2 Ocak 2021 Cumartesi

NE DOĞU NE BATI AMA MERKEZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 NE DOĞU NE BATI AMA MERKEZ

               Uluslararası konjonktürdeki son gelişmeler yüzünden Türkiye son zamanlarda eksen tartışmaları ile uğraşmaktadır. Bir eksen kayması tartışması giderek öne çıkarken, batının Türkiye’deki Truva atı konumundaki bazı kalemşorlar ve mandacı kafa yapısına sahip olan bazı aydınlar, giderek Türkiye Cumhuriyeti’nin bir eksen kaymasına sürüklendiğini ileri sürmektedirler. Onlara göre Türkiye giderek batı dünyasından kopmakta ve zaman içerisinde doğuya doğru kayarak ciddi bir eksen kayması yaşamaktadır. Batıdan doğuya doğru yaşanmakta olan bu eksen kayması yüzünden Türkiye’nin jeopolitik konumu değişmekte ve Türk devleti giderek bir batılı devlet olmaktan çıkarak üçüncü dünya ya da doğu devletlerine benzemektedir. Batıdan doğuya doğru bir kayma gösteren Türkiye’nin, bu içine düştüğü durumda eksen kayması suçlamalarına hedef olduğu görülmektedir. En sağcısından en solcusuna kadar yayın organlarına bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin eksen kayması sorununun manşetlerde yer aldığı ve Türk devletinin bu nedenle suçlanarak yönlendirilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir.

          Eski dünya düzenininden yeni bir yapılanmaya doğru dünya yuvarlanırken, harita üzerinde yer alan birçok ülkenin jeopolitik konumunun da değiştiği görülmektedir. Türkiye ile ilgili olarak eksen kayması suçlamalarının ya da değerlendirmelerinin yapıldığı bu aşamada, aslında bu gibi yaklaşımların öne çıkmasına neden olan çok ciddi bir jepolitik kayma ile dünyanın karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Eksen kayması yaşayan sadece Türkiye değil ama bütün dünya ülkeleridir, çünkü dünya dengeleri ve güçleri arasındaki çekişmede birden yeni durumların ortaya çıkması kendiliğinden jeopolitik konumu da yönlendirmekte ve ortaya yeni durumların ve dengelerin çıkmasına neden olmaktadır. Yeryüzü haritasında yer alan her devlet daha güçlü bir konuma gelmek ve diğer devletler ile arasındaki rekabet düzeninde daha iyi bir konuma geçmek ve giderek güçlenerek, uluslararası konumunu daha üstün bir düzeye getirebilmek üzere mücadele etmekte ve bu doğrultuda her gün yeni adımlar atarak geleceğe dönük plan ve projelerini uygulamaktadır. Bu gibi durumlar aslında bütün devletler için doğal karşılanması gereken gelişmelerdir. Her devlet önce eski konumunu korumak ve daha sonra da yeni ortaya çıkan durumlara uyum sağlayabilmek üzere, zamanla değişik politikalar uygulamak zorundadır. Bu açıdan hiçbir devletin birbirini suçlama hakkı yoktu. Her devlet sahip olduğu devlet aklı ile, yeryüzünde ortaya çıkan yeni durumlara ve gelişmelere uyum sağlayarak yoluna devam etmek zorunda kalmaktadır.

         Siyasal gelişmelerin gündeme getirdiği yeni jeopolitik konumları bütün devletler yakından izleyerek yeni dengelere göre vaziyet almak zorundadırlar, aksi takdirde yeni değişikliklere ayak uyduramayan devletlerin eski güçlerini yitirdikleri görülmektedir. Bu gibi başarısız devletler ise ayakta kalma şansını yitirdikleri için kısa bir zaman dilimi içerisinde dünya haritasından silinip gitmekte ve böylece bir harita değişikliği kendiliğinden gündeme gelmektedir. Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi büyük devletler değişen koşulları anlamakta ve yeni ortaya çıkan durumları değerlendirmekte geç kaldıkları ve gereken önlemleri almakta zorlandıkları için çökmekten kurtulamamışlardır.  Zaman içerisinde bu devletlerin ülkelerinin bulunduğu alanlarda ciddi otorite boşlukları meydana gelmiş ve bu durumun doğal sonucu olarak da dünya savaşları yaşanmıştır. Yüzyıllarca geniş alanları yöneten büyük imparatorlukların bile çöküşten kurtulamaması, bugünün dünya devletleri açısından önemli derslerle doludur. Merkezi imparatorlukların çöküşü birinci dünya savaşını gündeme getirirken, daha sonra ortaya çıkan ikinci dünya savaşı da batının sömürge imparatorluklarının dağılmasına giden yolu açmıştır. Böylece dünya haritasında önemli değişiklikler ortaya çıkarken, jeopolitik dengeler yeniden oluşmuş ve bu durumda her ülke ya da devlet değişken bir süreç içerisinde kendiliğinden eksen kaymasına sahne olarak başka tür yapılanmalara sahne olmuştur.

       Eksen kayması, bir ülkenin ya da devletin içinde bulunduğu siyasal konumdan çıkarak, başka bir süreç içerisinde farklı bir jeopolitik duruma gelmesi demektir. Bu gibi durumlar yeryüzündeki güçler dengesine ya da merkezi güç değişmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Dünya haritasında bulunan beş kıta üzerinde hangi ülke daha fazla hegemonya düzeni kurarsa, uluslararası ilişkiler o ülkenin devletinin öncülüğünde ya da yönlendirmesinde gelişmekte ve ülkeler arasındaki jeopolitik konum, bu gibi gelişmelere paralel bir çizgide yeni bir yapılanmaya doğru sürüklenmektedir. Tek merkezli ya da çok merkezli dünya dengelerinde ülkelerin jeopolitik konumları güç merkezlerinin aldığı kararlar doğrultusunda biçimlenmekte, onların izlediği yollara göre yeni yapılanmalar ortaya çıkmaktadır. En büyük güç sahibi olan devlet merkezi ülke konumuna gelince, dünya haritası buna göre yeniden belirlenmekte, merkez ülkeden hareketle diğer ülkeler yan ülkeler, kenar ülkeler, köprü ülkeler ve ara ya da arka bölgeler gibi farklı konumlara sahip olmaktadırlar. Önemli olan merkezin neresi olacağıdır. Merkezi devlet konumuna herhangi bir büyük devlet geldi mi, bu yeni merkezin etrafında kenar yan ve köprü ülkeler ortaya çıkmakta ve dünyanın geri kalan bölgeleri de merkezi yapının bulunduğu bu bölgeye göre belirlenmektedir.

         Büyük güçler ve devletlerin ötesinde, jeopolitik bilimi ise beş kıtadan meydana gelen dünya haritasını açıklarken, Avrupa, Asya ve Afrika gibi kıtaların birleşiminden meydana gelen kara parçasını esas ve ana kara kıtası kabul ederek, bu bölgenin merkezi alanını Avrasya olarak açıklamaktadır. Avrupa ile Asya’nın kesiştiği bölge olan Orta Doğu aslında dünya karalarının merkezi coğrafyası olarak öne çıkmakta, bu bölgenin batısı batı dünyasını, doğusu da doğu dünyasını yaratmaktadır. Kalpgâh adı verilen (Heartland) bölgesi dünya haritasının merkezi alanı olarak görülmekte ve bu bölgeyi ele zamanla bütün dünyaya egemen olabileceği söylenmektedir.  O zaman Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu hattında bir araya gelen bölgeler için bütünüyle merkezi coğrafya adı verilebilmekte, dünyanın doğusu ile batısı buna göre belirlenebilmektedir. Avrasya adı verilen merkezi bölgenin kuzeydeki merkezi Rusya, güneydeki merkezi ise Türkiye’dir. Dünya tarihinde yer alan büyük Rus ve Türk devletleri her dönemde bu bölgelere egemen olarak otorite boşluğunu gidermişlerdir. Merkezi coğrafyada imparatorlukların dağılmasından sonra savaşlar çıkmış ve giderek batıya doğru yönelen güç kayması sonucunda bölgedeki çekişmeler ve yeni hegemonya arayışları, dünya barışını ortadan kaldıracak derecede insanlığı tehdit etmiştir. Bugün de benzeri bir olumsuz süreç yaşandığı için, dünya barışı merkezi alanda gene eskisi gibi çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya bulunmaktadır.

          Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile başlayan geçiş süreci, daha sonraki aşamada Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla devam etmiş ve dünya yeniden bugünkü gergin ortama gelmiştir. Avrupa merkezli yapılanmadan Amerika merkezli dünyaya geçişi sağlayan dünya savaşları sonrasında, merkezi alanda Osmanlı devleti gibi bir büyük yapılanma gerçekleştirilemediği için, otorite boşluğu devam etmekte ve yeni ortaya çıkan büyük devletlerin oluşturduğu güç merkezleri arasındaki çekişme ve çatışmalar dünya barışını ortadan kaldıracak derecede etkili olabilmektedir. Orta Doğu’yu ele geçiremeyen Sovyetler Birliği yirminci yüzyılın sonlarında yıkılmak zorunda kalırken, Osmanlı sonrasında merkezi alana gelen İngiltere ve Fransa gibi batılı emperyal güçler de  Osmanlı hinterlandında kendi hegemonya düzenlerini tam olarak kuramamışlardır .İkinci dünya savaşı sonrasında bölgeye gelen Amerika Birleşik Devletleri  Türkiye üzerinden merkezi alana yerleşirken kendi yavrusu olarak İsrail’i kurmuş ve bu yahudi devletinin güvenliği için seferber olarak eski Osmanlı ülkeleri üzerinde çok ciddi bir baskı  düzeni uygulamaya başlamıştır. Savaş sonrası dönemde bölgeye özgürlük ve demokrasi getiriyor görünümünde giren ABD emperyalizmi, sonraki yıllarda İsrail siyonizmi için uygun bir ortam hazırlamış ve merkezi alandaki bu otorite boşluğunu yirminci yüzyılın ortalarından sonra, ABD emperyalizmi ile İsrail siyonizmi ortaklaşa doldurmaya çalışmışlardır.

       ABD merkezi alana Türkiye üzerinden girerken, Türk ülkesini bir askeri üs konumuna çevirmiş ve Türkiye topraklarında kurduğu askeri üsleri ise, İslam dünyasının tam ortasında kurulan yahudi devletinin korunması doğrultusunda şemsiye olarak kullanmıştır. ABD Türkiye’ye gelerek gizlice ülke içine yerleşirken ya da  İsrail’in güvenliği için uluslarası hukuka aykırı biçimde İncirlik gibi  askeri üsleri kurarken, Türkiye için bir eksen kayması söz konusu değil ama , Türkiye ile ABD  ve İsrail , merkezi alandaki batı hegemonyası ya da siyonizm egemenliği  için ters düştüğü ya da Türkiye Cumhuriyeti ulusal çıkarları doğrultusunda kendisini savunmak durumunda kaldığı zaman, hemen Türkiye için eksen kayması suçlamaları yapılması, gerçekten içtenlikten uzak  ve tamamen emperyal amaçlı saldırılar doğrultusunda  gündeme getirilen  suçlamalar olarak görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün karşı karşıya kaldığı eksen kayması suçlamaları, gene gerçeklere uymamakta ve Atatürk’ün ülkesi üzerindeki etkilerini yitiren batılı emperyal güçlerin bu yüzden feryat etmelerinden başka bir anlam taşımamaktadır. Soğuk savaş koşullarının korku ortamında Türk devletini ve ülkesini kolaylıkla kendi emperyal çıkarları doğrultusunda kullanabilen batılı emperyal devletler ya da güçler, değişen koşullarda Türkiye’yi kendi istedikleri yönlere çekemeyince ya da kullanamayınca, hemen Türkiye’nin eksen değiştirdiği çığlıklarıyla öne çıkarak gene eski oyunlarına devam etmektedirler. Bu oyunun artık sonuna gelindiği ve soğuk savaş koşullanmalarıyla Türk devletinin batılıların çıkarları için bir yerlere sürüklenemeyeceği iyice görülmektedir. Emperyalistlerin ve siyonistlerin telaşı ve feryatlarının nedeni, aslında Türk devletinin ve milletinin bu alanda uyanmasıdır. Bir daha eski oyunlar ile Türkleri kandırmak, ya da Avrupa, Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda merkezi coğrafyadaki Atatürk cumhuriyetinin batılılar tarafından kullanılması artık mümkün olamayacaktır.

      Avrupa Birliği sürecinde Türkiye bu yüzyılın başlarında toplanan Lüksemburg zirvesine davet edilmemiş ve bir anlamda batılıların bu önemli uluslararası örgütlenmesinin dışında tutulmuştur. AB zirvesinden kovulan Türkiye Cumhuriyeti aynı yıl içinde İran’ın başkent’i Tahran’da toplanan İslam zirvesi toplantısından da dışlanmıştır. O dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Tahran İslam zirvesini terketmek zorunda kaldığı aşamada, Türkiye doğuluların uluslararası yapılanmasından da uzak tutulmuştur. Avrupa Birliği ve İslam Birliği gibi uluslararası yapılanmalardan aynı zaman dilimi içerisinde kovulmak durumunda kalan Türkiye, açıkça iki merkez arasında kaldığını ve giderek kilise ile cami arasına sıkıştığını görünce, bu kez de İsrail üzerinde havra ya da sinagog çıkarması ile karşı karşıya kalmıştır. Doğu batı arasında din farklılığının arasına sıkışıp kalan Türkiye’nin güneyden bir de İsrail zorlamasıyla iyice merkeze doğru itildiği anlaşılmıştır. Cami, klise ve havra arasında sıkışıp kalmamak için Türklerin kurmuş olduğu laik devlet zaman içerisinde hem Müslüman hem de gayrimüslim cemaatlar üzerinden  yıkılmaya çalışılmış, Vatikan yönetiminde Avrupa üzerinden yeni Bizans projeleri dayatılırken, İsrail üzerinden gelen baskılarda Yahudiler açıkça havraları öne çıkarmamışlar ama batıdan gelen kilise kuşatmalarına karşı  işbirlikçi islam tarikatları üzerinden camileri Kiliselere karşı kullanarak  merkezi alanda bir Hırıstıyan-Müslüman çekişmesini öne çıkarmak ve bu durumun arkasına gizlenerek, kendi emperyal ve siyonist hedefleri doğrultusunda dünyanın ortasını ele geçirmek istemişlerdir. Türkiye’de son zamanlarda yaşanmakta olan dinsel görünümlü tartışmalar ve gerginliklerin arkasında böylesine emperyal ve siyonist bir yapılanma olduğu açıkça göze çarpmaktadır.

         Müslüman kimliği yüzünden Avrupa Birliği Türkiye’yi içine almamakta kararlı görünürken aslında Türkiye’yi doğu bölgesine doğru itmektedir. Ne var ki, laik devlet yapılanması nedeniyle de Türkiye İslam Birliğinden dışlanmaya çalışılmaktadır. İslam dünyası dünyanın doğu bölgesinin bir parçası olarak görüldüğü için, Türkiye laik devlet yapılanmasıyla aslında doğu bölgesinden de dışlanmaktadır. Bulunduğu konumu ile ne doğuya ne de batıya yar olabilen Türkiye’nin giderek doğu ile batı arasına sıkıştığı anlaşılmaktadır. Böylesine bir sıkışıklık Türkiye’yi zaman içerisinde eritip ortadan kaldıracağı için, iki dünya arasında yalnız kalan, giderek sıkışıp silinmek tehlikesine maruz kalan Türkiye’nin böylesine bir durumda daha uzun süre varlığını sürdürmesi beklenemez. Yeni ortaya çıkan jeopolitik dengeler çerçevesinde Türkiye’nin bir güncel değerlendirme yaparak konumunu her yönü ile belirlemesi ve buna göre yeni bir yol izlemesi gerekmektedir. Türk devleti bunu yapabilirse varlığını koruyabilecek, yapamazsa Osmanlı devleti gibi bu coğrafyadan silinip gidecektir.  Roma, Bizans, Hazar ve Selçuklu İmparatorlukları gibi merkezi büyük devletler de uzun süren hegemonyalarına rağmen, yeni içine girilen dönemlerde ortaya çıkan değişmeleri algılamakta geç kalınca dağılmaktan kurtulamamışlardır. Rus devleti ise geçmişten dersini almış, imparatorluk biterken bir ideolojik yeni devlet yapılanmasına geçmiş, ideolojik devletin bittiği aşamada ise geniş bölgesel bir federasyona giderek merkezi devlet yapısını koruyabilmiştir.  Osmanlı devleti ise, başkent İstanbul’un batılı emperyal güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından ele geçirildiği için teslim olarak bağımsız konumunu yitirince imparatorluk sona ermiştir. Yeni Türk devleti ise, bu kez Anadolu topraklarının tam ortasında yer alan Ankara’da bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulabilmiştir. Türklerin başkenti değişirken Rusların başkenti aynı kalmış, bu yüzden de Rus devleti Türk devletinden yüz yıl daha ileri bir düzeye gelme şansını elde edebilmiştir. Türkler İstanbul’dan Ankara’ya gelirken ve Anadolu bozkırında çağdaş bir cumhuriyeti kurarlarken, devletler arası rekabet yarışında Rusya’dan en az bir yüzyıl geri kalmışlardır.


          Bugün yaşanmakta olan eksen kayması tartışmalarında, Türkiye’yi içine almayan Avrupa Birliği, Türkiye’yi merkezi coğrafyada kendi çıkarları doğrultusunda kullanamayan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ‘in haksız saldırıları ve suçlamaları öne çıkmakta ve kamuoyunda kasıtlı olarak bir Türkiye aleyhinde bir olumsuz hava yaratılmaya çalışılmaktadır. Sanki bütün olup bitenlerden Türkiye suçluymuş gibi bir ortam yaratılarak, Türkiye Cumhuriyeti gene batı emperyalizmi ve İsrail siyonizminin çıkarları doğrultusunda bu bölgede kullanılmaya çalışılmaktadır. Ne var ki, bu aşamadan sonra artık papazın pilav yemesi zor görünmektedir. Eski oyunların iflas ettiği, benzeri oyunların, senaryoların ya da komploların geçerli olamadığı bir aşamada Türk kamuoyundaki bilinçlenme süreci devam etmektedir. Eskiden gerçekleri dile getiren aydınları çıkar çevreleri ve emperyal güçlerin Truva atları konumundaki mandacı ve işbirlikçiler komplocular suçlarken, şimdi tamamen tersi bir durum ortaya çıkmakta ve Türk halkı gerçekleri görürken, bu gibi oyunlara eskisi gibi devam etmek isteyenlerin belirli komploların suçlusu olduğu önceden tespit edilerek topluma açıklanabilmektedir. Halkı aydınlatanları komploculukla suçlayan işbirlikçilerin , aslında gerçek komplocular olduğu ortaya çıkınca ve  kitleler  bu doğrultuda bilinçlenerek uyanmaya başladığında  her şey ters yüz olmakta ve artık batı emperyalizmi ile İsrail siyonizmi Türkiye’yi eskisi gibi yönlendiremez bir duruma düşmektedirler. Türkiye’yi bu aşamada eskisi gibi doğu ülkelerine karşı kullanamayanlar eksen kayması suçlamasıyla, Atatürk’ün devletini mahkûm etmeye ve bu yönden köşeye sıkıştırarak batının denetiminde yeniden kullanmaya çalışmaktadırlar.

       Türkiye batının merkezi üssü konumunda olduğu yıllarda bütün komşularıyla kavgalı bir duruma düşürülmüş, bu durumdan yararlanan Avrupa ülkeleri, ABD ve İsrail Türkiye’yi Arap ve İslam dünyasına dönük birçok girişimlerinde köprü konumunda bir ülke ya da askeri üs olarak kullanmışlardır. Nato desteği ile Türkiye Amerikan üssü olurken ve İsrail’e şemsiyelik yaparken, Irak, İran ve Suriye gibi bütün doğulu komşularıyla düşman konumuna sürüklenmiştir. Sovyetler Birliği Kafkasya’da Demirperde uygulamasını sürdürürken, batı dünyası da Türkiye ve Arap dünyası arasına bir set çekerek, Türkleri merkezi coğrafyada yalnızlığa mahkûm etmişlerdir. Irak’ı Sovyetler Birliği işgal ederken ve Suriye’de Ruslar hegemonya kurarken, İran’da İslam devrimi olurken, batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi Türkiye üzerinden güvenlik önlemleri almışlar ve bu doğrultuda terörü kullanarak Türkiye’de Nato üzerinden yönlendirici olabildikleri askeri rejimleri getirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyıl boyunca yaşanmış olan bütün bu gibi gelişmelerden ders çıkararak yoluna devam etmeye çalıştığı sırada, batının yönlendirmesi dışına çıkarak kendi güvenliği ve ulusal çıkarları doğrultusunda komşuları ile yakınlaşarak yeni bir dayanışmaya girerken hemen eksen kayması suçlamalarıyla karşı karşıya kalmakta, toplumun kafası karıştırılarak Türk devletinin batıdan bağımsız hareket etmesi önlenmek istenmektedir. Kontrol dışı bırakılacak bir Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda eski Osmanlı ya da Selçuklu İmparatorlukları gibi büyük ve güçlü devlet yapılanmasına dönebileceği kuşkusu, batılıları ve siyonistleri fazlasıyla korkutmakta ve rahatsız etmektedir. Bütün yaygara buradan kopmaktadır.

        Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türk devleti yeni dönemde, Orta Doğunun savaş alanına dönüşen topraklarında yalnız kalmamak üzere komşularıyla yeni ilişkilere girmekte ve dayanışma düzeni sağlayarak, bölge güvenliğini  sağlama almak istemektedir. Yeni dış işleri bakanının bu doğrultuda geliştirmeye çalıştığı komşularla sıfır sorun politikasının son dönemlerde fazlasıyla olumlu sonuçlarını Türkiye görmeye  başladığı aşamada , yavaş yavaş bir bölgesel birliktelik arayışı tıpkı Avrupa kıtasında olduğu gibi gündeme gelmektedir. Avrupa’ya alınmayan bu Avrasya’nın merkez ülkesinin Orta Doğu’daki yeni barış ve düzen arayışlarının dışında kalması, Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından düşünülemeyeceği için, Avrupa ülkeleri İsrail ve ABD üçlüsü daha fazla patırtı kütürtü çıkararak Türk devletinin yeni dönemdeki konumunu fazlasıyla tartışma konusu yapmaktadırlar. Türk basını içinde yer alan maaşlı ve kadrolu ajanları aracılığı ile Türkiye’yi eskisi gibi batı blokunun kontrolü altında tutma çabalarının, ne derece komik ve gayriciddi yazılara konu olduğu son dönemlerde siyonizmin denetimi altındaki sermaye basını ve işbirlikçi dinci yayın organlarında göze çarpmaktadır. Bu gibi eski teranelerin döndüre döndüre tekrar edilmesinden artık iyice rahatsız olan Türk halkının, son dönemlerdeki komşu ülkelere doğru geliştirilen iş birliği ve barış yaklaşımlarını fazlasıyla benimsediği görülmektedir. Devlet ile milletin bu doğrultuda yakınlaşması, hükümetin ise birçok yanlıştan sonra bu doğrultuda doğru adımlar atması birbirini destekleyince, batılı emperyalistler ile İsrail siyonistlerinin çıkardığı gürültü giderek artmıştır. Türkiye sürekli olarak batıdan bu doğrultuda sıkıştırılınca, bazı uluslararası ilişkiler kesilmekte ve bazı sorunlarda ise, Türkiye’ye karşı batılılar yeni gerginlik senaryoları öne sürmektedirler.

       İsrail yüzünden Orta Doğu’ya gelen ABD, İsrail’in güvenliği için Irak’ta savaşarak bu ülkeyi parçalamıştır. İsrail’in bölgeye egemen olabilmesi için kukla bir devleti Irak’ın kuzeyinde kurdurarak destekleyen ABD emperyalizmi, Siyonist lobilere teslim olunca İsrail devletinin haksız isteklerine de alet olmak durumunda kalmış ve bu yüzden Birleşmiş Milletleri ve bütün dünya kamuoyunu karşısına alma riski ile karşılaşmıştır. İsrail’in yeni dönemde Irak sonrasındaki ikinci adımı olarak İran öne sürülünce, ABD büyük baskı altında kalmış ve bu durumu Türkiye ile paylaşmak istemiştir. İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilen İran savaşı gene haklı gösterilmek için, tıpkı Irak savaşında olduğu gibi nükleer santral gerekçesi kullanılmaya çalışılmış, İsrail’in atom bombaları görmezden gelinirken, İran’ın bu gibi silahlara sahip olamayacağı gibi çifte standartlı haksız bir tutum izlenmiştir. Bölge güvenliği açısından Irak ve İran’ın nükleer silahları önlenirken, İsrail’in bu silahlara sahip olması ciddi bir haksızlık ve dengesizlik yarattığı için, Türkiye bu aşamada siyonizmin kontrolü altındaki batılı güçler ile değil ama kendi güvenliği açısından komşularıyla ve özellikle İran ile beraber hareket etmeye başlamıştır. Enerji kaynaklarında başlayan iş birliği giderek bir bölgesel dayanışmaya dönüşme eğilimleri gösterince, başta İsrail olmak üzere batılı ülkelerin Türkiye’ye yönelik eksen kayması suçlamaları birbiri ardı sıra yoğun bir biçimde gündeme getirilmiştir.

     Üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu ile batının sınırlarının, Türkiye ve İran sınırı olarak belirlendiğini İngiliz kaynakları açıklamışlardır. Dünyayı beş yüz   yıl yönetmiş olan İngiltere’nin, İsrail siyonizminin dünyaya egemen olabilmesi doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşı istemediği ve bu nedenle birçok gerçeği dünya kamuoyunun bilgilerine sunduğu anlaşılmaktadır. Türk; -İran sınırı üçüncü dünya savaşı sürecinde doğu batı sınırı olarak belirlendiğine göre, Türkiye batının İran’da doğunun cephe ülkeleri konumuna sürüklenmektedir. İkinci dünya savaşı sırasında Almanya Sovyetler Birliği ile merkezde savaşırken, bir cephe ülkesi konumuna sürüklenmiş ve bu yüzden milyonlarca insan öldürülmüştür. Üçüncü dünya savaşı öncesinde Türkiye ve İran doğu-batı savaşının cephe ülkeleri konumuna sürüklenmekte ve tıpkı Almanya’da olduğu gibi milyonlarca İran ve Anadolu Türkü ölüme mahkûm edilmek istenmektedir. Böylesine bir durum hem Türkiye hem de İran açısından kabul edilemeyecek bir sorundur. Hiçbir ülke savaşın cephe ülkesi olmayı istemeyeceği gibi, Türkiye ve İran ‘da kendi ülkelerinde bir füze ya da atom savaşı istemeyecek kadar büyük ve ciddi devletlerdir. Böylesine bir büyüklük ve ciddilik her türlü ayırımın ve farklılığın ötsinde bu iki büyük merkezi devletin biraraya gelmesini ve savaşı önleyici doğrultuda önlemler alabilme çizgisinde  işbirliğini geliştirmelerini sağlamıştır . İran nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması nedeniyle, iki Türk ülkesinin ya da devletinin emperyalistler ya da siyonistler yüzünden birbirini yok etmesi gibi bir saçmalığa alet olmayacakları ortaya çıkmıştır Bu durumda, önce terör ve savaşın önlenmesi gerekmektedir. Diğer konular ve farklılıklar savaş riski devam ettiği sürece ikinci planda kalmaktadır. Emperyalistler ise iki ülke arasındaki farklılıkları kışkırtarak, bir Türk-İran iş birliğini önlemeye çalışmakta ve bu doğrultuda   çalışan savaş lobileri de İran ile Türkiye’yi cephe ülkesine dönüştürebilmenin yollarını aramaktadırlar.

        İran ile Türkiye dört yüz yıla yakın bir süre birbiriyle savaşmayarak merkezi coğrafyada güçlü iki ülke olarak varlıklarını korumuşlardır. Bugün gelinen noktada İsrail siyonizmi ya da ABD emperyalizmi yüzünden iki ülke birbirleriyle savaşmayacak kadar derin bilgi ve deneyime sahiptir. Türkiye batıdan dışlandığı bu aşamada batı emperyalizminin doğuya yönelik bir üçüncü dünya savaşı girişiminin cephe ülkesi olmamak için, merkezi ülke konumunu güçlendirmelidir. Türkiye batı ya da doğu olmadığı içindir ki, artık merkezi ülke olarak hareket etmek zorundadır. Ayrıca bu konumunu güçlendirebilmek için de merkezin diğer ülkesi olan İran ile yakınlaşarak tekrar eskiden olduğu gibi, Selçuklu İmparatorluğu çatısı altında iki ülke nasıl birlikte var olduysa, benzeri bir Yeni Selçuklu yaklaşımı çerçevesinde geleceğe dönük bir bölgesel birlikteliğin temellerini de atmalıdır.  Atatürk döneminde İran ve Türkiye birlikteliği nasıl Sadabat Paktı ile bir merkezi ortaklığa dönüştürüldü ise, bugün de merkezi coğrafyada var olan bütün devletler İran ve Türkiye ortaklığının çatısı altında oluşturulacak bir merkezi birliğin üyesi olabilirler. İran ve Türkiye arasında yer alan Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü’de bir araya gelecek iki büyük ülke böylesine bir merkezi birlikteliğin temellerini atabilirler ve böylesine bir yapılanmayı tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi bölgesel bir kurumlaşmaya dönüştürebilirler. O zaman İran-Türkiye cepheleri üzerinden gerçekleştirilmek istenen bütün savaş senaryoları devre dışı kalacak, savaş için tırmandırılan bölücü etnik terör önlenebilecek, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın da üye olarak katılacağı merkezi devletler birliği, üçüncü dünya savaşının çıkartılmak istendiği orta alanda dünya barışının kurucusu ve güvencesi olarak   var olacaktır.

       Emperyal ya da siyonist hegemonya peşinde koşanların çıkarmaya çalıştığı üçüncü dünya savaşını önleyecek en önemli adım Türkiye ve İran ortaklığında oluşturulacak bir bölgesel pakttır. Sadabat ya da Bağdat Paktlarının merkezi barış düzeni için daha önceden kurulduğu bu topraklarda Cento ve RCD gibi bölgesel   güvenlik ya da kalkınma örgütleri de kurulabilmiştir. Bugün bunların benzerleri yeniden kurularak, üçüncü dünya savaşı senaryolarının önü kesilebilir. Türkiye’nin böylesine bir merkezi yapılanma için doğuya yönelmesine gerek olmayacağı için, bir eksen kayması yaşanmayacaktır. Türkiye doğuya ya da batıya kaymadan bulunduğu bölgede sıkı duracak, merkezin güçlü temsilcisi olarak diğer merkezi devlet olan İran ile ortaklık kurarak ve bölgede geleceğe dönük bir  yapılanmaya öncülük ederek, üçüncü dünya savaşına giden bütün yolları merkezi alanda kesecektir .Türkiye batı emperyalizmi ile doğu ülkeleri arasında merkezi coğrafyada gerçekleşecek bir üçüncü dünya savaşını, İran ile ortaklık kurarak önleyebilecek ve merkezi alandaki otorite boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutup merkezlerinin dünyanın orta bölgesinde  hegemonya  amaçlı emperyalist saldırılara  kalkışmasına izin vermeyecektir.  O zaman bundan sonra” ne doğu ne de batı ama önce merkez” düşüncesi, Türkiye’nin ana hedefi olacaktır. Merkezde her yönden güçlü bir Türkiye komşuları ile kuracağı bölgesel birlik sayesinde dünya barışının kurucusu ve güvencesi olabilecektir. Yeni ortaya çıkan durum karşısında emperyalistlerin söylediği gibi eksen kayması olmayacak, Türkiye üzerinde kurulu bulunduğu merkezi coğrafya topraklarına çivi çakarak konumunu daha da güçlendirecektir. Türkiye’nin geleceği ne doğu da ne de batıdadır. Türkiye’nin geleceği devletin ülkesi olarak üzerinde bulunduğu topraklardadır. Türkiye bu nedenle, bundan sonra daha fazla merkezi politikalar uygulayarak hem kendisini hem de komşularıyla dayanışma içerisinde gerçekleştirilmesi gereken merkezi yapılanmayı güçlendirmek zorundadır.

            Yirminci yüzyılın başlarında büyük ulus devletler arasındaki çekişmeler, birinci dünya savaşı senaryosu ile iki kutuplu bir dünya düzenine dönüştürülmüştü. Yüzyılın sonlarına doğru doğu blokunun çökmesi üzerine tek kutuplu yeni bir dünya düzeni küresel sermaye aracılığı ile kurulmaya çalışıldı ama başarılamadı. Ne var ki, böylesine bir yapılanma Amerika Birleşik Devletleri içinde sürdürülen Yahudi –Hırıstıyan ya da İngiltere-İsrail çekişmesi yüzünden bir türlü kurulamadı. Var olan dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere , eski sömürgesi olan ABD ile birlikte eski  dünya düzenini yürütmeye çalışırken, ABD ve İngiltere çıkışlı şirketlerin içinden çıkan küresel sermaye yapılanmasının, İsrail yönetiminde  tek bir dünya devletine yönelmesi, yirmi birinci yüzyılın sonlarında dünyayı büyük bir kapışmaya sürüklemiş ve küresel şirketler ile eski dünya düzeninin uzantısı olan ulus devletler birbirlerini yemek doğrultusunda  çok ciddi çekişme ve çatışma ortamlarına sürüklenmişlerdir . Ne var ki, dünya halkları ve ulus devletlerin direnmeleri üzerine küresel şirketler bu kavgayı kaybederek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Tek kutuplu dünya düzeni gizli dünya devleti aracılığı ile kurulamayınca, bu kez yapay mikroplar aracılığı ile biyolojik savaşlara yönelerek, ulus devletlerin yıkılmasına ve dünya halklarının yok edilmesine doğru adımlar atılmaya başlanmıştır. Küresel sermaye tek başına dünyaya egemen olamayınca, ABD ve İngiltere’nin yolları ayrılmıştır. Bu ayrılık sonrasında Batı blokunun ABD, Avrupa Birliği, İngiltere ve İsrail olmak üzere içeriden dörde bölündüğü ortaya çıkmıştır. Batı dünyası bir kapitalist sistem ile bütün dünyaya egemen olmaya çalışırken, kendi içinden parçalanarak dağılma noktasına gelmiş  ve bu yeni durum karşısında İngiltere Çin ile yeni bir ittifaka yönelirken, ABD eski İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ı kontrol etmeye yönelen yeni bir siyaset izlemeye başlamıştır Geçmişten gelen bir alışkanlık doğrultusunda harita üzerinde dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmaya çalışılmış ama gelinen yeni aşamada,  ortaya çıkan çekişmeler yüzünden, dünyadaki  yeni kutuplaşma doğu ve batı  blokları olarak oluşturulamamıştır.

            Batı bloku kendi içinde dörde bölünürken, dünya haritasının doğu bölgelerinde yer alan Rusya, Çin, Hindistan ve Avustralya gibi kıtasal büyüklükteki devletler  yeni dört büyük güç olarak öne çıkarken, batı bloku gibi doğu dünyasında da dört kutuplu yepyeni bir yapılanma gündeme gelmiştir. Artık, Türkiye gibi bir merkezi coğrafya ülkesinin parçalanmış olan doğu ya da batı blokları içinde yer alması mümkün olamayacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin geleceği ne batıda ne de doğuda değildir. Doğu ve Batı blokları içinde yer alan dörder büyük ülkenin bir araya gelerek tek kutup halinde hareket etmeleri bu aşamada görülmediği için, Türkiye üç kıta arasındaki konumu ile kendisinin merkezinde yer aldığı bir merkezi ittifak ya da güvenlik paktını, dünya barışı için bir an önce gerçekleştirmek zorundadır. Böylesine bir yapılanmanın eski Osmanlı hinterlandı üzerinde gündeme getirilmesi, dünya haritasının doğusu ve batısında yer alan büyük güçlerin emperyalist ülkeler olarak orta dünyaya sızmalarını önleyebilecektir. Bugünün koşullarında bir üçüncü dünya savaşı çıkartmak isteyen emperyalist güçlerin önünün kesilebilmesi için, orta dünyada yer alan devletlerin bir araya gelerek merkezi devletler birliği içinde yerlerini almaları kaçınılmazdır. Bugün ABD’nin merkezi güçlerinden oluşan CENTCOM aracılığı ile yönetilmeye çalışılan orta dünyanın bütün devletlerinin bir araya gelerek: Amerikan, İngiliz, Rus ya da Çin askerlerinin bölgeden çekilmesiyle, gündeme getirilecek bir yeni merkezi devletler savunma örgütü olarak YENİ CENTO adıyla acil bir barış örgütlenmesine gidilmesi dünya barışı açısından zorunlu olarak öne çıkmaktadır. Osmanlı alanında Büyük Türkiye yaratacak bu tür bir güvenlik örgütlenmesi hem doğu batı savaşının hem de yeni kutup başlarının ortaya çıkmasıyla gündeme gelen çok kutuplu çatışma risklerinin önlenmesinde dünya barışına hizmet edecektir. Artık insanoğlu ciddi bir bilgi düzeyine sahip olduğu için, her türlü savaş senaryosuna orta dünyada karşı çıkılacaktır. Bu nedenle artık gelecek için, ” ne doğu, ne de batı, ama merkez “ yaklaşımında birleşmekte yarar vardır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 

26 Aralık 2020 Cumartesi

TURANCILIK AKIMININ HAKLILIĞI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

TURANCILIK AKIMININ HAKLILIĞI

                Turancılık denince, insanın aklına on dokuzuncu yüzyılın sonları ya da yirminci yüzyılın başları gelmekte ve birinci dünya savaşı öncesi dönemde, doğu imparatorluklarının çöküşe geçtiği bir aşamada merkezi coğrafyanın yönlendirilmesi çabaları öne çıkmaktadır. On beşinci yüzyıl sonrasında batı Avrupa merkezli bir sömürgecilik bütün dünyaya yayılmış ve batı ülkeleri yeryüzünün bütün kıtalarını sömürmeye başladığı aşamada, dünyanın doğu   bölgesinde üç ayrı imparatorluk bu duruma karşı denge sağlamaya çalışmıştır. Beşinci yüzyılda kurulan Rus prensliği kuzey bölgelerinde bir büyük doğu imparatorluğu olarak harita üzerinde yayılırken, on üçüncü yüzyılda kurulmuş olan Osmanlı İmparatorluğu merkezi coğrafyanın egemeni oluyordu. Daha sonraki aşamada ise Osmanlı devleti Asya ve Afrika topraklarında ticaret yolları üzerinden yayılırken, Osmanlının geri çekildiği  Doğu Avrupa ve Balkan yarımadası üzerinde, üçüncü bir doğu devleti olarak Avusturya-Macaristan imparatorluğu kuruluyordu. Batılılar, doğuyu Viyana’dan ötesini doğu olarak tanımlarken, her üç imparatorluğu doğu devletleri olarak görüyorlardı. Yirminci yüzyılın başlarına kadar devam edip gelen bu süreç içerisinde, üzerinde doğu imparatorluklarının yer aldığı dünyanın merkezi coğrafyası üzerinde hiç kimse geleceğe dönük bir arayış içerisine girmiyor, dünya tarihini belirleyen olaylar bir anlamda batının sömürgeci devletleri ile, doğu bölgesinin üç imparatorluğu arasındaki çekişmeler zincirinde belirleniyordu. Birinci dünya savaşına kadar devam edip gelen bu durum, bütün dünya savaşa doğru sürüklenirken   savaş öncesi çekişmeler ile bozulmaya başladığı için, geleceğe dönük yeni arayışlar evrensel düzeyde siyasetin gündemine gelip oturuyordu.

                Avrupa merkezli dünyanın beş yüz yıllık hegemonya tarihinde gündeme gelmeyen, merkezi coğrafya arayışları, birinci dünya savaşına doğru giderken ortaya çıkıyordu. Asya ve Avrupa kıtalarının kuzey bölgelerini kapsayan büyük bir hegemonya alanına sahip olan   Rus Çarlığı batılı ülkeler tarafından baskı altına alınamayınca, bu büyük gücü arkadan vurmak üzere Japon İmparatorluğu kışkırtılıyor ve ABD destekli Japon ordusu Asya’nın doğu kıyılarından kıtanın içerisine girerek, Rus devletini arkadan vuruyordu. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında, batılı güçlerin yenemediği Rus ordusunu bir doğulu güç olarak Japon imparatorluğu ABD’nin arkadan sağladığı destekler ile   askeri yönden yeniyor ve böylece merkezi coğrafyanın kuzey bölgesinde yer alan büyük devlet yapılanması çöküyordu. Ruslar Avrupa toprağı olan Kiev’de ilk devletlerini kurmalarına rağmen, kuzey bölgesinde Asya’ya doğru yayılmışlar, Hazar göçleri sonrasında bu alanda kurulmuş olan Altın Ordu imparatorluğunun dağılması üzerine de, geride kalan  hanlıkları ele geçirerek, tam anlamıyla bir Asya devleti haline gelmişlerdir.Hazar uzantısı Türk boylarının dağılması, bir kısmının Avrupa’ya ,diğer kısmının da  Kafkasya üzerinden Orta Doğu bölgelerine göç etmesi üzerine , Ruslar eski Türk toprakları üzerinde yayılma  şansı elde ederek bunu kullanmışlardır. Batılı devletler Rusya’yı Avrupa kıtasından uzak tutmak için çaba göstermişler, Ruslar Avrupa’ya saldırma noktasına gelince Osmanlıları kışkırtarak Rusların üzerine sürmüşlerdir. Roma imparatorluğu sonrasında, bir büyük Slav gücü olarak Rus devleti öne çıkarken, dünyanın diğer güçleri bunu önlemek ve Rusların önünü kesmek üzere çeşitli komplo ve senaryolar ile öne çıkmaya ve Rusya’nın hegemonya alanını daraltmaya çaba göstermişlerdir. Avrupa’dan kovulan Rusya Asya topraklarında güçlenince, bu kez de ABD destekli bir Japon saldırısı Asya üzerinden desteklenere, Rus Çarlığı yıkılmaya çalışılmıştır.

                On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru zayıflayan Rus çarlığı, Yirminci yüzyılın ilk yıllarında doğudan gelen Japon saldırısına direnemeyince, Rus Çarlığı yıkılma noktasına gelmiş ve bu büyük ülke Sovyet devrimine kadar sürecek olan uzunca bir karışıklık dönemine girmiştir. Merkeze bağlı bulunan büyük toprakları eskisi gibi kontrol etme gücünü elinden kaçıran, Rus Çarlığı Japon ordusuna da yenilince Rus milletine dayanan egemenlik düzeni yıkılmış ve bu aşamadan sonra devrimlere yönelen girişimler, Rusya’yı kurtarmaya çalışmış ama bir türlü bu doğrultuda istenen başarılar elde edilemeyince, Rus milliyetçiliği geniş alanları kendi kontrolü altında tutabilmek üzere yeni arayışlar içerisine girmiştir. Dar kapsamlı bir milliyetçilik ile Rusya’nın eski imparatorluk topraklarını merkezi bir düzene bağlayamayacağı anlaşılınca, bunun üzerine Rus milletinin ana unsuru olarak öne çıktığı Slav topluluklarının birlikteliği savunulmaya başlanmıştır. Yirminci yüzyıla girerken, Rus milliyetçiliğinin yerini Panslavizm’in alması ile yeni bir dönem başlamış ve Moskova merkezli Rus hegemonyasının gene eskisi gibi imparatorluk toprakları üzerinde devam edebilmesi için, bütün Slav toplumlarını ortak bir çatı altında toplayacak bir Panslavizm akımı, Rus milliyetçiliğinin yeni yüzü olarak dünya kamuoyuna sunulmuştur.  Rus milliyetçiliğinin duygusallığı, Slav topluluklarının yaşadığı geniş topraklar üzerinde daha gerçekçi bir politika olarak Panslavizmin ortaya çıkışı ile birlikte aşılmaya çalışılmıştır.   

                Doğu imparatorluklarının batılı emperyalistler karşısında güç kaybederek çöküşe geçmesi üzerine, bu büyük devletlerin harita üzerinde işgal etmiş olduğu geniş alanların geleceği tartışılmaya başlanmıştır. Avrupa merkezli dünyada batı bölgelerinde modern anlamda devlet yapılanmaları ortaya çıkmasına rağmen, doğu bölgelerinde batıda olduğu gibi çeşitli toplulukların devletleşme olgusu görülememiştir. Nitekim bu yüzden, Birinci dünya savaşı sonrasında doğu bölgelerinin geleceği ile ilgili olarak Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bir kongre toplanırken, bunun adına “Doğu halkları kurultayı “denilmiştir. Merkezi coğrafyanın ötesinde ciddi devlet yapılanmaları bulunmadığı için, bütün Asya kıtasının geleceği ile ilgili düzenlenen uluslararası kongre de doğu bölgelerinde yaşayan halklar esas alınmış ve bunlar üzerinden doğu bölgelerinde yeni bir siyasal düzen oluşturulmaya çalışılmıştır. Cihan savaşı sonrasında dünyaya yeni bir düzen verilirken, doğu bölgesinin imparatorlukları geride kalmış ve bu bölgede yaşayan halklar esas alınarak, eskisinden farklı bir gelecek oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda Panslavizm ile gelecek arayışının yeterli olamadığı bir aşamada, Sovyet devrimini dünya güçleri destekleyerek, Panslavizm yerine Pansovyetizmi getirerek, Sovyet devrimi sonrasında dünyanın merkezi alanı ile doğu bölgelerine   yönelik bir ideolojik siyasal yapılanma yaymaya çalışmışlardır. Panslavizm Slav kökenli bütün halkları Rus İmparatorluğu sonrasında daha geniş bir Rus milliyetçiliğinin çıkarları doğrultusunda bir araya getirmeye çalışırken, bu bölgenin geleceği ile ilgili olarak batı dünyasında bazı yeni arayışlar da gündeme gelmiştir.

                Yıkılmakta olan Rus hegemonyasının sonrası için Ruslar Panslavizm ile yeni yapılanmayı devreye sokmak isterlerken, doğu imparatorluklarının üzerinde yer aldığı merkezi coğrafya alanında yeni Rus hegemonya planlarına karşı alternatif arayışlar da öne çıkmıştır. Rus imparatorluğu yıkılırken, bu ülkenin sınırları içerisinde yer alan Türk ve Müslüman toplulukların, gelişmiş batılı ülkeler düzeyine gelebilmek üzere yeni arayışlar içine girdiği görülmüştür. Rusya’nın Müslüman toplumlarını bir çatı altında toplamak isteyen Panislamizm akımı ile, gene bu doğrultuda bütün Türk topluluklarını bir büyük Türk imparatorluğu çatısı altında toplamak isteyen yeni bir tür Türkçülük Pantürkizm olarak öne çıkmıştır. 1905 yılındaki Japon yenilgisi üzerine Rusya karışmış ve 1917 Sovyet devrimine kadar karışıklık dönemi devam ederken, Panslavizm girişimlerine karşı hem Panislamizm hem de Pantürkizm akımları yeni alternatif arayışlar olarak tartışma gündemine getirilmiştir. Dünyanın en büyük kıtasına egemen olabilme doğrultusunda en geniş devlet yapılanması arayışları pancılık akımlarını da öne çıkarmış, milliyetçiliğin yetersiz kaldığı aşamalarda ortak etnik kökenden gelen ya da aynı sosyolojik ya da kültürel özellikleri taşıyan toplumlara daha büyük devletler olarak toparlayabilmenin çabaları siyasal gündemde belirleyici olmaya başlamıştır. Milliyetçilik akımlarının böldüğü, büyük imparatorluk alanlarında daha küçük milli devletlerin kurulmaya başlandığı bir aşamada pancılık akımları, birleştirici ve uzlaştırıcı girişimler olarak, daha geniş siyasal yapılanmaların öncüsü olmuştur. Büyük doğu imparatorlukları çökerken, daralan sınırları eski genişliğinde tutabilmek üzere milliyetçiliğin yetersiz kaldığı bir aşamada ortak özellikler, etnik kökenler, din ve kültürel yapıların eskisi gibi daha geniş imparatorluk coğrafyasında birlikte var olabilmesi için, pancılık akımları alternatif olarak devreye sokulmuştur.

                Rusların, Orta ve Ön Asya bölgelerinin birlikteliği için düşünmüş olduğu Panslavizme karşı, ikinci alternatif pancılık akımı, Rusya’nın bu doğrultudaki genişleme arayışlarına karşı Pangermenizm olarak ortaya atılmıştır. Roma İmparatorluğunun dağılmasından sonra bin yıldan fazla bir zaman dilimi içerisinde dağınık bir biçimde yaşayan Germen kavimleri sürekli olarak birbirleriyle çarpışmışlar ve bu yüzden bir araya gelerek İngiltere ve Fransa gibi ulusal birliklerini tamamlayamamışlardır. Batı Avrupa’nın millileşen ulus devletleri sömürge savaşlarına çıkarak yer yüzü karalarında rekabete geçerken, Germen kavimleri sürekli savaşarak birbirlerini kırıyordu. Aynı doğrultuda, İtalya’daki şehir devletleri de bir büyük çekişmeye Akdeniz hegemonyası doğrultusunda girdikleri için, İtalyan ve Alman ulusal birliklerinin tamamlanması gecikiyordu. Paris’te 1871 yılında bir komünist yönetim kurulmasına üzerine, Avrupa burjuvazisi çeşitli önlemler alıyor ve aynı yıl içinde Pangermenizim akımının sonucu olarak Alman siyasal birliği oluşturuluyordu. Böylece, Avrupa’nın doğusunda başlatılmış olan Panslavizm arayışlarına karşı en somut cevabı, Almanlar Pangermenizm akımı ile vererek, Alman milliyetçiliği doğrultusunda doğu Avrupa’da yer alan bütün Germen kavimlerinin ortak bir çatı altında tek bir devlet olarak bir araya gelmesi için girişimlerde bulunuyorlardı. Alman devleti Pangermenizm ile kendi siyasal birliğini sağladıktan sonra, diğer Germen asıllı kavimleri de kendi yanına çekebilmenin arayışı içine giriyordu. İşte bu aşamada Birinci dünya savaşına giden yolda bir Panslavizm ve Pangermenizm çekişmesi, dünyanın siyasal gündeminin belirlenmesinde etkin bir unsur konumuna geliyordu.

                Alman birliğini sağlayan Germenler, batı Avrupa kapılarının kapalı olması nedeniyle kıtanın doğusuna doğru yöneliyorlardı. Orta Avrupa’da kurulmuş olan büyük devlet olarak Almanya dünya siyaset sahnesine ağırlığını koyarken, bir milli politika olarak Ostpolitik denilen doğu siyasetini uygulama alanına getiriyordu. Merkezi Avrupa’da kurulan Alman devleti, Pengermenizm akımı ile çevredeki bütün Germen devletçiklerini tek çatı altında topladıktan sonra, doğuya doğru açılımı ulusal bir dış politika olarak gündeme getiriyordu. Almanya bütün çabalarına rağmen Hollanda, Avusturya ve Danimarka gibi Germen asıllı batı devletlerini çatısı altında birleştiremiyordu. İngiltere, Fransa ve Amerika üçlüsü Atlantik güçleri olarak Merkezi Avrupa gücü olarak Almanya’nın Pengermenizm akımı yolundan iyice güçlenmesini istemiyorlardı. Almanya Pangermenizm akımı üzerinden ulusal birliğini sağladıktan sonra, Atlantik güçlerinin dünyanın merkezi coğrafyasında etkin bir konuma gelmesini önlemek üzere ikinci bir pancılık akımının öncüsü oluyor ve Müslüman toplulukların yaşadığı topraklar üzerinde Almanya merkezli bir Panislamizm akımını örgütlüyordu. Alman devleti Pangermenizm ile Avrupa kıtası üzerinde güçlü yapısını oluşturduktan sonra, doğuya açılarak genişleme ve batılı emperyalistler ile rekabet etme aşamasında Panislamizmi ikinci bir siyasal akım olarak kendi öncülüğünde İslam coğrafyasına dönük bir biçimde devreye sokuyordu. Osmanlı ve İran imparatorluklarının sınırları içerisinde yaşayan Müslüman ahaliyi bir araya getirme doğrultusunda Alman ajanları, Alman imparatorunun sünnet olarak İslam dinini kabul ettiği yalanını, Orta Doğu ve Avrasya coğrafyasında yaşamını sürdürmekte olan tüm Müslüman toplumları etkilemek üzere empoze etmeye çalışıyordu.

                Alman emperyalizmi, Panislamizm akımını Doğu Avrupa’dan başlayarak doğuya doğru örgütlemeyi ve İslam toplumları üzerinden bütün Orta Doğu ve Orta Asyayı, bu siyasal akımı kullanarak kendisine bağlamak ve böylece Osmanlı İmparatorluğu ile İran Şahlığını haritadan silmeyi hedefliyordu. Müslüman olduğu söylenen bir Alman imparatorunun etrafında Panislamizm kullanılarak tüm İslam toplumları bir araya getirilmeye çalışılıyordu. Bir anlamda Alman devletinin dünya hegemonyası, Avrasya kıtasının ele geçirilmesine ve bu doğrultuda İslam dininin aracı olarak kullanılmasına dayanıyordu. Böylece, doğu imparatorlukları çökerken, batılı emperyal güçlerin tam merkezi alana girişi aşamasında, ikinci bir pancılık akımı Panislamizm olarak devreye giriyordu. Germen asıllı kavimlerin hemen hepsinin Avrupa kıtasında yerleşik olması nedeniyle Pangermenizmin Orta Doğu ya da Orta Asya’da geçerlilik kazanması mümkün değildi. Bu yüzden Alman hegemonya düzenini doğuya açılarak bütün Asya kıtası üzerinde geçerli kılabilmenin yolu olarak, Panislamizm, Pangermenizmin tamamlayıcısı olarak Müslüman olduğu söylenen Alman İmparatoru öncülüğünde kullanılmaya çalışılıyordu. Böylesine büyük bir yalana sığınarak Alman ajanları Avrasya coğrafyası üzerinde Ruslara karşı mücadele ederken, Panislamizm sayesinde bütün Müslüman toplumları arkalarına almaya çalışıyorlardı. Böylece, Pangermenizm akımı ile dünya sahnesine çıkmış olan Alman ulus devleti, Panislamizmi kullanarak Müslüman coğrafyası üzerinden merkezi alan imparatorluğu oluşturmaya çaba gösteriyordu.  Almanlar iki pancılık akımı sayesinde hem varlıklarını ortaya koyuyorlar hem de genişleyerek emperyalizm mücadelesindeki yerlerini almaya çalışıyorlardı. Doğu İmparatorluklarının sınırları içerisinde yer alan geniş toprakların hegemonyasında, Panslavizm ile beraber Panislamizm ve Pangermenizim yarışı, tarihsel konjonktürün gündeme getirdiği bir doğrultuda uygulama alanına geliyordu.

                Doğu Avrupa’nın Germen ve Slav topluluklarını kendi hegemonyası altına alma doğrultusunda Rus ve Alman devletleri birbirleriyle yarışırken, bu coğrafya da geçmişten gelen bir yaşam süreci içinde yaşayan Türk ve Müslüman asıllı topluluklar, ister istemez Alman ve Rus emperyalizmleri arasında sıkışıp kalıyorlardı. Bu aşamada bir Orta Avrupa devleti olarak Macaristan, Alman İmparatorluğu ile Avrasya bölgesi arasında kalıyor ve Ruslar ile Almanlar arasında başlatılmış olan Doğu hegemonyası kavgasında giderek doğu Avrupa koridoruna sıkışıp kalıyordu. Bir orta Avrupa devleti olarak Macaristan, Hazar bölgesinden gelen göçler sonrasında onuncu yüzyılda Tuna nehri kıyılarında, büyük bir imparatorluk yapısında dünya tarihi içindeki yerini alıyordu. Adriyatik denizi ile Baltık denizi arasında yayılan bir doğu Avrupa krallığını onuncu yüzyılda kurmuş olan Macarlar, daha sonraki gelişmeler çerçevesinde bu hegemonyalarını koruyamamışlardır. Avrupa’daki toplumsal olaylar ve sürekli savaşlar yüzünden Tuna kıyısındaki krallıklarını Macarlar uzun süreli olarak koruyamamışlardır. Macar krallığı zayıflayarak geri çekilme noktasına gelince, Osmanlı İmparatorluğu bu devleti işgal ederek iki yüzyıla yakın bir süre sınırları içerisinde yönetmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun geri çekilme aşamasına geldiği noktada da Balkanlar’daki otorite boşluğunu Avusturya İmparatorluğu doldurmaya başladığı aşamada ise, Macarların resmi katılımı ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurulmuştur. Osmanlı ve Rus imparatorluklarından sonra üçüncü bir doğu imparatorluğu olarak ortaya çıkan bu ortak devle, yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde zayıflamış ve giderek Almanya –Rusya rekabetinin çekişme alanı konumuna düşürülmüştür. Avusturyalıların Germen asıllı olmaları nedeniyle, Pengermenizm çatısı altında yer almaya doğru bir hazırlık Avusturyalılar içinde gelişmeye başlayınca, İmparatorluğun diğer yarısını temsil eden Macar devleti ve Macar toplumu da kendilerine yeni bir gelecek arama noktasına gelmişlerdir.

                Hazar İmparatorluğunun son dönemlerinde ilk Macar devletini sekizinci asırda Hazar gölünün kuzeyinde kurmuş olan Macarlar, daha sonraki aşamada göçler yolu ile orta Avrupa’ya gelerek önce bir krallık sonra da imparatorluk kurmuşlar ama daha sonraki aşamalarda Avrupa’nın ortasına sıkışıp kalarak, diğer büyük devlet oluşumlarının baskısı altında kalmışlardır. Almanlar ile Ruslar arasına sıkışıp kalan Macarlar, kendilerine eskiden olduğu gibi imparatorluk dönemindeki gibi geniş alanlarda özgürlük ve hegemonya aramaya çalışmışlar ama Alman, Rus ve Osmanlı hegemonyalarının baskısı altında kalarak bir türlü, Ruslar ve Almanlar gibi büyük bir siyasal gücü, yeni bir devletleşme oluşumu ile sağlayamamışlardır. Almanlar Pangermenizm ile doğuya doğru açılırken, Macaristan’ı   ezerek geçmeyi düşünmüşler, Ruslar ise kendi hegemonyalarını Avrupa ortalarına taşımak istedikleri aşamada Tuna nehri kıyılarına gelerek Macarların ülkesini işgal etmişlerdir. Avrupa içi çekişmelerde, Orta ve Doğu Avrupa güçleri arasında sıkışıp kalan Macarlar, bu sıkışıklıktan kurtulabilmek, Panslavizm ya da Pangermenizmin çizmeleri altında ezilmemek üzere, kendileri için yeni bir çıkış yolu aramaya başlamışlardır. Avrupa kıtasına gelince Vatikan’ın etkisiyle Hrıstıyan olan Macarlar bu yüzden Türk ve İslam dünyasından uzaklaşmışlar ve Hrıstıyan Avrupa kıtası içinde eriyip gidince kendi geçmişlerini unutmuşlardır. Avrupa kıtasının ortasında   beş yüz yıllık bir krallık kurabilecek kadar ileri giden Macarların, Hrıstıyan dinini benimsedikten sonra iyice bu kıta ile bütünleşerek, geçmişlerini ve eski geleneksel yapılarını unutma aşamasına geldikleri görülmüştür.

                Birinci dünya savaşı sürecinde, Pangermenizm ile Panslavizm Doğu Avrupa bölgesini ele geçirme yarışına kalkışırken, arada kalıp ezilmemek ve büyük bir savaş içinde fazla insan kaybetmemek üzere Macar aydınları arasında bir arayış başlamış ve bu gibi girişimlerin sonucunda Macarlar tekrar eski köklerine döndükleri noktada, Asya kıtasından gelip bu topraklara yerleşme gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır. Bin iki yüz yıldır Avrupa kıtasının ortalarında yaşayan ve bu bölgede bağımsız devletler ile imparatorluk kuran Macarlar, giderek genişleyen Pangermenizm ile Panslavizm arasında sıkışıp kalınca, bu iki büyük hareket karşısında eriyip yok olmamak üzere, Macar aydınları arasında kendi kökenlerini öne çıkararak ayrı bir akım biçiminde geliştiren yeni bir pancılık akımı örgütlenme aşamasına gelinmiştir. İşte bu akım Panturanizm olarak siyaset sahnesinde öne çıkarken, Macarların tarih sahnesine çıktığı coğrafya esas alınmıştır. Bir orta Avrupa ülkesi olmasına rağmen kendilerini kurtarma doğrultusunda bir Panavrupacılık akımını kurtuluş çaresi olarak görmeyen Macar aydınları, silkelenip kendilerine döndükleri noktada bir Asya toplumu olduklarını kimliklerini ve ulusal yapılarını koruma noktasına hatırlayarak, Panturanizm akımıyla ortaya çıkmışlardır. Panturanizm, dünyanın merkezi bölgesi olan Avrasya kıtasında Pangermenizm ile Panslavizme dayanan Alman ve Rus emperyalizmlerine teslim olmamak üzere örgütlenmiş bir akımdır. Tarihsel olarak Macarların geçmişi incelendiğinde, bugün Rusya Federasyonu sınırları içerisinde ayrı bir devlet olarak yer alan Başkürdistan ülkesinden geldikleri anlaşılmaktadır. Hazar denizinin kuzey bölgesinde yer alan Başkürdistan ilk Macar devletinin kurulduğu bölge olmuş ve daha sonra göçler yolu ile Avrupa katısına gidilince, ikinci Macar devleti Tuna nehri kıyılarında kurulmuştur. Yirminci yüz yılda, dünya savaşları ile yeni bir dünya düzeni kurulmaya çalışılırken, bütün halklar ve toplumlar kendi kimliklerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmışlar, tarih sahnesinde eriyip gitmemek için kendilerine özgü bir çıkış yolu olarak Başkürdistan’ın tam ortalarında yer aldığı Turan coğrafyası hareket noktası olarak benimsenerek, Pangermenizme, Panslavizme ve Panislamizme karşı ayrı bir çizgide Panturanizm, Macar aydınlarının öncülüğünde dünya sahnesinde yerini almıştır.

                Panturanizmin siyasal bir akım olarak tarih sahnesine çıkışı, emperyal bir hegemonya arayan Macar emperyalizminin girişimleriyle değil aksine, Panslavizm ya da Pangermenizm gibi iki emperyalist akımın çekişme ve çatışma alanı ortasında kalarak yok olmamak üzere, Macar aydınlarının gündeme getirmiş olduğu bir ulusal var olma ve kendini savunma refleksidir. İmparatorlukların çöktüğü bir aşamada, belirli bir bölgede topluca yaşayan insan gruplarını bir araya getirmek ya da kendi devletlerinin eski imparatorluk alanlarındaki siyasal gücünü koruyarak yola devam etme çabasında olan emperyal politikalar kendi pancılıklarını bölge halklarına dayatınca, Slav ya da Germen asıllı olmayan Macarların tarihsel köken arayışları gündeme gelmiştir. Macarlar Hrıstıyan kimlikleri yüzünden uzaklaştıkları Türk dünyasına geri dönünce kendi gerçek kimliklerini görmüşler ve bütün Ural- Altay halkları gibi Turan bölgesinin Türk asıllı kavimlerinden olduklarını anlamışlardır. Hazar imparatorluğu gibi bir büyük Türk devletinin uzantısı olarak göçler yolu ile Avrupa kıtasının ortalarına gelerek bin yılı aşkın bir süredir bu bölgede yaşamlarını sürdüren Macarlar, Alman ve Rus emperyalizmlerinin  ayağının altında kalmamak üzere ,yüzlerini doğuya dönerek kendileri için bir çıkış yolu aramaya yönelmişlerdir .Bu nedenle, tarih sahnesine çıkmış oldukları bölgenin adını öne çıkararak, Ural-Altay bölgesinden  ortaya çıkmış olan halklara Turani kavimler demişler ve kendilerini de Turan  toplumları içerisinde sayarak,  Panturanizmi kendi kökenleri ile tarihsel geçmişlerine en uygun yol olarak  görmüşlerdir. Bir orta Avrupa milleti olarak Macarlar köklerine döndükleri aşamada, tıpkı Almanlar gibi bir doğu politikasını öne çıkarmaya çalışmışlardır. Almanların Ostpolitik adını verdikleri milli doğu politikasına paralel bir çizgide Macarları da doğu politikalarına Turanizm adını vererek, Panturanizmin öncülüğünü yapmaya çalışmışlardır.

                Turancılık, Slavcılık, Germencilik ve İslamcılık akımlarına karşı bir ulusal savunma ya da alternatif arayışı olarak gündeme geldiği aşamada, Macaristan’da Turan Cemiyeti kurulmuş, ayrıca bu doğrultuda başka örgütlenmelere gidilerek Macarlar ile beraber  Avrupa kıtasının Türk asıllı toplulukları ile yakın ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Tarihteki adı Fin-Ogur göçleri olan toplumsal hareketlilik süreci içerisinde, Hazar bölgesinden Avrupa’nın çeşitli bölgelerine yayılmış olan Türk asıllı toplumlar olan Bulgarlar, Finliler, Estonlar ve Çekler ile yakın ilişkiler kurularak, Germen ve Slav asıllı kavimlere karşı bir Turan birlikteliği Panturanizm çizgisinde sağlanmaya çalışılmıştır. Macaristan bu aşamada, Avrasya’daki Rusya ve Almanya hegemonya arayışının alternatif merkezi haline gelince, Macar aydınları ülkelerinden kalkarak Orta Doğu ve Orta Asya yollarına düşmüşler ve kendilerinin de içinden çıkmış oldukları Turan coğrafyasının yeni dönemdeki durumunu tespit etmeye çalışmışlardır. Macarlar kendi gelecekleri açısından çok korktukları bir Almanya ve Rusya savaşı sırasında savaş alanının ortasında kalarak yok olmak istemedikleri için, kendilerinin Turan adını verdikleri bölgedeki Türk ve Müslüman asıllı halkların durumlarını da belirlemeye çalışmışlardır. Önceliği kendi anavatanları olan Başkürdistan’a veren Macar aydınları, bu bölgenin iç Asya tarafında kalması ve bu yüzden geri dönme ve yeni bir göç mekânı olması açısından yetersiz kaldığını belirleyince, ön Asya coğrafyasının en cazip bölgesi olan Anadolu yarımadası ile de yakından ilgilenmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğunun da bir Türk devleti olması yüzünden, bu bölgeye kendilerini daha yakın hisseden Macarlar, bir büyük savaş sırasında Turan bölgesine geri dönüş istikametinde Doğu Anadolu bölgesini kendileri açısından yerleşmek için uygun bir bölge olarak görmüşlerdir. Bu doğrultuda üç yüz den fazla Macar aydını, Osmanlı ülkesine gelerek, Anadolu yarımadasını karış karış gezmişler ve bu ülkeyi, bir büyük savaş sırasında yeni yerleşme alanı olarak belirlemişlerdir. Asya kökenli bir halk olarak kendi geleceklerini Avrupa ‘da değil, tarih sahnesine çıktıkları topraklarda aramaya başlayan Macar aydınları sahip oldukları tarih bilinci ile, dünyanın yeniden biçimlenmesi aşamasında hem kendi açılarından hem de dünya dengeleri yüzünden etkin olmaya çaba göstermişlerdir.

                Birinci dünya savaşı sırasında Almanya ile birlikte hareket eden Macarlar, doğuya doğru yöneldikleri aşamada Panturanizmi daha da geliştirmişler ve Bulgarlar ve Osmanlılar gibi iki önemli devlet ile, batı Avrupalı Atlantik güçlerine karşı ortak bir savaş içerisinde yer almışlardır. Atlantik emperyalizmi İngiltere ve Fransa üzerinden dünyanın merkezine dönerek, Avrasya kıtasını ele geçirmeye yöneldiği bir aşamada, dünyanın doğusunda yer alan Turan bölgesinin halkları bir araya gelerek kendi anavatanlarında daha güçlü bir çıkışın arayışı içinde olmuşlardır. Macar aydınlarının orta Avrupa bölgesinde başlattıkları Turan kökenli kavimlerin gelecek arayışı, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu üzerinden Kafkasya ve Hazar bölgesine kadar ulaşmış ve bu doğrultuda Panturanizm akımı Panslavizm, Pangermenizm ve Panislamizm akımlarına karşı Türk asıllı toplulukların geleceği açısından devreye girmiştir. Cihan savaşları ile dünya düzeni yeniden kurulmak istenirken, Slav  ve Germen  asıllı toplumlara  karşı Turan asıllı kavimler  bir araya gelerek birleşmek zorunda kalmışlardır Ural-Altay ya da Turan denilen bölge kökenli olarak dünya sahnesine çıkmış olan bütün  Türk asıllı kavimlerin ortak bir gelecek arayışı olarak Panturanizm, en batılı  ve gelişmiş Turan toplumu olan Macaristan’da dünya sahnesine çıkmış olması bir rastlantı değil, aksine tarihsel sürecin ortaya çıkardığı bir siyasal birikimin sonucudur . Macarlar, Turan bölgesini yeniden keşfederlerken tarih sahnesindeki Türk varlığını sorgulayarak, geleceğin dünyası için Panturanizmi bir çıkış yolu olarak görüyorlardı. Turanizm, Macar milleti üzerinden bütün Turan kavimlerinin ve Türk dünyasının yeniden ayağa kalkışının bir anlamda yeni simgesi olarak öne çıkıyordu.

                Turancılık Macaristan’da ortaya çıktıktan sonra bütün Türk dünyasında hızla yayılırken Osmanlı İmparatorluğu içinde de tartışılmaya başlanmış ve Türk asıllı Osmanlı toplulukları içinde çok hızlı bir biçimde etki sağlayarak, imparatorluk sonrası dönemde, bir Türk devletinin kurulmasına giden yolda önemli bir ölçüde katkı sağlamıştır.  Osmanlı’dan Türkiye’ye geçerken, Turancılığın getirdiği uyanış ile Türkçülük akımı devreye girmiş ve bu akımın hızla örgütlenmesi sayesinde, ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti çağdaş bir devlet olarak kurulmuştur. Ön Asya ve Orta Asya bölgelerini içine alan, Hazar ve Kafkasya merkezli alana, Turancılık akımı sonrasında Turan bölgesi adı verilmiştir. Güneyinde İran’ın yer aldığı, Turan coğrafyası, Hazar denizinin iki yakasında bir araya gelerek Çin seddine kadar uzanan bütün Türk toplumlarını içine alacak bir düzeyde gelişmeler göstermiştir. Orta Asya, Kafkasya, Hazar, Ön Asya ve Balkanlar gibi bölgelerde yaşamlarını sürdüren Türk asıllı topluluklar, daha sonraki aşamada Avrupa’daki Turani kavimler ile bir araya gelebilmenin yollarını Panturanizm akımı sayesinde bulabilmişlerdir. Bu yönü ile Turancılık, Slav, Germen, Latin ve Anglosakson halklarına karşı, Turan bölgesinden tarih sahnesine çıkan Türk asıllı toplulukların var olma ideolojisidir. Bu yönü ile de ciddi bir haklılık temeline sahip bulunmaktadır. Dünya haritasında yer alan bütün uluslar ve halklar gibi, Turan halklarının da var olma ve yaşamlarını sürdürme hakları bulunmaktadır. Batılı ya da Avrupalı uluslar kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya hegemonyası oluşturabilmek için dünya savaşlarını gündeme getirirken, tüm diğer halklar gibi Turan kavimleri ve toplumları da kendi varlıklarını koruyabilmenin ve güvence altına alabilmenin yollarını arayacaklardır. Macar aydınlarının bu alanda öncülük yaparak öne çıkmalarıyla, Germen ve Slav asıllı toplulukların yeni emperyal düzenler oluşturarak, Turan asıllı kavimleri yok etme projeleri önlenebilmiştir. Bu gerçek de Turancılığın emperyalist amaçlı saldırgan bir ideoloji değil, Rus, Alman, Latin   ya da Anglosakson kökenli   toplumların saldırganlığına karşı tamamen savunmacı bir çizgide haklılık gösteren bir yaklaşım olduğunu açıkça göstermektedir. Turancılık akımı, Türk asıllı Turan kavimlerinin varlığını korumak ve diğer saldırgan ırkçı ideolojilere karşı, Türk ve Turan dünyasının haklı ve meşru var olma mücadelesiyle dünya barışını meşru zeminde oluşturabilmenin arayışıdır. Hiçbir biçimde saldırgan bir ırkçılık olmayan Turancılık, bu yönü ile ele alındığında bütünüyle haklılık kazanmaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


19 Aralık 2020 Cumartesi

ÖNCE NAHCIVAN KORİDORU AÇILMALIDIR- Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN

 ÖNCE NAHCIVAN KORİDORU AÇILMALIDIR

 Geçen sene yaz aylarına doğru olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelince, Türkiye önümüzdeki gündemin, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya doğru değiştiğini görmeye başladı. Küreselleşme sürecinin başlamasıyla beraber Orta Doğu’ya gelen ABD, bu bölgede İsrail’in çıkarları için savaşmak zorunda kaldığı için, dünya gündeminde Orta Doğu sürekli olarak birinci sırayı alıyordu. Ne var ki, aradan geçen otuz yıllık bir zaman diliminden sonra, yeni ABD yönetimi, başını Orta Doğu çöllerine gömmekten vazgeçerek, dünyaya daha geniş açıdan yeniden bakmaya başlamıştır. Dünyanın merkezi bölgesini ele geçirmek üzere savaş süreci tırmandırılırken, süper güç olarak ABD’nin bütün kıtalar üzerindeki hegemonyasının giderek azaldığı ve yeni dönemde artık dünyanın ABD’ye karşı gündeme gelen farklı kutup başları ve bölgesel oluşumların, yenidünya düzeninin belirlenmesinde eskisine oranla daha fazla etkili olacakları görülmektedir. Tam bu aşamada artık dünyanın gerginlik noktasının kuzeye doğru çıktığı ve böyle bir aşamada, Kafkasya üzerinde odaklandığı anlaşılmaktadır. Ermeni kapısının açılmak istenmesiyle beraber gündeme gelen Azeri-Ermeni gerginliği bu durumun çok açık bir göstergesi olarak dünya gündemine girmiştir.

Bir bölge ülkesi olarak Türkiye, Kafkasya’nın uzantısı biçiminde bir konuma sahip bulunmaktadır. Türkiye’nin doğusu, Kafkasya’nın batısıdır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra, Anadolu’da ilk hükümet girişimi Kars’da Güney Batı Kafkasya yönetimi olarak gündeme gelmiştir. Eğer Anadolu halkı toparlanarak bir ulusal kurtuluş savaşı vermeseydi, son Osmanlı Meclisinde ilan edilen milli sınırlar çerçevesinde bir ulusal devlet kurmasaydı, Ankara hükümeti bütün Anadolu’yu kontrolü altına alamayacaktı ve bu nedenle de, belki Kars merkezli bir Güney Batı Kafkasya devleti günümüzde doğu Anadolu topraklarını da içine alarak devam ediyor olacaktı. Ne var ki, imparatorluktan ulus devlete geçerken ortaya çıkmış olan bu ara hükümet denemesi bile, Türkiye’nin Kafkasya bölgesi ile nasıl bir ortak konuma sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Bugün Güney Kafkasya’da yer alan üç küçük devletin genişleme ve yayılma alanları, Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli sınırları içerisinde yer alan Doğu Anadolu bölgesinde bulunmaktadır. Bu durumu iyi bilen Atatürk önceliği doğu cephesine vererek, Gürcistan ve Ermenistan ile ilk önce çatışma sonra da barış yolunu gerçekleştirerek, Türkiye’nin doğu sınırlarının çizilmesini gerçekleştirmiştir. İki küçük devlet ile yapılan sınır anlaşmaları daha sonraki aşamada bunların patronu konumundaki Sovyetler Birliğine de kabul ettirilerek, kurtuluş savaşının ağırlığı güney ve batı cephelerine kaydırılmıştır.

      Doğu sınırları çizilirken, Sovyetler Birliğinin baskısı ile Ermeni sınırı İran sınırına kadar uzatılmış ve Türkiye ile Azerbaycan arasına bir Ermeni bıçağı yerleştirilmiştir. Böylece, iki kardeş ülke olan Türkiye ile Azerbaycan’ın sınır komşusu olması önlenmiştir. Yıllardır iki toplum arasında dile getirilen birleşerek tek devlet olma idealinin önüne, Ermeni bıçağı çıkarılmış ve bu yoldan Türkiye Cumhuriyeti ile Azerbaycan devletinin gelecekte birleşerek, tek devlete dönüşmelerine gidecek olan yol kapatılmak istenmiştir. Kafkasya haritasına bakıldığı zaman, bölge nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Türk asıllı toplulukların birbirlerinden ayrı tutulmak üzere her yolun denendiği anlaşılmaktadır. Türk topluluklarının bir kısmı İran’da, bir kısmı Azerbaycan’da, bir kısmı Türkiye’de bırakılırken, Kuzey Kafkasya’da yaşayan çok miktarda Türk ve Müslüman nüfus da Rusya’nın hegemonyasına terk edilmiştir. Bir imparatorluğun çöküşü üzerine,  sahipsiz ve dağınık bir durumda kalan Türk topluluklarının yeni dönemde bir araya gelerek ortak bir devlet çatısı altında yaşam düzenine sahip olmaları ideali gerçekleştirilememiştir. Bu nedenle, Kafkasya haritası karışık bir durumda bırakılmış ve küçük Ermeni devleti bölgeye Türkleri dağıtmak üzere, Ruslar ve batı ülkelerinin işbirliği ile yerleştirilmiştir. Ermeniler bu coğrafyanın eski topluluklarından birisi olmalarına rağmen, yirminci yüzyılın başlarında Kafkasya haritası çizilirken orta bölgede bırakılarak, Türk dünyasının entegrasyonu önlenmiştir. Küçük Ermenistan devleti ve bunun İran’a kadar uzanan bıçak görünümündeki sonradan uzatmalı sınırları dikkate alınırsa esas amacın, bölgedeki Türk varlığının bütünleşmesini önlemek olduğu açıkça görülmektedir. Ermeni bıçağı yüzünden Türkiye ve Azerbaycan birleşememiş ama ortaya başka bir garip durum daha çıkmıştır. O da Nahçıvan bölgesinin dağlar arasında dünyadan kopuk bir konumda kendi kaderine terk edilmesidir.

      Azerbaycan’ın ve dolayısıyla Türk dünyasının bir parçası olan küçük Nahçıvan bölgesinin ne Azerbaycan’ın, ne de Türkiye’nin sınırları içinde olmasına izin verilmemiş, iki Türk ülkesi arasında yer alan bu küçük Türk toprağının sahipsizliğe terk edilmesi gibi garip bir durum ortaya çıkarılmıştır. Bugün Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge konumunda bulunan Nahcıvan bölgesi, Ermeni bıçağının İran sınırına kadar uzatılması nedeniyle, Türkiye ve Azerbaycan arasına sıkışmış ama Ermenistan sınırı yüzünden de bir türlü istediği ilişkileri kuramamıştır. Ermeni bıçağı Nahcivan bölgesinin dünyaya açılan koridorunu kapatmıştır. Ermeni bıçağı aracılığı ile bölge Türklerinin bütünleşmesi önlendiği gibi, Nahcivan bölgesi de dağlar arasında kimsesizliğe terk edilmiştir. Sovyetler Birliği döneminde bölgedeki demir perde uygulaması nedeniyle kamuoyundan gizlenen bu haksızlık,  yeni dönemde gün ışığına çıkmış ve Kafkasya bölgesindeki asıl problemin Nahcıvan koridorunun kapatılmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Eğer Ermeni bıçağı İran sınırına kadar Kapan bölgesine kadar uzatılmasa, Nahcıvan ile Azerbaycan birleşmiş olacak ve böylece Nahcıvan üzerinden Türkiye ile Azerbaycan sınır komşusu olabileceklerdi. Ermenistan İran ile sınır komşusu yapılırken, Türkiye ile Azerbaycan’ın sınır komşusu olmaları önlenmiş ve böylece, Kafkasya’da güçlü bir Türk dayanışmasının önüne geçilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında Sovyetler Birliği üzerinden dayatılan bu çözüm, aslında gerçek bir barış getirememiş ve geleceğe dönük olarak ciddi bir çözümsüzlük sürecinin başlamasına neden olmuştur. Birbirinden koparılan iki Türk ülkesinden Azerbaycan demir perde içinde Sovyet hegemonyasına terk edilirken, Türkiye’de soğuk savaş döneminin gerginliği içinde ABD hegemonyasının bölgedeki üssü ya da sınır karakolu konumuna sürükleniyordu.

Bugün gelinen noktada, Ermenistan sınır kapısının açılması yüzünden, Türkiye ve Azerbaycan’ın karşı karşıya gelmelerinin ana nedeni bölgede kendi hegemonyasını kurmak isteyen Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin karşıt politikalarıdır. Rusya bölgede Ermenistan üzerinden ağırlığını sürdürürken Azerbaycan’ı Ermeni bıçağı ile Türkiye’den ayrı tutmuş, Amerika ise Nato üzerinden Türkiye’yi kullanarak bölgede Rusya’ya karşı bir ağırlık dengesi kurmak istemiştir. Yüz yıl önce çizilen sınırların değişen güç dengeleri nedeniyle bugün yeni bir düzene doğru gidildiği aşamada, yeniden çizilmek istenmesi yüzünden Kafkasya’da suların ısınmağa başladığı göze çarpmaktadır. Batı dünyasının kendi içinde yaşadığı çekişme ve kavgalar nedeniyle gündeme gelmiş olan Soğuk Savaş dönemi geride kalınca, Sovyetler Birliği dağılmış ve böylece Orta Asya ve Baltık ülkeleri ile beraber Güney Kafkasya ülkeleri de bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Otuz yıl önce başlayan yeni dönemde, Azerbaycan Ermenistan çekişmeleri zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşmüş, Ermenistan Azerbaycan’ın topraklarının beşte birini oluşturan Dağlık Karabağ bölgesini işgal ederken, ortaya bir de binlerce Azerinin öldürüldüğü Hocalı katliamı çıkmıştır. Yüz yıldır Türklerin aleyhine soykırım suçlaması ile dünya kamuoyunu karıştıran Ermenilerin, ellerine fırsat geçtiğinde Hocalı’da soykırım uygulayarak masum Azerileri yok ettikleri görülmüştür. Kendileri Hocalı’da Azeri Türklerine karşı soykırım suçu işleyen Ermenilerin, hala Türkleri soykırım ile suçlamağa kalkışmaları, gerçekten ciddi bir çelişki olarak ortada durmakta ve her nedense Türk dış politikası bu çelişkiyi dile getirmekten uzak durmaktadır. Türk diplomasisi sürekli olarak savunma konumunda pasif kaldığı sürece, kendileri Türk soykırımı uygulamaktan çekinmeyen Ermenilerin, Türklere karşı soykırım suçlamasını bir silah olarak kullanmağa devam edecekleri anlaşılmaktadır. Yaşanan gelişmeler doğrultusunda, artık bu gibi çelişkili durumlara bir son vermenin zamanı gelmiştir.

      Yeni dönemde, Rusya’nın Kafkasya’nın güneyine inerek ve Güney Osetya ile Abhazya’yı Gürcistan hegemonyasından kurtararak kendi denetimi altına almasıyla beraber, ABD ve batı ittifakı Rusya’nın Gürcistan’ı bütünüyle işgal etmesinden çekinmektedir. Ermenistan’ı kendi baskısı altında tutmakta olan Rusya’nın yeniden Gürcistan’ı işgale yönelmesiyle, Kafkasya’da bir Rus demir perdesinin yeniden kurulacağı görülmektedir. Bunu önleyebilmek üzere atağa kalkan ABD, Türkiye’yi kullanarak Ermenistan sınır kapısını açtırıp ve böylece Rusya Gürcistan’ı işgal etmeden, Ermenistan üzerinde tam olarak bir batı hegemonyası oluşturmak istemektedir. ABD’nin batı ittifakına dayanarak Türkiye’yi kullandığı bu politika, bir bölge ülkesi olarak Türkiye’ye zarar vermektedir. ABD Rusya’nın Gürcistan hamlesine karşı yeni satranç atağını Ermenistan’da Türkiye aracılığı ile gündeme getirmesi ile iki Türk ülkesini ilk kez karşı karşıya getirmekte ve bu yüzden Türkiye’ye açıkça zarar vermektedir. Türkiye ABD’nin müttefiki olduğu gibi aynı zamanda bir bölge ülkesidir ve kesinlikle ittifak ilişkilerinin, Türkiye’nin bölgedeki konumuna ve çıkarlarına zarar vermemesi gerekmektedir. Şimdiye kadar batıcı iktidarlar aracılığı ile Türkiye kendi çıkarlarına ters düşen bir biçimde yönlendirilmiştir. Ne var ki, eski dönemden gelen bu tür zorlamalar Türkiye ve bölge barışını ciddi olarak tehdit etmekte ve Ermeniler ile Türkleri yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklemektedir. Türkiye yeni dönemde ABD’nin çıkarları yüzünden komşuları ile çatışma ya da savaş ortamına düşmemelidir. Türkiye bu doğrultuda kendisini düşündüğü kadar,  soydaşı ve kardeşi olan Azerbaycan’ı da düşünmek zorundadır. Ermenistan ile Azerbaycan karşı karşıya geldiği aşamada, Türkiye’nin yeri her zaman Azerbaycan’ın yanı olmalıdır. Bu durumda Azerbaycan’ın aleyhine olabilecek hiç bir çözüme Türkiye’nin alet olması düşünülemez. Bunu başta ABD olmak üzere bütün dünya ülkelerinin iyi bilmelerinde dünya ve bölge barışı açısından büyük yarar vardır.

Ermeni kapısının açılması konusu, ABD’nin Rusya’ya karşı Kafkasya’da bir önleyici denge kurmak arzusundan gelmektedir. Ne var ki, Ermenistan daha Rusya’dan tam olarak kopmamıştır ve Türkiye aleyhindeki talepleri ile propagandalarından da asla vazgeçmemiştir. Ermeni kapısının açılması hem ABD’ye hem de Ermenistan’a fayda sağlayacaktır ama Türkiye için zararlı olacaktır çünkü Azeri toprakları üzerinde Ermeni işgali devam etmektedir. Bu açıdan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermeni işgalinin sona ermesi, Azerbaycan’ı yeni bir barış için tatmin edebilmek üzere öncelikle sağlanmalıdır. Ermenistan için kapılar açılmadan Dağlık Karabağ bölgesi Azerbaycan’a iade edilmeli, bir milyonu aşkın Azeri göçmenin yeniden yurtlarına dönmeleri sağlanmalıdır. Her iki ülke için bunlar yapılırken, Türkiye’nin önceliği ise Nahçıvan koridorunun açılmasıdır. Zengezur ve Laçin bölgelerini de kapsayan bir Nahçıvan koridoru açılması, Türkiye ile Azerbaycan’ı bütünleştireceği için Ermeni kapısının açılmasıyla ortaya çıkabilecek mahzurların giderilmesinde, iki ülke dayanışmasıyla denge sağlayabilecektir. Sovyet Emperyalizmi ile Hırıstıyan dayanışmasının, Ermeni bıçağını İran’a kadar uzatarak yüz yıl önce kapatmış olduğu Nahçıvan koridorunun, artık günümüzde açılması gerekmektedir. Türkiye açısından son gelişmelerin bu doğrultuda ele alınmasında yarar vardır. Önce Ermeni bıçağı kaldırılarak Nahçıvan koridoru açılacaktır, ikinci aşamada Ermeni işgaline son verilerek Dağlık Karabağ Azerbaycan’a geri verilecektir. Ancak üçüncü aşamada, Ermenistan sınır kapısının açılması düşünülebilecektir. Azerbaycan için Karabağ sorunu çözülmedikçe ve Türkiye için Nahçıvan koridoru açılmadıkça, hiç bir Ermeni kapısının açılmasını iki Türk ülkesi kabul etmeyeceklerdir. Bu nedenle, Rusya’nın güney Kafkasya’ya inmesini istemeyen batılı emperyalist güçler, Ermeni kapısının açılmasından önce, Dağlık Karabağ bölgesinin iadesi ile Nahçıvan koridorunun açılmasına öncelik vermelidirler. Aksi takdirde, hem Türkiye’yi hem de Azerbaycan’ı karşılarına almak durumunda kalacaklardır.

     Türkiye ve Azerbaycan arasında jeopolitik açıdan bir doğal köprü konumunda bulunan Nahçıvan bölgesinde, bugün iki yüz bin civarında Türk dağlar arasına sıkışmış olarak yaşamağa çalışmaktadır. Ermenileri sınır kapısı üzerinden dışa açmak isteyenler, hiç Nahçıvan Azerilerinin de dışa açılma hakkından söz etmemektedirler. En az Ermeniler kadar Nahçıvan Türklerinin de dışa açılma hakkı vardır. Onların bu hakkı ancak koridorun açılmasıyla sağlanabilecek ve o zaman gerçek anlamda Nahçıvan, Azerbaycan ve Türkiye bütünleşmesinin köprüsü olabilecektir.  Kafkasya’da tırmanmakta olan Rus ve ABD gerginliğine karşı, bölgede barışı sağlayacak alternatif çözüm Türkiye ve Azerbaycan bütünleşmesinden geçmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında toplanmış olan Birinci Bakü Kurultayının bir benzeri olarak, İkinci Bakü kurultayı Azerbaycan’ın başkentinde İran, Irak, Gürcistan, Suriye, Türkiye ve Türkmenistan’ın da katılmasıyla yapılırsa, Hazar bölgesi ülkeleri kendi barışlarını emperyal güçleri dışlayarak gerçekleştirebileceklerdir. O nedenle bugün için yapılması gereken öncelikli iş, Nahçıvan koridorunun açılmasıdır.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir savaş dalgasının Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinden Kafkasya’ya doğru tırmanması Avrasya bölgesinin geleceği açısından yeni bir dönemi başlatmıştır. Yenidünya düzeni oluşturma çabalarının başlamış olduğu bugünlerde dünyanın bütün jeopolitik bölgelerinin farklı bir konuma sürüklenmesi üzerine, Karabağ bölgesi ile birlikte Nahcıvan bölgesinin de harita üzerindeki konumlarında önemli ölçülerde değişiklik gündeme gelmiştir. Birinci dünya savaşı sonrasında çizilmiş olan bölge devletlerinin sınırları bu yüzden geçerliliğini yitirmiş ve bu bölgedeki sorunların çözüme kavuşturulması açısından engel oluşturmaya başlamıştır. Bu çerçevede yenidünya düzeni sürecinde Karabağ ve Nahçıvan sorunları acilen ele alınarak bölgedeki geçiş yollarının açılması sağlanmalıdır.

Küreselleşme sonrasında devre ara ye giren yeni dönemin Kafkasya’daki ilk savaşı Ermenistan ve Azerbaycan da Dağlık Karabağ bölgesinin yönetim biçimi yüzünden ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği dağılırken hiç beklenmedik biçimde Ermenistan tarihten gelen yapısı ile bir Azeri toprağı olan Karabağ bölgesini işgal etmiş ve bu bölgelere Ermeni asıllı toplulukları yerleştirerek, bugünün küçük Ermenistan’ını büyütebilmenin çabası içinde olmuştur. Bu doğrultuda Hocalı bölgesinde büyük bir katliam yapan Ermeni devleti, bölgenin Azeri kökenli toplum yapısını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilmenin yollarını aramıştır. Azerbaycan devletinin daha büyük bir yapıya sahip olması ve petrol zenginliklerini elinde bulundurması gibi sorunları Rus desteği ile aşmaya çalışan Ermenilerin, Kafkasya bölgesinin tam ortasında işgal eylemlerini bugüne kadar devam ettirebilmeleri de, arkalarındaki büyük Hrıstıyan devlet olarak Rusya’nın perde arkasındaki desteğini sürdürmesi ile açıklanabilmektedir. Tarihten gelen dev bir ülke olarak Rusya her zaman için güney sınırlarının güvenlik içinde olmasına dikkat etmiş ve bu yüzden Karadeniz kıyılarındaki topraklar üzerindeki hegemonyasını sürdürmeye çalışmıştır. Özellikle yirminci yüzyılın başlarında Rus ordularının ülkenin güney bölgelerinde emperyalist bir yayılmaya yönelmeleri ile Balkanlardan Kafkaslara doğru uzanan bir kıyı şeridi üzerinde, Rusların Karadeniz hegemonyası güçlendirilerek, Kafkaslar bölgesinde Türk nüfus iki ayrı devletin çatısı altında yaşamaya mahkûm edilmiş ve böylece kuzeyin bu emperyalist devletinin etki alanını genişletebilmesinin önü açılmıştır. İki kutuplu dünya düzeninde Sovyet sisteminin Rus yakın bölgesinde kurulması da,  Rus emperyalizminin sınırlarını genişletmesine yardımcı olmuştur.

Sosyalist sistemin çöküşünden sonra çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi içinde Rus desteği ile Ermeni işgali devam etmiş ama Orta Doğu ve Akdeniz üzerinden gelişen savaş süreci yeniden Kafkasya bölgesine sıçratılınca, Dağlık Karabağ sorunu tekrar canlandırılarak dünya kamuoyunun önüne çıkartılmıştır. Sovyetler Birliğinin dağılma aşamasında küresel bir değişim dünya kamuoyunu etkilediği için sorun o aşamada çözüme kavuşturulamamıştır. Yirminci yüzyıl boyunca Sovyet sisteminin varlığı yüzünden Rusya’yı karşısına almaktan çekinen batılı devletler yirmi birinci yüzyılda dünya yeniden kurulurken, bu kez Rus emperyalizmine karşı daha dik durarak ve bölgedeki savaşın sona erdirilmesi için devreye girerek, Rusların eskisi gibi Ermenileri himaye etmelerini önlemeye çalışmışlardır. ABD başkanlık seçimleri öncesinde Ermenilerin çeyrek asır işgal altında tuttukları Karabağ bölgesini genişletmek üzere sınırdaki köylere silahlı saldırılar yapması üzerine, Azeri devleti kendini korumak üzere askeri birliklerini devreye sokarak Ermenilerin haksız saldırı ve işgal eylemlerinin önünü kesmek istemiş ve bu yüzden de Karabağ savaşında yeni bir çatışma dönemi daha gündeme gelmiştir. Bu aşamada ABD kendi başkanlık seçimlerini etkileyecek kadar bir siyasal yansımayı, bu savaş üzerinden umut etmiş ama olaylar eskisinden çok farklı bir çizgide gelişerek, Amerikan beklentilerinin boşa çıkmasına yol açmıştır.

Soğuk savaş sonrasında gelişen olaylar tepkisel olarak farklı çizgilerde ilerleyince, batı emperyalizmi içinde yer alan ülkeler daha bağımsız hareket ederek, ABD ile Rusya arasında bir denge arayışı içine girmişler bu nedenle de Rusya eskisi gibi katı bir emperyalist devlet olarak hareket etmeyerek, daha anlayışlı ve yumuşak bir tavır ile ikinci Karabağ savaşının kısa zaman dilimi içinde sona erdirilmesini sağlamıştır. Yüz yıl önce Kafkasya’nın geleceği için Osmanlı devleti ile savaşan Rusya bu kez yüz yıllık bir dönemin geçmesinden sonra daha tecrübeli bir yol izleyerek, Türkiye ile yakınlık içinde meselenin çözüme yönelmesinde etkili olmuştur. Bölgenin iki büyük devleti olarak Türkiye ve Rusya zaman zaman bir araya gelerek, hem çatışmaları önlemeye hem de bölge için kalıcı bir çözüm paketi oluşturmaya çalışmışlardır. Bu doğrultuda bölgede olayları ve gelişmeleri izlemek üzere bir ortak merkez oluşturulmasına ve iki tarafın burada zaman zaman bir araya gelerek, Kafkasya bölgesinde  yeni savaş senaryolarının öne çıkmasını önlemek için işbirliği yapmalarına karar vermişlerdir. İki büyük ülkenin bu konuda anlaşmaya varmalarının arkasında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde yaşanmış olan siyasal sorunların ve sıcak çatışmaların önlenmesi doğrultusunda, başlatmış oldukları işbirliğinin çok önemli ölçüde olumlu yansımaları olmuştur. Hem Türkiye hem de Rusya merkezi coğrafyada savaşların önlenebilmesi için Türkiye ve Rusya işbirliğinin kaçınılmaz bir biçimde ön koşul olduğunu anlamaları ile son dönem Karabağ savaşı kısa sürmüştür. Bugünün dünyasında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinde işbirliği yapan iki büyük devletin merkezi alan barışı için Kafkasya bölgesinde de doğal olarak ortak hareket etmeleri kaçınılmaz olmuştur.

Bugünün koşullarında dünya haritasına bakıldığı zaman en karışık bölge olarak Kafkasya’nın öne çıktığı görülmektedir. Dünyanın jeopolitik yapılanması açısında Kafkasya ele alındığında Asya ve Avrupa kıtalarının birleşme noktası olarak görünmektedir. Bu doğrultuda her iki kıtadaki gelişmelerin doğrudan etkilediği bölgelerin başında Kafkasya gelmektedir. Rusya ve Türkiye hem Avrupa hem de Asya devletleri olarak iki kıtanın kesişme noktasındaki bu bölgenin geleceği ile kendi ulusal çıkarları açısından yakından ilgilenmek durumundadırlar. Kafkasya’nın coğrafi konumu kadar tarihten gelen konumu da üzerinde durulması gereken önemli bir faktör olarak bugünün koşullarında yeniden değerlendirilecek gibi görünmektedir. Milattan sonra üçüncü ve onuncu yüzyıllar arasında Hazar gölünün kıyılarında kurulmuş olan Hazar devleti bir büyük imparatorluğa yönelirken, Asya ve Avrupa toprakları üzerinde yayılmış ve Hazar kıyısındaki kentleri de başkent olarak imparatorluğun merkezi yapmıştır. Hazar bölgesi tarihte merkezi bir alan olarak Sovyet sonrası dönemde yeniden öne çıkarken, Hazar’ın yedi yüzyıllık bir uygarlığın merkezi olarak dünya tarihinde önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Onuncu yüzyıl sonrasında yaşanan siyasal gelişmelerin biçimlendirdiği Hazar bölgesinin yeniden önem kazanarak geleceğin biçimlenmesinde merkezi bir konuma sahip olacağı şimdiden görülmektedir. Bu noktada, bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Hitler’in, neden Avrupa egemenliğine soyunmuş olan Napolyon gibi Rusya’ya karşı Moskova’ya gitmediğini ve bunun yerine neden Hazar bölgesinin kuzeydeki merkezi olan Stalingrad kentine giderek, Hazar bölgesini ele geçirmeye çalıştığını, bugünün kuşaklarının gelecek iyi düşünmeleri gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Kafkasya’ya giden yolların açılması aynı zamanda Hazar bölgesinin yeniden dünyaya açılmasını gerçekleştirecektir.

Bugünkü Kafkasya haritasına bakıldığında fazlasıyla parçalanmışlık içinde karışık bir yapıya sahip olduğu göze çarpmaktadır. Bölgedeki Türk ve Müslüman bir nüfus çoğunluğuna karşılık, Kafkasya’nın tam ortasına Gürcistan ve Ermenistan gibi iki Hrıstıyan devletin oturtulmasının batı ülkelerinin emperyalist müdahaleleri sayesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Türkiye Akdeniz’e ve Avrupa’ya doğru kurulurken, diğer Türk devleti olarak Azerbaycan da hem Asya kıtasına hem de Hazar denizine dönük olarak kurulmuştur. Böylece Kafkasya haritasında iki Türk devleti ayrı ayrı kurulurken bunların birleşmesini önlemek üzere çeşitli senaryolar öne çıkarılmıştır. Sırf bu amaçla Azerilerin çoğunlukta bulunduğu bölgelere, Ermeni ve Gürcü asıllı nüfuslar getirilerek doğu ve batı Kafkas Türk devletlerinin birleşmesine set çekilmiştir. Bu doğrultuda Ermenistan sınırları İran’a kadar uzatılarak, Nahcivan ve Karabağ parçalanmış ve Nahcivan koridoru hem Azerbaycan’dan kopartılmış hem de Türkiye sınırlarında ayrı bir özerk bölge olarak kalması sağlanmıştır. Sovyet döneminde Karabağ’ın Azerbaycan sınırları içinde yer almasına karşı çıkılmamış ama Sovyetler Birliğinin dağıldığı gün Ermeni ordusu Rus desteği ile Karabağ’a girerek, iki Türk devletinin yakınlaşarak birleşmesine giden yolu kesmeye çalışmıştır. Bu problem son Karabağ savaşı sırasında yeniden canlandırılmak istenmiş ama Rusya ve Türkiye işbirliği ile bir haksızlık önlenerek Karabağ yeniden Azerbaycan’a devredilmiştir. Ne var ki, sorun Karabağ’ın el değiştirmesiyle tam bir çözüme kavuşamamış, Nahçıvan koridoru meselesi yeniden bütün yönleri ile bugünün gündeminde yeniden öne çıkmıştır.

Kafkasya bölgesindeki devletlerinde önümüzdeki dönemde ABD eski dışişleri bakanının söylediği gibi sınırları değişecek 22 ülke arasında yer alması da önümüzdeki yıllarda Kafkasya’nın konumunu değiştirebilecektir. Bugünkü devletlerin içinde yer alacağı bir Kafkasya Birliğinin kurulup kurulamayacağı da sınırlar yeniden belirlenirken gündeme getirilebilecektir. Hazar bölgesinin yenidünya düzeninde Hitler’in ortaya koyduğu gibi dünyanın merkezi olup olamayacağı, bölge devletlerinin tutumuna bağlı olacak ve bu aşamada Türkiye ile Rusya arasında sürdürülecek işbirliği ya da diyalog farklı yaklaşımların önlenmesini sağlayarak, akıl ve sağduyu çizgisinde bir yeni yapılanmanın bölgede esas olmasına yardımcı olacaktır. Bunun için de ilk atılacak adım Nahçıvan koridorunun açılması olacaktır. Yüz yıl önce harita üzerinde yapılmış olan hatanın düzeltilmesiyle, Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sınır komşusu olması sağlanacak ve Nahcivan bu hali ile öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasında köprü konumuna gelecektir. Nahcivan köprü konumu ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Azerbaycan üzerinden de Asya’ya bağlanacaktır. Böylece Nahçıvan koridorunun açılmasıyla birlikte Hazar bölgesi ve Kafkasya ülkeleri yeni ipek yolu üzerinden doğu-batı trafiğinin tam ortalarında yeniden Hazar’ın merkezi konuma gelmesini sağlayabilecektir. Rusya ve Türkiye’nin bu çizgide ortak hareket etmesi de aynı zamanda İngiltere ve Çin arasında yeni oluşturulan yeni ipek yolu güzergahında Hazar bölgesini tekrar öne çıkaracaktır. Hazar’ın karşı kıyısında yer alan İran ve Türkmenistan devletlerinin de için de yer alacağı Kafkasya platformu Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerindeki sıcak çatışmaların Kafkasya bölgesine taşınmasına izin vermeyecektir. Bu doğrultuda günümüzde Kafkasya için ilk atılacak adım olarak Nahcivan koridorunun ipek yolu ile birlikte geçişe açılması, dünya barışı açısından son derece acildir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN