlerin eline geçmektedir. Birinci dünya savaşını İngiltere kazandıktan sonra gündeme gelen ikinci dünya savaşını da ABD kazanmış, böylece Atlantik okyanusunun doğusunda ve batısında yer alan iki büyük devlet dünyanın hegemonya sahibi büyük güçleri konumuna gelmişlerdir. Bir ada devleti olarak dünyanın yeni büyük ve kalabalık ülkeleri karşısında zayıf kalan İngiltere, dünya hegemonyasını eskisi gibi götüremez bir noktaya gelince, onun eski bir sömürgesi olan ABD Britanya milletler topluluğu içinden   İngiliz hegemonyasına önce karşı çıkarak savaşmış ve daha sonra da kendisini yeni güç merkezi ilan ederek dünyanın yeni efendisi olmaya soyunmuştur. İngiliz hegemonyası döneminde Anglosakson dünyasından gelen ABD, yeni bir büyük güç olarak Anglosakson yapılanmasının içinden çıkan yeni bir dev ülke konumuna gelmiştir. Ne var ki, Birinci dünya savaşı sonrasında kurulan Sovyetler Birliği dengelerinde yeni büyük devlet olma yoluna giren ABD, iki kutuplu dünyada doğunun süper gücü olarak devrede olan sosyalist sistemin yıkılması üzerine, eski konumunu yitirmiş ve bir dış düşman olarak ortaya çıkan karşı kutbun çöküşü gündeme gelmiştir. Bu gibi durumlarda görülen iç çatışma ve savaşların çökerttiği devletler gibi ABD de bu geleneğin devamı üzerine, tarihsel çöküş sürecine günümüz koşullarında kaotik bir biçimde sürüklenmiştir.  

                ABD’de yapılan son başkanlık seçimleri sonrasında yaşanan olaylar, ABD gibi bir süper gücün bırakın dünyayı yönetmeyi, bugünün koşullarında kendisini bile idare etmekten aciz bir duruma sürüklendiğini açıkça göstermektedir. Sovyet imparatorluğu varken küresel düzeni belirleyen iki kutuplu dünya düzeninde var olan çekişmeye dayanan hareketli ortam, SSCB’nin dağılması üzerine, ABD’de var olan karşı kutupla yarışma dönemini geride bırakmıştır. Dışa dönük yarış sona erince bunun üzerine içe dönük çekişmeler ABD gündeminde öne geçmiştir.  Kapitalizm ve sosyalizm karşıtlığı çizgisinde örgütlenmiş olan iki kutuplu dünya düzeni bitince, geride kalan süper güç olarak ABD karşıt güç dengesini yitirmiş ve bu durumda eskiden karşıt kutba doğru bir araya gelerek mücadele eden rekabetçi yapı ortadan kalkmıştır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sosyalist sistem dağılınca önde gelen siyaset bilimciler önce Sovyetler Birliğinin dağıldığını, ikinci aşamada da kısa bir ABD’nin dağılacağını ve böylece iki kutuplu siyasal yapılanmanın dünyanın gündeminden çıkacağını ifade etmişlerdir. ABD’de tamamlanan son başkanlık seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloya bakıldığında, dünyanın en büyük siyasal gücü olarak kabul edilen hegemonik ülke Amerika Birleşik Devletleri yeni dönemde karşı kutupla rekabet etme şansını kaybedince, eskiden karşı kutba rakip olarak kurulmuş olan ulusal dayanışma düzeni ortadan kalkmıştır. Bu durumda elli yıl sonra önce SSCB ve daha sonra da ABD’nin çökeceği görüşlerinin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kesinlik kazandığı anlaşılmaktadır. Jeopolitik bilimine göre iki kutuplu dünyanın ilk kutbu çökünce ikincisi de çökmekte ve yarım yüzyıla dayanan tek kutuplu dünya oluşturma çabaları sonuçsuz kalan ikinci kutup başı olarak, ABD’nin de SSCB benzeri bir çöküş yoluna doğru sürüklendiği ortaya çıkmaktadır. Karşı kutba dayalı dengeler bozulunca, iç dengelerini yitiren büyük güçlerin zamanla gevşeyerek dağılması SSCB örneğinde olduğu gibi kaçınılmaz olmaktadır.

                 Dünya tarihi son beş yüz yıllık zaman dilimi içinde ele alındığında, yer kürenin batıya düşen bölgelerinde bir hareketlilik ve kalkınma olguları öne çıkınca bugünkü batı uygarlığının yükselişi başlamıştır. Birçok bilim adamı tarafından modern ve modern dönem öncesi zaman dilimleri birbirinden ayırmak üzere seçilen 1500 yılında, Avrupa kıtasının dünyanın geri kalan kıtaları üzerinde egemenlik kurmaya hazır bir duruma geldiği insanlık açısından hiç de belli olmayan bir durumdu. Avrupa kıtası jeopolitik açıdan biçimsiz bir yapıya sahip olduğu için dünyanın diğer kıtalarına öncülük yapacak gibi görünmüyordu. Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’nın kendisinden büyük Çin, Hindistan, Kanada ve Avustralya gibi çok büyük ülkelerin başka kıtalarda yer alması nedeniyle, en küçük kıtanın yeryüzüne egemen olabilmesi pek mümkün görünmüyordu. Kuzeyi ve batısı buzlu sular ile çevrilmiş, doğusu Asya’dan gelen saldırılar nedeniyle sürekli savaş alanına dönüşen, güneyindeki Akdeniz üzerindeki sürekli stratejik kavgalar yüzünden çok ciddi güvenlik sorunları bulunan Avrupa kıtasının, toparlanarak kendi güvenliğini tam olarak sağlamasının olanaksızlığı yüzünden gelişme yolundaki Avrupa’nın bütün dünyaya önderlik yapabilmesi son derece zor görünüyordu. Asya ve Afrika’da daha önceki dönemlerde görülen uygarlıkların geniş alanlara yayılmış olması da Avrupa’nın bu açıdan yetersiz kaldığını ortaya koyuyordu. Asya’da öne çıkan uygarlıkların çok geniş alanlara yayılması da Avrupa’nın bir uygarlık merkezi olamayacağını gösteriyordu. Ne var ki, bütün bu olumsuz faktörlere rağmen küçük Avrupa medeniyet yarışını kazanarak dünyanın merkezi gücü konumuna geliyordu. Her dönemde dünyanın farklı bölgelerinden ortaya çıkan büyük devletler süper güç olarak hem çevrelerine yayılıyorlar hem de diğer bölgelerdeki toprakları üzerinde egemenlik kurarak kendilerine bağlama yollarına gidiyorlardı. İlk çağlarda ortaya çıkmış olan Çin ve Hindistan gibi Asya uygarlıkları sırasında bu gibi gelişmeler görülmüştür. Doğudan yola çıkan uygarlıklar daha sonraki aşamada dünyanın ortasındaki Mezopotamya’ya gelince, doğudan gelen uygarlık birikiminin merkezden Avrupa kıtasına doğru açılım yaparak yöneldiği görülmektedir.

             Eski Çin ülkesi ilk çağların uygarlık beşiği olarak tarih sahnesinde öncü yerini almıştır. Modern çağlar öncesi dönemlerde en büyük uygarlık merkezi olarak eski Çin’in ileri geldiği tarih kitaplarında belirtilmektedir.  Çin o dönemlerde yüz milyonluk bir insan potansiyeli ile büyük bir uygarlık düzeni kurarak geleceğin dünyasına öncülük yapmıştır. Orta çağ Avrupa’sındaki şehir devletlerinden daha büyük kentler kuran, sahip olduğu merkezi yönetim sayesinde bu kentleri birbirine bağlı bir çizgide yönlendiriyordu. Kentler arası alışverişin başlaması ile birlikte Çin aynı zamanda ticaretin de ilk ortaya çıktığı bölge olarak görülebilir. Büyük gemiler aracılığı ile dünyanın çeşitli bölgelerine yönelik ticaret girişimleri, kısa zamanda doğu Asya bölgesini ilk uygarlığın merkezi konumuna getirmiştir. Daha sonraki dönemde Çin’de gemi yapımının yasaklanması kabul edilince, ticari hareketlilik sona ermiştir. Konfüçyüs’çü bürokrasinin tutuculuğu yüzünden Çin ekonomisi durgunluk noktasına gelince, Çin teknolojideki yenilikçilikten koptu ve daha sonra da bilimsel eserlerin basımının yasaklanması üzerine de Çin bütünüyle durgunluğa sürüklenerek, kendi içine kapanık geri bir bölge olmaya doğru sürüklenmiştir. Günümüzde dünyanın yeni süper gücü olarak ileri teknoloji ve ekonomide en iyi konumuna gelen Çin, beş yüz yıl sonra yeniden dünya liderliğine soyunmak gibi bir misyon ile karşı karşıya kalmıştır. Çin uygarlığı teknolojideki erken gelişmelerin etkisiyle kısa zamanda büyük güç olmuştur. Onuncu yüzyıldan sonra maden alanına giren Çin dünyanın en gelişmiş demir sanayisini kurarak ekonomik büyüklüğünü güçlendirmiştir. Büyük gemiler ile diğer kıtalar ve ülkelerdeki liman kentlerine gidip gelen Çin devleti o dönemde büyük bir ekonomik güç olmak başarısını göstermiştir. Uygarlığın bütün dünyaya yayılmasını isteyen bazı güçler, Çin’in dünyaya arkasını dönerek içine kapanık bur duruma sürüklenmesinde etkin olmuşlardır. Sung, Ming ve Mançu gibi hanedanların yönetiminde Çin önceleri çok gelişmiş ama daha sonra da ekonomide içe kapanarak gerilemiştir.

                Sekizinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık yüzyıllar boyunca gelişerek on altıncı yüzyıldan sonra üç kıtaya yayılınca, yeni bir uluslararası güç olarak öne çıkmıştır. Abbasi, Emevi, Osmanlı ve Endülüs gibi imparatorluklar aracılığı ile yeryüzünde dinlerin egemenliği için çalışan İslamiyet Avrupa kıtasına gelince Hrıstıyanlık ile  karşı karşıya kalarak  Osmanlı imparatorluğu üzerinden beş yüz yıllık bir savaşlar dönemine sürüklenmiş  ve bu yüzden de dünyanın en büyük iç denizi olan Akdeniz kıyılarında oyalanmak durumunda kalmıştır  ve bu yüzden de okyanuslara açılarak, bir küresel dünya devi konumunda yeni bir büyük güç olarak süper bir devlet ortaya koyamamıştır . Yahudi sorunu çerçevesinde sürekli olarak Hrıstıyanlarla savaştırılan İslam orduları önce Endülüs’te, sonra Balkanlar’da ve son olarak da Merkezi coğrafyanın Orta Doğu ülkelerinde girmiş olduğu savaşları birbiri ardı sıra yitirerek, dünyaya egemen olabilecek bir süper güç olma şansını bütünüyle elinden kaçırmıştır. Bugün İslam dünyası elliden fazla devlete bölünmüştü. İçlerinde Türkiye, İran, Mısır ve Endonezya gibi çok büyük devletler bulunmasına rağmen, içine sürüklendikleri cemaat ve tarikat kavgaları yüzyıllarca devam etmiş ve bir türlü eskisi gibi bir araya gelerek dünyaya egemen olabilecek yeni bir büyük güç konumunda, dünyanın yönetiminde etkili olabilecek bir süper güç olarak büyük bir İslam devleti gündeme getirilememiştir. Türkler Kuzey ve Orta Asya’dan merkezi coğrafyaya göçler yolu ile gelince İslam toplumu ve devletleri ile orta dünyada karşılaşmış ve bu nedenle de bir sentez arayışı çizgisinde Safevi, Kaçar, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar, Türk-İslam sentezi arayışları içinde tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. İslamiyet öncesi yıllarda Göktürkler, Hunlar, Avarlar, Uygurlar ve Hazarlar dünya çapında büyük devletler kurarak siyaset sahnesindeki büyük güç boşluğunu doldurmaya çalışmışlar ama üç kıtanın kesişme noktasındaki konumları nedeniyle bu kıtalar üzerinden sürekli yönlendirilen saldırılara karşı savaşmak zorunda olduklarından, bir türlü barış içinde toparlanma şansını elde edememişlerdir. Bu gibi nedenlerle uzun süreli bir Türk ya da İslam imparatorluğu kurulamamış ve Müslümanlar dünya sahnesinde büyük güç olamamışlardır.

                Uygarlık Çin’deki Sarı Irmak kıyılarından başlayarak Hindistan yarımadasındaki İndüs nehri kıyılarına taşınırken, İslam dini dünyanın orta bölgelerinde hızla yayılmıştır.  Vaad edilmiş topraklar denen merkezi coğrafya da ise önce Musevilik daha sonra da İsevilik öne çıkarak etkin olmuşlar ve daha da sonra Avrupa kıtasında yayılmışlardır. Bu süreçte Avrupa merkezli batı dünyasını ele geçirme kavgasında iki tek tanrılı dinin çekişmesi yaşanmıştır. Avrupa merkezli   Roma ve Bizans İmparatorlukları dünyanın Hrıstıyan imparatorlukları olarak öne çıkarken, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorlukları da İslam imparatorlukları olarak dünyanın orta bölgelerinde yer alan ülkeleri bir Müslüman hegemonyası altında bir araya getirmeye çalışmışlardır.  Ne var ki, bütün bu imparatorluklar yedi yüz ya da sekiz yüz yıl civarında etkinliklerini sürdürebilmişler ama Çin gibi yerleşik kalıcı bir merkezi devlet düzeni oluşturamadıkları için, hiçbir zaman bütün dünyayı hegemonyası altına alabilecek büyük güç yapılanmasını sonsuza kadar devam ettirememişlerdir. Milat yıllarından sonra dünya bir dinler savaşı alanına dönüştüğü için her savaş sonrasında düzenler değişmiş ve büyük güçler de değişme sürecinde birbirlerini izleyerek hiçbir zaman kalıcı bir süper güç konumunu elde edememişlerdir. Önceleri Musevilik ve İsevilik arasında beliren din savaşları, üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlığın ortaya çıkmasından sonra sürekli olarak bir İslamiyet ve Hrıstıyanlık çatışmasına dönüşmüştür. Böylece Milattan sonra geçen iki bin yıllık dönemde üç büyük dinden hiç birisi kalıcı bir dünya imparatorluğu oluşturamamış ve bu çerçevede sadece dinler üzerinden bir dünya hegemonyası kurulamamıştır. Nüfusun artması, göçlerin belirli merkezlerde toplanması ve de jeopolitik konumların öne geçmesi gibi yeni durumlarda, doğu bölgesinde Çin, Hindistan ve Mezopotamya gibi uygarlıklar birbirini izlemiştir. Batı dünyasında ise Roma, Bizans, Britanya ve Amerika gibi büyük devletlerin oluşturduğu uygarlık oluşumları birbirini izlemiştir.

                Merkezi coğrafyanın dışında kalan Rusya ve Japonya gibi büyük devletler   dünya tarihi ilerlerken büyük güç olma ya da kalıcı büyük devlet oluşturma gibi hegemonik yapılanmaları yakalayamadıkları için, İngiltere ya da Amerika gibi uzun süreli   büyük güç olma düzeyine gelememişlerdir. Yerleşim yerlerindeki bozukluklar, ada devleti olmak ya da dünyanın tepesinde kalan soğuk bir kuzey devleti olmak gibi jeopolitik durumlar açısından, Rusya ve Japonya geride kalırken, İngiltere ve Amerika gibi devletler büyük güç olma şansını elde edebiliyorlardı. Üç kıta arasında kalan Avrupa, denizlere ve okyanuslara açılarak bütün dünyanın merkezi olmak gibi bir şansa sahip olmasına rağmen, kıtanın doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi ile parçalanmış bir durumda olması yüzünden, büyük bir siyasal yapılanma olarak ön plana çıkamıyordu. Roma, Bizans ve Osmanlı gibi büyük imparatorlukların Akdeniz kıyılarında öteye gidememesi ve okyanuslara açılamaması gibi faktörler yüzünden Avrupa uygarlıkları küresel bir yeni yapılanma ile ortaya çıkamıyorlardı. Bugün Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ulus devletlerin merkezi olduğu imparatorlukların kurulmasına rağmen bütün Avrupa kıtasını kapsayan bir büyük imparatorluk gücünü, Avrupa kıtası yaşadığı iç çelişkiler ve çatışmalar yüzünden bugüne kadar gerçekleştirememiştir. Yirmi birinci yüzyıla girerken, Avrupa Birliğinin kurulması, Avrupalıların bir araya gelerek bir büyük Avrupa gücü yaratmak istemesindendir. Hegemonya kavgası merkezi alana yönelik olarak gelişince, kıyı ya da kenar ülkeler merkezi bir güç olma şansını elde edememişlerdir. İtalya Roma imparatorluğu aracılığı ile bir dönem merkez olmuştur. Fransa, İngiltere, İspanya gibi batı Avrupa ülkeleri de deniz ticareti yolu   üzerinden sömürgeciliklerini geliştirerek dünya dengelerinde kendilerine yer bulmaya çalışmışlardır. Ne var ki, Avrupa’nın kara gücünü temsil eden Almanya kıtayı ele geçirme yolunda ilk adımlarını on altıncı yüzyılda Habsburg hanedanının devreye girmesi ile atıyordu. I9.yüzyılda Alman birliği sağlanana kadar Avrupada’ki güç mücadelesi sürekli savaşlar aracılığı ile sürmüştür. Avrupa’daki savaşları kazanan büyük devletler Avrupa gücünü temsil etme iddiası ile öne çıkarak belirleyici oluyorlardı.

           Avrupa kıtası dünya sömürgeciliğini yönetirken kıta içinde de sürekli olarak din savaşları ile uğraşıyordu. Endülüs’te başlayan din savaşlarında Musevilik ve İsevilik karşı karşıya gelirken, sonraki aşamalarda Osmanlı gücünün Balkanlar üzerinden kıtaya sokulması ile, bu kıtadaki din savaşları üç tek tanrılı din arasında cereyan etmeye başlamıştır. Bu yüzden Musevi cemaatlarının zorlaması yüzünden Vatikan’ın kontrolunda bir büyük Hrıstıyan Avrupa’nın kurulması önlenmeye çalışılmıştır.  Osmanlı devleti Hrıstıyanlar ile Yahudilerin savaşları arasında sürekli olarak Hrıstıyan dünyaya karşı bir güç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Avrupa’da bir Musevi devleti istemeyen Vatikan’ın kontrolünde bir büyük Hrıstıyan Avrupa inşa edilmeye çalışılmıştır. Hrıstıyan bir Avrupa kıtasının oluşumuna tepki gösteren Museviler ise sürekli olarak Osmanlı devletinin bir Müslüman güç olarak Balkanlar üzerinden bir Doğu Avrupa gücü olması için çalışmışlardır. Endülüs’ten Müslümanlar ile Musevilerin kovulması gibi bir benzeri gelişme de Balkanlar’da Museviler ile Müslümanların birlikte kovulması macerasını Balkan savaşları olarak Türk tarihine yazdırmıştır. Osmanlı devletinin çökertilmesi ile Yahudi sorunu Avrupa dışına itilirken, ikinci dünya savaşı sonrasında da İsrail’in kurulmasıyla birlikte Orta Doğu bölgesi yeniden dinler arası çekişmelerin savaş alanı haline dönüştürülmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında gerçekleştirilen Sovyet ihtilali aracılığı ile kurulan Sovyetler Birliği, daha sonraki aşamada Müslüman dünya üzerinde bir çatı konumuna getirilerek, İslam coğrafyasının tam ortasına bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulması için elverişli bir ortam yaratılmıştır. İki bin yıl sonra Avrupa’da kurulamayan bu din devleti, kutsal kitaplardaki ayetlere uygun olarak merkezi coğrafyanın vaad edilmiş toprakları üzerinde kurulabilmiştir. Dünyanın tam ortasında var olan Müslüman devletlerini dışlayarak ve Hrıstıyan Avrupa kıtasını karşısına alarak kurulan bu din devleti, Orta Doğunun İslami çoğunluğa dayanan nüfus yapısını Sovyet ihtilali üzerinden, İslam’a karşı dinsiz bir sosyalizm dengesi kurularak, iki bin yıl sonra geri dönüşü ve devletleşmeyi başarıya ulaştırma noktasına gelinmiştir. Batı dünyasındaki Avrupa, İngiltere ve ABD’nin büyük güçlerine karşılık, Siyonizm ancak onlar üzerinden merkezi alanda büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştır.

                İki dünya savaşı iki büyük güç yaratarak iki kutuplu bir dünya düzeni kurma yoluna girdiğin bu aşamaya kadar yeryüzünde sömürgecilik dahil emperyalizmin her türlü oyununu oynayan büyük devletler geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bir tarafta batı gücü olarak okyanus ötesi büyük devlet konumunda ABD, diğer yanda da yeni dünya düzeni jeopolitiğinde bir kuzey gücü olmaktan çıkarak doğu devletlerini sosyalist devrimlerle kendisine bağlayan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adıyla yenilenmiş bir Rusya, tarih sahnesine karşılıklı iki kutup olarak çıkartılıyordu. Birinci Dünya savaşında İngiltere ve Almanya gibi Avrupa devletleri savaşa tutuşurken, savaş sonrası ortaya çıkan dünya haritasında bir tarafta okyanus ötesi güç olarak ABD ve diğer tarafta da Bolşeviklerin örgütlemiş olduğu SSCB, yirminci yüzyılın yeni dünya düzeninin iki karşıt merkezi olarak öne çıkıyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün savaşlar öncesinde geleceğe yönelik tahminlerinde böylesine bir yapılanmanın ortaya çıkacağı açıkça belirtiliyordu. Almanya-İngiltere karşıtlığı dünya savaşına giden yolu açarken, gündeme getirilen ideolojik devrim karşıtlığı devletler arası olmaktan çıkarak, sosyalizm ve kapitalizm üzerinden siyasal kamplar arası bir çekişmeye doğru dünyayı sürüklüyordu.  İmparatorluktan ulus devletlere geçiş aşamasında devletler arası rekabet yaşanırken, Rusya gibi çok büyük bir ülkede gerçekleştirilen ideolojik devrim, kamplaşmayı ana çelişki olarak ortaya koyuyordu. Ne var ki, Karl Marx’ın ileri sürdüğü gibi bir çalışan sınıf olarak Proleterya’nın olmadığı bir tarım ülkesinde sosyalist devrimin yapılması, Marksizm’in ana ilkelerine ters düşüyordu. Gerçek anlamda işçi sınıfının geliştiği Avrupa ülkelerinde Paris Komünü ile birlikte bir halk devrimi süreci   başlatılmış ama Anglosakson dünyasının süper kapitalist güçleri bu durumu önleyerek,  acele tarafından çalışan sınıfların ideolojisi olarak görülen  sosyalizmi Almanya üzerinden Rusya’ya taşıyorlardı . Böylece Rus devrimi ile iki kutuplu dünyanın karşı kutbu olarak, süper büyük güç konumunda Sovyetler Birliği yapılanması tarih sahnesine getiriliyordu.

                ABD’nin karşısına SSCB’nin bir ideolojik imparatorluk olarak oturtulması dünya haritalarında normal görülebiliyordu ama gerçek koşullar arandığı zaman, bu durumun hiç de var olan gerçeklere uymadığı görülebiliyordu. İkinci dünya savaşı sonrası dünyada ana çelişki devletlerarasından alınarak ideolojiler arası çekişmeye indirgendiği zaman, yeryüzünün tam ortalarında yaşamakta olan, İslam dünyası baskı altına alınarak elliden fazla devletin çatısı altında yer aldığı büyük İslam dünyası kontrol altına alınmak isteniyordu. Böylece dünyanın yeni büyük gücü olarak ortaya çıkan SSCB, materyalist felsefe ve dünya görüşü ile camiler ile kiliseleri kapatarak, yeni bir dinsizlik düzeni gündeme getiriyordu. Bu tür bir dinsizlik düzeni Avrasya üzerinden Orta Doğu’ya taşınırken, tam bu aşamada kocaman İslam dünyasının ortalarında yer alan bir Yahudi devleti olarak İsrail, Siyonist Hrıstıyanlık olan Evanjelizmin iş birliği organizasyonu ile kuruluyordu. Hrıstıyan dünyasından dışlanan Yahudi devleti böylece İslam dünyasının tam ortalarında kurulurken, diğer yandan da dinleri ortadan kaldıracak bir biçimde üçüncü dünya savaşının hazırlıkları Armegedon senaryoları üzerinden tamamlanmaya çalışılıyordu. Dünya bugün Sovyetler Birliğinin ortadan kaldırılması ile tek kutuplu bir düzene doğru zorlanmış ama aradan geçen çeyrek asırlık zaman dilimine karşılık, bir türlü istenen üçüncü dünya savaşı çıkartılamamıştır. Hiçbir üretimin olmadığı, dış dünya ile ticaret ilişkilerinin geliştirilmediği ve bu haline rağmen yoksul ve işsiz milyonları sınırları içinde barındırmaya çalışan Sovyet sisteminin sahte bir imparatorluk olduğu anlaşılınca, doğu kutbunun dağılması kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Vatandaşı için araba üretmeyen ama dünya güç dengeleri içinde uzaya gitmeye çalışan bir sahte düzenin çöküşü hızla gerçekleşince, İlluminati isimli gizli dünya devletinin Müslümanlar ile Hrıstıyanları çarpıştıracakları ve bunun sonunda devletler düzeninin yıkılacağı ve bu aşamadan sonra küçük İsrail devletinin merkezdeki yeni büyük güç olarak büyüyeceği, en sonunda Kudüs merkezli Büyük İsrail devletinin bütün dünyaya egemen olacağı inancı ile hareket edilmeye başlanmıştır.

               Yirminci yüzyılın dünya savaşlarına kadar devletlerarası ilişkiler üzerinden eski dünya düzeni sürdürülmeye çalışılmış ama bu arada da Medeniyetler Çatışması görünümünde, ortaya devletlerin ötesindeki farklı kültürel yapılar arasında çekişmeler gündeme getirilmeye başlanmıştır. Armegeddon senaryosundaki kıyamet savaşları olarak hazırlanan Müslümanlık ve Hrıstıyanlık arasındaki kıyamet çatışmalarına doğru dünya sürüklenirken, önce karşı kutup merkezi olan Sovyetler Birliği dağıtılmıştır. Bunun üzerine bir çeyrek yüzyıl da esas kutup merkezi olarak görünen ABD’nin de dağılmasıyla, bir büyük gücün olmadığı ve bu durumdan yararlanan küçük ve orta boy güçlerin dünya sahnesinde etkin olacağı ve bir süre sonra da çok kutuplu dünyanın giderek bir kaos ortamına sürüklendikten sonra çıkartılacak bir kıyamet senaryosu ile her şeyin yıkılacağı varsayılmıştır. Bu yıkım sonrasında da ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin örgütlenmesi sonucunda kurulacak Büyük İsrail devleti çatısı altında yepyeni bir dünya imparatorluğu kurulacağı önceden programlanmıştır. Böylece iki binyıl önce başlatılmış olan dünya hegemonya düzeni arayışında Hrıstıyanlara ve Müslümanlara hiç fırsat verilmeyecek ve Evanjelizmin örgütlenmesiyle Siyonist Hrıstıyanlar batı dünyasını yönlendireceklerdir. Bayrağında elli adet yıldız bulunan ve günümüzde ana kutup merkezi olarak yönlendirilen ABD’de, Büyük İsrail devletinin kurulması ve bu doğrultuda izlenen Armegeddon planının devreye sokulması ile birlikte, devlet hedefsiz kalacağından, ülke içinde başlayacak olan iç gerginliklerin ve çatışmaların bu büyük gücün çökmesine giden kaos yolunu açacağı şimdiden görülmektedir.

                Dünya tarihi incelendiği zaman tarihsel dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde ya da eski hegemonya düzeninden sonra bir başka egemenlik düzenine doğru ortaya çıkan değişimlerin, zaman içinde belirleyici olduğu geçmişteki gelişmeler incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır. Tarihsel dönemler tek tek ele alınarak incelendiğinde, değişen koşulların yeni büyük güçlerin sahneye çıkmasında etkili oldukları anlaşılmaktadır .Bilimsel devrimler, önemli icatlar, karaların keşfi, denizlere açılma, okyanuslara egemen olma , sömürge imparatorlukları kurma, uzaya çıkma, silah teknolojisindeki gelişmeler, fen bilimlerindeki  son yenilikler, siyasal devrimler ya da bugün yaşanmakta olan teknolojik devrimler, elektronik alandaki hızlı gelişmeler  ile uzay çağının  gerekleri yeryüzünde önemli yansımalar yarattığından, jeopolitik konumlar ve  dengeler değişmekte   bu yüzden de eski düzenler geride kalırken, eskinin büyük güçleri de çökme ya da dağılma aşamasına gelmektedirler. Bir büyük güç çökerken onun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere dünyanın bir başka bölgesinde yeni bir büyük güç siyaset sahnesindeki yerini almaktadır. Aynı dönemde iki büyük güç olursa ya çatışmalar sonucunda büyük savaşlar yaşanmakta ya da aradaki yarışın tırmanmasıyla büyük güçlerden birisi, daha da büyüyerek kendi hegemonyasını yeryüzünde geçerli kılarken, geride kalan büyük gücün bu konumunu kaybederek ya orta boy bir güç haline gelmesi ya da bütünüyle parçalanarak küçük siyasal yapılanmalar doğrultusunda bir yeni siyasal düzene yönelmesi gündeme gelebilmektedir.

                Bugün çöküşe geçen ABD için gerileme sürecinin, gücünün zirvesinde olduğu Vietnam savaşı sırasında başladığını ilgili uzmanlar dile getirmektedirler. Dünya hegemonyasının ana bölgesi olan Asya kıtasına egemen olabilmek için yapılan Vietnam savaşı, ABD için hem gücünün zirve noktasıdır hem de çöküş zincirinin ilk halkasıdır. Yapısal olarak çok milliyetçi bir halk olan Vietnam halkının ABD emperyalizmine karşı direnmesi sonucunda, süper güç olan Amerikan ordusu bir büyük savaş yenilgisiyle Asya topraklarını terk ederek ülkesine geri dönmek zorunda kalmıştır. İlk darbeyi Vietnam’dan yiyen ABD ikinci darbeyi de sürekli olarak Büyük İsrail projeleri ile Amerikan hükümetlerinin üzerine giden İsrail lobilerinden yemiştir. Dünya kapitalist sistemini elinde tutan Siyonist lobilerin baskı ve çekiştirmeleri yüzünden giderek bocalayan ve kendi ülkesini yönetilemez bir duruma düşüren İsrail lobileri, ABD’yi sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği için, böylesine bir büyük gücün çöküşüne yol açmıştır. Kennedy  gibi  ABD başkanlarını öldüren, Amerikan ekonomisini  bağımsız merkez bankası aracılığı ile alt üst eden, İsrail’in güvenliği için Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrasya bölgelerinde savaşlar çıkartan, para gücü ile her şeyi satın alan, en son teknolojileri kullanarak bütün dünyada bir çıkar düzeni oluşturan, siyasal kadroları birer kurşun asker gibi kullanan İsrail lobileri, ABD içinde de örgütlenerek  bu büyük devletin kendi çıkarları  çizgisinde  görünmeyen derin devletler yarattığı sürece ,ABD ve benzeri büyük güçlerin var olması ve yaşaması artık eskisi gibi mümkün olamamaktadır.  Son dönemlerde gündeme getirilen küreselleşme akımı da şirket merkezli yeni bir dünya düzeni getirirken, devlet merkezli siyasal yapıları çökerterek yıkmaya başlamıştır. Bir büyük güç olarak ABD aynı zamanda devlet olduğu için, şirketlerin saldırısı ile devletin temelden sarsılması ve çökertilmesine karşı eskisi gibi direnememiştir. ABD son yıllarda gerileme sürecinde olmasına rağmen, gene de eskisi gibi bir numara konumunu korumaya çalışarak ortaya bir otorite boşluğu alanı çıkartılmaması için bugünün koşullarında mücadele vermektedir. Son ABD başkanlık seçimlerinde iki adaydan birisinin devletin, diğerinin de küresel şirketlerin temsilcisi olarak hareket ettikleri görülmekte ve dünya devleti olmaya soyunan küresel şirketler ile, yirminci yüzyılın en büyük siyasal gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabet içinde karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Bu aşamada, dönemin büyük gücü olarak ABD’nin önü kesilmekte ve bir sermaye imparatorluğu teknolojiyi kontrol ederek, yeni bir büyük güç konumuna   gelmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

17 Kasım 2020 Salı

ATATÜRK VE MİLLET MEKTEPLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ATATÜRK VE MİLLET MEKTEPLERİ

        Türkiye Cumhuriyeti siyasal devrim sonucunda kurulmuş olan bir devlettir. Devletlerin dünya tarihi içinde meydana çıkarken, ortaya çıktıkları zamanın uluslararası konjonktürüne göre biçimlendiği ve bu doğrultuda belirli bir modeli benimseyerek ve zamanla yeni bir hukuk düzeni oluşturarak, dünya haritası üzerinde yerlerini aldıkları görülmektedir. Geriye doğru insanlık tarihi incelendiği zaman, her dönemin kendine has koşulları doğrultusunda farklı devlet modellerinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. İlk çağlarda ilkel yönetim modelleri görülürken, Ortaçağ’da din devletleri, yeni ve yakın çağlarda ise önce krallıklar sonra imparatorluklar ve sonrasında da ulus devletler tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır. Türk devleti imparatorluklar batarken ve parçalanırken, eski bir imparatorluğun merkez topraklarında kurulmuş olan bir ulus devlet olarak ortaya çıkmıştır. Bir yönü ile tarihsel sürece uygun bir biçimde imparatorluktan ulus devlete geçiş yaşanırken, diğer yönü ile de bir dünya savaşı kaosundan kurtulabilmek önceliği doğrultusunda, o dönemin koşullarında gerçekleştirilen bir Kemalist devrim sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsız devlet statüsünü kazanarak, merkezi coğrafyanın tam ortalarında Türk ulusuna tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik düzenini kazandırmıştır.

           Bir devrim sonucunda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu, devrimci bir yönetim olarak her alanda Kemalist devrimin yansımaları doğrultusunda devrimci girişimleri birbiri ardı sıra uygulama alanına getirerek, çağdaş bir cumhuriyet düzeninin temelleri atılmıştır.  Her siyasal devrim yepyeni bir düzen getirirken ya içinde gerçekleştiği devletin sınırları içinde yeni bir düzen kurar ya da bütünüyle eskiyen devlet düzenini arkada bırakarak, yepyeni bir devlet modelinin önünü açmaya çalışır. Kurucu önder olarak Atatürk, gerçekleştirdiği Kemalist devrimin toplumun bütün katmanlarında yerleşebilmesi ve kökleşmesi için her alanda devrimci atılımlarda bulunarak, çağdaş bir cumhuriyetin gerçeklik kazanmasına devrimci potansiyel doğrultusunda yardımcı olmuştur. Yedi yüzyıllık bir imparatorluk düzeninin çöküşü üzerine gerçekleştirilen cumhuriyet devleti, bir hanedanın saltanat yönetimine karşılık Türk halkının ulusal egemenlik düzenini eski rejimi yıkarak gerçekleştirmiştir. Toplum ve devlet yönetiminin gerektirdiği her alanda devrimci atılımlar kısa zamanda yapılarak tamamlanmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin onuncu yılında kurucu önderin dile getirdiği gibi az zamanda çok işler yapılmıştır. Ortaçağ karanlığından kurtarılan bir halk topluluğu Türk kimliği içinde ve çağdaş uygarlık dünyasında kendisine onurlu bir yer arayan bir halk yönetimi olarak gündemdeki yerini almıştır. Topyekün bir devrim olarak Kemalist devrim toplumu yeniden düzenlerken, çağdaş dünya ile yakınlık oluşturulmasına dikkat etmiş ve bilim, kültür ve sanat alanlarında devrimci girişimler ile yeni dünya düzenindeki yerini almasını bilmiştir.

                Türk devrimi imparatorluktan ulus devlete geçerken, eski devletin geride kalan dağınık ahalisinden bir ulus çıkarabilmek üzere devrimci atılımlar ile sonuç almaya çalışmış ve bu doğrultuda devrimci atılımlar uygulama alanına aktarılırken, Harf devrimine öncelik tanınmıştır. Geçmişten gelen Arapça’nın getirdiği bir Ortaçağ yapılanmasının halk kitlelerini bugünün dünyasından uzaklaştırması üzerine bu doğrultuda yeni Türk devletinin ulusal dili olamayacağı ortaya çıkınca, yeni yönetim Arapça öncesi dönemlerde Orta Asya merkezli Türk dünyasının kullanmış olduğu eski Türkçe’ye geri dönmeye karar vermiştir. Yeni ulus devlet bir Türk devleti olarak kurulurken doğal olarak da bu ulus devletin resmi dili Türkçe olarak benimsenmiş ve böylece Türk dil devrimi tamamlanmıştır.

                Batı dünyası ile doğu bölgesi arasında sıkışan ve bir merkezi coğrafya devleti olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti ‘nin kurulduğu topraklar imparatorluğun geri çekildiği alanların tam ortasında kalınca, merkeze doğru Türk boylarının göçleri hızlanmış ve böylece geniş bir coğrafyada yaygın bir dil olarak etkinliğini sürdüren Türk dilinin, yeni devletin resmi dili olması benimsenmiştir. Osmanlı devleti sırasında Türkçe’ye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin temizlenmesinden sonra arı bir dil yapılanmasına gidilmiş ve bu doğrultuda harf devrimi yapılarak, Türk dilinin Arap harfleri yerine Latin harfleri ile yazılması devrimci bir atılım sayesinde yasal bir düzene kavuşturulmuştur. Latin alfabesinin bir dil devrimi ile kabulünden sonra bu harflerin Türk halkına öğretilmesi gibi bir kamu görevi devrim yapan Türk devletini bekliyordu. Batı dünyasında genel olarak kabul edilen Latin harfleri sistemi, batı ülkeleri dışında pek uygulanmıyor ve bu doğrultuda her devlet kendi diline uygun düşen bir alfabe modelini kendi ülkesinin özel koşullarını dikkate alarak düzenliyordu. Çin, Japonya, Hindistan, Arabistan ve İran gibi ülkeler kendi alfabeleri doğrultusunda özel bir harf sistemini benimseyerek varlıklarını geliştirmeye çalışırlarken, Atatürk cumhuriyetinde çağ dışı Arap alfabesi terk edilerek yerine batı dünyasının önde gelen ülkelerinin benimsemiş olduğu Latin alfabesi, modern dünyanın harf sistemi olarak benimseniyordu. Osmanlı devletinin yönetimi sürekli olarak savaşmak durumunda olduğu için, ülkede yaşayan halk topluluğunun bilim, sanat ve kültür alanlarında gelişme yaşaması mümkün olamıyor ve bu yüzden de eski imparatorluk ahalisi, cahil bir insan topluluğu olarak geride bırakılıyordu. Sürekli savaş durumunda bir ülkenin kalkınması ve çeşitli alanlarda kalkınmaya geçmesi mümkün olamadığından, Ortaçağ düzeni  ülkede süreklilik kazanıyordu . İşte bu durumun farkına varan kurucu yönetim, kültür alanında da devrimci bir atılım yaparak, yeni devletin çağdaş uygarlığı temsil eden ülkeler arasında yer alabilmesi çizgisinde, bir   harf devrimi yaparak yeni Türk alfabesini yürürlüğe koyuyordu.

                Latin alfabesinin kabul edilmesi ile başlayan dil devrimi harekatı, ikinci aşamada bu işin eğitimini yapmak üzere Millet Mekteplerinin açılışı ile yola devam ediyordu. Ülkenin kuzey bölgesinde Rus topraklarında bir sosyalist devrim gerçekleştirilirken, her alandaki devrimci atılımlar Türkiye’yi de etkiliyor ve bu doğrultuda yeni Türk devletinin yönetimi sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda birbirini tamamlayan devrimci atılımları devreye sokuyordu.   Cumhuriyet rejiminin ilanı sonrasında 1924 yılında Türkiye’ye gelen ABD’li eğitim uzmanı Prof. Dr. John Dewey, Atatürk’e sunduğu raporunda, yeni cumhuriyet rejiminin gelişmesi, ülkenin hızla kalkınması ve halkın bir siyasal terbiyeden geçirilmesi ve halk kitlelerinin yeni rejimden mutlu olabilmesi için, kitlesel eğitim yapacak halk okullarının açılması gerektiğini yeni yönetime bildirmiştir.  Atatürk bu rapor üzerine Avrupa ülkelerine genç eğitimcileri göndererek bu ülkelerin halk eğitimi alanında nasıl geliştiklerini anlamaya çalışmıştır. Avrupa ülkeleri sırasıyla incelendikten sonra Danimarka devletinin çatısı altında çalışmalar yapan halk okullarının çalışma yöntemleri incelenerek, bu sistem doğrultusunda halkçı bir eğitim sisteminin oluşturulmasına karar verilmiştir. Yepyeni bir devlet kurulurken ve onun toplumsal temeli oluşturulurken Türkiye’nin komşusu olduğu Avrupa tipi devlet modeline yönelme kendiliğinden gündeme gelmiştir. Avrupa uygarlığının içinden çıkan çağdaş ulus devletlerde olduğu gibi, eğitime önem verilmiş ve bunun temeli de dil devrimi ile atılmıştır. Sıra eğitimin bütün toplum düzeyinde örgütlenebilmesi için halk okullarının açılmasına geliyordu. Atatürk bu gerçeği hemen tespit ederek bu amaçla Millet Mekteplerinin kurulmasına karar veriyordu. Daha önceleri oluşturulan eğitim encümeninin yaptığı çalışmalar ve aldığı kararlar doğrultusunda Millet Mekteplerinin kurulması gerçekleştirilirken, Atatürk Kemalist devrimin eğitim alanındaki devrimci atılımının en önemli uygulamalarını öncelikli olarak gündeme getiriyordu. Bir Ortaçağ toplumundan çağdaş cumhuriyet yapılanması ortaya çıkarabilmek için herkesin okuma yazma bilmesi gerekiyordu.

                Milli bir devlet kurmak üzere yola çıkan Türk Cumhuriyetçileri , bu devleti ilan ettikten sonra Osmanlı sonrasında geride kalan ahalinin  yeni milli devletin  milletini oluşturabilmesi  doğrultusunda  ulusalcı adımlar atıyordu. Bu doğrultuda çalışmalarını yoğunlaştıran cumhuriyet yönetimi, harf devrimini kabul ettikten hemen sonra Millet Mekteplerinin kuruluşunu tamamlayarak, dil devriminin kurumsal bir yapıya dönüşmesini sağlıyordu. Benimsenen Latin Alfabesinin Türk halkı tarafından öğrenebilmesi için böylesine bir örgütlenmeye yönelmek zorunluluğu vardı. Yeni bir ulus devlet için, dil olarak Türkçe ve onun dayanağı olan Türk alfabesinin öncelikli olarak halk kitlelerinin bilgisine sunulması gerekiyordu. Yüzyıllarca imparatorluk çatısı altında yaşamını sürdüren cahil halk kitlesinden bir Türk milleti çıkartabilmek için öncelik millet kavramına veriliyordu. Dağınık halk kitlelerinin bir ulus devletin çatısı altında disiplinli ve modern bir toplum yapısına dönüştürülebilmesi için halk kitlelerinin milli devlet yapılanmasına yönelik bir biçimde eğitilmesi, zorunlu görünen bir misyon olarak devrim yönetimi tarafından yerine getiriliyordu. Kısaca bir milli devlet kurulurken onun toplumsal tabanını oluşturabilme yönünde millet kavramına dayalı bir eğitim örgütlenmesi gündeme alınıyordu. Bir milli devletin olabilmesi için ortada bir milletin olması gerekiyordu ya da bir devrimci süreç sonucu kurulmuş olan milli devletin kendi milletini yaratması gerekiyordu. Kurucu yönetim bu yolda kendi milletini yaratabilmek için ilk attığı adımlardan birisi olarak, Millet mekteplerinin kuruluşu 1928 yılında tamamlanıyordu. Bir yıl önceden halk dershanelerinin açılmasıyla başlatılan bu girişim, daha sonra Millet Mektepleri olarak yasal bir düzenleme sonrasında halka sunuluyordu.

                1 Kasım 1928 tarihli yasa ile Türk harflerinin kabul edilmesi sonrasında bütün yurtta bir okuma yazma seferberliği başlatılarak yeni yazı modeli Türk ulusunun her ferdine öğretilmeye çalışılmıştır. Hızlı modernleşmenin kısa zamanda atılacak eğitim adımları ile sağlanabileceği görüldüğü için, Millet Mektepleri girişimi gerçekleştirilmiştir. Osmanlı döneminde bir türlü gerçekleştirilemeyen eğitimin yaygınlaştırılarak halk kitlelerinin seferber edilmesi   konusu, cumhuriyet yönetiminin önemli başarılarından birisi olmuştur. Avrupa ülkelerindeki eğitim atılımlarından yararlanılarak ortaya çıkarılan programlar aracılığı ile aydınlanma hareketlerinin ışığı ülkenin dört bir yanına götürülmeye çalışılmıştır. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemlerinde gerçekleştirilemeyen eğitim devrimini cumhuriyet yönetimi Millet Mektepleri ile başlatmıştır. Binlerce köye dağılmış olan Türk insanının yeni Türkçe’yi öğrenerek çağdaş aydınlanmaya yönelmesi Atatürk devrimlerinin genel anlamda başarılı olmasına büyük katkılar sağlamıştır. Atatürk   bu işin başında harf devriminin en çok bir yıl içinde tamamlanması gerektiğini önemle vurgulamıştır. Ona göre bu iş uzarsa başarısız kalabilirdi O nedenle Millet Mektepleri gibi bir kamu örgütlenmesi devlete bağlı bir biçimde gerçekleştiriliyordu. Toplumda var olan yaygın bilgisizliğin hızla ortadan kaldırılmasıyla istikrarlı bir eğitim atılımı gerçekleştirilecekti. Milli devlet kurma yolunda eğitim bakanlığının adının başına milli kavramı getiriliyor ve Millet Mekteplerine giden ortam yaratılıyordu. Kuruluş döneminin hükümet programlarında, eğitim yolu ile modernleşme hedefi çizgisinde yeni atılımlar dile getiriliyordu. Yurttaşların devletin çalışmalarına katılabilmesi ve bu doğrultuda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmesi için okulların amaç ve misyonlarının önceden belirlenmesine çalışılıyordu. Çeşitli bölgelerde eğitim örgütlenmelerinin yerel özelliklere uygun düşecek bir yapıda tamamlanması hedefleniyordu. Dış etkilerden arınmış bir eğitim sisteminin kurulabilmesi devrim yönetiminin ana hedefi olarak öne çıkıyordu. Bilim ve teknik rehberliğinde geliştirilecek bir akılcı dünya görüşünün vatandaşlara aktarılması, ülkenin gelişip kalkınabilmesi için zorunlu görülen bir girişim olarak, Millet Mektepleri ile birlikte uygulama alanına getiriliyordu. Düşünce özgürlüğünün ana esas olduğu çağdaş bir eğitim düzeninin oluşturulabilmesi için, Millet Mektepleri programı ile bütüncül bir devrim eğitim alanında gerçekleştiriliyordu.

           Eğitim alanında yeniliğin ilk adımı olan Millet Mektepleri, yeni Türk alfabesinin kabulünün yasallaştırılmasının bir sonucudur. Tanzimat döneminde başlamış olan yenilikler dizisi cumhuriyetin ilanına kadar sürdürülmüş ama yeni rejimin ilanı ile birlikte bütün yenilikçi hareketler, Atatürk devrimi yapılanması içerisinde sürdürülmüştür. Yeni cumhuriyetin aldığı kararlardan en önemlilerinden birisi eğitimin birleştirilmesi olduğu için, Millet Mektepleri girişimi de cumhuriyetin hukuk düzeninin bir yansıması olmuştur. Ülkede var olan bütün eğitim işlerinin yürütülmesi merkezi bir yapılanma çerçevesinde Milli Eğitim Bakanlığına bağlanarak, daha fazla etkin olabilecek yeni bir yapılanmaya gidilmek istenmiştir. Öğretim Birliği yasası, Millet Mektepleri uygulamalarında da temel alınan en önemli belgelerden birisi olmuştur. Eski imparatorluk döneminden kalma çoklu hukuk sistemi reddedilirken, benzeri bir biçimde çoklu eğitim yapılanmasına da izin verilmemiştir. Alt kimlikli gruplar ile farklı dini kesimler toplumu bölücü bir yönde hareket etmesinler diye, öğretimin birliği yasası meclis tarafından kabul edilmiştir. Devrimin temel ilkeleri anayasada genel hukuk prensipleri olarak yer alırken, yeni devletin eğitim politikasına da yön veriyorlardı. Özellikle dini grupların kendi inanç sistemleri doğrultusunda eğitim merkezleri oluşturmalarına karşı, ülkede birlik ve bütünlüğün tesisi doğrultusunda öğretimin birleştirilmesi yasası, yeni dönem için önemli bir basamak noktası oluşturuyordu. Yabancılar ve gayrimüslim cemaatlerin ayrı okullarını sürdürmek istemeleri gene öğretimin birliği yasası çerçevesinde düzenleniyordu. Harf devrimini hazırlayan nedenlerin aynı zamanda Millet Mektepleri oluşumunu gündeme getirmesi de eğitim devrimi içinde yer alan bir yeni durumdu.

                Yeni Türk abecesi, Kısa Türkçe dilbilgisi, İlk okuma, Yazım sözlüğü, Seçme yazılar, Dil Kurultayı gibi el kitaplarının dağıtıldığı Millet Mekteplerinde eğitim, öncelik yeni Türk harflerine verilen bir biçimde sürdürülüyordu. Çağ dışı Arap kültüründen uzaklaşarak çağdaş uygarlığa yönelik bir yeni yapılanma, Latin alfabesinin kabul edilmesi sayesinde gerçekleşme aşamasına geliyordu. Avrupa ile yakınlaşmak isteyen Türkiye bu yolda yeni bir adım atarak, bilim açısından sorumluluğunu yerine getiriyordu. Türk yazı devriminin en önemli aşaması olan Millet Mekteplerinin örgütlenmesi, okuma-yazma seferberliği ile birlikte yürütülüyordu. Millet olmanın birinci koşulu olan dil birliğinin sağlanabilmesi ve bu alandaki çağdaş gelişmelerin ulusal dil olan Türkçeye yansıtılması ve zaman içerisinde yeni yazı ile birlikte Millet Mekteplerinin yurt düzeyinde örgütlenmesi, tam anlamıyla bir kültür devriminin en önemli yansımaları olarak öne çıkıyordu. Türk yurdundan geri kalmışlığı ve cahilliği uzaklaştırabilmek için böylesine bir devrimci atılıma gereksinme vardı. Millet Mektepleri Talimatnamesinde kuruluşun amacı yeni Türk harflerinin kolayca okuyup yazma olanağı vermesinden Türk ulusunu en geniş ölçüde yararlandırmak ve büyük halk kitlelerini hızla okur yazar durumuna getirmek ve bu doğrultuda gerekli olan ana bilgileri kazandırmak amacıyla, Millet Mekteplerinin kurulduğu ilan edilmiştir. A kategorisinde hiç okuma yazma bilmeyenler, B kategorisinde ise eski yazı olarak Arapça bilenler eğitim çalışmalarında kurs programına alınmıştır.

                Açılışından sonra geçen hafta içinde bir milyondan fazla vatandaşın Millet Mekteplerine başvurarak yeni yazıyı öğrenmek istemesi, bu kültür devrimine Türk insanının ne kadar yakın durduğunu ve inandığı göstermektedir. Atatürk tüm vatandaşların yeni Türkçe dilini öğrenmesi için her yerin halk dersanesi gibi kullanılabileceğini ve bu doğrultuda önümüze çıkan herkese yeni dilin öğretilmesi gerektiğini her konuşmasında dile getirmiştir.” Vatandaş Türkçe konuş “kampanyasının yurt düzeyinde yarattığı heyecan, bakanlığın üst kadrolarını harekete geçirince, kampanyanın sahibi olarak Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey beklenmedik bir rahatsızlık geçirerek vefat etmiştir. Talimatnamenin birinci maddesinde her Türk vatandaşının Millet Mekteplerinin asli öğrencileri oldukları vurgulanarak, herkes bu halk okullarına hem yardımcı olmaya hem de öğrenci olarak katılmaya davet edilmiştir. Okuma-yazma seferberliğinin ilk günlerinde kurucu önder Atatürk, bu mekteplerin belirli bir binası ya da mıntıkasının olmadığını, bütün vatan topraklarının Millet Mekteplerinin yuvası olduğunu sürekli olarak dile getirmiş ve bu doğrultuda seferberliğin bütün yurtta hızla örgütlenerek sonuca ulaşması için elinden gelen katkıları sağlamıştır. Bakanlık içinde Halk Eğitimi müdürlüğüne bağlı olarak açılan Millet Mekteplerinde, bakanlık mensuplarının bir kısmı resmi olarak, geri kalanları da gönüllü olarak çalışmalara katılıyor ve böylece kampanyanın en hızlı bir zaman süreci içinde tamamlanması için var olan potansiyel en üst düzeyde değerlendirilmeye çalışılıyordu. Bu aşamada toplantı yapmak için elverişli olan tüm binalarda halk dersaneleri açılarak, Millet Mektepleri projesinin başarıya ulaşabilmesi için her türlü çaba gösteriliyordu.

                Yurdun her köşesinin Millet Mektepleri çalışmalarını tahsis edilmesi dolayısıyla her bölgede kırsal alanlarda yaşayan halk kitlelerine ulaşabilme doğrultusunda, gezgin ya da seyyar öğretmen toplulukları gereksinme duyulan her yerde devreye girmesiyle, en kısa zamanda bütün vatandaşların okuma yazma bilen eğitilmiş insanlar haline dönüşmesi için gerekli hazırlıklar tamamlanmaya çalışılıyordu. Okul müdürleri ve bakanlık personeli dahil olmak üzere kampanya sırasında eğitim ile ilgili herkes çalışmalara katılırken, dağ başındaki köylere de gezgin ekipler sayesinde ulaşılarak aydınlanmanın ışığı her yere götürülmeye çalışılıyordu. Halk kitlelerinin yeni harflere ilgisini çekmek üzere propoganda kurulları oluşturularak, herkes seferberlik düzeyinde harekete geçirilmeye çalışılıyordu. Ayrıca kampanyanın gerekli kıldığı masrafların karşılanabilmesi için bağış kampanyaları açılarak her bölgenin kendi masraflarını karşılamasına dikkat edilmişti. Millet Mekteplerinin amacına uygun çalışmalarını yürütebilmesi çizgisinde, Milli Eğitim Bakanlığının resmi denetimleri ülkenin her köşesinde yapılabiliyordu. Dönemin başbakanı Millet Mekteplerine gönderdiği bir genelgede Millet Mektebi öğrencilerinin diğer öğrencilerden farklı olarak ele alınmaları gerektiğini vurgulayarak, yaşı ilerlemiş olgun insanlara başka türlü eğitim çalışmalarının yapılması gerektiğini belirtiyordu. Hukuken Yaşları 16 ile 46 arasında bulunan bütün orta yaşlılar Millet Mekteplerinde eğitim görebilirlerdi.

                Vatandaşların normal çalışma saatlerinin dışında belirlenen zamanlarda, Millet Mekteplerinin normal çalışmaları sağlanıyordu. Ayrıca tatil günlerinde de Millet Mektepleri okuma-yazma eğitimini sürdürüyordu. Belirli aralıklarla yapılan sınavlar sonucunda başarılı olan öğrencilere birer mezuniyet belgesi verilerek, onların normal ortama dönmeleri sağlanıyordu. Türkçe eğitimini bitirenlere verilen diplomalar da kamu kuruluşlarında işe girmek konusunda esas alınıyordu. Ders programları her okulun içinde bulunduğu durum ve koşullara göre belirleniyordu. Bir anlamda insan sağlığı ile ilgili temel bilgiler temel sağlık eğitimi derslerinde, herkesi günlük yaşamda ilgilendiren konular hayat bilgisi, içinde yaşanılan ülkenin koşulları ile ilgili olan vatandaşlık bilgileri yurttaşlık dersleri ile, Teşkilatı Esasiye Kanunu ile ilgili bilgiler ise genel hukuk bilgisi dersleri çerçevesinde anlatılıyordu. Sınavlarda başarılı olanlara devam belgesi, kursları tamamlayarak mezun olanlara ise Millet Mektebi Şehadetnamesi verilen eğitimin resmi belgeleri olarak öğrencilere veriliyordu. Mezun olanlara Teşkilatı Esasiye Kanunu kitap olarak veriliyordu. Ayrıca Millet Mektebinden mezun olanların okumaları ve gelişmeleri izleyebilmeleri için de Halk adıyla bir haftalık gazete çıkarılıyordu. Yurt sathında örgütlenen Millet Mekteplerinin açılamadığı yerlerde ise, bu bölgede bulunan ticari işletmelerin kendi bünyelerinde halk dersaneleri açarak, herkesin bu kampanyadan yararlanması için çaba gösteriliyordu. Böylece eğitilmemiş tek bir insanın kalmaması ana hedef olarak belirleniyordu.

                I927 yılında ilk olarak Halk dersaneleri, 1928 yılında ise ilgili yasanın çıkışından sonra ise Millet Mektepleri adı altında örgütlenen bu yaygın eğitim projesi çok kısa zamanda sonuç verince, Türk ulusunun Ortaçağ düzeninden kurtularak, çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi sağlanıyordu. Bir cumhuriyet yurttaşının bilmesi gereken temel yurttaşlık bilgilerinin vatandaşlara devlet yardımı ile aktarılmasının sağlandığı bu yaygın eğitim kuruluşu aracılığı ile gerçekleştirilen eğitim devrimi, Baş Öğretmen seçilen Atatürk’ün önderliğinde başarıya ulaşmasıyla, hayatta en gerçek yol göstericinin bilim ve kültür olduğunu genç Türk Cumhuriyeti açıkça benimsiyordu. Devlet ve millet kaynaşması çerçevesinde bir ulusal kampanya rüzgârı ülkenin her köşesinde estirilirken, Başöğretmen Atatürk’ün arkasında bütün Türk ulusu kenetlenmiş bir durumda uygarlık savaşını sonuna kadar sürdürüyor ve bu doğrultuda ulusal bir mücadele veriliyordu. Millet Mekteplerinin her yıl daha da genişleyerek çalışmalarını sürdürmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yüzüne kavuşması açısından önemli bir kazanç sağlıyor ve böylece cumhuriyet yönetimi de uygar uluslar arasına girerek, batının önde gelen gelişmiş ülkeleri ile daha yakın çalışmalara kalkışabiliyordu. Atatürk bilimin ışığını her köşeye sokarken, hapishanelerdeki hükümlülere yönelik okuma-yazma eğitimine   suçluların ıslahı açısından öncelik verilmesine de dikkat ediyordu.

                 Yaygın bir halk eğitimi projesi olarak gündeme gelen Millet Mekteplerinden bir yıl önce beş yüz civarında halk dersaneleri açılmıştır. 1929 yılında bir milyonun üzerinde bir öğrenciye diploma olarak şahadetnamelerinin verilmesi güçlü bir başlangıç olmuştur. İlk yıl içinde sekiz bini aşkın Millet Mektebi dershanesi açılmıştır. Kırsal kesimde yer alan köylerde ise on iki bin Millet Mektebi çatısı altında dershane açılmıştır. Zamanla köylerdeki Millet mekteplerinin sayısı kentlerdeki sayının iki misli olmuştur. Bazı yörelerde kadınlar için özel dersaneler kurulmuştur ama mektepler arasındaki tasnif genel olarak eski dili bilenler ile yaşı ilerlemişler arasındaki gruplara göre yapılmıştır. Kurucu önder Atatürk’ün dünyadan ayrıldığı zamana kadar geçen on yıllık sürede Millet Mektepleri dershane sayısı   yetmiş binlere doğru tırmanmıştır. Daha sonraki yıllarda eğitime katılan kadın sayısı fazlasıyla arttığı için A ve B grupları yapılanması içinde yeni düzenlemelere gidilmiştir. Cumhuriyet yönetimi kadınların eğitimine de ağırlık verdiğinden, katılım oranlarına göre yeni dershanelerin açılması gündeme gelmiştir. Çağdaş bir ulus yaratabilmek için toplumun her kesimine eğitim verilmiştir.

                Atatürk cumhuriyet rejimini kurarken öncelikle bir milli devlet kurmuştur. Millet olmadan milli devlet kurulamayacağını iyi bilen kurucu önder Atatürk, Osmanlı döneminden geride kalan ahaliyi milletleştirmek gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle daha işin başında yeniden yapılanma sürecini başlattığı, milli devlet olma yolunda arkasında Avrupa ülkelerinde olduğu gibi üç yüz yıllık milletlerin olmadığını da görüyordu. Birinci dünya savaşı sonrasında geride kalan on milyon civarında yaralı nüfustan bir millet çıkarmak pek kolay görünmüyordu. Bu çerçevede yaralı nüfusu tedavi etmek ve daha sonra da milletleşme doğrultusunda eğitmek gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu koşullar altında yoktan var edilmesi gerekiyordu. Bir anlamda imkansızı istemek gibi bir çıkış ile Anadolu’da başlatılan Kuvayı Milliye hareketinin başarıya ulaştırılması ile birlikte, birçok engelin ve olumsuzluğun ortadan kalktığı görülünce, Kemalist devrimin öncü kadrosu devleti kurduktan sonra bu kez ahalinin millete dönüştürülmesi gibi yeni bir aşama gündeme geliyordu. İşte bu noktadaki boşluğun giderilebilmesi için, halk kitlelerine yönelik eğitim ve aydınlanma hareketinin adı Millet Mektepleri olarak belirleniyordu. İmparatorluk döneminde ümmet kavramının ağırlığı altında ezilen halk kitlelerinin milli devletin kuruluşuna giden yolda milletleştirilmesi için halk okulları kurmak gibi bir zorunluluk ortaya çıkıyordu. Kimsenin ciddiye almadığı Türk asıllı nüfusun Kuvayı Milliye savaşı sırasında milli çizgi üzerinden milletleşmesi, Avrupa tipi bir milli devletin kurulmasına giden yolu açıyordu. İşte   önder kadro bu gerçeği görerek önce Kuvayı Milliye mücadelesini başlatıyor sonra da ikinci aşamada toplumun milletleşmesi yolunda Millet Mektepleri örgütlenmesi ile, Türk milletinin tarih sahnesine çıkışını gerçekleştiriyordu. Milli devlet için önce milletleşme süreci hızlandırılırken daha sonraki aşamada da cumhuriyet rejiminin toplumsallaştırılması çizgisinde, halkçılık yeni bir siyasal yaklaşım olarak öne çıkarılıyordu. Milli devletin kuruluşunun tamamlanmasında halkçı bir cumhuriyetçilik yaklaşımı tamamlayıcı bir politika olarak, Millet Mekteplerinin paralelinde öne çıkarılarak toplumsal bütünleşme hedefleniyordu.

            Millet mektepleri kurulan milli devletin toplumsal tabanını oluştururken, aynı zamanda milli devletin kadrolarını yetiştirerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa bir süre içinde merkezi coğrafyanın en güçlü milli devleti olmasını sağlıyordu. Atatürk’ün önderliğinde çalışmalarına başlayan Millet Mektepleri, Atatürk sonrası dönemde de bazı çalışmalarını sürdürüyor ve benzeri amaçlara sahip olan Halkevleri ve Köy Enstitüleri ile dayanışma içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin halkçı bir çizgide gelişerek çağdaş uygarlık düzeyine çıkması hedefleniyordu. Atatürk çağdaş eğitimi uygar bir ulus olma yolunda en temel unsur olarak görmüştür. Ulusal kurtuluş savaşı ile elde edilen ulusal bağımsızlık statüsünün milli eğitim atılımı ile pekiştirilmesi doğrultusunda, köklü bir kültür devrimi yapılanmasına girişilmiştir. Millet Mektepleri ile başlayan halkçı atılımlar daha sonraki aşamada Halkevleri ve Köy Enstitüleri ile devam ettirilerek, Ortaçağdan çağdaş uygarlık düzeyine geçişin adımları atılmıştır. Eğitim birliği yasasının çıkartılması ile desteklenen ulusal kültür devrimi, cumhuriyet rejiminin gelişmesi ile birlikte daha da genişleyerek Anadolu topraklarına kök salmıştır. Yasal zeminde kabul edilen alfabe ile yazı devrimi eski dönemden kalma toplumsal yapının simgesini değiştirmiştir. Yazı devrimi çağdaş bir millet yaratmak ya da milli devlet kurmak doğrultusunda kurucu yönetimin çalışmalarına olumlu katkılar sağlamıştır. Yazı devrimi sürecinde güçlenen Millet Mektepleri, kurucu önder Atatürk ile Türk milleti arasında ciddi bir kültür köprüsünün oluşumunu sağlamıştır. Kemalist yönetim bir yandan yazı devrimi ile çağdaşlığa açılarak güçlenirken, merkezi bürokrasi bu durumdan yararlanarak, kurulmak istenen çağdaş cumhuriyetin modernleşmiş bir toplum yapısı üzerine inşa edilmesi gibi olumlu bir yapılanmanın tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Çağdaş bir kültür devrimi olarak yazı devrimi toplumun köklerine doğru ulaşırken, Millet mektepleri milli devletin kurulması açısından gerekli olan bütün devrimci atılımların başarılması için uygun bir ortam yaratıyordu. Millet Mektepleri kısa bir süre içinde Türk toplumunun okur-yazar bir düzeye gelmesine ve bu açıdan da halkçı cumhuriyet rejiminin Türk milletinin bütünü ile kucaklaşarak, Orta Doğu bölgesine çağdaş uygarlık çizgisinin girmesine aracı oluyordu. Çağdaş uygarlığın ulus devlet modeli merkezi coğrafyaya Türk devleti aracılığı ile gelirken, Türk devletinin milli bir karakter kazanmasında Millet Mektepleri açılımı bu yönelişin dayanak noktası olarak işlevsel oluyordu.

                 Bugünün koşullarında Türklük ve millet oluşumları küresel emperyalizmin baskıları ile ortadan kaldırılmaya çalışılırken, Türk ulusu yüz yıl önce imparatorluk sonrasında kazanmış olduğu millet yapılanmasını kurucu önder Atatürk’e ve onun çok başarılı olan Millet Mektepleri girişimine borçlu olduğunu hiçbir zaman unutmamak durumundadır. Emperyalizm Türklerin merkezi imparatorluğunu çökerttikten sonra, Türk milletini de dünya haritasından silmek istemiş ama bu girişime karşı bir tepki olarak gelişen Kuvayı Milliye hareketi millilik olgusunu Türklerin alnına yazmıştır. Türkler uluslaşma süreci içinde Millet Mekteplerinde millet olma derslerini aldıklarını bugünün koşullarında hatırlamazlarsa, o zaman yeniden harita düzeltmeleri saldırılarına maruz kalmaktan kurtulamayacaklardır. Gelecekte Türk dünyası bir araya gelebilirse, o zaman ortaya çıkacak büyük Türk devleti bir millet imparatorluğu olacaktır.  Türkler Millet Mekteplerinde millet olmayı iyi öğrendikleri için, yüz yıllık saldırılar Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini yıkamamıştır.   

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN          

5 Kasım 2020 Perşembe

DOĞU ANADOLU’DA İÇ GÜVENLİK VİLAYETLERİ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 DOĞU ANADOLU’DA 

İÇ GÜVENLİK VİLAYETLERİ

                  Türkiye Cumhuriyeti beş kıtadan oluşan dünya yapılanmasının tam ortasında bulunan üç kıtanın arasında yer alan merkezi bir devlettir. Bu nedenle dört bir yanda meydana gelen siyasal olaylar ve gelişmelerin doğrudan etkilediği bir jeopolitik konuma sahip bulunmaktadır. Bu yüzden üç büyük kıta üzerinde yer alan ülkelerdeki gelişmelerin doğrudan, uzaktaki Amerika kıtasında ortaya çıkan gelişmelerin ise dolaylı olarak etkilediği bir yapısal özelliğe sahip bulunmaktadır. Ülkeye kuş bakışı olarak baktığınız zaman, doğu-batı ve kuzey-güney ekseninde gündeme gelen her türlü hareketten doğrudan etkilenen bir durumun, Türklerin ülkesini her zaman için etki altına aldığını ve zaman içerisinde kıtalardaki gelişmeler doğrultusunda yönlendirmeye yönelik bir baskı yarattığı artık herkesin gördüğü bir siyasal gerçeklik olarak dünya kamuoyuna yansımaktadır. Dünya tarihi incelendiği zaman Asya-Afrika ve Avrupa kıtalarının bir araya geldiği merkezi konumda, Türkiye hem fazlasıyla etkiye açık bir siyasal ortamı yaşamakta hem de bu durumun ülke işlerine yansımasının getirdiği sorunlarla da uğraşmak zorunda kalmaktadır.

                Ulusal kurtuluş savaşı sırasında batılı ülkelerin ülkenin batısı ve güneyinde harekete geçmesi ve daha sonra da bu duruma ek olarak Sovyetler Birliğinin hem kuzey hem de doğu Anadolu üzerinden merkezi imparatorluk konumundaki Osmanlı devletinin yerini alan Türkiye devletinin dört bir yandan saldırı tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı bir aşamada, ülkenin kurtuluşunu hedefleyen bir çıkış rotası çizerken Türkiye’nin fazlasıyla zor bir durumda kaldığı görülmektedir. Dünyanın önde gelen dört büyük devletinin Osmanlı dönemi sonrasında yıkılan imparatorluğun topraklarını paylaşmaya yöneldiği bir aşamada, Türkiye dört bir yandan ülke tam anlamıyla bir kuşatma altına alındığından, çıkış için bir dayanak noktası aranmış ve bunun belirlenmesinden sonra da Türk devleti hızla ülkeyi saran dört kutuplu işgal senaryolarından kurtulabilmeyi başarmıştır. Türk devletini kuran Kuvayı Milliye hareketinin yönetici kadrosu, kurucu önder Mustafa Kemal’in tercih ve kararları yönünde hareket ederek, tam bağımsızlığı getiren büyük zafere giden yolda üç cepheli bir stratejiyi öncelikli olarak uygulamıştır. Ülkenin dört bir yandan sıkıştırıldığı noktada yeni Türkiye’nin kurucuları önceliği doğu cephesine vermişler ve bu noktada ülkenin doğusundaki sınır komşusu olan Gürcistan ile Ermenistan gibi küçük bölge devletleri ile olan olan ihtilaflı durumları çözerek ve bu iki devlet ile barış sözleşmesi imzalayarak, Türkiye doğu cephesindeki karışık durumları çözmüş ve yeni ortaya çıkan büyük komşusu Sovyetler Birliği ile sınır komşusu konumuna gelmiştir. Türkiye böylece doğu cephesine öncelik vererek yola çıktığı aşamada doğu sınırına sırtını dayama olanağı bularak, esas saldırının geldiği batı cephesine doğru yüzünü dönme şansını elde etmiştir.

                 Anadolu yarımadasının saldırı ve işgale açık dört yönünü sıraya koyan Kuvayı Milliye yönetimi, o dönemde dünyaya egemen olan batı emperyalizmine karşı esas savaşı vererek direnmiş ve bu nedenle de yüzünü batıya dönerek   emperyalizme karşı ulusal savunma stratejisini çizmiştir. Batı Anadolu’da batılı emperyalist güçlerle tam bir hesaplaşmaya giderek sorunu kendi içinde çözmeyi hedefleyen Ankara yönetimi, yola çıkarken önce doğu cephesindeki komşuları ile hesaplaşarak onları bir anlaşma aşamasına getirmiştir. Daha sonraki aşamada ise Fransa ve İngiltere ile karşı karşıya gelebilmenin hazırlıklarını tamamlayarak, ulusal kurtuluş savaşında Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Güney doğu cephesinde savaşmıştır. İtalyanların Antalya’ya gelmesiyle birlikte  Adana-Antalya hattında bir güney cephesi oluşturularak devreye sokulmuştur . Doğu cephesinde başlatılan emperyalizme karşı direniş mücadelesi, ikinci aşamada Güneydoğu bölgesine yansıtılmış ve Orta Doğu ile iç içe geçmiş bu bölgede İngiltere ve Fransa gibi iki büyük batılı emperyal ülkenin önü kesilmiştir. Cepheler halinde sürdürülen ulusal kurtuluş savaşında son cephe olarak batı Anadolu hazırlanmış ve burada da Yunan ordusunun İzmir’e çıkışı sonrasında,  bu ülkenin arakasındaki güç olan İngiltere ve onun yavrusu konumundaki Yunanistan ile de tam anlamıyla bir hesaplaşma içine girilerek, emperyalizm ile son bir  çatışma büyük saldırı olarak hazırlanmış ve savunma amaçlı saldırı uygulaması ile düşman orduları denize dökülerek, Misakı  milli sınırları içinde ilan edilen ulus devletin bağımsızlığı elde edilmiştir.

                Osmanlı imparatorluğu yedi asır boyunca merkezi alan devleti olarak hep sınırları dışında savaşmış ve böylece dünyanın merkezi bölgesinde, Balkanlar’dan Kafkas’lara, Karadeniz ve Kırım’dan Mısır ve Libya’ya kadar olan geniş alanlarda savaşarak ayakta kalabilmiştir. Üç kıta arasında yer alan orta dünyanın en merkezi yerinde egemen bir konuma sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kadar kritik bir konuma sahip olması yüzünden, bulunduğu yerde çok ciddi bir güvenlik sorunu vardır. Bu çerçevede Türkiye kendi savunmasını ulusal sınırları içinde değil, sınır ötesi alanlardan başlayarak kurmak zorundadır. Osmanlılar yedi yüz yıl bu merkezi alanda egemen bir güç olarak ayakta kaldıkları zaman, sürekli olarak sınırları dışındaki alanlarda savaşmışlardır. Asya ya da Avrupa’da ortaya çıkan büyük devletler kendi egemenliklerini merkezi alana taşımaya girişmektedirler. O zamanda eskiden Osmanlı devletine saldırdıkları gibi, son yüz yıllık dönemde de onun yerini alan Türk devletine saldırı yapmaktan geri kalmamaktadırlar. Asyalı güçler merkeze gelirken doğu Anadolu’yu, Avrupalı güçler de batı Anadolu’nun topraklarını işgale kalkışmışlardır. Araplar güneyden gelerek Anadolu topraklarına girmeye kalkışırken, Ruslar da Osmanlının son dönemlerinde Kafkaslar’dan Doğu Anadolu’ya giriyor, ya da Tuna nehrini geçerek hemen Trakya topraklarına yönelik işgal hareketlerini gündeme getiriyorlardı. Osmanlı ya da Türk topraklarına yönelen işgal girişimleri ya da saldırıların ülke savunmasını zorunlu kıldığı bir durumda, bu savunmanın   dış saldırıların önünü kesmek üzere  sınırların ötesinden başlatılması ve düşman birliklerinin sınırlardan içerilere girmesi gibi tehlikeli  bir  durumun öncelikle sınırların dışında kalan yerlerde  önlenmesinin gerektiği dikkate alınırsa ,o zaman ülke savunmasının  daha güçlü bir direniş duvarı ile dış müdahalelere karşı  vatanı korumak doğrultusunda gerçekleşmesi sağlanmaktadır.

                Selçuklu imparatorluğu ile başlayan, Osmanlı devleti ile devam eden ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında sürdürülen merkezi alan savunması konusunda geçmişte yaşanmış olan olaylar, bugün için anlam taşıyan dersler vermektedir. Hala ülke işgali peşinde koşan emperyalist devletler komşularını işgale yönelirken, bu gibi saldırgan haydut devletlere karşı harita üzerinde yer alan bütün dünya devletlerinin kendini koruma hakkı vardır. Her devlet diğer devletlerin saldırı ihtimaline karşı kendini savunma noktasına geldiğinde, sınır ötesi savaşları ve savunma girişimlerini hatırlamak zorundadır. Atatürk batı cephesi savunmasından sonra Truva’nın intikamını aldık derken yüzlerce yıllık bir farklılığa sahip olan iki olayı birlikte değerlendirerek, ülke için genel anlamda bir değerlendirme yapma hakkını kendisinde görüyordu. Osmanlı devleti son döneminde sınır ötesi savaşlar yolu ile milli sınırlarını koruyamaz bir noktaya geldiği için, sınırlarını tam olarak koruyamamış ve bu olumsuz durumun sonucu da ülke sınırlarının ciddiye alınmaması gibi bir durumu gündeme getirmiştir. Osmanlı kendi sınırlarını koruyamadığı aşamada çöküşe geçmiş ve geride kalan ülke ahalisinin büyük çoğunluğu milli savunmaya yönelerek dışarıdan gelerek içeriye girmeye yönelen emperyalist işgal girişimlerinin önünü kesme girişimlerinde, yeterince etkili bir sonuç elde edememiştir. Selçuklu ve Osmanlı girişimlerinin getirdiği bu gibi dersler, yeni kurulan merkezi   devletin ulusal sınırlar ile birlikte iç güvenlik sınırlarını da dikkate alması gerektiğini göstermiştir.

                Milyonlarca kilometre karelik bir imparatorluğun geri çekilmesiyle başlayan yeni dönemde düşman orduları bütün Osmanlı sınırlarını delik deşik ederek ve merkezi ülkenin başkentine kadar gelerek İstanbul’u hem işgal altına alıyorlar hem de yeni imparatorluğun adımlarını atıyorlardı. Birbiri ile kavga eden büyük devletlerin çoğu yeni bir yaklaşım içinde sahip oldukları alanın kontrolünü  ele geçirmek  amacıyla, ülke  içinde bazı yerlerin  konumunu  bölgesel gelişim çizgisi görünümünde  farklı  boyutlarda değerlendirmesini  yapabilmektedirler .Yeryüzü haritasında yer alan her devletin devletlerarası  alan çekişmelerinde  kendini kurtarabilmesi için  sınır ötesi ve sınır içi güvenlik çalışmalarının  bir bütünsellik içinde birlikte düşünülmesi, bazen  gelecek kuşakların  var olan   toplu birikimin  dışında kalmasına yol açabilmektedir. Bu noktada insanların hedefi önem taşımakta ve hedef ortaklığı içindeki devlet yapılanmaları ile sonucu belirleyici bir çizgide stratejik yapısı önceden belirlenmiş toplu savunma girişimlerinin içinde gerektiği gibi toplum, kamu kurumları, sosyal kuruluşlar ve insanlar yer alabilmektedirler. Bu doğrultuda konu genel olarak ele alındığında her devlet ya da toplumun sahip oldukları kamusal alan içinde var olan yapıların korunması, değişken durumları dikkate alan bütünleştirilmiş bir kamu güvenliği planlaması ile sağlanabilmektedir. Her devletin kendine göre kamu güvenliği anlayışı olduğu için, değişen durumlara ve farklı ortamlara dayalı olarak ülkelerin kamu güvenliği alanlarında gelecekteki gelişmelere göre birbirinden çok farklı yaklaşımların öne çıktığı ve zaman içerisinde gelişerek yeni durumlara uygun düşen bir biçimde eskisinden çok farklı bir düzeyde, kamusal alanın güvenliği ile ilgili sorunların çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.

                Genel olarak toplumların ve devletlerin var olma durumları ile geleceğe yönelik olarak devamlılığının sağlanmasında istikrarlı bir biçimde kurumlaşabilmek amacıyla kamu düzenleri vazgeçilmez bir biçimde öneme sahiptir. Böylesine bir düzenin var olabilmesi ve süreklilik içinde devamlılığının sağlanması, kamu güvenliği meselesi olarak her devletin omuzlarına yüklenmiş olan bir sorumluluktur. Kişilerin kendilerini güvende hissedebilmeleri için içinde yaşadıkları sosyal yapılar ile yakınlaşmaları ve belirli bir süre içinde toplum ile ortak bir çizgide entegrasyona gidebilmeleri için   devlet gibi üst yapılanmaların planlı bir örgütlenme içinde olmaları gerekmektedir.  Toplumsal yapıların zaman içinde çözülmemeleri ve entegrasyona yönelen bir bütünleşme içinde varlıklarını koruyabilmeleri için, kamu güvenliği sorununun gerçek koşullara uygun bir yönde çözüme bağlanarak   geleceğe yönelik bir kurumlaşma çizgisinde hareket edilmesi gerekmektedir. Her ülkede devlet ve toplum düzenleri var olan hukuk düzeni içinde ele alınmakta ve bu düzenler aracılığı ile resmen tanınmış olan hak ve özgürlüklerin uygulama alanında gerçeklik kazanmalarına yardımcı olunmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede hak ve özgürleri düzenleyen kamu hukuku ile, her ülkede var olan kamusal düzenlerinin bütünleşmesi için çaba gösteren dışa açık kamu politikalarına da karşı dengelerin oluşturulması açısından gerek duyulmaktadır. Hak ve özgürlükler düzenlerinin kamusal alandaki hukuk düzenlerine uygun bir çizgide ele alınmaları, ülkedeki güvenlik şemsiyesini ortadan kaldırabilir ya da güvenlik düzeninde bazı açıklar yaratarak ülke ve toplumun güvencesizlik çıkmazına doğru gitmesine neden olabilir. Hak ve özgürlüklerin güvenlik düzenleriyle karşı karşıya gelmemesi ve bu doğrultuda paralel düzenlerin alternatif çıkışlar olarak öne çıkması, var olan güvenlik düzenlerinin zarar ya da ziyan görmeden devam etmesini sağlayabilecektir. Bir ülkede toplumsal yaşamın aksamadan yürütülmesi ve kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi için, resmi makamlar tarafından alınması gereken kararlar ve önlemler dizisi bir ülkede güvenlik düzeninin çekirdek yapılanmasını oluşturmaktadır. Bir toplum içinde var olan bütün kazanılmış haklara ve değerlere saygı gösterilmesi ve bunlara yönelik tehditlerin ortadan kaldırılması genel anlamıyla güvenlik olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede bütün ülkeler ve devlet düzenlerinin devamlılığı için kamu güvenliği vazgeçilemeyecek temel kavram ve bir dayanak noktasıdır.

                Güvenlik kavramı öncelikle çeşitli tehditlerin varlığına ya da yokluğuna göre değil ama hukuken tanınmış ve geçerlilik düzeni bulunan varlığı tanınmış hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik bir yönde değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Kazanılmış haklara dönük bir korunma, güvenlik kavramının daha hukuki açıdan ele alınmasını sağlayacak bir konudur. İnsanların toplumsal koşulların ortaya koyduğu düzene uygun bir yönde yaşamak ve yaşarken hak ile özgürlüklerinin sağlayacağı her türlü hareket özgürlüğü yapısında bir konuma sahip olmak da güvenlik kavramı ile yakın bağlantılı bir durumdur. Bu doğrultuda bütün devletler kendi kamu düzenlerini ulusal çıkarları doğrultusunda korumakla yükümlüdürler. Devletler öncelikle kendi kurdukları kamu düzenlerine uygun bir tarzda yönetim modelleri gerçekleştirerek ülke ve toplum güvenliğini en iyi olabilecek düzeyde gerçekleştirebilmelidir. Hak ve özgürlükleri esas alan bir yaklaşım içinde olanlar, zamanla devletlerin öncelikle uygulamak zorunda olduğu ulusal güvenlik politikaları ile karşı karşıya kalabilir. Bu gibi siyasal yaklaşımların hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına yardımcı olduğu için kazanılmış hakların normal koşullarda uygulamaya aktarılması engellenebilir ya da güvenlik uğruna getirilen sınırlamaların ve de benzeri uygulamaların getireceği yeni güvenlik düzeninde, otoriter ya da baskıcı yönetimlere kayılacağından, anayasal hukuk düzenlerinin bu gibi olumsuz durumlardan etkilenerek insan haklarının güvencelerinin sürdürülemeyeceği gibi karşı çıkışlar gündeme getirilebilmektedir. Ulusal politikaların çıkar çizgisinde ortaya çıkarılıp daha sonraki süreçte refah noktasına kadar getirilmesi, toplum yapısında olumlu gelişmelere yol açacağı için hukuk devletleri çatısı altında her türlü hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmaları kaçınılmaz bir tutum olmaktadır.

                Bugün için dünyada geçerli olan ulus devlet yapılanması, en büyük uluslararası örgüt olan Birleşmiş Milletlere üye olan iki yüzden fazla devlete tanınmış olan bir haktır. Bu hak doğrultusunda bütün ulus devletler kendi çıkarlarını ve haklarını korumak durumundadır. Ne var ki, devletler arası rekabet ve çekişme ortamında her devlet komşu ya da uzaktaki devletlerin içini karıştırabilecek bazı girişimlerde bulunabilirler. Bu nedenle de benzeri saldırılara uğrayan devletlerin kamu düzenlerini bozabilecek bazı tehdit ve saldırılar öne çıkarak, diğer devletlerin ulusal güvenliklerini ortadan kaldırabilir. Ulus devletler açısından ulusal çıkarlar vazgeçilmez değerler olarak yol gösterirler ama uluslararası rekabet ya da ulusal politik senaryolarla hareket edildiği zaman, diğer devletlerin pasif durmaları yüzünden ortaya çıkan tehdit ya da tehlikeli durumların önlenebilmesi amacıyla her devlet yeni önlemler alarak, kendi kamu düzenini ayakta tutabilecek farklı uygulamalara yönelmek zorunda kalabilir. Ulusal güvenliğini ödünsüz bir biçimde gerçekleştirmek isteyen her ulus devlet kendisini tehdit ve tehlikeli durumlarla karşı karşıya koyan yeni durumların önünü kesmek amacıyla yeni plan, program ya da yasal düzenlemeleri alacağı kararlar doğrultusunda geliştirebilmektedir. Ulusal egemenlik düzenini bozabilecek olaylar aynı zamanda ulusal güvenliği de ortadan kaldırarak çok yönlü çıkmazlarla ulus devletleri karşı karşıya koyabilmektedirler. Ulusal egemenlik sadece kendisini bozan sokak hareketleri ya da gizli kapaklı örgütlenmeler ile değil, aynı zamanda ülkenin bütününü tehdit eden çeşitli siyasal manevralarla da belirlenebilecek bir kavramdır. Ulusal egemenliği bozucu eylemler kamu düzenini bozan girişimlerden daha uzun ömürlü olmakta ve bu doğrultuda bütün devletleri uğraştırmaktadır. Devletin varlığı, ulusun yaşamı ve anayasal düzeyde kurulmuş olan siyasal yapıyı ilgilendiren her türlü girişim ya da gelişme var olan siyasal yapıların kamu düzenlerini bozabilmektedir. İç güvenliğin bozulduğu her aşamada aynı zamanda kamu güvenliği meselesi de bütünüyle tehdit altına girebilmektedir. Bu nedenle, böylesine olumsuz bir durumda kalmış olan her devlet kendisi için gerekli gördüğü kamu düzenini yeniden kurabilecektir.


                Dünyanın yeni gelmiş olduğu bu aşamada geleceğin belirsizliği nedeniyle tüm devletler yarın beklenmedik durumlarla karşılaşabilecek ve bu yüzden de ulusal güvenlik düzenleri tehlike altına girecektir. Büyük devletler bu gibi durumları önceden görerek gerekli olan önlemleri almaktadırlar. Bu doğrultuda anayasalarını değiştirenler, yeni yasal düzenlemeler hazırlayarak hukuk boşluklarını gidermek üzere yeni yapılanmalara yönelenler gibi değişik yol izleyerek bu gibi olumsuz durumlara engel olmak isteyen devletler, kendilerini koruma doğrultusunda yeni uygulamalara yönelebilirler. Özellikle soğuk savaş sonrasında küreselleşme dönemine geçilmesiyle birlikte küreselci emperyalist şirketlerin ve onların dinci ortağı olan tarikatların çıkarları doğrultusunda ulus devletlerin kamu düzenlerini bozabilecek derecede onları alt kimlikçilik çekişmelerine yönlendirerek ve bir iç savaşa gidecek düzeyde ulus içi gruplar arasında çatışma senaryolarını birbirini izleyen bir yönde uygulama alanına getirdikleri görülebilmektedir. Genel olarak dünya hegemonya  planları doğrultusunda büyük devletler küçük ve orta boy ülkelerde çekişirken, sorumlulukları  birbirlerinin üzerine atarak bazı iç savaş  oyunlarını alt kimlikler üzerinden  kışkırtabilmektedirler .Yeryüzünün bütün kıtalarında savaşların çıkartılmasını ve bu doğrultuda silah satışlarının artmasını isteyen tekelci silah şirketleri de bu gibi çatışma senaryolarının önünü açarken, ilgili devletleri tehdit altında bırakan tehlikeli ortamların yaratılmasını açıkça örgütleyebilmektedirler.

                Devletler arasındaki rekabet ve çekişme ortamı giderek genişlerken, yeni yeni bazı senaryoların medya ve basın organları aracılığı kamuoyuna yansıtıldığı görülmektedir. Her devlet kendi çıkarları doğrultusunda kendi modeli ve özelliklerine göre bazı değerlere öncelik vermekte ve politikalarını bu doğrultuda geliştirebilmektedir. Devletlerin en üst düzeyde saygı gösterdiği değerler asli değerler olarak öne çıkartılırken, bunların dışında kalan değerler ikinci derece ya da değersiz düşünceler olarak dışlanabilmekte ya da marjinalleştirilebilmektedir. Devletlerin  halkını  temsil eden  insan toplulukları, yaşamın devamı için gerekli olan  tüm ihtiyaçları ile ilgili her türlü malzeme ve değer yargısının düzenli olarak sağlanması, kamu düzeni ve güvenliğinin gerektirdiği  bir durum olarak görüldüğü aşamada  güvenlik konusu ağır basabilmekte ve diğer konular kendiliğinden ikinci planda kalarak  güvenlik ile özgürlük arasındaki denge bozulmaktadır .Her zaman için  var olmayı ve sağlıklı bir biçimde yaşamını sürdürme noktasında  olan  bütün insanlar ve organizmalar güvenlikten yana ağırlıklarını koymaktadırlar. Bu gibi olağanüstü durumlarda özgürlükler ikinci planda kalmakta ve kazanılmış hakların sınırlandırılması gibi bir durum ile devletler ya da toplumlar karşı karşıya gelebilmektedirler. Özgürlüklerin ortadan kalkması ya da hakların sınırlanması güvenlik önceliği ile ortaya çıkınca, bu aşamadan sonra demokrasinin var olup olmadığı konusu, siyasal çevrelerin başlıca tartışma konusu haline gelebilmektedir. Ulusal güvenliği tehlikede olan ülkeler daha çok güvenlikten yana tavır ortaya koyarlarken, bu aşamada özgürlüklerin sınırlanması yoluna giderek hızlı bir sonuç alma yoluna da başvurabilirler.

                Türkiye’nin içinde bulunduğu merkezi bölgenin geleceği için birçok siyasal proje bulunması nedeniyle, Atatürk Cumhuriyeti ciddi tehditler altındadır. Bu durum nedeniyle Türkiye özgürlük ve güvenlik dengesinde güvenliğe öncelik veren bir ülke olarak hareket etmek zorundadır. Siyasal gelişmeleri yönlendiren uluslararası gelişmeleri dikkate alarak hareket edecek olan Türkiye önümüzdeki dönemde olumlu gelişmeler karşısında özgürlükçü, olumsuz gidiş durumunda ise ters bir biçimde güvenlikçi önceliklere yönelecek bir denge devleti olarak hareket etmek durumundadır. Türkiye bir cumhuriyetçi demokrat bir ülke olarak önümüzdeki dönemde demokratik rejime öncelik veren bir güvenlikçi yolu deneyerek, bir orta yol bulabilmenin arayışı içinde olacaktır. Avrupa Birliğinin yanında yer alan bir ülke olarak Türkiye her zaman için özgürlükler ile birlikte demokrasiyi de bir yaşam biçimi ya da siyasal rejim olarak benimsemek zorundadır. Güvenlik ile özgürlük dengesi hukuk devletlerinin terörü önlemek üzere vazgeçilmez ana konusudur.

                Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk düzeni sonrasında tarih sahnesine çıktığı için geniş bir alanın tam ortasında bir ulus devleti kuruluşuna öncelik verilmiştir. Türklerin ve Müslümanların çoğunluk halinde yaşadığı bölgeler ulusal sınırları oluşturan Misakı Milli projesi doğrultusunda bir üniter devlet oluşturulmasına öncelik verilmiştir. Türklerin bir Anadolu bütünlüğü için uğraştıkları bir aşamada, İngiliz emperyalizmi ülkeyi parçalara bölebilmek üzere Sevr Antlaşmasını gündeme getiriyordu. Balkanlar’da başlatılan Balkanizasyon sürecini Anadolu’ya taşıyarak, bu büyük yarımadayı Balkanlar’da olduğu gibi küçük parçacıklara bölebilmenin arayışı yapılıyordu. Devlet düzenlerinin korunması zorunluluğu beraberinde özgürlüklerin sınırsız kullanılması için çaba gösteren liberal toplum kesimlerini devre dışı bırakıyordu. İngiliz emperyalizmi Anadolu topraklarını parçalamaya yönelirken, Osmanlı sonrasında geride kalmış olan halk kitlelerinin bir ulus devlet çatısı altında toparlanarak üniter bir siyasal kamu düzeni oluşturmaları kaçınılmaz bir noktaya geliyordu. Bir yandan cumhuriyet devleti kurulurken, diğer yandan da eski Osmanlı ahalisi üzerinden Türk ulusu tarih sahnesine çıkartılıyordu. Uluslaşan halk kitlesi üniter yapının getirdiği birlik ve bütünlük yapısını öncelikli olarak kurmak zorunda kalıyordu. Balkanlar’da başlayan parçalanma olgusu Anadoluya taşınırken bir Sevr haritası çizilerek ülkenin dört bir yanının küçük devletlere bölünmesi ana amaç olarak hedef tahtasına konuluyordu. Türk devleti yeniden kurulurken Sevr haritasına karşılık birleşik bir resmi düzen yapılanmasına dikkat ediliyor ve   ilgili antlaşmanın kaldırılması için bu durum hedef noktasına konuyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti küçük bir Trakya parçası ile birlikte Anadolu yarımadasının bütün bölgelerini içine alan bir yeni ulus devlet olarak kuruluyordu. Yeni devlet üniter bir yapıda kurulduğu için ülkenin doğusu ile batısı ile ya da güneyi ile kuzeyi tek bir hukuki yapılanma çerçevesi içine alınıyordu. Ulus devlet kurulurken tek bir ulusal yapılanma tercih ediliyordu. Diğer alt kimlikli toplum kesimlerinin bir devlet ortaklığı talep eder biçimde öne geçmelerine izin verilmeyerek, imparatorluk düzeninden ulus devlet yapılanmasına doğru bir geçiş hazırlanıyordu. Türk milli bütünlüğü içinde tüm Anadolu’nun birlikteliği sağlanıyordu. Böylece Anadolu’yu bölerek bu merkezi yarımadayı paramparça etmek isteyenler emperyalizmin kuklaları olarak öne çıkarak, Anadolu’nun değişik bölgelerinde birbirinden farklı etnik ve dinsel yapılanmalara dayanan yeni küçük devletçikler istemeye başlıyorlardı. Eski Osmanlı topraklarını alt kimlikçi küçük etnik topluluklara dayanan eyalet devletçikleri biçiminde bölerek çok uluslu bir kozmopolit federasyona doğru bu bölgeyi yönlendiren batı emperyalizminin işbirlikçi temsilcileri, Türk devletinin üniter varlığını tehdit eden unsurlar olarak öne çıkıyorlardı. Türk devletinin milli bütünlüğü içinde ülkenin her bölgesi eşit koşullarda aynı bütünün parçaları olarak algılanması gerekirken, merkezi coğrafyayı bütünüyle ele geçirmek isteyen batı emperyalizminin, Anadolu’nun her coğrafi bölgesinde birbirinden farklı küçük devletçikleri bölgesel bir federasyon yapılanmasının yeni eyaletleri olarak oluşturmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Türk milletinin ulusal kurtuluş savaşı vererek Türklerin merkezi vatanı haline getiren oluşumu görmezden gelen emperyalistler, uzaklardan gelerek merkezi coğrafyada kendi kontrolleri altında çok uluslu yeni bir yapılanmaya doğru yönlendiriyordu. Osmanlı döneminden gelen kültür bütünlüğü içinde ele alınması gereken Misakı Milli sınırları içindeki vatan topraklarının ayrı ayrı alt kimlikli topluluklara tahsis edilmesi, ulusalcı Türklerin hiçbir biçimde kabul edemeyecekleri bir emperyalist dayatma olarak, bölgenin yeniden yapılandırılması sırasında Türk egemenliğine karşı bir çıkış olarak zorlanıyordu. Asya kıtasının Türk topraklarından gelmiş olan Anadolu halkı konar-göçer yaşam tarzı içinde Türklüğü Anadolu’ya taşırken, Asya topraklarında öğrendiği ulusal birlik içinde yaşama tarzını Anadolu yarımadasına da taşıyarak üniter devlet geleneğini yeni dönemde de sürdürmeye hazırlanırken, batılı emperyalistlerin çok uluslu federasyon dayatmasına maruz kalınmıştır.

                Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında karşı karşıya kaldığı Anadolu’nun parçalanmasına yönelik emperyalist oyunları bozarak bugün yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlama aşamasına gelmiştir. Avrupalıların Sevr haritası dayatmasında Anadolu’nun başkent Ankara merkezli olarak ikiye bölündüğü ve bu parçalanma sonrasında da Doğu Anadolu da üç alt kimlikli devletin Lazistan, Kürdistan ve Ermenistan olarak kurulmaya çalışıldığı ortaya çıkmıştır. Şark meselesinin bölgeye yansıtılması parçalanma biçiminde öne çıkarılırken, Doğu Anadolu’nun Türk vilayetlerinin varlığı görmezden gelinerek, bölünme bu vilayetlerde yaşamını sürdürmekte olan Türk ulusunun insanlarına bir zorlama kader olarak dayatılmaya çalışılmıştır. Daha sonraki aşamada bu bölge için Alevistan eyaletinin de düşünüldüğü Avrupa ülkeleri üzerinden kamuoyuna taşınmıştır. Batılı devletler Doğu Anadolu halkı ile federasyon projesi doğrultusunda yakından ilgilenirken, Rusya da bir emperyalist güç olarak Kars ve Ardahan’ı yarım yüzyıl işgal ederek kendisine bağlı olacak Ermeni devleti peşinde koşmuştur. Ne var ki, batılı emperyalistlerin girişimleri başkent Ankara’dan geri gönderilirken, benzeri bir uygulama Rus emperyalizmine karşı da uygulanmıştır. Aynı soydan gelen toplulukları Türk ulusu çatısı altından alarak ayrı devletler kurmaya yönelen emperyal girişimlere karşı çıkılmasıyla, doğu Anadolu’nun birliği güvence altına alınmıştır.  

                Sevr haritasında eyaletler olarak yer verilen Lazistan, Ermenistan ve Kürdistan projelerinin Türk milli bütünlüğü yaklaşımı içinde sorun olmaktan çıkartılabilmesi için, günümüz koşullarında iç güvenliğin sağlanabilmesi açısından üç yeni vilayetin kurulmasında yarar vardır. Doğu Anadolu’nun dış güvenliği için Ardahan, Iğdır, Şırnak ve Kilis gibi sınır ilçelerinin vilayet yapılması ile birlikte, Türk devleti sınır boylarında daha güçlü bir örgütlenme içine girerek Sevr bölücülüğünü önlediği gibi, bu defa da Kürdistan projesinde başkent yapılmak istenen Diyarbakır’ın önünün dengelenmesi için Siverek’in vilayet yapılması bugünün koşullarında bir entegrasyon projesi olarak düşünülebilecek yeni bir adım olarak görülmektedir. Benzeri çizgide Büyük Ermenistan’ın merkezi olarak ilan edilmeye hazırlanan Van’a karşı, Türk kimliği ile Erciş ilçesi yeni bir vilayet olarak cumhuriyet yönetimi ağırlığını bölgede hissettirebilecektir. Doğu Anadolu’nun üçüncü devlet projesi olarak canlı tutulan Pontus yapılanmasında, Trabzon’un yeni başkent olarak ilan edilmesi arayışlarına karşı bugünkü Şebinkarahisar ilçesinin Şebin adı altında yeni bir vilayet olarak düzenlenmesiyle, bu bölge ve Ankara arasında bağlantıyı sağlamlaştıran ikinci bir ulusal köprü, Şebin vilayeti üzerinden sağlanabilecektir. Osmanlı döneminde bölge güvenliği merkezi olan Şebin ilçesinin, yeniden eskisi gibi vilayet olması bölge güvenliği açısından etkili olacaktır. Siverek, Erciş ve Şebin gibi kritik konumdaki ilçelerinin vilayet statüsünde yeniden düzenlenmeleriyle birlikte, Doğu Anadolu bölgesinde her türlü bölücülük ya da merkezden kopma gibi, üniter yapıyı tehdit eden olumsuz gelişmelerin önü kesilebilecektir. Bölgede Türkleşmenin daha etkili kılınması doğrultusunda benzeri bir vilayetleşme ,1071 kahramanı Malazgirt ilçesinin de bir iç güvenlik ili ilan edilerek yeni bir statüye kavuşturulması sayesinde elde edilebilecektir.

                Emperyalizmin Sevr projesi doğrultusunda başkent Ankara’dan uzaklaşan bölücü çizgideki yeni eyalet devletleri projesine karşı Ankara’nın Kuvayı Milliyeci çizgisinde cumhuriyetin merkezine daha yakın duran bir vilayetleşme planına girişmesi, çok ciddi bir milli alternatif olarak ulusalcı ve cumhuriyetçi kanatlar tarafından desteklenmelidir. Emperyalizm Türkiye’nin doğu bölgeleri ile batı bölgelerini karşı karşıya getirmeye hazırlanırken, Doğu Anadolu bölgesinde ihmal edilmiş olan Türkçü yapılanmanın daha da güçlendirilerek sürdürülmesi, var olan devletin üniter ve milli yapısını daha etkili bir konuma getirecektir. Bölgede Türk asıllı nüfuslara sahip olan Karabağ, Nahcivan ve Azerbaycan gibi bölgelerin de Türkiye ile daha da yakın olacağı bir yeni yapılanma modeli, bölücü projelere karşı Türkiye’nin bölgeselleşme projesi olarak öne çıkarılmalıdır. Doğu Anadolu’nun Türk kalabilmesi ancak önümüzdeki dönemde   Kafkasya bölgesine yeni bir açılım yapması ile mümkün olabilecektir. Doğu Anadolu’dan Kafkasya’ya doğru yapılacak yeni bir açılım Türkiye’nin Ermeni –Azeri savaşına barış getirecek bu bölgede başlatılmış olan savaş konjonktürünün önünü keserek, yeni bir barış döneminin önünü açabilecektir. Ön Asya ve Orta Asya Türklüğü arasında bir köprü konumuna sahip olan Kafkasya bölgesi gelecek dönemde, daha fazla dünya konjonktüründe ön planda yer alabilecektir.

                Emperyalizm yüz yıl önce ortaya çıkarılmış olan plan ve projelerin peşinde koşarken bugün aynı görüşler üzerinde inatçı bir biçimde ısrar ederek, bölgenin geleceği için batı blokunun isteklerini yeniden Türkiye Cumhuriyeti ve Türk dünyasına dayatmaktadır. Küreselleşme döneminin öne çıkardığı yeni yapılanma modelleri doğrultusunda eski isteklerin yenilerek barış masasının üzerine konulduğu görülmektedir. Doğu Anadolu’da geçen yüzyıldan gelen çarpıklıkların devam ettiği bir süreç içinde, Türkiye ve Azerbaycan bütünleşmesini önleyen Ermeni bıçağının uygulamadan kaldırılması ve Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak sınırlar üzerinden bir araya getirilmesinin gerçekleştirilmesi acilen tamamlanması gereken ana konulardan birisidir. Nahcıvan ile Karabağ’ın birer Türk toprağı olarak, Türkiye ve Azerbaycan’nın bütünleşme sürecinde Kafkas Türklüğünün bütünleşme oluşumunda gerekli olan yerini alması, geleceğe dönük bir biçimde Kafkasya alanında bütünleşmeyi getirebilecek barışın ilk adımları olabilecektir. Şimdiye kadar Orta Doğu bölgelerinde tırmanmakta olan sıcak çatışma olaylarının Ermeni-Azeri savaşı ile Kafkasya bölgesine de nasıl taşındığı dikkate alınırsa, önümüzdeki dönemde Türkiye Kafkasya bölgesinde tırmandırılacak sıcak çatışma olayları ile fazlasıyla uğraşmak zorunda kalabilecektir. İkinci dünya savaşı sırasında Hitler’in Moskova’ya değil ama Hazar bölgesine neden geldiğini günümüz koşullarında iyi hatırlayarak yeniden tartışmak gerekmektedir. Bölgede yüz yıl önce başlatılan devletleşme olgusunun daha tamamlanmadığı ve bugün Ermeni-Azeri savaşı senaryosu ile Birinci ve İkinci dünya savaşlarından kalan potansiyelin üçüncü dünya savaşını örgütleyecek bir düzeyde öne çıkarılmaya çalışıldığı, göze çarpmaktadır. Böylesine bir yeni uluslararası konjonktür içerisinde Ermeni-Azeri savaşı kadar, Türkiye sınırları içinde geleceği dönük olarak planlanan eyaletleşme oluşumlarının da dikkate alınması ve bunların merkeze bağlı yeni vilayetlerle acilen önlenmesi gerekmektedir.

                Türkiye yeni dönemde başkent Ankara’dan uzaklaşarak Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde eyaletleşme senaryolarını gündeme taşıyan emperyalizm işbirlikçisi senaryolara karşı, başkent Ankara’nın yeniden güçlenmesini sağlayacak ve Ankara merkezli siyasal yaklaşımları öne çıkaracak yeni vilayetleri öncelikli bir biçimde Doğu Anadolu bölgesinde gündeme getirmesi gerekmektedir. Terör ve emperyalist savaşlar, Orta Doğu bölgesinden çıkarak Orta Asya alanına doğru taşınırken Kafkasya köprüsünün durumunu ve buranın yanında yer alan Doğu Anadolu bölgesinin yeni içine sürüklendiği konumun her yönü ile ele alınarak yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Kafkas savaşı bölgeye yeni yapılanmayı taşırken, Türkiye Cumhuriyeti de ülkesinin doğu bölgesinde kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yeni bir yapılanmaya gitme hakkını kullanabilecektir. Türkiye bölgedeki Türk nüfusunun artırılması ve buna paralel olarak Türkleşmenin tırmandırılmasına öncelik verirse bölgede artacak gücü ile her türlü emperyalist plan ve oyunu bozabilecektir. Önümüzdeki dönemde Türkiye ve Türk dünyası birbirine yakınlaşırken, İngilizlerin geçen yüzyılda aşamadığı Kafkas seddini aşabilecek yeni politikaların, Türkiye tarafından uygulama alanına getirilmesi zorunlu görünmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN