21 Ekim 2019 Pazartesi

RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP ) - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )
                                                                                                                           
                Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı. Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada,  konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken,  yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile  merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir. Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarı küresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir. Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen, giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır. Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda,   merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır. Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal  projeleri açıklanması aşamasında, Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması, dünya kamuoyunun  istikrarı açısından  küresel barış düzenine yardımcı olacaktır.
                Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa, kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist  projeleri   yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların  ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin  ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra  öne çıkmaktadır. İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu, Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi,  Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır. Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte,  bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir. Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez  batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada, orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak  batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir. Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere, dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı  güçlenerek  ve alternatifler üreterek  karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda, kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin  kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi  alanı diğer emperyalist devletlere  kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere, emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir. Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın, bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur.
                Merkezi alan için İsrail  ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi  Büyük Rusya Projesi de  inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir. Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek  ulus devletlerin önü açılmış ve  bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir. Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir. Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek  bu kez  daha küçük bölümlere doğru  oluşumlar desteklenmektedir. Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda  merkezi bölge  karıştırılırken, Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi  tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda  kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir. Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için, bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir.
                Kısa adı  ROP  olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır. Buna göre Ruslar, Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler, Şiiler ve Ortadoksları,bir VAHDET PROJESİ altında  bölge dışı  güçlere karşı  bir araya getirebilmenin  çabası içine girmişlerdir. İslam dininin ele aldığı vahdet inancını  Hrıstiyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak, Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin  arayışı içinde olmuştur. Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken, bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek, diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden  bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir. Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde,  küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde  merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun, Rusya’nın  öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır. Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken, bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa  Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan  yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi  inanç sistemleri üzerinden  sağlanmak istenmektedir. İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken, diğer yandan  var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu.

                Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli  siyasal oluşumlar, günlük olaylar  gibi gösterilerek harekete geçilirken, bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak,  her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu. ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak,  ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını  yapıyorlardı. Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken, Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak  yeni  bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı. ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken, ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu. Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken; Şiiler, Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri  kurulmak isteniyordu.
                Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu, eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini, emperyalist ya da Siyonist  planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından  takip etmiştir. Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi  kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur. Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken,  kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır. Rusya bugünkü aşamada  bölge dışı güçlere karşı  Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini  merkezi alana getirmeye çalışırken, Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da  Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir. Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA  ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi  üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır. Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda  yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu  tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir.
                İngilizler merkezi coğrafyaya  yüz yıl önce gelirken, bölgedeki Arap nüfusunun  halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek, gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek, kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır. İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir. Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken, İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir. Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur. İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle  Rusya  Tasavvuf anlayışı   aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman  diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir. Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks  Rus devletinin,  bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir  oluşum ile geliştirmeye çalışması, Rusya’nın yeni  Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır. Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabul edilmesi, Rusya’nın  Türkiye ve İran halkları ile  farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin  yeni bir yansıması olarak görülmektedir. Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler. Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de, kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi, tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır. Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar.
                Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine  karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir. Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda  bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni  halkları ile  batı emperyalizmine karşı dayanışmayı  seçmektedir. Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak  bir karşı direnç geliştirebilmesi, Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir. Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi  ile zaman içerisinde  savaşların önlenmesini sağlayarak  bölge barışına katkı getirilmesini, Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir. Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken, orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek, iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir. Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir.
                Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra, bölgedeki diğer devletler üzerinde  Şiilik  aracılığı  ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi, merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır. Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik  gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin  tasfiye edilebilmesi için, Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir. Ruslara göre, Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse, o zaman  kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir. Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken,  Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını,  tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi  gerekli görmektedir. Ne var ki, İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken  hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar, hem de   Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi  yeni merkez olarak ilan etmişlerdir. Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini  de  gene Mısır’ın başkenti Kahire’de  kurmuşlardır. İran bu aşamada  akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken, Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım, Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma  girişimleri ile sağlanabilecektir. İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkan terör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir. Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için, vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması  inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir. Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi  kaçınılmaz olacaktır. Günümüzde  barış için  böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri  ile yandaş olma stratejilerinin  geliştirilmesi gerekmektedir. İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının  üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar. Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini  vurgulamaktadırlar. Böylece Rusya  bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken, bir anlamda ABD’nin ılımlı İslam projesinde gündeme getirdiği  laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir. Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir  konumu, benzeri bir biçimde  Rusya ve ABDile birlikte Türkiye için de Ankara için  Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir.
                On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren  mutasavvuflar olarak Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın  daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte, hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden  İslam ülkelerinde  geniş bir taban kazanmıştır. Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek, Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması  istenmektedir. Türkiye’ye laiklik rejimini getiren  Atatürk Cumhuriyetinin  laik siyasal rejimi ile  El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden,  dünya kamuoyunda  Türkiye  bir İslam devleti olarak kabul edilmemiştir. Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür. Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği  olan Avrupa kıtasının  yanı başında batının modern devletleri  ile birlikte hak ettiği yeri almıştır. Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur. Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir.
Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin  El-Ezher’e uzak duran konumu, Türklük üzerinden İran ile geliştirilen  yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir. Bütün gayrimüslim dünyaya  İslamı yaymak için Cihat adı altında  bir din savaşı ilan etmeye yönelen  Selefigruplar, Vahabilik tarikatının örgütleyicisi  Suudi hanedanının destek ve   baskılarıyla  tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri, bugünün koşullarında  açıkça göze çarpmaktadır. Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların  katı bir  çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir. Vahabiler hanedanlık  rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi, aynı zamanda  şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle, Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir. Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri  ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde  Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir. Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak,  yeni bir kamu düzenin  ılımlı İslam düzeni  ile  bağdaşabilecek  tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri, Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir. Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi  için Sufi örgütlenmesinin  tüm İslam ülkelerinde  örgütlenmesi  gerekmektedir.
                Rusya’nın  batı merkezli emperyalizme karşı, Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi  bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır. Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da,  ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle,  kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir. Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Eğer onlar bu noktada  böylesine bir hassasiyet ve iyi niyetle hareket ederlerse, o zaman bölge devletleri arasında  dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir. Rus planı  yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için, Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin  merkezi coğrafyaya getirilmesi  söz konusudur. Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir.
                İslam tarihi  aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da  ev sahipliği yapmıştır. Arapların geleneksel  güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı, Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek  bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur. Türkiye’nin Avrupa  Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme, Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır. Bilimi ve aklı esas alan, pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı  bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli  İslam akımıdır.  El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı, Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden  uzak kalırken, Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki  ayrılıklar öne çıkmaktadır. Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam  dünyasının  biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır. Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak  Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı, daha sonraki aşamalarda  Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda, Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan  çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak  bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna  hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak, yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur. Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya, sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir.
                Hazar’dan Avrupa’ya uzanan  tarihsel  Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken  gelişme  rotası  bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir. Rusya  üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman  iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır. Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır. İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır. Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken, Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında  yayılması için  Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu. Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken, iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir. Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları  büyük savaşlar halinde  öne çıkarken, merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu. Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun  ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları  beş yüz  yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere, Şiilik ortaya çıkarılarak  geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma  yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı  ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler  aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek  bugünkü kaos ortamına varılmıştır. Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır.
                Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak  kitaplarda yerini alırken, bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile,  Rusya’nın  emperyalist hegemonya projesinin  inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır. Bugünkü  çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya  Antlaşmasının  yeniden dikkate alınması gerekmektedir. Bugünün koşullarında  Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD  bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken  ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken, Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi, ilk başta  hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır. Ne var ki, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında  Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi  ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile  Ukrayna, Beyaz Rusya  ve  bazı  Doğu Avrupa ülkelerinde  gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle, dünya kamuoyunda geçmişten  gelen Komünist diktatörlük  imajının devam etmesine yol açmaktadır. Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe, Rusya’nın güler yüzlü ve  barış yanlısı bir tutum takınarak  Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir. Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi,  Rusya’nın  önümüzdeki dönemde izleyeceği  yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir.
                Eski Roma İmparatorluğu döneminde  Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır. Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını, Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır. Sezaro-Papizm, Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır. Buna göre imparator Sezar  devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta, böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır. Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince, son derece otoriter bir  yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün  imparatorluk topraklarında baskı  düzeni  kurulabilmektedir. Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın, çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde  Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu  ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere   sınırları içine almaya çalışırken, Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabul ettirilmek üzere  öne çıkarılmaktadır. Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin  başındaki  yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken, ülke yöneticilerinin  bir Sezaro-Papizm uygulaması  arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün  Doğu Avrupa, Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması, çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir. Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra, kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak, sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır. Rus diktatörü  bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi, Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek, din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje  görünümünde kamu oyuna kabul ettirmeye çalışması, tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından  günümüzde  ciddi  kuşku ile karşılanmaktadır.

  Prof. Dr. ANIL  ÇEÇEN

17 Ekim 2019 Perşembe

Cumhuriyetçi Merkez Gerekliliği - Prof. Dr. Anıl Çeçen


Cumhuriyetçi Merkez Gerekliliği

Prof. Dr. Anıl Çeçen'in Özgür Sanat Dergisi Ekim sayısına verdiği yazıdır.


29 Ekim 2019 yılında Cumhuriyetimizin 96. Yılını kutlayacağız. Türkiye Cumhuriyeti’mizin, kurucu önderimiz büyük Atatürk’ün cumhuriyetin genç kuşaklarına emanet ettiği çağdaş uygarlık çizgisinde ilelebet var olabilmesi için, uluslararası güç dengelerinin Türk ulusunu içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan Türk devletinin kurtulabilmesi amacıyla yeniden vatansever bir çizgide milli mücadele görevi olduğunu anımsatmak istedim. Aslında günümüz koşullarında bu bir sorumluluk haline gelmiştir.

 Küresel emperyalizmin işbirlikçi ve mandacı bazı aydın kesimlerin aracılığı ile ikinci cumhuriyetçilik maskesi altında Türkiye’ye girmesi ve sermaye çevrelerinin dışa açılma bahanesi ile böylesine bir dönüşümü desteklemesi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti büyük bir siyasal çıkmazın içine girmiştir. ABD yönlendirmesiyle küreselleşme, Avrupa ülkeleri öncülüğünde Avrupa Birliği ve İsrail’in zorlamalarıyla Büyük İsrail Projeleri, Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı cumhuriyet devletini fazlasıyla sarsmış ve zayıflatmıştır. Soğuk savaş yıllarında ABD- Avrupa Birliği ve İsrail üçgeninde bir Batı emperyalizminin kıskacına alınan Türk devleti, çeşitli küresel ve bölgesel projelerin batı dünyasından zorla dayatılması nedeniyle küçülerek tasviye edilme aşamasına getirilmiştir. Dış merkezli emperyal oyunlara Türkiye alet olurken, hegemonya peşinde koşan batılı devletler ve şirketler ile yakınlık içine giren işbirlikçi ve mandacı kesimler, fazlasıyla zenginleşerek ülkenin yeni patronu konumunda oligarşik bir düzen yaratmışlardır.

Eski Nato komutanları bundan beş yıl önce, önümüzdeki süreçte merkezi coğrafyadaki on devletin yıkılacağı açıkça ifade edilmişler, Türkiye dahil Ortadoğu devletlerini için düşündükleri projeleri açıklamışlardır. Değişim kılığında öne sürülen projeleri ile her geçen gün Türkiye Cumhuriyeti batılı emperyalist güçlerin daha etkin konuma geldiği bir yarı sömürge ülke durumuna getirilmiştir.  Dünyanın merkezi gücü Osmanlı İmparatorluğu önce yarı sömürgekonumuna getirilmiş ve daha sonra da teslim alınarak tasfiye edilmiştir. Bugün aynı oyun Osmanlı sonrasında bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetine karşı oynanmak istenmektedir. Osmanlı İmparatorluğu yarı sömürge konumundan kurtulabilmek için son yüzyılında büyük modernleşme hamlelerine girişmiş ama dış müdahaleler yolu ile bunlar önlenerek, merkezi imparatorluğun çöküşü gerçekleştirilmiştir. Dün merkezi imparatorluğu çökerten batılı emperyalistler, bugün de Osmanlı topraklarına kurulmuş olan ulus devletleri iç karışıklıklar ve savaş yaratarak ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Arap Baharı girişimleri beraberinde yeni terör olayları ve iç savaşlar yaratarak, bu yönde merkez ülkelerin tasfiyesini hızlandırmıştır.

Uluslararası gelişmeler doğrultusunda reform isteyen ikinci cumhuriyetçiler, mandacı işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünen şeriatçılar ile emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistlerin oluşturduğu hukuk dinlemeyenler koalisyonu üyeleri ortaklaşa Atatürk’ün çağdaş cumhuriyetine saldırmaktadırlar. Emperyalizm desteklediği kayıt dışı ekonomi sayesinde elde edilen sıcak paralar, mafya örgütleri sayesinde yer altı dünyasının ülkede daha da güçlenmesine yol açmıştır. Kaynağı belli olmayan sıcak para trafiği ile Türkiye iyice sömürgeleştirilmektedir. Bu kesimler ile işbirliği yapan siyasal çevrelerde, hem bu kültür ilişkilerden paylarını almakta, hem de çıkar ilişkisi içinde oldukları yer altı dünyasına karşı hiçbir önlem almayarak bir anlamda dolaylı destek vermektedir. Küresel sermaye medya alanını bütünüyle denetimi altına alarak kamuoyunda aykırı seslerin çıkmasına izim vermemekte ve halk kitlelerinin eskisi gibi uyutulması misyonunu daha gelişmiş yöntemler ile devam ettirmektedir. Bir anlamda, dünya ülkelerinde demokrasilerin halk egemenliğinden sermaye egemenliğine doğru kaydırıldığı ve bu doğrulta gündeme gelen sermaye egemenliği anlamında kapitokrasilerin demokrasilerin yerini aldığı görülmektedir.

Bu kadar çok yönlü olumsuz gelişmeler karşısında nüfusu seksen milyona yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti devletinin silkinerek toparlanması ve kendine gelmesi gerekmektedir. Küresel sermaye daha da küçük devletler istediğinden bütün dünya uluslar arası terör örgütleri aracılığı ile bir kargaşa dönemine doğru sürüklenmektedir. Emperyalizmin desteğindeki terör örgütleri aracılığı ile bilinçli bir biçimde kaos ortamı yaratılmakta ve kaostan sonra yeni düzen arayışı öne çıkarılmaktadır. Kentlerde gökdelenlerin yapıldığı merkezi alanlardaki eski evler nasıl yıkılıyorsa ve gökdelenler aracılığı ile geleceğin kent devletleri yaratılmaya çalışılıyorsa, benzeri bir biçimde bölgesel federasyonların oluşturulabilmesi için de ulus devletler parçalanarak tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Yeni demokrasi plan ve projeleri doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışılan bu dağıtma operasyonunda emperyal güçler yerli ortakları ile devletlere karşı savaş açmışlardır. Bir anlamda demokrasi adına sivil toplumlar öne çıkarılırken, diğer yandan da toplumlar ile devletlerin geçmişten gelen bağları kopartılmaktadır. Daha önceleri toplumlar kendi devletlerini kurarken, şimdi sivil toplumculuk adına toplumlar kendi devletlerine karşı ayaklandırılmaktadır. Geleneksel demokrasiler yeni demokrasilere dönüştürülürken, milletler sivil toplumlara dönüştürülmekte ve bu yoldan devlet millet birlikteliği ortadan kaldırmaya çalışılmaktadır.

Yunanistan devleti, küresel emperyalizmin modeline uygun olarak kurulan Yeni Demokrasi partisinin uzun süreli iktidarları döneminde yarı sömürge konumuna düşerek iflas etmiştir. Türkiye’de de bir zamanlar iş adamları derneği başkanı Yeni Demokrasi adıyla bir parti kurmuş, boğazdaki zenginlerin temsilcisi olarak ekonomi üzerinden devleti yönetmeye kalkışmış ama Anadolu halkının sağduyusu nedeniyle yüzde bir bile oy alamamıştır.

Para basma hakkı elinden alınan her devlet piyasaya mahkûm edilirken, ekonomik oyunlar ile tasfiye edilme aşamalarına getirilmektedir. Bölgesel para projesi yüzünden Avrupa Birliği Büyük Almanya’ya dönüşmüş ve diğer Avrupa devletleri piyasa üzerinden yönetilir hale getirilerek gerçek anlamda bir devlet olma durumundan uzaklaştırılmışlardır. Yeni demokrasi adı altındaki emperyal projeler devletleri dağılma noktasına getirdiği gibi cumhuriyet rejimlerini de çökme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir emperyal projenin tehdidi altındadır. Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu çağdaş cumhuriyet rejimi ulusal, üniter ve merkezi bir konumda geleceğe dönük yaşamını sürdürürken, dıştan kumandalı emperyal manüplasyonlar yüzünden ilelebet payidar olamama tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle, yeni demokrasi projelerinin çökerttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayabilmesi için, cumhuriyet rejimine tam anlamıyla sahip çıkacak bir yeni cumhuriyetçilik akımına acilen gereksinme bulunmaktadır.

                                                                                            Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN




30 Eylül 2019 Pazartesi

HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


 HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ
                                                                                                                                             
                Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Devletin temel modeli olarak kuruluş sırasında ulus devlet yapılanması benimsendiği için, Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen ulus devletleri arasında yer almaktadır. Ne var ki, Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk anlayışına bağlı kılınmamış, ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış ve ülke rejiminin temel dayanak noktası olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir. Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman diliminde beraberce benimsenmişti. Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik, Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de, halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir. Fransız devrimi sonrasında Avrupa’da ulus devletler doğarken milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya taban oluşturmuş, milliyetçi hareketlere karşı  tepki olarak ortaya çıkan halkçılık hareketleri de,  Rusya’da bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan  Sovyet Sosyalist  Cumhuriyetleri Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı  aracılığı ile ortaya çıkmıştır. Türkiye böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk konumunda bulunması nedeniyle, Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek, iki ayrı dünya arasında bir köprü oluşturmaya çalışırken, yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak kabul edilmişlerdir.

                 Ulus devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi, milliyetçilik hareketleri ile gerçekleşme aşamasına gelmiş bir ideolojik imparatorluk olarak modern dünyayı belirlerken,  Avrupa’nın doğusunda yer alan  büyük imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de  halkçılık  eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı. Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı çerçevesinde gelişmeler göstererek, siyasi tarihin belirleyici unsurları arasında yerlerini alıyorlardı. Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus devletlere giden yolu açarken, diğer yandan insan topluluklarının ortak bir ülkede aynı tarih, dil ve kültürü paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu açıyordu. Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan ülkelerde, uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy ulus devletler dönemine geçiliyordu. Avrupa’da kralların merkezi otoriteye sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken, ulus devletlerin çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu. Böylesine yaşanan bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa ulus devletlerinin ana felsefesi konumuna geliyordu. Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya bölgelerinde yaşanmadığı için, milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte, belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle birlikte de, halkçılık cereyanları Asya kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı.
                 Avrupa bölgesindeki krallıklara karşı gelişen ulusçuluk hareketleri Fransız devrimi sonrasında bütün kıtaya yayılırken, doğuya doğru da gelişmeler göstererek kıtanın doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir. Avrupa’daki karışıklıklar on sekizinci yüzyılda Rus Çarlığı’nın sınırları içine girerken,  bu büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde, Moskova merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde yer almasını sağlamıştır. Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile sarsılmaya doğru kayarken, ayaklanmalar ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü sahnesinde günışığına çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken, benzeri bir ulusal devrim yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki eylemler daha çok halkçılık olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon oynuyordu. İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan us Çarlığı, Avrupa’daki isyan hareketleri ile birlikte terör ve benzeri sokak hareketlerine sahne olmaya başlayınca, Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını görmüştü. Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı, yeni başlayan halkçılık hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere, devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu. Rusya devletinin siyasal güçleri, sokak hareketlerine karşı bir baskı politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu.
           Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen Çarlık rejimi,  devlet terörü yaratarak sokağa çıkan, ulusçuluk yaparak bölücü girişimleri gündeme getiren oluşumları önlemeye çalışmış ve bunun sonucunda da Avusturya -Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin vermemiştir. Devlet eli ile yaratılmış olan halkçılık hareketleri sayesinde,  ülke çapında terör yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet gücü ile önlenebilmiştir. Rusya böylece ulusçuluk akımlarının parçalama tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli Japon ordularının Pasifik kıyılarından Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını önleyememiştir. Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı gösterememiştir. Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığı’nın egemenliğine son verirken, hiçbir batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir. I905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş dönemi yaşamıştır. On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin parçalanmasına izin verilmemiştir. Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik önlenirken aynı kitleleri üzerinde halkçılık öne çıkarılmıştır. Rusya gibi çok geniş topraklara sahip bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda eylem yapmalarına engel olunmamıştır. Ne var ki,  Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve terör estirerek örgütlediği devlet halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı ulusalcı oluşumlara denetim getirerek, çağ değişimi aşamasında Rus devletinin ülkesinin Osmanlı devleti gibi parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır.

                Halkçılık hareketlerini devlet eli ile örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu gibi bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış, Fransız devriminin yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir. Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur. Avrupalı emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır. Bir anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında kazandıran bu gibi gelişmeler, daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine doğru sıçrama göstermiştir. Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak, büyük imparatorlukların dünya haritasından silinmesine giden yolu açmışlardır. Ulusçuluk ya daulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir çıkış göstermiştir. Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca, ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma hakkını elde etmiştir. Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan savaşı çıkmıştır.
                Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır. Ulus devletler milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken, halkçılık akımları devlet merkezli olarak geliştirilerek milliyetçilik cereyanlarının önünü kesiyordu. Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince, halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık kazanıyordu. Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek örgütlenmesi,  Rusya’da devrime giden yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus Çarlığının topraklarında bir devrim ile gerçekleştiriliyordu. Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus devletlerin sayısının artmasına neden olurken, Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık böylesine bir oluşuma izin vermiyordu. Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her bölgesinde yaygınlık kazanırken,  devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu. Bir avuç aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu yapıyordu. İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu. Rusya’da on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken, yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek,  çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu.
                İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik oluşumu bir Avrupa modeli olarak yaygınlık kazanırken, halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu. Halk kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen bir yol olarak Rusya’da devletçi halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü kesiliyordu. Sonraki yıllarda milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu görülmüş ve böylece yeryüzündeki devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru ilerlemiştir. Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra gündeme gelmişlerdir. Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken, halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide gelişmelere aracı olmuşlardır. Bu açıdan dünyanın her bölgesinde benzer sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için halkçı politikalar devreye sokulmuştur. Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir.
                Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda ortaya bir Türk modeli koymuştur. Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin hazırlamış olduğu Sevr planı, Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere,  Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır. Balkan bölgesindeki milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken, emperyalizmin Asya topraklarına girmesini önlemek üzere bir makro milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu. Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro milliyetçiliğe izin verilmeyerek, bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı ahalisi bir ulusal toplum olarak kabul edilmiştir. İmparatorluktan ulus devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her Türkiye insanı, yeniden tarih sahnesine çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak ilan edilmiştir. Bu noktada Balkanlar’daki gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş aksine yurt düzeyinde makro bir milliyetçilik ile ülkenin her bölgesi ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir. Eski Osmanlı halkı bir araya getirilirken, ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken halkçılık anlayışı temel alınmıştır. Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı çıkan bir halk mücadelesi olarak yapılırken, geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat edilmiştir.
                Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulurken, devletin temel olarak dayandığı esas Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir. Buna göre,” Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”, biçimindeki tanımlama ile Türk devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmişti. Böylesine bir tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, içeride dayandığı halk gücü esas kabul edilerek halkçı yapıda bir cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Rus modelinde halkçılık ilkesi milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken, Atatürk ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır. Eski deyimi ile milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak benimsenmiştir. Ulusculuk  kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi olarak öne çıkarken, devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda  ulusal kavramı ile açıklanmıştır. Bu açıdan ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir. Dışa karşı milli devlet olarak ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır. Burada, Türk modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi tutumunun sentezi görülmektedir. Atatürk Türk ulus devletini kurarken, halkın etnik ya da dinsel kökenini değil, bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir. Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için kullanırken, Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak, Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir. Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin temel taşı haline getirilmiştir.
                Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir. Kurduğu devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen Atatürk, siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur. Avrupa ile Rusya arasında bir köprü konumundaki topraklar üzerinde halkçı bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken, Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli koymuştur. Buna göre, devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır. Buna göre uluslaşan bir halk topluluğunun yeni devletin toplumsal yapısını oluşturması istenmiştir. Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine uygun olarak kurulurken, benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki devrimden de yararlanılmıştır. Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış olduğu devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak benimsenmiştir. Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel ilkeleri olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır. Uygulama alanında her iki ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde uygulama alanına aktarılması, Türkiye Cumhuriyetinin ortalama yoldan oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim dengesini koruyacaktır.

                Ne var ki, bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri arkada kalırken, batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli kılmaya çalışmaktadır. Özellikle Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü, Türkiye’yi gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile yönetmek istemekte, sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında, Türkiye’nin geleceğini kendi kontrolleri altında tutmaya öncelik vermektedirler. Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları Türkiye koşullarına ters düştüğü için, sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir projeyi gündeme getirmektedirler.  Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat çizgide, halkçı ve haklarcı partilerin ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir araya getirilmesiyle, dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş planlanmaktadır. Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye empoze etmektedirler. Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır. Şimdi rejimin yeni döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki partili demokrasi üzerinde hassas bir biçimde durmaktadırlar. Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken, güneydoğu halkını ülkenin bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt  tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır. Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan güdümlü bir plan doğrultusunda birleştirilerek   ve  halkçılıktan halklarcılığa  geçiş sağlanarak, Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı  bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya çalışılmaktadır. Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken, Atlantik emperyalizminin Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır.
                Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme döneminde dahil olan halklarcılık hareketi, bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır. Balkanları Osmanlı’dan kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi imparatorluğunu ortadan kaldıran  İngiltere, günümüzde  Atatürk’ün ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına dönerek, Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli grupları kışkırtarak  Atatürk’ün yarattığı  Türk ulusu gerçeğini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir. Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak halklarcı anlayış ile  ifade etmeye çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun  eyaletleri konumuna dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bölgesel federasyon planları doğrultusunda orta dünya  Balkanizasyon çıkmazına doğru sürüklenirken, Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen rüzgarlar doğrultusunda  eyaletlere bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar. Halklarcılık anlayışı Irak ve Suriye savaşları sırasında da  görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe, Suriye ise beş eyalete doğru zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin  parçalanmasına yardımcı olarak,  ikinci Balkanizasyon projesine  önemli ölçülerde katkı sağlamıştır. İslamın birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada, halklarcılık anlayışının genişletilmesiyle birlikte çok parçalı bir federasyon tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri olarak merkezi alanda kurulmaya çalışılmaktadır. Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla birlikte eski Osmanlı hinterlandı Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin denetimine verilmektedir.
                Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak, Atatürk’ün partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter yapısı açısından korunması gerekirken, bölücü çevrelerin desteklediği halklarcılık anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine, bugünkü halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli yaşamını sürdüren her Türk vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir. Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma düzeni kuran Atatürk ‘ün, halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı açısından  günümüz koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin  ulusal,üniter ve merkezi bir yapıda kurulmasını sağlayan  Atatürk ilkelerinin  Anayasanın giriş kısmında yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu, parçalanmak istenen Türk ulusunun bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır . Orta Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır. Bölgenin değişik ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma düzeninin güvenlik ve yardımlaşma ekseninde acilen oluşturulması  zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır.  Bu aşamada, Türk halkı diğer ülkelerin halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları bozabilir. Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı, ancak  bölge devletlerinin bir araya gelerek bölgesel güvenlik doğrultusunda  bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir. Ne var ki, böylesine bir halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri  aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona sürükleyebilir. Bu nedenle üniter, ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken, Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugünde korunması, iç ve dış güvenlik açısından zorunlu görünmektedir.
                Türkiye Cumhuriyeti bir yüzyılı geride bırakırken, sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir. Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen çok kutuplu dünya konjonktüründe eski emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene eskisi gibi hegemonyalarını merkezi coğrafyada sürdürmek istemektedirler. Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı, Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her türlü soruna karşı ortak bir dayanışma içinde hareket etmelidir. Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türk vatanının bütün bölgelerini, her türlü yerel maceradan uzak tutularak başkent ile bütünleşen bir doğrultuda yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır. Daha sonraki aşamada ise, Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir. Türkiye böylece içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak, bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde karşı çıkabilecektir. Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki jeopolitik güç boşluğunu doldurarak, çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir. Tek bir dünya devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin,  yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir.
                Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli dönemeci kendi potansiyeli ile geçebilmelidir. T.C. Anayasasının  giriş kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında  yer alan  milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı ile belirtilmiştir. Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile anayasada belirtilmiştir. Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir. Bu nedenle temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı değişikliğe gidilmemelidir. Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla yerel yönetimler üzerinden eyalet sistemi ve federasyona doğru giden yeni yapılanma girişimleri, Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir. Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr ve Siyonizm haritalarını terör, savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken, halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir. Atatürk halkçılığı bütün bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir. Şimdi gelinen noktada ise bu zaferin ortadan kaldırılması için Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir. Emperyalizmin Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip çıkılmalıdır. 

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

20 Eylül 2019 Cuma

YENİDEN ULUSLAŞMA PROGRAMI - Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


YENİDEN ULUSLAŞMA PROGRAMI
                                                                                                                            
                Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak dünyaya gelmiş ve yüzüncü yılına girerken bugün de gene bir ulus devlet olarak varlığını sürdürmektedir. Tarihin kesişme noktasında bir ulus devlet yapılanması ile dünya sahnesine çıkan Türk devleti, aradan geçen yüz yıllık zaman dilimi sonrasında ortaya çıkan yeni koşullar ve değişim süreci içerisinde öne geçen hegemonya iradeleri aracılığı ile dıştan güdümlü bazı planlar doğrultusunda köklü bir dönüşüme uğratılmak istenmekte ve bu çizgide tarihten gelen Türk ulus devlet modeli ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Tarihin her döneminde öne geçen güçler ya da yeni oluşan büyük devletler, hem kendi hegemonya alanlarını olabildiğince genişletmek hem de bu doğrultuda yeni bir dünya düzeni kurarak merkeze kendileri oturmak isterler. Millattan önceki dönemlerde başlayan evrensel hegemonya kavgası çeşitli aşamalardan geçerek bugüne kadar gelmiş ve ortaya çıkan yeni güçler tarihin her döneminde hem kendi siyasal yapılanmalarını öncelikli olarak oluşturmaya çalışmışlar, hem de bu doğrultuda merkezinde kendilerinin bulunduğu bir yeni dünya düzeni arayışını, sahip oldukları büyük güç ile dışarıdan baskı yolları uygulayarak kurmaya çalışmışlardır.  Her çağın kendine özgü koşulları bu tip arayışları canlı tutarak var olan siyasal devlet düzenlerini önce tehdit etmiş, sonrada bunların ortadan kalkarak yerine yeni düzenlerin kurulmasına öncülük etmişlerdir.

                 Türkiye Cumhuriyeti kendisinden önce merkezi coğrafya da devlet olma şansını elde etmiş olan iki büyük imparatorluğun çöküşü sonrasında, onlardan arda kalan birikimi örgütleyerek geniş topraklarda kurulmuş olan bir ulus devlettir. Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde ortaya çıkan birinci cihan savaşı sırasında imparatorlukların tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldıkları bir aşamada, ulus devletlerin beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında ve ona sınırdaş bir komşu olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ulus devlet modeli seçilmiş ve bu doğrultuda önceden hazırlanarak uygulama alanına getirilen bir uluslaşma programı ile de zaman içerisinde ulusçuluk akımı Türkçülük çizgisinde örgütlenerek, Anadolu da bir Türk devleti ulus devlet modeline uygun bir biçimde kurulmuştur. İmparatorluklar çökerken, tarihin kırılma noktasında ulus devletler onların yerine öne çıkmış ve onların toprakları üzerinde kendi ulusal sınırlarını çizerek zamanın ruhunu temsil eden ulus devlet modeli benimsenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti bir yeni siyasal oluşum olarak dünya haritasındaki yerini almıştır. Tarihin sürekliliği sürecinde olaylar hızlı gelişmiş ve Osmanlı İmparatorluğunu çökerten batının emperyalist devletlerine karşı bir var olma savaşı ulusal çizgide verilmiştir. Böylece ortaya çıkan ulusal kurtuluş savaşı zafere ulaşınca, Türkler tam bağımsız yeni ulus devletlerine kavuşmuşlardır. İmparatorluklar çökmese ve onların yerini ulus devletler almasa Türkiye Cumhuriyeti de yirminci yüzyılın başlarında bir ulus devlet olarak dünya sahnesine çıkamayabilirdi.
                Ulus devletlerin kuruluşu ve yapılanmaları ile ilgili olarak dünyanın siyasal konjonktürü olumlu koşullar yaratmıştır. On beşinci yüzyıldan sonra küresel bir yönlenmeye giden yerkürenin içine girdiği her dönemde ya yeni siyasal oluşumlar gündeme gelmiş ya da bunların sonucunda birbirinden farklı devlet modelleri tarih sahnesinde boy göstermeye başlamışlardır. İnsanlığın doğuşu, dünyaya yayılması ve uzun bir süre sonrasında önce Orta Doğu, sonra da Avrupa merkezli olarak yönlendirilmesi bugünkü tarihi hazırlayan oluşumlar zincirinin ilk halkasıdır. Avrupa devletleri sömürgecilik yaparak dünyaya egemen olurlarken aynı zamanda uzun süre birlikte yaşama şansını elde ederek uluslaşma olgusunu da yaşamaya başlamışlardır. Avrupa’nın sömürge imparatorlukları kendi aralarında uluslaşma oluşumu içine girdikleri yeni aşamada, devlet yapıları ulusal topluma dayalı bir biçimde gelişmeler göstermiştir. Bu sürecin patlama noktası Fransa’da on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkınca, Fransız devrimi gerçekleşmiş ve bütün Avrupa ülkelerini uluslaşma çizgisinde yönlendirmiştir. Büyük Fransız devrimi sonrasında Avrupa ülkelerinde derin sarsıntı ve çalkalanmalar yaşanmış ve bu durum üç yüzyıl boyunca sürerek uluslaşma olgusuyla birlikte ulus devletlerin oluşumunu da hazırlamıştır. Bugünün Avrupa haritasında yer alan bütün ulus devletlerin oluşumları, yüzyıllar geride kalırken tamamlanmış ve bugüne yönelik siyasal yapılanmalarını bu doğrultuda tamamlamışlardır. Başta Fransız ulusu olmak üzere, batının gelişmiş zengin ülkelerinde ortaya çıkan uluslaşma olgusu ile birlikte bugünün modern ulus devletleri günümüz dünyasında yerlerini almışlardır. Avrupa kıtasında başlayan uluslaşma olgusunun zamanla diğer kıtalara da yayıldığı görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti bu nedenle, uluslaşma olgusunu Avrupa kıtasından sonra Orta Doğu bölgesine taşıyan tek köprü devlet olmuştur. Ulusları hayali cemaatlar konumundan kurtararak, toplumsal gerçeklik olmalarını sağlayan üç yüzyıllık Avrupa’daki uluslaşma sürecidir.
                Avrupa kıtasının yanı başında imparatorluklar sonrası dönemde bir ulus devlet olarak Türk devleti kurulurken, bu kıtada yaşanmış olan üç yüzyıllık uluslaşma olgusu çevre ülkeler ile birlikte Türkiye’yi de yakından etkilemiş ve birinci cihan savaşı sonrasında var olma mücadelesini kazanan Türkler, kendi ulus devletlerini üç kıtanın ortasında yer alan merkezi coğrafya da kurmuşlardır. Bugün hala Orta Doğu’da tek ulus devlet olarak hareket eden Türk devletinin bu coğrafyada etkili olarak kendi devlet modelini çevre ülkelerine taşımak gibi bir misyonu geçen yüzyıldan bugüne gelerek devam etmiştir. Ne var ki, bu coğrafyayı bölgesel olarak kontrol etmek isteyen emperyalizm ve Siyonizm gibi hegemonyacı akımlar,  bölgeye ulus devlet modelinin girmesini istemedikleri için bu alandaki tek ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Eski Osmanlı hinterlandında yaşayan Arap kökenli toplulukların bir araya gelerek kendi ulus devletleri olarak bir büyük Arap Birliği devleti kurmalarının önlendiği bu aşamada, emperyalistler aynı doğrultuda Türk ulus devletini de ortadan kaldırarak, oluşturulacak küçük etnik ya da tarikatçı eyaletler aracılığı ile bir bölgesel konfederasyon ortaya çıkarabilmenin peşinde koşmaktadırlar. Onların bu tür olumsuz girişimleri yüzünden Arap ülkeleri bir araya gelerek kendi ulus devletlerini kuramamakta, aynı biçimde de Türklerin bir ulusal kurtuluş savaşı vererek tarih sahnesine çıkarmış oldukları Türk ulus devletinin, gelecekte varlığını sürdürmesi iyice tehlike altına girmektedir. Bugün hala kıtasal birlik baskıları altında kalan Avrupa devletleri ulus devlet modellerini bir ölçüde koruyarak çağdaş dünyada ulus devlet olabilmenin getirdiği haklardan yararlanmaktadırlar.
                Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya giderken, soğuk savaş döneminde ikinci siyasal kutubu oluşturan sosyalist sistemin dağılması ve eski sosyalist halk cumhuriyetlerinin ortaya yeni ulus devletler  olarak çıkmasıyla birlikte,  yeni kuşak bir uluslaşma olgusu  ikinci kez yaşanmış ve  Birleşmiş Milletler örgütü içinde üye olarak yer alan ulus devlet sayısı iki yüzü geçmiştir. Devletlerin statüsü Birleşmiş Milletler aracılığı ile ulusal bir çizgide devam ederken, batı kapitalizmi küresel bir yapılanmaya yönelmiş ve ortaya çıkan evrensel emperyalizm döneminde büyük devletlerin eyaletler üzerinden parçalanmaya sürüklenmeleri, terör ve savaş konjonktürleri ile beslenmiştir. Küresel sermayenin ekonomi üzerinden dünyaya egemen olabilmenin çabası içine girdiği bu nokta da, ulus devletlere savaş açılmış ve terör eylemleri ile  küçük ulus devletçikler yaratılarak büyük ulus devletlerin tekelci şirketlere direnmelerinin önü kesilmeye çalışılmıştır. İnsan hakları ve demokrasi görünümünde kişilerin alt kimlikleri kışkırtılarak ve alt kimlik devletçikleri eyaletler halinde geliştirilerek, var olan ulus devletlerin dağılma ve parçalanmaya giden yola sürüklenmeleri açıkça desteklenmiştir. Bu aşamaya geçilmesiyle birlikte uluslaşma süreçleri kesilerek alt kimlikler üzerinden çok kültürlü kozmopolit toplumlar yaratabilmenin arayışları öne çıkmıştır. Dünya çapındaki siyasal oluşumların perde arkasında yer alan küresel şirketler dünya egemenliğine sahip olabilmek ve bunu büyük devletler ile paylaşmamak üzere ulus devletleri küçültebilmenin yollarını aramışlar ve ekonomiyi bir silah gibi kullanarak ulus devletlerin tasfiyesini gündeme getirmişlerdir. Tasfiye girişimleri ciddi boyutlarda var olan hukuk düzenleri açısından devlet yıkıcılığı misyonunu öne çıkarmış ve yüz yıl önce imparatorlukların çöküşü üzerine gündeme gelen ulus devletler, bu kez eski imparatorluklar gibi parçalanarak yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır.
                Ulus devletler hem bir tarihsel sürecin içinde gerçekleşen bir dönüşüm ile ortaya çıkmışlar hem de tarihin bu aşamasında çeşitli ülkelerde ortaya çıkan ulusal hareketlerin hazırladığı uluslaşma programlarının uygulama alanlarına aktarılmasıyla gerçeklik kazanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı devletinin çöküşü aşamasında cumhuriyetçi toplum kesimlerinin hazırladığı uluslaşma programının devreye sokulmasıyla siyasal alanda gerçeklik kazanmıştır. Türk devletinin kurucu önderi Atatürk,  gönlünde bir büyük sır olarak sakladığı cumhuriyet projesini yavaş yavaş uygulama alanına getirirken, tarihin derinliklerinden gelen Türklerin modern anlamda uluslaşmaları için yeni bir program hazırlayarak yola çıkıyordu. Ulusal kurtuluş savaşı için Samsun’a ayak basmadan önce İstanbul’da altı ay ikamet ederek ulusal kurtuluş savaşının hazırlıklarını tamamlıyor ve aynı çalışma içinde savaşın kazanılmasından sonra uygulama alanına getirilecek cumhuriyet devleti ile birlikte Türk ulusuna bağımsızlık kazandırma düşüncesi detaylandırılarak belirli bir uluslaşma programına bağlanıyordu. Daha önceleri tarihin her döneminde imparatorluklar kurarak ayakta kalan Türkler, batı emperyalizmi tarafından tarih sahnesinden silinmeye çalışılırken, ulusal kurtuluş savaşı ile yeniden varlıklarını kazanarak kurdukları cumhuriyet devletinin çatısı altında sonsuza kadar ulusal bağımsızlık statüsü içinde geleceğe dönük yaşamlarını güvence altına alıyorlardı. Cumhuriyet devleti Atatürk’ün gizli bir sırrı olmaktan çıkarak kurulurken, Türk ulusu da diğer çağdaş uluslar gibi tarih sahnesinde yeniden doğma şansını elde ediyordu. Burada kurucu önder Atatürk’ün cumhuriyet devleti projesi ile birlikte, uygulama alanına getirdiği uluslaşma programının, Türklüğün var olarak geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşabilmesinin önde gelen dayanak noktası olduğu görülmektedir.
                Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan sonra yeniden yapılanmaya yöneldiği aşamada cumhuriyet devletinin toplumsal taban kazanabilmesi amacıyla öncelikle Millet Mektepleri’ni kuruyordu.  Milli bir devlet kurmak üzere yola çıkmış olan ulusalcıların devleti temellendirirken Millet Mektepleri gibi bir örgütlenmeye öncelik vermeleri, gerçekçi bir girişim olarak kısa zamanda sonuç vermiş ve eski Osmanlı ahalisinden gelen Türk halkı bu okullar üzerinden Türk milleti kavramını benimseme aşamasına gelmiştir. Atatürk milli bir devlet kurulabilmesi için dayanak noktası olacak toplumun, uluslaşması gerektiğini iyi biliyordu. Bu yüzden Millet Mektepleri’ne öncelik vererek ülke düzeyinde bir ulusallaşma heyecanının örgütlenmesine dikkat ediyordu. Devletin ilk aşamasında yurdun her köşesinde kurulan bu mektepler aracılığı ile halk kitleleri ulus gerçeği ile karşılaşıyordu. Millet olabilmenin derslerinin verildiği bu çatıların altında, zamanla Türk milletinin tarih sahnesine çıkacağı bir oluşumun örgütlenmesi tamamlanmaya çalışılıyordu. Toplumların uluslaşmasında ana unsur olarak kurucu bir misyon üstlenen ulusal dil Türkçe, bu mektepler aracılığı ile halk kitlelerine öğretiliyordu. Ayrıca, cumhuriyetin kuruluş aşamasında toplumsal ve siyasal devrimler sırası ile uygulama alanına getirilirken, Millet Mektepleri Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişin ana merkezleri konumuna gelerek, Türklerin ulusal dili olan Türkçe’nin çağdaş uygarlığın bir parçası olmasının önü açılıyordu. Millet Mektepleri, uluslaşma programının ilk maddelerinden birisi olarak cumhuriyet devleti tarafından kararlı bir biçimde çalıştırılmıştır.
                Osmanlı döneminde Anadolu’da kurulan Türk Ocakları örgütü de Türkleşme olgusunun gerçeklik kazanmasına katkıda bulunarak uluslaşma olgusuna destek sağladığı için Türkiye’nin uluslaşarak bir ulus devlete dönüşmesinde önemli ölçüde etkin olmuştur. Yeni kurulan devletin Türklük yapılanması ile bağdaşmayan diğer toplum kesimlerinin farklı ulus devletlere yönelmesini önlemek üzere de, daha sonraları Halkevleri adı altında geniş bir tabana yayılan halkçılık uygulaması ile, milliyetçilik oluşumu dengelenerek farklı kökenlerden gelen halk kitlesi üzerinde bir devlet millet kaynaşması yaratılmaya çalışılmıştır. Irkçı olmayan bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik ilkesi Rus devriminde olduğu gibi halkçılık anlayışı ile dengelenmeye çalışılmıştır. Rusya’da bölücü milliyetçiliğe karşı bir baskıcı bir devlet halkçılığı uygulaması ile denge arayışına girilirken, Türkiye’de de toplum içinde baskıcı bir milliyetçiliğe karşı çıkışlar geniş bir halkçılık uygulaması ile dengelenerek bölünme ya da dağılmaya giden yolların önü kesilmeye çalışılmıştır. Türkçe’nin yaygın olduğu topraklardan gelerek Türk devletinin çatısı altına giren Türk toplulukları ve diğer gruplar halkçılık özüne dayanan bir ulusalcılık anlayışı ile kucaklanmaya çalışılıyordu. Halkçı girişimler ile etnik farklılıkların aşılmak istenmesi,  oluşturulmakta olan millet yapısının parçalanmasına giden yolları kapatıyordu. Etnik ve kültürel farklılıklar bir zenginlik olarak görülürken uluslaşma programı ile de uyum sağlanıyordu.
                Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan sonra yaşamının son döneminde kurmuş olduğu yeni devlet düzenini geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çaba gösterirken, Çankaya köşküne çekilerek bu doğrultuda önemli çalışmalar yapmıştır. İçe dönük bir milliyetçilik uygulaması sorun çıkartmaya başlayınca, halkçılık uygulamaları yeni dengelerin oluşturulabilmesi için devreye sokulmuştur. Ayrıca, uluslaşmanın ana gövdesini oluşturan Türklüğü çeşitli yönleri ile incelemek üzere Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi iki önemli kurumu ulusal varlığın temel direkleri olarak kurmuş ve bu kurumların her sene düzenledikleri bilimsel çalışmalara katılarak, Türk ulusunun bilimsel açıdan da uluslaşabilmesi  için elinden gelen her çabayı göstermiştir. Daha sonraki yıllarda bu doğrultuda oluşturulan, Türk Folklor Kurumu, Türk Coğrafya Kurumu, Türk Kooperatifcilik Kurumu ve Türk Hukuk Kurumu gibi örgütsel yapılar kurulmakta olan devlete paralel kamu kurumları olarak öne çıkarılarak, bunların devlet ile millet arasında toplumsal bağlantıyı sağlayan köprüler olarak devreye girmeleri sağlanıyordu. Kemalist rejim bir ulus devlet kurarken, toplumun uluslaştırılmasına öncelik veriyor ve bu doğrultuda atılan her adımı planlı bir biçimde örgütleyerek kısa zamanda devleti ve ulusu ile bütünleşmiş bir Türkiye Cumhuriyeti ‘nin öne çıkması için her yolu deniyordu. Toplumsal yaşamın her alanında başında “Türk” adı ile yer alan kurumsal yapıların öne çıkarılmasıyla, Türkleşme üzerinden uluslaşma olgusunun tamamlanmasına öncelik veriliyordu. Türklük, bir uluslaşma planı çizgisinde cumhuriyet devletinin toplumsal yapısının adı olarak öne çıkartılıyordu. Batının önde gelen ulus devletlerine benzer bir ulusal yapının siyasallaşması doğrultusunda devlet eli ile uygulanan uluslaşma planının kısa zamanda sonuç verdiği görülüyordu.

                Türkiye Cumhuriyeti böylesine planlı bir merkezi oluşum ile dünya sahnesine bir ulus devlet olarak çıkmış ve devlet organlarının bu plan doğrultusunda bir çalışma düzenine kavuşturulması ile yüz yıla yakın bir dönemi başarıyla geride bırakarak, bugünkü koşullarda dünyanın önde gelen devletleri arasında hak ettiği yeri elde etmiştir. Ne var ki, sosyalist sistemin dağılması üzerine dünya küreselleşme adı altında farklı bir yöne doğru değişirken, tekelci küresel şirketler var olan ulus devletlere karşı planlı saldırılara geçerek ve şirketlerin egemenliğinde bir yeni dünya düzenini kurmak amacıyla ulus devletleri ortadan kaldırarak, kapitalist sistemin tekelinde bir küresel dünya düzeni peşinde koşmaya başlamışlardır. Bu nedenle, dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin böylesine bir küresel saldırıya karşı ayakta kalabilmek için öncelikle kendilerini korumak zorunluluğu bir hak olarak vardır. Tehditler karşısında her ulus devletin varlığını ve haklarını koruyabilmek amacıyla ikinci bir uluslaşma planını devreye koymak  zorunluluğu vardır. İkinci olarak da küresel saldırılara karşı ulus devletlerin bir araya gelerek bölgesel ve küresel korunmalarını sağlayacak yeni uluslararası örgütlenmelerin çatısı altında hareket etmeleri, bölünme ya da parçalanma gibi olumsuz sonuçlara gidebilecek sürüklenmelerin önünü kesebilecektir. Özellikle bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelmiş olan ulus devletlerin gene bu örgütün aracılığı ile, ulus devletlerin yarım kalmış uluslaşma süreçlerini tamamlayacak, ikinci uluslaşma programlarını, uluslararası konjonktür oluşturarak desteklemesi olumlu sonuç almak açısından zorunlu görülmektedir. Bu doğrultuda da her ulus devlet kendi siyasal gerçekliği içinde kendi toplumlarının uluslaşmasını tamamlayabilecek yeni uluslaşma programlarını devreye sokmaları mümkün olabilecektir. Bütün ulus devletlerin parçalanma ya da dağılma noktasına getirildiği küreselleşme aşamasından istikrarlı bir biçimde çıkabilmenin yolu olarak da ikinci uluslaşma programları etkin bir biçimde yararlı olacaklardır.
                Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında devlet olarak örgütlenirken, adları milli kavramı ile bütünleşen Milli Savunma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlıkları kurularak hükümetler içinde yer almış ve böylece ulus devlete saldırı sürecinde uygulanan milli politikalar ile devletin devamlılığı sağlanabilmiştir. Bugün ise ulus devletin korunabilmesi için benzeri bir yaklaşımın kültür ve ekonomi alanlarında gündeme getirilmesi gerekmekte ve kurulacak Milli Kültür bakanlığı aracılığı ile yarım bırakılan uluslaşma sürecinin hızlanarak devam etmesi sağlanacak ve benzeri bir yapılanmanın ekonomi alanında gerçekleştirilmesini sağlayacak Milli Ekonomi Bakanlığının da bir an önce kurulmasıyla,  emperyalist ülkelerin ekonomik saldırılarına karşı Türk ekonomisinin korunması  söz konusu olabilecektir. Bu arada ekonomide dışa açılmayı yönlendirecek bir Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı gibi farklı bir örgütlenmeye daha önceki dönemlerde olduğu gibi gidilebilir. İç ve dış ekonomik ilişkiler yeniden düzenlenirken milli ekonominin yönetiminin devletin elinde bulunması, kitlelerin acil gereksinmelerinin yeterli düzeyde karşılanabilmesi açısından yararlı katkılar sağlayabilecektir. Belirli bakanlıkların adına milli kavramının eklenmesi, o alanlardaki bütün kamu hizmetlerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda ele alınmasını ve geleceğe dönük ulusun yararına olabilecek bir düzeyde yönetiminin başarılmasını sağlayabilecektir. Ulus devletlerin ekonomi üzerinden piyasalar kullanılarak çökertildiği dikkate alınırsa, ekonomi alanında bir milli ekonomi yapılanmasına yönelmek için bir milli ekonomi bakanlığı başkent merkezli olarak öncelikli bir biçimde kurulacaktır. Ülkenin var olan ekonomik potansiyelinin bütünüyle ülke yararına kullanılabilmesi için milli ekonomi bakanlığına var olan gereksinme, sömürgeci baskılar nedeniyle aciliyet kazanmaktadır.
                Ulus devletlerin varlığı ve geleceğe dönük olarak devamlılığı açısından zorunlu bir dayanak olarak milli kültürün, Milli Kültür Bakanlığı aracılığı ile örgütlenmesi amaca hizmet açısından önem taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin bütün dünya ülkelerinde bir milli devlet olarak tanınmasını sağlayacak bir örgütlenme son yıllarda milli kültür ile hiç bir yakınlığı bulunmayan Yunus Emre adına örgütlenmesi, kültürel alanda Türkiye’nin milli çizginin uzağında kalmasına neden olmuştur. Yunus Emre iyi bir şair ve de kültür adamı olmasına rağmen, bir ulus devletin taşıması gereken milliliğe uzak kalmış bir kişiliktir. Türk devleti denilince akla milli kültürün gelebilmesi için milliyetçi kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulabilmesine öncülük yapmış olan Atatürk, Yusuf Akçura ya da Ziya Gökalp gibi ağırlıklı isimlerin altında uluslararası kültür merkezleri ağı kurulabilirdi ve ancak o zaman Türk kültürünün bir milli kültür olarak diğer ülkelerin milli kültürleri ile rekabet edebilmeleri sağlanabilirdi. İkinci uluslaşma programı döneminde hem bakanlığın hem de kültür merkezlerinin milli çizgide değiştirilmesi, yeni bir kültürel atılımın göstergesi olarak, Türkiye’nin yarım kalmış olan uluslaşma sürecinin tamamlanmasına önemli ölçüde katkılar sağlayacaktır.
                İkinci uluslaşma programının ana amacı yarım kalmış uluslaşma sürecinin her türlü olumsuz koşula yada etkiye rağmen tamamlamaktır. Atatürk’ün getirmiş olduğu milli yapılanmayı bugün devam ettirecek yeni bir kitlesel örgütlenme tıpkı Halkevleri gibi devlet eliyle kurularak devreye sokulabilir. Nitekim bu doğrultuda daha sonraları Millet Kıraathaneleri gibi Osmanlı döneminden gelen geçmişi güncelleştirecek yeni bir çıkış sergilenmiş ama bunun devamı getirilememiştir. Türk milleti çoktan ortaçağ uzantısı kıraathaneleri geride bırakmış ama giderek modernleşen şehir yapılanmaları içinde ana unsur çağdaş kafeler uygulaması olmuştur. Avrupa kıtası Rönesans dönemi kafeleri ile ortaçağdan çıkarak çağdaşlaşma sürecine girerken, Türkiye’nin Osmanlı dönemi özlemini yansıtan kıraathaneler ile orta çağ dönemine yönelmesi düşünülmemesi gereken bir konudur. Ne var ki siyaset alanının çelişkileri bu gibi konuları zamanla sorun haline getirerek çağdaş uygarlık yoluna yönelen yeniliklerin önünü kesebilmekte ve geride kalması gereken bazı demode olmuş oluşumları yeniden gündeme getirerek emperyal güçlerin yeni hegemonya planları doğrultusunda ortaya çıkarabilmektedir. Ulus devlet milli çıkarlar doğrultusunda kurulduğuna göre milletin korunması ve yeni milliyetçilik atılımları ile gelişebilmesi için tıpkı Halkevleri gibi Millet Evleri kurulabilir ama bir kıraathane arayışı çerçevesinde millet kıraathaneleri gibi bir uygulamaya gidilmemesi gerekir. Yeni kafeler çağdaş uygarlığın simgesi olarak kent merkezlerinde yerlerini alırken kıraathane arayışı fazlasıyla bir geriye dönüş olarak tartışma alanına getirilmektedir.
                Kentsel dönüşüm programları ile Türk şehirleri modernleşirken, Millet Kıraathaneleri girişimi Türk kamuoyundan yeterince destek alamayınca, bu kez Millet Bahçeleri gibi yeni bir yeşil alan projesi öne çıkarılmıştır.  Gelişmiş batı ülkelerinde milli park olarak uygulanmakta olan kent merkezi yeşil alan projesi, bu kez Türkiye’de Millet Bahçesi olarak adlandırılarak uygulama alanına getirilmek istenmiştir. Son yıllarda küreselleşme eğilimleri kentlerin ortasına büyük çarşılar ve alış veriş merkezleri ile girerek var olan yapıları alt üst ederken, yerel yönetimler bunları dengelemek üzere merkezi alanlarda yeşil alan uygulamalarını öne çıkarmaktadırlar. Batı dünyasının önde gelen büyük kentlerinde, büyük kent ormanları ya da milli parkların daha geniş ve büyük projeler olarak devreye sokulmaya çalışıldığı görülmektedir. Büyük devletler giderek artan nüfusun gereksinmelerini karşılayabilmek için büyük yeşil alanlar yaratırken, Türkiye’nin bu konuda geride kalması ve adam başına düşen yeşil alan araştırmalarında sürekli olarak geride kalması üzerinde düşünülmesi gereken milli parklar konusunu gündeme getirmektedir. Türkiye’nin bu sorunu Millet Bahçeleri adıyla geliştirilmekte olan yeni proje doğrultusunda çözebilmesi için, bütün Türkiye’yi kapsayacak düzeyde geniş plan ve projeler ile hareket edilmesi gerekmektedir. Ülkenin su kaynakları doğal yapısı, fiziki coğrafyanın konumu gibi öncelikli konular incelenmeden böylesine bir proje gerçekleştirilemez. Su kaynaklarını emperyalizmin kendi çıkarları için oluşturduğu bölgesel projelerden kurtaramayan Türk devletinin yurt düzeyinde Millet Bahçelerini hizmete sokması hayal gibi görünmektedir. Ayrıca, Millet Bahçesi yapılacağı gerekçesi ile birçok tarihi eserin de ortadan kaldırılması ya da yeni alış veriş merkezleri kurulması gibi olumsuz adımlar, Millet bahçelerinin faydalarını azaltmaktadır. Bu tür yeşil alanların bütün halk kesimlerinin özgürce gelerek yaşayacağı ve diğer insanlarla kaynaşarak millet olmanın heyecanı ve gururunu hissedeceği kamusal alanlar olması gerekmektedir.
                İkinci uluslaşma projesi doğrultusunda öncelikli olarak ele alınarak yeniden yapılanması sağlanacak alan eğitim sektörüdür. Her devletin kendi vatandaşını ulusunun bir parçası olarak yetiştireceği ve dünyadaki gelişmeler doğrultusunda yenilenmiş bir ulusal yapının oluşturulması için ele alınarak düzeltilmesi gerekli olan alan eğitim sektörüdür. Devletin kurucu önderi Atatürk ile birlikte milli kültürü ve yönetimi temsil eden bütün büyük adamların, Türk ulusunun gelecekteki yöneticileri olarak yetiştirilmeleri gereken genç kuşaklara tanıtılması ve öğretilmesine öncelik verilmelidir. İlköğretim de Türk tarihinin büyük temsilcileri ve olaylarının yeterince çocuklara anlatılacağı bir müfredat programına gereksinme vardır. Orta öğretim de geleceğin yurttaşları olarak Türklüğü temsil edecek yeni kuşaklara geniş bir bakış açısıyla yurttaşlık bilgileri dersi tam olarak okutulmalıdır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı temel ilkeleri öğreten bir Atatürk İlkeleri dersinin hem orta hem de yüksek öğretimde anlatılması gerekmektedir. Özellikle uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için tarihten gelen bilgiler ile var olan dünyanın gerçeklikleri bir araya getirilerek orta ve yüksek öğretim derslerinde geleceğin vatandaşlarına anlatılmalıdır. Böylece genel kültürü yüksek düzeyde yetiştirilecek Türk gençlerinden geleceğin yöneticileri ve önderlerinin çıkması mümkün olacaktır. Milli devletin devamını sağlayacak ve uluslaşma sürecini tamamlayacak her türlü eğitimin sistemli bir biçimde Türk gençlerine anlatılabilmesi için,  Milli Eğitim Bakanlığının yenilenen eğitim programlarını hazırlayarak bir an önce uygulamaya başlaması gerekmektedir. Türk milletinin geleceği ikinci uluslaşma programı ile tamamlanacak yeni bir eğitim reformundan geçmektedir.
                Ulus devletlerde bir devlet merkezi olarak başkent konumunda şehir bulunur. O kentteki devlet yapılanmasının da gene başkentte yer alacak bir biçimde milli merkezi bulunur. Milli merkezi bulunmayan ülkelerde her kamu kurumundan farklı seslerin çıkması ile birlikte tam bir kafa karışıklığı ortamı ortaya çıkmaktadır. Demokrasi adına her düşüncenin özgürce örgütlendiği ülkelerde, farklı yöndeki partiler halk çoğunluğunun oy desteği ile iktidara gelebilir. Milliyetçiliğe karşı çıkan liberal, demokrat, şeriatçı ya da komünist gibi ideolojik partiler iktidara gelebilirler ya da koalisyonlara katılarak devlet yönetiminde söz sahibi olabilirler. Bu gibi partilerin ya da iktidarların kendi çizgilerinde geliştirdikleri politikalar, zaman içerisinde devletin milli kimliğini olduğu kadar toplumların ulusal yapılarını da bozabilir. Ulus devletlerin böylesine karşıt ideolojik partilerin yönetimi altına girdiği aşamalarda büyük siyasal bunalım dönemleri ile karşılaşılmaktadır. İdeolojik partiler devleti kendi çizgilerini çekmeye çalışırken, devletin ulusal yapıdaki kurumlarının kendi alanları ile ilgili olarak devreye girdikleri aşamalarda, gene siyasal sürtüşme dönemlerine düşülmekte ve bu gibi durumlarda ulusal yapılar sarsıntı geçirdiği gibi, devletler de ya yönetilemez durumlara düşmekte ya da çökme aşamasına gelerek gelecekte yok olma gibi olumsuz bir gelişme ile karşı karşıya gelinmektedir. Her milli devleti bu gibi durumlardan kurtaracak bir doğrultuda yeni uluslaşma programlarına yeniden kaçınılmaz bir biçimde ileri ülkelerde gereksinme duyulmaktadır.
                Milli devletlerin milliyetçilik karşıtı siyasal iktidarların iş başına gelmeleri ya da emperyalist güçlerin baskıları altına sürüklenmeleri gibi kendilerini yok edebilecek tahditlere karşı devleti ve toplumu ulusal çizgide ayakta tutacak milli durum merkezlerine son yıllarda gerek duyulmaktadır. Önceleri her devletin kendi istihbarat örgütleri aracılığı ile tehditlere karşı mücadele ettiği dönem artık geride kalmıştır. İstihbarat örgütlerinin getirdiği bilgilerin ele alınarak değerlendirildiği ve bu gibi durumlarda aciliyet sıralarının belirlendiği, düşünce kuruluşları ya da batılı dillerdeki adıyla” thinktank”ların devlet güvencesi altında kurularak etkin bir biçimde çalıştırılmaları gerekmektedir. Ulus devletlerin ve ulusal toplumların ayakta kalabilmeleri ve yollarına devam edebilmeleri açısından, ülkeyi yükseltecek bir çizgide milli durum merkezi oluşumunun etkin bir biçimde kurulması gereklidir. Her kafadan çıkacak sese yanıt verecek, her türlü ideoloji ya da emperyal saldırıya karşı milli duruşu güvence altına alacak, siyasal gelişmeleri milliyetçilik açısından değerlendirecek bir milli durum merkezinin fazla gecikmeden kurulmasıyla, devletlerin küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendilerini korumalarını sağlayacak bir siyasal denge düzeni merkezde oluşturulabilecektir. Devletlerin başkentlerdeki örgütsel varlığının sistemli bir biçimde korunabilmesi için ülkede var olan ulusal insiyatifi ve refleksi temsil ederek, gerektiğinde devreye girebilecek biçimde bir milli durum merkezinin kurulması zorunlu görülmektedir. Ulusal yapıyı ancak milli durum merkezi koruyacaktır.

 Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN